KIBRIS NOTLARI
Hafta sonu Kıbrıs’taki öğrenci arkadaşlarımızla beraberdik. ESKAD’ın samimi davetine binaen kız kardeşim Sertap Hanım’la birlikte atalar diyarı Kıbrısı’ımıza uçtuk. Uzaklarda yitip gitmiş yuvasını arayan iki göç kuşu gibi… Büyük dedelerimiz Kıbrıs ve Girit üzerinden göçe kalka, vurula sürüle gelmişler. Kesilip biçilmiş koca bir oymaktan geriye kalmış iki taze ferik iken, bir balıkçı teknesinde saklanarak çıkabilmişler anayurda, bana babamın amcası anlatmıştı, ona da kendi büyükbabası anlatmış… Sülalede babama gelinceye kadar bir daha Kıbrıs’ı gören olmamış. Babaannem kayınvalidesinden dinlemiş, ona da onun kayınvalidesi anlatmış, rivayet odur ki; ceviz ağacının baharda biten ilk yapraklarının kokusu, anayurda kokarmış. Babaannem bir keresinde halamın getirdiği ceviz ağacı yapraklarını tutarak gözlerine sürmüştü. “Annemi özledim” dediği o günlerde, ben onun da bir annesi olabileceğine çok şaşırmıştım. Ana-babalarını Makedonya’dan Kıbrıs’a kadar geniş bir Osmanlı hinterlandına defnetmiş de gelmiş bir muhacir oymağının garip birer evladıydık en nihayetinde kız kardeşimle. Lefkoşe’ye indiğimizde bu yüzden sandım ki; Kıbrıs uzun boylu bir cevizağacıdır: Merhaba büyük baba biz geldik!
Ben diğer yazarlar ve gazeteciler gibi soğukkanlı bir şekilde yok Annan Planı yok Mennan Dolabı gibi alengirli sosyopolitik Kıbrıs konuşmalarına tahammül edemem. Başka bir şeyden bahsediyorum ben, herkesin “kazan-kazan” diye bağırdığı bu Ada’da… Yani ki profesyonel politik söylemlerin mika kaplı soğuk masalarından konuşamam sizlere. Sizin sıra arkadaşınız hiç Kıbrıs’ta şehit oldu mu? Hiç, yedi yaşının kurşun kalemleriyle defterlerine kenar süsü çizen, Nilgün Çalışkan adındaki arkadaşınız Yüzbaşı babası, Hemşire annesi ve kundak bebeği kardeşi ile bir Kıbrıs’ta bir mayına çarpıp havaya uçtu mu? Kapı komşumuz Astsubay Mustafa abi, batırılan Türk Gemisi’nden kurtulabilen birkaç mücahidden biriydi. Karşı balkondan baktığımız koltuk değneklerine mahkum binbaşı Orhan Amca, sonra bahçede birlikte oyun oynadığımız şehit Pilot Mustafa Amca’nın üç küçük çocuğu… Ve onun eşi Lerzan Teyze’yi gözleri şiş olarak çıktığı arka odadan, “hadi çocuklar pastel boyayla resim yapalım” derken bir heykel gibi hatırlayışım: Külden bir heykel, şehit karısı. Onlar, nasılsa hiç biri de biz çocukların önünde ağlamıyordu… Yalnız bir kere ben ağlamaya başlayınca, babam dört yaşındaki kardeşim Sertap’la beni yanına çekerek kocaman iki avucunu birleştirmişti: “İşte biz buyuz!” Sonra da bir elini çekip, diğerini yumruk şeklinde küçülterek devam etmişti: “Rumlar işte bu kadar, hiç korkmayın, asker evladı ağlamaz.” Onu Zincirbozan’da bırakmıştık, annemle helalleştiler, biz İzmit’e büyükbabmların yanına geçmiştik… Annem ve halamlar, radyo başında dualarla dinliyorlar Beşparmak Dağlarından çıkacak haberleri… Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Temel Abi, Kıbrıs Çıkartmasına paraşütle katılanlardan, ama biz o zaman kısaca hepsine Mehmetçik diyoruz, zaten kabak kafaları, pembe yanakları ve çatık kaşlarıyla onları birbirinden ayırtetmenin çok da imkanı yok, birbirlerine ikiz kardeşler gibi benziyor hepsi de… Kıbrıs kan çanağına dönmüşken, bizler anayurtta Karartma Geceleri’ni yaşıyoruz… Perdeler ve ışıklar örtük. Geceyle birlikte ötmeye başlayan siren düdükleri ve gökyüzünü bir avcı tayfı gibi tarayan projektörler… Metalden birer Zümrüdüanka gibi gökyüzünü makaslarla biçen her jet kafilesine bakarak hayatımın ilk mektuplarını yazıyorum içimden babama. Sertap’ın uçan balonu elinden kurtulup havaya kaçınca dönüp bana soruyor, henüz dört yaşında: “Abla babama gider mi bu balon?”… Dedim ya, Kıbrıs sözkonusu olunca altı yaşıma, örgü saçlarıma, kepçe kulaklarıma, karagözlerime geri dönüyorum, ben yokum bilgiç ve profesyonel siyaset oyunlarınızda diyorsam boşa değil…
…
GaziMagosa’da Lala Mustafa Paşa Camiinde kılıyoruz ESKAD’lı öğrencilerle öğlen namazını. 1298 yılında Lüzinyanlar Döneminde inşa edilmiş kiliseden çevrilmiş 1571 yılının bu eski camii. Bir hançer gibi saplı kalmış sanki Haçlıların yüreğine. Tenha, kimsesiz şimdilerde, bizi avucunun içine alıveriyor tıpkı sessizce bekleyen bir alınyazısı gibi. Cami İmamı Mustafa Küçük’ün idealist ve misafirperver davetiyle Magosa’daki Çanakkale Şehitliğine ve Atpazarlı Kutup Osman Efendi Türbesine gidiyoruz. Molla Camii Kütüphanesinin bahçesinde, güller içinde yatıyor, sanki zaman durmuş, sanki zaman eski kütüphanenin ihtiyar kitapları arasında kurutulmuş bir güle kokuyor. İngiliz savaş gemileriyle Ada’ya getirilen Çanakkale ve Süveyş mücahidlerinin acıklı esareti ve kurşuna dizilip koyunkoyuna yatırıldıkları toplu mezarların arasında Yasin okuyorum onlara. Mimoza ağaçları arkadaşlık ediyor şehitlere…
Magosa’daki ESKAD kızları, Kutlu Doğum Haftası programlarına bizi de katmışlar. Küçücük daracık omuzları, kocaman ve uzun ideallerini nasıl da taşıyor, onurla, coşkuyla. Yakın Doğu Üniversitesi, Doğu Akdeniz Üniversitesi, Girne ve Ortadoğu Üniversitelerinden gencecik kızlar, sanki Çanakkale Şehitlerinin yarım bıraktığı işi devralmışlar, siperlerin bu yeni mücahidlerini heyecanla selamlıyoruz…
Lefke ve Lefkoşa’daki toplantılarımızda da aynı coşku aynı ateş… Birbirlerine o kadar benziyorlar ki; tıpkı Harekata katılan Mehmetçikleri birbirinden ayırt etmenin zorluğundaki gibi, kısaca onlara “Fatıma’lar” diyorum ben de… Nurettin Topçu’nun “İradenin Davası” dediği şey bu olsa gerek… Çoraklaşmış, paramparça biçilmiş, dikenli teller içinde kana bulanmış bir Ada’dan yeniden bir yurt çıkarmak kolay olmasa gerek. Birer Zemzem gibi fışkırmış ESKAD’lılar Kıbrıs’ın suyu çekilmiş sırtlarından…
Girne’deki Ağa Cafer Paşa Camii’ne girince kendimi Çengelköy Camilerinde buluyorum sanki. Bir parmak izi, birer mühür gibi Kıbrıs’ı bize bağlıyor hemen her Osmanlı Camisi. Kurtuba’dan Bosna’ya, Selimiye’den, Süleymaniye’den Kudüs’e ışıklı bir atlas çiziyor Osmanlı mimarisi içimize… Mihmandarımız Fatih Apaydın (ismi ve soyadı bu kadar kendisine uygun başka insan tanımadım) akşam ezanı vakti bizi denizin çırpıntısındaki Kumandan Ömer Mescidi’ne yetiştiriyor. 647-649 yıllarında Hz.Osman zamanında Kıbrıs seferine çıkan Ömer isimli bir kumandan ve neferleri yatıyor bu ışıksız mescidde. Işığa ne hacet! Sırtımı Antalya’ya kerteriz ederek rüzgar altına demirlemiş bir gemi gibi Kıble’ye çevirince istikametimi, şehit ruhları tarafından çepeçevre kuşatılıyorum. 1400 yıl evvel Kumandan Ömer ve neferleri ne aramışsa Kıbrıs’ta ve niçin bu denizin tümseğinde hala neyi beklemekte iseler… Yakın Doğu Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği talebesi Fatih Muhammed Apaydın ve Psikoloji bölümü öğrencileri Meryem Şahin, Sacide Önal ve Başkanları Rayet Apaydın da, aynı kutlu ideali bekliyorlar. Sabırlı bir direniş onlarınki…
Sacide’yle Meryem’in odasında uyuyoruz gece. Anneleri hiç merak etmesin, yorganları, yastıkları, terlikleri, hırkaları hepsi yerli yerinde, üstleri açılsa bile geceleri, öyle sanıyorum ki melekler birer anne şefkatiyle bu kızların baş ucundadır… Meryem’in yattığı duvarda bir şiir yazılı, yatakta sol tarafınıza döndüğünüzde burun buruna geliyorsunuz: “bir taş at/ bir taş daha at/ bir şiir ateşle/bir yumruk yükselt/sesini yükselt/bir çocuk yetiştir/duvara bir slogan yaz/şehitleri an/bir hayal kur/tarihine sahip çık/sokaklara sahip çık/bir slogan at/bir tohum ek/bir ateş yak/terle!/bir yara sar/bir dosta sevgi göster/hakikati söyle!” Gecenin içinde bir yıldız gibi parlayan bu Malcolm X şirinin üzerinde gezdiriyorum parmaklarımı…
Lefke’de Seyh Nazım Kıbrisi’nin Dergahında coşkulu bir zikir hadrasına da tanık olduk. Şeyh Efendi ile aynı gün doğmuşuz, 86. yaşını başındaki yeşil fesine sardığı kızıl sarığı ve pembe bir gül ile kutluyordu aşk rehberi. Dergah’tan akik birer yüzük almasaydık, Sertap Hanım orada kalmaya karar kılmıştı:”Siz gidin ben kalayım Abla” dedi. 1974’te göğe kaçırdığı balonuna yeniden kavuşmuş bir çocuk gibi. Tabii bırakmadık kendilerini. Yola revan olduk. Kıbrıs haritasını gözlerimiz kapalı çizecek kadar ezberletti ESKAD bize… Sağolsun yeniçağın mücahidleri… Toprağı yurt kılıyor sabırlı duruşları!