GERÇEKLİK NEDİR?
1 Şubat 2011 - 12:22

GERÇEKLİK NEDİR?

Düşünmeye çağıran: İspanyol teist, varoluşçu, şair, yazar, akademisyen Miguel de Unamuno(1864-1936). Sis ve Abel Sanchez&Tula Teyze’den sonra; Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz, Unamuno’nun İş Bankası Yayınları’ndan çıkan üçüncü kitabı. Daha önce Türkçeye 1954 yılında Behçet Necatigil tarafından çevrilmiş olan üç öyküyü, bu kitapta Yıldız Ersoy Canpolat çevirisiyle okuyoruz. Necatigil...

Düşünmeye çağıran: İspanyol teist, varoluşçu, şair, yazar, akademisyen Miguel de Unamuno(1864-1936).

Sis ve Abel Sanchez&Tula Teyze’den sonra; Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz, Unamuno’nun İş Bankası Yayınları’ndan çıkan üçüncü kitabı. Daha önce Türkçeye 1954 yılında Behçet Necatigil tarafından çevrilmiş olan üç öyküyü, bu kitapta Yıldız Ersoy Canpolat çevirisiyle okuyoruz. Necatigil çevirisini tercih edip etmemek okuyucuya kalmış, ama bu yeni kitapta, daha önce Türkçeye çevrilmemiş bir Önsöz var ki, Unamuno’nun deyişiyle: “Bu Önsöz bir bakıma başka bir öyküdür; öykülerimin öyküsüdür. Aynı zamanda da öykücülüğümle ilgili açıklamadır.” Ömründe yazdığı tüm öykülere önsöz niyetine kaleme aldığı bu metin, Unamuno’nun öyküye bakışının, aynı zamanda hayat felsefesinin tüm ipuçlarını veren kaynak bir metin olma özelliğini taşıyor.

Unamuno; öykülerinde yaşamdan, gerçeklikten örnek verdiği için kitaba Üç Örnek Öykü adını verdiğini söylüyor: “Gerçeklikten! Evet, gerçeklikten! Acı çekenler, yani savaşanlar –ya da isterseniz kişiler diyelim- gerçektirler, çok gerçektirler ve okurların kendilerine verdikleriyle değil, doğrudan doğruya kendilerinin namusluca var olmak ya da namusluca var olmamak konusundaki tüm içtenlikleriyle gerçektirler.”

Yazar, Don Quijote’nin Cervantes kadar; Hamlet’in Shakspeare kadar gerçek olduğuna inanıyor ve biz okurları ikna etmek için ‘Tanrı’ kartını açıyor. Hepimiz Tanrı’nın yarattığı karakterleriz, onun kurgusunda yer alıyoruz. Ancak aynı zamanda var olmak istediğimiz için varız, irademiz var. Var olmak istediğimiz için yaratıldık. Dolayısıyla Unamuno’ya göre, yarattığımız karakterler de bizden bağımsız, var olmak istedikleri için tarafımızdan yazılıyorlar. Ve bir yerlerde yaşayıp gidiyorlar. “Kendi yaşadığımdan emin olduğum kadar, bundan eminim.” diyor Unamuno. Flaubert’in Emma Bovary’yi yazarken zehirlenme belirtileri duyumsamasını örnek göstererek kendisinin de, yazdığı karakterlerden ayrı düşünülemeyeceğini ekliyor. O halde buradan insanların da Tanrı’nın bir parçası olduğu sonucuna varabilir miyiz? Bir bakıma “Ene’l Hak” diyor Unamuno.

Varoluşçuluğun teist kanadının önemli isimleri arasında anılan Unamuno’yu, makalelerinden okuyamasak da (henüz Türkçeye çevrilmemiş oldukları için), bu Önsöz’le felsefesinin oturduğu zemini yakalayabiliyoruz.

Öykülere gelirsek… Kitap, İki Anne öyküsüyle açılış yapıyor. Eski Ahit’te anlatılan; Hz. Süleyman’ın huzuruna gelen iki annenin kıssasının modern versiyonu sayılabilecek bir öykü İki Anne. Raquel adlı zengin, güçlü fakat kısır bir dulun, her anlamda onun kölesi olmuş sevgilisi Don Juan’ı, Berta adlı bir kızla evlendirip; doğacak çocuğa sahip olmak istemesiyle başlıyor hikâye. Güçlü kadın-şeytan kadın imajı, aşkın sorgulanması, annelik, erkeklik ekseninde sağlam göndermelerle, teatral bir yazın olarak sunuluyor öykü.

Lumberia Markisi, Unamuno’nun -Abel Sanchez’deki kadar olmasa da- Habil-Kabil’le birlikte düşünülebilecek bir öyküsü. Aynı zamanda İki Anne’deki güçlü kadın – şeytan kadın imgeleri bu hikâyede de karşımıza çıkıyor. Kıskançlık, kan bağıyla gelen soyluluk, annelik ve tabii ki aşk…

Tam Bir Erkek ise, âşık olmadan, sırf o zamana kadar gördüğü en ‘erkekçe’ tavrı gösterdiği için Alejandro adlı zengin ve güçlü bir İspanyol’la evlenen güzeller güzeli Julia’nın; kendisini sevip sevmediğinden emin olamadığı kocasına günden güne hastalıklı bir aşkla bağlanmasını anlatıyor. Unamuno’nun şu sözleriyle paralel ilerliyor öykü: “Büyük bir aşkın tabii neticesi ölümdür. Aşk aldanışın kızı, hayal kırıklığının annesidir.”

Üç öyküde de –on altı dil bilen- yazarın, dil zenginliğini özümsemiş sade üslubunu, öykünün ortasında “orda olduğunu biliyorum” havasında dönüp okuyucuyla diyalog kuran tanıdık Unamuno’yu görüyoruz. “Tasvirler ve olaylarla okuyucuyu sıkmaya gerek yok” diyen, çoğunlukla diyalog ağırlıklı metinler yazan Unamuno’nun, iç konuşmaları James Joyce’dan önce eserlerinde kullanmaya başladığını bilmek, kiminle karşı karşıya olduğumuz hususunda bizi bir nebze daha aydınlatacaktır.

Hayatını faşizmle mücadeleyle geçirmiş; sürgünler, hapisler görmüş, bu uğurda hayatını kaybetmiş olan Unamuno, öykülerinde (Sis dâhil, zira onu hiçbir zaman roman olarak görmemiştir) sıradan insanları anlatır. Çünkü tarihsel gerçekliğin, en iyi şekilde sıradan insanların yaşamlarında gözlemlenebileceğine inanmış; büyük anlatıların, efsanelerin yüce kişilerini, halktan insanların hikâyeleriyle harmanlayarak çağının hakkıyla tanığı olmuştur.