ŞEYHLERİN KÜFÜR KAVGASI

ŞEYHLERİN KÜFÜR KAVGASI
29 Eylül 2014 - 11:46

ŞEYHLERİN KÜFÜR KAVGASI meczûblar –deliler/veliler– önderi şeyh gavri şâban, etrafında deli-veli kızancıkları, yürür idi. ardından koşan çocukların taşladığı cancanlıkaya meczûbunun cancanlıkaya külhanına –doğru- koştuğunu gördü. kıskıs gülümsedi. gülümseyince etrafındaki kızancıkları da kıskıs gülümsedi, hatta, hızını alamayıp sırıtanları, kıkırdayanları görüldü. birlikde cancanlıkaya meczûbunu takibe başladılar. nihayet cancanlıkaya meczûbu külhânına kendini atıp...

ŞEYHLERİN KÜFÜR KAVGASI

meczûblar –deliler/veliler– önderi şeyh gavri şâban, etrafında deli-veli kızancıkları, yürür idi. ardından koşan çocukların taşladığı cancanlıkaya meczûbunun cancanlıkaya külhanına –doğru- koştuğunu gördü. kıskıs gülümsedi. gülümseyince etrafındaki kızancıkları da kıskıs gülümsedi, hatta, hızını alamayıp sırıtanları, kıkırdayanları görüldü. birlikde cancanlıkaya meczûbunu takibe başladılar. nihayet cancanlıkaya meczûbu külhânına kendini atıp kapısını kapadı. çocuklar dağılıp gitdi. onların yerine öbek öbek kara bulutlar geldi, toplaşıp çöktü; ve, dolu sağanağı boşaldıp, onlar da gitti.

deliler veliler önderi şeyh gavri şâban, avucunu dolu ile doldurdu. yaklaşıp, cancanlıkaya külhânının camsız penceresinden içeri fırlattı. dolulardan birkaçı cancanlıkaya meczûbuna, evrende âh’lamaklığı ile meşhûr ve bundan dolayı âh-ı evren adıyle dolaşan ihtiyarın kafasına çarpıp acıttı. meczûb âh-ı evren, çocuklar taş atmağa devam etmede, zannı ile, sövüp saydı saydırdı. başına çarpıp düşen taşları  geri fırlatmak için eğilip alınca, baktı, elindekiler taş değil, dolu taneleri.. gökyüzünden düşmüş dolu taneleri! «sövüp saydığına canı sıkıldı. dedi ki: ya rabbî, bulunduğum şu külhân karanlık idi, fark etmedim, yanıldım.. ne dedi isem geri alıyorum.»

tam o esnada, meczûblar önderi, ap ak yüzlü şeyh gavri şâban, mantıku’t-tayr bacasından düşüp, âh-ı evren’in karşısına dikilip, dedi:

–nah alırsın… vermem ki! belki günahlarım ağır basar… tedbirden zarar gelmez!

–gene mi sen?! başımın belası! ördeklerimin kâtili! pekin ördeklerimi mideye indirdin.. pekiyi, yetmedi mi?! karnın doydu, şimdi keyif çıkarma kaşınması mI tuttu?! seni tutarsam…

(önde önder: vermem de vermem; ortada evren: alırım da alırım; ardları sıra kızancıklar, deliler veliler; arkada çamur çimen.)

 

—ARDİYE—

«..MÜKEVVİN..»

[27 kasım 2008 –efrenci, pencşenbe]

 

semiülleyli «mükevvin» kelimesi ile bugün (16:40) ikinci kitabın 72. sahifesinde, 2150. beyt-i şerifin (“eğer kün emrine vâkıf olmasalar idi, cihânda bu söz red olunmuş olurdu”) şerhinde karşılaşdım.

/

dün petersburg’a iftara davet etdi. önce dışarıda idi, üçümüz. sonra karar değiştirmiş, odasına (yemek getirtmiş) çıkdık, bolşoy’a. masadaki diğerleri: a. b, e. d, i. k. bir ara a.b’ye, tanışıklığımızın antik çağdan kalma/eski olduğundan, çok iyi opera ve baleler yazdığımdan, kalemimin gücünden bahsedip, amma, alıp körelttik, dedi. (eğer bu suç ise, bunu işleyen kendileri değil aslında.) ben de, şeytanın ayartısına daha fazla dayanamayıp, körelmeyeyim diye hiç olmazsa senede birini oynayın, dedim. sessizlik; ölüm sessizliğ: sanki masanın ortasına pat diye bir ceset düşmüş, veya, raskolnikov’un küçük baltası/nacağı… dergilerde yaz. okuyalım. zaten…

netice-i kelam: hayır (varolduğumuzca oynanamazsın. zaten muvakkat yokluğumuzdan bilistifade petersburg vizesi vermişler. şimdi hatır / baş belasına atamıyoruz –sen at sineğini…)

 

HAYAT BİR GÜNDÜR O DA BU GÜNDÜR

[29 kasım 2008 –efrenci, cum’aertesi, ist]

ak akce kara gün içindir, sözünü iki türlü anlayabiliriz.

birincisi, yaygınlaşdırılmış tarzda, şeytanın ve şeytanî(kişi)lerin iğvasına ve hırsı doymak bilmez aç gözlü nefsin vesvesesine esir düşüp, kara gün beklemek adına, mal mülk biriktirip durmak. ya’ni günleri, ömrü, yürünen bir yol kabul edip, çıkması muhtemel engebe ve çukurlara dikkat adına önüne bakıp, sağa sola pek bakmamak.

zamanın niteliği, günün aydınlığı karanlığı, kendi yaşadığına göredir. öküz boyundurukda tarla sürüyor veya araba / yük çekiyor ise kara gün, otlakda otlamada ise ak gündür, gün. –kasabın onun semirmesini gözlediğinden / beklediğinden, öküz olduğu için, öküzce habersizdir.

ikincisi: önüne ardına, sağına soluna bakıp, ak günün kara günün ayrı olmadığını, günün aynı olduğunu, aynı günün kimimiz için ak (aktı/lığını) kimimiz için kara(lığını) olduğunu görerek anlamak.

bu anlayışa, bu görüşe gözü açık insan, kara günün kendi başına gelip, malını mülkünü, kanını canın yutmasını beklemez; bilakis, etrafında kara gün yaşayanların yardımına koşar, onların kara günlerine elindeki ışığı (maddi manevi imkan ışığını) tutar, böylece, elbirliği ile kara günün karanlığını kovma savaşımını sürdürür (nöbet / sıra kendine gelmeden!)… işte bu insandan, bu görüş ve nurlu ayna, aine, ayn sahibi insandan kara gün çekinir, çekilir; ve, (kendisini bekleyene çullanmağa) gider.

kara gününü bekleyen, kara toprağa gömülmeyi bekleyen ölü / ceset  gibidir; amma, gömülmeğe tedbir aldığını sanır, kendini o muhayyel kara günün mezarına kapatarak. kördür. önüne çıkacak kara güne kilitlenmiş, etrafına kördür. sonunda beklediği, lafta tedbir alarak beklediği kara gün (başına) gelir: beklentisi boşa çıkmaz: bir ömür boyu beklediği beklentisi. boşa çıksa, bu ona zulüm olur. oysa rahman ve rahim zalim değildir.

beklediğine kavuşan kara gün mübtelası, gömüldüğü yerden feryâda başlar: hani, nerede benim bu günler için biriktirdiğim, gözüm gibi sakladığım, üstüne titrediğim, karabahtlılardan köşe buçak sakladığım ak akçalarım?!!

/

basit bir akletme değil mi: hayat yarın mı, bu gün mü (yoksa dün mü)? hangi gün senin? sen hangi günde(n)sin? bulunmadığın dün ve yarın mı, yoksa, içinde bulunduğun gün mü senin (günün)? (bir belediye otobüsünde, anadolulukları giyim ve hareket tarzlarından besbelli, malatya elaziz taraflarındanlıklarını da konuşma tarzlarından ihsas edebildiğim iki genç adamdan birinin diğerine söylediği, bu konudaki veciz ifade, bütün antenlerimi titretmiş idi: hayat bir gündür o da bu gündür.) [elbet, hayat tek solukdur; bir soluk(suzluk)da solar.]

/

kara gün için ne biriktirip tutar isen, kara gün gelip senden onu (onun için beklettiğin bu tutarı) alır. çünki biriktirdiklerinin sahibi sen değilsin, kara gündür. demek: sen, kara günün emanetçisisin (ahmak / lığından)!

e, zaten onun için biriktirip bekletmedin mi?! eh, beklettiğinin sahibi gelir ve senden, seninle (birlikte) hepsini alır. çünki sen onun adına iş gören, kara günün işçisi, kölesi değil mi idin? sen de onun malı / kölesi olduğuna göre, kara güne kavuşduğunda, senin için bayram günü, vuslat / kavuşma günü, düğün günü olması gerekmez mi?! [zırlama, muhannes!]

/

elindeki mumu, etrafı aydınlatmasın diye iki elinle avuçlayıp kapatır karartır isen, asıl kendin karanlıkda kalır, etrafını göremezsin. sonunda avucundaki mum havasız kalıp kararır. (yüreğin kararır, vicdanın kararır, gözün kararır, sağlığın kararır, düşünce silsilen kararır, hayal kayığın bile karaya vurur.) veya, zaman ve hadisat haramisi gelip elinden alıp götürür. veya varislerin, market kamyonunun ön camını kapatır: öldüğünde gözlerin açıkdır, amma, varislerin kapatır.

/

eğer mumunu avuçlayıp kapatmaz, nerde bir kara gün görsen oraya uzatır isen, esîrden bir esinti mumunu söndüreyazsa, hemen etrafdan binlerce mum erişib (kara) gününü aydınlatır, mumunu nûrâyîn eder.

/

ak akça kara gün için, ise.. ak akçalı arkadaş, (bekleme) kara gün içindekilere koş, ak akçanı kara gün için harc et. (dünya tavanına avize as, mezarına da mum yak. –aklın var ise.)

/

–çaldımsa mîri malı çaldım:

2275 «eğer senin elinde cömertlikden mal kalmazsa, allah tealânın fazlı seni ne vakit pâymâl eder?

2276 «her kim ekerse anbarı boş olur; fakat tarlada ona iyilik olur.

2277 «o kimse ki anbarda kodu ve tasarruf etdi, onu hâdisât biti ve fâresi yedi.»

«hadîs-i şerîfde: “bahîlin malını hâdise veya vârise müjdeleyin” buyurulur. bahîller  cemî’-i ahvâlde hak tealâ hazretlerinin lûtfuna i’timâdı unutub, ‘ak akçe kara gün içindir’ darb-ı meselini îcâd ve kendi mallarının kuvvetine i’timâd etmişlerdir. halbuki hâdisât-ı âlem ekseriya bu darb-ı meselin aksini isbat ettiğine dikkat etmemişlerdir.» (mesnevi-i şerif şerhi; a.a.konuk. cild 1, kitab 2)

/

yemekhanede, tabağın içindekilere bakıp dedim: bundan az ye; çünki, bunun içinde feryâd u fîgân, âh u zâr, gözyaşı ve ter (kan) ve ateş (kızgınlık ve öfke) ve zehr (keder) var. evvelâ çiftçinin zahmetini düşün. zor(lama) şartlardan zarureten evini barkını terkedip büyük şehre iş bulup çalışmak veya tahsil için gelip aç gezenler; bunların yiyecek câmekânları önünden geçer iken içinden geçenler (simit tablalarına kurt gibi bakmalar/ı/n)…