“Genç bir insan zihinsel olarak diriyse etrafına sürekli düşünceler yayar. Fakat, sadece etrafında karşılık bulan düşünceler ona yeniden döner ve onda yoğunlaşırken, geriye kalan hepsi uzamda dağılır ve kaybolur. Ve böylece zaman içinde kişinin sıradan ve gayri-şahsi düşünceleri kendilerine belli bir katılık edinirlerken, sıra dışı olanlar buharlaşırlar, mekanik bir işlemin tüm kesinliğiyle, her birimiz yavaş yavaş daha da vasatlaşırız.” (Robert Musil)
“Özne ancak içten gelen bir etkiyle harekete geçtiğinde kurucudur -başka bir deyişle, ancak etik özne kurucudur.” (Georg Lukács)
Barkodun bile bir iletisi vardır ve bir makine bunu okuyabiliyorsa, Türkçe bir poetikanın muhatabı da şiirle ilgilenme iddiasında ise kendi okuma yöntemini geliştirmelidir. Hiçbir poetika kendisine muhatap seçerek konuşmaz. İdeal okurunun seviyesine kendiliğinden ayarlıdır, bu okurun algısını hedeflemediği hâlde. Bunun bilinen bir riski vardır: Zamandaş ilgi, işporta mamulü uyaranlara dağılır. Bu yakınılması gereken bir durum değil sosyolojik bir realitedir. Bir başka sosyolojik realite, poetik anlamda belirleyici olan değişimlerin zamanının bütün eğilimlerine açık uçlar barındırıyor olmalarıdır. Bu açıdan çoksesli şiirin zamanın yankısını taşıdığı söylenmelidir. Çoksesli şiir poetikası, 2007 yılında Hece’de bir dosya bütünlüğü içinde farklı bakış açılarından sunulmuştu. 2003 yılından beri bazı şiirlerde tecessüm eden poetik eğilim böylelikle kendi açık ufkunu ilk kez birbirinden farklı eğilimdeki yazarlarla denemiş oldu.
Çoksesli şiir poetikası bir zorunluluk olarak kendini ortaya koymuştur. Dünya çapındaki eserlerde izini, belirtilerini gördüğümüz ve sürdüğümüz bir poetik çabanın hesabını vermenin, açıklamaya çalışmanın güzel tarafı da bu. Bir tiranlık vesilesi değil, Türk şiirine hizmet niyeti taşıması. Böyle gördüğüm için bu katkının bir devamı da bu yazıdır. Önceki ve sonraki her çalışma, her ekol kaynak olmuştur. Bunun içinde deneysel çabaların cesareti de, geleneksel olanın içindeki küçük kıpırtılar da vardır. Türk şiirinin zengin geçmişine karşı saygımı göstermemin kendimce en uygun yolu da budur.
Birikime ve şiirin şekillenişine baktığımızda şiirin kendi yazgısını şairlerin sınırları dahilinde yaşadığını söylemek yanlış olmaz. Şairlerden bağımsız soyut bir şiir kavramı yoktur. Şiirlerden müteşekkil olan ve şiirlerden mütevellit bir şiir düşüncemiz vardır. Dolayısıyla şiirin yazgısı, alnında yazılmış değildir. Bizim yazacaklarımızdır. Sizin yazacaklarınızdır. Bu işe kollarını sıvayanların yazacaklarıdır. Birikim bizi bir yöne doğru itiyor olabilir. Biz de zorunlu olarak ters yönde birikime karşı bir baskı uyguluyoruz. Bu değişmez bir kanundur. Geçmiş şimdiyi belirler gibi görünür; ancak hiç hesaba katılmayan bir şey vardır ki o da geçmişin aslında bizi sadece geleceğe doğru ittiğidir. Bir an için somutlaştırmama izin verilirse, birikimi bir yolluk olarak kabul edip yürünecek yolu inşa etmemiz gerekmektedir.
Bugün yapılacak olan şey, geçmişte yapılmış olandan daha basit veya daha zor değildir. Bugünün kalem sahipleri, geçmişteki kalem sahiplerinden daha yeteneksiz veya daha az dürüst değillerdir. Geçmiş fetişizmi ve yüceltimi yapmanın benim nazarımda tek bir anlamı vardır bugün: Kanıtlanmış -ve çoğu müteveffa- değerlere olan körlemesine inanç, günün değerleri konusunda körlemesine inkar şiirsel değer takdiri gibi zor bir işin altından kalkamayanların silahıdır. Hem edebiyattan söz edip hem de sözlerini güvenceye almak isteyenler boyuna adları artık kamuya mal olmuş ve nesnelleşmiş “iyi şair”lerden söz ederler. Sanki adlarını olur olmaz yerde anınca onlardan biri olunacakmış gibi. Geçmişi dikkatle incelersek, nice düşmanlıklarına karşın iyi birer isim sahibi olanların birbirilerini bilhassa en erken zamanlarında tanıdığını, saydığını müşahede ederiz. Zaten şiirin gizli loncası böyle bir tanışıklığı, velev ki düşmanca olsun, icbar eder. İşte bu loncanın üyeleri şiirin yazgısını kıran kırana da olsa belirleyebilirler.
Çoksesli şiir poetikasına yönelik, sessizliğe ve körlüğe tercih ettiğimiz açık itirazlardan, şüphesiz cesaretsizlikten kaynaklanan üstü örtülü dokundurmalardan, bazı TV söyleşilerinde dile getirilen ve olumlu bile olsa bazı yankılardan şu sonuca vardım: Poetikadaki açıklar doldurulurken, algılanmamış veya yanlış anlaşılan bölümler peyderpey açıklığa kavuşturulmalıdır. Kasıtlı olarak anlamazdan gelme tavrını bu yazıda hesaba katmıyorum. Zira mevcut bir şeyi, yazı olarak ortaya konmuş, edebiyat kamusuna sunulmuş bir tavrı karartma çabasının gerekçesi şiir olamaz. Özellikle konservatif bazı yazarların, bir şiiri veya bir şairi harcamak istediklerinde “ahlakî karartma”ya yönelmeleri, bu yetmediğinde “ideolojik karartma”ya yeltenmeleri yeni bir şey değil. Üstelik bu, poetik bir yazı bağlamının konusu olamaz. Haddizatında akıllı okuyucu şiire ulaşmakta geç kalmayacaktır. Bunu bilmekle birlikte, bu yazının ihdas sebebi ve başlıca muhatabı da aklına ve şiir duygusuna güvendiğimiz işte bu okur ve şairdir. Önce, takip edememiş olanlar için kısaca bu itirazları özetleyeyim: Bunların aslında gerçekte poetikaya yönelik itirazlar olmadığı da böylelikle az çok açıklığa kavuşacak. Öte yandan taassubun baskısını en fazla hisseden kafası karışık genç yazarın bu itirazların gerçek nedenlerini görebilmesi kendi adına da önemli. Çünkü çoksesli şiir önerisi, onların kendi seslerini Türk şiirine katma önerisidir de. İtirazlardan yola çıkarak yazmamın nedeni, özellikle ve öncelikle anlaşılmamış kısımları açmaktır. Zira Türkçe yazılmış bir metnin anlaşılması için ayrıca çoksesli okuyucu tabancalar gerekmediğine göre, bir kez daha farklı sözcüklerle anlatmak gerekmektedir.
Çoksesli şiir poetikasına yönelik, benim görebildiğim ve nispeten anlaşılabilir başlıca itirazlar/eleştiriler şunlardır, özetleyerek veriyorum:
Çokseslilik, dramatikle bağlantılıdır. Türk şiirinde tragedya olamaz; çünkü Türk şiiri iyi-kötü kavgasının sahnesidir. O halde üst düzey bir dramatiklik öneren çoksesli şiirin yolu tıkalıdır.
Bakhtin önemli bir adam değildir. Bir poetikada kaynak olarak belirtilmesi hatadır. Ayrıca Bakhtin imansızlık önerisinde bulunmadığı halde Çoksesli şiir “imansızlık” önerisinde bulunuyor.
Çoksesli şiir poetikası, yabancı yazarlara refere ediyor. Türk şiirindeki referansları konusunda belirsizlik var. Batılı şiir için zihin açıcı olacak çoksesliliğin Türk şiiri açısından engeli çoktur. Yabancı referans kullanılması hatadır.
Bir poetikanın külli iradeyi hesaba katması gerekir. Çoksesli şiir poetikası külli iradeden söz etmiyor. Mevlâna, Yunus geleneklerini ilk elde ön plana çıkarmıyor. Cüzi iradelerin savaşımını ön plana çıkarıyor.
Çoksesli şiirin modern epik şiir ile arasındaki bağlantı noktaları ve irtibatları eksik bırakılmış. Oysa bağlantıları güçlüdür. Niçin epik ile ilgili boşluklar doldurulmamıştır? Niçin epikteki imkân görülmemiştir?
İtirazların bir kısmı açıkça görüldüğü gibi hayalî bir çoksesliliğe yöneliktir. Diğer deyişle bizim anlattığımız çoksesli şiir poetikası ile ilgili olmayan bir şeye yöneliktir. İlk yanılgı, Edip Cansever’in çoksesli kavramıyla bizim kavramımızı örtüştürmektir. Cansever’in sözünü ettiği kavrama eklenen pek çok yeni boyut olduğu gözden kaçırılmaktadır.
İkinci yanılgı, Bakhtin’den sadece bölgesel bir yararlanmaya gidildiği halde, çoksesli hipotezlerin büyük oranda başka bir içerikle doldurulmuş kısmını da Bakhtin’le etiketlemektir.
Üçüncü yanılgı; külli irade-cüzi irade gibi din felsefesi alanına dair kavramların şiir için bir ölçü olacağı zannıdır. Ki bu düşünce aslında ahlakî karartma için bir ön hazırlıktır. Peşinden gelen de şiir için iman şartıdır ki imansızlık önerisi olmadığı halde böyle bir şartın konuluşu ayrı abesliktir. Ayrıca böyle bir eleştirinin hiçbir temeli yoktur; zira bu bakış açısıyla Türk şirini değerlendirmeye kalkışırsak, aynı ölçüleri her şaire -sözgelişi Turgut Uyar’a ve Cemal Süreya’ya- uygulamaya kalkışsak elimizde Türk şiiri diye bir şey kalmayacaktır. Zira çok açık ki modernleşmenin özellikle cumhuriyet sonrası ayağı cüzi iradelerin bir savaşıdır. Dönem şiirinin inkar edilemez başarısı nerdeyse tümüyle buna bağlıdır.
Bir sözü söyleyen, söylediği sözü bir eleştiri ölçütü olarak görüyorsa herhangi bir şaire uyguladığı zaman da geçerli olabilmelidir. Eğer sadece bir bakış açısına uygulanıyorsa ve aslında herhangi bir eleştiri maksadı gütmek değil o anlayışa saygısızlığın bir sonucuysa aslında orada edebiyat dışı bir eleştiri söz konusudur ki bu kimseyi ilgilendirmez. Bunun telaffuz edildiği yer de bir edebiyat dergisi olmamalıdır. Şiirin meşruiyetle ilgili bir krize sokulması çabası, şiirin özündeki veya şiir olmasındaki gerekçeleri yok etmeye yönelik bir girişimdir ve aynısını uyguladığımızda değeri kaybolmayacak bir şair tasavvur edemiyorum. Herhangi bir şair herhangi birinin kafasındaki külli irade ölçütüne (bu garip ölçütü ben koymadığım için okuyucu telaffuzumdan ötürü beni bağışlasın) hesap vermek zorunda değildir.
Dördüncü ve vahim yanılgı; “çoksesli şiir = postmodern şiir” denkliğine gidilmiş olmasıdır. Böyle bir denkliği vehmettiren nedir, benim için açık değil; ama postmodern şiir diye bir tür tanımlayabildiğimi söyleyemeyeceğim. Zaten postmodernin ortak zevke ihaneti, sanatsal nostaljiye alaylı bakışı çoksesli şiirin yabancısı olduğu şeylerdir.
Beşinci vahim yanılgı; bir poetik bildirinin iyinin-kötünün terazisi olmamakla eleştirilmesidir. İyi-kötü, insan dimağında netlikle ayrılmış şeyler değildir. Ancak bu, iyi veya kötü lehine bir karar bildirmek değildir. Bu kategoriler binyıllardır bilinen kategorilerdir ve herkes dünyaya geldikten kısa bir süre sonra iyi-kötü hakkında kendisinde bir fikre sahip olur. Bu fikre sahip olmak onu sürekli iyiyi veya kötüyü tercih eden bir kişi yapmaz. Siz şiirinizi yazarsınız ve şiirdeki açık uçlar aracılığıyla okuyucu deneyiminizi hisseder. Ama deneyiminiz her ne ise onun hakkında yargıda bulunmaz şiir, bulunamaz. Okuyucu da böyle bir hak sahibi değildir.
Pekâlâ; Bakhtin’in önemi/önemsizliği hususunu atlarsak, üç temel kavramla ilgili kafa karışıklığını gidermek görevimizdir. Şu üç sorunun yanıtı verilirse bu kavramsal karışıklığa da engel olunacaktır:
1. Niçin epik için imkânsız diyoruz?
2. Niçin postmodern değil çoksesli?
3. Niçin trajik veya dramatik değil çoksesli?
Bu yazının amacı şimdilik ilk sorunun yanıtını vermektir (Bu yazı “Çoksesli Şiir Poetikası’nın beşinci adımı olan “İmkânsız Epik” bölümüne haşiye olarak yazılmıştır. Diğer iki bahse başka yazılarda yeniden döneceğim).
EPİĞİ İMKÂNSIZ KILAN
Şiir kapanmış bir şövalyelik çağının kılıcını telafi aracı değildir. Böyle algılamak çok şairane sayılabilir. Özellikle genç şairin hayatsızlığını ödünlüyor oluşu ile böyle bir yanılsama ve düş içine girilebilir. Ama şair zaten şairane yazarken bile başka birileri lehine hak ve adalet dağıtan bir savaşa girmez. Hak ve adalet söylemlerinin içinde yazabilir şiirini. Bir tarafı övebilir. Tarafgirliğin bizzat kendisini övebilir. Talepkar ve hatta tehditkâr bile yazabilir; ama bunu yapabilmek için sözcülüğünü benimsediği bir halk veya daha küçük bir topluluk adına konuşması gerekir. Bu tamamen kişisel bir poetik seçimdir. Halk adına konuşmak şiirin hikmetle ilgili bir aşamasıdır ve asla reddedilemez. Ama bu, şaire dayatılamayacağı gibi modern anlamda epik de değildir. Modern olduğu bile söylenemeyecektir. Bu, halk şiirinin sehl-i mümteni ile söylenmiş bilgece bir tarzıdır. Şair, halk adına söz almanın getirdiği zihinsel daralmayı ve hamasîleşmeyi kabullenmelidir. Şiir için imkânını bir düşme olarak gördüğüm şey işte bu daralmadır.
Uzak geçmişten koparılan herhangi bir öğenin modernize edilişinde kaçınılmaz olarak varılacak yer ya primitiflik ya da geliştirilebilirse biçimciliktir. İkincisini “Şiirde İdealizasyon” adlı makalesinde Eser Gürson da isabetle vurgulamıştır: “Karmaşık yapı içindeki vazgeçilemez oluşları bir yana, ölümsüz-evrensel temlerin artık çağımızda iflas etmiş olması gerekir. Bu temlerin taşıdığı nesnelliği, şiirin içeriğindeki tehlikeli aşınımların tek nedeni olarak görüyoruz. Nesnelliğin katlanılmaz bir katılığa dönüştüğü, evrenselliğin ise nesnellik perdesi altında soysuzlaştırıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Bugünün insanı, insanın ölümsüz tözlerinden, şiirin nesnel temlerinden haberli, ama salt bunların yetmediği daha karmaşık ileri bir düzeyde bulunmaktadır. Bugünün insan bilinci, geçmiş dönemlerin ayırıcı, bölücü, araştırıcı bilinçliliğine de egemen olmuş bir entelektüel düzeyde kurulmuştur. Yalıtılmış bir nesnel tem, evrensellik taşımasına karşın, şairin ‘asli’ yapısından uzaklaşıp yapaylığa düşmeye mahkûmdur bugün. (…)
“Bu temlere, yaşadığımız çağın damgasını vurma eğilimi, şiiri modern biçimciliğe dönüştürmekten pek başka bir şey değildir. Biçimciliğin ise, şiiri aşınım bölgelerinden kurtarmaya tek başına yeterli olamayacağını biliyoruz.” (Eser Gürson, Edebiyattan Yana içinde “Yapay dil-karmaşık tem II şiirde idealizasyon”, YKY, 2001)
Klasik kahramanın en önemli özelliği anlatıda bir kişi olmasıdır. Bir diğer deyişle kahraman her ne kadar diğerleri için ve diğerleri içinde yer alsa da diğerlerinden keskin hatlarla ayrıldığı için kahramandır. Bugün her şaire parça pürçük dağılmış olan bir kişi olma duygusu, tam tersine hepsini aynı kişi yapmaktadır. Bir diğer deyişle her birinin ortak özelliği, biricik olmak isteyen bir sürünün üyesi olmasıdır. Elhasıl; kahraman olmak, kahramanlığa dudak bükenin kaderi olacaktır. Sürüye katılmakla ancak etiketi kullanabilirsiniz, o da geçici bir süreliğine.
Kahramanın ikinci özelliği; bir mertebeye oynamamasıdır. Onu kendisinin farkında olmayışıyla tanırız. O eyleminin kendisine ne şekilde döneceği ile değil, eyleminin diğerlerini bir kurtuluşa götürüp götürmediği ile ilgilidir. Kurtuluş bugün için farklı kavramlar tarafından ikame edilebilir. Dünyanın düzeltilmesi gibi devrimci istekler bunu rahatlıkla ikame edebilir. Burada sorun o değildir. Burada sorun, kahramanlık kategorisinin sadece bir ihtirasın yöneldiği bir etiket oluşudur. Böyle bir etiket, sadece icat edilmiştir ve şiirin türünü belirleyemez. Şiirin türü, şairin kimliği tarafından belirlenemez. Kahraman olmak isteyen bir şairin yazdığı bir şiir, şairin kimliği nedeniyle epik türe dahil edilemez. Çünkü bu her durumda şairin coşkusunu ileteceğinden zaten liriktir.
Modernin süreksizliği ve epifanlar içinde parlayan kahramanca duygular da bir şiiri epik yapmaz. Modern şiir içinde hamasî bir kanal açar sadece. Mümkün olan bir şey varsa o da uzak geçmişe nazire ile klasik epiğin bugün için safdil ve ucube olacak kahramanları değil, kahraman rolüne soyunmuş bir şairin duygularının ifşasıdır. Heyhat yine varacağı yer ben’in en kabalaşmış, en şaşaalı lirizmidir.
Lukács’ın epiğin lirik şiire dönüşmesine dair söyledikleri de bu gözlemimi teorik anlamda destekler mahiyettedir: “Büyük epik edebiyatın hafifliği, ancak kısıtlayıcı bağlardan sahiden kurtulmuş olunması koşuluyla olumlu bir değer ve gerçeklik yaratan bir güçtür. (…) Bu tür bir hafifliğin artık verilmiş olmadığı çağlarda nazım ya büyük epikten dışlanıyor ya da kendini beklenmedik ve istem dışı bir şekilde lirik nazma dönüştürmek zorunda kalıyordur. Bu durumda, yalnızca nesir acıyı ve defne tacını, mücadeleyi ve zafer tacını eşdeğer bir güçle kucaklayabilir; yalnızca nesrin sınırsız esnekliği ve ritmik olmayan kesinliğidir ki, hem zincirleri hem özgürlüğü, bir dünyanın hem verili ağırlığını hem de bundan böyle bulunmuş anlamla içkin olarak parıldayan bu dünyanın kazanılmış hafifliğini eşdeğer bir güçle barındırabilir. Aristo’nun nazmının dingin dansı salt lirik bir oyun olarak kalırken, şarkı haline gelmiş bir gerçekliğin bütünlüğünü kaybetmesinin Cervantes’in nesrinde büyük bir epiğin kederli hafifliğine yol açması bir rastlantı değildir (…) Uzaklıklar dünyasında epik nazım tümüyle lirik şiire dönüşür.”( Georg Lukács, Roman Kuramı içinde “Epik ve Roman”, Metis, 2003).
Epik bugün için, ayrıntıda değilse de esasta, tek bir şekilde tanımlanabilir: Modernizmin kesintili düzleminde sözcüğün gerçek anlamıyla her şeyden söz eden, yapısal niteliklerini yaşamın bütünlüğüne atıfla oluşturan bir eser epiktir. Bu kapsayıcılığı şart koşan türe modern epik denebilir.
“Yabanıllık” içeren klasik epik, modern zamanlarda, Joyce’un ifadesiyle “her an tetikte duran gözetleyici bakışlarca imkânsız kılınmıştır.” (Joyce’un 1900 tarihli “Drama and Life” adlı tebliğinden. Aktaran: F.Moretti, Modern Epik, Agora, 2005). Bakışın yıkıcı etkisi, öznelikle nesnelik arasında sıkışıp kalmış şiir kişisinin gösteriye çağırılmasında ve onun kahramanımsı efektlerinde görülmektedir. Kahraman artık gösterinin uzlaşımsal dilini benimseyerek sahne alan bir görev insanıdır, hatta bir memur. Ama bu memurun nasıl da bir savaşın dilini heyecanla benimsediğine hayret etmemeliyiz; çünkü bu dil de onun mimetik düşünüşüne göre, bir kahramanın tam da öyle konuşması gerektiğini düşündüğü için öyledir. Ona göre bir gösteri varsa rol de iyi ezberlenmelidir. “Kusursuz teodise”nin yerini böylece bir çadır monologu almıştır.
Modern epik dediğimiz türse henüz tanımı konusunda bir uzlaşıya varılmamış olmakla birlikte romanı da kapsayan daha geniş bir çerçevedir. Eksik bırakılmış olan yabanıllık ise şiirde diriltilmelidir. Yabanıllık her şeyi kapsamaya çalışmaz. Neyse o oluşu önemser. Bunun için klasik epik ile modern epik arasında temel bağdaşmazlığı oluşturur. Arada kalmanın, eşiklerdeki oluşların, yarımlıkların, eksikliklerin bir dili varsa -ki biz var olduğunu düşünüyoruz- şiir bunu tasavvur edebilir. Artık çoksesli şiirin alanındayız. Şairin çağla parçalanmış bünyesi bunu deneyimleyebilecek tek bünyedir. Kafka’nın köstebekleri ve labirentleri gibi, dehlizler için ayartılmış bünyeler, işte onların deneyimlerini dile tercüme etmek. Çokses demek kabaca birden fazla ses demek değildir. Bir “içerik”le dolu olmayan şairin kendi mevhum doluluğundan kurtulması gerekmektedir. Hikmet bile bir doluluk olarak göründüğü halde tam bir boşluk ve kendi içeriğinden vazgeçme halidir. Başka deneyimlere açılabilmenin tek yolu budur. Klasik epik imkânsızlaşırken işlevlerini romana ve lirik şiire paylaştırarak devrettiğinden, ayrıksılık ve yabanıllık yine romanda da dile gelmekle birlikte, çoksesli şiir içinde ifadesini bulacaktır. Ne yazık ki, Musil’in sözünü ettiği teksesliliğe doğru sürekli bir eğilimi olan genel ortamın ters yönüne doğru yürüyerek. Yoksa vasatlığın korkunç iklimini kabullenmiş oluruz.


























