KALENİN DİBİNDEKİ EV

KALENİN DİBİNDEKİ EV
1 Şubat 2008 - 3:28

“Gönül muhabbeti âdet etmiş yoksa Ne sende aşk, ne de bende mecâl kaldı” Yahya Kemal Kale’nin yakınında, iki katlı, kapısı sacla kaplı, demir tokmaklı bir ev… Girişin tam karşısında tahtadan sekisi, sekiden geçilerek gidilen sofası, kapıları sofaya açılan bir kaç odası vardı evin… Odalarının tavanları işlemeli, oymalı, dolapları nakışlı, süslemeli…...

“Gönül muhabbeti âdet etmiş yoksa
Ne sende aşk, ne de bende mecâl kaldı”

Yahya Kemal

Kale’nin yakınında, iki katlı, kapısı sacla kaplı, demir tokmaklı bir ev… Girişin tam karşısında tahtadan sekisi, sekiden geçilerek gidilen sofası, kapıları sofaya açılan bir kaç odası vardı evin… Odalarının tavanları işlemeli, oymalı, dolapları nakışlı, süslemeli… Eski zaman ustalarının elinden çıkmış, taştan yapılı evde, her zaman bir serinlik, insanı rahatlatan bir hava hâkimdi. Ve hatıralarla yüklü bu eski zaman evinde bir adam…

Söğüt dallarının bahçelerden taştığı, bin bir zahmetle elde yapılan kesme taşların süslediği sokaklardan, kıvrımlı yollardan geçilerek gidilirdi yaşlı adamın evine…

Geçmişte yaşadığı sıkıntılardan, gördüğü vefasızlıklardan ve acılardan izler taşıyordu yüzünde… Çizgilerle dolu yuvarlak yüzünü, beyaz, bembeyaz bir sakal çevreliyordu. Kameti eğilmiş, dişlerinin büyük bölümü dökülmüş, saçları iyice azalmış adam, evini çok seviyordu. Evine yöneldiğinde, yüreğini saran o mutluluk rüzgârı, yılların geçişiyle birlikte giderek azalmış; ama hiç yokolmamıştı.

Artık evinin kapısını açtığında, “Buyur bey! Hoşgeldin.” diyerek, kapıyı güleç yüzle açan karısı olmasa da, eve girdiğinde, duvarları çınlatan cıvıl cıvıl çocuk sesleri, bağrışmaları duyulmasa da, o yine de seviyordu tarihin yüreğinde yeralan evini… Kıyısına, köşesine; anasının, babasının, bir kaç yıl evvel bir Eylül akşamında kaybettiği karısının, evlendikten sonra bir bir ayrılıp, beton evlere çıkan çocuklarının hatıralarının sindiği; kışın karın, yazın tozun eskitmeğe devam ettiği bu evi çok seviyordu. Onunla dost olmuştu adeta… Uzun ve denenmiş yıllara sığdırılmış bir dostluktu bu… Ve; gözü kesmiyordu, yeni bir mekânı dost edinmeye… Ne ömrü vardı buna yetecek, ne de sevgisi… Denenmeye fırsat olmayacak dostlar edinmeye benziyordu buradan ayrılıp gitme…

Sessiz ve sakin duran evin kapısına, bacasına, odasına, eşyalarına, kısacası her yanına, onu bu ileri yaşında bile rahat hissetmesini sağlayacak bir hava sinmişti. Daha doğrusu eskiden de vardı ve hâlâ etkisini kaybetmemişti.

Ne var ki, yıllardır değiştirilmeyen eşyalar da, tıpkı, bakımını yapmaya gücünün yetmediği evin kendisi gibi eskimiş, yıpranmışlardı. Bazıları, antika bile sayılabilirdi. Divanların üzerindeki halılar, duvar diplerine konulmuş yastıklar, oturula oturula boyası dökülmüş, kenarları aşınmış koltuk… Ve daha başkaları… Oturma odasındaki şu kahverengi koltuğa her bakışta, yüzüne hafif bir gülümseme yayılırdı adamın. Ortanca oğlunun, beş altı yaşındayken kafasını koltuğun kenarına çarptığı gelirdi aklına. Evdeki eşyaların çoğuyla ilgili anlatacakları vardı ve bu koltuk gibi, geçmişe dair acı tatlı nice olayı yâdına getirirdi.
Annesi köşedeki şu divanda otururdu. Ölünceye kadar, elinden tesbih, dilinden dua, yüzünden yaşmak eksilmeyen, irfan ehli bu Anadolu kadını, kocasının ölümünden sonra, evin erkeği olma görevini yüklenen oğluna, daha farklı davranırdı. Aileden görgülü, zihni berrak anası, eve her girişinde onu; “Hoşgeldin evladım!” cümlesiyle karşılar, “Nasılsın, iyi misin?” diyerek, hatırını sorardı. Ardından da torunlarına seslenirdi:” Çocuklar koşun, babanız geldi.”

Yeni bir devletin temelinin atıldığı yıllarda gelin olan anası, bir imparatorluk mirasıydı ve nice zulümler, korkular, acılar yaşamıştı. Yakınlarından birçoğunu uzak diyarlarda, Galiçya’da, Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Arabistan Çölleri’nde, Yemen’de kaybetmişti. Ara sıra, ince ve titrek sesiyle hikâye ederdi; gidipte dönmeyenleri, gelipte görmeyenleri… Hele casino online Yemen… Anlatmakla bitiremediği hâzin bir hikâyeydi Yemen… Anadolu’nun başka yerlerinde yaşayan insanların yüreğinde sürekli yenilenen bu acı, seksenini aşmış anası için de aynı şeyi ifade ediyor, aynı sızıyı tekrarlıyordu. Yemen’den ve kaybettiğimiz diğer topraklardan geriye elimizde, orada yitirdiklerimizin ardından yaktığımız türküler kalmıştı. Ve anası da böyle zamanlarında, sözlerinin arasına yürek dağlayıcı bu sözlerden katardı:

Yemen bizim neyimize
Şivan düşmüş evimize
…………………………..

Ya şu kenarları oymalı, ortası sedef kakmalı, ceviz ağacından mamûl rahle… Hafız olan babası; gözü görüp eli tuttuğu müddetçe, hiç terketmeksizin, kaç yıllık olduğunu bilmediği bu rahlede Hak’kın kelâmını okumuştu. Kimbilir, hangi ustanın elinden ve ne emekler sarfedilerek çıkmıştı? Çok kişi hayran olmuş, ne fiyatlar biçmişlerdi ama, hiç biri alamamıştı onu… Şehrin, tanınan ve bilinen eski caddelerinden birinde yıllarca insanlara gaz, tuz, bez satan ( Ki kendisi de, bir memuriyete girecek kadar tahsil görmesine rağmen, ondan devraldığı bu dükkânda aynı işi yapmıştı senelerce.) babası, arada sıra eline aldığı Osmanlıca kitaplardan, artık yazıları zor seçmeye başlayan gözlerini zorlayarak birşeyler okurdu yine de kendilerine… Çok sevdiği Fuzulî’nin dilinden düşürmediği şu beyti hâlâ aklındaydı:

“Dost bî perva, felek bî rahm, devran bî sükûn
Dert çok, hem-dert yok, düşman kavi, ta’li zebun”
Babasından başka da, esnaf içerisinde; okuyan, anlatan, Mevlana’dan, İkbal’den, Gazali’den haberdar olan çok insan vardı. Onun içindir ki; bu ululara ait malumat bir hayliceydi hafızalarında…

Ya karısı… Evin her yerinde, her noktasında kokusu, izi olan karısı… Erkeğinin hem dilinden ve hem de gönlünden anlayan, ince ruhlu, ince yapılı kadın… Gecenin bir vakti, ancak herkes yatıp uyuduktan sonra yanına gelebilen karısı, pirinçten yapılmış, arka tarafı aynalı karyolanın kenarına oturarak; bir nezaket, büyük bir dikkat içinde, o gün olan bitenden, evin eksiğinden, gediğinden, gelenden gidenden, ihtiyaç halinde olan komşuların halinden sözederdi. İmkânları ölçüsünde ne yapabileceklerini konuşurlardı.

Şehrin eski mahallerini gezmeyi çok severdi adam. Yıkılmaya yüz tutmuş ve içi boş olan evleri büyük bir hüzün içinde seyreder; kendi evi gibi ayakta kalmış olanları gördükçe sevinirdi. Şehir bunlardı, buralardı onun için… Bırakıp giderse, sahipsiz kalacaklarını ve gittiği yeni çevrede, selâm verecek, muhabbet edecek insan bulamayacağını düşünerek, çocuklarının isteğine direnmeye devam ediyordu.

Ama şu sorunun cevabını da hâlâ bulamamıştı:”Nereye kadar?”