-Güzel Boşluk’u “arzu üstüne bir deney” olarak okuyabiliriz, kitabın açılışında da belirtildiği gibi. Bence “arzu”, boşluğu doldurmaya yönelir; öteki’ni yaklaştırma, arada mesafe bırakmadan öteki’yle yakınlaşma anlamında… Elbette boşluk üstüne bir yığın felsefî yorum yapılabilir; ama şiirin felsefe ile yorumlanması şiire ilişkin özü ıskalamamıza da neden olabilir. O nedenle fazla uzatmadan sormak istiyorum: Kâğıt üstündeki her boşluk, her şiir seviyesinde doldurulmaya çalışıldığına göre, arzunuzu diğerlerinin arzusundan ayıran nedir?
-Varoluşsal “arzu”nun insanı hem boşluktan koruyan hem de boşluğa maruz bırakan bir yanı var. Öncelikle bir amaç veriyor; bizi, karda-kışta sıcak yataklarımızdan kaldırıp dışarıdaki soğuk, karanlık, tehlikeli ortama (topluma, çalışmaya, maça veya savaşa) doğru harekete geçiren bir motif ne olursa olsun çok önemlidir. Arzu sayesinde, yaşam boşluktan ibaret kalmamış oluyor, ama aynı zamanda elde edilmesi imkânsız olan bu “arzu”, insanı boşluğa, varoluş sorunlarına geri gönderiyor. Ben “arzu”nun “boşluk”la bu ilişkisini, kitapta “ arzu ” harf dizimiyle vurgulamak istedim. Elbette “arzu” ancak ve ancak “öteki” tarafından paylaşıldıysa “anlamlı” olduğu için, insan toplumunda, arzular sınırsız çeşitte değiller. Hepimiz az ya da çok çocuklarımız, eşimiz, arkadaşlarımız tarafından sevilmek, toplumda kabul edilmek, beğenilmek, korunmak istiyoruz; işyerinde değer verilelim, tuttuğumuz takım maçı kazansın, yurttaşı olduğumuz ulus başarılara imza atsın istiyoruz. Benim arzumun ötekinin arzusundan ayrıldığı yerlere değil, hepimizin arzularını birbirinin üstüne yazan nedenlere bakmak daha ilginç olabilir. Ben de şiirimle insanları harekete geçirmek değil belki ama “sarsmak” istiyorum, her iyi şiir bir etki yaratmak ister sanırım.
“Güzel Boşluk” boşluk duygusu akılda tutularak yazılmış bir şiir kitabı. Belki kitabı doğuran duygu veya duruma bakmak sorunuza bir açılım getirebilir. Kitap, bir yurtdışı gezisi sırasında başladı: Yabancı bir metropolde genellikle tuhaf bir boşluk duygusu insana eşlik eder. Çevrenizi saran, sizi hedeflemek üzere tasarlanmamış mesajların ortasında, kendinizi bir yersiz-yurtsuzluk içinde bulursunuz. Ben de böyle buldum. Arkasından sorular sökün etti: Bu dolu-boşluk, modern insanın durumu değil miydi biraz? Bundan “hayırlı” bir şey çıkabilir miydi? Boşluk “güzel” olabilir miydi? Madem bir kerede ve sonsuza kadar kesip atamıyoruz içimizden, sevebilir miydik onu? Bu soruların cevaplarının araştırılması olarak başladı bu kitap ve tabii şiirin tarihi açısından ele alındığında, örneğin Behçet Necatigil’in ve İkinci Yeni’nin çok boğuştuğu sorular bunlar. Yine Edip Cansever’in otellerde veya bezik odalarında aradığı da başka bir şey değildi. ’65 sonrası dönemin politik öncelikleri arasında sanki “boşluk” şiirde biraz unutuldu, aslında keşfine başlanmış bir alanken gürültüye gitti. İkinci Yeni 1950’lerde geldi ve şiiri baştan aşağı değiştirdi. Uzun yıllar mutlak olarak reddettikten sonra, şimdi mutlak olarak kabul etmeye geçtik. İkinci Yeninin eleştirisinin başlama noktası da, modern şiirin olanaklarıyla varoluşçuluğu yeniden okumaktır diye düşünüyorum.
Elbette ki gerçek bir boşluk içinde kelimeler yoktur. “Güzel Boşluk”ta boşluğu anlatmakla, anlatımı boşaltmak arasında gidip gelen bir arayış var. Böylece edebiyatla felsefe arasında, şiirle yaşam arasında, fotokopiyle metin arasında, yeniyle eski arasında dur-kalk’larla dolu, okurla birlikte yapılması umulan hamlelerden, zıplamalardan ve düşüşlerden oluşan bir kitap oldu.
-Son kitabınız için “gövdesiz şiir” diyorsunuz, bense yokşiir diyorum. Yokşiirler yazmak ego ile dopdolu narsisist şiirlere bir tepki mi?
-Bilindiği gibi Cemal Süreya’nın Turgut Uyar’a yönelik “büyük gövde” benzetmesi vardır. Turgut Uyar şiirde yeni bir kıta keşfeden geminin kaptanıydı ve bu kıtanın balta girmemiş ormanlarında bir bıçakla kendine yol açarak ilerledi. İkinci Yeni “neon lambalar” olarak algıladığı kentin insana nefes alacak boşluk bırakmayan göstergeler saldırısına karşı yine göstergelerle (neon lambalarla, mitleştirmelerle) “havalı” bir cevap verdi. Bir İkinci Yeni eleştirisi olarak ele alınabilecekse, “Güzel Boşluk” her şeyin gittikçe daha fazla göstergelerden ibaret kaldığının farkında bir kitaptır.
Jacques Lacan felsefe, Jeff Wall fotoğraf, John Cage müzik alanında, modern yaşamın, kentin bu yeni durumu üzerine düşünmüş, ürün vermiş kimselerdir. Günümüzde derli toplu bir “Modern Dünya Şiiri”nden bahsetmek mümkün olmasa da, diğer eğilimlerin yanı sıra sessizleşen, minimalizmle flört eden bir eğilimden söz edilebilir. Türk Şiirinde, aralarında İlhan Berk de olan bir kaç şair iddialı olmak istemeyen, “önemli laflar etme isteğini”ni eleştiren bir şiir yazdılar. 1970’lerin politik taleplerine tepki olarak bir tür “Yeni Garip” şiiri önerdiler. Ben tam olarak bu çizgide yer almadım elbette, ama onları görmeden geçmedim.
Şiir, kendi kendini doğrulayan, bütünsel ve tutarlı olmaya çalışan bir şekle büründükçe, bildik anlamları yeniden üretmek dışında bir şey yaratamıyor. Bu düzeneğe saldırmak her zaman şairin bir görevi. Bu kitapta, geçmiş şiiri bir göstergeler toplamı olarak ele almayı deniyorum, bir yerleşim ve dolayısıyla iktidar alanı değil. Bu yüzden “gövdesiz şiir” adını koydum; bu yüzden bu kitabın bir bildirisi yok ve bu yüzden artık son derece devrimci, ya da isteyen için 2010’lu yılların devrimciliğinin içine alabileceği bir politik içeriğe sahip.
Soruya dönecek olursam, şiir yazmak ve egoyu yok saymak mümkün değil. Bunu örneğin, Melih Cevdet denedi; denedi ama kendini “üst-ses” olarak ortaya koyunca tam tersine egonun en güçlüsünü getirmiş oldu şiire; iradesini Tanrılaştırdı. Şairin “ben buradayım” demesinin bir sakıncası olmamalı, sakınca sadece ve sadece “bunu” söylemenin, şiir edeceği inancından geliyor. “Hayatımı yazsam roman olur” mu? Belki, ama kesinlikle “şiir” olmaz. Öte yandan şair, tabii ki narsist olacak, bir arızası olacak, arızaların en küçüğüdür narsisizm.
-Kitabınızın bir bildirisi olmadığını söylediniz. Bense tersine, boşluk üstüne fikirler görüyorum. Ayrıca sisli, lekeli, kazıntılı sayfalarda en çok hissedilen şey “okunma isteği”. Okuyarak elde ediyoruz şiirin bildirisini. Öyle sanıyoruz veya. Ben “gövdeli” şiirlere oranla, kitabınızın anlamla daha derin ve kopmaz bağları olduğunu düşünüyorum. Boşluk ve doluluk bizim vehmimiz olabilir. Vehim de bir boşluğun dolu görünmesidir veya tam tersi. Halüsinasyon bir boyutuyla vehimdir, boşlukta bir varlık görürsün. Sıfır yokluğu gösterebilir, ama orijin noktasıdır aynı zamanda, vb. Sözgelişi, bomboş bir kitap, işte üstünde bir şair adı ve başlıkla, gövdesizliği vurgulayabilirdi. Kısaca sus(a)madınız sanki. Kitabın her satırından anlam akıyor hâlâ: “Ben buradayım”. Dilsel göstergeler, ne kadar kaotik bir oluşuma sokulursa sokulsunlar, merkezîleşmekten ve anlama yakalanmaktan kaçamıyorlar denebilir mi?
-Sözünü ettiğiniz “boşluk üzerine yapılabilecek bir yığın felsefi yorum” aslında benim de bu kitapla ilgili en büyük endişem. Sözünü ettiğiniz tasarım hakkında da birisi çıkıp “üzerinde şair ismi ve kitap ismi olan, içi bomboş bir kitabın” da “hiç boş olmadığını” iddia edebilir.
Şimdi aslında kimin umurunda, kim farkında, kim değil bilmiyorum ama kısaca sözünü etmek gerekirse, kent yaşamı, gittikçe daha çok saldırganlaşıyor. Örneğin Nurettin Topçu’nun da çok farkında olduğu gibi, kent yaşamının bu şekle gelmesinin en önemli nedenlerinden biri otomobil dediğimiz hadisenin, metropolü öldürmeye yeltenmesi. Kapitalizmin en nadide buluşu olan otomobil, sahibine sağladığı statü ve bağımsızlık sembolleriyle kapitalist topluma mükemmel bir uyum göstermiş, üretim alanında Ford tarafından “Ford bandı” ile bir devrime (!) yol açmış ve tüketim alanında General Motors tarafından her yıl yeni model uygulamasıyla ayrı bir devrime (!) yol açmış bir metadır. Ama işbölümünün insanı tek bir kas hareketine indirgeyerek robotlaştıran derecede artmasından ve kent yaşamını saldırgan pazarlama bildiriyle dolmasından, belki tek başına değil ama büyük ölçüde sorumlu bir icattır. Uygarlığın bu sembolü uygarlığın başka bir sembolü olan kenti öldürüyor! İkinci Yeni, kentin doğuşuyla ortaya çıktıysa, belki şimdi kentin ölümü de bir şiir getirmeli diye düşünülebilir.
İkinci Yeni kentle karşılaşınca, artık bir psikolojisi olan, iç çatışmalardan muzdarip bir insanın şiirini yazdı. “Şiir çıkmazdadır çünkü insan çıkmazdadır” dedi. Bunlar yenilikti. Artık kent ölüyor. Kelimelerin ifade güçleri ellerinden alındı. Suskunluklar, sessizlikler, kelimelerin arasındaki boşluklar daha fazla şey ifade eder oldu. Geçmişten beri, konuşmanın önündeki engellere dikkat çeken bir şairim. “Güzel Boşluk”un kentin bu yeni durumuyla bir ilgisi var.
Anlamı ve bildiriyi boşaltmaya başladığınız yerde anlam ve bildiri için yeni imkânlar açılıyor. Örneğin John Cage’in 4′33″ isimli bir bestesi var, içinde hiçbir nota olmayan ve dört dakika otuz üç saniye süren bir beste. Kitaptaki “dört dakika otuz üç saniye” isimli şiirin de, özellikle 1980 travmasının ardından ortaya çıkan ve konuşmakla ilgili özürlerden nasıl şiir yapılacağını bilmeyen, kentin yabancı dilden konuşan duvarlarına karşı cevap vermekte yetersiz kalan pek çok Türk Şairine bir ağıt olarak, şiirin alınlığında belirtilen tarz bir saygı duruşuyla, bu “beste” eşliğinde okunmasını hayal edebilirim.
Hem var olmak hem de “ben buradayım” dememek mümkün değil; anlamdan, merkezden kaçmak mümkün değil. Bu aslında biraz da, sanıyorum, Dadacıların keşfidir; rastgele kelimeleri yan yana koysanız bile bunların yan yana oluşu dolayısıyla bir anlam ortaya çıkar. Beynin temel fonksiyonu, anlamsız göstergeleri anlama dönüştürmektir. “Fikir Nasıl Bulunur” diye pazarlama kitapları var mesela, ben bunu sadece bir “spell-checker”dan geçirerek “Fakir Nasal Ballooner”a dönüştürdüm. Yaratıcılık bu kadar ucuz mudur? Bir kitap alırsınız ve “fikir bulursunuz”(!). Güzel Boşluk, bu tarafıyla, her şeyin ucuzlatılmasına karşı bir eleştiri belki, ama şiir zaten her zaman buna karşı dövüşmez mi? Örneğin, Boğaziçi Köprüsünün her iki yanında bir levha vardır, “Köprüden Önce Son Çıkış” diye. Bir arama yapın “son yıllarda kaç tane bu başlıkta şiir yazılmış” diye. Onlarca, yüzlerce bulacaksınız. Bu deha mıdır? Bu yaratıcılık mıdır? Hayır, bu, kentin gürültüsüne, bildiri erozyonuna katılmaktır. Şairler daha akıllı olmak zorunda. Reklamlar çoğunlukla şiirlerden daha fazla şiir içeriyor ve şiir her geçen gün bunlara karşı alan kaybediyor.
-Lirik ben ve öteki arasında kapanmaz bir açıklık var. Boşluk burada artık bir anlamda “güzel” değil, paradoksu oluşturan şey. Bir anlamda da “güzel”, çünkü mesafe yarattığı için öteki’ni görmemizi ve kendimizi bir ben olarak algılamamızı sağlıyor. Sizin failiniz ise, anlatısını düzenleme ve arzusuna bir yön tayin etme konusunda muallakta durmayı seçiyor. Boşlukta gördüğünüz “güzel”i merak ediyorum. Örneğin güzel’de gördüğünüz boşlukla –işte yine arzu!– denk düşüyor mu?
-Sanmıyorum, güzel boş değil, boşluk da ilk düşünüşte güzel bir şey değil; en azından hoş değil. Ama ben size başka bir resim çizeyim. Amerika’daki Grand Kanyon’u duymuşsunuzdur, çölün ortasında Colorado Nehrinin milyonlarca yılda oyduğu dağlar. Bunun sahibi olan Kızılderili yerliler geçen yıl Grand Kanyon’un üzerinde bir “SkyWalk” inşa ettiler. Yerin 1350 metre üzerinde 10 metre uzunluğunda, tabanı 10 cm kalınlığında şeffaf cam olan U biçimli bu yürüyüş yolunun yanında dünyanın en uzun gökdelenleri çocuk oyuncağı gibi kalıyor. Gökyüzünde yürüyüş yapabiliyorsunuz. Ciddi yükseklik korkusu da olan birisi olarak, bunun üzerinde yürürken tabanlarımı camın yüzeyinden ayırmama engel olan o muhteşem “boşluk”un güzel olduğunu söyleyebilirim. Elbette sözünü ettiğimiz “boşluk” bu değildir, ama dünya üzerinde boşluğa en yakın yer orası olabilir ve o boşluk çok güzel. İnsanı, hayatı olduğu gibi kabul etmeye teşvik eden bir tarafı var.
İnsanlar arasındaki boşluklar, kolektivizme inancımın tam olduğu yıllarda, çirkin gelirdi, ama üstünden yıllar geçip de, hem de insanın en yakınlarıyla bile arasındaki devasa boşlukları fark edince, şimdi sadece normal geliyor. Ama ben kitapta bunları mı anlattım? Hayır. “Güzel Boşluk” doğrudan benimle ilgili değil, “deşilmiş yüzüm”le ayna arasındaki bir sohbetin ürünü değil, şiir tarihi, kültürel alan adı her neyse, oraya ait olmak üzere yazıldı. İçerdiği fikirlerin bir kısmını yukarıda açıkladım, bir kısmı okurdaki soru işaretlerini beslemek üzere yerinde duruyor. Mesela Jeff Wall’un araştırılması çok ilginç sonuçlar verebilir, meraklı okura.
-“Güzel Boşluk”taki “Abesiyyun” maddesini anımsayarak soracağım. Kitabınızın, “abesle iştigal”in gizli değerine bir vurgu olduğunu söylemek mümkün mü?
-Mümkün. “Abessiyyun” maddesi bir “varoluşçuluk eleştirisi” olarak kaleme alındığı için ilginç geldi. Elbette ki kendini kültürel arenada savunmak zorunda bırakılan “arzusuzluk” buna dayanamaz; insan kültürü içinde en zararlısı “arzusuz” insandır. Yönetilemeyen bir insandır bu. Örneğin solun, muhafazakârlığın ve kapitalizmin birleştiği belki de tek noktadır, varoluşçuluğu eleştirmeleri. Bunu yapmanın en kolay yoluysa, alıntıladığım ansiklopedi yazarının yaptığı gibi, varoluşçuluk felsefesini nihilizme eşitlemektir. Bu çalışma sırasında taradığım sözlüklerde “boşluk” kavramının tek bir tane bile olumlu anlamına rastlamadım. O kadar büyük bir koro var ki “boşluğun boş olduğunu” dile getiren, bu terennümünler neredeyse şiirsel bir hal ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla boşluğu “boş olmayan bir şey” sanmakta haksız olmayabilirim (!).
-Önceki kitaplarınızla birlikte düşünerek soruyorum: Dille bütün itişmelerinize, dili yoran kasıtlı ritim bozukluklarına yönelmenize, şiirsellikten sıyrılmanıza rağmen, “adalet”, “sevgi” gibi yüce ama “aşınmış” değerlere bağlılık bana göre gizlice gösteriyor kendini, ama gizlice. Wittgenstein “dil, düşünceyi örter” diyor. Sizin dilinizin altında ne var, hangi düşünceler?
-Dille itiştiysem, buna mecbur kaldığım için, durumun tuhaflığı başka türlü anlatılamadığı içindir. İnsan adaleti ve sevgiyi savunurken de, belki de en çok o zaman, tuhaf durumlar ortaya çıkar. Evet, aşınmış bu değerlere inanmak istiyorum, ama bu tartışma eninde sonunda “insanın özü” tartışmasıdır, insan özünde iyi midir, değil midir? Dilimin altına ne var? Ben bilmiyorum, eskiden bilirdim.
-Kitabınızın “kabul edilemez” vasfını bugün “kabul edilebilir” kılan edebiyat ortamını, bir kitabı edebiyat kamusu nezdinde meşru kılan önemi reddedilemez tarihî koşulları nasıl değerlendiriyorsunuz? Şairin atılımını veya şiirsel kodlarını değiştirmesi ne kadar bireysel çerçevede kalabiliyor, ne kadar kalamıyor? Önceki kitaplarınızda halihazırdaki şiire en azından şekilce aykırı düşmeyen şiirler yazdığınızı düşünüyorum. Bu kitabınızla giriştiğiniz deneyin son yıllardaki “ortam”dan güç aldığını söylemek mümkün mü?
1987’de Edebiyat Dostları’na verdiği mülakatta Cemal Süreya “Türk şiirinin yeni bir aşırılığa ihtiyacı var” derken neyin sözünü ediyorsa, onu yürekten almış birisiyim. 1988’de yayınlanan ilk şiirlerim yoğun tepkilerle karşılandı; o yıllarda sadece benim değil ilk okuyuşta bütün anlamını ortaya dökmeyen bütün şiirler “zor” bulunurdu. Ben çizgimden pek ayrıldığımı sanmıyorum ama ikinci kitabım “Öyleyse Ayrılalım” 1995’te yayınlandığında artık dünya değişmişti, edebiyat benim olduğum yere gelmişti. Ama bugün “deney”, “görsel şiir”, vb. ne kadar bir aşırılıktır, elbette tartışmalı. Cuma Duymaz ve Ersun Çıplak tarafından çıkarılan Karayazı dergisi bu konuda olumlu bir tartışma başlattı, umarım diyalog ortamı oluşur. Bugün aşırılık yaparken, buna, hak edip etmediğini bilmeden bir etiket takmamayı, öncelikle şiiri hedeflemeyi öneriyorum.
“Son yıllardaki ‘ortam’”dan kastınızın hangi dergiler olduğunu tam bilememekle birlikte, son yıllardaki Fayrap, Hariçten Gazel, Heves, Karagöz, Karayazı, Öteki-siz, Ücra gibi her biri kendi farklı tarzında ve gücünde amatör şiir dergilerinin hiçbirinden desteğimi esirgemedim. “Şiir” kelimesinin, bir yerden sonra, ister istemez amatör edebiyat dergileriyle özdeşleştiği bir aralık var. Amatör dergiciliğin, edebiyatımıza nefes aralığı veren çok önemli bir araç olduğunu düşünüyorum; onlar olmayınca, “yeni şiir” para kazanma zorunluluğu ve “önemli” şairlerin kariyer-statü gereksinimlerini besleme zorunlulukları arasında sıkışan “kurumsal” dergilerin son derece sınırlı sayfaları ve sınırlı ilgilerine mecbur kalıyor. Şimdi amatör dergiler çıkartan ve en önemli meselesi şiir olan “deneyci şairler” de kendilerine bir tarihçe edinmeye gerek duyduklarında, özellikle kupkuru geçen 1965-85 arası gibi bir dönemden sonra bir alternatif önerir gibi görünen kim var, diye baktıklarında aramızda bir ilişki oldu. İlk şiirlerimden beri, “dilsizlikten bir dil inşa etmek” anlamında kullandığım “kekeme şiir” kavramını geliştiriyorum. Bir tarafıyla bu, diğer taraftan öyle ya da böyle sol-politika değerlerin içinden gelen birisi olarak bütün bunları bir dünyayı değiştirme planına, bir “akıl”a da dayandırmak şansım da oldu.
Bir tarafıyla şiirsel alanı genişletme çalışması olarak son yıllardaki “deneysel”, “görsel” şiir yazarları bunu denediler, yani “şiir olmayan şeyleri de şiire katalım”, “kelime de bir malzeme”, şiir yerine ressamlar gibi “iş” dediler, vb. Birincisi bunun saygı duyulacak bir tarafı vardır, yani şiir bildik/keşfedilmiş bir alansa şairin bundan sıkılması gerekir. Ancak bunun saygı duymakta zorlandığım bir yanı da var, o da şu: Bunu ne için yapıyorsunuz? Dünyayı değiştirmek istemek gerek. Bunun adına ne derseniz deyin: Politika, içerik, öz, bağlam, gelecek, vb. her ne derseniz deyin bununla hiç ilgilenmediler ve varsa yoksa kendilerini parlatmak isteği çalışmaların altından sırıttı. Ama çok da önemli değil, zaten moda olanın peşine takılan kişiler her çağda bolca oluyor. Yani olumlu olan, şiirin yeniden tartışılıyor olmaya başlaması. Bu anlamda ortamı çok olumlu buluyorum.
Bir de şu var, “yeni” son derece eski bir şey; “eski”nin eskiliği de herhalde su götürmez. Dolayısıyla uzun bir süredir “yeni” yeni bir marifet olmadığı için, insanlar marifeti “farklı”da arıyorlar. Yani yeni bir şey yapmayacaksın ama herkesin yaptığını sen başka türlü yapacaksın. 1970’lerin sanki kültürel ortamı domine edermiş gibi görünen hamaset şiirlerini bir kenara ayırırsak, 1920’lerden hatta daha da öncesinden, Abdülhak Hamid’den, hatta daha öncesinden beri, deneysel olmayan pek bir şair yok gibi. Milli Edebiyat’ın bizzat kendisi bile bir deney olarak görülebilir. Ercüment Behzad Lav gibi birisinin 1930’larda yazması ne harikadır. Nâzım Hikmet keza aynı şekildedir. Tek tek burada şiirsel akımlara girmeye gerek yok. Yapılan deney o kadar çok ki, 2000’lere gelindiğinde “3. Yeni”, “5. Yeni” gibi yakıştırmaların açıkça gösterdiği gibi, insanların yeniye tahammülünün kalmadığı gibi bir noktaya da gelmiş olabiliriz. Burada önemli olan “deney” gibi kavramları eskitmeden içeriği olan, insanların ilgisini çeken, hayattan gelen bir şeyler ortaya koyabilmek. Bu dergide daha önce de yazdım, şiirsel deneyin, “korku”yla ilişkili oldukça, olduğu kadar “kabul edilebilir” olduğunu. Şiir, elbette ki malumatfuruşluğu reddetmek zorundadır, ancak akılla ve bilgiyle ilişkisini reddedemez.
-“Savunulabilir bir Türkçe” nedir? Bu kadar “ilginç” şiir kitapları çıkardınız. Kitaplarınızı göstererek savunulabilir bir Türkçe budur diyebilir misiniz? Güzel Boşluk’un arkasında dediğiniz gibi, yanları toplayabildiğiniz inancı taşıyor musunuz? Bu şiir hattı şiirimiz açısından nasıl bir eleştirel anlam taşıyor?
-Ben şairlerin sadece kendileri için ölüm kalım meselesi olan şiirleri yazması gerektiğini savunuyorum. Sonuçta şiir tarihi içinde nerede görüleceğini ben bilemem, ama benim kendime verdiğim cevap, evet, “savunulabilir bir Türkçe” bu kitaplarda vardır. İlk kitabımdan beri, bütün gücümü ve güçsüzlüğümü “şairlik yemini”ne dokunmaktan, “şair”in kariyerist duruşunu bozmaktan aldım. Aslına bakılırsa 20 yıldır devam eden şiirsel yolculuğumun ortak paydası buydu gibi hissediyorum: Şiirle şairi arasındaki ilişki, şairin sabredilmesi zor “ağırlığı”. Bu ilişkiyi bozmadan, artık insanlara şiirle yeni bir şeyler sunabilmek imkânsız gibi geliyor bana. Şu kadar yıldır “putları yıkıyoruz” örneğin, ama hâlâ (Nâzım Hikmet’in putu dâhil) üsten bakan, statü talep eden, hamasi, göğsünü/masayı yumruklayan, “karizmasına aşık”, vb. şair putunu yıkamadık.
Siz “şiir hattı” adı veriyorsunuz, benim şiirle ilişkimde çok mekânsal bir taraf var diye düşünürüm, yani bunu saptayanlar oldu. İlk kitabımın girişinde ve çıkışında birer uyarı levhası vardır, “girilmez” ve “girilirse de çıkılmaz” diyen. “İşte Geldik” adını verdiğim henüz sonu gelmemiş bir şiir dizisi var, kitaptan kitaba ilerliyor. Gelinen yerlerle ilgili. İlk kitaptan beri değişmeyen bir “alan mücadelesi” veriyorum şiirde, o kavga nedir ne değildir, tam olarak bilmiyorum ama insanın kendine uyan, doğru şiiri yazması çok önemli, burada kendimi ait gördüğüm akrabalıklar çok var, birisi buna has şiir de diyebilir: Akif Kurtuluş, Ergin Günçe, İsmet Özel, Osman Konuk, Turgut Uyar benim için en önemli isimler.
Şiir çizgimin eleştirel anlamını saklayan bir şair olmadım hiçbir zaman, her şiirin durduğu yer o şiirin içindedir. Bu çizgi her ne ise, gövdeyi oluşturma çabasından vazgeçilmeye başladığı açık, yani benim dilimin (savunduğum Türkçenin) kimseye bir yaradılış hikâyesinden bahsetmeye gelmediği açık. Kürsüden konuşmam ben, hatta bu tür “bilme” durumuna da karşı bir dille yazdım hep. İnsanın insanla ilişkisinde statü yaratmaya yarayan bir Türkçe, öğrenilen, akışına kapılınan, gevelenen, kürsüden okudan, “kullanılan” bir Türkçe değil benim çizgim. Tersine, bunları düşman gördüm. Dilim benim dilim. Bunu söylerken elbette biliyorum ki, bu mümkün değil, ama söylemek zorundayım.
(HECE, EKİM 2008)





