Menu
SANAT ve DİLENCİLİK
Deneme/İnceleme/Eleştiri • SANAT ve DİLENCİLİK

SANAT ve DİLENCİLİK

Başlıkta verilen iki kavram arasındaki bağlantının kişiyi olumsuz etkileyeceğinden kuşku yok. Çünkü sanatın ne denli soylu; dilencilik yapmanın ise ne denli onur kırıcı bir eylem olduğu noktasında çoğunluğun aynı düşüneceğini söyleyebiliriz. Ne var ki popülist sanatın esasında bir tür dilencilik olduğunu lafı dolandırmadan söylemek zorundayız.

İşe dilenciliğin tasviriyle başlayabiliriz. Dilenen kişi, kendini acınacak bir görüntüde sunar. Bir nesne olduğunu, beklenti içinde olan yapısıyla ortaya koyar. Zorluk içindeki hâli, ancak bir başkasının ona tıpkı bir efendi gibi merhamet edebilmesiyle son bulacaktır. Dilenen kişi ile kendisine el açılan kişinin ortak bir yanı var. Her ikisi de yaşam denen zorluğa muhataptır. Ne ki dilenen, bu zorluğu bir başkasına fayda sağlayacak emek üzerinden aşmaya yeltenmez. O, emeği ile yaşamın zorluğunu aşan kişinin merhametini ve gizil korkularını kullanarak yaşamın zorluğunun üstesinden gelmeye çalışır. Açıkça dilenen kişi, efendi olarak kabul ettiği kişinin gözünde kendini acınası bir konuma yerleştirir. Onun merhamet duygusunu harekete geçirmeye çalışır. Efendi biçiminde konumlandırdığı kişiden eksik olan yanlarını açığa çıkarır. Eksik olduğunu, iradesiyle hayata katılabilecek bir yetenekte olmadığını duyurabildiği oranda kendisine merhamet edileceğini bilir. Sağlıklı olanla kıyaslar kendini. Ona oranla yoksunluğunu sergiler. İradesinin imkânlarından vaz geçen bir eylemsizlik hâliyle ortalık yerde durur. Kendisine duyulan merhamet oranında yaşamın zorluğunu aşacağının farkındadır. Tüm bu eylemleri dilenen kişinin bilinçle yaptığından da zaten kuşku duyulmaz. Eziktir. Bir öznenin kullanabileceği yetkiden kendini soyutladığını hissettirir. Bunları yaptığında muhatabını bir efendi konumuna oturttuğunun bilincindedir. Buna karşılık kendisinden dilenilen kişi, bir efendi olmanın gizil hazzıyla birlikte dilenen kişiye benzemenin korkusunu yaşar. Ve bir efendi gibi davranmayı seçer çoğunlukla. Yapılacak herhangi bir yardımın tümüyle iradesine bağlı bir eylem olarak gerçekleşeceğini düşünerek, dilenen kişiye merhametinin nişanesi olan parasını sunar. Bir efendi olmanın hazzını yaşarken korktuğuna benzemenin risklerinden de böylece arınmış sayar kendini. Buradan sonra işe popülist sanatın tasviriyle devam edelim. Popülist sanatta da sanatçı okuyucusunun merhametine oynar. Onun gözlerinden yaş akıtmak ister. Sanatçı, yoksunluğunu ortaya koyar. Tıpkı dilenen kişide olduğu gibi sanatçı bu sefer okuyucudan eksik olan yanlarını ortaya koyarak ondan kendisine merhamet etmesini ister. Varlığını ancak okuyucusunun merhametinin gölgesinde sürdürebileceğine inanır. Kişinin eksik olan yanını vurgulaması hâliyle eksiği olmayan bir efendiye gönderme yapar. Okuyucu olarak muhatabını efendi konumuna yükselten bu sefer sanatçıdır. Bunu sanat eserindeki kahramanın bir efendi olan okuyucuya oranla zaaflarını ortaya koyarak yapar. İradesiyle hayata katılmaktan vazgeçen dilenci gibi sanatçı da bu sefer okuyucusunun yetkin yaşamına katılamayacağının sebeplerini sergiler. Dilenciye hayıflanan bir efendinin ‘ah canım vs’ laflarının burada sanat eserindeki kahramana yöneltildiğini görürüz. Bu iltifata mazhar olan sanatçı iyi bir şey yaptığını sanır. Dilenci de efendisinin bu tip iltifatına mazhar olduğu oranda ondan bir şeyler koparacağının farkındaydı. Popülist sanatçı da eserinin piyasada yer bulabilmesinin bu tip iltifatların bolluğundan geçtiğini gayet iyi bilir. Dilenci, örneğin kolsuz oluşuyla merhamet dilenir, popülist sanatçı da örneğin kahramanın yetimliğiyle veya onu bir başka eksiğiyle öne çıkarak bu eksiği koza dönüştürür ve okuyucudan merhamet dilenir. Her ikisi de varlığını efendi konumuna yücelttiği muhataplarının merhamet duygularına bağlı olarak sürdürebilecekleri konusunda hemfikirdirler. Her ikisi de öznenin yaşamına ona denk düzeyde katılabilecekleri konusunda yetersizdirler. Dilenci sahip olduğu yoksunluklarıyla katılamaz öznenin yaşamına. Populist sanatçı da acınası hâle soktuğu kahramanı yüzünden sağlıklı olan öznenin yaşamına katılamayacağını ima eder. İlki efendisinin merhameti üzerinden para; ikincisi ise okuyucusunun merhameti üzerinden itibar dilenir. İlki geçimini; ikincisi ise yapay ve kişiliksiz bir biçimde itibarını temin eder. Her ikisi de yazık ki efendisini kullanır. İşin ironisi de bu. Dilenci ve popülist sanatçıda ortak olan, her ikisinin de temin ettiklerine karşılık onurlarını yok edişleridir. Buradan sonra işi sahici sanat ile dilenen sanat arasındaki ayrımın nasıl yapılabileceğine ilişkin bir denemeyle sürdürelim. Dilenen sanatın belirgin iki özelliğinden söz edebiliriz. Bunlardan ilki, bu tür sanat eserinin muhatabından kendisine acımasını istemesidir. Muhatap, bir şekilde burada öne çıkarılan duyguya veya o duyguyu yaşamış olana acır. Acıyan, acınılana karşı daima üstte konumlanacağı için bunu fark etmek zor değil. Çünkü acının rengi burada ontolojik bir duyuştan ileri gelmez. Zengin mutfağındaki bolluk ile kendi mutfağındaki yoksulluğu dolaylı bir şekilde karşılaştırır ve efendisinin duygusal yaşamına bu acınma üzerinden katılmaya çalışır. Çünkü köle ile efendisi arasında sonuçta bir sanat eseri vardır ve sanatçı! bir şekilde efendisinin alanına sızmaya yeltenmektedir. Bu tür eserlerdeki ikinci özellik ise muhatabın takdirini kazanmaya yönelik vurgulardır. Örneğin yardımseverlik toplumun her kesimince takdirle karşılanan bir değer olarak görülür. Herkes, sahici anlamda bir yardımsever olabilmeyi arzu eder. Veya cömertlik de aynı şekilde saygın bir değer olarak bilinir. Herkes yine sahici bir cömertlik önünde eğilir. Sahici bir dindarlık da belki de istisna kabul etmeyecek biçimde saygı görür. Dilenen sanat eserinde tam da bu değerlere ulaşmayı arzu eden bir kimliğin önümüze çıkarıldığını görürüz. Çünkü gözü açık sanatçı, toplumun imrendiği bu değerlere ulaşmayı arzu ettiğini söyleyerek muhatabın gözünde itibar kazanmaya çabalar. Buradaki üstün sanatçı, toplumda erdemli ne değer varsa onları, şahsi itibar kazanmak için kullandığının farkında olmadığını söyleyebilir. Evet bir kere yalan söylemeye alışmış olanın pişkin tevazuuna aldanmaya gerek yok. Ne yaptığının farkındadır bu büyük sanatçı. Çünkü çok parası olursa çok yardımsever olmak istediğinden dem vurmaktadır örneğin. Lakin yarın parası olduğunda paranın onu ne hâle sokacağını bilmeyiz. Bu durumda sanatçımız, sahip olmadıkları üzerinden ağalık yapmaya kalkışan bir sömürücüden başkası değildir elbette. Tıpkı bir reklam filmindeki gibi okuyucuyu ayartan bu metinler, uzağı yakın gösterirler. Sonuçta bu metinlerde olmayan şey, sanatçının bizzat kişisel tecrübesidir. Sanat ise önünde sonunda tecrübe üzerinden bir şey söyleyebilir. Ne tuhaf her şey var, olması gereken sanatçının kendisi yok. Olmayan kendisinin var sanılıyor olması da işin bir diğer ironisi.

Oysa sahici sanatın işlevi, öznenin yaşamına katılabilmek ve onu onarabilmekti. Onu sonsuzlukla yüzleştirmek ve onu korkularından arındırabilmekti. Şunu da ilave etmekte fayda var. Sahici bir sanat eserinin niteliklerine üzerine yapılan tahlillerin değeri ortadadır. Lakin niteliği olmayan sanat eserlerinin neden nitelik taşımadığına dair yapılmış tahlil neredeyse yok. İyinin neden iyi olduğunu izah edebilmek kadar önemli olan kötünün neden kötü olduğunun izahıydı. Bunda yazın geleneğimizin tenkitten ziyade övgü üzerine kurulu olmasının payı küçümsenemez. Övgünün dili kolaydır lakin tenkit, ölçü ister.