MEHMET AKİF ERSOY VE SAFAHAT İÇİN BİR PORTRE DENEMESİ

MEHMET AKİF ERSOY VE SAFAHAT İÇİN BİR PORTRE DENEMESİ
7 Mart 2017 - 10:51

Akif için çoğunlukla “bir davam adamı” sıfatı kullanılır. Dava, davet ile aynı kökten bir kelime. Dua ile de aynı kökten gelir. Çağırmak, istemek gibi anlamları var. Dava adamı ise bir ideale adanmış hayatları ifade eder. Bir ideale adanmak ancak itikadî, ahlâkî, içtimaî ve siyasî bir mefkûreye sahip olmakla mümkündür. Dava...

Akif için çoğunlukla “bir davam adamı” sıfatı kullanılır. Dava, davet ile aynı kökten bir kelime. Dua ile de aynı kökten gelir. Çağırmak, istemek gibi anlamları var. Dava adamı ise bir ideale adanmış hayatları ifade eder. Bir ideale adanmak ancak itikadî, ahlâkî, içtimaî ve siyasî bir mefkûreye sahip olmakla mümkündür.

Dava adamı olan şahsiyetleri yakından tanıyabilmenin yolları farklı olabilir. Mesele onları en geniş anlamıyla tanıyabilmenin yolunu bulmaktır. Çünkü onlarda kendilerini ve kendi zamanlarını aşan bir ruh bulunur. Ve onlardan günümüze devşirebileceğimiz çok şey var. Bugün de yarın da fazlasıyla ihtiyaç duyduğumuz bir ruh. Bu büyük şahsiyetlerden biri olan Akif’i tüm yönleriyle ele almak ve de onu bütün hâlinde kavrayabilmek sanırım büyük bir iddia olur. Yine de elden geldiğince anlamak gibi bir sorumluluğumuz olduğunu hatırda tutmak gerekir. Ayrıca belirtmekte fayda var. Hamaset üzerinden tanınmaya sanırım karşı çıkacak olanların başında Akif gelirdi. Kendisine yazılmış methiyelerden rahatsız olmadığını sanmak, Akif’i hiç tanımamak sayılır. Dostlarına karşı son derece vefalı olan Akif, şiirlerinde birçok isme yer verir. Onlara şiirlerini ithaf eder. Ne var ki Safahat’ında klasik methiye tarzında şiirlere rastlamadığımız gibi yaşayan birine doğrudan yazılmış methiyelere de rast gelmek zor. Kimi dostlarının meziyetlerini açıklar. Onların temiz ve dürüst yönlerini öne çıkarır. Ancak onlara karşı beklentisizdir. Döneminin önemli tefekkür erbabından biri olarak Ferit Kam örneğin bu şahsiyetlerden biri olarak karşımıza çıkar. Ne devletten ne de kişilerden şahsi menfaat beklemez. Oldukça müstağnidir. İstiklal Marşı için konan ödülü de kabul etmediği ortadadır. Onun övgüsü, kişilere değil, gönülden bağlı olduğuna tanıklık ettiğimiz İslam birliği idealini gerçekleştirecek olan Çanakkale şehitlerinedir.

Akif’in, davası olarak gördüğü, bir ömür boyu gönül verdiği ideali, kuşku yok ki İslam birliği idealiydi. Bu ideal, Meşrutiyetten sonra kullanılmaya başlanılan İslamcılık cereyanı adı altında işlenir. Ne var ki Müslüman bir cemiyette “İslamcılıktan ne kastedildiği kolay anlaşılamaz… Müslüman cemiyetinin ve her Müslümanın, İslamcı olduğunu, yani İslam dininin ruhuna uygun inançları taşıdığını ve yine bu dinin tatbikini istediği hükümleri uyguladığını iddia edemeyiz. Sözde Müslümanlık ile hakiki Müslümanlık arasındaki bu fark hem itikatta, hem amelde ve bilhassa ahlâkî hayatta dikkate çarpar. Şu halde İslamcılık, dar manasıyla Müslüman cemiyetlerini hurafelerden kurtararak, kendilerine İslam ruhunu anlatmak, onları itikad ve amelde hakiki manasıyla Müslüman yapmak gayretidir; geniş manasıyla da bu gayreti daha ileriye götürerek İslam âleminde, İslam camiasında din kardeşliğinden doğan birliğin emrettiği maddi ve manevi tesanüdü te’mine çalışmaktır.” [1]

Akif’in hayatı adeta bu idealin teşekkül safhalarından oluşur. Bunun için Akif’in şiirlerini topladığı Safahat adlı kitabının teşekkül biçimi üzerinde kısaca durmakta fayda var: Kitap yedi ayrı bölümden oluşur. Kitaba adını vermiş olan Safahat, aynı zamanda ilk bölümün de adıdır. Yüzler, yönler gibi anlamlara gelir. İlk bölümdeki şiirler genel olarak dini lirizmi, cemiyet meseleleri karşısındaki ıstırabı ve felsefî (kelamî) tereddütleri içerir. Aslında bu üç tema, neredeyse tüm Safahat’ın genel bir panoramasını oluşturur. Bu bölümdeki birçok şiir, Akif’in bizzat görüp, şahitlik ettiği olaylar üzerine yazılmıştır. Örneğin “Hasta” şiiri, Halkalı Ziraat Mektebi’nde geçen bir olaya dayanır. “Seyfi Baba” şiiri ise kıspet ustası olan yoksul bir dostunun; Dülger Hasan Efendi’nin öyküsüdür. Çokça bilinen “Ya hamiyetsiz olsaydım ya da param olsa idi” mısraı, Akif’in bu yoksul dostuna yardım edememesi üzerine söylenmiştir. Bu dönemde yoksulluk, çaresizlik gibi temaları konu edinen şairlerin, realiteyi kartpostal gibi sunma eğilimleri içinde oldukları görülür. Örneğin Orhan Okay Fikret’i burjuva şairi olarak nitelendirir. Fikret’in merhamet etrafında şekillenen şiirlerini realiteden uzak kartpostal özentisi içinde ya da silik tablolar biçiminde yazılmış şiirler olarak ele alır. Oysa Akif’te realite farklı boyutta ele alınır. Onda acıma duygusunun sınırlarını zorlayan bir realiteyle yüz yüze gelinir. Üstelik Akif, toplumun aksayan yönlerini ele aldığında onları tablolaştırma, onları stilize ederek bir görüntü oluşturmaya çalışmaz. Bunlarla beraber ilk bölümde ayrıca kelamî tereddütlerini içeren şiirler ile cemiyetin yaralarını teşhis ettiği ve siyasi karakterde olan şiirleri de yer alır. İkinci kitap olan Süleymaniye Kürsüsünde şiirinde ise şair, “İslam ideali ile ilgili fikirlerini, İslam coğrafyası ve kavimlerini de dikkate alarak” anlatır.[2] Üçüncü kitap ‘Hakkın Sesleri’ başlığını taşır. Buradaki şiirlerin çoğu, bazı ayetlerin serbest yorumlarını içerir. Dördüncü kitap ise Fatih Kürsüsünde adını taşıyan uzun bir manzumeden oluşur. İkinci kitap olan Süleymaniye Kürsüsünde’ki şiirler ile aynı minvaldedir. İslam dünyasının kurtuluşunun çalışmaktan geçtiğinin altını çizer. Çalışma kavramı şairde adeta bir mefkûreye döner. Kâinatta her şeyin hareket hâlinde olduğuna inanan şair böylece insanın da bu harekete ancak gayreti ile çalışması ile katılabileceğini belirtir. Şu mısralar birer leit-motif olarak tekrar edilir:

“Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazife bilir

Çalış, çalış ki beka, sa’y olursa hak edilir.”

Beşinci kitap ise Hatıralar’dır. Hakkın Sesleri ile parelellik gösterir. Ayet ve hadislerin yorumlarını içerir. Ayrıca bu bölümün sonuna şair İslam dünyasını uyanışa getirmek için yaptığı üç yolculuğunun meyvesini de ekler: El- Uksur’da Mısır; Berlin Hatıraları Almanya ve Necid Çöllerinden Medine’ye şiiri ise Arabistan yolculuğunun sonucunda yazılmışlardır. Asım ise kitabın altıncı bölümünü oluşturur. Akif’in idealize ettiği neslin temsilcisi olarak Asım, İslam dünyasının uyuşukluktan kurtulmasına ön ayak olacak bir tipi temsil eder. Çanakkale şehitleri için yazılmış olan şiir de bu bölümde yer alır. Nihayet kitabın yedinci olan son bölümü ise Gölgeler başlığı ile karşımıza çıkar. Gölgeler’in ekseriyeti “gerçekleşmeyen bir idealin verdiği ümitsizlikle vatandan uzak yaşamaya mecbur bir hâlet-i ruhiyenin doğurduğu bedbin”[3] şiirlerden oluşur.

Bunların yanına Akif’in, İttihad-ı İslam düşüncesini merkeze alan düşünürlerden yaptığı tercümeler ile makalelerini de ilave edebiliriz.

Safahat’ın bu kısaca verdiğimiz teşekkül safhaları, bize Akif ile ilgili şu kanaati verir. Kendisinin de belirttiği üzere o her ne demişse görüp de söylemiştir. Bu durumun aynı zamanda İslamî bir kaynağı da bulunuyor: Zira ayette şairler hakkında söylenenler Akif’in gözünden kaçmaz: Hasan Basri Çantay’ın çevirisiyle söz konusu ayetler şöyledir: Şâirler (e gelince), onlara da sapıklar uyarlar. Onların her vâdide hakıykaten ifrata (mübâlağaya) düşegeldiklerini ve hakıykaten yapmayacakları şeyleri söyler (insanlar) olduklarını görmedin mi?. Ancak îman edib de iyi amel (ve hareket)de bulunanlar, Allah’ı çok zikredenler ve zulme uğratıldıklarından sonra öclerini alanlar böyle değildir. O zulmedenler yakında hangi inkılâb ile sarsılacaklarını bilecekler.” Bu ayet, açıkça Akif’in şiirlerinde kullanacağı dilin de sınırları göstermesi bakımından mühimdir. O bu yüzden yapmadığı, görmediği şeyi söylemeye yanaşmaz. Zihnî veya kişisel tecrübesinin içinden konuşmaya özen gösterir. Zaten yapmadığını söylemenin ahlâkî bir dil problemi doğurduğunu görmek zor değil. Aynı şekilde söylediğini bir şekilde eylemleriyle doğrulamayan kişinin de yalan söylemiş olduğunu varsayabiliriz. Her vadide ifrata varacak şekilde söz söylemenin karşılığı ise kişinin tecrübe etmediği ve sorumluluğunu üstlenmediği sahalarda konuşmasına tekabül eder. Dolayısıyla bu da bir şeklide yalan söylemek ve tasannu içinde olmakla eş değer bir şeydir. İşte şairin realizmi bile aşan sosyal gerçekçi yanı bundan kaynaklanır. Kendi ifadeleriyle:

“Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim…

İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.

Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek;

Sözüm odun gibi olsun hakikat olsun tek!”

mısraları, şairin sanat – edebiyat anlayışını ortaya koyar. Akif’in, imgesel bir mısra yapısından bilinçli bir tavırla uzak kaldığını söylemek mümkün. Hayalin mıntıkasında şairin görmediği ve bir retorikten öte kıymeti olamayacak mısraların şairi tedirgin ettiğini söyleyebiliriz. Ondaki hakikat-perest dilin böylece İslam’a dayanan bir meşruiyet kaynağı bulunuyor. Diğer taraftan Akif’in, bir cemiyet şairi olarak anılmasında ve sanatını toplumun hizmetine adamasında dönemin de etkisinin olduğunu görüyoruz. Yukarıdaki ayete bağlı kalarak bir sanatkârın ferdi his ve çatışmalarını dile getirmesi de mümkündü. Ancak o, bir cemiyet mistisizmi içinde olmayı tercih etmiştir. Kendisi de ifade eder bunu. Edebiyat başlıklı yazısında: “Edebiyatı nasıl telakki ettiğimizi, nasıl bir meslek tutmak istediğimizi şimdiye kadar çıkan yazılarımız elbette göstermiştir. Şiir için, edebiyat için ‘süs’, ‘çerez’ diyenler var. Karnı tok, sırtı pek milletlere göre bu söz belki doğrudur. Lakin bizim gibi aç, çıplak milletlere süsten, çerezden evvel giyecek, yiyecek lazım. [4] der. Onun için şair, edebiyatın öncelikle gıda, libas hizmetini görmesi gerektiğini belirtir. Bu düşünce edebiyatta sosyal fayda prensibi ile açıklanır. Dönemin şartlarını dikkate alan Akif, bu nedenle bir cemiyet şairi olarak karşımıza çıkar. Yine de şiirleri arasında bir kalbin ince hissiyatını dile getiren mısralar da gözden kaçmaz.

Tüm bunlarla birlikte biliyoruz ki sanat bir çatışmadan doğar. Bu, her tür sanat için geçerli bir poetik ilke olarak görülür. Klasik edebiyat örneğin rind-zahid çatışması üzerine inşa edilmişti. Tanzimat dönemi edebiyatı yanlış Batılılaşma ile geleneğe bağlılık arasındaki çatışmayı esas almıştı. Cumhuriyet sonrası edebiyatın ise mektep – medrese çatışması üzerine kurulduğunu görüyoruz. Dolayısıyla Akif’te de sanat faaliyeti, bir çatışmaya dayanır. Bu çatışmayı biz, Akif’in hayatı üzerinden anlayabiliriz. Çünkü bazen sanatkârın hayatı, onun eserini tefsir eden biricik unsura dönebilir. Akif’in hayatı da bir bakıma eserlerinin tefsiridir. Biliyoruz ki şair, kendi küçük hanesinde evlad-ı iyaline parlak bir gelecek sunamamıştır. Dahası böyle bir beklenti içinde olduğu da gözlenmiş değil. Hayatı, hep yoksullukla, zorluklarla geçmiş. İnsanların himmetine sırtını dayamış biri olmadığını da hayatı ortaya koyar. Kendi küçük dünyasında bin türlü zorluğu yaşamış olan şairin cemiyet meseleleri karşısında ne denli umutlu ve gür bir sese sahip olduğu da ortadadır. Dolayısıyla Akif’in sanatına kaynaklık eden çatışma zeminini burada arayabiliriz. O kendini düşünen ve ikbali için kaygılanan küçük ruhlar gibi hareket edemez. Ondaki ruh ancak büyük bir gayeye adanmakla var olabilirdi. Ve bunu da hayatıyla adeta ispatlamıştır.

Safahat’ın başına kaydettiği çokça bilinen şiirinde şair, bu çatışmanın adeta resmini gözler önüne serer. Bu aynı zamanda onun kişiliği ile sanatının ne denli aynı çizgide olduğunu da gösterir:

            Bir yığın söz ki, samimiyeti ancak hüneri;

Ne tasannu‟ bilirim, çünkü ne san‟atkârım.

            Bu mısralarda Akif’i en iyi özetleyen iki unsura dikkat çekmekte fayda var. Samimiyet ve Sahicilik. Şair ilkin şiirlerindeki tek hünerin samimiyet olduğunu kaydeder. İkinci olarak da tasannudan uzak oluşunu belirtir. Samimiyet, açıkça kişinin olduğu gibi görünmesidir. Tasannu ise burada iki anlama gelir. İlki, riyakârlıktan uzak durmak ikincisi ise sosyal hayata uzak duran her tür yapmacık sanat faaliyetinden uzaklaşmak. Başta da değinildiği üzere şair zaten hep ne demişse görüp de söylemiş ve yazmıştır. Sanatta, tasannudan uzak duruşuna dair Ferit Kam’ın tespitini dinleyebiliriz: “1913’te Hakkın Sesleri yayımlandığında Âkif’in üniversitede birlikte hocalık yaptığı Ömer Ferid Kam, şaire bir mektup yazar. Bu mektubun son paragrafında Ömer Ferid, Âkif’in sanat anlayışı ile ilgili bir tespitte bulunur: İhtimal ki ‘sanat sanat içindir; sanattan maksat yine sanattır; sanatta dinî, ahlaki, siyasi bir gaye aramak abestir.’ diyen, senin mesleğine itiraz edenler, onu hoş görmeyenler vardır. Fakat o hâlde, yani sanat hakkındaki bu düstur kabul edildiği takdirde, onu dinsizliğe, ahlaksızlığa da âlet ittihaz etmemek lâzım gelir. Zira sanat bu sayede kayıttan azade edilmiş olmayıp, belki kuyûdun en berbadıyla takyid edilmiş olur. Ben senin eserlerinde bu düstura muhalefetini gösterecek bir şey görmüyorum. Çünkü sen de sanatta gaye aramıyorsun; lâkin gayede sanat arıyorsun.”[5]

Akif’in bir diğer yönü ise onun hürriyete olan ilgisidir. Açıkça şair, hürriyeti imanın bir özelliği olarak görür. İstibdadı ise şiddetle eleştirir. Daha sonradan Akif ile ilgili merak edilen konuların başında onun istibdada yönelik eleştirisi gelecektir. Çünkü şaire göre hürriyeti ve hakkı elinde bulunmayan bir kimse insan değildir. Ve insan sayılmayan biri de dolayısıyla dinin muhatabı olamaz. Kölenin ve aklı bulunmayanın muhatap olma – olmama durumu ile ilgili zaten genel çerçeve fıkıhta da çizilmiştir.

Diğer taraftan bu dava adamının meşrutiyet yıllarında toplumu fazlasıyla sarmış olan Batıcı ve kavmiyetçi ideolojilere karşı İslamî referanslarla cevap verdiğini görürüz. Batılılaşma yanlısı aydınlara olduğu kadar ulusçu ideolojilere de cephe alır. Bunlar açık olmakla beraber önemli olan hususlardan biri de Akif’in, mensubu olduğu camiaya yönelik dile getirdiği eleştirilerdir. Bu eleştirilerden biri örneğin Akif’in ‘medrese’lere, ‘ilmiye sınıfına’ ve tevekkül gibi kader ve irade meselelerini yanlış anlayan halka karşı dile getirdiği ağır tenkitlerdir. Suçu hep dışarda arayan bir yaklaşımı benimsemez. Kuran’ı doğru anlayıp onu asrın idrakine söyletebilme gayreti dolayısıyla şairin biricik idealidir. Akif’in ağır eleştirilerine karşı toplumun adeta munis bir bakışı söz konusudur. Çünkü o içerden konuşur. Tenkit ettiği hususları öncelikle kendi yaşamında bertaraf etmeye kendini memur bilir. Müslüman toplumun Akif’i bir bütün olarak kalben ve ruhen benimsemiş olması, ondaki ağır eleştirilerin adeta bir ‘baba tokadı’ gibi şefkatle karşılanmasına sebep olur. Onun ihtarlarını dinleyenlerin eski yaramazlıklarını sürdürebilmelerinin bir sebebi de budur, denebilir.

Şunu da belirtmek gerekir ki Akif, kader ve irade meseleleri karşısında tereddütlerini zaman zaman yazıya aksettirir. Özellikle hayır şer problemi – ki bu Batı’da teodise problemi olarak karşımıza çıkar- iyilik- kötülük, insanın iradesi, insanın ilahi irade karşısındaki rolü – üzerine sürekli düşünür. Cemiyet söz konusu olmadığında Akif’in bu meselelere iyiden iyiye daldığını görüyoruz. Örneğin:

Bir sahne ki her perdesi tertib-i meşiyyet;

Eşhası da baziçe-i avare-i kudret!

Canileri, katilleri meydana süren sen;

Canideki, katildeki cür’et yine senden!

Sensin yaratan, başka değil zulmeti, nuru;

Sensin veren ilham ile takvayı, fücuru!

Zalimde teaddiye olan meyl nedendir?

Mazlum niçin olmada ondan müteneffir?

Akil nereden gördü bu ciddi harekatı?

Cahil neden öğrenmedi adab-ı hayatı?

Bir failin icbarı bütün gördüğüm asar!

Cebri değilim … Olsam İlahi ne suçum var?

mısraları, Akif’in tereddütlerini içeren şiir olarak görülebilir. Ne var ki şair cemiyet söz konusu olduğunda bu tereddütlerini bir kenara bırakır ve bu noktadan sonra neredeyse kesin bir dille konuşur.

Mazideki hicranları susturmaya başla;

Evladına sağlam bir emel mayesi aşıla,

Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol…

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.

Cemiyet meseleleri karşısında Akif’i bu denli tereddütsüz görürüz. O ferdi duygularını cemiyet söz konusu olduğunda bir kenara bırakmıştır.

Akif’in hayatında şerh düşülmesi gereken birkaç davranışı var. Bunlardan ilki, 1908’den önce II. Abdulhamit aleyhinde neredeyse hiçbir şey yazmamış olmasıdır. İstabdad şiirini ise II. Meşrutiyet’in ilanından sonra yazar. İkincisi ise Cumhuriyet’in ilanından sonraki siyasi konseptle uyuşmadığı hâlde açıktan herhangi bir muhalefet içine girmeyişidir. Bir diğeri ise ilk baskıda yer alan:

“Arnavutlukla Araplıkla bu millet yürümez

Son siyasetse Türklük! Hiç böyle siyaset yürümez”

mısralarındaki ‘Türklük’ ibaresinin sonraki baskıda çıkarılmış olmasıdır.

Akif’in bu üç tavrı ile ilgili belki de şunu söylemek abartı sayılmaz. Kontrolsüz bir hay huyun içinde susmak, bazen asil olanı korumanın bir yolu olarak görülebilir.

 

[1] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Yayına Haz: Ertuğrul Düzdağ, İdeal Kültür Yayınları, İstanbul 2010. Sh. 64

[2] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Yayına Haz: Orhan Okay, Akçağ Yayınları, ? 1994. Sh. XL

[3] Orhan Okay. A.g.e. Sh. XLIII

[4] Abdulkerim Abdulkadiroğlu-Nuran Abdulkadiroğlu, Mehmed Âkif Ersoy’un Makaleleri, Kültür Bakanlığı Yayınları Ankara 1990. Sh. 142

[5]Tacetin ŞİMŞEK, A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi [TAED] 53, ERZURUM, 2015. Sh. 105-120