1 Eyl 2008

İSMAİL BİNGÖL | Yazı-Öykü Çalışmaları

SEFERBERLİK NASIL BİR HİKAYEDİR?

Gerek iş icabı ve gerekse; yeni yerler görmek, yeni yüzlerle karşılaşmak, tanışmak üzere yollara düştüğümüzde, her mesafede başka bir güzellikle, Anadolu’nun başka bir tarafıyla, o güne kadar fark edemediğimiz nice bir ayrıntısıyla ve bu toprağı kanlarıyla sulayıp, canlarıyla müdafaa eden şehit mezarlarıyla karşılaşıyoruz. Çünkü bu topraklar; her görüldüğünde; daha farklı ve anlamlı; acıyla yoğrulmuş, çileyle karılmış yüreklerden süzülmüş, inanılması ve dayanılması mümkünsüz hikâyeler sunar ilgilenenlere… Yakanızdan tutup, tarifi zor bir hicran içerisine sürükler sizi… İlgilenenler dedik; zira kimi için onlar, yaşlılığın verdiği gevezeliğin eseri olarak algılanır, kimi için ise damla damla akıtılan gözyaşları eşliğinde dinlenilir ve başkalarına nakledilir. Ve işte tam bu noktada, içiniz “cız” ederek, daha önce okuduğunuz hikâyeleri, yazanının ağzından duyarken, bunlara duyarlılığın zerresini göstermeyenleri düşünüp, hayret eder ve ardından da bir çok kez yaptığınız gibi şu soruyu sormaktan kendinizi alamazsınız: “Nasıl bu hâle geldik?”
Popüler kültürün esir ettiği toplumumuzun son zamanlardaki meşhurlarından biri, yukarıdaki soruya kestirmeden şu cevabı veriyor: “…Herkes değer yargılarını kaybetti, kaybetmeye devam ediyoruz. Daha da eskiyi arıyoruz. Daha materyalist, daha maddeci, daha paraya dayalı bir sistemde yaşamaya başladık. Artık herkes işim var diyor. Bu da önemli bir değer yargısını kaybetmek değil midir? Ben artık annemi, babamı görmeye daha az gidiyorum. Yaşadığımız sitelerde kimse aşure yapmıyor. Eskiden bize ayıp gelen şey, artık ayıp gelmiyor.” (Zaman Gazetesi Cumartesi Eki, Armağan Çağlayan, 09.08.2008)
Ne hazin, ne acı, ne kötü bir gidiş bu… Yani açıkçası; dedesinin, babasının geçmişte yaşadıkları olaylarla ilgilenmeyen, bu toprakların neye mal olduğu, elimizden alınmak amacıyla oynanan oyunların (bugün de devam eden) nasıl alt edildiği hususunda neler söyleyebilir?
Bir Bayburt seyahatim sırasında, “Seferberlik Hikâyeleri” adlı kitabın yazmama vesile olduğu satırlar bunlar… Aşkale’den başladığınız tırmanma, Kop şehitleri için dikilmiş anıtın önünde son bulur. O Kop şehitleri ki; diğer bazı cephelerde olduğu gibi; sadece düşmanla değil; aynı zamanda, açlık, bit ve soğukla da savaşmışlar, yokluğun getirdiği zorluk sebebiyle, adeta bütün bir cihana karşı durmuşlardır. Anıtın az ötesindeki buz gibi suyuyla tanınan çeşmenin başında (Şimdilerde küçük bir mekânla da şenlendirilmiş.) mola veripte, dönüp şehitliğe doğru bakınca, kanlarını namus, hürriyet ve toprağı için sebil etmiş şehitlerimizle birlikte, onların büyük komutanlarını; Fevzi Çakmak’ı, Halit Karsıalan’ı, Reşit Beyi ve daha başkalarını anmadan geçmek olur mu?
O Kop şehitleri ki… Onlardan birinin üzerinden çıkan, yavukluya yazılmış şu mektup, milletimizdeki vatan sevgisini en samimi şekilde bakın nasıl anlatmaktadır:
“Sevgili Ayşe,
Sana bu satırları cepheden, Kop dağlarından yazıyorum. Seni dünyada her şeyden çok sevdiğimi zannederdim. Lakin yanılmışım. Beni affet… Kalbimi bilirsin doğruyu söylemekten zevk alırım. Dünyada meğer senden ziyade sevdiğim vatanım varmış. Vatan aşkı yanında senin aşkın, evet senin ateşli aşkın söndü… Sönük kaldı… Fakat yine seni unutmadım, yine seviyorum. Bak, karşımda kanlı kanatları ile ölümü gördüğüm halde vakit buluyor, acele sana bu mektubu yazıyorum… Allah’a çok dua ettim. İnşallah eline geçer. Beni unutma. Lakin benim için ıstırap çekme. Çünkü ben mesudum…” ( Dr. Ayhan Doğan, ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 57, Cilt: XIX, Kasım 2003- I. Dünya Savaşı’nda “ Kop Savunması” ve Ulusal Birliğimiz Açısından Önemi)
Bayburt’un coşkun sesli şairi Yahya Akengin, “Bir Sehitten Gelen Ses” derken, herhalde serapa vatan kesilen, onun sevgisine bürünen böyle bir şehidi anlatıyordu:
“Kopdağı’nın tepesinde bir anıt / Anıtın üstünde Bayrak / Bayrakta bir rüzgâr ılgıt ılgıt… / Taşırlar ruhumuza selâmları / Selâmınız ne sıcak… / Kanımızla erimişti bu dağların karı / Size yeşil, size çiçek olsun… / Öldük ki bu milletin evlâtları, / Yetim kalır ama / Kalamaz özgürlükten yoksun…
Ömer Bedrettin Uşaklı’nın deyimiyle, “Suyuna bir ışık damlamadan uyuyan” Çoruh nehrinin kenarındayız artık ve Zihni’nin, Celâli’nin, Hicranî’nin sesinin dalgalandığı topraklarda, dostlarla oturuyoruz. Uygun Ahmet Aker, Fikret Durak ve Erdal Karabacak… Çoruh uyurken, Bayburt’un, bu Dede Korkut diyarının bir başka şairi Fırat Kızıltuğ’un bazı mısraları düşüyor bir yerlerden dilimize ve “Uykularım bölük bölük, / Çağla Çoruh nenni söyle. / Sılâ uzak, gönlüm kırık, / Çağla Çoruh nenni söyle.” diyerek sesleniyorum kıyısında çayımızı yudumlayıp, sözün demini tutmaya çalıştığımız Çoruh’a…
“Seferberlik Hikâyeleri” kitabının yazarı Uygun Ahmet Aker’in “başlarken” bölümünde yazdığı şu cümle, acaba kaç defa okunmaya ve dünümüz hakkında kaç kere düşünmeye gerek olduğu hususunda bizi titreyişler eşliğinde uyarmaktadır:
“Birinci Cihan Harbi başladıktan sonra yalnızca Arpalı(Bayburt) köyünden asker çıkan üç yüz yetmiş kişiden savaşlar tamamen bittikten sonra on bir kişi sağ dönebilmiştir.” Burada, “nasıl ve ne şekilde sağ” sorusunun cevabı üzerinde de ayrıca kafa yormak gerekir.
Neresi öyle değildir ki o savaş yıllarında… Vatanın her yanı kan, barut kokusu altında ve ölenin yitenin hesabını tutacak kimse bile yok. Anadolu; dul kadınlar, çocuklar, sakatlar, ihtiyarlar mahşeridir sanki… Bu ve benzeri kitaplarda yazılı olanları, gözünden yaş gelmeden okumak, herkesin harcı değildir ve gerekli de değildir. Zaten sayın Aker de, kitapta anlattıklarıyla ilgili olarak konuşurken bile, gözlerinin nemlenmesine, sesinin titremesine engel olamadı. Kitaba takriz yazan değerli kalem erbabı Ahmet Turan Alkan’ın cümleleriyle;
“Bu memlekette her hânenin bir seferberlik hikâyesi vardır; çoğu bilinmez; ya unutulmuş veya anlatılmağa değer bir yanı bulunmadığı için kaybolup gitmiştir.”
Öyle değil midir? Bir yoklayın hafızanızı; bu konuda dedenizden, nenenizden ya da yaşı kemale ermiş büyüklerinizden ne çok hikâye dinlemişsinizdir. Ne var ki; bunları yazıyla ve de sözle gelecek nesillere aktarma gayretini gösterenler pek azdır. Bunun da sebebi; yazarın da ifade ettiği gibi, ya önemsenmemesi veya yazmak gibi bir eyleme kalkışarak kayda geçirmenin zor gelmesidir. Öylesine unutulup gitmiştir bu hikâyeler bir yerlerde… Şehitlerimizin, canları karşılığında bile bu hakkı elde edememiş olmaları ve unutuluşa terk edilmeleri ne hazin bir tecellidir. Batılıların bu konularda ne gibi çalışmalar yaptıklarını bilmem hatırlatmaya gerek var mı?
“Seferberlik Hikâyeleri” hakkında ne yazarsak yazalım, onların serencamını hakiki manada dile getirmekten çok uzaktır. Ancak bunu yapamayanların, hiç olmazsa bu deryada bir halka oluşturmak adına taş atanların yazdıklarını okumaları da bir şeydir ve gelecek adına hem de önemli bir şeydir.
Okuyun ki; “…yenmesi nasip olmayan o buram buram, buğusu tüten pilavın” ne olduğunu, “Erzurum Düşünce” olanları, “Çürük Salata”yı, “Kop’tan Sivas’a” uzayıp giden yolları ve “Kurt Korkusu”nu bilesiniz.
Ve unutmayın! “Seferberlik Hikâyeleri” senin, benim, onun, dedesinin, atasının hikâyesidir. “Seferberlik Hikâyeleri”; ülkemizde bugün de olup bitenlerin ne olduğunu anlamaya çalışanlara, bir daha böyle durumlara düşmemek için neler yapılması, nasıl davranılması gerektiği yönünde, geçmişin acı yüzüyle yol gösterendir. ( 11 Ağustos 2008 –Erzurum Gazetesi)

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn