Kimse kimseye selam vermiyor farkında mısınız? Yazının devamını oku.
Kimse kimseye selam vermiyor farkında mısınız? Yazının devamını oku.
Sevgili Efendimiz’in (s.a.v) hurma dalıyla yere çizdiği dört uzun çizgi, dört güzel ve örnek annemizi anlatıyordu demiştik… Bu uzun çizgilerden birisi Hz. Meryem’dir ki; ismine künyelenmiş 2 büyük sûrede ve 34 ayette kendisinden övgüyle bahsedilmiştir…
Kur’an-ı Kerim’in Meryem ve Al’i İmran Sûreleri başta olmak üzere pek çok ayet, kadın-erkek hepimize Hz. Meryem’in Allah yoluna vakfedilmiş üstün kişiliğinden bahseder… Hz. Meryem, annesi tarafından daha doğmadan evvel, Allah yoluna adanmış bir çocuktur. O, vâkıftır. Vakfedilendir. Annesi tarafından insanlığın Yazının devamını oku.
Şimdi ikisinin de elleri, dünyada Muhammedi öğretiye göre alınacak ilk abdestin içindeydi.
Dünyada Muhammedi abdesti alan ilk iki kişi: Sevgili Efendimiz ve eşi Hz. Hatice Annemiz.
Birbirlerine gülümseyerek baktılar ilk abdest öncesinde…
Suya vardılar sonra…
SU: Arınma…
Uyanma…
Hatırlama… Dirilme…
Bunların hepsi suyla birlikte gelenlerdi…
Bu ellerle girişilen ilk kulluk temeli, işte suyun Yazının devamını oku.
Sürekli Eğitim ve Dayanışma Derneği SEDAV’ın öğrenci ve öğretmenleriyle birlikteydim dün…
Bir kısmı SEDAV bünyesinde, bir kısmı ise yurt dışında tahsil gören kız öğrencilerle hasbihal etmek, insanı yeniliyor, gözünü kalbini yıkayıp açıyor…
Yaz günlerinin alışık olmadığımız sıcakları ve neminden midir bilmiyorum…
İstanbul yorgun argınmış gibi geliyor bana. Tam da “örtülü ablaların” başörtüsüne dair bir kısmına hak verdiğim yorgunluğu, sıkça işittiğimiz şu günlerde, genç kızlarla yaptığım Yazının devamını oku.
Yaz günlerinin bir ucu çocukluğunuzla ilgilidir şüphesiz. Tatil ve akraba ziyaretleri derken, şimdilerde birer yazlığa dönüşmüş büyükanne evlerinden bahsediyorum…
Yani bir zamanlar içinde hayatın kaynaştığı sahiplerini ötelere uğurladıktan sonra, şimdi ışıklarını söndürmüş eski evler…
Sizin, torunların, yeğenlerin, evlatların, kapılarını açmasını beklerler…
Evler de sevinir mi? Neden olmasın…
Hatta ben böylesi eski evlerin, koca yılı Yazının devamını oku.
Sevgili Ahmet Kekeç,
Sen de bir edebiyatçısın ve benim derdimi en iyi sen anlarsın. Bu satırları okuduğun köşeyi bana “edebi polemik”ler yazmam kaydıyla verdiler. Elbette konu edebiyat olunca ve yedi ceddini, kişiliğini, aklını, izanını peşkeş çerek köşe yazarı olanlar kendilerini bir de edebiyatçı sanınca malzemeden yana sıkıntı çekilmez ama ben asıl “edebi polemik” türünde, edebiyattaki yeteneksizlikleri tescil edildikten sonra yazarlık mesleğini kendilerine mahsus bir midilli sanıp, onların sırtanda salya-sümük ağıtlarla yalvararak gazete-yazarlığı payesine ulaşmış uyanı-k-omiklerin, Yazının devamını oku.
İçinden ırmaklar geçmeyen, etrafında surlar yükselmeyen, yedi tepesi olmayan, yedi kapısı bulunmayan, Yazının devamını oku.
Mübarek üç aylar içindeki selamet dönemeçlerinden birini daha aşıyoruz: Miraç…
Sevgili Efendimiz’in önce Mescid-i Aksa’ya oradan da göklere doğru bu yola çıkış gecesi, aslında insanoğlunun “kendini aşmak” konusunda yaşayabileceği en radikal deneyim…
Miraç Gecesi, göklere ve ötesine uzatılmış bir merdiven olarak, insanoğluna sınırları hakkında altüst edici sorular soruyor…
Tüm bildikleri ve bildiğini zannettikleriyle, allak bullak edici bir tecrübeye tabi tutuluyor Kainatın Efendisi…
Dünyevi boyutları, yol aldığı her bir berzahta biraz daha geride bırakarak, kapılar üstüne kapılardan geçerek harikulade ve biricik bir yolculuğa çıkarılıyor…
Miraç, İnsan-ı Kamil için özelleştirilmiş bir yolculuk hiç şüphesiz…
Ama ben göğün altındakilerden birisi olarak, aramızdan Yazının devamını oku.
Bundan tam kırk yıl önce Armstrong, felsefeyi altüst eden bir işe imza atmıştı, bugünlerde…
İlk insan Ay’a ayak basalı tam kırk yıl olmuş…
O günden sonra “mesafe ve hız” konusu, tüm diğer tartışmaların üzerini örtmüştü. Artık “Ben kimim”, “Nereden geldim”, “Nereye gidiyorum”, “Niçin varım” gibi sorular, arkeolojik ve demodeydi…
İnsanoğlu, kendisi için önemli bir sınırı aşmış, dünyayı ele geçirme ve yön verme tutkusunda yeni bir aşamaya geçmişti… İnsanlık için gelişmişlik ve ilerleme ölçütü, uzay araştırmaları ile yepyeni bir döneme girmişti…
Çocukluğumda gittiğimiz yazlık sinemaların antraktlarında gösterilen kısa tanıtım filmleriyle tanışmıştım ilk kez Armstrong’la… Benim ve kız kardeşim için muhteşem bir seyirdi, Ay’ın yüzeyinde Yazının devamını oku.
Tüm dünyada günlerden Cuma’ydı…
Sadece insanlar için değil…
Tüm yeryüzü için ve gökler için de…
Hayattakiler ve kabirdekiler için…
Melekler için bile, Cuma’ydı…
Mahşer provası haline dönüşmüştü yine dünya mescidleri…
Yollardan, caddelerden akın akın gelerek cami avlularını dolduran milyonlarca insan, aynı istikamete doğru yüz çevirip, kalplerini ve avuçlarının içini Rab’lerine açacaktı…
Birbirlerine de söyleyecekleri çok şeyleri vardı elbette…
Ama en çok da Allah biliyor ya…
Allah’aydı konuşmaları, sözleri, duaları…
Su içmeye toplaşan kuşlar gibi, Cuma’lara koştular dünya Müslümanları…
Çin idaresi, bölgede yaşanan son soykırımdan sonra, Yazının devamını oku.
Joan Baez’in 1993 yılında ağır savaş şartları altında Sareyova’da düzenlediği konser kayıtlarının bir kısmını seyrettim yeniden. Pek çok kimsenin girmeye cesaret edemediği Saray Bosna sokaklarında yıkık dökük binalar arasında, hatta bazı yangın yerlerinden geçiyor Baez. Sırtında çelik yelekle dolaştığı Başçarşı, sanki içinde bizim kahve içip sabahlara kadar konuştuğumuz Başçarşı değil… Çekim siyah beyaz, hangi genç arkadaş çekmişti şimdi hatırlamıyorum. Amatör bir kamerayla gerçekleşmiş, çeken arkadaş bazen Joan Baez’i kaçırıyor lensin içinden. Birdenbire arkalarından geçen kan revan içindeki bir sedyeye veya koltuk değnekleriyle yürümeye çalışan küçük bir kız çocuğuna falan takılıyor… Neler düşünür savaş şartları altında çekim yapan bir kameraman bilmiyorum. Ama sanırım filmi çeken kişi epey genç, hatta çocuktur bile diyebilirim. Çünkü odaklanma sorunu yaşadığı kesin. Yine Joan Baez’i çekmeye çalışırken, Başçarşı’nın Yazının devamını oku.
Bahçe, tam anlamıyla dışarıdaymış gibi gelmez hiç birimize.
Bu durum; eski zamanların adaletli ve bilge kralı Nuşirevan’ın, içinde gül ibrişim ağaçları ve zümrüt başlı papağanlarının yaşadığı “sekiz cennetler” isimli bahçesi için de böyleydi… Kimse bu gizemli bahçelerin “dışarıda” olduğunu iddia edemezdi. Bahçe, hünkarın içiydi çünkü…
Veya öğrencilik günlerimde Fen Fakültesi’ne ait Botanik Bahçesinde tanıştığım, “vaccinium myrtillus” (yaban mersini) “prunus laurocerasus” (taflan), “foeniculum vulgare” (rezene) adlı üç eski bitki için de tam anlamıyla “dışarıda”ydılar diyemem bugünden baktığımda…
Bahçenin “dışarıda” olmayışında şüphesiz ki annemin küçük kardeşimle beni kaşarlı tostun yanı sıra Elvan gazoz içmeye bayıldığımız Salacak’taki aile çay bahçesine götürdüğü çocukluk günlerim de etkilidir. Yani burası evet dışarısıydı ama biz bu çay bahçesini öylesine severdik ki, tam olarak dışarısı da sayılmazdı çocukluk zihnimiz için…
Bahçe, arada bir yerdedir aslında. İçerisi ile Yazının devamını oku.
“CESUR VE ONURLU”: ÖMER FARUK YÜCEL
Kimi sevdiysem Haziran’da kaybettim şu dünyada…
Ömer Faruk’sa; çocuk olduğu için sanırım, hiç hesapta yoktu. Ama belli ki Hesap’ta imiş, Sahibi çağırır çağırmaz koştu gitti, yel gibi…
İnsanın arkadaşı gidince, kendisi “bu yaka”da kalır mı sanırsınız? Arkadaşınız gidince, siz de gidiyorsunuz aslında. Hayat, ağır çekim, azar azar, gıdım gıdım taşınıyor insanın içinden. Her veda, bir ev taşınmasına dönüşüyor ve dünya evinizi, ölüm her el değdirdiğinde size, yavaş yavaş toparlayıp, göç dengine çeviriyorsunuz…
Toparlayacak ne de çok şeyim varmış diye şaşırıyor insan cenaze namazlarında… Sübhaneke’nin adeta hiç okumamaya özen gösterdiğimiz “vecelle senayük”ünü okumaya gelince sıra, vedalaşmanın, helalleşmenin insanı şaşkına çeviren sınırına değdiriyorsunuz avuç içlerinizi… “Vecelle Senayük” sıcak sımsıcak bir gözyaşı şelalesine dönüşüyor. Ve aslında tüm gidenleri hayatın, işte o çeşmede yıkanıyor… Sadece Ömer’i Yazının devamını oku.
“Yılan”, Kierkegaard’ın “Kaygı”sında, düşünürün bir türlü baş edemediği belki de tek varlıktır. Şeytan’ın zavallı insan karşısında mükemmel ve yekpare kötücüllüğü temsil etmesi ne kadar makul ve mümkünse, Yılanın onu ağzında taşıyarak cennete sokması o kadar irkiltici ve asap bozucu bir mevzudur. Çünkü yılanla birlikte girer o kadim endişe cennete: Suç, yoksa bir kader midir? Ortaçağ yargıçlarını, yeryüzünün tüm avukatları hakkında “İlk Ejderha’nın Akrabalarıdır” saplantısına iten şey de budur zaten…
Av. Jacques Verges, Doğuya yaptığı seyahatlerinden birinde rastlamış o kederli höyüğe; bir kral mezarının üzerinde şöyle yazıyormuş:” Ben, ben, yine ben”… Kendisinden başka hiçbir tanıtım rütbesini, madalyonunu, işaretini taşımadan sadece çırılçıplak ben’liğiyle gömülmeyi tercih eden bu eski kral, Verges’e göre, dünyanın Yazının devamını oku.
Dünyada ilk tasvirin yapılmasına sebep olan şey; “sevgilinin gitmesi”dir. Efsaneler bize sevgilinin nereye gittiği hakkında pek bilgi vermez. Sadece sabaha karşı yola çıkmadan evvel veda etmek üzre, nişanlısının evine gelen genç adamın öyküsünü biliriz. O genç adamın nişanlısı genç kız tarafından çok sevildiğini… O veda gecesinde bir kandilin yanında oturduğunu ve hemen ardındaki duvara düşen gölgesini… Kızın ayrılık acısıyla parçalanırken büyük bir ihtimalle ne yaptığını çok da bilmeden bir tebeşir parçasıyla sevgilisinin duvara düşen gölgesini işaretlediğini… Okuruz. Ertesi sabah, ne sevgili, ne gölgesi… Her şey yitip gitmiştir. Genç kız o kadar ağlar o kadar üzülür ki, en sonunda bir çömlekçi olan babası kızının üzüntüsüne dayanamayarak, Yazının devamını oku.
Çoğu kez ismi bile önemli değildir, hayat hikayesini de bilmeyiz ama örtülüyse bir kadın, “örtülü” kelimesi onun için yeteri derecede açıklayıcı bir kelimedir. Çocukken çıkardığımız kitap özetleri bile daha çok özeni gerektirirken, “örtülü” diyerek geçiştirdiğimiz kişinin, hayatta asla tekrarlanmayacak özel bir hayat hikayesi olduğunu ise asla düşünmeyiz. Sünger Bob’taki Plankton misali, ne olduğu bilinmese de dışlanması gereken, tehlikesi en başından belli bir karton kahraman gibidir “örtülü”. Genelleyici bir mesafe ile ancak büyüteç altından izlenebilir o… Bir sünger için bile kolaylıkla kurgulanabilecek somut iyilik öğretisinin yanı sıra, onun kötücüllüğü, tedirginlik uyandırıcılığı daha çok soyut bir kabul algısı Yazının devamını oku.
“İnsanların taş üzerine kazdıkları yüzyıllık yazılar, Allah için su üstüne yazılmış yazı gibidir”…
İNSAN Yayınları, müthiş bereket ve müjdelerle dolu bir işe daha vesile oldu. Büyük aşk düşünürü Muhyiddin Şekür’ü, bizlere kavuşturdu. Geçtiğimiz hafta içinde İstanbul’daydı Üstad Şekür. Önce İnsanYayınları’nda genç okuyucuları ile buluştu, sonra Süleymaniye Külliye’sinde ve yeni açılan Ali Emiri Efendi Kütüphanesi’nde sevenlerine güzel birer armağan olan hasbihalleri gerçekleşti…
Şekür halen saygın bir akademisyen olarak, hem Amerika’da Newyork Eyalet Üniversitesi’nde hem de Avrupa’nın değişik akademilerinde dersler veren bir düşünür. Yazının devamını oku.
Kalbi tam ortadan ikiye yarık, kırıklarından deniz taşıran görgülü bir kadındır İstanbul… Yedi tepesinden yedi ayrı örgülü saç sarkıtmış, yedi kere örtünmüş, yedi kere şaşırtmış, yedi kere gelmiş, yedi kere gitmiş, yedi ayrı anahtarıyla hep aynı kapıya çıkartmış tüm yollarını, gidenlerin de gidemeyenlerin de… İstanbul’un iç içe burgulu kıvrımları arasında kapı aramak boşadır, bunu bilir tüm zillerini çalanlar. Bunu bilir bunu söyler, aşk belasına düşmüş cümle başsız ayaksızlar… Kadere rıza gibidir İstanbul’u her haliyle sevmek…
Kazdıkça ulaşacağınız, aşağı ve en altlara Yazının devamını oku.
Sevgili Efendimizin dünyayı onurlandırdığı günlere girdik…
Tabiat tam anlamıyla bir bayram yaşarken, adeta ölümden sonra yeni bir dirimin haberlerinden söz ediyor yeşeren her şey…
O Sevgili nasıl biriydi, nasıl yaşar, nasıl konuşurdu, insanlarla ilişkisi, gündelik yaşantısı neye benzerdi? Bilmiyoruz. Onun güzel ve iyi, adaletli ve alçakgönüllü olduğunu okuyoruz. Onu görmeden sevip, asırlar öncesinden yetişen sözlerine riayet ediyoruz. Onu merak ediyoruz, onu düşünürken heyecanlanıyoruz.
Bizim doğululara has sevgi meselesinde yücelttiğimiz şey, her ne kadar suretten ziyade ruh ise de, suret platonik manada reddedilmez. Yani suretle ruh hali arasında ciddi bir bağlantının var olduğu düşünülür. Hele ki sözkonusu sevilen kişi ise, sevdiğinizin ruhuna gidecek yol, elbette suret merdiveninden yürüyecek ve yükselecektir.
Sevgisi ruhaniyete ulaşmış, müteal, aşkın bir hal kazanmış Yazının devamını oku.
İnsanın zaman bilgisinin ne kadar kısıtlı olduğunu bu süreçte daha iyi görebiliyorum. Hani çok sık söyleriz de bir saniye sonrasında ne olacağını bilmediğimizi… Şu gölgelik gibi gelip geçici dünyada birer yolcu olduğumuzu hep bilir, anlatırız, sohbetlerde, mektuplarda, ilahilerde de… Gecenin içinde kaleme aldığım bu yazıda misal: Yarın sabaha çıkıp çıkmayacağımı, bineceğim uçağın bizi Kabe’ye aparıp aparamayacağını bilemiyorum… Çok heyecanlıyım. Defalarca pasaportumu, kimliğimi kontrol ediyorum, bir türlü hazırlamaya vakit bulamadığım kapağı açık valizim işte antrede duvara yaslı duruyor, sağdan soldan duyup da eve doluşan sevdiklerimize şeker tutuyorum, onlar da havlu veya çorap getiriyorlar, gizli gizli kulağıma dualar selamlar fısıldıyorlar…
Çocuklarımı geride bırakacak oluşum giderek ağırlığını hissettiriyor ve tüm bu karmaşalar arasında ben hâlâ Allah’ın izniyle Beytullah’a gidecek oluşuma bir türlü, ama bir türlü inanamıyorum. Sanki bir masaldayım veya rüyada… Öyle sanıyorum ki gözümü kaldırıp siyah giysisi içindeki Allah’ın Evi’ni görebildiğimde inanacağım belki de olanlara: İşte gelebilmişim meğerse diyebilmek… Yazının devamını oku.
