<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Alıntı Deneme</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/alintilar/alinti-deneme/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Feb 2012 22:09:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>SÖZLÜKLERE KALSA ATEŞTE MASAL HAYVANI</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/ozkangozel/sozluklere-kalsa-ateste-masal-hayvani/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/ozkangozel/sozluklere-kalsa-ateste-masal-hayvani/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:14:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖZKAN GÖZEL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12875</guid>
		<description><![CDATA[“İhtiyarlatan yaz, yeknesak bir hazdan, sende şerha şerha yollar açıyordu; şu kusurlu hayat sarhoşluğunu küçümsüyorduk.” Yves Bonnefoy, Du Mouvement et D’Immobilité du Douve (1953) Sözlüklere baktığımızda “semender” için “Semendergillerden, uzun gövdeli, dört bacaklı, kuyruklu, kertenkeleye benzeyen, birçok türü bulunan bir hayvan” karşılığı buluyoruz. İkinci anlamına baktığımızda ise “Ateşte yanmadığına hatta ateşi söndürdüğüne inanılan efsanevi hayvan” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>İhtiyarlatan yaz, yeknesak bir hazdan, sende şerha şerha yollar açıyordu; şu kusurlu hayat sarhoşluğunu küçümsüyorduk.</em>”<br />
Yves Bonnefoy<em>, Du Mouvement et D’Immobilité du Douve</em> (1953)</p>
<p>Sözlüklere baktığımızda “semender” için “Semendergillerden, uzun gövdeli, dört bacaklı, kuyruklu, kertenkeleye benzeyen, birçok türü bulunan bir hayvan” karşılığı buluyoruz. İkinci anlamına baktığımızda ise <span id="more-12875"></span>“Ateşte yanmadığına hatta ateşi söndürdüğüne inanılan efsanevi hayvan” ifadesiyle karşılaşıyor ve bu manada Ömer Seyfettin’in &#8220;Köse Vezir, ateş içinde yanmayan bir semender gibi sakindi&#8221; örnek cümlesiyle karşılaşıyoruz. Sözlüklere baktığımızda, dedik, bakınız bir şair, Behçet Necatigil, ne diyor “Semender” adlı şiirinin ilk kıtasında:</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/necatigiljpg.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-12876" title="necatigiljpg" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/necatigiljpg.jpg" alt="" width="160" height="128" /></a>Sözlüklere kalsa<br />
Ateşte masal hayvanı<br />
Bir insan olmasın<br />
Ateşler yaşam lavları.</p>
<p>Evet, bir insan olmasın Semender? Sakın tinin hayatı semendervari olmasın? Şairlerin semendere bunca ilgisi, semenderin şiirlere bunca girmesi tam da bu sebepten belki. Hayvan deyip, efsane deyip, efsanevi bir hayvan deyip geçmemek gerek. Kim bilir, semenderden, şiirden, semender şiirlerinden kendimize, insanlığımıza, yeryüzünde bulunuş tarzımıza dair, dahası semender-tıynetli olmanın ne idüğüne dair bir şeyler öğrenebiliriz. “Semender” Divan Edebiyatında da karşımıza çıkıyor. Örneğin, Azmizâde Hâletî “Gam âteşine semender olmak yeğdir / Pervânesi olmadan çerâğ-ı emelin” derken, Şeyh Galip şöyle demiş:</p>
<p>Gül âteş gülbün âteş gülşen âteş cûybâr âteş<br />
Semender-tıynetân-ı aşka bestir lâlezâr âteş</p>
<p>Mealen: “Gül de, gülfidanı da, gül bahçesi de ve hatta o bahçeden akan ırmak da ateş kesilmiş yanıyor. Aşkın semender-tıynetli erleri için, ateş, bir lâle bahçesi olarak yeter”. Semender-tıynette olmak ne demek? Şiir bize bunu kavratmıyor, çünkü şiir kavramlarla iş görmüyor. Şiir bize bunun manasını duyumsatıyor, düş-ün-dürt-erek bizi, harekete geçirerek imgelemimizi. Şiirde, şiir yoluyla biz kavramlarla iş gören düşüncenin kavratamadığı şeyle, zapturapta gelmeyen, kavrayışımızdan mütemadiyen kaçıp giden şeyle temas kurma şansına sahip oluyoruz.<em> Şiir Üzerine Söyleşiler, 1972-1990 </em>(<em>Entretiens Sur La Poésie, 1972-1990</em>, Mercure de France, 1990) adlı kitabında Yves Bonnefoy (d. 1923) şöyle tasvir eder şairi: “Şair o kimsedir ki, her şeyi söylemede acele eden sayısız kavramların, fikirlerin olduğu bir dilde, tannaniyeti [<em>sonorités</em>] ve ritmi işin içine sokan bir yazım güzelliği yoluyla <em>fikirler arasında değil ama kelimeler arasında</em> ilişkiler yaratır ve analize indirgenemeyen imgeleri görünüşe getirir.” Bir yaz günü sahilde kumu avucumuza almaya, avuçlamaya çalıştığımızda, onun hiç olmazsa bir kısmı avuçlanmaya direnerek parmaklarımızın arasından akıp gidecektir. Avuçlanamayanı imgelerle tasvir eden, ona bu yolla işaret eden şiir, varlığın ya da onun bir kısmının avuçlanamayacağına dair bizde bir farkındalık, bir hissiyat, bir hassasiyet yaratır; sonuçta, şiir insan gerçekliğinin ele avuca gelmez yanından bizi haberdar eder. Hem gidimli mantığın, hem de ortalama-gündelik anlayışın sürekli örtmeye, indirgemeye, göz ardı etmeye çalıştığı bir yandır bu. Temel yan!</p>
<p>Velhasıl, semender-tıynette olmak ne demek, bunu sözlüklerden değil şairlerden öğrenebiliriz en iyi. “Semenderin Yeri” adlı ünlü bir şiiri var yine Bonnefoy’nın. Bakınız o, kendi payına, nasıl tasvir ediyor semenderi:</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/Yves-Bonnefoy.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-12877" title="Yves Bonnefoy" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/Yves-Bonnefoy.jpg" alt="" width="259" height="194" /></a>Şaşakalmış semender, donmuş<br />
Hareketsiz, ölü gibi<br />
Bilincin taşlardaki ilk adımı da<br />
Böyledir işte<br />
Bir büyük ateş, içinden geçilen<br />
İçinden öteye<br />
En saf mit<br />
Tinin hayatı böyle</p>
<p>Semender duvarın yarı yüksekliğindeydi<br />
Aydınlığında pencerelerimizin<br />
Taşlaşmış bir bakışla bakıyordu<br />
Ama görüyordum kalbinin sonsuz attığını</p>
<p>Ey suçortağım ve düşüncem<br />
Saf olan ne varsa hepsinin mecazı<br />
Ne çok severim işte böyle<br />
Tek sevinç gücünü<br />
Sessizliğinde saklı tutanı</p>
<p>Ne çok severim işte böyle<br />
Atıl kütlesiyle tüm bedeninin<br />
Kendini yıldızlara vereni<br />
Ne çok severim zafer ânını bekleyeni<br />
Yapışıp zemine nefesini tutanı.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK KİTAP, 05.01.2012)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/ozkangozel/sozluklere-kalsa-ateste-masal-hayvani/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>NURETTİN TOPÇU&#8217;DA HAREKET VE İSYAN</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/nurettin-topcuda-hareket-ve-isyan/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/nurettin-topcuda-hareket-ve-isyan/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:13:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>LÜTFİ BERGEN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13056</guid>
		<description><![CDATA[Nurettin Topçu’nun İsyan Ahlâkı, iradenin davası meselesinde kavramlaştırılmıştır. İrade ise hareketiyle eser vermektedir. Topçu’nun irade-hareket kavramları felsefesinin temel basamaklarını oluşturur. “İradenin eseri olan her hareket mükemmele, daha mükemmele bir özlemdir” der. Bu noktada Ali Şeriati’nin “İnsanın Dört Zindanı” meselesiyle bir kesişmesi vardır. İnsan, Topçu’da da tarih-toplum-coğrafya-benliğin esareti altındadır: “O, gerçekten de dışarıdaki eşyayı, ancak kendi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Nurettin Topçu’nun <em>İsyan Ahlâkı, </em>iradenin davası meselesinde <span id="more-13056"></span>kavramlaştırılmıştır. İrade ise hareketiyle eser vermektedir. Topçu’nun irade-hareket kavramları felsefesinin temel basamaklarını oluşturur. “İradenin eseri olan her hareket mükemmele, daha mükemmele bir özlemdir” der. Bu noktada Ali Şeriati’nin “İnsanın Dört Zindanı” meselesiyle bir kesişmesi vardır. İnsan, Topçu’da da tarih-toplum-coğrafya-benliğin esareti altındadır: “O, gerçekten de dışarıdaki eşyayı, ancak kendi hareketi ile başkalarınınki arasında bazı aynîlik veya benzerlik ilişkileri kurarak tanır” (İA, 1995: 25). Topçu, Ali Şeriati gibi “dört zindanı” tanımlamaya ihtiyaç duymaz. Çünkü onun felsefesi irade-hareket felsefesidir. Birey felsefesidir. Ali Şeriati’de ise birey, tarih-toplum zindanından çıkamayacaktır. Ali Şeriati’nin bireyi tarihi “hareket ettiren” yani praksise yönlendiren bireydir; birey tarihin kendi hareketini, ilkel toplum/ göçebe toplum/ köleci toplum/ feodal toplum/ burjuva toplum dönemlemelerini kıramaz: “Üretim kaynakları üzerindeki ortak mülkiyet dönemi- yani çobanlık, avcılık, balıkçılık dönemi- ve kardeşlik ruhu, gerçek inanç sona ermiş; yerine tarıma dayalı ekonomisiyle hilekarlık ve başkalarının hakkına saldırmaktan çekinmeyen özel mülkiyet dönemi başlamıştır (&#8230;) Tarih, aynı zamanda balıkçılık ve avcılık dönemi de olan çobanlık döneminde bütün üretim kaynağının tabiat olduğunu gösteriyor” (ŞERİATİ, 1985: 99). Oysa Nurettin Topçu’da “birey”in “hareket(i) saf bir kendiliğinden oluş değil, engellenmiş bir kendiliğinden oluştur? İnsan, kendini ancak hareketin içinde tanır ve sonra hareket ondan bir yaprak gibi kopar. İnsan kendini ve eşyayı hareket ederek tanır. Bu tanıma, “bizim inanç adını vereceğimiz, kendimize mal edilmek suretiyle kazanılmış bir bilgidir” der. Şeriati de ise bilgi bilimsel bir şeydir, imanla ilintisi yoktur: “Toplumbilimi’n geliştiği ve yaygınlaştığı ölçüde, toplumsal ilişkilerin ve sınıfsal ilişkilerin kavrandığı ölçüde, Yönetim (Hükümet) ve Siyaset Felsefesi’nin anlaşılması ölçüsünde, bireyin toplumsal bilince varması ölçüsünde (&#8230;) Toplum’un ürünü olan insanlar Toplum’u biçimleme durumuna gelebilir”, der (ŞERİATİ, 1985b: 69).</p>
<p>Bu ayrımın yapılması önemlidir. Zira, Topçu’nun “hareket”i, Batı tarihinde oluşmuş dönemsel nizamların niçin Doğu’da oluşmadığı araştırmasına girmemektedir. Topçu’ya göre ruhi hayat bir hareket etme iradesinden doğar ve “hareket ahlâklılıktır/iyiliktir”.  Önce kendi ferdi hayatını, sonra da toplum hayatını yaşayan insan, hayat ve toplum nizamındaki esaretini aşmak için ahlâkî hareketiyle evrensel iradeye kavuşmak için bir çeşit değişim/conversion’a uğrar. O’nun değişimden maksadı, evrensel iradeyi araştırmaktır. Topçu’da ahlâkî davranış, kendi bilgisini kendisi tayin eder. İyi olmanın egzersizi, iyilik bilgisinden önce gelir. Topçu bu fikri ile Sokrates, Eflatun, Aristoteles ve Aydınlanma düşünürlerini eleştirmektedir. Zira onlara göre insanı ahlâklı kılmak için öğretmek yeterlidir. Topçu ahlâkında ise önemli olan şey yalnızca tecrübedir; ki tecrübe bilgidir, bilgi hareketten arta kalan şeydir. Ancak hareketin gayesi zevk olmadığı gibi fayda da değildir. Topçu’da “hareket bir zarurettir, kendi şeklinin mükemmeline ulaşmaktır” (İA, 1995: 29). Mutluluk, fayda, dayanışma ahlâkları, hareketin çıkardığı genel sonuçlardır. Bunlar gaye olamaz. Çünkü, “ahlâkî hakikatler olgu hakikatleri değil, değer hakikatleridir”. Burada “dayanışmacı ahlak eleştirisi” ile Durkheim’den ayrılmıştır. Spinoza’nın panteizmini de eleştirir. Spinoza’nın felsefesinde cüzî irade yanılgısı vardır. “Allah kendi kendisindedir (bizatihîdir), başka hiç bir şeyle tasavvuru mümkün değildir, o halde (&#8230;) bizim hareketlerimiz yalnızca ilahi hareketten kaynaklanmaktadır” (İA, 1995: 29). Spinoza, kurtuluş meselesine çözüm arıyor. İnsan ebedi mutluluğa nasıl ulaşır? Ona göre ebedi mutluluk ruh huzurunda mükemmel bir sükunette bulunur. İnsan tabiatı itibarıyla ve dolayısıyla mutsuz bir varlıktır. Tabiatta nizam ve ahenk vardır. Ona da hakim olan kanunlar, mükemmel olarak anlaşılabilir niteliktedir. İnsan kendi huzursuzluğunu tabiata taşır. İnsan tabiatın bir parçası olduğuna göre, tabiattaki gibi insanda da kesin bir determinizm vardır. Kurtuluş ve sükunet bulmak için ruhi olayları da tabiat olaylarıyla aynı planda düşünmek ve kanunlarıyla birlikte orada hüküm süren kesin determinizmi tanımak kafi gelecektir. İnsanın hareketini mükemmelleştirmesi için hem kesin olarak tayin edilmiş, hem de kendi açısından tayin edici olan bu cevher birliğini tanıması yeterlidir. Bu ise tabiatta hüküm süren kanunların bilinmesinden ibarettir. Spinoza’nın arzu ettiği huzur, insan tabiatına aykırıdır, der. Çünkü “hareket hürdür”. Hürriyet hareketin ortaya koyduğu bir olgudur. Spinoza’nın insanın hür ve evrensel hareketini inkar ederek, tam esaretini tarif ettiğini, söyler.</p>
<p>Nurettin Topçu’yu yorumlayan Fırat Mollaer, “İsyan ahlâkı, gelenekçi ve bürokratik muhafazakârlık tarafından önerilen gelenekçilik ve sosyal uysallığa karşı gelişmiştir” (MOLLAER, 2007: 23) der. Mollaer, Topçu’nun ahlâkının Gökalp’in bürokratik stil ahlâk anlayışı ile uyumsuzluğunu da verir: “Bürokratik muhafazakârlığın öğütlediği ahlâk, pozitivizmin Türkiye’deki öncülerinden Ziya Gökalp’in “Vazife” adlı şiirinde somutlaşır. Gökalp, ‘O gönlüme Arş’tan inen bir sestir/Milletimin vicdanına ma’kestir!/ Ben askerim, o üstümde kumandan/Baş eğerim her emrine sormadan!/Gözlerimi kaparım!/Vazifemi yaparım!’ der” (MOLLAER, 2007: 23). Nurettin Topçu’da ise Gökalp’in aksine ahlâkî hareket, insanın “Allah’a doğru bir yükselişi veya atılışıdır” (İA, 1995: 198). Her hür hareket ona göre anarşizm, ilahi irade karşısında ise bir itaatkârlıktır. Bunu Hallac’tan alır. Allah, hareketin dışında değildir ve insan asla O’nsuz harekete geçemez. Topçu’ya göre hareket hürriyeti, insanda hareketi yaratan isyan manasına gelir. Sadece isyan eden hürdür veya gerçekten hür olan sadece odur. Ahlâkîliğin fışkırdığı kaynak, Allah’ın iradesi, yani mutlak iradedir. Topçu’ya göre bu, “Allah olma iradesidir”. Yani Hallac’ın dediği “enel Hakk/ben Hakikatim” aşk ve iradesidir. Topçu, “Böylece Allah meselesi ahlâk meselesiyle birleşmiş oluyor” der. Allahsız ne gerçek ahlâk olur ne de gerçek anlamda isyan. Her dinin temelini bir ahlâk sistemi, bir isyan doktrini teşkil eder; içinde bulunduğu durumla yetinen insanın yanılgısına karşı isyan; aynı şekilde, yer yüzündeki bu insanlığın iradesini istismar eden iradeler önündeki insanlığın yegane uysallığına karşı isyan (İA, 1995: 200).</p>
<p>Nurettin Topçu’nun Hallaccı ahlâkının en kavî şekilde anlatıldığı bölüm <em>İmandan İsyan’a </em>başlığını taşıyor. Topçu bu bölümde, “Hareket, tabiat-üstüne doğru bir özlemdir” demektedir (İA, 1995: 172). Bir atılıştan bahseder. O’na göre, bu atılış hamlesi bizde Allah’ın hareketidir. “Allah’ın eksik hareketlerimizi tamamlayan hareketi, bu yetersizliğin, hattâ bu eksikliğin teyidi olmaktadır. Allah bize samimiyetsizliğimizi bildirmektedir. Bu, Allah’lı benliğin Allahsız benliğe karşı isyanıdır. İsyan, Allah’ın bizdeki hareketidir” (İA, 1995: 172).</p>
<p>Nurettin Topçu ahlâkı “Hallaccı isyan” telaffuzu ile bir tıkanıklık yaşıyor. Öncelikle bu, ahlâkın ferdî bir hareket olmasından kaynaklanıyor. Topçu, her ne kadar “insanın isyanı her şeyden önce kendi tabiatına karşı, kendi iç kuvvetlerine, dar ve bencil arzularına karşı isyandır” dese de getirdiği prototipin bundan sonra toplumsallaşması mümkün değildir. Nitekim Hallac da eziyet edilmiş ve ferd olarak ölmüştür. Anadolu’da Topçu’nun fikirlerini hayata geçiren başka sufî yaklaşımlar da var ve bunların “ahlâk nizamı” inşaı bakımından daha güçlü toplumsallıklarla ortaya çıktıkları kesindir. Hacı Bayram ve Hacı Bektaş’tan bahsediyorum. Bu iki pir’in de tekkesinin bir meslek örgütlenmesi olduğu ve Anadolu’da iktisat zihniyetini çalıştığı unutulmamalı. Anadolu’da bir nizam konulacaksa bunun birey felsefesinden ziyade Farabî’nin hane felsefesine dayanması gerekeceği de hususen işaret edilebilir. Türkiye’de son yüzyıldır Farabî’nin “hane”yi toplumun temeli yapan felsefesine uygun bir politik zihniyet oluşmuş değil. Ayrıca Topçu’nun “isyan doktrini”nin imanın eylemi olduğu fikri de tartışılmalıdır.  <em>Ahlâk Ayaklanması (1999) </em>başlıklı kitap, Nurettin Topçu’nun isyan ahlâkı doktrinini bu çerçevede eleştirmekte idi. Ahlâk mü’min adamın ahlâkının “ayağa kalkmasıdır”, isyanı değil. Nurettin Topçu ahlâkı, Hallac nedeniyle ferdî harekette kalıyor. Oysa onun köylülüğe yaptığı vurgu bu ferdîliğe imkan vermez. Adalet kavramlaştırmasını isyan gibi bir kavramla inşa edebilmek mümkün görülmemektedir. “Ferdî irade, gerçekte, kendini ortadan kaldırmaya çalışan baskıcı ve zorba topluma karşı isyan eder. Toplum, ferdî harekete geçiş yolunda sadece bir basamaktan ibarettir” (İA, 1995: 172) diyen Topçu, Hallac’ın Abbasiliğe isyanının sonundaki dramatik şehadetinin Anadolu’da nasıl “ahlâk nizamı” inşa edebileceğini izah etmez. Oysa Hacı Bayram-ı Veli’nin “ahlâk yürüyüşünün” İstanbul’u feth ettiği ayan u beyandır. Hareket isyan değil feth üzredir.</p>
<p>-     BURHAN Halûk, Ahlâk Ayaklanması, Pınar Yayınları, 1999</p>
<p>-     MOLLAER Fırat, Anadolu Sosyalizmine Bir Katkı, Dergâh Yayınları, 2007</p>
<p>-     ŞERİATİ Ali, Toplumbilim Üzerine, Bir yayıncılık, 1985</p>
<p>-     ŞERİATİ Ali, İnsanın Dört Zindanı, Bir Yayıncılık, 1985b</p>
<p>-     TOPÇU Nurettin, İsyan Ahlâkı (İA), Dergâh Yayınları, 1995</p>
<p>(*) Bu makale Bu Ülke dergisinin 2012/1 Ocak sayısında yayınlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/nurettin-topcuda-hareket-ve-isyan/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TÜRK EDEBİYATINDA BÜTÜNLÜK KAYBI</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/isikyanar/turk-edebiyatinda-butunluk-kaybi/2011/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/isikyanar/turk-edebiyatinda-butunluk-kaybi/2011/12/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 22:07:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>IŞIK YANAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12592</guid>
		<description><![CDATA[Edebiyatın ülkeyi bütün olarak ele alması hala mümkün müdür? Bu sadece edebi imkanların bize sağlayabileceği bir avantaj mıdır? Elbette değildir. Metinlerde, toplumu bütünleyen bazı olumsal cinler vardır. Mesela bunlardan en önemlisi ve geçtiğimiz yüzyılda etkisini en fazla gösteren, ulusçu yaklaşımlardı. İvan Gonçarov, Oblomov adlı romanında şöyle bir betimlemede bulunur: “Bir Alman’a istediğin kadar beyaz, ince [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Edebiyatın ülkeyi bütün olarak ele alması hala mümkün müdür? Bu <span id="more-12592"></span>sadece edebi imkanların bize sağlayabileceği bir avantaj mıdır? Elbette değildir. Metinlerde, toplumu bütünleyen bazı olumsal cinler vardır. Mesela bunlardan en önemlisi ve geçtiğimiz yüzyılda etkisini en fazla gösteren, ulusçu yaklaşımlardı. İvan Gonçarov, Oblomov adlı romanında şöyle bir betimlemede bulunur: “Bir Alman’a istediğin kadar beyaz, ince gömlekler, güzel ayakkabılar, hatta sarı eldivenler giydir, hepsi onun üstünde köseleden yapılmış gibi durur; beyaz manşetlerden kaba, kıpkırmızı eller çıkar, zarif bir elbisenin altında ya bir fırıncı ya bir lokantacı vardır. Bu kaba eller sanki çekecek bir ip ya da çok çok, bir çalgı yayı arıyor gibidir.” Nietzsche ise Putların Batışında şöyle bir çıkarsama da bulunur: “ ‘Kötü insanların şarkıları yoktur.’ -Nasıl oluyor da Rusların şarkıları oluyor?”</p>
<p>Bu iki örnekte bütünsel yaklaşımın izlerini bulabilmek zor olmasa gerek. Türkiye özelinde belirgin bir ulusal düşman algısından, nitelikli edebi eserlerde, söz etmek çok kolay değildir. Daha çok, işgalciler karşısında onurlu mücadele söz konusudur. Bazı romanlarda ve ikinci sınıf şiirlerde düşman algısından bahsetmek mümkünse de, başka bütünsel ayrımların yardımıyla şair ve yazarlar, düşman algısını törpülemeye çalışmışlardır. Hatta bazen, ulusal düşmanlarımız (!) “bizden daha medeni” insanlar olarak biyografilerde uzun uzun anlatılmışlardır. Diğer taraftan Türk edebiyatında ulus-devletin varlığını zorlayan, onu bütünüyle yok sayan yaklaşımlar daha çok etkili olmuşlardır. Bir başka tarihsel yönelim bağlamında edebiyatçılar, hakimmiş gibi görünen bu bütünselliğin her zaman dışında yer almaya çalışmışlardır.</p>
<p>Peki öyleyse bu bütünlüğün gücü nereden gelir? Bütünlük, insanın algı ve ilgisini tek noktada toplayabilecek bir yapıya sahiptir. Böylece zihin, bir taraftan kendi dışındakileri tek bir odaktan bütün olarak kavrarken, diğer taraftan edebi verimleri oldukça güçlü olacaktır. Böylece kendi bütünlüğüne olan inancını pekiştirirken, kendi dışındakileri bir bütün haline getirecektir. Birbirini vareden bu iki bütün arasındaki ilişkinin en şiddetli hali ontolojik temele kadar inebilendir. Böylece bazı geleneksel ilişki biçimleri olduğu kadar modern bazı yönelimler de, mevcudun dışında, farklı bütünlükleri söz konusu etmiştir.</p>
<p>İki binli yıllarla beraber bu farklı yönelimler, yerini daha parçalı anlayışlara bıraktı. Parçalardan yola çıkarak bir bütün eleştirisi değil, sadece belirli sorunlar etrafında toplanan edebiyat anlayışı hakim oldu, ana edebi metinler çeşitlenerek bu hakimiyeti pekiştirdi. Böylece aslında, devleti algılama biçimindeki değişiklik kadar, toplumu yönlendirme iradesi de yavaş yavaş eridi. Elbette bunun siyasi yansımaları da söz konusu olabilmekteydi. Böylece bütüncü bakış açısı sadece bir yönüyle algılanmış, edebi olmaktan uzakta konumlandırılmıştır. “Günlük gerçekliklerin zorlandığı” yönündeki eleştirilerle metinler ayıklanmaya başlanmıştır. Bu noktada bir bütünlük kaybı söz konusu olmuş ve bu etki şiddetlenerek günümüze kadar devam etmiştir. Bu süreci, edebiyatçılara yöneltilen bir şantaj olarak değerlendirmek mümkündür. Oysa unutulmaması gereken şeylerden birisinin, bütün algısının her zaman edebi metinleri güçlendirdiğidir. Aşılıp geçilen şeyler olarak değil, “bastırılmış olanın geri dönüşü” olarak bütüncü bakış açılarına her zaman ihtiyaç vardır.</p>
<p>Bütünlük, insanların hayattan beklentilerinin mahiyetini belirlerken, şu an tanımlı olmayan bazı ilişki düzlemlerini hedefleyerek, bağlılığın gücüyle bu düzlemler arasında doğru orantı kurar. Bugünlerde bu kadar temelde seyretmemektedir. Yeni bütünlüklerin belirlenmesi ya da kendiliğinden ortaya çıkanların tespit edilmesi gerekmektedir. Böylece bütünlük kaybının telafisi mümkün olabilecektir. Diğer taraftan bütün algısını keşfetmiş yazarlarda görülen güçlü dil ve yapıt geleneği sürdürülebilecektir.</p>
<p>Fakat şu sorunun cevaplanması gerekmektedir: Bütünü oluşturan neydi ki son on yılda değişmeye başladı? Bu sorunun cevabının çok boyutlu ve çeşitli olabileceğini bilerek genel iki eğilimden bahsetmek gerekir. Birincisi, bütünlük kurgusunu önceleyen ve en çok da onun etrafında insanları bir araya getiren şeyin yüksek yaşam standardı ve yüksek bir kültüre olan ihtiyaca mevcut yollar zorlanarak ulaşılamayacağı düşüncesi olduğudur. Bu çaresizliğin, standartların değişmesiyle yerini daha uzlaşmacı bir kimliğe bırakmasıdır. Bunun sonucunda bütünlük, tamamen yok olmasa da vasati bir yol tutturur. Fakat bütünlüğün hayaletlerini de beraberinde taşır. Bu hayaletler, hayata tutunma kabiliyetini arttıracaktır.</p>
<p>Peki öyleyse böyle bir bütünlük kaybı karşısında, yazarlar, nasıl bir bütünlüğe doğru ilerler? Bunun cevabı ise sanırım icra edilen edebi türde yakalanılması gerekli bir bütünlük olmalıdır. Böylece türün kendi bütünlüğü zorlanarak, yeni bir takım mecralara doğru kayılarak, yazarlar kendi bireysel bütünlüklerine doğru ilerleyeceklerdir. Bu ilerleyiş sırasında, eski bütünlüğün hayaletlerini yanlarında taşıyabilecekleri gibi kendilerine yeni arkadaşlar edinebileceklerdir.</p>
<p><strong>(Dergah, Şubat 2011)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/isikyanar/turk-edebiyatinda-butunluk-kaybi/2011/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>EDEBİYAT VE VİZYON</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/semihakavak/edebiyat-ve-vizyon/2011/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/semihakavak/edebiyat-ve-vizyon/2011/12/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 22:06:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SEMİHA KAVAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12594</guid>
		<description><![CDATA[Modern dönemlerde edebiyat alanı diğer pek çok sosyal bilimde olduğu gibi tartışmalara açık bulunuyor. Günümüzde edebiyat alanında en başat tartışma konularından birisi de genç neslin başına buyruk davranarak savruk metinler meydana getirmesidir. Genç neslin bu konumu şüphesiz ki daha çok konjonktürle alakalıdır. Fakat en önemli etken, hemen yanı başlarında, yakınlarında ya da uzaklarında bir ustanın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Modern dönemlerde edebiyat alanı diğer pek çok sosyal bilimde olduğu gibi <span id="more-12594"></span>tartışmalara açık bulunuyor.</p>
<p>Günümüzde edebiyat alanında en başat tartışma konularından birisi de genç neslin başına buyruk davranarak savruk metinler meydana getirmesidir.</p>
<p>Genç neslin bu konumu şüphesiz ki daha çok konjonktürle alakalıdır. Fakat en önemli etken, hemen yanı başlarında, yakınlarında ya da uzaklarında bir ustanın bulunmayışı ya da varolan bilinen yetkin ve usta isimlerin çoğunlukla kendilerini gizleyişidir.</p>
<p>Genç neslin benmerkezci, içekapanık, durağan ve skazi (kişisel anı) türünde kısa öyküler kaleme alması ve bunları daha çok sanal âlemde olmak üzere yayınlatmayı başarması günümüzdeki edebî alanın en ciddi problemi olarak önümüzde durmaktadır.</p>
<p>Bu olgu neden bir problem olarak görülmektedir?</p>
<p>Öncelikle genç neslin ele aldığı bu tür öykülerin daha çok sanal âlemde sık sık görünür olması yeni imzaların kıymet derecesini azaltır bir sorun olarak görünürken, bu sorun aynı zamanda genç neslin merkez dergilerinde kendilerine yeterince yer bulamamasına sebebiyet vermektedir. Sonuç olarak genç neslin giderek edebiyatın laboratuvarı sayılan dergilerden uzaklaşıp, sanal dünyaya kaymaları ve orada varlık göstermeye çabalamaları gibi bir gerçekle karşı karşıyayız.</p>
<p>Bu durum edebî kanonu rahatsız ettiği gibi, birkaç isim dışında genç neslin görmezden gelinmesinde de etkin rol oynamaktadır. Hatta bu sebep belki de tek başına bile bu problem için yeterli gerekçeyi oluşturmaktadır.</p>
<p>Fakat bu probleme sebep olan daha ciddi bir ihmalin görmezden gelinmesi, mevcut edebiyat kanonunun karakteristiği gereği kaçınılmazdır. O da şudur ki &#8220;usta&#8221; dediğimiz edebiyat emektarlarının genç nesle ne misyon, ne hedef, ne teknik, ne de vizyon bakımından bir faydalarının olmadığı gerçeğidir. Bu nokta hâlihazırdaki Türk edebiyatının altı çizilmesi gereken en önemli konusudur.</p>
<p>Ustalar hala merkez edebiyat dergilerinde kendi köşelerinde yakın ilişkileri öne çıkararak kendi yazdıklarını kendi aralarında okumaya devam etmekte, nüfuz edebildikleri yayınevlerinden kitaplarını ardı ardına çıkarabilmekte ve yetenekli genç imzalara destek olmak yerine bulundukları kanondan kendi kendilerine çıkarımlara vararak mevcut edebî ortamın kalitesizliğinden bahsetmektedirler.</p>
<p>Ve her nedense mevcut kanonun dile getirdiği her eleştiri, karşı bir görüş sunulmadan genel bir alkış almakta ve herkes sanki böyle düşünüyormuş gibi koroya katılmaktadır. Yazılıp, çizilenlere baktığınızda sanırsınız ki kalitesizliği ortaya çıkaranlar sanki edebiyat dünyasına ait olmayan yaratıklardır.</p>
<p>Kimse kalitesizliğin sorumlusu değildir, herkes bundan münezzehtir. Oysa edebiyatın kalite kriterlerini belirleyen metinler, yazarlar olmadan var olamaz.</p>
<p>Mevcut durumda eğer bir edebî kalitesizlikten bahsediliyorsa, bunu kimsenin üstlenmeyeceği şekilde koroya katılarak sesli dile getirmektense, herkesin buradan kendi payına düşeni alıp kalitesizliğe hangi alanlarda katkı sağladığını, hangi alanları boş bıraktığını, üzerine düşen vazifeyi yapıp yapmadığını ciddi anlamda sorgulaması gerekir.</p>
<p>Gerçek bu kadar açık ve net belliyken edebiyatın problemlerini genç kalemlere yüklemek insafsızlıktır.</p>
<p>Gençler Ne İstiyor?</p>
<p>Edebiyat emektarlarının günümüz edebî alanındaki kalitesizliğinin sebebi olarak gördükleri genç kalemlerin talepsizliğinden bahsettiklerini biliyoruz. Onlara göre gençler yeterince okumuyorlar, kuramla ilgilenmiyorlar, öykülerinin eleştirilmesini istemiyorlar, teknik müdahaleleri hoş karşılamıyorlar, basamakları tek tek çıkacağına bir anda en üst basamakta olup, eserlerinin ses getirmesini önemsiyorlar.</p>
<p>Gençlerin bu istekleri edebiyat emektarlarını rahatsız ederken, onlardan el çekmelerinin gerekçesini de oluşturuyor ki işte asıl problem burada başlıyor. Çünkü gençler kendilerini bir cenderenin içine sıkıştırılıp, bir kalıba dökülüp, şabloncu zihniyetin ürünü olarak görmek istemiyorlar. Tam da bu noktada edebiyat emektarlarının vizyon ve misyon göstermeksizin gençlerin teknik hatalarını çok büyüttükleri ve yeni bir şey söylemeden onları bıktırırcasına aynı söylemleri tekrarladıklarını, eserlerini beğenmediklerini, kıyasıya eleştirdiklerini, kibirlice reddettiklerini, asgari düzeyde bir iletişim kurarak ulaşılmazlıklarını tescil ettirdiklerini görmekteyiz.</p>
<p>Oluşturulan böyle bir edebî ortamda, hangi genç bir ustanın kapısını çalarak yazın çalışmasını okutmak ister? Edebiyat ortamı kuşaklar arası uyumu ve kaynaşmayı sağlayabilir mi? Oysa edebiyat emekçilerinin vizyonu, eleştiriye öznellikten çok nesnellik yükleyerek, gençlerle iletişimi sağlam tutma noktasında olmak değil midir?</p>
<p>Veya şöyle soralım. Bu gidişat böyle devam ettiği sürece kaybeden kim olacaktır ya da kazanan kim?</p>
<p>(TEMRİN, SAYI: 43)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/semihakavak/edebiyat-ve-vizyon/2011/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SAVAŞ-I-YORUM</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/reyhanyildirim/savas-i-yorum/2011/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/reyhanyildirim/savas-i-yorum/2011/11/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2011 22:06:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>REYHAN YILDIRIM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12030</guid>
		<description><![CDATA[Savaşın aktörlerinin metne düşen gölgelerini yorumlamaya her kalktığımda, Platon’un mağarasına, eli kolu zincirle bağlı adamın karartılmış dünyasına, geri dönmüş gibi hissediyorum kendimi. Beliren ‘boş’luğun kıyısında durakalıyorum: Savaş romantik değildir, cehalet de öyle. Yeniden üretilen, başka bir deyişle tekrar tekrar tüketilen görüntüler dünyasında yaşıyoruz ve görüntüler kırılan dökülen aynalar gibi, sayısız savaş imgesi yansıtıyor. Sıcak savaşın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Savaşın aktörlerinin metne düşen gölgelerini yorumlamaya her kalktığımda, Platon’un mağarasına, eli kolu zincirle bağlı adamın karartılmış dünyasına, geri dönmüş gibi hissediyorum kendimi. Beliren ‘boş’luğun kıyısında durakalıyorum: Savaş romantik değildir, <span id="more-12030"></span>cehalet de öyle.</p>
<p>Yeniden üretilen, başka bir deyişle tekrar tekrar tüketilen görüntüler dünyasında yaşıyoruz ve görüntüler kırılan dökülen aynalar gibi, sayısız savaş imgesi yansıtıyor.</p>
<p>Sıcak savaşın bizden uzakta yaşanıyor olması, savaşa evimizden dâhil olduğumuz gerçeğini de değiştirmiyor. Üstelik kurgulanmış görüntülerle; bize korunmuşluk duygusu veren, evrensel bir felakete ramak kala kurtarılmışlık hissi aşılayan, güven içinde yaşama keyfimizi yoğunlaştıran görüntülerle…</p>
<p>Savaşan dünyayı, okura doğru talimatlar vererek kurmak, ‘tıpkı atmosfer’iyle, tastamam…</p>
<p>Bu koşullarda -bir öykücü olarak- görüntülü saldırıların ürettiği tozu dumanı yok edip edebiyatın niteliklerinden ödün vermeden, ilkeli “yazıcılık” yapmak… çok zor. -Bir insan olarak- zamanını dosdoğru yorumlama kaygılarıyla yaratıcı edimin hamurunu mayalamak, çok zor. Soğukkanlı olabilmek, mesafe koyabilmek, çok zor!</p>
<p>Bu yüzden her gün, yükseltilere konuşlanmış, rüzgârı kollayarak pusu kuran nişancıların menzilinde, iplere, korkuluklara atılan kara battaniyelerin can pazarı koridorlarından geçen insanları izliyorum.</p>
<p>Her gün, kapana kısılmış karasinekler gibi kanatları gökyüzünü çizen jetlerin tehdidi altında, önceden yıkılmış binaların demirleri dışarı fırlamış kirişleri arasına saklanan anaları ve çocukları izliyorum.</p>
<p>Her gün, misketler, scudlar ve kim bilir daha nelerin düştüğü mahallelerden kudurmuş gibi döne döne yükselen kapkara dumanları, sığındığı köşede, henüz nefesi normale dönmemişken yanındaki savaş muhabirine ‘eksik olan tek şey mutluluk!’ diye röportaj veren, iki kolu birden eksik mağdurları, izliyorum.</p>
<p>Karanlık tüneller, karaborsa ve sirenler giriyor rüyalarıma; yalçın kayalar, tekinsiz ormanlar, ıssız karakollar, havasız mağaralar giriyor…</p>
<p>Savaşlara karışan kimi tarafların kökeni dinlerinki kadar eski ‘kurtarıcı’ ve ‘kurtarılmayı uman’ rollerini benimsediği kurgusal çatışmaların tümüyle gereksiz olduğunu bilerek seyrediyorum dünyayı…</p>
<p>Kahramanlıkların gülmeceden, traji-komik olmaktan öte bir anlam taşımadığını sezerek seyrediyorum…</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/dbgd.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-12044" title="dbgd" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/dbgd.jpg" alt="" width="180" height="255" /></a>Üretemeden&#8230; seyrediyorum.</p>
<p>Düşünmek!</p>
<p>‘En kaygı verici olan, kendini, düşünülecek şey olarak sunar’ diyor Heidegger, ‘en kaygı verici olan, bizim hâlâ düşünmememizdir.’</p>
<p>Düşünüyorum: Mağdurun aczinden doğan sonuçlar giderilecek. Geri kalanlar, mağdurun aczinden haberdar edilecek. Güç, benzeri mağduriyetler yaratılmayacak şekilde dengelenecek. Kurmaca savaşların stratejileri, ifşa edilecek. Acının gerçekliğinden geçemeyiz. Acı üzerine, bilhassa acı üzerine düşünülecek. Hangi sebeple olursa olsun, savaşlara sürülenlerin gerçekte deneyimlemekte olduğu ve benim ancak gecikmeli duyusal bir içerik olarak içimde yeniden yapılandırarak hissettiğimi sanacağım acı, düşünülecek…</p>
<p>Ve savaş kadar savaş üstüne düşünmek de acı veriyor.</p>
<p>Savaşı bilen, savaşa karşı, <em>‘Yurtta sulh, cihanda sulh!’</em> ilkesini benimseyen bir ulusun edebiyat serüveni var heybemde, kalıt olarak: Ulusal mücadelenin kayda geçmesi, barışın ve Atatürk devrimlerinin içselleştirilmesi, cumhuriyet fikrinin halk içinde erginleşmesi…</p>
<p>Bana göre; misyon üstlenerek ve nispeten romantik duygularla tasarlanıp kitlelerin beğenisine, heyecanına aday olan ilk dönem Cumhuriyet Edebiyatı, kendini ifade için bulduğu yeni dille kültür merkezlerinden hareketle çizdiği halkayı genişletti genişletmesine de, Türkiye’nin ulusal egemenlik mücadelesi ve dünya savaşlarının içinde / kıyısında geçirdiği yılların ötesi, ne ülke ne de edebiyat için barış ve bayındırlık hikâyeleri ile devam etmedi. Edemezdi. Dünya bir cadı kazanı! Lakin edebiyat, üretildiği dönemde, işlevseldi.</p>
<p>1950’li yıllarda, dünyanın içine girdiği soğuk savaş dönemi ve ülkede işleyen demokrasiyle,</p>
<p>Atatürk devrimleriyle atılan tohumlar içten içe filizlenir, okur-yazarlık artar ve toplum çağdaşlaşırken,  demokratikleşmenin kendi sürecini tamamlayabilmesi için kaçınılmaz olan muhalif anlayışların yeni hükümeti, çağdaşlaşmayı yeniden tanımladı: Henüz yerleşmekte olan yönetim anlayışı, ulusal idealler, toplumsal değerler, ilişki modelleri, terkisine aldığı devrim muhaliflerinin desteğiyle nitelik değiştirdi. Bu dönemde edebiyat direndi. İşlevseldi.</p>
<p>Batı’da yükselen kapitalist sürece uyum sağlamak isteyen genç Cumhuriyetin yeni yöneticileri, özellikle sanat ve düşünce çevrelerine yönelttikleri baskılarla, halkın aydınlanmasına yönelik devrimlerin yetiştirdiği diri kültür florasını soluksuz bırakmayı denediler. Buna rağmen elliler, altmışlar, hatta yetmişler, Türk edebiyatı için yaratı alanlarında çeşitlenmenin, yaratıda özgürleşmenin, sorumlu bireyleşmenin, aklın ve özgüvenin vahası sayıldı.  Edebiyatçılar, değişim ve değişimin tetiklediği siyasi çatışmaları, köy ve kent arasındaki akıl almaz ayrılığı, yeniliğin duyurduğu kaygıları kaleme alan pek çok kitap yazdılar. Geleceklerine sahip çıkıyorlardı. Edebiyat ve edebiyatçılar değerliydi, işlevseldi.</p>
<p>Ne var ki -içeride ve dışarıda- süre giden siyasal çatışmalar, darbeler, hatta savaşlar her çeşit demokratikleşme çabasına, doğal olarak yaratıcılara da, iyi gelmedi. Tutuklanarak, sürgüne gönderilerek, eli kolu bağlanarak sanatsal üretimleri, dolayısıyla varlık amaçlarını gerçeklemeleri engellenenlerin sayısı öyle çoktu ki yalnız edebiyatın değil, kültürel alanların nerdeyse tümünün çoraklaşması, toplumsal uzlaşı ortamının yitmesi, dirilen öfkelerin bir çeşit iç mücadeleye evrilmesi kaçınılmazlaştı. O gün bugündür devam eden felaket tüm özverili üretimlere / katılımlara rağmen önlenemedi. Üstelik içeride ve dışarıda yaşanmakta olan sayısız savaşların beslediği yok olma paranoyası, rasyonel aklın, insancıllığın düzeltici, dengeleyici işlevini de baltaladı.</p>
<p>O zaman akılla taçlanan edebiyatın ayağı sürçtü.</p>
<p>Nasıl sürçmesin? 2011’e gelindiğinde, adamın biri meydanlarda övünüyordu: <em>‘Türkiye Ortadoğu’ya silah satacak duruma gelmiştir!’</em></p>
<p>Keyfiyetle zorunluluğun çarpıştığı arenalarda yıkım görünür olduğunda, görüngüler dünyasından ve çağırdığı kaygılı ruh halinden sıyrılıp kurtuluş umuduyla sanata sığınılması beklenir. Yapamıyorum.</p>
<p>Felsefeyle, bilimle ve sanatla hızlanan evriminin doruğundaki insan, bütün gücünü, yarattıklarını ve yaratma potansiyelini yok etmeye harcadığı, dehşetin gölgesini üzerine salarak ırkının ayağa dikildiği için kazandığı üstünlüğü, ayağının altındaki zemini ondan geri alarak ödetmekte olduğu için yapamıyorum.</p>
<p>Zenginliği sürdürememek, bilimde ve siyasette liderliği kaybetmek, geride kalanların düşmanlık biriktirdiği paranoyası, kendisinden daha üstün birilerinin ortaya çıkıp yerini alacaklarından korkmak, rekabetten korkmak…</p>
<p>Yükselen çıtayla başa çıkamamak… Gelinen bu noktada gereksinildiği kadar yaratıcı olamamak… Artan sorumlulukları taşıyamamak…</p>
<p>Değerlerin değişmesi…</p>
<p>Ve hatta semavi dinlerin ‘mit’olojisi…</p>
<p>Şiddet olgusu ve bu yüzden duyulan dehşet hissiyle dönüşen insanlığın psikolojisi, kendini sabote eden bireyinkiyle birebir aynı görünüyor. Varılan noktada sabotaj / savaş normalleşiyor. Sonuçları da: “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.” Bu durumda edebiyat ne yapsın diyorum, diyorum da… <em>‘</em></p>
<p><em>Ölüleri gömecek yer kalmamış artık / acının durup saçını öreceği yer kalmamış’</em> diyor ya Ritsos, sevdiğim Ritsos, savaş sonrası ve sırasında yazmanın hala olasılığını kanıtlayarak…</p>
<p>Kesintisizdir savaş. Kan dökeni, düzen yıkanı, işgal edeni, sömürgeleştireni kadar yaşamın, insanca yaşamın kendisi, bir savaş zaten…</p>
<p>Savaştan sözetmediğimiz yerde bile sözettiğimiz, savaşın ta kendisidir.</p>
<p>“Savaşın sonrası” diye bir tanım yok insanlık tarihinde, bu yüzden.</p>
<p>Ve tam da bu yüzden savaş-ı-yorum kendimle, savaşı yazmak için.</p>
<p>Savaşa içkin olan yaşam ve yaşama içkin olan savaş üstüne, bir daha düşünmeliyim!</p>
<p><strong>(Dünden Bugünden Edebiyat, Eylül/Kasım 2011, Sayı: 3)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/reyhanyildirim/savas-i-yorum/2011/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AŞKIN DİLİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/vedataydin/askin-dili/2011/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/vedataydin/askin-dili/2011/08/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Aug 2011 21:27:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>VEDAT AYDIN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11618</guid>
		<description><![CDATA[Yerde ve gökte, zahirde ve batında Rahman’ın rızasını arayan kalbi burukların niyazlarında aşkın dili saklıdır. Burada şeytanın ayartmalarına karşı basiret dolu bir aklın uyanıklığı vardır. Taş kalplilerin yüreğine merhamet düşüren şifa kaynağıdır burası. Buradan giren dar kapıdan geçip şükür kapısında divana durur. Doğduğunda yıldızların kaybolduğu güneşe dokunan eller gibi dua makamındadır. Sadra şifa olan kelimeler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yerde ve gökte, zahirde ve batında Rahman’ın rızasını arayan kalbi burukların niyazlarında aşkın dili saklıdır. Burada şeytanın ayartmalarına karşı basiret dolu bir aklın uyanıklığı vardır. Taş kalplilerin yüreğine merhamet düşüren şifa kaynağıdır burası.</p>
<p>Buradan giren dar kapıdan geçip şükür kapısında divana durur. Doğduğunda yıldızların <span id="more-11618"></span>kaybolduğu güneşe dokunan eller gibi dua makamındadır. Sadra şifa olan kelimeler dökülür dudaklarından. Gözyaşları seher vaktinin şahitleridir. Günahı eriten tövbe havuzunda yıkanır. Kuşların, ağaçların, börtü böceğin tespihine karışır aşkın dili…</p>
<p>Nerede kin ve nefret varsa, orada aşkın dili lal olmuştur. Nerede sevgi ve merhamet varsa orada aşkın dili terennüm etmektedir. Gözü yaşlı anaların yüreklerini dağlayan ateş aşkın diliyle söndürülebilir. Bir gencin hayallerini süsleyen temiz bir gelecek aşkın diliyle kurulabilir ancak.</p>
<p>Çok söz omuzlara bir yük gibi biner, ruhlarını dindirecek bir sessizliğin boşluğuna bırakmak gerek söz yorgunluğunu. Ateşe su taşıyan karıncanın azmi yakınlaştırmalı bizi İbrahim’e…   Yusuf’u kuyudan çıkaran ipe tutunmalı ellerimiz, iffetin gömleğini giyerek gitmeliyiz Ken’an iline&#8230; Fakrımız zenginliğimiz olmalı, ortak oluruz böylece Süleyman mülküne…</p>
<p>Ellerini Sevgili’nin (sav) avuçlarının içine koyan Cabir’in sofrasındaki bereket aşkın diliyle Hendek Mücahidlerinin karnını doyurmuştur. Ömer’in yerinden oynatamayıp Peygamber kazmasıyla parçalanan ve üç yöne yayılan ışığın müjdesi aşkın diliyle akmıştır Selman’ın kalbine… Hızır’ın Musa’ya söylediği sırlar aşkın diliyle yazılmıştır. Kerbela’da susuzluktan kavrulan Ehl-i Beyt’in acılarına bakıp bağrı yanan Zeyneb’in gözlerinden boşalan kanlı yaşlardır aşkın diline dönüşen.</p>
<p>Siyah çocukların açlıktan kitlesel ölümler yaşadığı bir zamanın utancını yaşamaktayız bugün. Mükellef sofraların şişirdiği midelerimizi rahatlatmak için yürüme bantlarında kalori tüketmekle meşgulüz. Efendimizin küçük yaşta ziyaret ettiği Busra kan ve barut sesleriyle inliyor. Şeyh-i Ekber’in ruhunu inciten diktatörler kitlesel kıyım yapıyor Güney’in bereketli topraklarında. Aşkın dilini toprağa gömen insanlığın cılız sesi değmiyor çağdaş Firavunların kulaklarına. Allah’a, tarihe ve zamana yemin edip aşkın dilini zenginleştiren Mus’ablar yetişmiyor mekteplerimizden. Kurak bir çöle dönüştürülmüş açgözlü insanların yaşadığı bir dünyanın akıbeti sarsmıyor taşlaşmış kalplerimizi.</p>
<p>Bu böyle gitmez! İnsanlığı derin uykusundan uyandıracak aşkın dilini ikame etmeliyiz yeryüzünde. Kardeşliğin, dostluğun, sevginin, merhametin, adaletin, barışın dili olmalı bu; zalimin, münafığın, belamın, mütrefin insafına terk etmemeliyiz aşkın dilini. Kalbimize genişlik veren niyazı çoktandır unuttuk. Gözlerimizi aydınlatan müjdeli yollardan yürümeyi terk ettik. Arkasından dua ettiğimiz kardeşlerimize duyduğumuz sevgi kurumaya yüz tutmuş. Bir koşuşturma içindeyiz ki gözlerimizi bürümüş, uyandığımızda kendimize bile hayrı dokunmayacak cinsten.</p>
<p>Aşkın dilini dillerimizde çoğalt Ya Rabbi! Atacağımız adımlarımızı rızana tabi kıl! İnsanlığın hidayetine vesile olacak yollardan yürümeyi bize nasip et!</p>
<p><strong>(</strong><a href="http://www.okumayeri.net"><strong>www.okumayeri.net</strong></a><strong> ‘ten alıntılanmı</strong><strong>ştır/ </strong><strong>21.08.2011)</strong><strong></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/vedataydin/askin-dili/2011/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>EDEBİYAT ORTAMININ MELEZLEŞMESİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/edebiyat-ortaminin-melezlesmesi/2011/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/edebiyat-ortaminin-melezlesmesi/2011/08/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 31 Jul 2011 22:13:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>CEMAL ŞAKAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11343</guid>
		<description><![CDATA[Daha yirmi yıl öncesinden söz etmek için, ‘eskiden’ diye başlama zorunluluğu, insanda tuhaf bir geri kalmışlık hatta bir ‘kulağı kesiklik’ durumu yaratıyor. Bunun postmodern durumun her şeyi düz bir zeminde yan yana çekme iştahıyla bir ilgisi olduğu kesin. Zira bir ideolojiye yaslanarak dünyaya vaziyet etme, dünyayı değiştirip dönüştürme talepleri, ‘pek modernist’ bir yaklaşım olarak değerlendirileli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Daha yirmi yıl öncesinden söz etmek için, ‘eskiden’ diye<span id="more-11343"></span> başlama zorunluluğu, insanda tuhaf bir geri kalmışlık hatta bir ‘kulağı kesiklik’ durumu yaratıyor. Bunun postmodern durumun her şeyi düz bir zeminde yan yana çekme iştahıyla bir ilgisi olduğu kesin. Zira bir ideolojiye yaslanarak dünyaya vaziyet etme, dünyayı değiştirip dönüştürme talepleri, ‘pek modernist’ bir yaklaşım olarak değerlendirileli ve bu taleplerin parodisi yapılmaya başlanalı yirmi-yirmibeş yıl oluyor.</p>
<p>Şimdi ‘ayrılıkları konuşma vaktinin geçtiği’; hep beraber yan yana, ama herhangi bir hakikat anlayışı dayatmadan postmodern ortak paydada buluşma zamanı. Başta din anlayışımız, dindarlığımız olmak üzere, sanat, siyaset, iktisat, hukuk ve devlet anlayışlarımızı bu ortak paydada yeniden gözden geçirme zamanı. Hoşgörüye dayalı bir vasatın yaratılmaya çalışıldığı böylesi bir zamanda, biliyorum, ‘ama’ diye bir cümle kurmaya kalkışmak mızıkçılık sayılacak.</p>
<p>Ama kimlerle yan yana durduğumuzun, kimlerle aynı yolda yürüdüğümüzün ve adımızın kimlerle yan yana yazıldığının bir önemi olmalı; en azından ‘eskiden’ bir önemi vardı. O zamanlar edebiyat dergileri, ortak bir düşünüşün ve duyarlılığın ifade biçimlerinin arandığı tezahür alanı olarak çıkardı. Dahası edebiyata ‘bir söz söyleme’ vasıtası olarak bakılırdı. Yazarlar peşinen otosansürü önemser ve her daim murakabe altında eser vermeye çalışırdı. Editörler de -ki bunlara genellikle ‘abi’ denirdi- dergilerini, başta belirlenmiş ilkeler doğrultusunda yayınlamaya özen gösterirlerdi. Murakabe ve yayın ilkelerinin, bugünün postmodern zemininde otoriter, baskıcı ve sansürcü göründüğünün farkındayım.</p>
<p>Şimdi insanları yan yana getiren şey ilkeler değil artık. Çünkü ilkecilik modernist bir yaklaşım olarak yaftalanarak ilkelleştirileli çok oldu. 70’li yıllardan kalma bir nostalji olarak, kulağı kesikler arasında ‘eski günler geyiğine’ kurban gitti. Artık yapılması gereken, genel özgürlükler bağlamında ‘bütün özgürlükleri’ savunma yüce gönüllülüğünü göstermek; ortak bildirilere imza atmak; ortak gösteriler düzenlemek… Devir ortaklıkları çoğaltma devri.</p>
<p>Elbette bunda bir sakınca yok. Sakınca, ortak alanlar düzenlenirken kimin ne kadar konuşacağında ortaya çıkıyor. ‘Kimin ne kadar konuşacağı’ sorusunu, modern bir soru olarak hafifsemek mümkün elbette. Ancak ‘ortaklıkları çoğaltalım’ romantizminin, uygulamada kendiliğinden birçok maraz doğurduğunu gözlemlemek hiç de zor değil.</p>
<p>Burada bazı dergi ve internet sitelerinin adını anmak polemiğe yol açacağı için es geçmekten yanayım. İdeolojik ilkelerin belirleyici olmadığı bu tür ortak alanların oluşmasında yaşanan en bariz sorun; olgu ve olayların ‘neye göre değerlendirileceği’, ‘neye göre bir tutum alınacağıdır.’ Bütün özgürlükleri savunmak gibi romantik bir ilkesizlik, insanı her daim, aslında çok da hoşlanmayacağı nahoş hallere itebilir. Örneğin ‘beraber çıkardığınız’ bir dergide ya da internet sitesinde pornografik bir imgeyle sizin yazınız pekala yan yana gelebilir; dininize diyanetinize söven bir yazıyla sizin vaaz u nasihatınız yandaş olabilir; muzır bir neşriyatı, ifade özgürlüğü bağlamında savunmak size düşebilir ya da çok da farkında olmadan kendinizi, bunlar da iktidarlar parayla tanışalı çok bozuldu bağlamında ‘mahallenize’ söverken bulabilirsiniz.</p>
<p>Zalime karşı, mazlumun yanında olmak ya da Türkçe edebiyat yapmanın zorunlu beraberliği şeklinde makulleştirilebilecek bu yan yanalık nedeniyle her alanda olduğu gibi edebiyat ortamında da bir melezleşme meydana gelmeye başlamıştır. Eğer yazarı tanımıyorsanız ve hakkında bilgi sahibi değilseniz, okuduğunuz yazının hangi dünya görüşünü temsil ettiğini çıkarmanız neredeyse imkansızlaşıyor. Çünkü bu tür dergi ve sitelerde yer alan yazılar, alabildiğine müphem ve bulanık kavramlarla kurulmuş olan ‘evrensel değerler’den beslenmektedir. Bu değerlerin ortak referans kaynağı haline gelmesiyle birlikte insanlar sahip oldukları dünya görüşünü de bu noktadan geriye dönerek ‘yeniden okumak’tadır. Elbette bu yeni okumalarla birlikte, dinin ne kadar da demokrat, liberal, özgürlükçü filan olduğu keşfedilmektedir. Örneğin Hz. Peygamberin kimi şairlerin ‘hal’li yönündeki görüşü karşısında ya bu rivayetin sıhhatinden şüpheye düşülmekte ya da ‘o zamanın şartları’ ile ‘bu zamanın şartları’ diye farklı iki düzlemden söz ederek Hz. Peygamberin örnekliği iptal edilmiş olmaktadır.</p>
<p>Yazının başında da belirtmiştim bu dille konuşmak, yenilerde oluşmaya başlayan hoşgörü iklimini zedelemekte ve dinimizi ‘kötü’ göstermektedir. Ama bu görüntü nerede durulduğu, kimlerle yan yana olunduğu ve nereden bakıldığıyla ilgilidir.</p>
<p>Şaşı bakışlar düzeldi mi her şey güzelleşir.</p>
<p><strong>(HECE ÖYKÜ, AĞUSTOS/EYLÜL 2011)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/edebiyat-ortaminin-melezlesmesi/2011/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>UYANIK BİR BİLİNÇLE HAKİKATE YÜRÜMEK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/selvigulkahdagmuss/uyanik-bir-bilincle-hakikate-yurumek/2011/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/selvigulkahdagmuss/uyanik-bir-bilincle-hakikate-yurumek/2011/08/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 31 Jul 2011 22:12:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SELVİGÜL KANDOĞMUŞ ŞAHİN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11346</guid>
		<description><![CDATA[“Dünya ışığı, cennet ışığı, âhiret bahçesi, ruh şafağı için bir gecedir, karanlıktır. Âhiret de, cennet de dünyaya batmış dünya boyasına boyanmış kişiye bir şey söylemez.” ifadesiyle, İlahi olana kalbini kapatmış insanın ruh halini anlatır Sezai Karakoç Yitik Cennet’te. Âhiret yurdundan onun mühürlü kalbine esintiler, muştulu çağrılar gelmez. Şah damarından daha yakın Olana olan uzaklık, teslim [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“<strong><em>Dünya ışığı, cennet ışığı, âhiret bahçesi, ruh <span id="more-11346"></span>şafağı için bir gecedir, karanlıktır. Âhiret de, cennet de dünyaya batmış dünya boyasına boyanmış kişiye bir şey söylemez.”</em></strong> ifadesiyle, İlahi olana kalbini kapatmış insanın ruh halini anlatır Sezai Karakoç Yitik Cennet’te. Âhiret yurdundan onun mühürlü kalbine esintiler, muştulu çağrılar gelmez. Şah damarından daha yakın Olana olan uzaklık, teslim makamından, inkâr makamına taşır kulu. Geçici ve süfli olana olan tutkun bağlılık insanlığı tükenişe taşırken aynı zamanda albenili hayatın kulu ve kölesi olma noktasında tavizsiz görevler üslenir. Dar bir dünyada, kölelikler, para, mevki hırsı peşini bırakmaz.</p>
<p>Uyanık bir bilinç haliyle Rabbine yönelen kul, cennet sürgünü olduğunu bilerek adımlar dünya yolculuğunu. Dünya gurbetinde yaşarken sürgünlere uğrar. İlahi öğretiyi yaşam damarlarına içirirken, kendinden sürgünler yaşar. Bilir ki terk ettikleriyle, bıraktıklarıyla, özlemleriyle, arzularıyla yürüdüğü dünya yolculuğunda, şah damarından daha yakın Olana sunulacak sadece arınmış bir kalbi, teslim, şükür, dua makamındaki anları vardır.</p>
<p>Sorgulama ve yargılama günlerine doğru yürürken, düşmeler, tökezlemeler, bocalamalar peşini bırakmaz. Kıyamete kurulu saatler gelecektir. Hakikate karşı hep çocuk yüzümüzle yürürüz. “<strong><em>Ey zindanda bir gece geçirmemiş dost, güneşe doğru çılgın koşuyu yapacak çocuk olabilir misin?”</em></strong> diye uyarır bilge yazar. Sonsuzluk aşısı yapan rüzgârlara çocuk masumluğunda koşular yaparız hep.</p>
<p>“<strong>O (ki) kullarından dilediğine: (bütün insanları) uyarın ki, Benden başka tanrı yok, öyleyse Bana karşı kendinizi uyanık bir bilinç ve duyarlılık içinde tutun! Buyruğunu ulaştırmaları için melekleri vahiyle indirir</strong>.” (Nahl-2) diye buyurur Yüce Kitap’ta Rabbimiz.</p>
<p><em>‘Uyanık bir bilinç ve duyarlılık’</em> hali insanlığı kurtuluşa, takvaya, erdeme ve onurlu bir yaşantıya götürecektir. Her çağa seslenişler gönderen, her çağa dirilişler sağaltan, ölmeyen bir özle daima diri olan bir misyonu vardır, Mutlak Gerçeğin.</p>
<p>İçsel mahkemelerimizin, yüzleşmelerimizin, sorgulamalarımızın sonunda Ruzi Mahşer’deki büyük toplantıya taşırız yorgun yüreklerimizi. Dünya duraklarında provalar yaşarız, düşeriz, kalkarız ama hep teslim ve şükür makamında secdeler yaparız. Herkesin en önce gördüğü, bizi biz yapan, âhirette de bizi tanınmış kılacak olan alnımızı aciz ve çaresiz bir halde teslimiyet secdelerine vururuz.</p>
<p>Karşımıza çıkan her hayat sorusunu, hesaplı günlerde yaşadığımız şuurla cevaplamalı. Rabbimizle olan rabıtamızı her zaman teslimiyet makamında, şuurlu ve uyanık bir bilinç halinde yaşamamız gerekir. Bu bilinç hali bizi inanmanın aşkın hazzına taşıyacak ve sonsuz aşılar yapacaktır ruh dünyamıza. Hayata, ölüme, ötelere hükmeden yüce Rabbimize adım alırken, hayra ve güzelliklere, hikmete yolculuğa çıkarız. Uyanık bilinç haliyle çıkılan bu hikmet yolculuğunda iradesiz, adeta sürüklenen bir hal ile anlamsız devingenliklerin içinde bunalmış insanlığımızdan arınırız. Gelişigüzel, sorgusuz sualsiz, haz okyanuslarında, geçici dünyanın boyasına bulanmış hayatlardan adım alırız.</p>
<p>Ahlaklı, erdemli, onurlu bir hayat yürüyüşü artık bizim yazgımız, kaderimizdir. Manevi ve ahlaki tercihlerimiz bizim hayat düsturumuz olur. İyilik merdivenlerinden çıkarken, kötülüğün hazza boyanmış yalancı, öğüten aşağılara taşıyan durakları bize çok uzaktır.</p>
<p>Gözlerden perdelerin kalktığı gün Rabbim seslenir: <strong>“(Ve O gün ona:) Şimdi oku sicilini! (denecek). (Çünkü) Bugün kendi hesabını kendin çıkaracak durumdasın!” </strong>( İsra-14) Bu seslenişe ancak, uyanık bir bilinçle teslim olanlar alnı ak yürüyecektir. Rabbim bizlere uyanık bir bilinçle inanmayı ve yaşamayı nasıp etsin&#8230;</p>
<p>(1 Haziran 2011 / Temmuz-Ağustos 2011/Kur’ani Hayat)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/selvigulkahdagmuss/uyanik-bir-bilincle-hakikate-yurumek/2011/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ZYGMUNT BAUMAN&#8217;IN POSTMODERN ETİĞİNE REDDİYE</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/ozkangozel/zygmunt-baumanin-postmodern-etigine-reddiye/2011/06/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/ozkangozel/zygmunt-baumanin-postmodern-etigine-reddiye/2011/06/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Jun 2011 17:55:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖZKAN GÖZEL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=10773</guid>
		<description><![CDATA[“Özgürlüğe mahkumuz!”. Sartre ilk bakışta çelişki arz eder görünen bu mottoyu Avrupa’nın had safhada kimlik bunalımı yaşadığı bir dönemde dile getirmişti, İkinci Dünya Savaşı esnasında. Kimliklerin uçmasına, uçuşmasına, giderek silinip gitmesine methiyeler düzüldüğü zamanımıza uygun motto ise –Bauman’ın ağzından sadır olsa hiç şaşmayacağımız–  “Özgürüz, çünkü özgürüz!” ifadesi olabilir. Denebilirse, Sartre’ın uçağı havada olduğunu bilmekle birlikte [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Özgürlüğe mahkumuz!”. Sartre ilk bakışta çelişki arz eder görünen bu mottoyu Avrupa’nın had safhada kimlik bunalımı yaşadığı bir dönemde dile getirmişti, İkinci Dünya Savaşı esnasında. Kimliklerin uçmasına, uçuşmasına, giderek silinip gitmesine methiyeler düzüldüğü zamanımıza uygun motto ise –Bauman’ın ağzından sadır olsa hiç şaşmayacağımız–  “Özgürüz, çünkü özgürüz!” ifadesi olabilir. Denebilirse, Sartre’ın uçağı havada olduğunu bilmekle birlikte <span id="more-10773"></span>yerle yani kuleyle bağlantı arayan bir uçaktı –filozofun Marksizm ile uzatmalı flörtünü hatırlayalım. Bauman’ın <em>zaviye</em>sinden bakınca ise kuleyle bağlantısını yitirmiş, giderek böyle bir bağlantısızlığı kendi varlık hikmeti sayar olmuş menzilsiz, güzergâhsız bir uçakla karşı karşıyayız: ‘Uçan çünkü uçan bir uçak’. Uçaktaki yolcuların şen şakrak kahkahaları her türden kule bilincini yani ‘Kimiz, nereye gidiyoruz?’ sorusunu bastırmaktadır. Bu postmodern uçaktan farklı perdelerden, çoğul bir edayla, ama aslında yekpâre –evet, yekpâre–  bir seda yükseliyor: ‘Kim isek kimiz; uçuyoruz, çünkü uçuyoruz!’. Hürlüğün, Hazzın ve Hızın belirleyici olduğu oyuncul bir döngüdür bu.</p>
<p>Postmodernlerin ikili karşıtlıkları yapı-bozumuna uğratmaya olan düşkünlükleri malumdur; bu yüzdendir ki müphemliğe, akışkanlığa, ertelemeye bayılırlar. Ne ki, o çokça tebcil ettikleri fark (<em>différence</em>) bakarsınız kolayca kayıtsızlığa (<em>indifférence</em>) dönüşüvermiştir. Biz <em>postmodernizm</em> denen şeyin, hem modernizmin bir <em>süreği</em> olduğunu, hem de –bir bakıma– (modernizmden) bir <em>sapma</em> olduğunu düşünme eğilimindeyiz: Modernizmin son-uc’unda ‘modernizmden bir sapma’ olarak ortaya çıkan postmodernizm, bugün giderek <em>sapma olarak sapma</em> halini almıştır. Amerikan akademik ve entelektüel pazarının ‘postmodern düşünürler’ olarak yaftalayıp fikirlerini sulandıra-ballandıra üzerimize yapış yapış akıttığı Foucault, Deleuze, Derrida, Levinas gibi düşünürler –ilginçtir– postmodernizm yaftasını üzerlerinden hep silkelemeye çalışmışlardır. Yine de, belki kendileri rağmına da olsa, bugün bu düşünürlerin fikirlerinin postmodern bir alımlanışı ile karşı karşıyayız. Hakim ve yaygın bir alılmama tarzıdır bu.</p>
<p>Postmodern “zaviye”nin postnişinlerinden Zygmunt Bauman kendi ‘etiğini’ geliştirirken Levinas düşüncesini düpedüz tahrif, hatta tahrip eder: çarpuk-çurpuk, eğri-büğrü, müphem-muğlak bir Levinas okuması geliştirir (<em>Postmodern Etik</em>, çev. A. Türker, Ayrıntı). <em>Müphemlik</em> (<em>ambiguity</em>), modernliğin temellerini, giderek temel düşüncesinin kendisini ‘kıyasıya sorgulayan’ Bauman’da <em>temelsiz temel olarak</em> açık eder kendini; tuhaf ama, zımnen ve kaçamak bir şekilde her şeyi belirlese de, temelselliği itiraf edilmemiş olarak kalan <em>muhkem kaziye</em>dir müphemlik Bauman’da. Evet, bir Bauman’da görüldüğü üzere postmodern tutum temelselcilik aleyhtarı gibi görünür ilk bakışta. Ne ki, bu tutum bir yandan her türden mutlaklığı reddederken, öte yandan müphemliğin kendisini mutlaklaştırmaktan ya da onu ‘temellerin temelsiz temeli’ olarak evrenselleştirmekten geri durmaz hiç bir biçimde. Denebilir ki müphemlik Bauman için altta-yatan “açık-seçiklik”tir, adeta her şey onunla ölçülür, değer ya da değersizlik kazanır. Müphemliğin kendisi ve yalnızca o müphem değildir tuhaf bir biçimde. Bauman’da müphemlik, hiç itiraf edilmese de, tartışılmaz ‘açık-seçiklik’tir açıkça. Buradan müphemlikten özgürleşememiş bir ‘etik’ neşet eder ki bu, metaforumuzu sürdürürsek, uçuşun bilgisini vermez ama uçaktaki yolcuların <em>kahkaha ekonomisi</em>ni düzenler olsa olsa. Başka bir ifadeyle, Bauman’a göre (etiğin kendisi de dahil olmak üzere) her şey müphem, <em>yalnızca müphemliğin kendisi gayr-i müphem yani kesin ve sarihdir</em>. Bauman’da müphemlik tartışılmaz ‘dogma’dır haddizatında; ama aynı zamanda boğazdan içeri hoşlukla kayan akışkan bir ‘dolma’dır da, içinin boşluğundan öyle olduğu kolayca anlaşılmasa da. (<em>Modernlik ve Müphemlik</em>, çev. İ. Türkmen, Ayrıntı).</p>
<p>Kuşkusuz dünya karmaşıklığı ve müphemliği içersinde kendini bize verir. Bu bakımdan, din, felsefe, sanat ve (siyasetle bağlantısı içersinde) etik bu müphemliğe bir vuzuh, bir açıklık, dolayısıyla da bir anlam verme çabasını ifade eder. Böylece iyi ile kötü arasında seçim yapma yetisi olarak ahlaki yeti tam da “müphemliği aşma” yönünde gösterir kendini. Bu bakımdan ahlak, müphemliğe boylu boyunca uzanmakta değil ama ‘müphemlikle yüzleşme’de bir açıklığa ve bir anlama kavuşur. Seçim, tercih, sorumluluk, özgürlük, ahlaki benlik bunlar hep birbirini gerektiren kavramlardır. Aklen ve ahlaken ayık kalmanın yolu sisi pusu dağıtmaktan, doğruyu eğriden ayırmaya çalışmaktan, vuzuha ulaşma çabasını öne almaktan geçer – müphemlik, müphemlik, müphemlik diyerek sapı samana, tozu dumana, akı karaya karıştırmaktan değil. Ayırma, ayıklama, ayrıştırma, eleme ve eleştirme liyakat ve sorumluluğu, ayık kafayla gezmek isteyenlerin harcıdır ancak, müphemlikten özgürleşme yolunda vuzuha doğru atılan <em>ser-best</em> kafaların harcıdır, evet.</p>
<p>Bu bakımdan, Bauman’vari bir biçimde “ahlaki yaşam, sürekli belirsizlik içinde yaşamaktır” demek, bulanık akan suyu daha da bulanıklaştırmaktan ve bulanık suda b/alık avlamaya çalışanlara gerekçe ve mazeret sağlamaktan başka bir şey ifade etmiyor. Ahlaki benlik bağlamında <em>kuşku sahibi olma</em>yı, müphemliğe garkolmuşluk olarak değil de <em>rahatsız bir vicdan</em>a sahip olmak olarak,  öz/eleştiri kabiliyeti olarak anlamak gerek. İyi vicdan, rahatsız vicdan, rahatsızlığı belirgin olarak kendinde duyan ve bu yüzden de kendinden, özerkliğinden, özgürlüğünden ve eminliğinden kuşku duyan bir vicdandır. Levinas’ın terminolojisiyle konuşursak Yüz bize “Öldürmeyeceksin!” diye <em>buyurur</em> ki bu emirde en ufak bir müphemlik yoktur. Yüz, kesin olarak emreder ve bizi <em>iki yolun kavşağı</em>nda vicdanımızla baş başa bırakır. Somut bir örnek verirsek, kısa süre önce sözü edilen CIA’nin işkence odaları olarak tanzim edilmiş uçaklarına biz kalben, lisânen veya –eğer mümkünse– fiilen ya itiraz ederiz ya da etmeyiz, bunun arası yoktur. Bu uçakların varlığı-yokluğu şaibeli ya da müphem olabilir, ama vaki bir zulüm karşısında vicdanın sesi gayet sarihtir. Nitekim, Yüz “öldürmeye<em>bilir</em>isin” demez, muğlaklığa meydan vermez.</p>
<p>İktidar kendi doğrularını/yanlışlarını dayatıp tedavüle sokarken, kurdun puslu havayı sevmesi misali müphemlikten yararlanır, bu yüzden vuzuhtan nefret eder; vuzuh, vazıh olarak belirdiğinde kendi doğrularının iğreti müphemliği ve sahte sarahati açığa çıkacaktır çünkü. Etik tutum vuzuha doğru atılır, açıklığa, anlama doğru. Bu tutumun sahibi, vicdanını rahatsız, yaptıklarını yetersiz, kendini suçlu ve borçlu hisseder. Ama bunlar müphemlikle ifade edilebilir mi? Müphemlik bizatihi müphem olarak kalmıyor mu etiği ifade etmede? Şu kesin: Bauman etiğe karşı hayli müphem ve muğlak bir tavır ve anlayışa sahiptir. Etiği müphem olarak karakterize edişi bu yüzden olsa gerek.</p>
<p>Yüzün buyruğu evrenselleştirilemez belki, ama bu buyruğu işitme kabiliyeti yani ahlaki duyarlık imkânı evrensel olarak bütün insanlarda bulunur. Ve etik temelinde yasalar öngörmek de mümkündür. Yani özünde öznel görünen etik, nesnel düzenlemelere esin kaynağı ve temel teşkil edebilir. Etik ve Yasa, gerçi farklı şeyler olsalar da, birbirlerini dışlamazlar. Ütopyayı (veya etik ütopyayı) gerçeklikle hiçbir bağı, bağlantısı olmayan bir şey olarak almamak gerek. Ütopya, ütopya oluşuyla, gerçekleşmese bile –ki tanımı gereği gerçek-dışı (<em>u-topos</em>) bir şeydir– gerçekliğe tesir edebilir, onu dönüştürebilir. Mevcut olmayan bir şey, mevcut olmasa da, hatta bizzat mevcut olmadığı için, Mevcut düzene tesir edebilir. Dünyada saf iyi ve saf kötü diye bir şey olmasa da <em>bize yerleştirilmiş</em> iyi ve kötü duygusu müphemlikleri tasfiye ederek Yasanın etiğe yaklaşmasına, dolayısıyla da dünyanın daha bir yaşanılır hale gelmesine hizmet edebilir. Böylece biz, ‘<em>dünyada ak ve kara olmadığı ama çeşit çeşit griler olduğu</em>’ s/avunmasına tutunan bir eyyamcılıktan uzaklaşarak ‘<em>griler ne kadar ak ne kadar kara</em>’ sorusunu merkeze alan ahlaki bir titizliğe yükselebiliriz.</p>
<p>Kötü, karalamayı sevse de kendini kara olarak sunmaz, puslu ve gri olanı tercih eder. Bauman’ın yaptığı üzere, ‘<em>kendini gri olan üzerinden aklamak</em>’ ise postmodern tutumdaki ahlaki iğretiliğe işaret eder olsa olsa. Yerle bağını koparmış, sisli, gri bir gökte vızır vızır dönen bir uçaktaysanız ân gelip yakıt bittiğinde yere çakılacağınızı anlamak zorundasınız: <em>uçmak</em> ansızın <em>tamu</em>ya dönüşüvermiştir, kahkahalar iniltilere, haz işkenceye. Bize sahte cennetler vaat eden tüm zaviyeleri, tüm postnişinleri reddediyoruz. Gelgelelim iyi biliyoruz, şeyh uçmasa da müritleri uçurur onu. Hürlük, Hız ve Hazz’ın oyuncul döngüsünden kurtulup  müphemliğin yapış yapış rehavet kokan akışkanlığından vuzuhu ve titizliği talep eden ayık vicdanın arı-duru alanına geçmek özgürlüğümüzün diyeti olsa gerek. Bu diyet ödenmedikçe özümüz gürleşmeyecek.</p>
<p>Postmodernlikle birlikte, fark oyunları saf bir içkinlik ekonomisinde hoşluğa, hoşluk olarak hoşluğa ve boşluğa, giderek de <em>başı-boş</em>’luğa dönüşüyor. <em>Ser-hoş’</em>luk mütemadiyen itibar görürken, tefrik ve temyiz mercii olarak akıl boyuna yuhalanıyor. Müphemlik ve muğlaklık bir değer, değerli bir şey derecesine yükseltilip baş tacı edilirken, sarahat ve vuzuh sistematik bir biçimde aşağılanıp değeri aşınmış, çoktan aşılmış bir şey derekesine indiriliyor. Mevcut’un <em>akışkan</em> bir biçimde, pürüzsüzce, sorunsuz işlemesini temine matuf Bauman’vari bir ‘etik’ bu surette sürülüyor nitekim entelektüel-akademik pazara. Mevcut’u muaheze etmeye değil, e[ste]tikleştirmeye hizmet eden bir ‘etik’ bu kanımızca.</p>
<p>Bugün Müslüman zihinlere de sirayet etmiş olan bu <em>ser-hoş, </em>bu yapışkan, bu akışkan, bu muğlak, bu müphem, bu <em>ne idüğü belirsiz</em> etiğe-estetiğe karşı tavır almak kime düşüyor? ‘Kule bilinci’ne sahip <em>ser-best</em> kafalara hiç kuşkusuz – akli sarahati ve vicdani titizliği merkeze alacak, sisi-pusu dağıtacak, postmodern pusuyu açık edip geçersiz kılacak <em>ne idüğü belli</em> <em>ser-best</em> kafalara…</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK KİTAP, 01.06.2011)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/ozkangozel/zygmunt-baumanin-postmodern-etigine-reddiye/2011/06/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>POPÜLER FANTASTİK YAPILARA ELEŞTİREL BİR BAKIŞ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/semihakavak/populer-fantastik-yapilara-elestirel-bir-bakis/2011/06/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/semihakavak/populer-fantastik-yapilara-elestirel-bir-bakis/2011/06/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 May 2011 22:08:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SEMİHA KAVAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=10734</guid>
		<description><![CDATA[“Hayal bir yönüyle duyularımızla algılayabildiklerimizi ruhanileştirirken diğer yandan kalple hissedilen şeyleri de onlara bir form kazandırarak cismanileştirir.” Etimolojik olarak kökende “hayal” anlamını haiz fantastik, Ortaçağ’da ilk kez “cin çarpmış” anlamında kullanılarak, 19.yüzyıl ortalarında “yalnızca imgelemde varolan” ve “cismani bir varlığın görüntüsüne sahip olan” olarak iki ayrı anlamı içermektedir. Tarihler boyunca insanoğlunun doğasında bulunan merak duygusu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Hayal bir yönüyle duyularımızla algılayabildiklerimizi ruhanileştirirken <span id="more-10734"></span>diğer yandan kalple hissedilen şeyleri de onlara bir form kazandırarak cismanileştirir.”</em></p>
<p>Etimolojik olarak kökende “hayal” anlamını haiz fantastik, Ortaçağ’da ilk kez “cin çarpmış” anlamında kullanılarak, 19.yüzyıl ortalarında “yalnızca imgelemde varolan” ve “cismani bir varlığın görüntüsüne sahip olan” olarak iki ayrı anlamı içermektedir.</p>
<p>Tarihler boyunca insanoğlunun doğasında bulunan merak duygusu gizemli, esrarengiz ve olağanüstü görünene olan ilgisi, onun hayal dünyasından hareketle gerçek olmayan hikayeler, yapıtlar, romanlar,  yaratmasına yol açmıştır.</p>
<p>Bu yaratılan yapıtlar fantastik (hayal) bir dünyada kurgulanan, gerçek dışı bir dünyada gerçek olmayan hadiselerle yaratılan eserlerdir. En önemli özelliği onun bu hayali dünyada yaratılıp anlatılmasıdır. Görünen gerçekliğin dışında tamamen canavarlar, şövalyeler, cinler, büyüler, tuhaf yaratıkların yer aldığı bir dünyadır bu hayal dünyası.</p>
<p>İnsanın olağanüstüne olan eğilimi, kendisindeki yaratma dürtüsünün baştan çıkarıcılığıyla modern zamanlarda da evrensel fantastik eserler, yapıtlar ortaya koymasına neden olmuştur.</p>
<p>Fantastik dünyasının kahramanları, her türlü gerçeklik dışı olay örgüleri içinde enteresan bir şekilde bu yapıtların içinde yer alırlar. Bunlar, devler, cüceler, büyücüler, vampirler, cadılar, kötü ve iyi savaşında her türlü kılıktan kılığa giren yarı insan yarı hayvan (sfenks) şeklindeki mistik yaratıklardır.</p>
<p>Modern öncesi, olağanüstü olana ilişkin hikâyeler, dinî inanışla bağlantılı olup bu nitelikleriyle gerçeklik dünyasına dairdi.</p>
<p>Fakat günümüzde romantizmin, katı realizmin, modernizmin ve postmodernizmin etkisiyle fantastik artık hayal alemine ait olan insanların kurguladıkları kavram haline dönüşmüştür.</p>
<p>Ortaçağ insanının aksine olağandışı olana karşı inançsızlığı olan modern insanın, kendisinin bütün gerçekliğine rağmen, farklı ve çekici olan fantastik kurgulardan yine de uzaklaşmamış, onları okumaya devam etmiş olması, onun kendi gerçeğiyle çelişen bir durum olduğunun da hazin bir göstergesidir aslında.</p>
<p>Günümüzde giderek popülerlik kazanan birçok fantastik edebiyat ürünleri bulunur. Bu edebi türler mitolojik, coğrafik ve tarihi açıdan tamamen yazarın hayal dünyasından yola çıkılarak yazılan türlerdir. Bu kurguların en ilgi çekici yanı ise, herkese hitap edici olan evrensel yanının bulunmasıdır. İnsanlık tarihinin ortak kültürlerinden hareketle kaleme alınan bu eserlerde tarihî gerçeklerin izlerini de takip edebiliriz.</p>
<p>Fantastik yazarları kendi hayal güçleri oranında yaşanılan dünyayı yeniden anlamlandırarak okuyucuyu fantastiğin zengin dünyasında enteresan yaratıklarla, mistik atmosferlerle dolu serüvenlere sürüklerler.</p>
<p>Eserlerin evrenselliği, bütün kültürlerin insanlarının o kurgu içerisindeki karakterlerle kendilerini eşleyebilmesine ve uyum sağlayabilmesine olanak sağlar. Fantastiğin gizemli, macera dolu, tılsımlı dünyası ise okur için en eğlenceli yanlardan biri olarak ifade edilebilir.</p>
<p>Fantastiğe dair edebiyat ürünlerine örnek olarak sayılabileceğimiz pek çok eser mevcuttur. Bunların başlıcaları; türünün en güzel örneği olarak Yüzüklerin Efendisi üçlemesidir. Şiirsel bir dille örgülenen nadide eserlerden Gormenghast üçlemesi, Ursula K. Le Quin’in Yerdeniz Büyücüsü, Yerdeniz Beşlemesi, epik fantezi türünde Eddings’in Kehanetin Oyuncağı, Büyülü Şato, Sihirbazın Tuzağı, Büyücüler Kraliçesi eserlerinden oluşan Belgariad serisi, Batının Muhafızları, Murgoların Kralı, Kell Kâhinesi eserleriyle Malloreon serileridir.</p>
<p>Bu yazarların ortak noktası ise, hayal dünyası ile edebiyatı buluşturmayı unutmamaktır.</p>
<p>Yine sıradan olmayanlara örnek olarak; Micheal Moorcock’un Elric destanlarını, Robbin Hobb’un Farseer serisi, Stephen King’in The Dark Tower (Kara Kule), Edgar Allan Poe’nin Kuzgun’u, Marion Zimmer Bradley’in (Atlantis’in Çöküşü) adlı eserlerini verebiliriz.</p>
<p>Okuru farklı kültürden farklı diyarlardaki kahramanlarla tanıştırarak, yaratıcılığı ön planda tutup, en çok okunmaya aday türler arasına sokabilmeyi başarmışlardır. Kurgunun farklı atmosferler içerisinde okuyucu renkli bir dünyaya sürüklemesi, hem düşündürüp hem eğlenceli olması evrensel bir güzelliğin ortaya çıkabileceği düşüncesinden bizi uzak tutmaz.</p>
<p>Fantastik bir yapıt, hayalgücüyle birlikte olay örgüsü etrafındaki kurguyu şekillendiren unsurlar hakkında da bilgi vererek, kurgunun yalnız hayal gücüyle değil, mantıkla da bütünleştirilmesini gerektirir.</p>
<p>Günümüzde fantastik edebiyat ürünlerinin temel sorunsallarından ilki; hayal olarak düşünülen şeylerin yaratıcı olmamasıdır.  Halbuki yaratıcılık önemlidir . Peki o halde sorun nedir?</p>
<p>Sorun, halen Ortaçağ kilise kültürü, Hıristiyan kültürü, realizm öncesi ve realizm sonrasına ait döneme ilişkin malzemelerin kullanılıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Bu da yaratıcılığı öldüren bir şeydir.</p>
<p>Şeytan, büyülü şatolar, gizemli cinayetler olağandışı durumlar olaylar vakalar her zaman gotik dönemi yani Ortaçağ’ın realizm öncesi gotik dönemin malzemeleri olarak şu anda hayal dünyasının içine sığdırılmaya çalışılır. Yani orijinal bir şey yoktur ortada.</p>
<p>Fantastik ürünlerin sıradan oluşları da başka bir temel sorundur. Mesela şu anda fantastiğe hakim olan,  birbirlerini takip eden bir vampir izleği, kan emme, satanist düşünce, bu eserlerin çoğunda görülen aynı izleklerdir.</p>
<p>Halbuki bir başka dünyanın fantastiği bize başka bir ufuk açar. Bu da Doğu fantastiğidir.</p>
<p>Çünkü Doğu fantastiğinde vampir hikâyeleri heyecanlı maceralara, gizemli yaratıklar merak uyandırıcı kahramanlara, kan içici çiftler, uğruna dünyaları fethedip olağanüstülükler gösteren aşıklara dönüşmüştür.</p>
<p>Doğu fantastiğinde hakim olan “hikmet” izleği, bütün anlatılara bambaşka bir renk katar.</p>
<p>Dede Korkut, Binbirgece Masalları, Aşık Hikayeleri, Halk Masalları, Kahramanlık Hikayeleri, Menkıbeler, Velayetnameler, Hamzanameler, Danişmendnameler, sözlü ve yazılı kültüre ait masallar Doğu fantastiğinin iskeletini oluşturur.</p>
<p>Doğu dünyasının destansı, masalsı anlatıları ve büyülü hikayeleri fantastiğe geniş bir imkan sağlar. Doğu’nun sözlü edebiyatında fantastik düşüncede kurgulanmış masalın bambaşka bir yeri vardır. Anlatıların hayalle birlikte içinde bulunulan zamanla özdeşleşen ve “hikmet” izleği ile birlikte gerçeğe davet eden yanı, modern öncesi daha etkili bir biçimde yansıtılarak kuşaktan kuşağa aktarılıyordu. Modernizm her ne kadar her yönüyle Doğu’nun fantastik malzemeleri üzerinde kuşatıcı olsa da, Doğu kendi masal kahramanlarını bütün doğallığıyla tekrar tekrar var edip, böylelikle eski büyüsüne sahip çıkabilmeyi başarabilmiştir.</p>
<p>Fantastik yapıtlar, estetik haz veren ilginç, zevkli, gizemli, olağanüstü öğelere sahip dünyası ile sayısız zıtlıklarla bağlantı kurabilme, gerçekleri farklı boyutlardan değerlendirip farklı bakış açıları ile anlamlı keşiflere yolculuk yapabilmemize imkan tanıyarak, edebiyatın içinde kıymetli bir alan olarak her zaman varlığını sürdürecektir şüphesiz.</p>
<p><strong> (Hece Edebiyat, 2011 Nisan/Mayıs sayısı)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/semihakavak/populer-fantastik-yapilara-elestirel-bir-bakis/2011/06/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

