bir entelektüel sinemacı
Halit’le dostluğumuz, eski eşim Nuran’la evlendikten sonra Nuran aracılığıyla başladı. Nuran, Kemal Tahir’in yakın çevresindendi ve Halit’le elbette iyi tanışıyorlardı. (Nuran’la 1977′de evlendiğimizde, Kemal Tahir’in eşi sevgili Semiha Yenge nikâh şahidimizdi!). Kemal Tahir’e olan hayranlığımı bildiği için, beni hem Halit’le hem de Metin Erksan’la tanıştırmak istedi. 1978 yılıydı; Halit’le Gülper’in Tavukuçmaz Caddesi üzerindeki evlerinde,- Metin Erksan da oradaydı!
Halit’i bir yönetmen olarak, özellikle ‘Haremde Dört Kadın’ başta olmak üzere, gördüğüm birçok filminden biliyordum. O gün, evde ne konuştuk, hatırlamıyorum. Ama Tavukuçmaz’daki evden, Halit ve Metin’le yaptığımız (ve daha çok Kemal Tahir’in entelektüel ağırlığını hissettirdiği) coşkulu bir söyleşinin hazzıyla ayrıldığımı hatırlıyorum…
Kemal Tahir’in ölümünden sonra kurulan Kemal Tahir Vakfı’nın, Kemal Abi’nin Şaşkınbakkal’daki evinde yapılan toplantılara, Vakfın mütevelli heyetinde görev almasam da, sürekli katıldım. O toplantılara genellikle Halit, Gülper, Nuran ve ben birlikte gidiyor, orada Semiha yenge, Kemal abi’nin küçük kardeşi Ratip Tahir, Cengiz Yazoğlu ve Melda’yla birlikte oluyorduk.
‘Yorgun Savaşçı’nın yakıldığı haberini aldığımız günlerde Halit’le sık sık görüştük. Filmin yakılması işinde birinci derecede o sırada TRT Genel Müdür yardımcısı olan emekli general Behçet Devay’ın rolü olduğu kanısındaydı. Filmin yok edilmesi gerçekten son derece barbarcaydı ama ne yapalım ki, 12 Eylül faşizmi olanca kasvetiyle yürürlükteydi ve elbette hıncımızı bir Ressentiment olarak yaşıyor ve dışarı vuramıyorduk…
Halit’in üç büyük idolü olmuştur: Kemal Tahir, Adnan Saygun ve Sedad Hakkı Eldem. Halit, bu üç kimliği edebiyat, fikir, müzik ve mimarlık alanında millî kültürün inşa edicileri olarak görüyordu. 1960′lı yılların sonuna doğru, gayrımillî ve Batıcı bulduğu, başta Onat Kutlar olmak üzere Sinematek yöneticileriyle giriştiği ‘kavga’da, ‘ulusal sinema’dan yana tavır koymuş; sinemamızda ilk ideolojik yarılmanın taraflarından biri olmuştu.
Kemal Tahir, Halit’e göre, hem ‘drama düşmüş insan’ı hem Batı’yı hem de Devlet’i sorunsallaştırıyordu. Kemal Tahir, ‘Türkiye asla Batılılaşamaz’ diyor, Halit de böyle düşünüyordu. Saygun’a gelince o da Bela Bartok’la birlikte 1936′da, Konservatuvar’ın kuruluşuna ilişkin projelerini ulusal halk müziğinden yolaçıkarak gerçekleştirmek yanlısıyken, Konservatuvar, Bartok’la Saygun yerine Hindemith’e ihale edilince, halk müziği yerine Batıcı (Halit ‘evrensel’ diyordu!) bir yaklaşımla kilise müziği referans olarak alınmış, böylece okul ‘gayrımillî’ bir kimlik edinmişti… Sedad Hakkı Eldem de, mimaride ulusalcı bir tavır sergilemişti Halit’e göre. Mesela Turgut Cansever, mimarlığın entelektüel arkaplanını Din üzerinden okuyup cami mimarisinden yolaçıkılması gerektiğini savunurken, Sedad Hakkı Eldem, Seküler ve ulusal bir referans olarak konut mimarisini öne çıkarmıştı.
Halit, neredeyse birer kültürel ‘baba’ figürü olarak temellük ettiği bu üç kimliğe ilişkin görüşlerini, siyasal alana taşımakla (bana göre elbet!) vahim bir hata yaptı. Hamit Kınaytürk’ün Mimarsinan Üniversitesi’nin öğretim üyeleri restoranında, 2000′li yılların başından itibaren düzenlediği yemekli toplantılarda, şimdi ikisi de rahmetli olan Demirtaş Ceyhun ve Saim Bugay’la birlikte, İP’li bir ‘Ulusalcı’ kimlik edindi.. Kemal Tahir’in ‘millî’ciliği değil, Doğu Perinçek’in ‘ulusalcı’lığıydı Halit için önemli olan: ‘Devlet’e sahip çıkmakla, devlet’i oluşturanlara sahip çıkmak arasındaki fark, göz ardı edilmeye başlanmıştı artık…
Halit Refiğ’le son iki yıldır hiç görüşmedik. Ama bu, rejisör ve entelektüel Halit’e verdiğim değerde hiçbir değişikliğe neden olmadı. O, hâlâ bana ‘Hilmiciğim!’ diye seslenen, ve o çok ünlü ‘hay Allah, hay Allah, hay Allah’larıyla kalbimi, dostluğu ve sevecenliğiyle kuşatan, canım kardeşim Halit Refiğ olmaya devam edecek!
Halit: Düşen son yaprak.
(ZAMAN, 14 EKİM 2009)














