1 Şub 2010

HÜZEYME YEŞİM KOÇAK | Öyküler

üslup meselesi

Program sunucusu, kadın yazara “Sizin yazılarınızı okuduğumda, kendimi bir sarayda hissediyorum. İncecik işlemeler, Türk işleri, ipek halılar… İnanın ben her kalem işini sevmem, seçiciyimdir. Ama o tür bir atmosfer canlanıyor gözümde” demişti. Sonra peş peşe benzeri iltifatlı cümleler. Muhtemelen bir kitaptan, gazeteden, farkında olmadan hafızasına aldığı herhangi bir şeyden zihni devşirmişti “saray” imgesini. Yazarın kullandığı kelimeler, üslûbu da bu izlenimi verebilirdi. Eşine az rastlanır, nâdir bir eskilik(!) yani.

Aslında fena bir okur sayılmazdı. Ve sunucunun yazara olan sözlerini, samimi bulmuştu Asuman. Çünkü aslında ekrandaki kadın kalem pek meşhur, menfaat getirecek, öyle eteğine inci mercan dökülecek biri değildi.

Televizyonu kapattı. Sezin’den gene ses seda yoktu. Hayırsız, kayıplara karışmıştı. Hayır, bugün Sezin için tasalanmak istemiyordu. İşyerinden kâfi derecede yüklü gelmişti.

Uzun zaman önce okumuş olduğu bir romanı eline aldı. Yazarı, televizyondaki kadın edebiyatçının da sevdiği isimlerdendi. Romanın konusunu, olayları bile unutmuştu. Bazen bir nostalji lezzeti canı çekiyor; özlemle eski film, dergi, şarkı, özel hatıralar eşliğinde nesnelere, kokulara, o anki duygu örtüşmelerine, zihin gelgitlerine denk gelen “vasıtaya” dört elle sarılıyordu. Yüksek sesle okudu:

Tebessüm mevceleri, mütenevvi, tehevvür, kitaplardan üstüne bir şey okuyup üflemek… ‘Git vatan Kâbe’de siyaha bürün’. ‘- Bana  adieu demesini unuttunuz Nâzım Bey. / -Adieu değil, aurevoir Handan, ulvi Handan; elinizi veriniz.” Okura kolaylık olsun diye, hemen sayfa diplerine sözlük de konmuştu.

Evlenme işini yokuşa süren, romanın istisnaî kadın kahramanı için söylenen “Tahsili bitirmek bir kız için ne demek? Birkaç lisan biliyor, artık kâtip olacak değil ya! Hele bu yaşta kendisinin koca düşünmemesi pek acayip; vakti çabucak geçecek, yirmi yaşında evlenilir mi hiç? Ben ondördümde evlendim, büyükannen on ikisinde. Zavallı anneciğim benden altı ay büyük evlendi idi.”gibisinden sözler ilgisini çekmişti. Yaklaşık 100 sene öncesinden izler, sahneler… Benzeri edebî kaçamaklar, yorgun laçka sinirlerine iyi geliyordu.

Fakat Sezin’in b(ezgin) hayali, onu tekrar yokluyor, kendini hatırlatıyordu. Başından mutsuz olduğu anlaşılan bir evlilik geçmiş, yalnız bir kadın ve onunla ilgili hatıralar.

Açılıp döküldüğü, seyrek zamanlarda Asuman’a bir fantezisinden söz etmişti. Harem’de; sevgilisi Padişah’ı yanık gönlüyle izleyen, karşılıksız seven, sükûti bir cariye. İlle de “ortaçağlarda” falan gezinecekse, neden Başkadın Efendi veya gözde değil de cariye? Konuşurken hiç de aklı başında gözükmüyordu; üstelik her hâli günümüze ters düşüyordu ve uçukçaydı. Daha kötüsü Sezin’in, bilinçaltındaki “cariye” gibi yaşamadığından emin değildi.

Sezin’i anlayamamıştı. Ne hüzün verici, talihsiz rüyaları vardı. Mukabele etmenin, aşkı tek kalp gibi ritmik hissetmenin güzelliği dururken. Havuz ortasındaki yalnız nilüfer, yönsüz yitik kuşlar, sürekli ya da süreksiz garip bir bekleme, kendinden geçme hâli, hayatı böylesine boşlama durumu. Ortada “Bay Herşey” yok, niçin? Her faaliyetin bir “hiç” için.

Bir lahza Sezin’in emelinin gerçekleştiğini düşündü. Müthiş bir fedakârlık, ziyan olma duygusu yaşamıştı, Sezin adına! Kız, en mükemmel adamları bile reddetmiş, ne idüğü belirsiz hayalleri uğruna bir daha evlenmemişti. Kimsesi yoktu, serkeş bir yaşam.

Şimdi de kafasına esmiş, sessizce çekip gitmişti işte. Yakın arkadaşı da olsa, kendisinin sonuçta basit bir ihmalden başka taksiri, suçu yoktu. Ama gene de vicdanı zedelenmişti.

Sezin’i bir yazı gibi duyumsadı. Ah! Gerçekten okuma özürlüydü. Hadiseler, insanlar, istikbal. Sezin konusunda hep yanılgı..yanlış yerdeydi. Kendini onun haklılığı konusunda iknaya çabalıyordu. Naif kız ihtimal ki,  süflîleşmiş kadın-erkek ilişkilerine bir itiraz, direniş geliştiriyordu yaşam biçimiyle. Sezin’in herhalde aşk kelimeleri kayıptı, arayıp bulacaktı.

Bütün hayatı aşka bağlamak doğru olmasa da..sonra durup,  düşünmüştü.  Aşkın eni, sonu, ilerisi gerisi değil, belki sadece kendisi, bağışlanmış olması yeterliydi. Sezin tarzı algılayışta, bütün boşluklar doluyordu sanki. Bir anlamda hürdü insan. Denetimi elinize verilmiş, dilediğiniz gibi yaratıp biçimlendireceğiniz, figürlerini değiştirip, üzerinde yürüyeceğiniz, hudutsuz sanal bir aşk yolu. Bomboş ve sizin. Sezin’i büyüleyen bu olmalıydı.

Romana devam etmek istiyordu. Hevesi yarım kalmıştı. Sayfaları çevirdi, biraz okudu. Bazı tasvirler hoşuna gidiyordu. Duygulanmıştı ama kimi zaman kitapla arasında bir soğukluk, mesafe hissediyordu.

Az sonra gelen satırlar Aslı’yı sinirlendirdi. Roman kişilerinden Refik Cemal, eşi Neriman Hanım’a yazıyor; mektubunda Neriman’ın akrabası, “İngiliz terbiyesiyle yetiştiği söylenen” bir hanım hakkında, karısına fevkalâde ayrıntılı haberler gönderiyordu:

Handan siyah ince bir tül giyiyor.(..)Hele kollarını, boynunu tamamen açabilmesine şaştım. Mamafih dekoltesi güzel.(…) Handan’ı(…) bir an için, ince siyah ipek kıvrımları arasından çıkan kolları ile göğsü ve ateşin, kocaman, hülyalı gözleri ve bu güzel tabii tacıyla onu pek güzel buldum. (..)Handan’la her şey konuştuk Neriman. Senin uykunu getiren içtimaiyat, iktisat, felsefe ve hatta politika, her şey konuştuk. Yavaş yavaş gözümün önünden onun ziyadar gözlerinin, ziyadar saçlarının nisviyeti(Kadınlığı) uçtu; narin, beyaz göğsünü görmez oldum.”

“Allah Allah, hayat üslûbuna, adama bak be! Benim öz kocam, bir yakınım için en sevdiğim kişi bile olsa bu değerlendirmeyi yapsın, üstelik bir de utanmadan beğenisini, hayranlığını, cinsel imalarla bana iletsin, ‘kafasızlığımı’ sezdirsin, olacak iş miydi?”

Roman ilk defa 1912’de yayınlanmıştı; kişilerin birbirine yazdığı mektuplarla gelişiyordu. “Olmamış Edibe!” dedi. Durdu, dayanamadı: “Ben böyle kocayı kabak diye oyarım billahi! Nasıl aile ilişkisi, karı koca modeli, muhabbetiymiş? Bir kere insan tabiatına ters.”

“O kadar mükemmel, olağanüstü, kültürlüydünüz de hanımefendi, vasıfsız kimi kadınlar gibi, üstelik de evliyken, neden sırf kadınlığınızı vurgulamaya ve karşı tarafa tasdik ettirmek hevesine kapılıyorsunuz? Ha, unutmuşum tabii, ‘Avrupa terbiyesiydi dimi!”

Hep aynı hikâyeydi. Kazanmış olduğun bütün haklar, müktesebatın eninde sonunda cinselliğini parlatmaya, daha akıllıca(!) takdimine yarıyor ve sadece ona hizmet ediyorsa, kendini zarflanmış parlatılmış, gönüllü ‘gizli kölelikten’ kurtaramıyorsan, beynine üç beş gram daha eklemenin ne anlamı vardı. Nasılsa ön çağda da, son çağda da, akça pakça etin kıymetliydi.

Baktı,  kitaptaki şahıslarla, yazarla çekişmeye durmuş; karşılıksız atışıyor… İçlendi, geçti.

Rastgele bir sayfaya daldı. İleri, geri okuyordu. Romanı biraz hatırlıyor gibiydi. Galiba ilk evvel genç annesinin elinde görmüştü, bir teessür dalgası gözlerini nemlendirdi:

“Bir hapishane, Handan, bu nedir bilirsin değil mi? Fakat ne etrafımdaki ifrit çehreleri, ne de bu pis duvarlar bana ayrı bir his vermiyor. İstedikleri yere gideceğim Handan. Gideceğim, gideceğim. İçerden bütün gece duyduğum bir feryat, bilmem nasıl bir işkence feryadı bana acımak hissi vermiyor, bir şeye acımıyorum, Handan anladın mı? Sizi bırakıp gidiyorum. Güzel, büyük gözlü simasıyla benden kaçan idealimi, bu kadar uzun senelerden beri hayatımla ruhumla arkasından koştuğum halde benden kaçan idealimi bırakıp gidiyorum, Handan. Meğer hepsi bir mudhike(Komedi), hepsi kırık, bozuk, kokmuş bir hıyanet(miş)!….Kumral, kızıltılı bir halat var şurada. Ne tuhaf, o halat değil, biliyorum. Bana hıyanet eden güzel ve ulvi bir maksadın güzel saçları. Onlar bir ipek, onlar hayır, birer kumral yılan. Boynuma sarılacaklar, sıkacaklar, sıkacaklar. İdealim güzel, hülyalı gözleriyle gözlerime bakacak, ruhuma gülecek, bütün hayatımla eğlenecek ve ben hepsine karşı müstağni ve metin, gideceğim…”

Üzülmüştü. “Hayır, her şeye rağmen direnmeli. Canınıza kıymamalıydınız Nâzım Bey!” 2. Abdülhamid dönemi muhalifiydi Nâzım Bey ve intihar etmişti… Abdülhamid’i ise, Asuman severdi.

Nâzım’ın hapishanedeki, biçare ölüsünden; aşklarının mahbesinde kaybolmuş, bütün zamanların meyus, soylu, kederli âşıkları fırladı.

Yazar, kahraman, kitap; -her ne sebepleyse- adlandıramadığı bir çekilişle bir ruh teması, gerçek bir duygunun kesafetini hissetti. Hiçbir zaman mevcut olamayacak bir erkek hayali, biteviye sevda sözleri fısıldıyordu.

Az önceki öfkesini, bir kenara bırakmış; inkâr edilmez bir aşk sahiciliğiyle etkilenmişti. Kelimeler sanki bir manivelayı harekete geçirmişti. Belki de her türden aşklı satırlara, küçük bir muhabbet izine hemen intibak eden, uyum sağlayan cilveli bir kalbi vardı. Muhakkak şu dakikalarda, yüreği yekten bir sevgi sözü gibiydi.

Kitaba döndü. Birkaç sayfa okudu. Aşkı tetikleyen bir biçem. Yani tüm bu fırtına, iç didişmesi; Nâzım Bey’in Handan Hanım’a olan “son mektubu” yüzünden mi doğmuştu? Bugüne göre, oldukça mübalağalı gözüken âşıkane cümlelerin sıklığı, zamanı mekânı aşan kalbî bir bağlantı, asla geri gelmeyecek candan sevdalılar mı?

Tuhaf Şey! Nedense kendini bir sarayın içinde hissediyordu. Mamur mu, viran mı yoksa inşada mı?

Televizyondaki sunucu aklına düştü. Güldü, demek bulaşıcıydı… Bir tesir. Acaba kitaptan mı, televizyondan mı?

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn