Kategori | Eleştiri

HÜSEYİN AVNİ CİNOZOĞLU

ORHAN PAMUK ÜSTÜNE

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi hariç bütün romanlarını, Öteki Renkler adlı denemelerini okudum. Şair ve yazar Çiğdem Sezer: ” Masumiyet Müzesi”ni okumamı zira Nobel ödüllü birromancının nasıl kötü roman yazabileceğini ispatladığını” görmemi istedi. İlk fırsatta Masumiyet Müzesi’ni okuyacağım.  Orhan Pamuk’un ödülden önce, köylü kurnazlığıyla sergilediği yapay, biraz mahcup, politik duruşuyla Türkiye’de bazı kesim aydınların memnuniyetine neden oldu. Batılı egemen yazınsal- kültürel iktidar odakları ve siyasal ortam gözetilerek, ödülün ön şartı olarak görüp, sergilediği bir jestten dolayı demek daha doğru. Orhan Pamuk hakkındaki olumlu algıların; pek de içten olmadığı bu jestinin yarattığı, memnuniyet duygusundan kaynaklandığını sanıyorum. Bu politik duruşunda ne kadar içten? Nobel konuşmasında “babanın bavulu”ndan söz edeceğine ülkesindeki ” Yanlış İktisat” tan söz edebilirdi Amacına ulaştıktan sonra; başta Nobel konuşması olmak üzere, tutarlı bir şekilde bu politik duruşun devamını getirmedi. Genelde Nobel alan yazarlar konuşmalarında, evrensel bir sorun, ya da ülkedeki hatalı politik tutum ve uygulamaları eleştiren bir tavır sergilerler. Almanya’da yayınlanmadan önce Milliyet gazetesinde yayınlanan “ Benim Türk Kütüphanem” başlıklı yazısında; Çağdaş Türk Şiiri’nin son otuz yılını başarısız bulması, şeklindeki genelleme bu dönemi tanımadığını gösteriyor. Çağdaş Türk Şiiri’nde İkinci Yeni’nin mucizevi sonuçları, özellikle seksenli yıllardan sonra belirginleşir. Haydar Ergülen, Enis Batur, Tarık Günersel, Vural B.Bayrıl, Ahmet Erhan, Altay Öktem, Ömer Erdem, Hayriye Ünal, Seyhan Erözçelik, Ahmet Güntan, Lale Müldür, en gençlerden Serkan Işın,  Şeref Bilsel gibi arkadaşlar, ustaları aşan bir şiirin pırıltısıyla aydınlattıkları bir galaksiden söz etmek mümkün. Türk romanı son otuz yıllık dönemde, Bilge Karasu, Selim İleri ve Latife Tekin dışında belirgin bir atılıma ve yükseltiye sahip değilken, geçmişte Sabahatin Ali, Ahmet Hamdi Tanpınar, daha eskilerden Refik Halit Karay gibi kutup yıldızlarına sahipti.

Kara Kitap dahil ilk  iki romanından sonra oryantalist bakış,  paranoyak ironiyi içeren klişe bir biçemi ilk bakışta gözlemlenir; intertexualite olağan ölçüleri aşar,  başka bir romancı benzer yoğunlukta intertextualite olanağına başvursa ” intihal” ile eleştirilir. Benim Adım Kırmızı ” Gülün Adı” şablon alınarak yazıldığı izlenimi uyandırıyor. Sonuçta bütün edebiyat Pamuk için “ miri mal” kabul edilmekte. Gülün Adı’nda Eco; Hıristiyan dünyadaki iktidar ve mezhep savaşlarını gerçeklik duygusu uyandırarak kurmacada yetkinlikle yansıtır.Roman kişileri duyar,hisseder, yanlışlar yapar.? Bu mezhep savaşlarının şiddetiyle, yirminci yüzyılda ki  sol sapmalar, anarşizm, goşizm ve oportünizm arasında açık yapıtlara özgü, çoğul okuma güzergâhında gezersiniz. Umberto Eco’daki polisiye kurgunun mantıksal örgüsünün sağlamlığı, tahkiyenin paranoya ögesini içermediği gözlemlenir.  Kara Kitap ya da Benim Adım Kırmızı’daki zafiyetlerle malul değildir. Çoğul okumayla, Ortaçağ’daki olgu ve eylemlerin öznesi olan insanla, modern çağın insanı arasında  bir fark olmadığını, insan ırasının aynı kaldığını gözlemlemek mümkün olur. Modern dünyada Auschwitz, Serebrenica, Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşları  gerçeğini, Gülün Adı romanında ki insan gerçeğine mutevazi (paralel) insanlık halleri olarak bulgulamak imkânı vardır.. Eco’nun; bireysel göründüğü anda bile; bunu toplumsallığın bir yansıması  olarak saptar. Feodalite, prekapitalist ilişkiler, merkantilizmin ufukta belirmesi, klisenin iktidarı, kişilerin iktidar tutkuları, bu uğurda çevirdikleri entrikalar, roman gerçekliği içinde açımlanır. Mezhep savaşlarının dinsel görünümü altındaki “ekonomik” neden ve ilişkiler yetkinlikle teşhir edilir. Altyapı diyalektik olarak üstyapıyı etkiler, kilise hukuku yanında laik hukuk belirmeye başlar. Meşruluğun sapkınlık, sapkınlığın meşruiyet kazanması, mezhep savaşları arasında algıların değişmesini hazırlayan olgular yetkinlikle gözlemlenir. Günümüzde Batı dünyası ile fundemantalizm arasındaki kavganın, bir din ve inanç meselesi olmaktan çok, Batının zenginliği ile Doğunun yoksulluğunun yarattığı çelişkiden kaynaklanmasında olduğu gibi. Küreselleşme asla Doğu halklarını ve yoksul ülkeleri refaha kavuşturmayacaktır. Özalizm’den sonra bu dalganın olumsuz yıkıntıları Türkiye’de yoğun biçimde görülmeye, algılanmaya başlandı. Umberto Eco; Marksist olmak istemediği anlarda bile Marksist bir yazar hüviyetindedir. Zaten Marksizm’le  rabıtası olmadığını iddia eden yazarların gözleri önünde Marks’ın hayaletinin belirdiği gerçeğini unutmamak lazım. Çağdaş sosyoloji kesinlikle Marksist argümanlara istemese de dayanmak zorundadır. Orhan Pamuk’un romanları çoğul okumaya imkân vermez. Mono bir sestir, kuklalar, karton tipler  bir yalan perdesinde soluk görüntüler olarak geçip durur. Tarihi hakikâtler kurmacanın müsaade ettiği ölçüler dışında tahrif edildiği için, gerçeklik duygusu uyandırmaz.. Tehcir soykırım, çatışma! Soykırım iddiası, Batı’nın sabıkalı olduğu soykırım eylemlerinin toplumsal bilinçaltında yarattığı anguaz arazını azaltmak için başvurduğu bir projeksiyonla, güçlendirdiği bir savunma mekanizması mı? Okur yazar olmayan annemin 1975 yılında hâlâ hafızamda yankılanan sözleri geliyor aklıma; Annem,  Kıbrıs Harekatı sırasında: “ Evladım Rumlar insan değil mi ? Kıbrıs’da onlar da öldürülmesinler “ sözleriyle savaşı reddedişini, Rumları sevgiyle kucaklayışını anımsıyorum.. Ve annemin bu sözlerini önemsiyor, “ümmül arifin” bu coğrafyada hümanist bir kültür oluşturduklarına daha çok inanıyorum. Türkiye’deki annelerin; tarihte ve günümüzde okuryazar olmayan annem gibi barış ve kardeşlik değerleriyle donanımlı bir öze sahip olduklarını tahmin etmek zor değil.  Batının yakın zamandaki barbarlıkları bile ürkütücü. Yahudi soykırımından önce Fransız ordusunun gaz vererek yaptığı cinayetleri Loti şu cümlelerle aktarıyor: “ Sadece Cezayir’in fethi sırasında bile, sadece kadın ve çocukları katletmedik, havasızlıktan ölmeleri için üzerlerine duman vermedik mi? ” Bir ay kadar önceydi: Denizli’de, Fransız bir hanımefendi,  sohbetimiz sırasında bana “ Türkiye deki solcu aydınların ulusalcı olmakta direnmelerinin nedenlerini sordu”. Orda  aklıma gelmedi, sonradan düşündüğüm de şu çıkarsamada bulundum: ABD, İngiltere, Fransa gibi hegemon devletlerin ve aydınlarının ulusalcılığı Yıldız Cıbıroğlu’nun  saptamalarıyla “ ulusalcılık” gibi bir nitelendirmenin olumsuz anlamını akla getirmez. Ama geri bıraktırılmış ülkelerin aydınları “ ulusalcılık” nitelendirmesinin olumsuz sunumuna muhatap olabilir. Üstelik bizler daha nazik olabiliyoruz ; tabi Ruanda’yı hatırlatmadım. Aslında Türkiye’de milliyetçiliğin  tasfiyesini engelleyen en büyük etkenin Fransa ve Monsieur Sarkozy olduğunu söylemem gerekirdi. Avrupa Birliği’ne girmemizi engelleyerek, milliyetçiliğin  tasfiye edilmesini de engelliyorlar.

Bir romancı ne magazin ne de bulvar gazetesi muhabiridir.  Her defasında köyün yandığı yalanını söyleyen meseldeki çoban vardır. Ve romanları okurken sıkılırsınız. Cümle yapısı bozuk kusurlarla doludur, kimi dostlarının  mahcup bir edayla, bu dil kusurlarını “ özgünlük” olarak yorumlamalarına rağmen. Oysa Hasan Ali Toptaş’ın “ Bin Hüzünlü Haz” adlı kitabında tek kusurlu cümle olmadığı gibi, sentaksı bozan, uyumsuz, ritmi aksatan tek bir sözcük dahi yoktur. Pamuk, ince belli fincanla çay içer!. Tahsin Yücel’in Pamuk ‘un dili konusundaki saptamalarını anmak isterim. Pamuk’da; klişe üslup, nerdeyse okuru bıktıracak denli  belirgindir, çerçeve bir hikâye yazıp, ki bu Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı’da  olduğu gibi, zayıf bir polisiye tahkiyedir .Bu tahkiyeye bölüm bölüm eski hikâyeleri, tarihsel kıssaları monte etmek  klişe bir üslûbu ve kolaycılığı kanıtlamaktadır.Bir çerçeve hikâye oluştur, sonra intertextualite anlayışıyla, alıntılanan ürünleri monte et. Batılı eserlerin şablon alınması konusunda Ahmet Mithat’dan, Abdülhak Hamid’e, Yakup Kadri’nin romanlarındaki Gustave Flaubert etkilerine; yakın zamanda Erdoğan Alkan’ın iddiasıyla; önemli şairlerimizin Fransız şiirinden “ intihal” eleştirisinden, neden Orhan Pamuk muaf tutulsun!  Ki sözünü ettiğim yazarlar metinlerarasılık gibi bir yöntemi bilmediklerinden , Batılı eserleri bire bir kopya etmiyorlardı. Henüz geleneği olmayan roman dalında; Halit Ziya, Yakup Kadri gibi yazarların, Batılı ustalardan etkilenmeleri, bir ölçüde mazur görülebilir. Eğer bir yazar bazı yazarlarca övülüyor, bazı yazarlarca da eleştiriliyorsa; kıymet hükümleri göreli olsa da, bu denli  “ üstünlük” niteliğiyle yapıtların tanımlanması vahim bir hataya işaret eder. Ki Pamuk için yapılan eleştirilerin çoğu, ödülü almadan önceki yıllara ait olumsuz değerlendirmelerdir. Yani Nobel’den kaynaklanan bir durum değil.

Maalesef edebiyatımızda daha önce belirttiğim gibi “solo” zamanı geçti; artık edebiyat endüstrisinin pazara sürdüğü her” metayı” optimum değerde satış olanağı için hazır bir” koro ” mevcut.” Otistic” bir şematizm görülür Pamuk’un romanlarında. Romanlarının kurgusu ve klişeleri ustalıkla kullanmasına yönelik bir saptama. Otizm; bir konuda olağanüstü beceri göstermektir. Özellikle istisnai otisticlerin bir konuya münhasır olağanüstü becerileri hayret edilecek düzeydedir . Bir romanın Türkiye de bin adet satması nasıl vahim bir durumsa; yüz bin adet satarak ilk basımının hemen tükenmesi de vahimdir. Bir yazar inadına iştahla, arzuyla,  popüler olma gayreti içinde olmamalı. Eski mahallemdeki bakkal, yeni mahallemdeki manifaturacı, stadda tezahürat için bulunan yurttaş, Adnan Şenses konserine giden musikişinas, Emekli tahsildar Recai amca da beni tanısın mantığı, geçerli bir mantık olamaz. Orhan Pamuk Nobel’den önce de banka ATM lerinde bile yapıtının reklamının yapılması; edebiyatın kirli bir iktisada tabi oluşunun sefil manzarasının talihsiz bir işareti olması bakımından son derece manidardır. .Kant’ın ahlak felsefesi özetle “süte su karıştırmamayı” öngörür. Bir insan evrensel ahlak ideleri doğrultusunda, hile yapmadan eylemde bulunsa, bunun bir mükafatı olmasa da; bu doğruluk içsel dünyasında o kişiye büyük tinsel bir güç verir. Nobelci yazar etik ilkeleri çiğnediğinin farkında, süte su karıştırdığı için, bu eyleminin sonucu içsel çatışmayı ve ezikliği vicdanında sürekli yaşayacaktır. Yapıtlarının yüceltildiği kadar değerli olmadığını farkında olmasının yaratacağı başarısızlık duygusunu Nobel ödülüyle gizleyebilme şansını sonuna kadar, hedef için her yol meşrudur anlayışıyla devam etme çabasında olacaktır elbette. Türkiye’de son derece yetkin, rafine edebiyat dergileri varken Almanya da yayınlanacak yazısını  populer kitle kültürüne odaklı, kültüre odaklı niteliği olmayan,  çok satan gazetelerde yayınlamayı tercih edecektir.

Kara Kitap’ta paranoyak bir albay, ordunun darbe yapacağını söyler, ama bu cümleyle kalır, gerilimi yükselterek, entrikayı atmosfer yaratacak şekilde kullanma becerisini gösteremez. Kars romanı Kemalizm’i kara mizahla stilize ederek ağır şekilde eleştirir. Pamuk’un Kemalizm ve Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’na çekinceli bir yaklaşımı vardır. Devletin küçüldüğü yeni Neo-Liberal dünya onun mutlu olacağı dünyadır. Orhan Pamuk’un romanlarında Türkiye halkını, coğrafyasını, kültürel kodlarını, Hilmi Yavuz’un yetkinlikle saptadığı  gibi “ ötekileştirilir”. Bu bakış açısı o denli kemikleşmiştir ki bir Fransız’dan daha Batılı, bir salon adamının aşırılıklarını bile mazur gösterecek bir durum arzeder. Geleneksel kültürel kodlarını, minyatür sanatı dışında, komik bularak bir kara mizahla stilize ederek mahkûm eder. Kukla roman kahramanlarının kurmacada dahil olduğu dram ve trajedi mevcut değildir. Sanal bir perdeden akar görüntüler. Kara Kitap’taki polisiye kurgu son derece zayıftır. Had safhada  paranoyak zihinlerin eylemlerine tanık oluruz. Paranoya elbette bir romanda belli ölçüde yer almalıdır. Paranoya adeta Pamuk’un romanlarında kurallaşır. Öteki renkler adlı denemelerini topladığı kitapta ki bir cümlesi  paranoyayla  ilgili: “ Paranoyak olmam takip edilmediğim anlamına gelmez ” Kahramanların sözgelimi parmağı kesilse, parmaktan kan akmaz. Görsel, işitsel, kokusal duyumlar dumura uğramıştır. Zeytin, Leylek, Kelebek adlı romanın asli kahramanları insan değil birer fantomedir. Gerçi edebiyatın gelenek, bireysellik, ustalık, hikmet, edebi babayı, ustayı öldürmek gibi post modern edebiyata özgü derin yapıda simgelerle bir alan oluşturma gayreti vardır. Bir otistic zihin; yapbozlarla hep aynı kılişelerle bir kompozisyon oluşturur. Novil olarak nitelendirilebilecek, tuhaflık, yabancılaştırma, ilginçlik novilden çok paranoyak fantezilerin usandırıcı yoğunluğudur. Benim Adım Kırmızı’daki fable anlatımlar, birer fable olarak değerlendirmek mümkündür, novil anlamında değil.  Novili Oğuz Atay ustalıkla kurmacaya dahil eder.Tutunamayanlar’daki “ manzum” metinler örneğin. Hatta Saatleri Ayarlama Enstütüsü’nde tip ve karakterlerin novile özgü tuhaflığı daha başarılı olarak biçimlendirir Ahmet Hamdi Tanpınar. Okur merkezli bir alılmama ile Pamuk metinlerinde okurun dolduracağı boşluklar olarak, Mevlana ile Şeyh Galib’in Hüsnü Aşkı arasındaki göndermeyi, Galip Rüya, Galip ile Köşe yazarı Celal arasındaki  mutevazilikte ( paralellik) keşfedersiniz. Postmodern edebiyata özgü bir keşiftir. Abartılmamalıdır. Hasan Ali Toptaş’ın romanlarında çok daha nitelikli keşifler bulgulamanız mümkündür. Zira Hasan Ali Toptaş özenli cümlelerinin mecaz ve şiir içermesi, postmodern edebiyatın nitelikli bir örneğiyle karşılaştığınız izlenimini verir. Pamuk, Yeni Hayat romanında şiirsel bir biçemi denediğini cüretle iddia etmesi; şiirin bu kadar kolay basit ve ilkel bir uslûbu içermediği itirazını haklı kılar. Bir Romancının cehaletten demeyeceğim ama; şiiri bu kadar hafife almasını, kürsü hakkı olan, önemli şairlerimiz neden tepki göstermedi. . Sanırım Çağdaş Türk Şiiri’nde başarı olarak Şavkar Altınel’i alkışlar. Şavkar Altınel’in günümüz Türk şiirindeki yeri ve önemi konusunda umarım şairleri bir değerlendirmede bulunmaları isabetli olur Bir yazar kendi paranoid algı ve yanılsamalarını klişe bir tutumla Türkiye’nin toplumsal alanlarının ve “ değer” hükümlerinin tümüne nasıl teşmil edebilir? Sonuçta denilebilir; edebiyat eseri kurmacadır, gerçeklikle ilişkisi aranmaz;  etik bağlamda romancının sınırsız bir sorumsuzluğa hakkı var mıdır? Konudan biraz uzaklaşarak farklı bir örnek vermek istiyorum; son yirmi yılda sistematik bir entelektüel formasyonla desteklenerek örgütlenen; Osmanlı’nın Bizans’ın devamı olduğu, dahası Türkiye’nin Bizans’ın devamı olduğu yalanının, kabul gördüğünü anımsatmak istiyorum. Hegel’in efendi köle diyalektiği geliyor aklıma. Hegel’e göre uygarlığı yaratan yenilgiyi kabul eden kölelerdir.Yenilen Bizans’ın Türk egemenliği’nden itibaren uygarlığı ve kültürü yarattığı olgusunun bu sonuçta etkili olup olmadığını Hegelci bağlamda düşündüm; günümüzdeki bu yansımalarına tanık oldukça. Patrikhane’nin “ekümenliği” İstanbul’un  yeniden Bizans olması sonucunu hazırlar mı? Sembolik düzeyde bu oluşum orduların yapabileceği yıkımdan daha büyük ve etkili olacaktır kanısındayım. İngiliz’lerin İstanbul’u işgali kadar önemli bir yenilgi. En azından” Koordiplomatik” in İstanbul’daki duayeni sembolik olarak sayın Patrik olacaktır. Başka ülkelerin devlet adamları Türkiye ziyaretinde; Türkiye Cumhurbaşkanı ya da Başbakanı’ndan önce Patrik’i ziyaret edecektir. Sembolik egemenlik bazı durumlarda defacto  egemenlikten daha üstün, tercih edilen bir egemenliktir..   Nitekim bu konuda Orhan Pamuk “kitap-lık “ dergisindeki bir makalesinde, batılı jargonu sahiplenerek İstanbul’un fethini, “Bizans’ın Düşüşü” olarak nitelendirir.  Egemen iktidar odaklarının oluşumlarını reddederek, araçlaşmasına  katkıda bulunmamak en azından, bu neden mümkün olmasın. Konudan uzaklaştığımın farkındayım,   Orhan Pamuk’un romancılığında ziyade; şu an onunla irtibatlı, ikincil sonuçları konu ediyorum. Fikret Kızılok ” Yüzde sekseni cahil olan bir ülkede şöhret olmak ayıptır” cümlesini hatırlayınca; Orhan Pamuk’un her cemaat, her kesim ve kişilerce tanınma ihtiras ve arzusunu; aldığı bu risk nedeniyle kutlamak lazım. Nobel armağanı takdim edilen, Soljenistin’i, Dostoyevsky hatta Maksim Gorki’yle mukayese ediyorum. Sabahatin Ali’nin hikâyeleri ve romanlarıyla, dahası Memleket Hikâyeleri ve Gurbet Hikâyeleri hatta Tarık Buğra ile Orhan Pamuk’u mukayese ediyorum. “ Yatık Emine” deki gibi tahkiyenin, bugüne nazaran daha yetkin ve daha zirvede olduğunu düşünüyorum. Huzur, Tutunamayanlar, Göçmüş Kediler Bahçesi, Yaşarken Ve Ölürken, Unutma Bahçesi, adlı romanlar gibi üstün değerde, Türk romanının önemli kilometre taşlarını anımsıyorum. Bu yapıtların Pamuk’un yapıtlarından daha üstün bir değere sahip oldukları kanısındayım.

Edebiyatın post modern bir enstürüman olan intertextualite ( metinlerarasılık) yönteminden vazgeçmesi zamanı geldi artık. Zira metinlerarasılık parodi ve pastiş imkânlarıyla ; sonuçta edebiyatın yetkinliğiyle bağdaşmayan bir kolaycılığa yazarları sevk etmektedir. İncelikli bir “ intihal” sonuçta bir intihaldir ne de olsa.

Bir kitle partisinin siyasetteki niceliksel  prestijine benzeyen gücünü, kendisini her zaman alkışlamaya hazır bir “ koro”nun mevcut olduğunu bilmeme rağmen; yine de nicelik ve nitelik farkından hareketle, bu koroya katılmayarak düşüncelerimi açıklamak zorunda hissettim.

Orhan Pamuk’un Türkiye halkını o kadar da içten sevdiğini, onların dertlerini önemsediğini sanmıyorum.” Nişantaşı” merkezli bir Avrupa Yakası. Eğer bir Amerikalı yazar Nobel alsaydı, Nobel konuşmasında, Irak’da yaşanan trajediye odaklanırdı.Ya da benzer konulara.Sonuçta barışta işçi ve rençber savaşta asker olanların dünyası Orhan Pamuk’a yabancı.Orhan Pamuk’un gözlükleri Batılı bir misyonerin gözlükleri.Hakkındaki olumsuz eleştiriler Nobel sonrası eleştiriler değil, övenleri kadar, eleştirenleri var.Bir yazar hakkında az çok ittifak edilen bir ” başarı” düşüncesi oluşmalı. Ben Latife Tekin, Bilge Karasu, Oğuz Atay, Hasan Ali Toptaş, Burhan Günel’in eleştirisi hariç Adalet Ağaoğlu hakkında olumsuz eleştiriler görmedim. Farklı bir cenahtan olmasına rağmen Tarık Buğra;  Fethi Naci dahil, pek çok önemli yazarın beğenisiyle onurlandırılmışdır. Keza Mustafa Kutlu.  Bir yazar hakkında öncelikle kendi ana dilinde olağanüstü övgülere muhatap olmalı. Öteden beri Nobel bir alameti farika değil Sanırım Orhan Pamuk ” süte su karıştırdığının ” farkında. Yapıtlarının başarısızlığını Nobel’in getirdiği üstünlükle az çok gizleme şansına sahip. Edebiyat endüstrisinin isterleri doğrultusunda bazıları istemese de alkışlamak zorunda. Türkiye’de edebiyat ortamının brüt bir ortam olduğu biliniyor. Tuna Kiremitçi gibi yazdıkları roman olmayan birinin de romanı yüz bin adet basılıyor. Masumiyet Müzesi hakkında olumsuz değerlendirmeler ortaya çıkmaya başladı. Bir iki mahcup edalı, övgüler içeren, satış amaçlı sipariş yazıları daha roman çıkmadan yazıldı. Türkiye’de Nişantaşı benzer cazibe noktalarının sevk ve idare ettiği bir ” Yanlış İktisat” söz konusu. Bu yanlış iktisadı sevk ve idare eden zümre, kitleleri kolaylıkla manuple ediyor. Şovenizmi, dini sıklıkla kullanarak kitleleri kolayca yönlendiriyor. Bu zümre aslında ne yurtsever ne de dinle ilgili! Deniz Feneri olayı din sömürüsünün ne denli tehlikeli boyutlara oluştuğunun kanıtı.  Kitlelerin gözleri önünde bir yalan, bir yanılsama perdesi gererek bu ” Yanlış İktisat”ı ustalıkla gizliyor. Pek çoğumuz, aydınlar bu senaryoyu ve arka planını görüyoruz.İlkokul mezunu bir cami imamı ile, yüksek öğrenim yapmış ADD başkanı aynı mitingte konuşuyor.Türkiye’de şair, romancı, aydınların niteliği maalesef vasata irtibatlı olmadığı için sesleri yankılanmıyor.”La Dolçe Vita” yaşamak da güzel geliyor bir yandan. Siyasal iktidarlar kitleleri manuple etmek için ayrıca futbol, Yeşilçam melodramları. dizileri de kullanıyor. Konudan uzaklaştığımın farkındayım, Hilmi Yavuz’un bazan çok önemli tespitleri var. Hilmi Yavuz ” Türkiye’yi olumsuz etkileyen olgunun ve Türkiye’nin temelindeki ana meselesi olarak klasik lise eğitiminin çökmesine” bağlıyor. Bizim ve ağbi kuşakların liselerinde lise fen bölümü mezunları adeta nazari birer mühendis donanımına sahip olurlardı. Ben lisedeyken Varlık dergisi okurdum. Yeğenim Anadolu Lisesi’nde öğrenci; edebiyat öğretmeni şiir dinletisinde okuması için “Bedirhan Gökçe”nin şiirini vermiş. Allak bullak oldum. Elimden gelse yeğenimi lise edebiyat öğretmenlerinin; edebiyat sevgisinden, bilgisinden uzak denetimine bırakmam. Türkiye’de bazı özgeci edebiyat öğretmenlerinin dışında, edebiyat öğretmenleri edebiyat donanımına sahip değil.  Böyle bir toplum için, Orhan Pamuk’u takdim etmek uygun düşüyor elbet. Almanya da yayınlanacak yazısını Türkiye’de çok rafine ve çok mükemmel edebiyat dergilerinde, ya da kültürlü okurların izlediği gazetelerin Kitap Eklerinde yayınlatmak yerine Milliyet Gazetesi’nde yayınlatıyor. Acaba ben mi yanlış anladım gazeteyi okumadım, bir internet sitesinde duyuruya ekli metini okudum. Yarın Milliyet de, notu ekliydi. Milliyet Kitap ekinde yayınlasaydı bu eleştiriyi yapmazdım. Nobel ödüllü bir yazar için en azından ” hafiflik” olarak nitelendirilebilecek bir durum. Bu bir eleştiri değil ama Orhan Pamuk’un politik donanımı yok, evet tarih bilgisi var, tarih bilincine doğal olarak sahip değil.  Kesinlikle şiirden anlamıyor. Türk şiiri hakkında iddialı ve yanlış değerlendirmelerde bulunuyor. Orhan Pamuk her hatayı, en vahim hataları yapabilir bundan sonra; ama konumu itibarıyla, artık siyasal dokunulmazlığı olan bir parlamenterden daha güçlü bir dokunulmazlığa sahip. Ancak edebiyatçıların manevi müeyyidesi bir imkân olarak her zaman mevcut.

Aristoteles “ Ün ile değer aynı şey değildir” görüşünde. Evet Orhan Pamuk ünlüdür, Enis Batur’un deyimiyle “ Yaşayan en ünlü Türk” ama yapıtlarının yazınsal değeri bu ölçüde bir değere sahip değil.

İnadına Batı mı sorusunu rahmetli Rauf  Mutluay’ın tanıklığına başvurarak yorumlanma ihtiyacını hissediyorum. Hatırladığım kadarıyla Rauf  Mutluay, bir yazısında özetle; Batıya çok kez gittiğini, uzun süreler kaldığını ama Batı yerine Türkiye’de Türkiye’nin güzel insanlar arasında, bu insanların güzel gelenekler içinde yaşamayı tercih edeceğini; belirterek, Batı’nın kimi aydın ve cevrelerce yüceltilmesini yadırgadığını da belirtiyordu

Keşke Orhan Pamuk ikinci romanı “ Sessiz Ev”deki kadar iyi bir romancı olarak kalmayı başarabilseydi.

-

Bu yazıyı e-posta ile gönder Bu yazıyı e-posta ile gönder Bu yazıyı yazdır Bu yazıyı yazdır

Sık kullanılanlara kaydet

HÜSEYİN AVNİ CİNOZOĞLU-DİĞER YAZILARI

Yeni Şiirler-DİĞER YAZILAR

 
Eser Gnder Hasan Aycın Çizgileri Göz Kirası
  • En Yeniler
  • Yazarlar
  • RSS
  • Haberler