<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Alıntı Söyleşi</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/alintilar/alinti-soylesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Feb 2012 22:09:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>AYKUT ERTUĞRUL İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/aykut-ertugrul-ile-soylesi/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/aykut-ertugrul-ile-soylesi/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:26:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AKİF HASAN KAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13015</guid>
		<description><![CDATA[Aşkar’ın yazarlarından Aykut Ertuğrul, uzun yıllardır dergilerde yayımladığı öykü birikimlerini kitaplaştırdı. ‘Keyfekader Kahvesi’ Okur Kitaplığı Yayınları arasında çıktı. Kendisiyle hem kitabı, hem de öyküyü konuştuk. 1-Kitaba ismini veren öykünüzle başlayalım. “Keyfekader Kahvesi” gerek kurgusu, gerekse biçim bakımından çok ilginç bir öykü. Masalsı bir havası da var. Tahkiye, modern, postmodern imkânları adeta harmanlamışsınız. Bu bağlamda, bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aşkar’ın yazarlarından Aykut Ertuğrul, uzun yıllardır dergilerde <span id="more-13015"></span>yayımladığı öykü birikimlerini kitaplaştırdı. ‘Keyfekader Kahvesi’ Okur Kitaplığı Yayınları arasında çıktı. Kendisiyle hem kitabı, hem de öyküyü konuştuk.</p>
<p><strong>1-Kitaba ismini veren öykünüzle başlayalım. “Keyfekader Kahvesi” gerek kurgusu, gerekse biçim bakımından çok ilginç bir öykü. Masalsı bir havası da var. Tahkiye, modern, postmodern imkânları adeta harmanlamışsınız. Bu bağlamda, bu öykü deneysel bir öykü mü?</strong></p>
<p>Sen de bilirsin ki sevgili Hasan Abi, öyküleri yazarken “şimdi yeni bir şey deneyeceğim, şöyle moderni postmoderni birbirine harmanlayıvereyim” filan demiyoruz pek. Kalemi elimize alıp yazmaya başladığımızda yazıyoruz sadece, teknik ayrıntıları umursamadan.  Doğrusu da bu sanırım. Bu şerhden sonra, Keyfekader Kahvesi’nde modern unsurlar/teknikler olduğunu kabul edebilirim. Bir “büyük anlatı” hissiyatı, öykü zamanındaki sapmalar, işte yer yer bilinç akışı tekniğinin kullanılması, kahramanların tipolojisi açısından vs. Gelgelelim postmodern imkânlar nelerdir sorusuna benim verilecek çok da net bir cevabım yok. Postmodernizmin edebiyatımızdaki örnekleri nelerdir sorusuna olmadığı gibi. (Oyun-lu metinler kapsamında Gökdemir İhsan’ın Kurmaca Alıştırmaları ve Katakofti’si ve İhsan Oktay Anar’ın sıra dışı romanları haricinde)</p>
<p>Cevizci’nin felsefe sözlüğünde postmodern sanat anlayışının tanımına baktığımızda; postmodernizmin sanat için sanat, yüksek sanat kavramlarına karşı çıktığını, sanatla hayatın ayrı düşünülemeyeceğini, sanatla gündelik hayat arasındaki sınırların ortadan kaldırılması gerektiğini savunduğunu görürüz. Bir de şu: “Kodların karışımını yeğleyen bir üslup karışıklığı, hiç kuşku yok ki parodi, pastiş, ironi, oyun ve kültürün yüzeydeki sığlığının kutsanması, postmodern sanat anlayışının karakteristik özellikleri olarak ortaya çıkar.” Genel olarak postmodernizmin hakikatin parçalanmışlığına, öznelliğine hatta “yok”luğuna vurgu yaptığı da sıkça söylenir. Aslında bu konuda herkesin kafasının karışık olduğunu düşünüyorum. Mesela üst kurmaca (meta kurgu) ya da metinlerarasılık için kimi eleştirmenler modern tekniklerdir dese de postmodern diyenler de yok mu? Vasata razı arabulucularsa, bunları kullanan yazarları (Borges, Calvino, Auster, Eco, Atay vs.) postmodernist saymasa da, postmodernizmin işaretçileri olarak görüyorlar.</p>
<p>Belki kendi kafa karışıklığımdan dolayı etrafı toz duman görüyorumdur, geçelim. Bu öykü deneysel bir öykü mü? Yazılan her yeni öykü kadar… Yapılmamış şeyleri yaptığımı iddia edemem, ama her öykümde daha önce yapmadığım bir şeyi denemeye çalıştığım söylenebilir, bu da beni deneyselci yapmaz zaten.</p>
<p><strong>2-Öykülerinizde fantastik ve büyülü gerçekçilik önemli bir yer tutuyor. Ne dersiniz?</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13018" title="2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/2.jpg" alt="" width="297" height="375" /></a>Fantastik ve büyülü gerçekçilik başlığı altında toplanabilecek metinleri, bu türlerde eser veren yazarları hevesle takip ettim, ediyorum. Masalları, destanları, çeşitli kültürlerin mitlerini ezelden beri keyif alarak okudum; beslendim.  Bu yüzden de önemli bir yer tutuyor öykülerimde. Neden sevdiğim, kapıldığım sorusunaysa verecek net bir cevabım yine yok, tek sebebi çocukluğumdan bugüne yaptığım savruk okumalar olabilir; kutsal bir sebebi olmadığı kesin. Böyle devam edecek mi dersen, azalarak, değişerek, evrilerek evet. Sürekli yeni şeyler okuyup yeni şeyler öğreniyoruz, bu da yeni sorumluluklar, yeni temalar, yeni alanlar demek.</p>
<p><strong>3-Bir söyleşinizde, “öykü yazarken sorumluluklarım var” diyorsunuz. “Sanat ve hayat ayrı şeyler değil” diyor ve modern ile modern olma arasındaki farka değiniyorsunuz. Müslüman bir yazar olarak, öykünün bütün bu olup bitene verecek bir cevabı olduğuna inanıyor musunuz? Bu açıdan baktığımızda, öykü sizin açınızdan nasıl bir enstrüman?</strong></p>
<p>Aslında o sorulara cevap verirken çok sıkılıyordum, ne yalan söyleyim bu soru için de aynı şeyleri hissediyorum. Kötü sorular olduğu için değil. Benim bilgimi görgümü aşan şeyler olduğu, beni bilgimi görgümü aşan şeyler söylemek durumunda bıraktığı için. Bu bitmemiş bir öyküyü, “ne yazıyorsun?” diye yanına yaklaşan dostunuza okumak/okutmak zorunda kalışınız gibi. Birkaç yıl öncesine kadar Müslüman bir yazar olmak, modernist olmak ya da olmamak –her ne kadar kendimi bir Müslüman olarak tanımlasam ve eserlerimin Müslüman bir zihinden çıktığına dair bir şüphe taşımasam da- bir hassasiyet olarak gündemimde yoktu. Yani hâlâ idrak etmeye, kavramaya, kendi konumumu belirlemeye çalışıyorum, bu yüzden söylediklerimle yaptıklarım, yaptıklarımla söylediklerim her zaman birbirini tutmuyor. Belki de bu böyledir, hep karmaşa içinde yaşayacağızdır da, bize mikrofon uzatıldığında kesin kararlarımız, standartlarımız, değişmez ideallerimiz varmış gibi davranmalıyızdır. Hakikati görmüş, ele geçirmiş, ona sahipmişiz gibi. Bilmiyorum. Bu büyük eve her birimiz doğal olarak el yordamıyla giriyoruz, yoklayarak, göremeden dokunarak ilerliyoruz. Bir körün yabancı bir evde dolaşması gibi. Öyle olduğu için de ellerimiz önce kaba hatlara, kapı kenarlarına, büyük mobilyalara vs. değiyor. İlk bakışta görünenlere, klişelere, kanonun kabullerine&#8230; Bir süre, karanlığa alışana kadar kapılıyoruz. Peki kanon / hâkim sanat görüşü ne diyor? Yani bu evden içeri gözlerimiz kapalı girdiğimizde ilk olarak nelere çarptık/çarpıyoruz:</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13019" title="1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/1.jpg" alt="" width="250" height="394" /></a>1. Sanat araç değil bir amaçtır.</p>
<p>2. Sanat/sanatçı daima kusursuz muhaliftir.</p>
<p>3. Toplum için sanat yahut toplumsal gerçekçilik komiktir, alay edilesidir. Sanat bir ideolojiye ram edilemeyecek kadar kutsaldır.</p>
<p>4. Sanatın kendisi bilfiil bir ideolojidir.</p>
<p>5. Sanat kutsaldır, çok kutsaldır, en kutsaldır.</p>
<p>6. Sanatçı dahidir, sanat eseri özgün, eşsiz, değiştirilemez, müdahale edilemezdir.</p>
<p>Bir kalemde aklıma gelenleri sıraladım. Liste genişletilebilir rahatlıkla. Hakikat yani asıl hikâye, evin kaba hatlarında değil ayrıntıda gizli oysa; onun ruhunda, henüz dokunamadığımız kısımlarında. Kanonun dayattıklarından sıyrılabilmeli, İsmet Özel’in Üç Mesele’de bize önce zemini yoklamayı, gerekirse yok saymayı öğrettiği gibi, ön kabullerimizden kurtulup yaralarımızı sarmalıyız. Ondan sonra cevap vermeye, “enstrümanlarımızı” kullanmaya devam edebiliriz. Bunu halihazırda yapanlar var ama şu an ben cevap verebilecek kadar ilerlemiş değilim. Sadece hala evin içinde kaybolmadan dolaşmaya ve kendim-iz-e ait odayı bulmaya çalışıyorum.</p>
<p><strong>4-Ay öykünüzün sonunda okuyucuya sürpriz yapıyorsunuz. Hz. Yusuf’u beklerken birden başka bir kahramanla karşılaşıveriyoruz. Bu tür teolojik bağlamı olan öyküleri yazarken tereddütleriniz oluyor mu?</strong></p>
<p>Tereddütlerim oluyor evet, Dimyad’a pirince giderken eldeki bulgurdan olmak da var işin ucunda. Yani bildiğimiz kıssalara yeni bir boyut katmak, farklı bir açıdan okunmasına katkıda bulunmak isterken kelimeleriyle hakikatin üstünü örtenlerle bir safta gözümü açmak istemem. Ay öyküsünü yazılıp bittikten sonra bile yayımlamakta tereddüt ettim. Yanlış okumalarla acaba ayetleri tahrif ediyormuş gibi görünebilir miyim diye. Ama hayır vicdanımı yoklayınca öyle olmadığını gördüm. Bu öyküde Kur’an’ın mesajına aykırı bir durum söz konusu değil. Ölçü bu olmalı, bu olmasına çalışıyorum. Bu hassasiyet içinde kıssaları kendi bilgimiz oranında yeniden yorumlamakta bir beis görmüyorum. Ki yeniden yorumlama hep yeni şeyler söyleme mecburiyetini de doğurmuyor, mesajı çoğaltmak, yeniden söylemek de hikâyeye dâhil.</p>
<p><strong>5-“Gazete” öyküsü kitabın en kısa öyküsü olmasına karşın, içerik ve sosyal gerçeklik anlamında en çok öne çıkan öykünüz bence. Bu öyküde, özellikle bir dönemin sorgulamasını görüyoruz. Bu tür öyküler yazan birkaç yazardan birisiniz. Öykünün bu konulara dil ve imkân olarak izin vermediği söylenir. Belki yazarlara zor geliyordur. Ne dersiniz? </strong></p>
<p>Gazete öyküsünü kitabın sonuna koydum; bahsettiğin dikkatlerle yazdığım çok az öyküden biri olduğu, kendime ve okura verilmiş belli belirsiz bir söz hükmünü taşıdığı, bir işaret taşı görevi gördüğü için. Dil ve imkân olarak izin verme, vermeme meselesi tam olarak üçüncü soruya cevap verirken söylediğim gibi kanonik reflekslerle alakalı olabilir. Bakış açısıyla ilgili yani. Eagleton’un Edebiyat Kuramı’nda söylediği gibi; “Bazı metinler, edebi doğar, bazıları sonradan edebileşir, bazılarına ise sonradan edebilik dayatılır. (…) Edebiyatın hiçbir özü yoktur. Her türlü yazı “şiirsel” olarak okunabileceği gibi, eğer bir metni edebiyat olarak okumanın anlamı buysa ‘pragmatik olmayan’ bir tavırla da okunabilir. (…) İnsanlar bir esere bir yüzyılda felsefe sonraki yüzyılda ise edebiyat (ya da tersi) muamelesi yapabildikleri gibi, hangi yazıyı değerli buldukları konusunda da fikir değiştirebilirler.”</p>
<p><strong>6-Yazarlığınız yalnızca öyküyle sınırlı değil. Aynı zamanda, öykünün sorunlarına da kafa yoruyor ve bu bağlamda da yazılar yazıyorsunuz. Kimi öykülerinizde de bu çabayı görmek mümkün. Bu çerçevede, öykünün geleceğini nasıl görüyorsunuz?</strong></p>
<p>Modern bir tür olan öykü hala genç sayılabilir -bunu da söylemesek ölürüz- Yüz yıllık bir tarihi ya var ya yok. Doğası gereği öykü de diğer türlerle daimi bir etkileşim halinde; biraz romanla çokça şiirle, kökü asırlara dayanan hikâyeyle, sinemayla… Ayrıca gelenekle ve çağ ile çağın dayattıkları, öğrettikleri, imkânlarıyla. Her çağ kendi dilini oluşturduğu gibi kendi türünü de oluşturur aslına bakarsan. Öykü bu hengâmede nasıl bir serüven izleyecek hangi mecralarda seyredecek, bunu söyleyebilmek kâhinlik olur ama öykülerin gittikçe kısaldığını, bunalım öyküleri denen bize 50 kuşağından miras bencil öykülere her geçen gün daha az meyledildiğini, daha kıvrak, daha kısa, parlak metinlere bundan sonra daha sık rastlayacağımızı düşünüyorum. Işığını düpedüz hayattan alan öyküler olacak bunlar, sırf bu yüzden kaba bir bakışla toplumsalcı bile sayılabilecek metinler. Öykü kısaldıkça zekâ gösterisi, absürde meyil, iğneli bir dil arayışı da giderek daha çok göze çarpacak. Denge, kıvam, sahicilik, ritim ve görüş gücü her zaman bir öyküyü öykü yapan unsurlar olmaya devam edecek ama.</p>
<p><strong>7-“Sır” öykünüzde bir deveranı anlatıyorsunuz. Nedir bu dönüp duran? Öyküleriniz mi?</strong></p>
<p>Kitaptaki başka bir öykü olan, Hata Benim, Borges’in bir öyküsünden aldığım şu epigrafla başlıyordu: “Herhangi bir yaşam istediği kadar uzun ya da karmaşık olsun tek bir andan oluşur aslında; kişinin kim olduğunu öğrendiği andan.” Bütün çabalamalar, komik hırslarımız, debelenmelerimiz tek bir an için aslında, ya da tek bir anda yok olsun için. Ve o tek an, zamanın (kendi zamanımızın) sonunda ya da belli bir noktasında değil. Aramakla bulunacak gibi değil yani. Her an yeniden yaratılan kâinat içinde her an yeri değişen, kavranamayan, kavranamadığı oranda yanıbaşımızda, parmakuçlarımızda olan hakikatten bahsediyorum. Kendilik bilgisi. Kendini bilmek. Sır öyküsünün kahramanı ihtiyar bilgenin ölümsüzlüğü ararken aslında aradığı şey bu bilgi belki de. Azrail’le yaptığı savaş, oynadığı oyun bunun için ve bizimkilerden farklı değil. Bir deveran evet. Çünkü aradığını bulduğunu sandığı an aslında başlangıç noktasına da geri dönmüş oluyor, hikâye başa sarıyor. Uğruna ömrünü adadığı, yıllarını harcadığı muhteşem an, aslında arayışıyla, emeği, ömrüyle büyüttüğü bir şey. O an, tüm o sözde enerjiyi kendi bünyesinde barındırıp bir pilin enerjiyi hapsetmesi gibi hapsediyor görünse de değil. O an, o anı oluşturan yıllardan oluşuyor. O an, bir ömür. Bir ömür, o an. Hakikatin yüzüne bakmaya hak kazandığı an. Oyunun başladığı, bilinmezlik sisinin çöktüğü, hiçlik anı/mertebesi. Dönüp duran o an, zaman, hakikat, biziz.</p>
<p><strong>Aşkar Dergisi – 21. sayı – Ocak-Şubat-Mart 2012 </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/aykut-ertugrul-ile-soylesi/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HAYRİYE ÜNAL İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/muhammedsafa/hayriye-unal-ile-soylesi-2/2011/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/muhammedsafa/hayriye-unal-ile-soylesi-2/2011/11/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2011 22:04:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MUHAMMET SAFA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11974</guid>
		<description><![CDATA[-Temeli 2000 yılından başlayıp 2011’e kadar oluşan, olgunlaşan yazıların harmanı bir kitap Eşikteki Özgürlük. Bu 11 yıllık süreçte, yazılarınıza da bakarak değişen ne oldu edebiyat ortamımızda? -Kitabımın konusu bu değil. Ancak verdiğiniz aralık etkin şekilde yazdığım, izlediğim bir döneme denk geliyor. Bu nedenle müsterih şekilde diyebilirim ki edebiyat ortamları konusunda hiçbir parametre tahminleri doğrulamaz. Bugün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>-Temeli 2000 yılından başlayıp 2011’e kadar oluşan, olgunlaşan yazıların harmanı bir kitap Eşikteki Özgürlük. Bu 11 yıllık süreçte, yazılarınıza da bakarak değişen ne oldu edebiyat ortamımızda? </strong></p>
<p>-Kitabımın konusu bu değil. Ancak verdiğiniz aralık etkin şekilde yazdığım, izlediğim bir döneme denk geliyor. Bu nedenle müsterih şekilde diyebilirim ki edebiyat ortamları konusunda hiçbir parametre tahminleri doğrulamaz. Bugün içinde olduğumuz zaman konusunda böyle bir ipucuna sahibim artık. Sonradan düşündüğümde, başlangıçta <span id="more-11974"></span>hiçbir hareketi, insanlar arasındaki diyalogları, bir şiirin hangi sebeple bir dergide yer aldığını, bir adamın hangi sebeple bir şiiri sevdiğini hiç anlamamış olduğumu fark ettim. Şiir ülkesinin görünmeyen bir anayasası varmış gibi. Ortam kendi esrarını faş ettiğinde, ne özel bir akışkanı ne de özel bir denklemi olduğu ortaya çıktı. Anlamadığım şeyler, aslında anlaşılmaya yönelik bir formül taşımıyormuş. İnsanların kendilerinin bile anlamadığı saiklarla hareket ettikleri, içten gelen güçlü bir dürtüyle hareket etmedikleri bir ortamda değişen nedir? İnsanların görünen/görünmeyen güçlerin tebaası olması 2000 öncesi ve sonrasında değişmedi. Bu dönemde belli başlı değişiklikler şöyle: Şairlik unvanı soyut manada sıkça sorgulandı, kolayı bu olduğu için, bireyler üzerinde ise hiç sorgulanmadı. Mesela kimse X bir şairin üzerinde durup ‘bu adam şair değildir’ demedi. İnternet, genç insanlar için yuvanın, gecikmiş bireyler için sokağın yerini aldı. Olumsuz yargılayıcı eleştiriler çabuk yaygınlaştırılabildiği için şair bireyler kendi imajlarını başkalarının gözünde kurmaya başladı, hoşa gitme dürtüsü ile büyük oranda anonimleşti. Bu da şiirimizde bir eko-şiir türü yarattı.</p>
<p>Bende zamanın etkisi şu oldu: Etrafımızdaki binlerce olgudan çok azına yakından bakabileceğimi ve ancak onları çok iyi anlayabileceğimi anladım. Şiir oku sırtından çıkarılmış gibi davranan, yarası iyileşen çağdaşlarımla araya giren şey bu oldu zaten. Ben ayrıntılara dikkat kesildikçe, bana ayrıntının şeytan işi olduğu söylendi. Bu nedenle herkesi birden kurtarmaya yeltenen, iki cihanı birden iştahla dileyen şair değil, bir sokaktaki binlerce tarafsız detayı fırçasıyla vermeye üşenmeyen ressamdır benim akrabam. Van Gogh’tur mesela.</p>
<p><strong>-Eleştiri… Belki de en sevdiğimiz iştir bu. Sanatın eleştiri sahasında birçok ses vardır. Peki, yapıcı ve doğru eleştirinin tanımı ve mahiyeti nasıl olmalıdır?</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hu4.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10377" title="hu4" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hu4-184x300.jpg" alt="" width="184" height="300" /></a>-Ben şiir yazmanın aynı zamanda entelektüel bir faaliyet olduğunu anladığımda ilk iş bir dünya şiir kitabıyla birlikte Şiirin İlkeleri gibi başlıklar taşıyan kitapları aldım. Beni buna sevk eden şey, o güne dek içimden taşıp duran şeyin bazı ilkeleri olduğuna inanmam değildi, doğal bir içgüdüyle kaostan sıyrılmak istiyordum. Okudukça kaos arttı. Şiir yazmak, kuramsal yazılar yazmak yetmedi ve başka şiirleri açıp içine bakmak istedim. Şiirdeki o coşkuyu bana geçiren şeye dokunmak istemek bu. Bu, oldukça gerçek bir motivasyon. Eleştirmenlerde her zaman bulunur mu, sanmam.</p>
<p>‘Yapıcı ve doğru’ ifadesine ‘dönüştürücü ve yön verici’ eklemek isterim. Eleştirmenin bir bilim adamı gibi feragatte bulunmayı bilmesi gerekir. Bilim adamı yaşamından geçmişçesine nasıl da ‘kendini unutarak’ yoğunlaşır. Eleştirmen, bilim adamı gibi müdekkik ve kuşkulu olabildiğinde, onun eleştirisi katılaşmış eminlikleri, toplumda yer etmiş şiirsel hurafeleri yerinden edebilir. Bir tür enkaz kaldırma işlemi. Ancak şu yanılgıyı düzelterek ilerleyelim: istikrarlı bir edebiyat modeli yoktur. Tersine, modeller çoğaldıkça edebiyatta istikrar artar, ancak edebiyat –yaratım, keşif- azalır. Bugünden bir örnek: Deneyden sıkça bahsedilmesine rağmen, modeller üzerinden yürüdüğü için şiirimiz, keşif değil yineleme var.</p>
<p><strong>-İkinci Yeni üzerine çok düşünüyorsunuz. Türk şiirinde İkinci Yeni’nin yeri çok önemli. Birçok şair ve şiir eleştirmeni hep bu akım üzerinden birçok konuya bakar. Bunun sebebi nedir?</strong></p>
<p>-Bir matematikçi var, ben severim, Mandelbrot. Matematikçiler onu kendi aralarına kabullenmekte zorlanırlar. O, kendisini “mecburiyetten dolayı öncü” ve “tercih gereği göçebe” olarak tanımlar. Onun tanımladığı iki etki türü var, iktisatta da geçerli olan. Nuh Etkisi, süreksizliği yani bir büyüklükteki değişikliğin gelişigüzel olduğunu ifade eder. İktisatçıların bir değişiklikte varsaydığı sürekliliği yalanlar; yani iki uzun aralıktaki bütün güzergâhlardan geçtiği varsayılan hayalî gezginin yolu oralara aslında hiç uğramamıştır. Yusuf Etkisi ise 7 yıl kıtlık 7 yıl bereket periyoduna anıştırmayla kalıcılığı vurgular. Bu iki etkiyi bir arada düşündüğünde şu sonuca ulaşır Mandelbrot: “Trendler doğaları gereği gerçektir, fakat nasıl hızlı geldilerse o kadar da hızlı kaybolabilirler.” Şiir eleştirmenlerinin çoğunun bir akıma saplanıp kalmalarının tek nedeni var: şiirin doğasını tek bir şeye, kalıcılığa endekslemeleri. Bunun sonucu olarak trendlere fazla sadık kalmaları. Daha iyisi gelmiyorsa –ki yaşayan hiç kimse ölülerden daha iyi değildir klişesi zaten cepte- eski ile idare ederiz mantığı. Şu da var bir Türk alışkanlığı: İnsanımız grupları, gruplamayı, tasnif edilebileni, tarif edilebileni seviyor. Bireysel davranıştan, istisnadan, tanımlanamayan, açıklamasız çıkıştan hoşlanmıyor. Üzerinde uzlaşma sağlanmış olanı güvenli buluyor. Müfredatı açıp bakın. Bu da güce, kalabalığa saygı duymayla ilgili. Hoşlanmayabilirsiniz ama hâlâ kabileyiz. Benimse İkinci Yeni üzerine kitaptaki tek yazımda bir hesap görme var. Ama bu hesap görme işi bir kişi ile kaldığında haber-i vahid olmaktan ileri geçemez. Yaşayan şairlerin İkinci Yeni tarafından evlat edinilme arzusu dindirilmediği sürece, eleştirmenlerin ufkunu da şairler çizdiğine göre bu trend bir süre daha gider. Yanlış anlaşılmayı istemem: İkinci Yeni şiirinin kendi dönemi için devrimci olduğunu kabul ederim, ama kendilerinin bile istemeyecekleri bir role –baba rolüne- sokulmasına karşıyım.</p>
<p><strong>-Yazılarınızın başlıkları çok dikkatimi çekti. Yazılarınıza mı başlık atıyorsunuz yoksa başlığa mı yazı yazıyorsunuz?</strong></p>
<p>-Dikkatinize teşekkür ederim. Evet, strateji, taşkınlık, raund, tuzak, tekinsiz vb. meydan okuyucu bir havası var başlıkların. Başlıklar, genelde yazıdan sonra gelir; ama yazı yazma esnasında müsvedde başlıklar orada tepede durur. Heteroglot ve Kaçak Poetika ve Herhangi Biri’nin Poetikası yazılarını yazarken başlık içeriği yönlendirdi. Ben sürekli kavram yaratmaktan yanayım. Farklı disiplinlerden de yararlanırım. Bunun için ilk kez benim kullandığım birçok terim var, şiir terminolojisine dâhil ettiğim. Başlıkların, alt alta okunduğu zaman bütüne dair fikir vermesine dikkat ederim.</p>
<p><strong>-Herkes ‘yeni’ şiiri konuşuyor. Hâlbuki şiir eskidiği zaman konuşulmalı. Eskidiğinde konuşulmayan şiir zaten yok olmuştur. Bu anlamda ‘yeni’ ve ‘eski’ şiirin sınırlarını ve manalarını sorsam size… </strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hayriyeunal1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10379" title="hayriyeunal1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hayriyeunal1-300x171.jpg" alt="" width="300" height="171" /></a>-Bizim orada, Ege’de parlak, yeni alınmış, mağazadan henüz gelmiş olan eşyaya “cedit yeni” derler. Cedit zaten yeni demek, ama işte o göz alıcılığı vurgulamak istiyor halk dili. Yeni herkes için ortak güzeldir. Eski ve yeni bir nesne kolayca birbirinden ayrılabilir. Eski için giyside pılı pırtı, evde köhne, araçta hurda, matbuatta yırtık pırtık, yiyecek mamulde son kullanma tarihi geçmiş olan gibi anlamları çok açık. Hep kullanma temelli bir anlam içerir. Eski olup dayanıklılığını, yapılma amacına uygun olarak işlevini koruyan –kullanılır halde olmasa bile- nesneler ise antika oluyor. Yapıldığı günkü değerinden fazla değerle el değiştiriyor. Kalite dediğimiz şey ise ileriye dönük bir dayanıklılık, ileriki bir zamanda mübadele edilebilirlikle o şeye atfediliyor. (Eski-yeni tıpkı eşyalar için olduğu gibi şiir için aynı mantıkla -kalite (kalıcılık), antika (klasiklik)- konuşulabilir.) Tüm bunlarda kullanma dolayısıyla ekonomik bir değer biçme var. Marx’ın gördüğü “kapitalizmin ilk günahı” kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki fark değil miydi? Ancak bir şeyin mutlak ve değişmez bir değeri var mıydı? Şiire geçelim. Ekonomik anlamda mutlak ve değişmez bir değeri olmaması bir kenara, ona yüklediğimiz ‘manevi’ değer nedir? Nerden kaynaklanır? Tanpınar’a göre “Tanzimat’ın en büyük fatalitesi” olan eski-yeni ikilisi, bana göre toplumumuzda edebiyatın ancak siyasetin gölgesinde barındırılabilir olduğu sürece meşru görülmesiyle alakalı olarak hep kaderimiz oldu. Toplumsal dönüşümün kilit noktasında bir ivmelendirici olarak görülen şiirin besmelesi elbette bu ikili olacak. Bugün de şiire bakışta, değer/kullanma ölçüsüyle değil, kalıcılık/klasiklik vb. süresellikle alakalı da değil, körü körüne bir yeni yüceltimi var, fakat yeni’nin içeriği konusunda bir anlaşma var mı? Anlaşma olmadığı gibi mesela ‘yeni’ diye vasıflandırılan genç birini dedesi Turgut’un tıpkısı gözleri ele vermiyor mu? Ve hepsini geçelim: Yeni şiir demek zaten göz alıcı manasında şiir demek değil mi? Bizzat şiir. Tanım gereği şiir. “Tutkulu bir yoğunluğu” dünyaya boşaltan şey olarak.</p>
<p><strong>-Üzerinde durduğunuz bir başka konu da ‘çokseslilik’. Günümüz dünyasında her şey çok sesli ve bu şiire yansıyor. Sizin kaygınız veya beklentiniz nedir bu çok seslilikten?</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/hay1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11977" title="hay1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/hay1-184x300.jpg" alt="" width="184" height="300" /></a>-Haklısınız, günümüz dünyasını iyi ifade ediyor çoksesli durum. Her edebiyat ortamının kendine özgü sınırlılıkları var. Bilimde bile topluluklar, komiteler değil, araştırmacılar bireysel çalışmaları ile çığır açmıştır. Edebiyatta her çıkış yeni maceraların hikâyesi olmakla kalmaz, eski maceraların gecikmiş bir yorumu, gecikmiş anlaşılması olarak da değerlidir. Çoksesli şiir nonlineer bir akışa sahiptir. Kenarda kıyıda köşede kalanın serüvenini izler. Klasik edebiyat tarihçisinin çekmediği yerlerde boy verebilir. Şairin yalnızca kendisinin açığa vurabileceği, dış dünya tarafından tanımlanmış olmayan, polemik nesnesi olmayan o gıyabi şeyi seslendirmesi önemlidir. Ancak Gilmore’un dediği gibi “nonlineer sistemlerde, doğru bakabildiğiniz takdirde hep aynı olduğunu gördüğünüz yapıları” bulmak da mümkündür. Ben hep şiir dışı sistemlerde de şiir aradım. Önerim de bu. Yazılagelen şiirde bulamadığım aydınlığı böyle bulduğum çok oldu. Çoksesli şiir bende bir tasarım iken dünyada hazır buldum onu. Aynı durumun ifadesine bir fizik kuramcısında rastladım. Şok edici. Leo Kadanoff “insan kendi zihninde inşa ettiği bir tasarımın şu dünyada hakikaten gerçekleşebildiğini görünce hayrete düşer” diyor. Deneysel fizikte şekillerin evrenselliğinin, akışların yinelenme gücünün standart diferansiyel hesaplama yaklaşımıyla ifadesi olmadığı halde şiirde bir karşılığını bularak –böyle ilham alarak- araştırmalarını sürdüren kişiler var. Onlar başarılarını “donmuş hareketsizlik sayılabilecek her türlü hakikati tanımayı reddetmeleri”ne borçlu. Büyük tesadüf. Benim poetik görüşlerim ilgili herkesi şiir hakkında dürüstlüğe davet ediyor. Şiirci kesilmekle, şiirden şiir öğrenmekle olmuyor öyle. Adı hazırda şiir olmayan bir şeyi şiir kılabiliyor musun?</p>
<p><strong>-Son olarak sanatta özellikle şiirde mekaniklik söz konusu mudur? Şiiri bir deney gereci olarak görebilir ve şiir üzerinden bir laboratuar çalışması yapabilir miyiz? </strong></p>
<p><strong>-</strong>Yaşam bir laboratuar. Allah’ın planı bile insanı denemek. Kent bir labirent. Bir gününüzü planladığınız gibi yaşayabiliyor musunuz? Ev, bir deney alanı, otel müthiş bir laboratuar. Bir şehri, işini, çevresini mutlulukla benimseyenler dediğime yabancı kalacak. Çünkü ben her şeye temas edip hiçbirisinde kalmamayı esas alıyorum. Şiirle sarsılmaz bağlar inşa edenler için şiir kutsal, dokunulmaz filandır, o kimse bunun için en baştan tasarladığı ‘bütün ve mükemmel’ –bunun ardında da muhtemelen eski bütün ve mükemmel şiirlerin hayaleti yatacak- şiiri kağıda dökmeye yatkındır. Bana göre mükemmel bütünün baskısı altındaki insan ulaşılması olanaksız kesine ulaşmaya çalışırken bu süreçte, ideali günceller, gerçekte ise sahip olduğu potansiyeli boşa harcar. Aslında kendini yok eder. Şiir düşüncesi, böylesi baskılar oluşturmaya, mistisizme, bulanıklığa çok yatkın bir geçmişe sahip. Bunun karşıtı mekanizm değil. Çok şahsi ve özgürce denemeler yapıp gayri şahsi sonuçlara da ulaşılabilir. Böyle bir şairi fibrilasyonlu bir kalbe benzetiyorum ben. Bu kalp tekrarlı olarak kasılıp gevşemek yerine koordinasyonsuz olarak ve çaresizlik içinde büzüşüp kırışarak kan pompalar. Bu kalp ne tamamen kasılabilir ne tamamen gevşeyebilir. Böyle bir kalbin bazı bölümleri çalışıyor izlenimi verebilir, ama bütünü iflas derecesinde bozulmuş olabilir.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK KİTAP, 05.10.2011)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/muhammedsafa/hayriye-unal-ile-soylesi-2/2011/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÖZKAN GÖZEL İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/ozan-gozel-ile-hizir-ile-musa-uzerine-soylesi/2011/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/ozan-gozel-ile-hizir-ile-musa-uzerine-soylesi/2011/11/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2011 22:03:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11934</guid>
		<description><![CDATA[-Hızır ile Musa dendikte, ilk akla gelen Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saat” adlı, Kur’an’daki ilgili kıssadan mülhem olan şiiridir. Kıssa’dan mülhem oluşuyla da şiirsel biçim ve içeriğe uygun olarak bu şiir bir tahkiyeyi içerir. Sizin alt başlığı “Olmak ve Aramak” olan kitabınızın esasını oluşturan “Hızır ile Musa”nız ise ilk bakışta manzum bir forma sahip olmasına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>-Hızır ile Musa dendikte, ilk akla gelen Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saat” adlı, Kur’an’daki ilgili kıssadan mülhem olan şiiridir. Kıssa’dan mülhem oluşuyla da şiirsel biçim ve içeriğe uygun olarak bu şiir bir tahkiyeyi içerir. Sizin alt başlığı “Olmak ve Aramak” olan kitabınızın esasını oluşturan <span id="more-11934"></span>“Hızır ile Musa”nız ise ilk bakışta manzum bir forma sahip olmasına rağmen, tahkiyeye yaslanmıyor. Bu biçimi ve tahkiye içermeyen öz’ü sormalıyım ilkin:  Siz metninizi nasıl tanımlıyorsunuz? Düşüncelerinizin zorunlu kıldığı bir dil-mimarisinin bilinçli olarak belirlediği bir şiirsel tutumu mu yoksa dizginlenmesi (kelimeye dökülmesi) zor bir zihni akışın kendi kendine edindiği bir suret mi?</strong></p>
<p>-Kitapta “Hızır ile Musa” başlıklı kısmı daha ziyade manzum bir formda kaleme aldım ve bu kısmı alttan alta bütünlediğini düşündüğüm “Olmak ve Aramak” başlıklı bir metinle tamamladım. Bu iki kısım, dolayısıyla bunlardan müteşekkil olan kitap, farklı zamanlarda kaleme alınmakla ve farklı formatlara sahip olmakla birlikte, beni son zamanlarda zihnen, ruhen ve şahsen meşgul eden meselelerin sonucu olarak kitaplaştı. Felsefe formasyonuna sahibim, tasavvufa derin bir ilgi duyuyorum ve bize bir tür kendilik bilgisi sağladığına inandığımdan şiire ve şiirsel düşünme diyebileceğimiz şeye en az analitik ve gidimli düşünceye olduğu kadar kendimi açık tutmaya çalışıyorum.  Ve eğer bu topraklarda yaşıyorsak, bu toprakların bir kavli varsa, bu kavlin muhakkak düşünmemizin tarzını, yönünü, ufkunu ve imkânlarını belirlediğini ya da belirlemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu kavil şiirle yoğrulmuş, şiirle meşbu.  Bilmenin gidimli olmayan tarzlarına kendimizi açık tutmalıyız. Evet, “Hızır ile Musa” bildik anlamda tahkiyeye yaslanmıyor, çünkü gidimli değil, adım adım ilerlemiyor. Aslında bu doğrudan doğruya metnin nasıl yazıldığı ile alakalı. Planlanmadan, tasarlanmadan, hiç hesapta yokken, yâderk bir şekilde, düşüne-düşleye yazıldı, bir başka kitabın hazırlıkları esnasında ortaya çıkıverdi. Kandinsky’nin sanat eserini tanımlarken kullandığı bir ifade var: “içsel zorunluluk”. Doğrusu, hem biçimi hem de muhtevası itibariyle bu kitap tam da böyle ortaya çıktı. Düş’ünme’nin özerk bir etkinlik olduğu kesin değildir. Kelimeye dikkat edersek, düşünmenin düşlemeyle akrabalığını fark ederiz. Belki de düş’ünsel ‘etkinlik’lerimiz edilgin bir alırlık temelinde mümkün oluyor demek lazım. “Hızır ile Musa” bir proje olarak değil, infialen ortaya çıktı. Metin, bir insanlık durumunun, temel bir deneyimin, bir nevi fenomenolojik tasviri olarak, keza kendi’nin ontolojisi üzerine bir düş-ünüm olarak okunabilir.</p>
<p><strong><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/E1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11935" title="E1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/E1-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" /></a>-İlk metninizde sabır ve sabırsızlık, ikinci metninizde özlem, hayal, korku ve ümit neyi işaret ediyor; ontolojik bir yapılanma mı söz konusu? Yine zikrettiğim kavramların izin sürerek sorarsam Hızır ile Musa bizde önceden oluşmuş imgeler bakımından ne’ye tekabül ediyorlar? </strong></p>
<p>-Önce şunu ifade etmeliyim: Sabır ve sabırsızlık, bunlar birer haletiruhiye, birer duygu-durumu ya da afeksiyon. Yine de bunları dar ve psikolojik çerçevede düşünmemek lazım. “Olmak ve Aramak”ta da, keza, özleme, korku ve ümit gibi başka haletiruhiyeler söz konusu ediliyor. İnsanın zamansallığının ya da dünyeviliğinin tezahürleri olan bu haletiruhiyeler bizim varlıkla, onun çeşitli düzeyleri, veçheleri veya tezahürleri ile ilişkimizi belirliyor. Bu anlamda onlar yeryüzünde bulunuşumuzun nasıllığı ile ilgili “olma tarzları”mız. Mesela ölen bir yakınımızın ardından kederlenirken varlık bize bir veçhesini açıyordur. Üzülürüz, seviniriz, korkarız, umarız, sabırsızlanırız… yeryüzünde böyle varoluruz. Bu bakımdan varlıkla hemhalliğimiz ve onu anlamamız, Heidegger’in de diyeceği gibi, bilişsel olmaktan öte ve önce afektiftir. Zamanla sarmalanmış  varlığa “oluş” dersek ve bizim zaman içre varlıklar olduğumuzu göz önünde bulundurursak, kendilik dediğimiz şeyin, aslında bir kend’oluş olduğunu teslim etmek gerekiyor. Ve eğer ben yani kendilik bir oluşsa, kendiliği sabit ve zaman-üstü bir töz olarak değil de, bir oluşum, bir imkân, bir tekevvün olarak, dolayısıyla bir yolculuk, bir ma-cera olarak anlamak gerekiyor.  Bu durumda sabır ve sabırsızlık gibi durumları psikolojik bir anlayış derekesinden ontolojik bir anlayış derecesine yani birer “olma tarzı”na yükseltmemiz gerekiyor ki kendiliğin varlıkla irtibatını bu yolla açıklığa kavuşturabilelim. Sabır, insanı ve onun yolculuğunu anlamamızda çok temel bir haletiruhiye, çok temel bir olma tarzı. Kâşânî’nin ifadesiyle, “sabır bütün halleri içerir” ve “hiçbir şey sabır olmadan tamamlanmaz”. Hızır ile Musa kıssasını hatırlarsak, burada bir yolculuk söz konusu, temelde içsel bir yolculuktur bu, bir seyrusülûk. Kendinden kendine bu yolculukta insan varlığı da yani varlığın düzeylerini de kat etmektedir. Burada temel bir kavram karşımıza çıkar, sabır ve onun eksikli kipi olan sabırsızlık. Sabır ve sabrı öğretmek Hızır’ın payına düşer, sabırsızlık ise Musa’nın. Biliyorsunuz Hızır zaman-üstü’dür, oluşunu çoktan ya da daha baştan tamamlamıştır, onun için bir arayış, kat edilecek bir yol söz konusu değildir, o zaten ne ise o olmuş olandır; oysa Musa zamansal bir varlıktır, oluş, arayış ve yolculuk halindedir, olmakta olandır; o, sabır-sızlana sabır-sızlana sabrı, sabretmeyi öğrenendir. Hepimiz Musayız. Yolcuyuz, yoldayız çünkü. Tabii, hepimiz Musa isek, her birimizin Hızır ile karşılaşma imkânı da var demektir. Hiç olmazsa, geçip gidene arkasından bakma şansımız vardır.</p>
<p><strong><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/E2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11936" title="E2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/E2-300x176.jpg" alt="" width="300" height="176" /></a>-“Olan aslında çoktan olmuş olsa da bizim onun tekrarına tanıklığımız, tekrar edeni ikrarımız hep sonradan.” cümlesiyle başlıyor metniniz ve ardından “karn”, “ol”, “çevren”, “varlık”, “oluş” “bozuluş” kavramları birbirini izliyor. Biliyorum “zaman” canınızı “çekecek” ve “sabır-sızlanı-yorum” diyeceksiniz birazdan ama kelimeleriniz zaman’a ve sabır-sızlanmaya yürürken söz konusu kavramlarla nasıl bir düşünsel ateşin içinden geçiyorsunuz? Diğer bir söyleyişle sizi Hızır ile Musa metnini kurmaya sevk eden düşüncenizin ikliminde “metni kurmaya hazırlanırken” neler olup bitiyor?</strong></p>
<p>-Sondan başlarsak, yazmak da bir olma tarzıdır ve hele hele içsel zorunluluk eseri yazmak muhakkak bir olma tarzıdır, meğer ki yazmak, geçelim mesleki vs. ilgileri, entelektüel ilgilerin de ötesinde varoluşsal ilgilerden kaynaklanıyor olsun. “Ben kimim?” “Burası neresi?”, “Burada işim ne?” gibi basit ve naif görünen temel sorulara ya da bunları soracak bir bilince, dahası bir bulunca sahip değilsek dinle, felsefeyle ve sanatla hiçbir asli irtibat kuramayız. Arama ve araştırma kabiliyeti geciken bilinçten ziyade sabırla pişen buluncun kârıdır,  çoktan olanı ikrar ve onun tekrarındaki yenilenişi fark etme kabiliyeti de keza onun kârıdır.  Sonuç olarak, içsel zorunluluk eseri okuyor ve yazıyorsak, sözünü ettiğimiz temel sorularla irtibatlıyız demektir. Bu zorunluluk da, bilinç düzeyinde farkında olalım ya da olmayalım, “nere”den atıldıysak “ora”ya doğru atılma ihtiyacını özbuluncumuzda duyma ile alakalı, atılım ruhunu içimizde taşımakla alakalı. Böyle bir zorunluluktan bahsedebilmek için sanırım önce bir “iç”in söz konusu olması lazım. Bir iç, bir derûn, bir gönül mekânı, bir derinlik… Bu söz gelimi ortodoks psikanalizin hiçbir şekilde kuşatamayacağı, dahası haberdar bile olmadığı mahçup bir alan. İster paçozlaşma deyin, ister takozlaşma, çepeçevre kuşatıldığımız şu bayağılaşma hali, şu hedonistik nihilizm, şu uydumculuk bugün zamanın ruhu haline gelmiş halde. İçimiz geçmiş adeta. Bir tür genel haletiruhiye bu. Toprağın kavlinden kopmanın bir sonucu belki de bu. Bizim bugün bu iç mekânı tevarüs ettiğimiz gelenekten istifadeyle yeniden tarif ve tasvire ihtiyacımız var. Bir ruh analizine değil de, daha ziyade bir nefs yani kendilik analizine ihtiyacımız var bizim. Nefs-i emmare’nin lağımlı labirentlerinde oyalanan ve insanın bilinç harici temel yapılarını benliğin bu derekesine irca ederek açıklayan psikanalize karşı benliğin bir üste, bir üste doğru katman be katman kat edilebilir oluşuna yani benliğin dönüştürülebilirliğine yeni bir dille işaret eden bir yaklaşıma, yeni bir formülasyona ihtiyaç var. Tabii bu varlık tasavvuruyla doğrudan ilintili, zira benliğin kat edilişi ile varlığın kat edilişi bir biriyle sıkı sıkıya irtibatlı. Belki de, bugün edebi ve santimantal olmayan bir tarzda ve işi vaaz üslubuna dökmeden bu iç mekânın, bu içselliğin ontolojisini yapmaya ihtiyaç var. Psikolojik olanı ontolojik olana doğru aşacak yeni türde bir ilm’ün-nefs’e ihtiyaç var. Her şey bir yana, tasavvuf bu bakımdan geniş olanaklar sunuyor bize, hem benliği tanımak, hem varlığı tanımak için, ya da belki benlik-varlık bağlılaşımını tanımak için. Evet, zamanın paçozlaştırıcı ruhuna teslim olmamak için toprağın kavline kulak vermemiz lazım. Kişisel benliğimizi olduğu kadar tarihsel benliğimizi, kişisel varlığımızı olduğu kadar tarihsel varlığımızı da kat etmemiz, keşfetmemiz lazım. Ben bunların ilginç bir biçimde örtüştüğünü, daha doğrusu birbirini talep ettiğini düşünüyorum. Zira varlıkla ilişkimiz ne zamandan yalıtık, ne de mekândan. Söz gelimi Heidegger’in de varlığı deneyimleme, tasvir ve tahlil etme tarzı ister istemez Alman’varidir, Yunan’varidir; onun düşüncesini kendi dilinden ve tarihinden, kendi zamanından ve muhitinden soyutlayarak düşünemeyiz. Bu kendi durumumuz için de geçerli. Dilimiz ve tarihimiz ontolojimize dahil ve bizim en temelde ihtiyacımız olan şey kendilik bilgisi.</p>
<p><strong><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/E3.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11937" title="E3" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/E3-266x300.jpg" alt="" width="266" height="300" /></a>-Sabır-sızlan-mayı ya da sabrın “sızlaması”nı “en başa” geç-kalmışlıkla ve aynı zamanda “ora’ya” “rücu telaşı”na yoruyorsunuz. Bu yorumuzunu kimin makamından yapıyorsunuz. Musa’nın sabır-sızlanması’na tepki duyan Hızır’ın makamından mı yoksa sabır-sızlanmaya karşı duramayan Musa’nın makamından mı?</strong></p>
<p>“Olmak ve Aramak”ta insanı bir kıstak, bir berzah, bir “ara” olarak tasvir etmeye çalışmıştım. Evet, insan bir ara; insan yerle gök, hayatla ölüm, şehvetle akıl, korkuyla ümit vs. arasında oluyor ne oluyorsa. Arada olmak, (arada durmak değil!) insan için tekevvünü, oluşumu yani bir oluş imkânını ifade ediyor ve bu aynı zamanda bir yolculuğu ve bir ara-yışı dile getiriyor. “Hızır ile Musa”da da “ara-da-olmak” ve “ara-yış” söz konusu, çünkü benliği ve/veya varlığı kat etmek böyle mümkün olabiliyor. Keza biliyorsunuz tasavvufta “el menziletü beynel menzileteyn” diye sıkça atıfta bulunulan bir tabir vardır. Sonra, insanın kalbinin Rahman’ın iki parmağı arasında olduğunu ifade eden hadise işaret etmek isterim. Bir salınımın, bir gerilimin, bir atılımın, bir hareketin, kısacası oluşun söz konusu olabilmesi için bir araya ihtiyaç var, aralanmaya ihtiyaç var. Bu bakımdan insan arada olmaya bırakılmış varlık; keza arayan, araya araya olagelen bir varlık. Sabır ve sabırsızlık, arayışın temel halleri, tıpkı korku ve ümit gibi. Mebde ve mead arasındaki insan, bir yandan “artık olmayan”a geç kalmış olmaktan ötürü sızlanma içindeyken, diğer yandan “henüz olmayan”a yetişme telaşı içinde. Sabır ve sabırsızlanma basitçe psikolojik durumlar değil burada, bunlar kendilik dediğimiz şeyin ontolojisine içkin bizzat ve insanın zamansal bir varlık oluşunun ifadeleri. Şu halde elbette sabır-sızlana, sabır-sızlana ya da sabırsızlana sabırsızlana sabrı öğrenmeye çalışan Musa’nın makamından konuşuyoruz. Hızır için ara-yış söz konusu değildir, o tam-bulunuş makamındadır zira.</p>
<p><strong>- “Kim-ve-Ne / olduğunu / bilen / elbet bilir: KENDİ, KİM-es-NE’dir” (dir’in üstü çizili) kelimelerinizden hareketle anlam-ları cümle yükünden kurtarıp, kelimenin kendisine taşıtmaya çalıştığınızı söyleyebilir miyiz? Ve söz konusu kelimelerinizle  “Kendini/nefsini bilen Rabbini bilir” hükmüne ulaşmak için cümlelerin çok da gerekli olmadığını, bir ya da birkaç kelimenin yeterli olacağını söylemek istediğinizi düşünebilir miyiz?</strong></p>
<p>- Bu sorunuz zor meselelere açılıyor. Başlangıçta kelime ve şey bir ve aynıydı ya da bitişikti belki. Nitekim Parmenides varlık ve düşüncenin bir ve aynı olduğunu söyler. Her halükarda kelimeler bizim gözümüz, varlığı onlarla algılıyoruz. Yine Adem’e isimlerin öğretilmesini, onun Rabbi’nden bir takım kelimeler almasını –cümleler değil– bu çerçevede düşünebiliriz. Kelimeleri illa fonetik birimler olarak almamız gerekmiyor, dil bir vasıta değil insanı insan yapan bir vasat daha ziyade. Kelimeler içinde var oluyoruz, balığın suda var olduğu gibi. İnsan zamansal bir varlık olduğu gibi, dilsel bir varlık aynı zamanda. Bu bakımdan kelam insanın da zati sıfatı. Tabi su bulanmış, kirlenmiş olabilir, ki öyle. Bize varlığı dil gösteriyorsa, dilin yozlaştığı noktada, varlığı bulanık, çarpık ya da şaşı biçimde görüyor olabiliriz, giderek varlığa körleşmiş olabiliriz. B-ilgi her şeyden önce varlıkla ilgiyi ifade eder ya da kurar. Modern zamanlarda güya bilgi çoğaldıkça daha çok şeyi gördüğümüzü iddia ediyoruz, gördüğümüz gözümüzde biriken çapaklar olmasın? Sorunuza göndermeyle, dil-varlık ilişkisinde temel mesele giderek çoğalan bu çapaklar belki de, sözü çoğaltmaktan, çoğaltırken de ucuzlatmaktan başka bir işe yaramayan çapaklar. Daha güncel anlamda şunu ilave etmek isterim: Bugün dile ihtimamsızlık ya da dilerseniz dildeki paçozlaşma bizim tarihsel ve milli varlığımızı tehdit eden en büyük tehlike. İnsan olarak, dille, dilde ve dilden kıymet buluyoruz. Peki dilin kıymetini biliyor muyuz? Dilin asliyetinden, doğru ve güzel kullanımından uzaklaştıkça insan ve millet olarak değersizleşiyoruz, bayağılaşıyoruz. “Kendini bilen Rabbini bilir” diyorsunuz, elbette. Dile hassasiyetin kendilik bilgisine bütünüyle içkin olduğunu düşünüyorum. Türkçede mutlu bir tevafuk sonucu Farsçadan gelen ve “gönül” anlamına gelen “dil” ile ve Türkçenin kendisinden gelen ve “lisan” anlamına gelen “dil” sesteş. Bu bize lisanın gönülde temellendiğini kavramada kolaylık sağlıyor. Dilimiz, insanlığımız; her iki manasıyla dilimize sahip çıkmamız, ihtimam göstermemiz lazım. Adem rabbine O’ndan aldığı kelimelerle yaklaşacaktır. Demek ki kelimelere ihtimam dini bir vazife aynı zamanda, bir ibadet. Dil –yani lisan ve/veya gönül– olmasaydı arınma ve yaklaşma, dolayısıyla marifetullah nasıl mümkün olacaktı? Yine, “kim”in “ne” olduğunu ve “kendi”nin “kimesne” olduğunu biz dilden öğreniyoruz. Nihayet, dil sahibi varlıklar olduğumuz içindir ki “kimesne”nin “ne”sinin “nun”la, dolayısıyla “kün”le bağını keşfediyoruz.</p>
<p><strong><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/09/hzic.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11774" title="hzic" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/09/hzic-191x300.jpg" alt="" width="191" height="300" /></a>-Metninizin “Sabr-ede-bili-yorum” kısmıda “Ol!a Durmak”a geldiğimizde manzum söyleyişleriniz -ilk sorumdaki suret’e atfen belirtiyorum- ilginç bir  görselliğe evriliyor. Sanki bir mermer kesme gibi duruyor kimi kısımlar, sanki bir anıtın kaidesine dönüşüyor kimi kelimeler, sanki bir merdiven kuruluyor gökyüzüne doğru, sanki bir kuş figürü oluşuyor (s. 73) ve bu hal “Sabrın Döşüne Yatmak”a da uzanıyor: sanki bir adam rüku ediyor (s. 81), sanki noktası “nun” olan bir soru işareti beliriyor, sanki bir adam “dinelip” yürümeye duruyor. O halde “kim”e “ne” oluyor hocam ya da “ne”, “kim”i böyle kılıyor?</strong></p>
<p>-Kelime her ne kadar temelde sessel ise de, yazıya döküldüğünde görsel bir veçhe de kazanıyor. Çizginin de dili var, hatta bir şiirselliği var. Oradaki figürler için, onları adeta metin talep etti diyebilirim. Mesela, diyelim bir malzemeye baktığınız zaman, bazen orada saklı bir figürün, bir şeklin, bir suretin size sanki oradan selam ettiğini hissedersiniz. Ben o selamı aldım ve saklı olanın açığa çıkmasına yardım ettim, hepsi bu. Yoksa kelimeleri en başta belli bir figüre doğru tertip etmiş, zorlamış değilim. Bilhassa, oradaki kuş figürü için geçerli bu söylediklerim. Sonradan o figürde iç içe birden fazla figürün yattığını fark ettim hayretle.</p>
<p><strong>-Hızır ile Musa’yı bir obelisk, “Olmak ve Aramak” başlıklı yoğun metninizi de onun bir tür kaidesi gibi okuduğumu itiraf etmeliyim. Ve Buradan tekrar kitabınızdaki ilk epigraflara dönerek ve son olarak şunu sormak istiyorum: Kaidenin öz’ünde “hikmet arayanlar”ın (Kaşani, Yunus Emre, Geothe, Nesefi vd.) birlikte kardıkları harcın olduğuna hükmedersek, obelisk’te (size ait olanda) Kelam’ın kendi semavi yurdunu arayışı mı var?</strong></p>
<p>-Evet, arayıştan bahsettik. Yazmak da aramanın bir tarzı. Bu bakımdan bu kitap bir araştırma. Platon’un Şölen diyaloğunda filozoftan sophos’u yani hikmeti arayan kişi olarak bahsedilir. Filozof, cehalet ile bilgelik arasında olan kişidir. Ama yönü, arayışı sizin tabirinizle kelamın semavi yurduna doğrudur. Biliyorsunuz filozofun tam karşılığı “bilgeliği seven” demek. Ya da benim hoşuma giden karşılıkla “hikmetperver” demek. Filozof hikmetin sahibi değildir ya da henüz sahibi değildir, öyle olsaydı ona “hakîm” demek daha uygun olurdu. Ama aramadan hikmete sahip olmak mümkün mü? Bir de, “aramak” derken zihinsel faaliyetle mukayyet bir şeyden bahsetmediğimi bilhassa belirtmek isterim. “Olma”nın temel bir kipidir aramak. Ancak insan arar.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK KİTAP, 05.10.2011) </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/ozan-gozel-ile-hizir-ile-musa-uzerine-soylesi/2011/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CEMAL ŞAKAR&#8217;LA SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/asimoz/cemal-sakarla-soylesi-8/2011/09/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/asimoz/cemal-sakarla-soylesi-8/2011/09/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Sep 2011 05:01:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ASIM ÖZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11633</guid>
		<description><![CDATA[Hem düşünce dünyasını hem edebiyat dünyasını takip ettiğinizi yazılarına yansıyan okumalarınızdan biliyoruz. Yine aynı şekilde bir yandan Söz ve Adalet ile Kurani Hayat dergilerinde diğer yandan da Hece, Hece Öykü ve Yedi İklim gibi edebiyat dergilerinde yazılarınız ve öyküleriniz yayımlanıyor. Buna karşın düşünce ve edebiyat ortamındaki genel akış bir tür dengesizlik hali gibi. Örneğin geçmişte [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Hem düşünce dünyasını hem edebiyat dünyasını takip ettiğinizi yazılarına yansıyan okumalarınızdan biliyoruz. Yine aynı şekilde bir yandan Söz ve Adalet ile Kurani Hayat dergilerinde diğer yandan da Hece, Hece Öykü ve Yedi İklim gibi edebiyat dergilerinde yazılarınız ve öyküleriniz yayımlanıyor. Buna karşın düşünce ve edebiyat ortamındaki genel akış bir tür dengesizlik hali gibi. Örneğin geçmişte Edebiyat ve Düşünce adını taşıyan<span id="more-11633"></span> iki derginin yayımlanmış olması bunun bir örneği gibi. Kültürel ortamdaki bu ikiliğin sebepleri hakkında neler söylersiniz?</em></p>
<p><em>-</em>Özeleştiri olarak şunları söylemek yaralayıcı olsa da bana önemli geliyor: İslami kesimin edebiyatla özellikle de görsel sanatlarla arası hiçbir zaman iyi olmadı. Görsel sanatlar put, suret tartışmaları arasına kısılıp kaldığı için zaten hiçbir zaman neşvünema bulamadı. Musikideki kadın sesi ve kalbe ‘heves’ler üflemesi de onun mahkum edilişini meşrulaştırdı. Edebiyat bu bakımdan daha şanslıydı, hakkında peşinen ortaya konulmuş bir fetva yoktu. Ancak orada da ‘neyin, nasıl anlatılacağı’ problemi, bir dönem aşılamaz engel oluşturdu.</p>
<p>Her problemi fıkhın alanına çekip helal-haram bağlamında değerlendirme alışkanlığımız nedeniyle de sanat ve edebiyat hep bu bağlamda tartışıldı. Tabii ki bu bağlamda yapılan bir tartışmada da ‘dini yayınlar’ açık ara önde oldu. Gençlere sürekli olarak, edebiyat ‘boş iş’ şeklinde gösterildi ve faydasız ilimden kaçınılması gerektiği tavsiye edildi. Dolayısıyla da sanat ve edebiyat bir grup insanın arasında tedavül eden bir devlete dönüştü.</p>
<p>Sizin düşünce ve edebiyat olarak kategorize ettiğiniz bu iki kanalda edebiyatçıların hakkını teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. Zira onlar her zaman ‘düşünce’nin yükünü hiç de yüksünmeden taşıdılar. Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören ve Atasoy Müftüoğlu hemen aklıma gelen örneklerdir.</p>
<p>Sanat ve edebiyatın ortaya koyduğu ürünlerin, düşünce alanında hiçbir zaman referans değeri taşımadığını rahatlıkla görüyoruz. Buradaki belirleyici sebebin, onların kurmaca olmasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Kurmaca hep yalanla eşitlendi, özdeşleştirildi. Hal böyle olunca da edebi eserlerin yüzüne bakılmadı. Burada edebiyat savunusu yapacak değilim. Ama son birkaç yıldır, muhafazakârların sanata ve edebiyata gerekli ilgiyi göstermedikleri, gerekli yatırımları yapmadığı şeklindeki tartışmalara bakarak ümitvar olmaya çalışıyorum.</p>
<p>-<em>Hem Tekasür adlı öykünüzde hem de bazı yazılarınızda </em><em>Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı’na göndermeler var. Muhammed Esed’in meal tefsiri sizin Kuran’ı anlama sürecinizde nasıl bir yer tutuyor?</em><em></em></p>
<p>-Düşünsel hayatımda birkaç kez ciddi değişimler, dönüşümler yaşadım. Esed de bu kavşaklardan birisidir benim için. Uzun uzun etkilerini anlatmak zor; ancak yazılarımı hatta öykülerimi yakından takip edenler bu etkileri açıkça görür. Şu kadarını söyleyeyim: Mealde insanın aklına ve iradesine yapılan göndermeler beni epey sarstı. Yüzyıllardır yapılan tartışmalarda bazı görüşlerin üzerinin örtüldüğünü gördüm. Aslında benim için Meal kadar, o Mealin referansları da önemli oldu ve elimden geldiğince Esed’in referanslarının peşine düştüm. Kültürel olarak devraldığım inançlarımın içindeki Yunani, Farsi, Mısri ve Hindi etkileri, elimden geldiğince ayıklamaya çalıştım.</p>
<p>-<em>Kavramsal düşünce üretimi hayatı kavrama/anlama süreci bakımından önemli. Yazılarınızda edebiyat dünyasının kanıksadığı kimi kavramların eleştirildiğini görüyoruz: Kutsal, aşk, ilham, yüksek gerçeklik, sol ilahiyat vb. Özellikle edebiyatın olmazsa olmazı kabul edilen kavramları eleştiri konusu edinme düşüncesinin sizde oluşum sürecinden söz eder misiniz?</em></p>
<p><em>-</em>Bu süreç, az önce sözünü ettiğim sürecin doğal bir sonucu. Başka bir söyleşide de kutsallıkla ilgili bir soru sorulmuştu; orada şöyle demişim: <em>“K</em><em>imi Müslümanlar Kutsal Sanat, İslâm Sanatı gibi başlıklar altında tuhaf kuramlar geliştiriyorlar. ‘Gayb Hazineleri’nden arketipler devşirmek’ gibi acayip garayip bir ifade, alabildiğine müphem, muğlak, sofistike… ne derseniz deyin! Kur’an’a bakıyorsunuz; orada peygamberlerin ‘ben gaybı bilmem, melek de değilim, Allah’ın hazinelerinin anahtarları da elimdedir demiyor’ mealinde ifadeleri var. Daha ne diyeyim, ne kadar açayım ki!”</em></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/05/CEMALhaber.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10662" title="CEMALhaber" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/05/CEMALhaber-300x171.jpg" alt="" width="300" height="171" /></a>-Aslında geldiğim nokta şöyle: Kuran’da insanın sıfatları açıkça zikrediliyor, oraya baktığınızda cirminizi görüyorsunuz. Malum herkes cirmi kadar yer yakar; sanat da dahil olmak üzere insandan sadır olacak her şey onun cirmi kadardır ve yine onun sıfatlarıyla maluldür.</p>
<p>Ancak geleneğimizdeki bazı ekoller, hem alemin hem de insanın var edilme sebeplerini açıklarken, sıhhatleri oldukça tartışmalı kimi kutsi ve diğer hadislerle insanı alabildiğine yücelttiler. Kur’an’da, <em>“Dahası ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim gözetimimdedir’ demiyorum; görünmezin bilgisine sahip de değilim. Üstelik asla ‘Ben meleğim’ de demiyorum.”</em>(Hud/ 31) diye Peygamberlerin dahi gaybı bilemeyeceği açıkça beyan edilip gaybın insan idrakine kapalı, onun idrakini aşan bir şey olduğu; <em>“De ki: ‘Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse, idraki aşan hakikatleri asla kavrayamaz”</em> (Neml/ 65)<em> </em>âyetinin ve buna benzer birçok âyetin açık bürhanıyla defaatle vurgulanmışsa da, insanlar sürekli olarak tecessüslerine yenik düşmüşler; hatta bu gibi apaçık âyetlerde de bâtınî bir yan bulup îşarî bir dille âyetin anlamını alabildiğine müphemleştirmişlerdir. Kur’an’daki “<em>Ne yani, onlara özel (göklere uzanan bir) merdiveni var da orada olup-biteni mi dinliyorlar? Öyleyse, haydi açık ve inandırıcı delillerle birlikte dinlediklerini getirsinler de görelim!</em>” (Tûr/38) şeklindeki açık retlere rağmen, tuhaf bir şekilde kimi seçilmiş, seçkin insanlar gaybı bildiler, biliyorlar. İşte sizin sözünü ettiğiniz süreç böylesi bir noktadan başladı ve devam ediyor. <em></em></p>
<p>-<em>Yazılarınızda ve kitaplarınızda modernlikle ilgili konuları irdelerken kimi zaman eleştirel olduğunuz kimi zaman da olumladığınız görülüyor. Modernitenin dini olanı dışladığını belirtiyorsunuz mesela.  Öte yandan Mehmet Akif hakkındaki yazınızda modern olma/içinde bulunma durumunu yadsımıyorsunuz. Modern olana ilişkin bu ikili bakışı doğuran nedir? Yoksa bunu süreç içinde ortaya çıkan farklılaşma ile mi anlamlandırmalıyız? </em></p>
<p><em>-</em>Moderniteyi olumlamam mümkün değil. Benimkisi bir durum tespiti, hepimiz modern zamanlarda doğduk, modern insanlarız, ama modernist olmak zorunda değiliz filan demiştim. Biz Müslümanlar birkaç yüzyıldır derin bir bilinç yarılması yaşıyoruz. Geleneksel yaşamımızı, geleneksel yapılarımızı modernliğin gelip yıktığını düşünüyoruz. Oysa öyle değil. Zaten bir çürüme, bir izmihlal başlamıştı; var olan kalıplar içinde devlet ve toplum kendini bir türlü yeniden üretemiyordu; böylesi bir çözülme halini yaşarken Batıdan güçlü bir rüzgar esti; gözümüz kamaştı, aklımız tutuldu. Uzun zaman bu rüzgarı tanıyamadık, adlandıramadık.</p>
<p>Şimdi aradan nerdeyse ikiyüz yıl geçti; modernlik kendi geleneğini üretti. Şimdi modernliği eleştirenler, modern geleneğe atıf yaptıklarının çok da farkında olmadı. Bizim buradaki sorunumuz; kendimizi gelenekçi olarak tanımlayıp modernliği külliyen mahkum ederken, aslında modern teknolojiyi de sorgulamaksızın kullanıyor olmamız. Cep telefonundan bilgisayara, otomobilden uçağa, aspirinden lazerli ameliyatlara kadar tıbbın her imkanını sonuna kadar kullanıyoruz. Ama yeri geldikçe Batı bilimi seküler ve pozitivisttir diyoruz. Ondan sonra da uzun uzun ve zevkle Batı bilimini eleştiriyoruz. Kendimizi ilim denen bir şeyden yana olarak tanımlıyoruz ve bilimi reddediyoruz. İyi güzel de son birkaç yüzyıldır bu ilimle hangi derde şifa olduk! Modern durumun her şeyi bunca kuşattığı bir ortamda gelenekçi olarak kalmak mümkün mü? Ayrıca gelenekçi olarak kalmaya çalışmak pek mi İslami? Postmodern zamanlardan söz ediliyor; bu yeni zamanlara yönelik bir sözümüz olacak mı; yoksa hâlâ eski güzel günler nostaljisi mi yapacağız?</p>
<p>-<em>Düşünce ve daha genel olarak usul konusundaki okumalarınız daha çok Muhammed Cabiri, Hasan Hanefi,  Nasr Hamid Ebu Zeyd gibi isimler üzerinde yoğunlaşmakta. Bu isimler sizin için ne ifade ediyor?</em></p>
<p><em>-</em>Aslında cevap sorunun içinde gizli. Önceki cevaplarımda, bu isimlerin düşünce hayatımda ne ifade ettiğine, beni nereye taşıdığına dair kimi küçük imalarım olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>-<em>Genel olarak bu isimlerin Türkiye’deki din algısına etkilerinin İslam’ın temel kaynağının bir tür yapısızlaştırılması şeklinde olduğu düşünülüyor. Özellikle tarihselcilik, nas- olgu ilişkisi vs konulardaki yaklaşımları üzerinden gidersek…</em></p>
<p>-Gitmeye gerek yok, bu soruların sahibi olarak neler düşündüğümü biliyorsunuz. Ayrıca bu konulara burada değinmek söyleşinin hacmini aşar. Sadece referans zincirimde bu isimlerin anılması bile sözünü ettiğiniz konulara bakışımı gösterir. Burada benim açımdan önemli olan: Sahih, sağlıklı, tutarlı bir edebiyatın oluşması için; sahih, sağlıklı, tutarlı bir temele ihtiyaç olduğuna inanmamdır. Bir dünyagörüşüne yaslanmayan, oradan beslenmeyen bir edebiyat anlayışı zayıftır, cılızdır.</p>
<p>Sizin az önce andığınız okumalarım öncelikle Müslüman olmaklığımla ilgilidir. Çünkü dini konular, emir ve nehiyler, ‘ben duymadım, görmedim, bilmiyorum’ şeklindeki bir cehaleti mazeret olarak kabul etmez. Bizler bilelim, akledelim, düşünelim ve uygulayalım diye Allah, Kitap ve Peygamberler yolladı, ayrıca etrafımızı kevni ayetleriyle donattı. Bu bakımdan bütün okuma ve tefekkür faaliyetlerimizin, öncelikle bu ‘muhatabiyetle’ ilgili olduğunu düşünüyorum. İnsanın Allah’la ilişkisi bir ‘misak’ ilişkisidir. İnsan bu misakının hükümlerine uymak mecburiyetindedir. İşte edebiyat da bu ilişki içinde anlamlı bir faaliyettir.</p>
<p><em>-İslamcılığın teorisinin yahut genel olarak sistematik olmadığını sık sık ifade ediyorsunuz.  İslamcılık daha çok ilkeler üzerinden kurulan bir siyaset tarzı olmasından kaynaklanıyor olamaz mı? Yahut içtihat alanını içinde bulunulan durumların değişken mahiyeti karşısında işlevsizleştirmemek için…</em></p>
<p>-İçtihat mekanizması zaten kendi alanını kapattı; bırakın değişen durumları konuşmayı, kapılar kapanalı zaten her şey değişmeme ilkesine hapsedildi. İslamcılığın sistematik bir düşünce kuramamasının birçok nedeni sıralanabilir belki; ama bence her zaman, batmaya yüz tutmuş bir devleti kurtarma gayretinin belirleyici olduğunu ve modern durum karşısında hep savunmada kaldığını unutmamalıyız. Bir devlet görüşü olamazdı, çünkü kurtarmaya çalıştığı devleti meşru görüyordu. Hakeza iktisat görüşü yoktu, çünkü var olan meşruydu. Hukuk nosyonuna sahip değildi, çünkü devraldığı fıkıhla devam edebileceğini düşündü. Sonraki kuşaklar da bu anlamda devraldığı düşünsel damarı sürdürdü. Özellikle, 70’li yıllarda yaşanan ‘aydınlanma’ istisna edilerek şu söylenebilir; İslamcılık düşüncesi milliyetçi, muhafazakar bir söylemi hep barındırdı.</p>
<p>İdeolojilerin gereksindiği temel konularda İslamcılığın bir fikri olmadığı için de güçlü rüzgarlardan her zaman etkilendi. Örneğin demokrasi bir dönem şirkti; sonra çoğulculuk, çok hukukluluk bağlamında kabul edilebilir oldu; son dönemde de şeri yönetimle özdeşleştirildi. Yine bir dönemin hilafetçi görüşleri şura dolayımıyla cumhuriyet düşüncesine eklemlendi. İktisatta gelinen nokta liberalizm oldu. Devlete karşı yönelmiş devrimci öfke; Kur’an’ın bizden devlet kurmamızı beklemediğinin keşfiyle birlikte sönümlendi. Başörtüsünün feri konularından olduğu keşfedildi. Yani durmadan keşifler yaşıyoruz. Keşfetmek özünde güzeldir. Ancak bizim bu keşiflerimizin hep bir duvara toslamanın sonucunda yaşadığımız iflaslarla bir ilişkisi oldu. Duvarı aşamayınca geriye dönüp durumumuzu meşrulaştıracak keşifler inşa ettik. Çünkü yaşanan tıkanmayı ya da iflası aşacak argümanlara, referanslara bir anlamda paradigmaya sahip değildik.</p>
<p><em><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/08/tasfiyehaber.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11559" title="tasfiyehaber" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/08/tasfiyehaber-300x171.jpg" alt="" width="300" height="171" /></a>-Düşünce dünyasındaki farklılaşmalar üzerinden yol almanın gerekli olduğunu düşünüyorum: Hece’de yayımlanan soruşturma cevaplarınızdan birinde liberal dünya tasavvurunu başka bir yazınızda ise solla eklektik bir birliktelik oluşturmanın sakıncalarına değindiniz. Bu noktada İslamcıların üçüncü ve farklı bir düşüncenin siyasallığını üretememe sebepleri hakkında ne düşünüyorsunuz?</em></p>
<p>-Az önce saydığım sebepler bence epey açık. Aklımız karışık, her dönem yaşanan sosyal değişmelere, yeni tartışmalara hazırlıksız yakalandık. Hâlâ kendimizi bağlayacağımız, yaslayacağımız ciddi referans noktalarımız yok. Örneğin Milli Görüş, Akıncılar, Süleymancılık, Nurculuk, MTTB, 12 Eylül ve 28 Şubat üzerine yapılmış çalışmalar var mı? Bugünün İslamcıları olarak bunları nereye koyuyoruz; bu yaşananlar karşısında biz neredeyiz?</p>
<p>Bu afallama karşısında İslamcılar özellikle politika üzerinden modernliğin momenti haline gelmiştir. Son yirmi-yirmibeş yıldır bu toplumu değiştirip dönüştüren İslamcılardır. Sistemle bu kadar entegre olduktan sonra farklı bir siyasallık üretmek mümkün olamaz. Üretmek gerekir mi; artık bu soru da İslamcılığın sonu tezleri bağlamında sıkça sorulur oldu.</p>
<p><em>-Yine bu bağlamda İslamcılık ve eleştiri meselesine değinelim istiyorum.  İslamcı çevrelerde genel olarak eleştirinin gelişmiyor olması, eleştiri usulünün dikkate alınmamasıyla ilişkilendirilebilir mi?</em></p>
<p><em>-</em>Bırakın usulü, bir eleştiri diline bile sahip olamadık. Dolayısıyla bizden önceki kuşaklardan miras almamız gerekenleri bile layıkıyla tevarüs edemedik; ya reddettik ya da olduğu gibi kabullendik.</p>
<p>-<em>Farklı isimleri değerlendiren yazılarınız var. Nurettin Topçu’dan Atasoy Müftüoğlu’na uzanan  yazılarınızda kimi zaman eleştirel yön tam beliremiyor gibi. Örneğin yerlilikle ilgili kaleme aldığınız yazıdaki netlik Nurettin Topçu yazısında biraz geriye çekilmiş gibi.  Hakkında yazı yazdığınız isimlere en çok hangi açıdan yaklaşmayı denediniz, yaklaştınız? Değerlendirmelerinizdeki ölçütlerinizi ve perspektifinizi anlatır mısınız?</em><em></em></p>
<p>-Haklısınız eğer isimler söz konusu olmazsa, o vakit yazacağım yazılarda daha eleştirel yazabiliyorum. Çünkü o tür yazılarda daha çok ilke ve tutumları eleştirdiğim için daha rahat olabiliyorum. Ama eğer yazdığım yazı bir kişi etrafındaysa işte o zaman çok da rahat olamıyorum. Çünkü gerçekten bir insanı incitmekten, onun hakkını ve hududunu ihlal etmekten korkuyorum ve eleştirilerim de epey geri çekiliyor; satır aralarına filan siniyor.</p>
<p><em>- “Hüsnükabullerimiz öylesine genişledi ki, artık her şeyi, her hâl ve durumu anlayabiliyor, kabullenebiliyoruz. Ama şunu da anlayıp gelecek kuşakları şimdiden kabullenmeliyiz; nasıl bizler onlarca yıl geriye dönerek kimi sanatçı ve aydınları ortaya koydukları eserlerden ve tavırlardan dolayı Amerikancılık, Sovyetçilik, İttihadçılık ya da Hilafetçilikle suçlayabiliyorsak; yarın çocuklarımız ve torunlarımız da eserlerimizden, tavırlarımızdan yola çıkarak bizim hakkımızda birtakım hoş olmayan sonuçlara varabilirler” diyorsunuz.  İslamcıların iktidarla yaşama tecrübeleri yazı eylemlerini nasıl etkiliyor? </em></p>
<p>-Edebiyatçılar açısından baktığınızda, doğrusu ediplerin bu anlamda sicillerinin temiz olduğunu düşünüyorum. Yani onların iktidarla direkt bir teması olmadı; edebiyat hep amatör bir deneyim olarak yaşandı, yaşanıyor. ‘Biraz da biz ölelim’ kabilinden bir imtihanları pek olmadı. Olsa ne olurdu? Bilmiyorum. Dahası ben genel olarak İslamcıların iktidarla imtihanlarının da temiz bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Yeni doğan bir burjuva ve küçük burjuva sınıfının yaşadığı kirlenme üzerine konuşulurken fazlasıyla genelleme yapıldığını düşünüyorum. Kimsenin bu genellemelerle İslamcılara fatura kesmeye ve onları bir avuç lâinin düştüğü çamura itmeye hakkı olmadığı fikrindeyim.</p>
<p>Elbette ideolojik değişimler, kırılmalar, dağılmalar ve çözülmeler yaşıyoruz. Yaptığınız alıntı, bu anlamda bir uyarı mahiyetindeydi. Ben de geriye dönük eleştiriler yapıyorum, işte tam da bu nokta önemli; ben bu eleştiriler yaparken nerede, kimlerle yan yana duruyorum. Çünkü sözlerimiz bir bağlam içerisinde anlam kazanır, konuştuğumuz zemin sözlerimizin delaletini de belirler. Her zaman Müslümanları incitmeyecek, izzetlerine, iffetlerine halel getirmeyecek eleştirel bir dil bulmak mecburiyetindeyiz.</p>
<p><em>-Öykülerinizden birinin adı “Nostalji”. Bu öykünün kahramanı ideolojik mücadele sonrasında yaşadığı içe kapanmayı anlatır. Bir nevi seksen sonrası Nuri Pakdil gibi içe kapanır. Doğrulardan kuşku duymak ama aynı zamanda eylemsizlikle yanlışlardan uzak kalma çabası İslamcı zihinde ne tür değişimlere sebep oldu?</em></p>
<p><em>-</em>Söyleşimiz boyunca andığımız referans çerçevesine sahip olamamamız, hadi postmodernlerin diliyle söyleyelim bir Büyük Anlatı kuramamamız nedeniyle 50’lilerden beri savruluyoruz, muhkem bir zemin üzerinden konuşamıyoruz. Sizin tersinden bir okumayla eylemlilik dediğiniz hal özellikle 70’lerde yaşandı ve sonu ölümlerle işkencelerle ve hapislerle bitti. Bu noktadan sonra söz belki de sosyologlara, psikologlara düşüyor; neden susuldu, neden eylemsizliliğe geçildi. Aslında susulmadı, hâlâ da susulmuyor. Ama belki de artık eyleme inanmıyoruzdur; ya da eylemin biçimi değişti. Bugün kimi İslamcılar, Marksistlerin kendilerine yaşama alanı bulduğu mikro politikalara eklemlendi; sözlerini o alanda duyurmaya çalışıyorlar. Bu da büyük anlatılardan vazgeçildiğini gösteren postmodern bir durumdur.</p>
<p>Çevreci politikalarının; kimi cinsel tercihlerin hoş görülmesi gerektiği şeklindeki meşruiyet arayışlarının; feminist ve etnik kimlik taleplerinin içinde İslamcıları görmek şaşırtıcı değil artık.</p>
<p><em>-Kurama dönük yazılarınızda ve kitap değinilerinizde mistik anlatımları eleştiriyorsunuz. Tasavvuf edebiyatında bolca örneklerini gördüğümüz ilham sağanağı Türkçe edebiyat dünyasını hem muhafazakâr/İslamcı hem de sol kültürel ortamı nasıl etkiliyor?</em><em></em></p>
<p>-Gittikçe sekülerliğin sonuçlarıyla yüz yüze geliyoruz. Hayat, dini ve dindışı olarak bölümleniyor ya da kutsal ve profan ya da fizik ve metafizik gibi. Hâl böyle olunca başımız sıkıldığında, bunaldığımızda kutsal ya da dini olan yardıma çağrılır oldu. Çünkü günümüz seküler, modernist insanı zaman zaman ‘manevi boşluk’lar yaşamakta. Kimileri bu boşluğu terapilerle; kimileri Uzakdoğu mistik deneyimleriyle filan doldurmaya uğraşıyor. ‘O boşluk’ doldurulduğunda ‘huzura eriyor’, manevi bir tatmin yaşıyor. Tasavvuf da bu anlamda edebiyata lojistik destek sağlayan verimli sahalardan biri. Önceki kuşakların yazdıklarını masaya yığıp oradan apardıklarıyla eserlerine mistik ve manevi bir hava verebiliyorlar. Anlamaya gereksinim duymuyor, deneyimlemeye zaten ihtiyaç yok! Simgeler de hem tarihsel olarak hem de anlam alanı bakımından zengin; ayna, güneş, gölge, aşk, hiç filan dedin mi binlerce yıllık zenginliğe atıf yapmış oluyorsan, daha ne!</p>
<p>-<em>İlerlemeci anlayışa sahip olan bir tür olarak romanın geçmişte kurtuluş savaşları gibi “ilerici” hareketleri gündemleştirirken, bugün insanlığın kapitalist bir yağmaya maruz kalmasıyla ortaya çıkan sorunlara bigane kalmasını veya bir tür azınlıkçı bilinç inşasına yönelişini neye bağlıyorsunuz? Türsel bir tasnif yapacak olursak, günümüzde öykünün yaşanan kıyıcı durumlara ilişkin bir bilinç yaratmada romana göre daha elverişli bir tür olduğunu söyleyebilir miyiz?</em></p>
<p><em>-Yazı Bilinci</em> adlı kitabımda romanın geriye çekilişiyle ilgili birkaç yazı yazmıştım. O yazılarımda, öykünün de romanla bir suç ortaklığı içinde olduğunu söylemiştim.</p>
<p><em>-Yazar-eleştirmenler konusunu da açmalı.. Yazar-eleştirmen olmak, birinin birinden ödün vermek midir? &#8216;Yazar&#8217; iken nasıl hisseder eleştirmen?</em></p>
<p>-Doğrusunu isterseniz ben kendimi hiç eleştirmen olarak hissetmedim. Benim için öykücülük hep önde oldu. Öykü dışındaki çalışmalarım, aslında daha sağlam bir edebiyat anlayışına sahip olabilmek için giriştiğim çabalardır. Özellikle Müslümanlığım hep merkezde ve belirleyici oldu. Çünkü büyük davası olmayanlardan, büyük edebiyatçı da olmaz diye düşünenlerdenim. Bir yandan İslam’ı anlamaya; diğer yandan bu birikimle edebiyatımı temellendirmeye çalışmanın bir sonucu olarak kuramsal ve eleştirel yazılarım ortaya çıktı. Ayrıca bu yazılarımla safımı da belirlediğimi düşünüyorum. Çünkü benim için yazmak, biraz da siperden konuşmaktır.</p>
<p><em>-Bir yazınızda “</em><em>Ülkemizde 80’lerden sonra boy göstermeye başlayan, 90’lardan sonraysa güçlenen yeni dönem öyküsü, insana ve gerçekliğe yabancılaşmıştır” diyorsunuz.  Ahmet Sait Akçay, bir yazısında sizin öykü dünyanızın gerçekçi olmasını eleştiriyordu. İslamcı çevrelerde postmodern darbe sonrasında güçlenen yeni dönem öyküsün hakkında ne düşünüyorsunuz?</em></p>
<p><em>-</em>Gerçeğin ne olduğu, onun sanat eserinde nasıl temsil edileceği kadim bir problem olarak sürüyor. Sanatta ve edebiyatta yeni akımların, yeni anlayışların zeminini de hazırlayan bence bu problem.</p>
<p>Yeri geldikçe söylemiştim; modernliğin ilerlemeci anlayışı bilinçdışımızda fail olarak bilincimizi belirlemeye devam ediyor. Bu anlayış sonucunda her yeni doğan edebiyat anlayışının bir öncekini geçersizleştirdiğini düşünüyoruz. Oysa öyle değil, her anlayış edebiyatın bir zenginliği. Bu zenginliklerden vazgeçip yoksullaşmanın bir anlamı yok.</p>
<p>Burada ‘gerçekçiliğin’ bir önceki döneme ait dolayısıyla geçmiş bir zamanın anlayışı olarak değerlendirilip mahkum edilmesini ben anlamıyorum. Daha doğrusu bir kafa karışıklığı söz konusu. Zira her edebi anlayış/akım hep gerçeğin peşinde olmuştur. Örneğin bilinçakımıyla yazanlar, gerçeğin ancak bu yöntemle layıkıyla anlatılabileceğini iddia etmişlerdir. Gerçeküstücüler bile gerçeğin temsilinin derdindeydiler. Uyuşturucuyla muhayyilesini efsunlayanlar, her türlü özdenetimden uzaklaşarak kendi gerçekliğini yakalama derdindeydiler. Hatta iki dünya savaşı sonrasında Tanrıyla ilişkilerini sorgulayıp Tanrıyı reddederek her şeyi saçma ve bulantıya dönüştürenlerin düştüğü anlamsızlık bile onların yaşadığı gerçeklikle ilgiliydi. Şimdi buradan bakıldığında bir esere, gerçekçiliğe geri döndü diye eleştirmek bana naiflik gibi geliyor. Kaldı ki o yazı da Ahmet Sait benim öykümü gerçekçi olarak değerlendirmiyor; tam tersine bu ‘tuzağa’ düşmemek üzere; “sözkonusu gerçekçilikle doğrudan temas etmek yerine durum hikâyesine yaslanan ve belli bir hakikati arayan hikâyeciler de mevcut. Cemal Şakar, Hüseyin Su, Kamil Yeşil bunlardan sadece üçü” diyor.</p>
<p>Gerek <em>Yazı Bilinci</em>’ndeki yazılarıma yaptığım atıf gerekse de ondan sonra yazdıklarım, aslında sizin de belirlediğiniz ‘geri çekilme’ ile ilgili. Edebiyata ve ediplere yüklenen, çağına tanıklık etmek, diğer insanlara göre daha hassas olmak, ilham almak gibi sıfatları da bir tarafa bırakarak, o yazılarımda sadece Müslüman olmanın sorumluluğunu yerine getirmek için sanatçıların yüzlerini ‘yaşananlara’ doğru çevirmeleri gerektiğini söylemeye çalıştım.</p>
<p><em>-Aristotales’ten modern edebiyat kuramlarına gelinceye kadar yazar</em><em>/</em><em>şaire daima bir kutsallık atfedildiği malum. Sanat gayretinin failinin, yaratıcı eylemi sayesinde ölümsüzleşeceğine dair genel geçer bir kabul var. Bu algı, yazarın sadece yaşayan okur kitlelerini değil, sonraki kuşakları da muhatap olarak görmesine yol açıyor ve şüphesiz ortaya konan eserlerin biçim ve içeriği üzerinde de belirleyiciliği söz konusu. Sizce bugün yazan kimselerin muhatabı kimdir, kalıcılık meselesini nasıl anlamak gerekiyor?</em></p>
<p>-Doğrusunu isterseniz, kalıcılık arayışıyla insanın yarı-tanrısallık arayışı arasında bir koşutluk olduğunu; ayrıntılarına girmeksizin Kur’an’daki ebedilikle Yunani sonsuzluk arasında bir fark olduğunu düşünüyorum. Bu sonsuzluk arayışının en önemli argümanlarından olan ruh-beden ayrımına da inanmadığım belirtmeliyim.</p>
<p>Genellikle yaşadığı dönemde pek yankı bulamayan; az önce de söylediğim gibi bir avuç hevesli arasında tedavül eden edebiyat zaman zaman sanatçıları bunaltıyor; kalıcılık iddiası işte bu bunalım dönemlerinde sanatçıları biraz olsun teselli ediyor; ama bana züğürt tesellisi gibi geliyor. Bugün adını çokça andığımız birçok sanatçının edebi kanonla bir ilişkisi olduğu açık; yoksa geriye dönüp baktığımızda edebiyat tarihi tam bir unutulan sanatçılar mezarlığı. Adlarını hiç bilmediklerimizin sayısı, adını zorla hatırladıklarımızdan çok daha fazla.</p>
<p>Bugünün yazarının muhatabı genellikle yazıya hevesli gençler; roman için beşbini, öykü için bini, şiir için beşyüzü geçmiyor. Yazar bunu seçmiş midir? Sanmıyorum. Herkes bütün insanlığa seslendiğini düşünüyordur.</p>
<p>Hitap muhatabını bulur diyelim.</p>
<p><em>-Yazar ve okur yahut anlatıcı ve dinleyici arasındaki ilişki üzerine yoğunlaştığınız kuramsal yazılarınızda insanın dille girdiği tecrübeyi aynı zamanda bir hakikatle irtibat kurma çabası olarak açıklıyorsunuz. Yazınsal dilde kurgulanmış, belli bir türün özelliklerine göre örgütlenmiş bir eserin muhatabına var oluşun anlamı hakkında bir ileti ulaştırdığı ya da bir farkındalık uyandırdığı şeklinde anlayabilir miyiz bunu, biraz açar mısınız?</em></p>
<p>-Elbette öyledir. Bir eser okurken, birden yakalanırsınız; tam da bu; tam da böyle dersiniz. İşte bu an, eserin sizde makes bulduğu, sizde olanı hatırlattığı andır. Ancak hakikat meselesinin bizde yanlış ortaya konulduğunu düşünüyorum. Geleneksel olarak hakikat, bir öz/töz olarak yukarıda, yüksekçe bir yerde asılı duran ve insanın ona ulaşması gerektiği, ulaşmak için de bir yol göstericiye muhtaç olduğu ontolojik bir vaka olarak değerlendiriliyor. Hadi daha açık söyleyelim ‘gnos’la özdeşleştiriliyor.</p>
<p>Eserleriyle hakikati arayanlar ya da eserlerini bu yolculuğun izdüşümleri olarak takdim edenler bence yüzlerini yanlış yere dönüyorlar. Hakikat Kur’an’dır; Kur’an’dadır. Orada her şey ‘Hakk’ olarak beyan edilmiştir ve bu beyanlar beyyinedir, mübindir. Hak ile batılı tefrike uğraşanların dayanak noktaları elbette ‘Furkan’ olandır.</p>
<p><strong>(TASFİYE DERGİSİ, AĞUSTO 2011)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/asimoz/cemal-sakarla-soylesi-8/2011/09/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TASFİYE DERGİSİ CEMAL ŞAKAR ÖYKÜSÜNÜ KONUŞUYOR&#8230;</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/tasviye-dergisi-cemal-sakar-oykusunu-konusuyor/2011/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/tasviye-dergisi-cemal-sakar-oykusunu-konusuyor/2011/08/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Aug 2011 21:59:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDEBİSTAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11558</guid>
		<description><![CDATA[TASFİYE dergisi Temmuz/Ağustos 2011 sayısını Cemal Şakar öykücülüğüne ayırmış. “Öykünün Bilinci: Cemal Şakar” adını taşıyan bu özel sayıda Muhsin Bostan, Mehmet Narlı, Selvigül Şahin, Asım Öz, Köksal Alver, İsa Darakçı, Tacettin Çetin, Beytullah Emre Önce ve Selim Somuncu Cemal Şakar öykücülüğünü çeşitli cepheleriyle incelemişler. İÇİNDEKİLER Öykünün Bilinci: Cemal Şakar Öykü  Cemal Şakar, “Gidenler Gidenler”, 2 Cemal [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>TASFİYE dergisi Temmuz/Ağustos 2011 sayısını Cemal Şakar öykücülüğüne ayırmış.</p>
<p>“Öykünün Bilinci: Cemal Şakar” adını taşıyan bu özel sayıda Muhsin Bostan, Mehmet Narlı, Selvigül Şahin, Asım Öz, Köksal Alver, İsa Darakçı, Tacettin Çetin, Beytullah Emre Önce ve Selim Somuncu Cemal Şakar öykücülüğünü çeşitli cepheleriyle incelemişler.</p>
<p><strong>İÇİNDEKİLER</strong></p>
<p>Öykünün Bilinci: Cemal <span id="more-11558"></span>Şakar</p>
<p><strong>Öykü</strong> </p>
<p>Cemal Şakar, “Gidenler Gidenler”, 2 Cemal Şakar, “Sesler”, 46</p>
<p><strong>Deneme, Eleştiri, Makale, Söyleşi</strong> </p>
<p>Asım Öz, “Hak ile Batılı Tefrike Uğraşanların Dayanak  Noktaları Elbette ‘Furkan’ Olandır.”,</p>
<p> Muhsin Bostan, “Cemal Şakar: İçimizden Biri”,</p>
<p> Selvigül Şahin, “Gidenler Gidenler”,</p>
<p>Köksal Alver, “Esenlik Zamanları”,</p>
<p> İsa Darakçı, “Cemal Şakar’a Açık Pencere”,</p>
<p>Tacettin Çetin, “Hikâyât = Âyetlerin Penceresi”,</p>
<p> Beytullah Emrah Önce, “Dağların Yürüyeceği, Suların Tutuşacağı  Günün Geleceği Bilinciyle Yazmak”,</p>
<p>Selim Somuncu, “Cemal Şakar’ın Asabi ve İdeolojik Söylemi”,</p>
<p>Mehmet Narlı, “Cemal Şakar Öyküsü Üzerine Kısa Kısa”,</p>
<p>Asım Öz, “Cemal Şakar ya da Doğruyu Eğriden Ayıran Bilinç”,</p>
<p><strong>İletişim:</strong> tasfiyedergisi@gmail.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/tasviye-dergisi-cemal-sakar-oykusunu-konusuyor/2011/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HÜSEYİN SU İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/huseyin-su-ile-soylesi/2011/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/huseyin-su-ile-soylesi/2011/08/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 31 Jul 2011 22:04:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDEBİSTAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11194</guid>
		<description><![CDATA[`Edebiyat yarının tarihini yazar` Hece Dergisi Yayın yönetmeni Hüseyin Su ile HECE`yi Selçuk Küpçük konuştu, söyleşti. HECE`nin kuruluşu, bugünü ve yarını ile yaslandığı temel dinamikler bu söyleşide… &#8220;Günümüzün edebiyat, dergi ve yayın ortamıyla hem zenginleşmeye hem bu ortamı katkılarımızla zenginleştirmeye hem de bu ortamın âfetlerinden korunmaya çalışıyoruz. Bildiğiniz gibi başkalarının yaptığı iş üzerine ve başka [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>`Edebiyat yarının tarihini yazar`</strong><strong></strong></p>
<p><strong>Hece Dergisi Yayın yönetmeni Hüseyin Su ile HECE`yi Selçuk Küpçük konu</strong><strong>ş</strong><strong>tu, söyle</strong><strong>ş</strong><strong>ti. HECE`nin kurulu</strong><strong>ş</strong><strong>u, bugünü ve yarını ile yaslandı</strong><strong>ğ</strong><strong>ı temel dinamikler bu söyle</strong><strong>ş</strong><strong>ide…</strong><strong></strong></p>
<p><strong>&#8220;Günümüzün edebiyat, dergi ve yayın ortamıyla hem zenginleşmeye <span id="more-11194"></span>hem bu ortamı katkılarımızla zenginleştirmeye hem de bu ortamın âfetlerinden korunmaya çalışıyoruz. Bildiğiniz gibi başkalarının yaptığı iş üzerine ve başka hayatlar üzerine her zaman daha kolay konuşur insanoğlu; kendi yaptığı iş ve kendi hayatı söz konusu olunca da o kadar kolay konuşup ahkâm kesemez.&#8221;</strong></p>
<p><strong><em>&#8220;Edebiyat, düşünce ve kültür hayatımızda belirleyici dergilerden çok azı Ankara’da yayınlanmıştır bugüne kadar. Bu, esefle karşılanacak bir durum değil elbette. Hatta, belki size şaşırtıcı gelebilir, Ankara’da yayımlanan iki derginin ve bir yayınevinin yöneticisi olarak böyle olması gerektiğini düşünüyorum. &#8220;</em></strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/hs.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-11197" title="hs" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/hs.jpg" alt="" width="250" height="208" /></a>Kültür ve Sanat servisi olarak her pazar bu sayfada bir söyleşiye yer veriyoruz. Geçen hafta edebiyat dergilerinden Karagöz’ün yayın yönetmeni Hakan Şarkdemir’i konuk etmiştik. Bu hafta yine Ankara merkezli bir dergiyle, HECE ile devam ediyoruz. Yayın yönetmeni Hüseyin Su ile HECE’yi Selçuk Küpçük konuştu, söyleşti. HECE’nin kuruluşu, bugünü ve yarını ile yaslandığı temel dinamikler bu söyleşide…</p>
<p><strong>SÖYLEŞİ: SELÇUK KÜPÇÜK</strong></p>
<p>-<strong>Hece dergisinin Ocak 1997 yılındaki ilk sayısı büyük ilgi gördü ve ardından ikinci  defa basıldı. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?</strong></p>
<p>-Takdir edersiniz ki üzerinden on beş yıl geçen bir edebiyat olayı bugün sözünü ettiğimiz. <em>Hece</em> dergisinin ilk sayısıyla birlikte doğan bir çocuk bugün on beş yaşında ve lisede okuyor; belki de bir <em>Hece</em> okuru; kim bilir belki de <em>Hece</em>’ye yazdığı öykülerini, yazılarını, şiirlerini yolluyor artık&#8230; <em>Hece</em>’nin on gün içinde iki baskı yapan ilk sayısı, bugün yayımlanan dergilerden on tanesinin toplam baskı sayısına denkti. Aslında sorunuzun doğru cevabı, her geçen gün yazarından yayıncısına edebiyatçılar eliyle biraz daha itibar kaybına uğruyan/uğratılan edebiyatmızın serüveniyle açıklanabilir bir durum. Zamanın ruhu dedikleri esintinin, en zor, en son etki edebileceği yer, belki de kalemle kâğıdın arasındaki ilişkiydi ama yeterince nüfuz etti oraya da. Sözünü ettiğiniz <em>ilgiyi</em> oluşturan iki taraflı bir etmen sözkonusu burada. Birisi okur, diğeri de yazar tarafından oluşturulan ve her ikisinin de edebiyat ortamında, kalemin yüklendiği ve aynı zamanda okura ve yazara yüklediği sorumluluk bilinciyle buluşup yoğurulan bir <em>ilişki</em>dir bu.</p>
<p><strong>DİRİLİŞ, EDEBİYAT, MAVERA=HECE </strong></p>
<p>-<strong>Hece’nin çıkış öyküsü nasıldı? Hangi gerekçelerle edebiyat dünyasına dahil oldu, kimler, nasıl bir araya geldi?</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-11198" title="1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/1.jpg" alt="" width="200" height="290" /></a>-‘Bir dergi çıkarma’nın öyküsü anahatlarıyla aşağı yukarı aynı sayılabilir. Bu söylediğimiz, genel olarak ‘dergi’den söz ettiğimizde elbette böyledir. Ne ki ‘bir dergi’den söz ettiğimizde, işte o zaman her bir derginin öyküsü farklılaşır doğal olarak. Hayat’tan söz etmekle ‘bir insanın hayatı’ndan söz etmenin arasındaki fark gibi&#8230; <em>Diriliş, Edebiyat ve Mâvera</em> dergilerinin düşünce, edebiyat, sanat, duyarlık, algı atmosferinde yazıyı, yazmayı ve düşünmeyi öğrenmiş, buralarda yazmış arkadaşlarımızın önemli bir kısmıyla zaman zaman bir araya geldiğimizde, dergilerin, edebiyat ve sanat ortamlarının konuşulduğunda, hep bir dergi çıkarmaktan ve çıkartılması gerektiğini düşündüğümüz bu derginin nasıl bir dergi olacağından uzun uzun söz ederdik. Bu arkadaşlarımız arasında aynı düşünce ve duyarlıkları, aynı gelecek kurgusunu ve endişesini, aynı sanat ve edebiyat görüngesini paylaştığımız hâlde yazmayan arkadaşlarımız da vardı. Ömer Faruk Ergezen ve Faruk Koca bu arkadaşlarımızdan ikisiydi; <em>Hece</em>’nin bütün sorumluluklarını birebir paylaştılar bizimle; omuzları her zaman bu edebiyat ve düşünce yükünün altında oldu. Derginin fiilen çıkışıdan önce (bir yıl kadar sürdü) yaptığımız bütün görüşmeler, toplantılar, bir dünya görüşü ve duyarlığını, yazarlık ve yazı bağlamını da kapsayacak, hatta kuşatacak bir sorumluluk bilinci ve anlayışıyla yapıldı. Bu bilinci ve anlayışı bizimle paylaşacak her arkadaşımızı bu <em>yazınsal ve düşünsel eyleme</em> katılmaya çağırdık; yani derginin düşünsel ve yazınsal görüngesi olabildiği kadar kuşatıcı olmalıydı; bunun için de <em>ağyârını mani, efrâdını cami </em>bir anlayışı esas aldık.</p>
<p>Bu bağlamda <em>Diriliş, Edebiyat, Mâvera, Yedi İklim, Kayıtlar&#8230;</em> gibi dergilerde yazan arkadaşlarımızın çoğunluğu <em>Hece</em> dergisinde buluştu: Turan Koç, Ömer Lekesiz, Arif Ay, Hasan Aycın, Ali Göçer, İbrahim Demirci, Ali Ulvi Temel, Cemal Şakar, Necip Tosun, Cahit Yeşilyurt, Ali Karaçalı, Mevlüt Ceylan, Erdal Çakır, Atıf Bedir, Ömer Erinç, Gökhan Özcan, Ömer Aksay, İsmail Karakurt, Mustafa Muharrem, Osman Özbahçe, Kamil Aydoğan, Esfer Ölüç, Süleyman Sahra, Mehmet Solak, Abdurrahim Karadeniz, Kamil Yeşil, Mehmet Erdoğan, İsmail Kılıçarslan&#8230; ilk sayımızdaki isimlerden bazılarıydı.</p>
<p><strong>İSTİKRAR İSTİKRAR İSTİKRAR</strong></p>
<p>-<strong>Hece, istikrarlı bir şekilde her ay okuruna ulaştı. Günümüz koşulları düşünüldüğünde bu oldukça zor bir mesele. Hece bu sürekliliği nasıl sağladı? Hece’nin okurla kurduğu ilişki üzerine de konuşabilir miyiz?</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-11200" title="2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/2.jpg" alt="" width="270" height="390" /></a>-‘İstikrar’ sözcüğünün, sorunuzla daha da belirginleşmesini istediğiniz bir <em>dikkati</em> gereği kadar ifade etmediğini, edemediğini düşünüyorum; bu <em>dikkatin</em> hem okur hem de yazarla paylaşılması sırasındaki ilişkinin salt bir yayıncılıktan, yayıncılık istikrarından daha başka anlam bağlarının olması, hatta bu bağların özellikle kurulması gerekir. Eğer bu bağlar kurulamamışsa çok kötü; eğer kurulmuşsa bu anlam bağına da <em>istikrar</em> diyemeyiz; dememeliyiz. Düşünce, sanat, edebiyat ve inanç bağıyla zamana karşı sağlanan bilinçli ısrar, hem mahiyeti hem de tezahürü itibariyle istikrardan çok farklı bir eylemlilik hâlidir; böyle olması gerekir. Bir derginin ‘şu gün çıkar’ ifadesiyle yayına başlaması, bu eylemlilik hâlinin bir <em>akte/sözleşmeye</em> dökülmesinden ibarettir; bu sözleşme için karşınızda kaç insanın olup olmadığının ve bu insanlarla yüz yüze gelip gelmediğinizin hiçbir önemi yoktur. Bu bilinçli sözleşme dikkati, sizi her zaman teyakkuz halinde tutar; aksi durumlar ise eylemlilik hâlinde düşülen bir gafletten ibarettir. Bir dergi eğer ‘her ayın birinde’ çıkıyorsa, bir kez de ayın üçünde, beşinde çıksa ne olur, diyemezsiniz.</p>
<p>Ayrıca, en azından düşünce ve yazı ahlâkıyla bağdaşır bir durum değildir bu. Kaldı ki en sıradan görülen herhangi bir iş ahlâkı bile bu bîgâneliği kaldıramaz. <em>Edebiyat</em> dergisi çıkarken, her ayın birinde, yeni sayının Ankara’daki ve Kadıköyü’ndeki bir kitapçıya aynı saatte bırakılması çok önemliydi başta Nuri Pakdil olmak üzere <em>Edebiyat</em> dergisiyle ilişkili bütün arkadaşlarımız için.</p>
<p><strong> ÖZEL SAYILARLA HECE TAŞLARI</strong></p>
<p>-<strong>Aynı zamanda önemli boşlukları dolduran özel sayılar hazırladınız. Ne tür gerekçeler Hece’yi bu özel sayılar hazırlamaya itti?</strong></p>
<p>-İtmekle olacak ve yapılabilecek işler değil bunlar&#8230; Eninde sonunda bir temel kavrayış ve temel bir görüngeye sahip olma işidir. Daha doğrusu, bir sorumluluk alanında durup durmadığınız ve her zaman buradan hareket edip etmediğinizle birebir alâkalıdır. Her durumda, her alanda bir işin başına geçtiğinizde, o işe inanmaktan sonra iki hususun çok önemli ve süreç açısından da çok belirleyici olduğunu düşünüyorum. Birincisi, ne yapacağınızı iyi bilmek; ikincisi de nasıl yapacağınızı iyi bilmek; elbette yapacağınız işin ne derece gerekip gerekmediği ve sizden önceki süreçle başladığınız sürecin maddî manevî bütün koşullarıyla birlikte&#8230;</p>
<p>Özel sayılarımız iki izlekte oluştu: Birinci izlekte düşünce, sanat, edebiyat öncülerimizin, özellikle de son yüzyılda Türkiye’nin düşünce, edebiyat ve kültür hayatında belirleyici isimlerin birikimlerini, katkılarını topluca hatırlamaya, hatırlatmaya ve değerlendirmeye ve günümüz edebiyatının önüne koymaya çalıştık. Bu bağlamda Türk düşünce ve edebiyatına son yüzyılda yön veren, her biri yine düşünce ve edebiyatımızın <em>Hece Taşı</em> konumunda olduğunu düşündüğümüz Mehmet Âkif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Nurettin Topçu, Cahit Zarifoğlu, Cemil Meriç, Nazım Hikmet, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar&#8230; özel sayıları oluştu. İkinci izlekteyse düşünce ve edebiyatımızın tematik sorunlarını irdeleyen ve âdeta bir tür sayımını, dökümünü yapmayı amaçlayan <em>Türk Öykücülüğü, Türk Şiiri, Türk Romanı, Eleştiri, Hayat Edebiyat Siyaset, Çocuk Edebiyatı, Mektup, Modernizmden Postmodernizme, Şehirlerin Dili, Yerlilik, Gezi</em>&#8230; özel sayıları oluştu.</p>
<p><strong> HECEÖYKÜ’NÜN SINIRLARI</strong></p>
<p>-<strong>Ocak 2004’ten itibaren de bir ikinci dergi olarak Heceöykü’yü çıkarmaya başladınız. Neden salt bir öykü dergisine yöneldiniz? Bu derginin çıkış süreci hakkında da bilgiler veririr misniz?</strong></p>
<p><em><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/42.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11202" title="4" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/42-196x300.jpg" alt="" width="196" height="300" /></a>-Heceöykü</em> dergisi de bugün kırk beşinci sayısıyla birlikte sekizinci yılına girdi. Biliyorsunuz <em>Heceöykü</em> iki ayda bir yayımlanıyor. Durup dururken doğmadı <em>Heceöykü</em> dergisi de; haydi, bir de öykü dergisi çıkaralım, diye başlamadık işe. Aslında <em>Heceöykü</em>’nün çıkış serüveni de <em>Hece</em>’ninkiyle birlikte başlar; yani dergi düşüncesi olarak her iki dergi birlikte doğdu fakat <em>Heceöykü</em>’nün yayına başlaması <em>Hece</em>’den yedi yıl sonra gerçekleşti. <em>Hece</em>’yi yalnızca bir dergi değil, bir kurum olarak düşündük 1997’de: Üç dergi, bir yayınevi, bir de kültürevinden oluşan bir kurum olarak&#8230; Edebiyatın bütün türlerini ve sorunlarını kapsayan, genel anlamda bir edebiyat dergisi; bir öykü dergisi; bir de düşünce dergisi! ‘Hece’ adında karar kıldıktan sonra, dergileri de <em>Hece, Heceöykü</em> ve <em>Hecedüşünce</em> olarak adlandırmayı tasarlamıştık. Üçü aynı anda başlamasa bile ardı ardına yayımlamayı düşünüyorduk. Daha sonra da <em>Hece Yayınevi</em> ve <em>Hece Kültürevi</em>nin faaliyetleri başlayacaktı&#8230;</p>
<p>Artık yalnızca Türk öykücülüğüyle sınırlı değil Heceöykü’nün açısı; tarih, kültür, inanç ve düşünce coğrafyamızın öykücülüğü de <em>Heceöykü</em>’nün açısına giriyor.</p>
<p>-<strong>Hece, günümüz şiir, edebiyat ve dergicilik ortamını nasıl değerlendiriyor? Kendisini bu ortam içerisinde nasıl konumluyor?</strong></p>
<p>-Günümüzün edebiyat, dergi ve yayın ortamıyla hem zenginleşmeye hem bu ortamı katkılarımızla zenginleştirmeye hem de bu ortamın âfetlerinden korunmaya çalışıyoruz. Bildiğiniz gibi başkalarının yaptığı iş üzerine ve başka hayatlar üzerine her zaman daha kolay konuşur insanoğlu; kendi yaptığı iş ve kendi hayatı söz konusu olunca da o kadar kolay konuşup ahkâm kesemez. Kendimize tanıdığımız hoşgörüyü, esneme payını, yanlış yapabilme hakkını karşımızdaki insanlardan çok kolay esirger, karşımızdaki insanlara karşı çok daha katı bir sıkıdüzen uygularız. Elbette bu insanî zaafımız, edebiyat ve sanat ortamında da böyle tezahür ediyor. Her insanın kendisine, kendi yeteneğine, yaptığı işe inanmasında bir sorun yok elbette; ne ki kendi yeteneğimizin ve yaptığımız işin sınırlarını bilmemiz, önümüzdeki ve ardımızdaki insanların da sınırlarını iyi görebilmemiz gerekir. Tersi durumlarda kendimizi, körlüğümüzle ördüğümüz hücremize hapsetmekten başka bir şey yapmış olmayız. Kendi sesimizle tek başımıza gökkubbeyi doldurduğumuz sanısına kapıldığımızda ancak kendi kulaklarımıza yazık etmiş oluruz.</p>
<p><strong>HECE VE YAYINLARI </strong></p>
<p>-<strong>Derginiz şair ve yazarlarının, eleştirmenlerinin ürünlerini kitap olarak da basıyorsunuz. Hece Yayınları’nın sunduğu kitaplar üzerine konuşabilir miyiz? Yayıneviniz bastığı kitaplarla nasıl bir boşluğu dolduruyor sizce?</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/5.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11203" title="5" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/5-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" /></a>-Yalnızca dergimizde yazanların kitaplarını yayınlamıyoruz Hece Yayınlarında; doğudan batıya evrensel bir sanat, edebiyat ve düşünce görüngesinden hareket etmeye ve bu birikimi değerlendirmeye çalışıyoruz. İmkânlarımızın elverdiğince dergilerimizde birlikte olduğumuz arkadaşlarımızın yayınevi aramamalarını sağlamaya ve bu nedenle de onların kitaplarını öncelikle yayımlamaya çalışıyoruz. Hem yayımlanacak kitapların çokluğu hem de imkânlarımızın kısıtlı oluşu nedeniyle elbette bu her zaman mümkün olmayabiliyor. Bugüne kadar edebiyat türlerinin hemen hepsinde kitap yayımladık; şiir, öykü, roman, deneme, eleştiri, söyleşi&#8230; Ayrıca din, felsefe, sanat, tarih, sosyoloji, estetik, biyografi, prestij kitaplar ve anma niteliğinde edebiyatımızdan, düşünce hayatımızdan işaret edilmesi, birikimlerine dikkat çekilmesi gereken kişiler üzerine kitaplar da yayımlıyoruz; bu tür kitaplarımız, <em>Hece</em> dergisinin kişi özel sayılarının bağlamında ve izleğinde, onları tamamlayıcı nitelikte hazırlanan kitaplardır.</p>
<p><strong>MERKEZ ANKARA DEĞİL İSTANBUL</strong></p>
<p>-<strong>Ankara’dan yayınlanan önemli dergilerin başında geliyorsunuz. Ankara’nın dergicilik tarihi, sürecini de dikkate alarak, Hece bu kronoloji içerisinde nerede duruyor?</strong></p>
<p>-Edebiyat, düşünce ve kültür hayatımızda belirleyici dergilerden çok azı Ankara’da yayınlanmıştır bugüne kadar. Bu, esefle karşılanacak bir durum değil elbette. Hatta, belki size şaşırtıcı gelebilir, Ankara’da yayımlanan iki derginin ve bir yayınevinin yöneticisi olarak böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Dünü, bugünü ve yarını itibariyle bir bütün olarak baktığımızda Türkiye’de yalnızca edebiyatı, düşünceyi ve kültürü İstanbul belirlemiyor; Türkiye’nin yönetilmesi anlamında siyaseti, yine Türkiye’nin hem kendi sınırları içinde hem de dünya ölçeğinde ekonomik ve ticarî döngüsünü de İstanbul belirliyor; yani her zaman <em>İstanbul, Türkiye olmuştur</em>; zaten dünyada da İstanbul böyle algılanmıyor mu? Türkiye nüfusunun düşünce, kültür, sanat ve edebiyat ilgisi açısından bir oranlama yapılacak olursa yine İstanbul’un Türkiye geneline göre çok büyük farkla önde ve belirleyici olacağı kanaatimce kesindir. Dolayısıyla edebiyatın, düşüncenin, kültürün, sanatın İstanbul merkezli olması kaçınılmaz bir durumdur. İstanbul’da yayımlanan her dergi mutlaka böyle olmasa da belirleyici dergilerin, istisnalar olmakla birlikte, İstanbul’da yayımlanması doğaldır. Yayıncılığın kolaylaşması ve internet iletişiminin sağladığı imkânlar nedeniyle İstanbul dışında, Anadolu’da dergilerin ve yayınevlerinin çoğalması bu gerçeği değiştirmiş değil kanaatimce. Bugün de hâlâ Anadolu’da yayımlanan bir dergi ya da kitap, önce İstanbul’a gider ve oradan dağıtıma girer; büyük oranda da İstanbul’da okuyucu bulur. Özellikle bizim edebiyat ve düşünce izleğimizden baktığımızda Ankara’da yayımlanan ve iz bırakan dergi çok fazla değil. <em>Edebiyat</em> dergisi, 1969’dan 1985’e kadar on altı yıl Ankara’da yayımlanmıştır. Ardından 1976’dan itibaren <em>Mâvera</em> dergisi beş altı yıl Ankara’da yayımlanmış ve sonra da İstanbul’a taşınmış ve kapanıncaya kadar da İstanbul’da yayımlanmıştır. Hemen hemen aynı yıllarda <em>Aylık Dergi</em>, doksanlı yıllarda da <em>Kayıtlar</em> dergisi Ankara’da yayımlanan dergilerdendir. Bir devlet dergisi olan <em>Türk Dili</em>’ni saymazsak 1960’lı ve 1970’li yıllarda da Ankara’da önemli sivil dergilerin yayımlandığını biliyoruz. <em>Seçilmiş Hikâyeler</em> dergisi bunlardan birisidir&#8230; Bugün Ankara’da yayımlanan dergilerinse yarının edebiyatını, sanatını ve kültürünü ne derece belirleyici olacağını, yarına etkilerini gördükçe konuşacağız elbette.</p>
<p><strong>(SÖYLEŞEN: SELÇUK KÜPÇÜK, DÜNYAYA YENİ SÖZ, 11.07.2011)</strong><strong></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/huseyin-su-ile-soylesi/2011/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MİHRİBAN İNAN KARATEPE İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/selvigulkahdagmuss/mihriban-inan-karatepe-ile-soylesi-2/2011/06/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/selvigulkahdagmuss/mihriban-inan-karatepe-ile-soylesi-2/2011/06/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Jun 2011 17:02:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SELVİGÜL KANDOĞMUŞ ŞAHİN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basından Söyleşiler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=10970</guid>
		<description><![CDATA[-Sevgili Mihriban, seninle yıllardır süren bir dostluğumuz ve yazınsal dünyada birlikte yürüdüğümüz bir yol arkadaşlığımız var, ısrarla öykü yazdığına şahidim. Bunu özenli, dikkatli ve büyük bir çabayla sürdürüyorsun. Bu bağlamda soracak olursam, bir öykücü olarak kendini nasıl tanımlarsın? -Cevap sorunda mündemiç aslında değerli arkadaşım… Kendimi öykücü olarak tanımlarım. Bunu 1996 senesinden beri öyküde ısrarıma bağlı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>-Sevgili Mihriban, seninle yıllardır süren bir dostluğumuz ve yazınsal dünyada birlikte yürüdüğümüz bir yol arkadaşlığımız var, ısrarla öykü yazdığına şahidim. Bunu özenli, dikkatli ve büyük bir çabayla sürdürüyorsun. Bu bağlamda soracak olursam, bir öykücü olarak kendini nasıl tanımlarsın?</strong></p>
<p>-Cevap sorunda mündemiç aslında değerli arkadaşım… Kendimi öykücü olarak tanımlarım. <span id="more-10970"></span>Bunu 1996 senesinden beri öyküde ısrarıma bağlı olarak söylüyorum. Hayatta pek çok rolümüz var kuşkusuz. Ancak bölünmüş kişiliklerimiz yok, olmamalı, diye düşünüyorum. Elbette nasıl bir öykücü, denilirse, bu yazdıklarımdan bellidir… Rabbimiz bize ‘müslüman’ ismini verdikten sonra ikinci bir isim edinmek ikinci bir din edinmek gibi olacağı için bu isimle ölmeyi arzu ederim. Müslüman bir anne, bir eş, bir evlat, bir öğretmen, bir öykücü… Hepsinin başında ve özünde o var.</p>
<p><strong>-Öykülerindeki felsefi derinlik okuyucuyu düşünmeye sevk ediyor, adeta okuru    yoruyor. Muhatap aldığın okur, zora talip olan, seçici bir okur mu?</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/DSC_51501.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10973" title="DSC_5150" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/DSC_51501-199x300.jpg" alt="" width="199" height="300" /></a>-Her yazarın ideal okuru vardır, hâttâ onun gözlerini omzunun üzerinde hissederek kurar cümlelerini… Edebî eser bir göndergeler bütünüyse eğer bunun da alıcısı okur olmalıdır. Ancak bilhassa kapalı bir anlatım sağlamaya çalışmak edebî eserin iletisinin yine kendine dönük olması demek olur. Bu durumda edebî eserin kendinden başka bir amacı yok demektir. Bense edebiyatla hayata bir ayna tuttuğumuzu düşünüyorum. Edebiyatın işlevsel olduğuna inanıyorum. Ancak onun da kendine göre araç ve gereçleri var. Bilhassa kısa öykü; kurgusu, dil ve anlatımı itibariyle daha şifreli bir yapıya sahip. Bu, kapalılık değil anlam katmanının bu yolla zenginleştirilmesidir aslında. Elbette kısa öykü okuru daha dikkatli okuma yapmalıdır. Söz kısaldıkça anlam derinleşir çünkü. Bu bağlamda sözün zirvesi şiirdir. O yüzden birçok okur yüzlerce sayfa roman okurken şiire bir-iki sayfayı çok görür. Şiirin ya da kısa öykünün derin yapısı okurun gözünü dört açmasını, bilincini açık tutmasını gerektirir. Bu bağlamda ben de dikkatli, seçici okuru öncelerim.</p>
<p><strong>-Bir süreç olarak değerlendirirsek, Kadife Durağı’ndan, Hacıyatmaz’a öykülerindeki değişimi, anlam oturmasını, derinliği ve imgesel anlatımı görebiliyoruz. Gözlemlediğim o ki, son kitabında ve son yazdığın Görüşme, Hacıyatmaz, Su Bidonları, Dönemeç gibi öykülerinde, ironiye ağırlık vererek, eleştirel bir bakış açısıyla, değişen insanı, inanç dünyasını, yaşanan manevi atmosferi sorguluyorsun. Bu manada bize neler söylersin?</strong></p>
<p>-Daha önce de söylemiştim. Ben öncelikle kendi yaşamımdan yola çıkarak yazıyorum. Benim din algım, Müslüman yaşayışım da çeşitli evreler geçirdi. Ben de değiştim ve bu değişimi yaşayan insanlar arasından geliyorum. Bu manevi atmosfer öykünün konusu olmayı fazlasıyla hak ediyor bence. Senin de tespit ettiğin gibi daha ironik bir anlatım tutumuyla, duygu sömürüsüne kaçmadan ya da sloganik bir dille bir takım değerleri bayraklaştırmadan anlatmak gerekiyordu sadece… Bunu gerçekleştirmeye çalışıyorum elimden geldiğince.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/DSC_5157.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10974" title="DSC_5157" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/DSC_5157-199x300.jpg" alt="" width="199" height="300" /></a>-Öykülerin, bir çırpıda okunup geçilebilen öyküler değil. Bu anlamda baktığımızda, okuyucu öyküyü bitirdiğinde, serüven zihninde devam edebiliyor. Hemen hemen tüm öykülerinde hakim olan bu anlatım tarzını özellikle tercih ettiğin söylenebilir mi? </strong></p>
<p>-Evet, durum-kesit öyküsü yazıyorum. Bu bilinçli bir tercih. Bunu bir an’ı çoğaltmak olarak anlayabiliriz. İçinde şimdiyi, geçmişi ve geleceği barındıran bir an, ne başlangıç ne bitiştir, sadece bir süreçtir. Yapmaya çalıştığım şey o an’ı seçebilmek. Zaman’ın bir tanımı da ‘an’ dır değil mi?</p>
<p>Tabii bir öykü değerini olay ya da durum öyküsü olmasından almaz. Bu sadece bir tercihtir. Öyküyü öykü yapan bütün bileşenlerin; konudan temaya, kurgudan anlatım biçimlerine kadar bütün unsurların bir araya geldiğinde çıkardığı sesin bir gürültü, patırtı değil bir ritm olup olmadığıdır asıl üzerinde durmamız gereken. Ve bizim çıkan bu sesle neye çağırdığımız, neyi ünlediğimiz…</p>
<p><strong>-Öykülerindeki kurgusallığı oluştururken, kelamından kalemine, gönül ülkenden söz ülkene kelimeleri uçururken, neler hissedersin?</strong></p>
<p>Yazmak başlı başına bir derttir benim için. Sözcüklerim epey nazlıdır. Kolay kolay dile gelmezler. Bir dönem her öykü sonrası bir daha yazamayacağımı düşünürdüm. Son zamanlarda bu duygu yakamı bırakmaya başladı. Sanki somut bir varlığı var yazma arzusunun ve ben ona sonsuzca güveniyorum. Onun nazlanmak konusundaki tavrı değişmiş değil aslında, benim ısrarımın dozu arttı sadece. O beni terk edemez. Hatta Allah muhafaza buyursun ama düşünmeden edemiyorum, ellerimi kaybetseydim ayak parmaklarımı kullanmayı öğrenirdim filan diyorum.</p>
<p><strong>- Senin öykülerinde tekdüze bir anlatım yok. Kader birliği yaptığımız bir öncü kuşak var, onlarda, kadın duyarlılıklarıyla anlatılan öyküler göze çarptı… Sen böyle anlatımlarla araya hep bir mesafe koydun. Bu senin için zor oldu mu? </strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/DSC_5153.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10975" title="DSC_5153" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/DSC_5153-199x300.jpg" alt="" width="199" height="300" /></a>Öncelikle kadın duyarlılığıyla kaleme alınan öykülerin edebiyatımız açısından bir zenginlik olduğunu düşünüyorum. Benim de bu bağlamda yazdığım öyküler var. Koyduğum mesafe bu duyarlılığın nasıl işleneceği noktasındadır. Feminizm şartlandırmasıyla kadın-erkek ayrımına gitmeden her iki cinsin farklılıklarının bir nimet olduğu bilinciyle hareket eden bir Müslüman kadın yazar, bence kadın kimliğiyle kadın dünyasını daha rahat anlatacaktır. Bu bir kazançtır edebiyatımız için.</p>
<p>Zaten 1980 sonrasında sosyal hayattan malum sebeplerle dışlanan Müslüman kadınlar baskılanmış duygularını, ötekileştirilmiş kimliklerini edebiyat bilhassa öykü kanalıyla açığa vurdular.</p>
<p>Ancak öykü bir iç dökme, rahatlama yeri, bir anı defteri ya da bir takım sloganların karalandığı bir duvar değildir.</p>
<p>Sorun bence öykü yazarlarının öykünün dil ve imkânlarını yeteri kadar tanımıyor oluşlarıdır. Daha da kötüsü tanımaya da talip olmayışlarıdır.</p>
<p><strong>-Son dönemde yayınlanan öykü ve roman kitapları üzerine inceleme yazıların bulunmakta.  Büyük bir keyifle okuduğumuz bu yazıları kitaplaştırmayı düşünüyor musun?</strong></p>
<p>İlerde inşallah böyle bir niyetim var. Hele üçüncü öykü kitabım bir çıksın, nasip…</p>
<p><strong>-Son olarak, bu günlerde neler okuyorsun, bizimle paylaşır mısın?</strong></p>
<p>En son Osman Bayraktar’ın ‘Yol Hakkı’nı okudum. Yazarın gezi yazılarından oluşan bir eseriydi. Bir deneme yazarı titizliğiyle kaleme alınmış, bilhassa bir öykü yazarının ya da okurunun keyifle okuyabileceği dil ve anlatımı imgelerle yüklü bir eser olduğunu belirtmek isterim.</p>
<p>Beraberinde Behçet Çelik’in “Diken Ucu”nu okudum.</p>
<p>Şu günlerde Hasan Aycın’ın “Sahipkıran” ını okuyorum, geç kalmışlığıma kıza kıza…</p>
<p>J.M.Coetzee’nin “Michael K.”sı da sırada bekliyor.</p>
<p><strong>(Yedi İklim Dergisi, Haziran, 2011) </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/selvigulkahdagmuss/mihriban-inan-karatepe-ile-soylesi-2/2011/06/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÖMER LEKESİZ&#8217;LE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/zeynepdelav/omer-lekesizle-soylesi-6/2011/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/zeynepdelav/omer-lekesizle-soylesi-6/2011/05/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 Apr 2011 22:07:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ZEYNEP DELAV</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=10442</guid>
		<description><![CDATA[-Nasılsınız..neler yapıyorsunuz..nasıl geçiyor günleriniz? -Hamdolsun, iyiyim. Baharın eli kulağında&#8230; Doğal olarak mahşeri İstanbul’dan İstanbul’un fotoğrafik mekanlarına kaçıyorum bazen; fotoğraf yorar derler ama beni dinlendiriyor. Rutin işim Sahaf Kebikç’i açık tutmak&#8230; Perşembe günleri hariç, kitap meraklılarını ve dostlarımı orada ağırlıyorum&#8230; Okuma mekanım evimdir&#8230; Ağırlıklı olarak görme biçimleri üstüne okuyorum son günlerde&#8230; Modernizmin dayattığı Kartezyen görme-merkezcilik giderek beni [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>-Nasılsınız..neler yapıyorsunuz..nasıl geçiyor <span id="more-10442"></span>günleriniz?</strong></p>
<p>-Hamdolsun, iyiyim. Baharın eli kulağında&#8230; Doğal olarak mahşeri İstanbul’dan İstanbul’un fotoğrafik mekanlarına kaçıyorum bazen; fotoğraf yorar derler ama beni dinlendiriyor. Rutin işim Sahaf Kebikç’i açık tutmak&#8230; Perşembe günleri hariç, kitap meraklılarını ve dostlarımı orada ağırlıyorum&#8230; Okuma mekanım evimdir&#8230; Ağırlıklı olarak görme biçimleri üstüne okuyorum son günlerde&#8230; Modernizmin dayattığı Kartezyen görme-merkezcilik giderek beni de boğuyor olmalı ki, bize mahsus göz / nazar algısının ve onun diğer duyulara etkisinin izlerini sürmeye çalışıyorum; Marleau-Ponty başımın tatlı belası&#8230; Onun cevaplarından doğan yeni soruların izinde koşup duruyorum açıkçası&#8230;</p>
<p><strong><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/omerlekesiz1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10447" title="omerlekesiz1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/omerlekesiz1-249x300.jpg" alt="" width="249" height="300" /></a>-Yazılarınız, değerlendirmeden daha geniş bir alana geçti, yazılarınızın rengi değişti&#8230; Daha felsefi daha inanç eksenli.. neler söyleyeceksiniz bu konu hakkında?</strong></p>
<p>-Aslan, yediği besinlerin toplamından oluşur. Bu arada dikkatinize hayran oluğumu hemen belirtmeliyim. Her kitap üzerine yazan ve dahası çok yazan biri değilim. Asıl işim okumak; okurken kendimleyim yani sadece bana görünüyorum ve kendi mahremiyetimi –eksikliklerimi / fazlalıklarımı / bencilliğimi- kendimle dengeleyebiliyorum. Yazmanın beni mahcup kılan bir tarafı var, mahremiyetimi belli oranda faş ettiği için&#8230; Bir zorunluluk haline gelmedikçe yazmıyorum bu yüzden; zorunluluk dediğim, yeni bilgiye yer açma eylemidir aslında&#8230; Müslümanım ve maalesef Batılıyım (Batıcı değil). Nas, kul ve fani yönümü, felsefe ise düşünce yönümü biliyor&#8230; Aslan demiştim yukarıda; besinim neyse yazı adına görünür olanım da o. Bunları derken “eleştiriden” uzaklaştığım sanılmasın; ucuz tatminlere (ve tatmin etmelere) kapalıyım sadece; eleştirideyim hep ama düzeyi ve içeriği farklılaşmış bir eleştiri&#8230; Nabokov’un değil, Arabi’nin, konuk’un, Bachlerad’ın, Guenon’un bahçesinde nefes almaya çalışıyorum daha çok&#8230;</p>
<p><strong>-Bu soru hep merak konusudur ve çok ta sonuca varılmıyor gibi , eminim size daha evvelden yine sorulmuştur.. nedir Öykü ile Hikaye’ nin farkı?</strong></p>
<p>-Biri –Hüseyin Atlansoy’un çok sevdiği kelimeyle- “hurç”, diğeri çıkın, heybe daha çok. Aralarındaki en temel fark, ikincisinin “edebi” olmasıdır. Biz hikayenin içindeyiz; onunla var olur ve onunla var kılarız; öykü ise bizim içimizdedir, bizimle var olan, bizim var kıldığımızdır. Bu açıklamadan daha fazlası teknik bir dilin kullanımını dayatır ki, gelin okurlarınızı bir dirhem bal için bir çeki odun çiğnemek (keçiboynuzu yemek) zorunda bıkakmayalım.</p>
<p><strong>-Yeni projelerinizin olduğu duyumunu aldık, mesela İnsan Yayınlarıyla yapacağınız bir proje&#8230; Biraz bahsetmeniz mümkün mü?</strong></p>
<p>-Ben tembel adamın tekiyimdir; proje üretme işleri bile beni yorar. İnsan Yayınları’nın sahibi sevgili İlhan Akıncı aradı yılbaşında; belli ki, benim sahafiyemdeki tembellik keyfimi kıskanmıştı; buna itiraz ederek, İnsan Yayınları için bir şeyler yapmamı istedi. İnsan, çeyrek yüzyıllık bir yayınevi; çok iyi kitaplar yayınladılar; dizi olarak eksikleri neredeyse yok. Ben yine de birlikte bir “nazariyat” projesi yapabileceğimizi düşündüm. İnsan Yayınları çoğunlukla “kavuklu”nun kitaplarını yayınladı, bir de “pişerkar”ın kitaplarını ekleyelim buna dedim, sağolsunlar kabul ettiler. Sevgili Özkan Gözel, Zeynep Sayın ve Sibel Eraslan’la Oleg Grabar, Labarthe, Nancy, Bahabba, Morion, Blanchot vb. yazarlardan bir seçme yaptık; bunların çevirilerini ve yayın aşamalarını izleyeceğim. Oturduğum yerden, yani sahafiyeden&#8230; İlhan Akıncı da muradına ermiş olacak böylece, beni tembellik zevkinden mahrum etmekle&#8230;</p>
<p><strong>-Türk Edebiyatı’nda eleştiri kültürü hangi seviyede.. Ya da oluştumu bu kültür sizce?</strong></p>
<p>-Türk edebiyatında eleştiri sadece “münekkitsiz” başlamadı, ayın zamanda tanımsız ve doğaçlama bir uğraş olarak başladı. Tanpınar’ın eleştiri çabasını kısmen dışarıda tutarak söylersek Ataç, Fethi Naci eleştiriyi “kitap/yazar merkezli” bir konuma indirgediler. Bu nedenle herhangi bir kitap / yazar hakkında yazılan bir bilgilendirme yazısı bile “eleştiri” sayıldı; bugün de bu yanlış algı ve uygulama maalesef sürüyor. Ahmet Oktay’ı ayrıca zikretmeliyim çünkü o, olması gereken eleştiriyi iyi kavrayanların ilki sayılabilir. Eleştiri bir kitap, bir yazar üstüne yazılandan çok daha fazlası olmakla ilkin onun dikkatini çekti. Bir kavram, örneğin toplumcu gerçekçilik onun elinde, yüzlerce yazarın ürünlerini de değerlendirdiği esaslı bir çalışmaya dönüştü. Asıl eleştiri budur. Hayati bir konuyu kavramlaştırıp, onu edebiyat ürünleri üzerinden açımlamaya çalışmaktır. Edebiyat eserleri üstünden bunu yaptığınızda adı “edebi”, sosyolojik veriler üstünden yaptığınızda adı “sosyolojik” eleştiri olur. Eleştirmen edebiyat mahallesinin nüfus katibi değildir ki salt kitabın, yazarın izini sürsün ya da o mahallenin zabıta memuru değildir ki iyi kitabın, kötü kitabın peşinden koşsun&#8230; Edebiyat eleştirisini belirttiğim tarza yaptığınızda zaten iyi olan, kötü olan orada yer alacaktır; anılanlar var olacak, anılmayanlar çayıra salınmış olacaktır. Eleştirinin gerekliliği, keskinliği, seçmeciliği dediğimiz şey de böyle kendiliğinden tahakkuk edecektir.</p>
<p><strong>-Edebiyat ve internet&#8230; İnternet Edebiyatı taşıyabiliyor mu? Edebistan bu bağlamda hangi zorlukları yaşıyor..</strong></p>
<p>-Bu konuda niyet ve yöntemin belirleyici olduğunu sanıyorum. Edebistan, “editör” merkezli bir e-edebiyat seçkisi&#8230; Tıpkı basılı dergilerdeki gibi bir değerlendirme / eleme sürecini izliyor. Ayrıca, basılı dergilerden daha fazla yazma tutkunlarına yer ayırabiliyor; onların kendi ürünlerinin düzeyini fark etmeleri için daha fazla imkan ve zaman sağlayabiliyor; bu zaman zaman bir düzey problemine neden olsa da yeni yetenekler kendilerine sağlanan söz konusu özgürlüğü istismar etmedikleri sürece uzun vadede kazançlı çıkıyorlar.</p>
<p><strong>-Edebiyat dünyasında eleştirmen az&#8230; Neden?</strong></p>
<p>-Eleştirmenin azlığından daha doğal ne olabilir? Aynı durum Batı edebiyatı için de geçerlidir&#8230; Eleştiriyi, kitapların görünmesi, değerlendirilmesi, tanıtılması olarak aldığımızda, mevcut gazete kitap eklerinden, dergilerden, sanal ortamdan uzunca bir eleştirmen isim listesi çıkarmak mümkündür. Yukarıda belirttiğim anlamda bir eleştiriyi ve eleştirmeni kastediyorsak, o zaten az sayıda olmalı.</p>
<p><strong>- Yönünü eleştirmenliğe çeviren, bu işe yeni başlayanlara neler söylemek istersiniz..?</strong></p>
<p>-Büyük harfle yazılan “eleştirmen”lige yönelenler için söyleyebileceğim fazla bir şey yok. Seçimini bu yönde yapanlar tavsiyenin ötesine geçmişlerdir çünkü; seçimleri, kendi eksikliklerini, yanlıgılarını belirleme ve onları aşma eylemi olacaktır biraz da. Konu, küçük harfle yazılan bir eleştirmenlikse, onlara okuduklarını iyi anlamadan yazmamalarını, çeteci yaklaşımların dışında durmalarını, -biraz zor ama yine de- mütevazı olmalarını, az sözle çok şeyi ifade etme deneyimlerini sürekli geliştirmelerini, “edebiliği” mümkün olduğu kadar gözetmelerini ve bu manada seçmeci olmalarını tavsiye edebilirim.</p>
<p><a href="http://www.haberkultur.net">www.haberkultur.net</a> ‘ten alıntılanmıştır; 19 Nisan 2011</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/zeynepdelav/omer-lekesizle-soylesi-6/2011/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HAYRİYE ÜNAL İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/hayriye-unal-ile-soylesi/2011/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/hayriye-unal-ile-soylesi/2011/05/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 Apr 2011 22:06:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDEBİSTAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=10373</guid>
		<description><![CDATA[bir savaşmış  oysa düşman kaçmış  vurduğumuzla sevdiğimiz  aynı başmış  aynada baktığımızla  nefretimizi celbeden aynı bakış  okçularımız inmiş onlara söylenmeden  o gözlerime sunulan ricat bir tuzakmış” Hayriye Ünal Hem terazi burcundan hem de ODTÜ&#8217;lü olan ve ayni zamanda önemli bir şair olacak kadar şanslı olan Hayriye Ünal, yeni şiir kitabi Gerekli Açıklama ile Hece Yayınları etiketiyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>bir savaşmış <br />
oysa düşman <span id="more-10373"></span>kaçmış <br />
vurduğumuzla sevdiğimiz <br />
aynı başmış <br />
aynada baktığımızla <br />
nefretimizi celbeden aynı bakış <br />
okçularımız inmiş onlara söylenmeden <br />
o gözlerime sunulan ricat bir tuzakmış”<br />
</em><strong><em>Hayriye Ünal</em></strong></p>
<p>Hem terazi burcundan hem de ODTÜ&#8217;lü olan ve ayni zamanda önemli bir şair olacak kadar şanslı olan Hayriye Ünal, yeni şiir kitabi <em>Gerekli Açıklama</em> ile Hece Yayınları etiketiyle edebiyat dünyasına yeni bir soluk getirdi.</p>
<p>Herkesin &#8216;şair&#8217; olduğu, şiirsel terörizmin hüküm sürdüğü hiper-şiir (aşırı-şiir) adlıçağımızda, Ünal’ın <em>Gerekli Açıklama’</em>sı bize soyut, metafizik, lirik, simgelerin değiş-tokuşu ve tinselliğin dönüşünün haberini veriyor.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/huk3.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-10387" title="huk3" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/huk3.jpg" alt="" width="119" height="198" /></a>Sibernetik sosyolojilerin ve sanal teolojilerin hayatımıza yön verdiği şu günlerde <em>Gerekli Açıklama</em>, bize politik şiirin yeni metaforizmasının (ideo-politik imgelem eksende) ifşasını yapıyor.</p>
<p>1973&#8242;te doğumlu, ODTÜ Matematik mezunu olan Ünal’ın yayımlanmış <em>Sacları Vardır Aşkın, Ademin Kızlarından Biri</em> ve <em>Sert Geçecek Bu Kış</em> adli şiir kitapları bulunmaktadır.</p>
<p><strong>YERLE BİR adlı şiirinizde “Hem ODTÜ’lü hem terazi burcundan nasip olmaz her kula” diyorsunuz ve “KAÇTIR SAYMIYORUM AMA OLDUKÇA FAZLA” adlı şiirinizdeki ironi, trajediden kopuş ile komediye geçiş düzleminde bir araf.  Hem matematiksel, hem tasavvufi hem de toplumcu bir perspektifle karşımıza çıkmış. Bunu bize biraz açar mısınız? ODTÜ, terazi burcu, matematik ve HE’nin hayatı veya hiçliği nedir?</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hu1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10374" title="hu1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hu1-300x213.jpg" alt="" width="300" height="213" /></a>Terazi burcu üç arkadaş arasındaki basit bir espri idi o okulda iken. Biri trafik kazasında öldü, pat diye öldü, ondan ummuyorduk ölümü, diğeri ölmekten beter bir deneyim yaşadı ve ben aralarında hayatta kalan oldum ve bunun utancını hissettim hep. Deney kafesindeki işaretli kişi ben sanıyordum. Genç ölenler tarafından terk edilmek dokunur bana. ODTÜ’de ilk sene, edebiyatla kafa bulmaya başladığım yıl. ODTÜ yaşamım boyunca kampüsün, insanların, hocaların geneline yayılan <em>abartılı</em> <em>ciddiyet, </em>işte tam bu bendeki karanlıkla çakışıverdi ve işin içinden çıkmamın tek yolu edebiyatı “ikinci doğa” yapmaktı. Burada ikinci doğa, fermente olup çatlamamam için gereken deli bayramı gibi bir şey. Özellikle matematik bölümü çok özel disiplinlerle çalışır. Kuralın, kesinliğin, formülasyonun içinde üstün insanîlik nasıl belirir orada görebilirsiniz. Terazi hukukun değil matematiğin simgesi olsa yeri.</p>
<p>İroni bugün şiirin dokusunda olmakla şiire renk veren bir şey değil, şiirin kendisi. Bu böyle, çünkü</p>
<p>bugün şair başkalarıyla hem bağlantı kurmaya zorlanan, hem bunu canhıraş şekilde isteyen, bir taraftan da hem kendi tikel eylemleriyle hem de mutlak ve tümelle bağının geçersizliğini canı acıya acıya görendir. Şiirini, ironik bir tutumla hep bir <em>boşunalık</em> duygusu içinde yazmaya zorlanmaktan mutlak geçerli her şeyi geçersizleştirmeyle doğru yol alabilir ve bu onun boşunalığına boşunalık katar. Kendimi bunun dışında sayamam, çünkü H benim. Adım iyilikten ve hayırdan geliyor. Ama hiçliğin hainliğin hoyratlığın da h’si bu. Her şeyin ve hiçbir şeyin h’si. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, boşunalık, sözümona şairlerin kendilerinde sağlık belirtisi saydıkları kinci zafer tutkusu karşısında en az patolojik olan şeydir bugün. Öyle olmasa da olur, severdik.</p>
<p><strong>YAZ KIZIM adlı şiirde Mazda, Hyndai, Clio gibi arabaların isimlerini vererek kapitalist sistemin gösterisini eleştiriyorsunuz? Doğrusu şiirinizdeki estetik, birkaç dize ve ses kırması dışında gayet yerinde idi. Burada cinsiyet, tüketim, bu aşk olayıyla biz, nasıl bir yol almalıyız şiirinizde?</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hu2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10375" title="hu2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hu2-199x300.jpg" alt="" width="199" height="300" /></a>Hiçbir zaman tenezzül edilmeyecek dışsal eklentilerdir markalar. Tüketimi aşan anlamlara sahiptir. Araba veya başka sahip olunan nesneler, hepsinin kimliği bütünlediğini filan görüyorum. Düşünsene, filanca kişi – Audi = ? Gerçi bu açıdan eleştirmeye değdiği için değil, orda markalarla başka bir şey yapmak istedim. Göstergeleri çözümlemek istedim. Hayatımda bir şekilde etkisi olan ve sahiplerini ele veren arabaların bir haritası olacaktı. Her araba bir kişi yerine kolayca geçebiliyordu. Arabaları sol koltuğu boş düşledim. Orayı dolduran gövdelerin taşıdığı bütün ek kimlikler onları çıplak filan düşündüğünde komikleşiyor. Ama araba yine de o şiirde başlı başına bir karakter olarak düşünüldü. Bu başka bir şey. Arabanın insandan rol kapması beni hep eğlendirmiştir de. Kendimi de bunun dışında tutuyor değilim. Ayakta sözgelimi bir konuşma yaparken hissettiğim korumasızlığın bir arabanın direksiyonunda olduğumda bütün saldırgan dürtülerimle yer değiştirmesi bana ilginç gelir. Dışımı onunla korumaya aldığım anda ruhuma sirayet ediyor gibidir araba. Kadınların sürdüğü arabaların arkasına arabalarıyla dokunmaktan zevk alan sapıklardan bahsediliyordu bir ara gazetelerde. Libidonun bedeni aşarak metalle özdeşleşmesi, bu metalin birini çarparak öldürme gücüne sahip olması ile birleşince her arabanın bir yaşamöyküsü olması kaçınılmaz ve bu öykünün masum olması imkânsız. Bir aracın hiçbir zaman araç olmakla yetinmeyeceğini, sanırım en iyi edebiyatçıların bilmesi gerekir. Hiçbir araç yaptığı işin içeriğine karışmamazlık etmez.</p>
<p>Bu şiirleri dergilerde 2005’te yayımladım. Çok sonra okuduğum, “otomobilin <em>phallic</em> potansiyeli”ni anlatan bir yazı (Enis Akın, “Otomobil Hapishanesi”, <em>Birikim</em>, Aralık 2009) şimdi şiirimi yorumlamamda bana yardımcı oldu. Bunun için bu yanıtta o yazıyla birlikte düşünmekte sakınca görmüyorum. “Otomobilin içinde tanrı olduğumuz, başka kimseye ihtiyacımız olmadığı gibi yalanlara kendimizi inandırmak daha kolay. Otomobil, insani kendini tanımayı engelleyen bir kapsül, bir koruma kandırmacası, bir sahtelik imkânı olur; kulağımıza istediğimiz her yalanı fısıldar; her kılığa girer.” Her birinin isimlere sahip oluşu, model ve yaşı olması, bir millete ait oluşları ve bu bilgilerin sahiplerinin özellikleriyle uyum içinde oluşu şiirimde de sözünü ettiğim gibi “hiçlik korkusu”nun nerdeyse tek ilacı gibi görünür bize.</p>
<p><strong>Seviyorum denmez bizde, sevilen kendini bilir/sen sevmekle aşk koyarsın fakirin tabağına” diyorsunuz. Acaba fakirin ekmeği umut olmaktan çıktı da bu sefer aşk mı oldu? Bu şiirinizde Atayvari bir etki de vardı. Bize Atay’ın üzerinizdeki etkisinden biraz bahsedebilir misiniz ve sevildiğimizi nasıl anlamalıyız?</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/huk1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-10382" title="huk1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/huk1.jpg" alt="" width="85" height="137" /></a>Bak, yanlış yorum var orada. Fakirin ekmeği aşk yerine geçmiyor. Tam tersine aşkın her şeyin yerine geçtiğini veya öyle bir his uyandırdığını söylüyorum. Atay etkisini bilmiyorum bu şiirde. Ama ben yaştakilerin doğru okuduğu bir yazardır Atay. Bir sene <em>Tutunamayanlar</em>’la yatıp kalkmıştım öğrenciyken. Saygı uyandırmıştır bende. Çağdaşım olsaydı, herkes onu kötülerken onun edebiyatına inanan ilk kişilerden biri olurdum. Bana yakın bir edebiyat algısı var onun.</p>
<p>İnsan sevildiğini bilir, sevilen kişi karşıdaki için sürekli gösterge üreten bir cihazdır. Bunları okumak bir âşığın en önemli işidir. Günlük ibadetidir neredeyse. Her aşk, bir insanı aşkın çırağı haline getirir. O yolda çözümleme yapmak, bir sözcükten bitip tükenmeyen anlamlar üretmek, belki de önemsiz birini muammalarla dolu algılamak angaryasıdır belki, ama bu çıraklık olmadan bir aşk hiçbir zaman olgunluğa erişmez, bitmez veya amacına ulaşmaz, ne derseniz deyin ona.</p>
<p>Sevilen kişi sözcüğün tam anlamıyla hapseder bizi. Her birimiz sevdiği kişinin çoğu zaman cimrice sunduğu hiyeroglifleri çözmek zorunda olan birer kazıbilimci filanız. Tuhaf olan şudur ki, bu boşa geçen zaman, bu sonuçsuz çaba en çok zevk veren şeydir. Bu zevki bildiğimiz haz veya coşkuyla karıştırmamalı, bu daha çok derinleşerek insana kendi kendini yontturan ve kendi aslî şeklini veren şeydir. Hiçbir şey, insanın aşk nedeniyle başka birinin içinde beyhude yere aradığı bir hakikatle ortaya çıkan acı kadar yıkıcı değildir. En iyi şiirler böyle kaynaklardan doğmuştur. Yazmak bu acının çok özel ve öznel bir telafisi olmakla sınırlıdır. Etten kemikten birinin bedeninde bütün mümkünleri görebilmek –kişisel bir metafizik!-, kendini her şeyden sıyırıp bununla yani biriyle ölçmek, kıskançlığın her derecesini aşama aşama tatmak, yani subjektifliğin doruğu ancak aşkla çıkılan bir yerdir. Tüm bunları bedensellikten ayırıyor değilim. Bu şekilde sevilen biri kendini bilmez mi hiç.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/huk2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-10383" title="huk2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/huk2.jpg" alt="" width="85" height="133" /></a>Bunun ancak taşraya yakışacak bir tarafı var gibi görünebilir, kafaya takıklık yüzünden. Orada bir gördüğünü yeniden görme ihtimalin fazladır, orada “az olabilirsin” filan. Birilerinin kafayı birine takmamış olmaları, sözgelimi New York’ta birilerinin kafa takık yaşamadıklarını göstermez ve bu nerdeyse taşrayla metropolün eşitlediği tek noktadır. Ama düşününce dünya tümden bir taşra değil mi, kafaca kendi sonuna gelmişsen? O sonla aranda tek bir insan var gibi hissettiğin anda, işte o anda, hiçbirimiz ilkel olmaktan çıkamayız. Bundan gocunmayız da.</p>
<p><strong>Erkek orospulara, linç edemez oluyorsun kaleminin ucuyla/ Bir merhamet sarıyor yavaş yavaş, anlıyorsun çünkü/Kahpesi içeride olan kapının tutmaz kilidi”  sevgili “DOST KAHİN”nimizle, ne anlatmak istiyorsunuz?</strong></p>
<p>Tam olarak, zaten yazmış olduklarımı anlatmak istiyorum. Her ne kadar belirsizlik, tamamlanmamışlık, ucu açıklık poetikaları geliştiriyor olsam da kanımın bir kısmı hâlen modernist olarak akıyor. Bir başka deyişle, yapıtım kendini açıklıyor.</p>
<p><strong> “GEÇ KALDIN REİS GEÇ KALDIN/ VERMEYECEĞİM TEYEMMÜM EDECEK KADAR TOPRAK”  “kırkı devirmiş korkuya” burayı biraz açar mısınız? Yoksa Facebook duvarında mı teyemmüm alacağız. Daha doğrusu arınacak hiçbir yer kalmadı mı?</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hu3.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10376" title="hu3" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hu3-230x300.jpg" alt="" width="230" height="300" /></a>Amcamın karısına babasından çok toprak kalmıştı. Ege sahil şeridinde toprak çok değerlidir. Metre metre İngilizlere satıyor insanlar şimdi. Bir de ağabeyi var. Zorba. Bu kadın, yani yengem, hep kendi payını ister ağabeyinden. Adam sonunda patlayıp haber gönderiyor kızkardeşine: “Ona söyleyin, yormasın boşuna kendini, teyemmüm edecek kadar bile toprak vermeyeceğim ”. Şu da var ki bu adam, onca mala mülke rağmen, sineklerin uçuştuğu, yemeklere konduğu bir evde, topal bacağını sürükleyerek yaşadı ve şimdi de toprağın altında. Ben bu lafı duyduğumda bütün o sahiplenme türü tutkulara nefretimi bir kez daha anladım. Hele bunu aşk ilişkilerinde kadın bedenine karşı işleten mantık için bu söz çok uygun düşüyordu. İlişkinin gidişatında tarafların alış verişi, bu alış verişin nesneleri bana hep tuhaf gelmiştir. Yani kadının birlikteliğe kattığı anlam, karşılık almasını gerektirir mesela, ama erkeğin varlığı sanki beleş olmalıdır filan gibi.</p>
<p>Sahiplenme ile zulüm arasında çok sıkı bağ var. Zulmedenler, mesela o adam, tüketebileceğinden çok fazlasını kendi sulbünden gelenlere ayırmayı uygun buluyordu. Bu durumda öz kız kardeş bile bir yabancı olmuştu. Bu da insanoğlunun türünü sürdürmekteki ısrarından kaynaklanıyor. Her iki duyguyu da –sahiplenme ve türünü sürdürme gayreti- çok ilkel çok yabancılaştırıcı buluyorum.</p>
<p>Facebook’taki edebiyatçı arkadaşlara buradan hayırlı işler diliyorum. Katılması zor olsaydı bir ara bu hazzı tatmak isterdim, ama fazla kolay, zaman alıcı ve de nasıl desem… ben babamı özlüyorum sadece. Okey oynayarak vakit öldüren bazı şairler şimdi facebook sayesinde okurlarından kaçının kendisi için “like this item”e bastığını biliyor. <em>Item</em> olmakta beis görmüyor. Sayısal hırsın daha kötüsünü Twitter’da görmek mümkün. Şairler hiçbir zaman, halktan çocuklarla bile yarışamayacaklarını da bu sayede anlayacaklar, çok iyi o açıdan. Bu konuda bir yazı yazacağım yazabilirsem, edebiyatçıların foyasını ve “teşhirci”liklerini bu tip siteler kadar açık eden bir buluş daha yoktur. Hem nasıl bir enerji gerekir ki günün her saati yüzlerce kişiyle yazış, cevapla, alıntıla, oku et. Twitter’da ve Facebook’ta gerçek anlamda terlemeden matah bir şey olmuşsun gibi hissetmek çok mümkün. İnsanımızın TV, araba veya cep telefonu kullanma şekli nasıl tuhafsa olan şey aynı (bkz. 2. sorunun yanıtı). Düz mantıkla yanlış anlaşılmak istemem; ben böyle şeylere karşı filan değilim, hiç mümkün mü? Bireysel olarak gereksinim duymuyorum ve zaten asosyalim. Şimdilik böyle. Biraz daha yaşlanınca gereksinim duyabilirim de. Bilemem.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hu6.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10385" title="hu6" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hu6-300x166.jpg" alt="" width="300" height="166" /></a>Facebook veya Twitter sadece birer site. İnteraktif bir yaratma türü geliştirdiğini bile söyleyebilirim, küçük zekâ kullanarak yaratılabilecek her türden lafı, aykırısı, düzü, esprilisi vb. yazıyla bilinen anlamda tanışık olmayan insanların hayatlarına değer katma yolu oldu, -edebiyatçıları kastetmiyorum elbette, onlar çoğu pek sakil duruyor be-. “Belirtmek” ihtiyacı. Tiyatro sahnesinde olan bir şey vardır, sahneyi gerçekle ölçer, hayat da sahneyi taklit eder. Edebiyatçıların herkes gibi, herkesin de edebiyatçı gibi konuşmaya başlaması aslında ilgimi çekiyor. Buradan bir sınıfsızlaşmanın ipucunu yakalamak mümkün müdür bilmiyorum; ama hâlihazırda bu tip yerlerde ortaya çıkan şey, yani edebiyatçılar açısından bakarsak, insanların yaptıkları işler, yazdıkları eserler konusunda geri bildirim almayı çok istemeleri. Buna tümüyle masum gözüyle bakamayız. Masumiyetin zıddı itham içermiyor ama. Bu tip şeyler yeterince kuvvetli olmamakla yani acizlikle ve daha önemlisi eserine güvenmemekle ilgilidir. Eserine güvenmiyor ve zaaflı bir adam; ama eser iyidir, adam da sıkı, bu da olur, olmaz demem.</p>
<p>Arınmak… ısrar ediyorsanız, konumuz edebiyatsa, isminizi koymayacaksınız. Egonun olduğu yerde arınmak diye bir şey yok.</p>
<p><strong>Şiirinizde delilik bir hayli göze çarpıyor. Biz Foucault ve Deleuze’ün aksine Zizek’in delilik ile ilgili tespitlerini savunuyoruz. Bize göre de delilik, yıkıcı bir etkiye sahiptir. Kendine deli deyip marjinal imajı vermeye çalışanlar acaba üretme kabızlığı mı çekiyor? Nedir bu delilik? Şair ‘deliyim’ diyorsa tımarhaneden duygudaşlarıyla niye takılmıyor da akıllıyım diyenlerle takılıyor?</strong></p>
<p>Kendine deli diyenlere inanmam. Ama her deli akıbetini hisseder.</p>
<p>Kendine marjinal hava vermeye çalışan bunu başaramıyorsa komedi üretmiştir, güleriz ona. Şairin kimlerle takılacağını ona söylemek hiç kimseye düşmez bence. İster tımarhaneye gider, gidenleri biliyorum, ister mezarlarda tefekkür eder, ben gidiyorum, isterse gider akıllı insanlarla gayet sağlıklı işler yapar. Mizaç meselesi bu, şiir meselesi değil.</p>
<p>Bir delilik türü var ki, onu şiirde tanıyorum. Nevroz ve psikoz diye ayrılıyor bu hastalıklar. Ben nevroza bayağı bir çalışmıştım. Nevroz tinsel bir hastalık olarak bilinir. Şair arkadaşlarım arasında bundan ciddi anlamda muzdarip olan biri vardı. Şairler arasında sık görülen narsistik davranışların hepsini delilik olarak nitelendirmek olmaz. O kişi bazen beni bile ciddi ciddi tanıyamazdı. Ama doğrusu şiirine yansıyan bir şey olmadı bu. Keşke yansısaydı.</p>
<p>İşin uzmanları, nevrozu “yapıcı enerjilerin boşa harcanması” olarak tanımlıyor. Ve onlara göre, deli insanın doğası gereği daha yaratıcı olduğuna dair kanıtlar yok. Benim kişisel tecrübemse şu: neye kendini tutkuyla verirsen o verilme esnasında <em>boşa harcanma</em> çıkıyor ortaya. Ama kim söyleyebilir ki boşa olmayan bir harcanma nasıl bir şeydir? Bir şeye tutku duyduğun anda hayat dediğimiz komple bir şeyi ıskalıyorsun. Başkaları gözünde gülünç, saçma ve değersiz bile olabilir o şey. Ama elde ettiğin şey, ya da sadece yaklaştığın şey, değmeye ramak kaldığın şey sadece bu harcanmayla ufukta beliriyor. Dolayısıyla ağırlık merkezi kaymadan, gebermeye yaklaşmadan, kayıp vermeden bir şey ortaya koymak zor. Kimin neleri göz göre göre yaktığını ancak Allah bilir.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hu4.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10377" title="hu4" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hu4-184x300.jpg" alt="" width="184" height="300" /></a>Sanatsal olguları sağlıklı olma metaforu veya ideali çerçevesinde değerlendirmek zaten imkânsız. Ama sağlıksızlık, delilik bir başına bir yetenek kanıtı falan da değil. Neredeyse her türde devasa eser vermiş adamlara bakıyorum, kendine yabancılaşma, ona kimlik duygusu verecek bir şey olarak yaptığı o şeye sığınma var. Bu nevrotik bir şeydir. Delilik bu. Kendini değersiz hissetmiş. Aidiyet duygularını erken yitirmiş. Deneyimlerini, fantezilerini ve ihtiyaçlarını bir birlik duygusu içinde örgütleyemez. İşte onun ağırlık merkezi kaymıştır. Tatminsizdir vs vs.</p>
<p><strong>Şiirinizdeki biçim; bir show time olarak duruyor? Sizin ideo-grafik dünyaya yakın olduğunuzu biliyoruz fakat sibernetik şiirle karşımıza çıktınız? Asıl Gösteri Birazdan Başlıyor şiiriniz porno-grafikle dirsek teması halinde? Bu bir tepki mi? Yani şiirinizin aşırı-şiir (hiper-şiir) olması bilinçli bir tavır mıydı?</strong></p>
<p>Şiirde arayışların biçemleşmesi her zaman çirkin ördek-kuğu döngüsüyle açıklanabilir. Edebîlik, dilin kendi üzerinde, biçimlenişi üzerinde dikkatini hep uyanık tuttuğu sürece, o farkındalıkta saklıdır. Olur, olmaz, bunun kararını peşin veremeyiz. Elbette her satırı bilinçle yazıyorum, çünkü bu konuda yapılabilen her şeyi inceledim, ama bu bazen serbest bırakmadığım anlamına gelmiyor. Bazen de öyle akar gider. Ben sadece fazla enerji akışını engellerim, <em>bir set olarak şair</em>.</p>
<p><strong>Yazıya gelirsek… çok cesurca ve derin yazılarınız çıktı. Fakat mesela Mustafa Kutlu, Nazan Bekiroğlu, Ali Ural, İbrahim Tenekeci vb. edebiyatçıları yeren hiçbir yazınızı görmedik? Bu isimler yazdıklarını gerçekten kusursuz mu yazdılar? Burada bunu sormamızın nedeni; Dergah ve Hece’nin edebiyat anlayışını merak etmemiz?</strong></p>
<p>“Cesurca” nitelemesi için teşekkür ederim, hissettiğim de bu. Yani korkum, kaygım, tereddüdüm yok bu konularda. Eleştiri adı altında yazılanlara baktığımda ya temkinlilik, kimseyi kırıp dökmeden yazma gayreti ya da ciddiye alınmayacak denli kişisel cepheden saldırılar var. Dolayısıyla birilerinin de çıkıp şiiri odağa koyan, ama adaleti bir kenara bırakmayan ve emeği de yeteneği de takdir eden, emeksiz ve yeteneksiz olanı afişe eden yazılar yazması gerekiyor. Tümden yok demiyorum, ama yazılanlarda ya perspektif sıkıntısı ya bilgi eksikliği ya da cesaretsizlik görüyorum.</p>
<p>Hece’nin edebiyat anlayışı, <em>Hece</em>’nin çeşitli sunuş yazılarında ortaya konur. ‘İstikrarlı ve duruş sahibi olmak’ gibi şeyler öne çıkar bu ifadelerde. <em>Dergâh</em>’ınki ise geleneksel edebiyatla modern olanı çatıştırmadan yan yana sergilemektir. Bunun yanı sıra genç ve atılgan yazarlara açıktır her iki dergi de. Görebildiğim kadarıyla Hüseyin Su ve Mustafa Kutlu, her ikisi de, edebiyatı ciddiye alan ilkeli insanlardır. Herhangi bir yazıma dikte ettikleri veya ‘filancayı kırma’ vb. dedikleri hiç olmadı. Böyle bir ilişkim hiçbir editörle olmadı. Adı geçen editörlerin de bu tarz müdahalelerini görmedim başka yazarlara. Hatta Hüseyin Su, gözümün önünde benim aleyhimde şeyler içeren yazıları dergiye koymuştur. O “sana bir şey olmaz” derdi ben de “bana bir şey olmaz” derdim ve “say ki olsun” deyip geçeriz. Ne olacakmış?</p>
<p>En fazla şu oluyor: Korkuyor bazı insanlar şimdi gizlice överken açıktan mesela sahiplenemiyor. Eh başkalarının yüreksizliğini de ben düşünecek değilim. Ben takır takır beğendiğimi niye beğendim, sevmediğimi niye sevmedim yazıyorum. Sırf yazı yazmıyor, fikirlerini açığa vurmuyor diye bunun avantajını yaşayan şairler var, ama bu da cücesin diye küçük bir koltuğa sığmak gibi bir avantaj alt tarafı.</p>
<p>Şuna benziyor bu, iki cerrah var sözgelimi. Bay X ve Bay Y diyelim onlara. Adam Bay X’i yere göğe koyamıyor, onunla meğerse tanışırlarmış. Yiyip içtikleri vaki birlikte. Her soranı ona yönlendiriyor. Bu adam bir gün açık kalp ameliyatı olacak, kalp kendi kalbi bu defa. Tanımadığı, anmadığı Bay Y’de alıyor soluğu. Benim pozisyonum Y’nin pozisyonuna benzer. Çünkü insanlara kendi şiirleri hakkındaki gerçekleri, işimin ve şiirin gereği olarak söylüyorum. Onları kandırmıyorum, avutmuyorum ve bu işte bir çıkarım yok.</p>
<p>Henüz yaşıyorum ve eleştirmeyi sürdüreceğim. Yazmadığım bir sürü isim var. Yermek diyemeyiz yaptığım işe, şiirlerine eleştiri getirdiklerim oldu. Konu edindiğim hiçbir şairin dünya görüşüne, kıyafetine, cinsel yaşamına, bana olan tavrına veya hakkındaki söylentilere prim vermem. Hepsi de olumlu veya olumsuz ele alayım, şiirleri ile beni ilgilendirir. İsim andığınız için açıklamam gerekir tek tek. Doğrusu ya Ali Ural şair olarak hiç dikkatimi çekmedi, şiir çevirecek kadar Arapça bilişini takdir etmişimdir, organizasyonları konusunda duyumlarım da yok değil. Kutlu ve Bekiroğlu şair değil zaten. İbrahim ise adı güzel bir arkadaşımdır, kadirşinastır ve gayretlidir. Kusursuz da yazar sık sık. Peki, kusursuzluğun eleştirilmemesi mi gerekir? Soru bu.</p>
<p><strong>Son olarak şiirin nereye gittiğini ve Hayriye Ünal’ın hedefinin ne olduğunu bizimle paylaşabilir misiniz?</strong></p>
<p>Salt, şiir yazan biri olarak; hedefim hafiflemek olurdu. Ama sıfırı tüketmeden, bomboş kalana kadar ısrar etmemeyi başarmak. İşaretlerle doldurmak isterdim yolu. Diğer elimle silerek, bozarak. Gayri insani gelir belki, bilemem, beni mahvolmuşluğum içinde bulsunlar isterdim. Bana ağlasınlar filan.. affedilmek isterdim. Yazınsal amaçlarım da olmaz değildi, bu son dakika gözyaşları arasına sıkıştıracağım, mesela gerçek anlamda bir palimpsest gibi, güçlü bir şeyin etkisinde kalabilip silinip gitmek isterim.</p>
<p>Ama hani o güçlü şey?</p>
<p>Plana inanırım. Planlarım var.</p>
<p>Şiirimiz için yapılması gereken çok şey var; kişisel imkânları aşan şeyler de var, sürekli bir mücadeleyi gerektiren. Kişisel olarak altından kalkılabilecek her zorluğu seviyorum zaten.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hu5.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-10378" title="hu5" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hu5.jpg" alt="" width="266" height="176" /></a>Eleştiriyi biliyorum ve uyguluyorum. Şiirsel hüküm verme konusunda doğal bir yetim var, verdiğim hüküm şairi tarafından bile ilk anda tepki duysa bile zamanla benimseniyor. Yine de sebatla çalışıyorum, öğrenilecek çok şey var. Şiirimiz kaos halde. Şairler iyi. Eleştirmen sıkıntısı yaşıyoruz. Temel ayrımlar bile yapılamıyor. Dolayısıyla eleştiri, üstlenmek zorunda olduğum bir edim. Sürecek.</p>
<p>Şiirin kuramsal boyutu konusunda –her ne kadar “piyasa”da kuram düşmanlığı yaygınlaştırılmaya çalışılsa da- araştırıyorum ve çok zengin kaynaklarla besleniyorum. Bu konuda da zemin tesisi çok önemli. Kuramı küçümsemek ‘dünya düzdür’ demeyle eşdeğer. Çoksesli şiir, 21. yüzyılın şiir yordamı olarak pek çok açılımı sağlıyor. Henüz o konuda yazılacak çok şey var. Tek bedende üç-dört kişi filanım gibi çok dolu ve akışkan hissediyorum kendimi.</p>
<p>Aynı kaynaktan beslenen, “Oyun Kurucu” ve “İkibinon– aşk şiirleri” adlı şiir kitaplarımı yayıma hazırlıyorum. Acele etmiyorum o konuda. İkisi de çok çok heyecan verici benim için.</p>
<p>Çağdaşlarımı anlamak çok önem verdiğim şey. Bazı ortak çalışma planlarım var; fakat sadece bana bağlı olmadığı için konuşmak erken.</p>
<p>Şiirin dünyeviliğini iliklerimde duyuyorum; bunu dünya görüşü veya başka türden şeylerle gölgelemeden, mistifiye etmeden, dokunduğum her nesneyi şiirimle ilgili kılarak, her türden deneyime açılarak aktarma telaşındayım.</p>
<p>Ancak en önemli güdülenme saydığım yeni nesil güçlü bir şekilde gelmiyor, gelemiyor. Dolayısıyla ancak onlarla tesis edilebilecek olan zemin gecikiyor. Müşterek çalışmalar istediğim tatmini sağlamayabiliyor. İnsanlardan zaman zaman kestiğim umutla şiirin durumu karıştırılmamalı. Bugün ha desem hazır olan kitaplarımı bekletmemde yoğun enerjimin doğru kanallarda akmayacağı hissi etkili. Yirmidört saat içinde olduğum ve her tartışmayı, her çıkan kitabı titizlikle okuduğum bir alanda gerçek anlamda muhataplarımın olmaması acı bir şey. Yazık ki zekâ, yetenek ve cesaret aynı bünyede nadiren buluşuyor. Böyle birkaç kişinin varlığından olağanüstü güç alıyorum. Kaybolmadığıma, ölmediğime dair birer işaret taşı gibi onlar. Sıklıkla farklı saflarda bile olsak.</p>
<p><strong>Söyleşi:</strong> Maaz İbrahimoğlu, Hüseyin Güneş</p>
<p><em>Fotoğraflar Fuat Kara&#8217;nın arşivinden alınmıştır.</em></p>
<p><em>(<a href="http://www.okudumyazdim.net">www.okudumyazdim.net</a> ‘ten alıntılanmıştır; 03.04.2011)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/hayriye-unal-ile-soylesi/2011/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GÜRAY SÜNGÜ İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/halekaplanoz/guray-sungu-ile-soylesi/2011/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/halekaplanoz/guray-sungu-ile-soylesi/2011/01/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Jan 2011 08:18:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HALE KAPLAN ÖZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=9597</guid>
		<description><![CDATA[Deli Gömleği, Güray Süngü&#8217;nün ilk öykü kitabı. Hece Yayınları arasından çıkan bu kitap, üç romanın ardından geldi. Yazarın 2006 yılında Pencereden, 2007 yılında Dördüncü Tekil Şahıs isimli romanları okurla buluşmuştu. Yazar, yıl içinde yayınlanan Düş Kesiği isimli romanıyla da Oğuz Atay Roman Ödülü&#8217;ne layık görüldü. Güray Süngü ile çiçeği burnunda hikaye kitabını ve ödüllü romanını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-medium wp-image-9606" title="gs" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/gs-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" />Deli Gömleği, Güray Süngü&#8217;nün ilk öykü kitabı. Hece Yayınları arasından çıkan bu kitap, üç  romanın ardından geldi. Yazarın 2006 yılında Pencereden, 2007 yılında  Dördüncü Tekil Şahıs isimli romanları okurla buluşmuştu. Yazar, yıl  içinde yayınlanan Düş Kesiği isimli romanıyla da Oğuz Atay Roman  Ödülü&#8217;ne layık görüldü. Güray Süngü ile çiçeği burnunda hikaye kitabını  ve ödüllü romanını konuştuk.</p>
<p><strong>-Deli Gömleği üç romanın ardından geldi. Hikayelerinizde de romana  daha yakın durduğunuz anlaşılıyor. Epizotlarınız çok zengin. Her öykü  sanki roman yazmak için tasarlanmış bir kurgu izlenimi veriyor.</strong></p>
<p>-Bir yaraya ecza niyetine kalem tutuyorsam eğer, nasıl anlatacağım  konusununtercihlerimle alakalı olduğunu söyleyebilirim. Bir durumu ifade  edeceksem bir kurgu dahilinde süreçleriyle beraber o durumu ifade  etmeyi tercih ediyorum. Kurgulamak, bir hayatı ayrıntılarıyla kurmak  için kafa yormak, özellikle öykü gibi nispeten kısa sayılabilecek bir  metinde ritmi tutturabilmek meselesini ciddiye alıyorum. İşin anlam  tarafı kadar teknik yönünün de önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>-Anlatınızda  iki ana damar dikkat çekiyor; ironi ve felsefe. En temelde neyi  anlatmayı hedefliyorsunuz bugünün insanına ve bu iki damar size nasıl  bir yardım sağlıyor ana çatıyı oluşturmada?</strong></p>
<p><strong><img class="alignleft size-full wp-image-9607" title="-" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/9959wdwd.jpg" alt="" width="126" height="180" /></strong>-Anlatmak istediğim tek bir şey var ve ironiyle felsefe bana  anlatımda hizmet edecek iki unsurdu o yüzden kullanıyorum diyemem. Yazı  serüveni içinde ve sizin belirlemediğiniz bir süreçte yavaş yavaş, hatta  sizin aldığınız şekle göre biraz da kendiliğinden belirleniyor her şey.  Baktığınız yerde ne gördüğünüzle ilgili, ne anlattığınız. Ben Dünyaya  baktığımda, hayata ve insanlara baktığımda, bir de tabi kendi içime  baktığımda ne görüyorsam onu anlatmaya çabalıyorum. Yazmakla alakalı  olarak en temelde neyi amaçlayarak hikaye ya da roman kurgulayabildiğimi  ifade edebilecek olsam sanırım hikaye ya da roman kurgulamakla  uğraşmaz, doğrudan meseleyi ifade ederdim. Ama öyle değil. Bir yeriniz  ağrır, o ağrıyı dindirebilmek gayesiyle neyi içerdiğini bilmediğiniz bir  ilaç kullanırsınız. Sadece size iyi geleceğini bilirsiniz, neden iyi  geleceğini, hangi kimyasalın vücudunuzda ne gibi bir etkiye sebep olup  da sizi iyileştireceğini bilmezsiniz. Ben yazarken tek emin olduğum şey  bu; yazdığım roman ya da öykü bende şimdilik ve geçici olarak bir ağrıyı  dindirecek, aynı şekilde hayata benim gibi bakan benim dışımdaki birkaç  adamın da ağrısına iyi gelecek.</p>
<p><strong>-Okuruna hürmet eden yazar tavrı seziliyor öykülerinizde.  Yalınlık, zengin bir alt metinle bütünleşmiş adeta. Okurunuzu çokça  gözettiğinizi ve önemsediğinizi söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-9608" title="2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/5454nn.jpg" alt="" width="162" height="250" />-Aslında  benim dünyamda okur diye bir tip yok. Muhatabı olmak istediğim insanlar  var sadece. Benimle benzeştiklerini düşündüğüm insanlar. O insanları  önemsiyor muyum diye sorarsam kendime, tabi ki önemsiyorum, her ne kadar  yazarken muhatap gözetmiyorsak da, öykümü, romanımı şu adam bu adam  okursa ne düşünür acaba diye düşünmüyorsak da, kendimize kalsın diye de  yazmıyoruz. Birileriyle bir şeyleri paylaşmaya çalışıyoruz. Bir de  bilirsiniz yapılan işin bir muhatabı vardır muhakkak, siz işinizi,  meselenizi ne kadar ciddiye alırsanız, muhatabınızı da o ölçüde ciddiye  almış olursunuz. Bu sadece yazıyla alakalı değil, hayatın her safhasında  öyledir zaten. Okuru gözetmek&#8230; bazı öykülerin kurgusunda kendi aklımı  zorluyorum. Aslında ben yazdığım için öykü bana açık ama kapatıyorum  bazı kapıları, hemen görülmesin diye. Muhatabıma da o kapalı halin  anahtarlarını vermeye çalışıyorum. Deli Gömleği&#8217;nde bu şekilde yazılmış  bir, belki de iki öykü var sadece ama romanlarımda çokça başvurduğum bir  yöntem bu.</p>
<p><strong>-Yabancılaşma, tekdüzeliğin getirdiği bıkkınlık, uyumsuzluk ve  modern bireyin yalnızlığı sıklıkla karşımıza çıkıyor kitap boyunca.  Kitaptaki ilk öykü de modern hayattan kaçmayı hayal eden okuru kalbinden  yakalıyor. Hepimiz Bekiriz! Katil ya da müntehir olmak dışında  kaçışımız yok mu?</strong></p>
<p>-İşte mesele biraz bu. Kaçacak yer yok öyküsü ilk bakışta modern  dünyanın açmazları diye izahata girmeye elverişli bir öykü. Ama bu  aslında modern dünyayla alakalı bir vaziyet değil. Bundan beş yüz yıl  önce de, doğal çevresinden yavaş yavaş kopan bir adam vardı, sonunda  çareyi kendisini dışarıya iten herkesi dışarıya itmekte buluyordu.  Sonucu cinayet oluyordu, intihar oluyordu. Yabancılaşmayı tetikleyen  unsurlardan bir tanesi günümüzde modern dünyanın şartlarıdır denebilir.  Ama asıl sebep insanın kendi doğasından uzaklaşması, kendini reddetmesi,  kendi doğasında bulunmayan bir yaşamı elbise gibi üzerine giymesi. Bunu  Bekir için değil, öyküdeki diğerleri için söylüyorum. <img class="alignleft size-full wp-image-9609" title="3" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/3354.jpg" alt="" width="167" height="240" /> Bunun sonucunda  şekillenen hayata ve dünyaya modern dünya diyoruz zaten. Ama  durumu tespit etmek bazen yanılgının kapısına getiriyor bizi. Modern  dünya diyerek sorunu dışarıya itiyoruz. Oysa akşam yemeği yerken  televizyonda üçüncü sayfa haberlerinden öteye geçmeyen ana haber  bültenlerini seyretmemek gibi bir seçeneğimiz var. Beşyüz yıl önceki  gibi bu gün de insan kendisinden uzaklaşıyor, kendisinden uzaklaşan  insanların kurduğu evrende, kendisigibi olmaktan gayrı derdi olmayan  insanlar yalnız kalıyor. İki cep telefonuyla dolaşan insanların, canlı  yayında bir anneye oğlunuz ölmüş diyen bir kadını, &#8216;işte modern dünyanın  insanı getirdiği yer&#8217; diye yorumlaması garip. Kabahat modern dünyada  değil, dünyayı kendi tükenmez arzuları ve sonsuz hırsları nedeniyle  yeniden yeniden şekillendiren insanda. Katil ya da müntehir olmaktan  başka çaremiz tabi ki var ama sanat sadece ideal olanı sunma aracı  değildir. Sanat estetik üstünlüğü nedeniyle yalnızca derdi gösterse bile  bu bize yeter. Yetiyor da zaten. Dostoyevski bin sayfalık bir roman  yazacağına &#8216;öldürmeyeceksin, çünkü vicdan sahibisin&#8217; gibi bir şey  söyleseydi, daha iyi olmazdı herhalde. Meselenin bize açılan kapısından  bakınca da şunu söyleyebilirim ki; katil ya da müntehir olmak dışında  bir seçenek var; nereden gelip nereye gittiğini bilen insanın dünya  denen küçücük gezegende kaybolması mevzubahis değildir.</p>
<p><strong>-Yine bu yıl içinde yayınlanan Düş Kesiği ile Oğuz Atay Roman  Ödülü&#8217;nü aldınız. Atay&#8217;ın sizin için önemli bir edebiyatçı olduğunu  biliyoruz. Bu ödülün sizdeki karşılığını ve edebi rotanızı nasıl  etkilediğini sormak istiyorum.</strong></p>
<p>-Ödül konusu epeyce çetrefilli bir konu. Benim inandığım bir gerçek  var, daha önce de dilim döndüğünce ifade etmeye çalıştım aslında. Her  şey bizde başlayıp bizde bitmiyor. Yaptığımız güzel şeyleri yalnızca  kendimize mal edemeyiz. Bir yazarın eserinden dolayı aldığı en büyük  ödül, o eserin kendisidir. Benim aldığım ödüle gelince, insana gurur  veriyor tabi, özellikle cümlenin içinde Oğuz Atay varsa başka bir anlamı  olması kaçınılmaz. Oğuz Atay roman için bize bambaşka kapılar açmış bir  büyük yazar. Tekniğine hayran olduğum halde, derdini tekniğinden daha  fazla önemsediğim bir isim üstelik. Onun adına verilen ödülü almak  güzel. Ama insanın kendisini önemli hissetmesi de pek iyi değil.</p>
<p><strong>-Düş Kesiği, kurgusuyla çokça dikkat çeken bir romandı. Şimdi  okurun beklentisi yüksek. Şu sıralar üzerine çalıştığınız kitabınızdan  bahsederek bitirelim&#8230;</strong></p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-9610" title="4" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/01/4466.jpg" alt="" width="183" height="241" />-Tamamlanmış  bir romanım var, yine postmodern roman diye tanımlanacaktır muhtemelen.  Küçük ayrıntıları üzerinde çalışıyorum şu sıralar. Kafasındaki  hikayeleri yazamayan bir gencin bilinen bir yazarın roman karakteri  olmaya çalışmasıyla alakalı. Aslında ölümsüz olmaya duyulan özlemle  alakalı. Aslında iz bırakmaya duyulan özlemle. Ama mevzubahis roman  olunca, bir cümlede ifade etmek çok kolay değil. Birbiriyle başlangıçta  alakasız gibi görünen bir çok olay ve karakter kurgu gereği romanın bir  yerlerinde birbirlerinin hikayesini ve aslında romanın kurgusunu  tamamlayabiliyor. Bunun yanında karakterlerin hikayeleri yazılırken, ilk  bakışta romanın kurgusu gereği orada bulunduğu düşünülen bir olay hatta  bir konuşma, hayatta her zaman karşılaştığımız bir duruma karşılık  niyetine oraya konulmuş olabiliyor. Okuru gözetmek dediğiniz mevzuya  denk düştü sanki bunlar. Daha sonra postmodern kurmacadan uzaklaşacağım,  başka şeyler var kafamda ama bir romanın kararının alınmasından yazılıp  bitinceye kadar en az iki yıl geçiyor, o sürede değişeceğiz muhakkak.  Aklımıza başka şeyler takılacak. Beklentinin yüksek olması meselesini;  benim düşünmemem gereken, benim yazı serüvenime zararı dokunacak bir  mesele olarak addediyorum. Zira amacım başarılı, daha başarılı, sonra da  daha daha başarılı olmak değil, kafamdaki hikayeyi anlatmak.</p>
<p><strong>Deli Gömleği  Güray Süngü Hece Yayınları 152 sayfa</strong></p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK KİTAP, 1 ARALIK 2010)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/halekaplanoz/guray-sungu-ile-soylesi/2011/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

