<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Diğer</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/alintilar/diger/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Feb 2012 21:02:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>FANTASTİK EDEBİYATIN KÖKLERİNE TUTULAN AYNA</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/fatihyavuzcicek/fantastik-edebiyatin-koklerine-tutulan-ayna/2011/06/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/fatihyavuzcicek/fantastik-edebiyatin-koklerine-tutulan-ayna/2011/06/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 May 2011 22:07:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>FATİH YAVUZ ÇİÇEK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=10736</guid>
		<description><![CDATA[Fantastik film; öykü, roman, şiir denildiği zaman kuşkusuz her insanın belleğinde yer etmiş bir kahraman vardır ve yine hiç kuşku yok ki gerek sinemada, gerekse edebî alanda sevilen fantastik karakterlerin ortaya çıkmasında senaristlerin, şair ve yazarların imgelem gücünün payı çok büyüktür. Örneğin fantastik çizgi film kahramanları içinde en popüler olanlardan birisi olarak bilinen ve   Walt [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Fantastik film; öykü, roman, şiir denildiği zaman kuşkusuz <span id="more-10736"></span>her insanın belleğinde yer etmiş bir kahraman vardır ve yine hiç kuşku yok ki gerek sinemada, gerekse edebî alanda sevilen fantastik karakterlerin ortaya çıkmasında senaristlerin, şair ve yazarların imgelem gücünün payı çok büyüktür.</p>
<p>Örneğin fantastik çizgi film kahramanları içinde en popüler olanlardan birisi olarak bilinen ve   Walt Disney’in çizgilerinde hayat bulan “Mickey Mouse” karakteri için Disney, “Hayâl kurabilirseniz onu gerçekleştirebilirsiniz. Herşeyin bir fareyle başladığını asla unutmayın” demiştir.</p>
<p>Tam bu noktada çoğumuzun aklına “imgelem”, “hayal gücü” kavramlarının tanımının ne olduğu sorusu gelebilir. Sorunun yanıtı için Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlüğüne bakıldığında “hayâl gücü”nün <em>“zihnin hayâl yaratma yetisi, düş gücü, imgelem, muhayyile.”</em> şeklinde  tanımlandığını görüyoruz.</p>
<p>Aslında düş kurma yetisinin imgelemle yetinmeyip; insanı kurgulanmış yepyeni bir evrenin içine çektiğini, sözcüklerin ve imgelemin sınırsız gücüyle ruhu sanki gizemli bir aynanın içinden geçirerek, tıpkı Lewis Carroll’ın Alice isimli karakteri gibi “Harikalar Diyarında” gerçeğin ötesinde farklı bir görüntüler yolculuğuna çıkardığını da söyleyebiliriz. Hatta Filibeli Ahmet Hilmi’nin “A’mak-ı Hayâl” isimli kitabında da buna benzer bir yolculuk olduğunu ifade etmek mümkündür.</p>
<p>Burada Fransız yazar ve sinema yönetmeni Jean Cocteau’nun aynaları <em>“bir başka yer vaadi, şiirsel dünyaya götüren gerçeğin ötesinde bir yer vaadi”</em> olarak nitelemesini de anımsayıp şöyle de diyebiliriz. Micro ve macro cosmos olarak görünen insanın iç ve dış dünyasını bilme isteği, kendi iç dünyasıyla ilgilenmesi ihtiyacı bilim ve düşünce alanı dışında başka bir yerde yani fantastik edebiyatın içinde de “imgelem gücüyle” kendine yepyeni bir karşılık bulmuştur.</p>
<p>Bu açıdan ve edebiyatın tarihsel sürecinden bakıldığında konuyla ilgili farklı eserler yazılmış olsa da Gönül Yonar’ın Ötüken Yayınlarınca kitaplaştırılan “Türk Edebiyatında Fantastiğin Kökenleri Harikulade ve Olağandışı” isimli incelemesi Fantastik Edebiyatın ne olduğuna  ilişkin derli toplu anlatımıyla önemli bir eksikliği gidermiş görünüyor.</p>
<p>Kitap fantastik edebiyatın kuramı üzerine başlayıp; günümüze kadar ki gelişimini, destanları, folklorü, yazılı ve sözlü Doğu ve Batı mitlerini tarihsel, kültürel uzantılarına giderek, İslâm Mitolojisini ise tasavvuf  ekseninde geniş bir çerçeveden bakarak anlatıyor. Muhayyileyi oluşturan itici gücü: “Anlıksal”, “duyusal” ve “bilinçdışı” üç etkene bağlayan Sartrenin görüşüyle, yazarın “Tanrı-insan-doğa üçlüsünün bozulmuş dengesinin yeniden kurulabilmesinin, muhayyilenin kökenlerine inmekle mümkün olacağını savunan” tezinin bu çalışmadaki örneklerle örtüştüğünü de söyleyebiliriz.</p>
<p>Kitabın okuma süreci bittiğinde; Doğu-Batı fantastiğine ait yapıtlar ve yine kitabın dörtle beşinci bölümünde verilen yazılı örnekler acaba karşılaştırmalı edebiyatın geniş ve çok yönlü yapısıyla tahlil edilemez miydi diye düşünmeden de edemiyorsunuz. Keza kitabın ek bölümüne mitolojik imgeleri kısaca açıklayan bir sözlük dizini de eklenerek bu çalışma taçlandıralabilirdi. Yine Osmanlı İmparatorluğu döneminin kitapta genişçe yer almamış olmasını   kitabın yazarı  Yonar,  bunun başlıbaşına bir kitap çalışmasında ele alınması gerektiğini belirtiyor.</p>
<p>Yonar’ın “Kitap Hakkında” açıklamalar yaparken “Yerliliğin bir algı meselesi olması modern bir dayatma olarak karşımıza çıkarken, bundan en çok etkilenen alanın edebiyat olması bizi kimliksiz bir edebiyat tarihine kadar götürme tehlikesini de içinde barındırmaktadır” cümlesini kimlik konusuyla bağ kurması açısından Hindistanlı insan bilimci Sirinivais’in şu sözleriyle düşünebiliriz:</p>
<p><em>“Her insan en az bir kez doğar. Onlardan küçük bir bölümü yabancı toplum veya kültürleri tanıyıp tanıtarak ikinci kez doğar, bizim gibi insan bilimci olur. Ama, bizlerden çok azı bununla da yetinmeyip, kazandığı gözlem gücü ve deneyimle kendi toplumunu incelemeye girişir ve üçüncü kez doğar. Sizleri son adımını da atıp, üçüncü kez doğmaya çalışıyorum. Kolay değil ama denemeye değer” </em></p>
<p>“Türk Edebiyatında Fantastiğin Kökenleri Harikulade ve Olağandışı” incelemesiyle ikinci bir doğumu gerçekleştirmiş görünen Yonar, kitapta eksik kalan Osmanlı dönemine ait fantastiğin izlerini de sürerek üçüncü kez doğmayı dener mi?</p>
<p>Cevap için henüz çok erken belki. Ancak en gerçek nesnelliğin zaman olduğunu unutmadan Yonar’ın üretkenliğiyle ve okuduğumuz ilk kitabına bakarak onun Türk edebiyatına böyle bir eseri de kazandırabileceğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>(Hece Nisan 2011 Sayı 172)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/fatihyavuzcicek/fantastik-edebiyatin-koklerine-tutulan-ayna/2011/06/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR DEYİM BİR HİKAYE</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/sevdadiragacambaz/bir-deyim-bir-hikaye/2011/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/sevdadiragacambaz/bir-deyim-bir-hikaye/2011/02/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Jan 2011 22:20:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SEVDA DIRAGA CANBAZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=9969</guid>
		<description><![CDATA[HALEP ORADAYSA, ARŞIN BURADA Halk arasında söylenen atasözü ve deyimlere bir hikâye bulma konusunda Harun arkadaşları ile bir oyun oynamaya başlamıştı. Kâğıtlara atasözleri yazıldı. Herkes bir atasözü çekti… Kimin nasibine hangi atasözü çıkmışsa ona bir hikâye yazacaktı… Aralarından seçtikleri tarafsız bir jürinin önünde yarışacaklardı. Harun elindeki kâğıda bakınca şaşırıp kaldı. Zira kâğıtta “ Halep oradaysa, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>HALEP ORADAYSA, ARŞIN BURADA<span id="more-9969"></span></strong></p>
<p>Halk arasında söylenen atasözü ve deyimlere bir hikâye bulma konusunda Harun arkadaşları ile bir oyun oynamaya başlamıştı. Kâğıtlara atasözleri yazıldı. Herkes bir atasözü çekti… Kimin nasibine hangi atasözü çıkmışsa ona bir hikâye yazacaktı… Aralarından seçtikleri tarafsız bir jürinin önünde yarışacaklardı. Harun elindeki kâğıda bakınca şaşırıp kaldı. Zira kâğıtta “ Halep oradaysa, arşın burada!” yazıyordu…” İlginç! Halep’ten daha yeni döndüm ve Halep ile ilgili bir hikâye çıktı karşıma” diye mırıldandı. Eve döndüğünde konu ile ilgili bir şeyler yazmaya koyuldu:</p>
<p>Sabah ışıltısı ve kumru sesleri arasında, ılıkla soğuk arasında bir şubat sıcaklığında Harun, kısa bir müddet Halep’te kalmıştı. İlk kez vatanından uzak bir yere gidiyordu. Bir Cuma günü etrafın sessizliğinde Halep’in çarşısını dolaşmış;  hatta Halep Kalesi’ne dahi çıkmıştı. Şehrin önemli mekânlarını, Bimarhanesini, çarşısını dolaşmıştı. Gördüklerinden oldukça etkilenmişti.</p>
<p>Taş, bir şehre bu kadar yakışır ancak diye geçirdi içinden&#8230; Taş evlerin bahçelerinden ağaçlar bile sanki kül rengindeydi. Bu haliyle Halep külden bir şehri andırıyordu. Harun başını yukarıya çevirdi bir an. Halep’in üzerinden kuşlar geçiyordu.  Evin taraçasında bir genç, güvercinlerini uçururken, uzunca kül renginde bir değnek ise gidip geliyordu.  Başka bir taraçada ise bir çocuk, kardeşini el arabasına koymuş oyun oynamaktaydı. Güvercinler havalanarak daire çizerken, diğerleri özgürlük denemesi yapmaktaydı. Derken uzaklardan karga sesleri ve sert esen rüzgârın yüzümü okşayışları Harun’u adeta adeta başka bir dünyaya götürmüştü&#8230; Ağaçlar bile taşın rengini almıştı. Kül yeşili… Gökler ise kül mavisi…</p>
<p>Gün, saat, ân, nefesler durmuş gibiydi. Harun: “Kim bilir baharda nasıldır buraları?” diye içinden geçirirken külden bir bahar hayal etti. Birden etrafı cuma salâları kapladı. Alıştığı gibi değildi. Harun, “bizimkilere benzemiyor, okunanlar; doğrudan Kur’an okunuyor sanki”, diye geçirdi içinden. Sonra Halep çarşısının cuma sessizliğini yaşayan dehlizlerine bıraktı kendini. Cuma günü olduğu için çarşı kapalı ve sessizdi.. Kuşlar semadan geçerken, güvercinler nazlı, sahiplerine dönüyordu. Sokakların sessizliği göklere yükselmekteydi. Cuma günü nHalep’in hafta tatili olduğu için çarşıdaki bütün dükkânlar kapalıydı. Koşa koşa indi geldiği tarihi sokaklardan… Zamanın selamına ermiş koca taş duvarlardan, kapılardan geçerken, bir an kayboldu sanki tarihin dehlizlerinde… Önüne ise hurma ağaçları döküldü sanki…</p>
<p>Zekeriya a.s makamına varmıştı. Onun ruhuna bir fatiha okudu Harun. Sonra süre doldu.  Dolan zamanla birlikte camii kapısından yola düştüler. Sabahın erken saatlerinde yıkanmış sokaklar ve camii bahçesi bir başka güzeldi. Bir Cuma ve sessiz bir Halep&#8230; Oysa okuduğu kitaplarda böyle değildi… Cıvıl cıvıldı… Ticaret kervanlarının geçtiği bir yerdi. Öyle bulacağınız sanmıştı. Fakat bir tatil gününde geleceğini hiç düşünmemişti. Tekrar yola koyulmak üzere otobüsün yakınında toplandıklarında yine kalenin yakınlarındaydılar…  Halep Kalesi’nin önündeki hurma ağaçlarını/palmiyeleri okşayan sert bir rüzgâr vardı. “Göz açıp kapayıncaya kadar nasıl da dolmuş zaman” diye mırıldandı.</p>
<p>Memleketine döndüklerinde arkadaşlarına gördüklerini anlattı. Hayran olmuştu Halep’e. Önce arkadaşları ilgiyle dinlediler. Sonra da biraz kıskançlık gösterip onu alaya almaya başladılar. Bunun üzerine Harun da dayanamayıp, çiğnenen gururunu tamir etmek için</p>
<p>—Ben Halep’te iken şöyle yaptım, böyle ettim” diye palavralar atmaya başladı.   Arkadaşları onun bu haline çok sinirlendiler. Ne olacak sonradan görme vb. sözler söylediler. Yine köy kahvesinde toplandıkları bir gün, ciritten açılan sohbet,  koşudur, uzun atlamadır derken devam edip gitmişti. Bu sırada Harun dayanamayıp söze girdi ve:<br />
— Ben Halep’te iken on beş arşın atlardım, diye palavra atmaya başladı. Bunun üzerine orada bulunan ve sabrı tükenen ahbaplarından biri:<br />
— Yapma be arkadaşım, on beş arşın atlamak kim; sen kim? deyiverdi.</p>
<p>Harun:</p>
<p>— Doğru söylüyorum.  Atladım işte diyerek, yalanında ısrar etti.</p>
<p>Arkadaşı:</p>
<p>— Bak iki gözüm, yapma! Daha fazla yalan söyleyip de benim <em>kafamın tasını attırma</em> (sinirlendirme), dedi<br />
Bizim Harun ısrarla:<br />
“ Canım ne var bunda atlayamayacak. On beş arşın nedir ki… Atladım diyorum işte!” dedi.<br />
O esnada aralarında bulunan marangoz arkadaşı dayanamayarak malzemelerinin arasından arşını çıkarıp ortaya koydu ve:<br />
—  Halep oradaysa, arşın burada; buyur atla da görelim, deyiverdi.</p>
<p>Bunun üzerine Harun:</p>
<p>— Atlıyorum tabii ki ama şu an olmaz.</p>
<p>— Nedenmiş o?</p>
<p>— Çünkü burası kahve… Bir gün meydanda toplanır orada gösteririm, diyerek işi geçiştirdi.</p>
<p>Bunun üzerine oradakiler alaysı bir şekilde gülüşmeye başladılar…<br />
O günden sonra her nerede palavra atsa, halk kendisine &#8220;Arşın burada!&#8221; demeye başladı.”</p>
<p>Hikâyeleri okumak için toplandıklarında kimseden ses çıkmıyordu. Bunu gören Harun:</p>
<p>— İsterseniz önce ben başlayayım, siz devamını getirirsiniz, dedi.</p>
<p>Yukarıdaki hikâyeyi arkadaşlarına okuduğunda bazıları çok beğendi. Halep’ten yeni dönen Harun’a:</p>
<p>— İnsan yaşanmış, gerçek bir olaydan, hayal bir hikâyeyi böyle çıkarırmış demek ki” dediler. Sonra da onu tebrik ettiler. Fakat herkesi memnun etmek öyle kolay değildi. Üstelik de işin içerisinde yarışma heyecanı varsa… İşte bu duygular içerisinde Murat ve bazı arkadaşları burun kıvırıp, “sıradan bir hikâye işte!” dedi. Bunu duyan Harun:</p>
<p>“Sizin de bu atasözüyle ilgili yazdığınız bir hikâyeniz varsa buyurun sizi dinleyelim arkadaşlar. Halep oradaysa, arşın burada!” dedi. Bunun üzerine oradakiler:</p>
<p>— Harun doğru söylüyor. “Arşın burada… Arşın burada! “diye tezahürat yapmaya başladılar…</p>
<p>Hatasını anlayıp mahcup olan Murat ve diğer gençlerin, “şeyyy! Yok maalesef!” demesiyle oradaki geçlerin çoğu hep bir ağızdan:</p>
<p>“ Hep öyle olur zaten! Öyle olur!” diye gülüşmeye başladılar.</p>
<p>Bu deyim halk arasında büyük ve olağanüstü işler başardığını söyleyen yahut yapmadığını yapmış gibi gösteren insanlara “hadi yap da görelim!”,  manasında kullanılır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/sevdadiragacambaz/bir-deyim-bir-hikaye/2011/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR ÖYKÜ FEZASI</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/kamildoruk/bir-oyku-fezasi/2010/10/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/kamildoruk/bir-oyku-fezasi/2010/10/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 10 Oct 2010 18:57:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>KAMİL DORUK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=9012</guid>
		<description><![CDATA[oturduğu sandalyeden kalktı. o yana bu yana gidip geldi, dönüp dolaştı. içindekileri-dışındakileri bir yana koyarsan, beşyüzer sahifeden ikibinbeşyüz sahifelik el emeği göz nuru, koskoca (ansiklopedik boy) beş cilde baktı, baktı, baktı… (evet: bir bakma ustası ve bir yazma haylazıdır.) bir daha baktı kapağa. hatta, üşenmeden, kapakta yazılanları, yukarıdan aşağıya duman rengi bir bakışla süzdü: yeni [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>oturduğu sandalyeden kalktı. o yana bu yana gidip geldi, dönüp dolaştı. <span id="more-9012"></span>içindekileri-dışındakileri bir yana koyarsan, beşyüzer sahifeden ikibinbeşyüz sahifelik el emeği göz nuru, koskoca (ansiklopedik boy) beş cilde baktı, baktı, baktı… (evet: bir bakma ustası ve bir yazma haylazıdır.)</p>
<p>bir daha baktı kapağa. hatta, üşenmeden, kapakta yazılanları, yukarıdan aşağıya duman rengi bir bakışla süzdü: yeni türk edebiyatında öykü. ömer lekesiz. –öykücüler ve öykü anlayışları; öyküler ve çözümlemeleri–</p>
<p>“son bir asırlık (1890-1990) dönemi” kapsaması için bu beş cildi bize armağan eden binbir ömürlü ömer lekesiz kim ola, diyecekler için, dumanlı kapağı kaldırdı, baktı, hatta okudu:</p>
<p>“ömer lekesiz (1958, yozgat/akdağmadeni) (……) yayımlanan kitapları:</p>
<p>hasan aycın’ın çizgilerinden örneklerle çizgi sanatında dil ve mesaj (inceleme; yedigece kitapları, istanbul 1995)</p>
<p>mimlerin abecesi (eleştiri, deneme, değini; insan yayınları, istanbul 1995)</p>
<p>sevgilinin evi / ev kâbe simgeciliği üzerine bir çözümleme (yedigece kitapları, istanbul 1997)</p>
<p>şirazeden şirazeye (eleştiri, deneme, değini; timaş yayınları, istanbul 1997)</p>
<p>yeni türk edebiyatında öykü (çözümlemeli antoloji; kaknüs yayınları, istanbul. birinci cild 1997, ikinci cild 1998, üçüncü cild 1999, dördüncü cild 2000, beşinci cild 2001)</p>
<p>öykü izleri (eleştiri; hece yayınları, ankara 2000)”</p>
<p><strong>SARI RENKLİ BİR BAKIŞ</strong></p>
<p>dalgın, sarı, esrik bir bakışla mırıldandı:</p>
<p>akledip, güneşin aksarılığına hayret edip gayrete gelseydik, demek, onbin cildlik bir öykü külliyatımız/ansiklopedimiz olacakdı:</p>
<p>“çin ansiklopedicilik geleneği, is 3. yüzyıla kadar gider ve batı klasik geleneğinin tersine kesintili değil süreklidir. sadece ming döneminden (1368-1644) 139 ansiklopedi bilinmektedir. çin ansiklopedileri batılılardan çok önce devasa hacimlere ulaşmıştı. 15.yüzyıl başlarının yongle dadian’ına 2000 yazar katkıda bulunmuştu ve toplam 10.000 cildi aşıyordu (……)” (bilginin toplumsal tarihi; peter burke; çeviren mete tunçay; tarih vakfı yurt yayınları, istanbul 2001)</p>
<p><strong>ÖYKÜMÜZÜN FEZASI</strong></p>
<p>“eğer daha değerli bir şey yaratılsaydı, gökyüzünden o indirilirdi” ise, medeniyetimizin öykü mevcudiyetini, hacmini, bir feza vasatında serimleyebiliriz, seyredebiliriz. binbirgece samanyolu ile taclanmış öykümüzün fezasında harîrî’den dede korkut’a, ferîdüddîn-i attar’dan mehmed selimoviç’e, genceli nizamî’den ahmed midhat’a, şirazlı sadi’den filibeli ahmed hilmi’ye, ahmed hikmet’e, muallim naci’ye, necib mahfuz’a.. yusuf cevded es-sahhar, süheyl idris, said takiyuddîn, leyla ba’albekkî, selma el-kezberî, velid ihlasî, âdil kâmil, münir abdulemir, ibrahim ebû nab, salih ebû isbai, ilyas ferkuh, mahmud et-tunusî, zeyneb fehmi, hannâse benûne, hogli şükrullah, necad el-avvâd, hayriyye ibrahim es-sakkâf, esed muhammed han, mesud kimyager, nâsır takvâyî, necati zekeriya, recep bugariç, cemal şakar, gökhan özcan.. binlerce yıldız seyir halinde.</p>
<p>/</p>
<p>ömer lekesiz n’apsın?..</p>
<p>bir insanın kendikendine yapabileceğinden fazlasını yapmış…</p>
<p>biz n’apalım?</p>
<p>birbirimizin etini yiyeceğimize, yamyamlaşacağımıza, bir şey yapıp edelim: ama okuyalım, ama yazalım&#8230;</p>
<p>yamyamlıkdan, vahşilikden kurtulunca medenileşiyor, şehirlileşiyorsa insan…</p>
<p>medeniyetin başlangıcı (her ne demek ise, bir bahs-i diğer!) yazının bulunmasına dayandırılıyorsa&#8230;</p>
<p>yazı ile, yazılan ile irtibatı koparmayalım (hiç olmazsa), yeter; vesselam.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/kamildoruk/bir-oyku-fezasi/2010/10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SELİM İLERİ İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/selim-ileri-ile-soylesi/2010/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/selim-ileri-ile-soylesi/2010/05/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 09 May 2010 13:50:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDEBİSTAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=8194</guid>
		<description><![CDATA[Günümüz edebiyat ve yayın dünyasının “paylaşılmış” bir ortam olduğunu bilmeyen yok elbette ama bu sözü ve her şeyin “şişirilip” satış uğruna türlü samimiyetsizliğin başrolde olduğunu bir kez de Selim İleri’den duymak güzel. İleri’nin son romanı Bu Yalan Tango da aslında bugünün yayın dünyasına göndermelerle dolu. 90 yaşına gelmiş klişe edebiyat yazarı Fatma Asaf’la orta yaşını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/05/byt.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-8198" title="byt" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/05/byt-206x300.jpg" alt="byt" width="206" height="300" /></a>Günümüz edebiyat ve yayın dünyasının “paylaşılmış” bir ortam olduğunu bilmeyen yok elbette ama bu sözü ve her şeyin “şişirilip” satış uğruna türlü samimiyetsizliğin başrolde olduğunu bir kez de Selim İleri’den duymak güzel. İleri’nin son romanı Bu Yalan Tango da aslında bugünün yayın dünyasına göndermelerle dolu. 90 yaşına gelmiş klişe edebiyat yazarı Fatma Asaf’la orta yaşını biraz geçmiş Ufuk Işık’ın nehir söyleşi için buluşmasıyla bizi 50’li yılların edebiyat ve yayın dünyasına götüren Selim İleri, bugüne ironik göndermeler yapıyor. İki farklı kuşaktan gelen iki yazarın etrafında biçimlenen Bu Yalan Tango aynı zamanda<span id="more-8194"></span> “eziyet toplumu” olan Türkiye’nin yakın tarihine de ayna tuttuyor.</span></p>
<p><strong><span>-Fatma Asaf’ı nasıl yarattığınızı ya da onu yaratmanızı tetikleyen şeyleri sormak istiyorum önce&#8230;</span></strong></p>
<p><span>-Dönemin popüler edebiyatçılarından ortak bir insan tipi çıkarmaya çalıştım. Ama biraz da çevremde edebiyatta ilintileri okur olarak başlayıp zaman içerisinde parlak bir evlilikle sosyete çevresine girmiş kadınlardan esinlendim.</span></p>
<p><strong><span>-Peki ya Ufuk Işık?</span></strong></p>
<p><span>-Ufuk Işık benim. Onda Fatma Asaf gibi esinlenme yok. Bütün özellikleriyle kendimden çok şey var.</span></p>
<p><strong><span>-Neden böyle bir şeye ihtiyaç duydunuz?</span></strong></p>
<p><span>-İki kuşağın farkı açısından Selim İleri oldu belki. Sezgiler sizi daha çok yönlendiriyor. Ben kendimin açmazlarından ve zaaflarından yola çıktım. Kitabın en güldüğüm tarafları Ufuk Işık’a ait bölümler.</span></p>
<p><strong><span>-Fatma Asaf, Kerime Nadir taklidi romanlar yazmak zorunda. Oysa çok daha farklı şeyler yazabilir&#8230; Sizce istediği gibi özgür yazamamak yazarı nasıl bir ruh haline sokar?</span></strong></p>
<p><span>-Bence korkunç yaralar açar, kişilik bölünmesine kadar gider&#8230; Yazarlar çoğu zaman bizim gibi inişleri çıkışları olan ülkelerde hem siyasî ve toplumsal baskılar hem de ahlakî endişeler yüzünden yazamıyorlar. Belki son yıllarda bir ölçüde bazılarımız bundan kurtuldu.</span></p>
<p><strong><span>-Peki ya siz? Kurtulduğunuzu düşünüyor musunuz?</span></strong></p>
<p><span>-Ben de kurtulmadım, bunun olması için toplumsal yaklaşımın yükselmesi gerekiyor. Diyelim ki bir anı kitabı yazıyorsunuz. Çok incelikli bir şekilde yazsanız da bizim basın dünyamız bunu bir dedikodu malzemesine dönüştürebiliyor. Yaş aldıkça bunları yazmak daha kolay gibi görünüyor ama bu son derece zor. Her şey dedikodu malzemesi haline gelebiliyor ve bu beni son derece rahatsız ediyor.</span></p>
<p><strong><span>-Roman bizi bir dönemin edebiyat çevresine götürüyor. Yazarlar, yayıncılar ve eleştirmenler var . Durum bugün de çok fazla değişmemiş gibi görünüyor değil mi?</span></strong></p>
<p><span>-Sanırım romanın söylemek istediği de biraz o. Her şeyi biraz yalanla beslediğimizden değişmiyor. Genel olarak edebiyat dünyasında da meselelere sahicilikle yaklaşma konusunda sürekli yalan ürettiğimizden birtakım değerleri gerçek olarak algılamıyoruz. Yayınevlerinin ticari kaygıları hâkim ama yazarlar da garip bir şekilde daha az insana hitap etmek istemiyorlar. Burada birilerini kastederek söylemiyorum. Asıl değerleri ön plana çıkaramıyoruz. Satış listeleri gibi bir bombardıman var Türkiye’de. Romanda alay ettiğim 50’li yıllarda ciddi bir eleştiri mekanizması vardı, o da bitti.</span></p>
<p><strong><span>-Bu biraz okurun da suçu değil mi?</span></strong></p>
<p><span><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/05/si.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-8199" title="si" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/05/si.jpg" alt="si" width="300" height="200" /></a>-Edebî değerler açısından verilen eğitim son derece yalnış. Bir roman niçin yazılır, neden okunur üzerine hiçbir şey gösterilmiyor. Kitaplarda bir romanın hangi tarihte basıldığı, yazarın ne zaman doğup öldüğü vardır. O zaman iyi bir okur da yetişmiyor haliyle, yetişen de kendi tutkusu ve sezgisiyle yetişiyor.</span></p>
<p><strong><span>-Şimdiki kuşak “Hanımın Çiftliği’nin kitabı çıkmış” diyebiliyor ve televizyon dizileri edebiyat uyarlamasından geçilmiyor, bu sizi rahatsız ediyor mu?</span></strong></p>
<p><span>-İyi mi oluyor kötü mü oluyor bilmiyorum. Ama devlet televizyonu dışında kanallar bu işleri ticaret için yapıyorlar. Kaldı ki dörtte üçü deli saçması haline geldi ama oyunculuklar çok iyi, arada bir bakıyorum.</span></p>
<p><strong><span>-Romanda yazdıklarınız doğrultusunda 50’li yılların klişe edebiyatıyla bugünün klişe edebiyatı arasında da bir fark yok sanırım&#8230;</span></strong></p>
<p><span>-Tabii, ben bugüne birebir gönderme yapmaya çalıştım. Hem yayıncıların tutumları hem de yazarlar açısından kinler, kibirler doğrultusunda değişen bir şey yok.</span></p>
<p><strong><span>-Az önce eleştiri mekanizmasından bahsettiniz. Şimdilerde neden edebiyat eleştirisi yok?</span></strong></p>
<p><span>-Benim yetiştiğim yıllarda edebiyat dergileri çok fazlaydı. Buralarda yazı yazan eleştirmenleri bağlayan ekonomik bir mesele yoktu. Şimdi eleştirmenlik gayreti olan kişiler, edebiyat dergilerinde değil de gazetelerde ya da kitap eklerinde yazdıklarından ve bütün bunların da ilan kaygısı olduğunu düşünecek olursak, kendilerini rahatlıkla ifade edemiyorlar. Bazı şeyler görmezlikten geliniyor, bazı şeyler çok fazla şişiriliyor.</span></p>
<p><strong><span>-Ortada ciddi bir sorun ve paylaşılmış bir ortam var&#8230;</span></strong></p>
<p><span>-Evet ama ortada başka bir ciddi sorun daha var. Kendi aralarında özgürce bir şeyler yapmak isteyen genç insanlar var. O insanların bazıları fevkalede yetenekli, ama bu paylaşılmış ortam yüzünden ön plana çıkamıyorlar. Bu ortamın 40 yıldır ben de içindeyim ve çıkıcam diye ödüm kopuyor. Tekrar romana dönecek olursak; Fatma Asaf “Bir romancının en büyük yarışı şiirledir” diyor. Neden? Bunun iki nedeni var: İlki ben şiirle beslenen bir insanım. İkincisi ise romanın Türkiye’de hantal bulunması. Değerler skalasına baktığınızda ilk sıraya şiir konur. Sonra hikâye, sonra da roman gelir. O haksızlığa bir cevap olarak o sözü yazdım.</span></p>
<p><strong><span>-Ama bir taraftan da en çok yazılan ve satılan da roman&#8230;</span></strong></p>
<p><span>-Evet, çünkü satış açısından hor görülmüyor. Ama onlar roman mı? Bunu düşünmek lazım.</span></p>
<p><strong><span>-Bu Yalan Tango’da Sabahattin Ali’yle sık sık karşılaşıyoruz ve sona doğru da Fatma Asaf’da artık bir saplantı haline geliyor bu, çünkü unutamıyor&#8230;</span></strong></p>
<p><span>-Aslında ben de unutamayıp saplantı haline getirenlerden biriyim. Yakın tarihimiz birçok yazarın aydının eziyet görmeleriyle açıklanabilir. Ve bence en büyük yıkım da Sabahattin Ali’nin başına gelendir. Bizim edebiyat tarihimiz Kürk Mantolu Madonna’nın çok iyi bir roman olmadığını iddia eder, oysa insan psikolojisi açısından olağanüstü bir romandır.</span></p>
<p><strong><span>-“Yazarlık baştan sona kara bir yalnızlıkmış” diyor Fatma Asaf. İnsan nedense bu söz üzerine hiç şüphe duymuyor, hele ki Türkiye’de&#8230;</span></strong></p>
<p><span>-Ne yazık ki şüphe yok. Ama dünyanın yazı yoluyla varettiği hazine neyi değiştirebilmiş? II. Dünya Savaşı öncesinde korkunç bir yere gidildiğine dair önemli eserler yazılmış. Savaşın sonrasında da çok incelikli eserler yazılmış. Ama bir bakıyorsunuz hâlâ aynı yerdeyiz. Eskiden bizim sosyalist edebiyatımız bunları umutsuzluk olarak nitelendirirdi.</span></p>
<p><strong><span>-“Alnımın teriyle yaşamam sizin sosyalizminize ters mi düşer” sorusu bayağı düşündürücü&#8230;</span></strong></p>
<p><span>-Benim yetiştiğim 60’lı 70’li yıllarda insanlar sürekli “Aman bunu mu yazacaksın? İşçileri yaz, amele sınıfını yaz” derlerdi. O dönemde benim yazdıklarıma “küçük burjuva ilişkileri” deniyordu ve benim yazdıklarımı yazmak “büyük devrime ihanet” etmek anlamına geliyordu.</span></p>
<p><strong><span>-Peki o zaman bunları diyenlerin istediği oldu mu sizce? İşçi sınıfının yaşadıkları, darbe dönemleri ve o toplumsal çalkantılar yeterince yazıldı mı?</span></strong></p>
<p><span>-Bu ülke çok tramvatik şeyler yaşadı ve tekrar yaşanmaması için inceden inceye tahlil edilip yazılması gerekir. 12 Mart dönemiyle ilgili çok önemli romanlar, öyküler, şiirler yazıldı. 12 Eylül, edebiyatın yanı sıra sinemaya daha çok yansıdı. Sevgi Soysal’ın Şafak romanı çıktığı zaman insanlar üzerinde büyük etki bıraktı ama bugünün hengamesinde kimse hatırlamıyor. Edebiyatın toplumsal olaylarla yüzleşmesinin etkisini nesiller üzerinde var edebilmemiz lazım. Son çeyrek yüzyılda milliyetçilik ve islamcılık gibi yeni yeni bölünmeler ortaya çıkınca her şey daha da karıştı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong>(SİBEL ORAL, TARAF, 09 MAYIS 2010)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/selim-ileri-ile-soylesi/2010/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>edebistan diyarı&#8230; bu ülke başka ülke</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/yilmaz-yilmaz/edebistan-diyari-bu-ulke-baska-ulke/2010/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/yilmaz-yilmaz/edebistan-diyari-bu-ulke-baska-ulke/2010/01/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Jan 2010 21:49:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>YILMAZ YILMAZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=7335</guid>
		<description><![CDATA[Edebiyatın nabzı artık sadece süreli yayınlarda yani dergilerde tutulmuyor. İnternet denilen kıpır kıpı bir ortam var. Edebiyat ortamını internete taşımak, halis metinlere internet mecrasında yer vermek de farz olmuştu bir vakit. İşte bu farziyetten menkul bir sebeple, hem de daha çok okura/edebiyat muhibbine seslenmek maksadıyla kurulan, yayın hayatına atılan bir sanal dergi &#8220;Edebistan&#8221;. Ömer Lekesiz&#8217;in [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Edebiyatın nabzı artık sadece süreli <span id="more-7335"></span>yayınlarda yani dergilerde tutulmuyor. </span></strong><strong><span>İ</span></strong><strong><span>nternet denilen kıpır kıpı bir ortam var.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Edebiyat ortamını internete ta</span><span>ş</span><span>ımak, halis metinlere internet mecrasında yer vermek de farz olmu</span><span>ş</span><span>tu bir vakit. </span><span>İş</span><span>te bu farziyetten menkul bir sebeple, hem de daha çok okura/edebiyat muhibbine seslenmek maksadıyla kurulan, yayın hayatına atılan bir sanal dergi &#8220;Edebistan&#8221;. Ömer Lekesiz&#8217;in himmetiyle kurulan Edebistan on yıldır hiç aralıksız devam ediyor yayınına. </span><span>İ</span><span>nternetin yaygınlı</span><span>ğ</span><span>ının çok az oldu</span><span>ğ</span><span>u zamanlardan bugünlere uzandı. Yani internet geçmi</span><span>ş</span><span>i olan bir dergi Edebistan aynı zamanda.  Üstelik öyle piyasa i</span><span>ş</span><span>i metinlere yer vererek, internet meraklılarını siteye çekerek ayakta kalmak gibi bir niyete bulanmadan yapıyor bunu Edebistan. Öykü ve öykü yazıları, kitap ve dergi tanıtımları, Harar, söyle</span><span>ş</span><span>i, göz kirası ve gibi birbirinden güzel bölümlerden olu</span><span>ş</span><span>uyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Her bölümün bir editörü var, tıpkı yıllardır yayın hayatına devam eden niteliklidergilerimiz de oldu</span><span>ğ</span><span>unu gibi. Edebistan, bölüm editörlerinin ustalı</span><span>ğ</span><span>ı ile farkını otaya koyuyor ve sıradan bir edebiyat sitesi olmadı</span><span>ğ</span><span>ını gösteriyor. Mesela en kaliteli dergilerimizde oldu</span><span>ğ</span><span>u gibi bir ustalar heyeti hazırlıyor Edebistan&#8217;ı. Öykü&#8217;de Cemal </span><span>Ş</span><span>akar; deneme ve ele</span><span>ş</span><span>tiride Mustafa Balcı; </span><span>ş</span><span>iirde Mehmet Solak editör olarak gelen metinleri inceliyor, dersem ne demek istedi</span><span>ğ</span><span>imi daha iyi anlamı</span><span>ş</span><span> olursunuz. Bu ustaların bitmeyen bir enerji ile gönderilen hemen her çalı</span><span>ş</span><span>maya cevap verdi</span><span>ğ</span><span>ini de ekleyelim. Mesela Cemal </span><span>Ş</span><span>akar&#8217;ın bir öyküyü okuyup üzerine düzeltme notları ekleyerek yol göstermesi az </span><span>ş</span><span>ey midir?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Benim gibi öykü meraklılarına da </span><span>ş</span><span>u güzel haberi vermi</span><span>ş</span><span> olalım. Türk öykücülü</span><span>ğ</span><span>ü üzerine en kapsamlı inceleme olan Yeni Türk Edebiyatında Öykü (5 cilt) kitabının yazarı Ömer Lekesiz Edebistan&#8217; da öykü çözümlemeleri yapmaya, öykü üzerine incelikli yazılar yazmaya da devam ediyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Hepsi bu mu?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Tabii ki de</span><span>ğ</span><span>il&#8230; Abdullah Harmancı, Sibel Eraslan, Ceyhun Teoman Emre, Hüzeyme Ye</span><span>ş</span><span>im Koçak, Elif Çakır, Fatma Pek</span><span>ş</span><span>en sitenin düzenli olarak çalı</span><span>ş</span><span>maları yayınlanan di</span><span>ğ</span><span>er isimleri&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Edebistan; internet gibi sürekli de</span><span>ğ</span><span>i</span><span>ş</span><span>en ve de</span><span>ğ</span><span>erleri tüketen bir ortamda halis edebiyatın var olabilece</span><span>ğ</span><span>ine inancımızı peki</span><span>ş</span><span>tiren bir site&#8230; Selam vermeyi, ben geldim, demeyi ihmal etmeyin sakın&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>(M</span></strong><strong><span>İLLİ GAZETE, 01 OCAK 2010; http://www.milligazete.com.tr/haber/edebistan-diyari-bu-ulke-baska-ulke-148195.htm)</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong></strong></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/yilmaz-yilmaz/edebistan-diyari-bu-ulke-baska-ulke/2010/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>mazlumder ankara şubesi&#8217;nden filistin günleri&#8230;.</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/mazlumder-ankara-subesinden-filistin-gunleri/2009/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/mazlumder-ankara-subesinden-filistin-gunleri/2009/12/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 Dec 2009 21:31:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDEBİSTAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=7205</guid>
		<description><![CDATA[Mazlumder Ankara Şubesi, 25-27 Aralık 2009 tarihlerinde Altın Park Anfa&#8217;da FİLİSTİN GÜNLERİ düzenliyor. Filistin günleri programı için bakınız: www.mazlumder.org www.filistingunleri.org]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mazlumder Ankara Şubesi, 25-27 Aralık 2009 tarihlerinde <span id="more-7205"></span>Altın Park Anfa&#8217;da FİLİSTİN GÜNLERİ düzenliyor.</p>
<p>Filistin günleri programı için bakınız:</p>
<p>www.mazlumder.org</p>
<p>www.filistingunleri.org</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/12/1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-7206" title="AFIS-ENSON.cdr" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/12/1.jpg" alt="AFIS-ENSON.cdr" width="200" height="283" /></a></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/12/21.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-7207" title="21" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/12/21.jpg" alt="21" width="200" height="283" /></a></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/12/3.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-7208" title="3" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/12/3.jpg" alt="3" width="200" height="282" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/mazlumder-ankara-subesinden-filistin-gunleri/2009/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İSTANBUL MODERN FOTOĞRAF GALERİSİ&#8217;NDE YENİ SERGİ: ODA PROJESİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/istanbul-modern-fotograf-gallerisinde-yeni-sergi-oda-projesi/2009/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/istanbul-modern-fotograf-gallerisinde-yeni-sergi-oda-projesi/2009/05/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 06 May 2009 13:09:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDEBİSTAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=5082</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi, 5 Mayıs’ta açılacak olan yeni sergisi “Oda Projesi” ile “ulusların kültürleri arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri” göstermeyi amaçlayan Annette Merrild’in 9 ülkede 9 büyük kentte çekilen fotoğraflarını sergiliyor. Küratörlüğünü Engin Özendes’in üstlendiği ve 30 Ağustos’a dek sürecek olan sergide 118 adet fotoğraf yer alıyor. “Dünyayı tanımak mı istiyorsunuz? O zaman işe komşunuzdan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 1pt 0cm 0pt; line-height: normal;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi, 5 Mayıs’ta açılacak olan yeni sergisi “Oda Projesi” ile “ulusların kültürleri arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri” göstermeyi amaçlayan Annette Merrild’in 9 ülkede 9 büyük kentte çekilen fotoğraflarını sergiliyor. Küratörlüğünü Engin Özendes’in üstlendiği ve 30 Ağustos’a dek sürecek olan sergide 118 adet fotoğraf yer alıyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 1pt 0cm 0pt; line-height: normal;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">“Dünyayı tanımak mı istiyorsunuz? O zaman işe komşunuzdan başlayın.” Bu özlü sözü benimseyen Annette Merrild, ülkemizde ve yabancı ülkelerde yaşayanlarla ilgili, çoğumuzun zihninde yer alan stereotipleri ışık altına tuttuğu “Oda Projesi”ni gerçekleştirdi.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 1pt 0cm 0pt; line-height: normal;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 1pt 0cm 0pt; line-height: normal;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Hamburg Sanat <span id="more-5082"></span>Akademisi&#8217;ndeki öğrenimi sırasında yaşadığı yabancılık deneyimine dayanan ve dört yıl süren proje kapsamında Annette Merrild, önce Hamburg, New York ve Kopenhag’da aynı apartmanda oturan komşularının oturma odalarını fotoğrafladı. Bu fotoğraf serilerinin insanlar üzerinde yarattığı etkiden esinlenerek de, “Oda Projesi”ni yarattı. İki yıl içinde, Varşova, Barselona, Tallinn, Lyon, Manchester ve İstanbul’u ziyaret etti.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; line-height: 115%; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;; mso-fareast-font-family: Calibri; mso-fareast-theme-font: minor-latin; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-theme-font: minor-bidi; mso-fareast-language: EN-US; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-language: AR-SA;">Annette Merrild, “Avrupa’nın bir ucundan diğerine yaptığı bir tür antropolojik yolculuk” olarak nitelendirdiği projesinde, fotoğraf makinesiyle evlerin içlerini görüntüleyerek, toplumdan portreler oluşturuyor. Eski ustaların natürmort tarzlarını takip eden portre serilerinde mobilya ve eşyalar yer alıyor ama evlerde yaşayanları göremiyoruz. “Oda Projesi”, izleyicinin farklı kültürlerden gelen insanlara ait özel odaları görmesini ve turistlerin normalde yaşayamayacağı bir deneyim yaşamasını sağlıyor</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/istanbul-modern-fotograf-gallerisinde-yeni-sergi-oda-projesi/2009/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>FETİŞLEŞTİRİLMİŞ SANAT HAKİKATİN NERESİNDE DURUR?</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/yasin-yarar/fetislestirilmis-sanat-hakikatin-neresinde-durur/2009/04/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/yasin-yarar/fetislestirilmis-sanat-hakikatin-neresinde-durur/2009/04/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Mar 2009 22:59:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>YASİN YARAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=4520</guid>
		<description><![CDATA[Varlığı bir başkasının varlığına bağlı olan insan, daima bir arayış içinde olma yolunu seçmiştir. Her arayıcı (Her ne kadar Zübeyir Yetik: “Aramak kaybetmektir” dese de.) bir zeminden, algıdan,düşünceden hareket eder. Ve aramasını örgütleyen, tertipleyen ve düzenleyen motive eden bir düşünceyle beraber yürür. Aslında aradığı şey, hareket ettiği zemindir. Fakat sorun tam da buradan başlar. Genel itibariyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Varlığı bir başkasının varlığına bağlı olan insan,<span id="more-4520"></span> daima bir arayış içinde olma yolunu seçmiştir. Her arayıcı (Her ne kadar Zübeyir Yetik: “Aramak kaybetmektir” dese de.) bir zeminden, algıdan,düşünceden hareket eder. Ve aramasını örgütleyen, tertipleyen ve düzenleyen motive eden bir düşünceyle beraber yürür. Aslında aradığı şey, hareket ettiği zemindir. Fakat sorun tam da buradan başlar. Genel itibariyle arayıcı, hareket ettiği geleneksel zeminle yüzleşmek için dışarıya çıkar. Çıkmalıdır da. Yoksa ‘kendi dışında oluşan zeminin, hakikatin neresinde durduğu’ sorusu bütün hayatı boyunca kendisini rahatsız edip duracaktır.</p>
<p>İçselleştirilememiş, kendiliğinden kılınmamış bir düşünce, çoğu zaman yük olmaktan başka bir şey olmaz. Her yük de arayıcı ile aranılan arasına kalın perdeler gerer. Burada önemli olan sorulardır: “Dışarı çıkan kaç kişi akıp giden zaman içinde dışarı çıkma amacını unutur, kaç kişi gerçekten aramakta direnir, kaç kişi yolda gördüklerinin tutsağı olur da kendi hakikatine yabancılaşır?”</p>
<p>Hikmeti, hakikat üzerine gerilen perdeleri aralamak olan arayış, ancak kendini örten şeyleri ortadan kaldırdıkça gerçekleştirir. Ama bunu yapmak o kadar da kolay değildir. Çünkü çoğu zaman sanatçı, hakikati bulmak için ilişkiye girdiği durumları fetişleştirerek bir daha bul(a)mamak üzere ondan uzaklaşır. Kant’ın söylediği; “Sanatın kendi dışında, hiçbir amacı yoktur. Onun tek amacı kendisidir. Güzel Sanatı ancak deha yaratabilir.” yargısı fetişleştirmeye verilebilecek en güzel örneklerden biridir. Kant’ı varlığını bir başka varlığa izafe etmeyen biri olarak kabul edersek yukarıdaki yargı çok da sorunlu olmaz kanaatimce. Ama varlığı bir başkasına (Allah’a) bağlı olan insan, salt güzelliğin peşine düşmez. Sadece güzelliğe tav olma saflığını göstermez ya da göstermemelidir. Çünkü bir arayıcı olarak Müslüman sanatçı, ilişkide bulunduğu varlığın ötesinde bir amaca dönüklüğü taşır zihninde.</p>
<p>Süleyman (as) eşyayla ilişkiye girmesini Allah’ı hatırlatma amacına dönük olarak ifadelendirir ki vahiy, bu hakikati açan kelimeleri tarihe şahit kılar. O zaman bir arayıcı olarak Müslüman sanatçının, nesneyle girdiği ilişki, onun hakikat arayıcılığında nerede durduğunu da belirler aynı zamanda.</p>
<p>Biliyoruz ki varlık alanında bulunmamızın menzilinde duran amaç dönmektir. Bu yargı açıklanması gereken iki hali barındırır içinde. Açıklanmaması durumunda yazının yazılma amacını boşa çıkaracağı için kısaca değinmek istiyorum;</p>
<p>Birincisi, “dönmek üzere” yargısına muhatap olan kişi “dönmeyi” merkezileştirirse bu dünyada yaşıyor olma gerçekliğini göz arda edecektir ki, bu tercih insanı mistizme götürür. Diğer taraftan “dönmek üzere” yargısının taşıdığı anlam dünyasının dışında kalma tehlikesi de vardır ki bu tutum insanı, maddeciliğe götürür. Böylesi bir algı zemininde hareket eden kişinin sanatı fetişleştirmesi oldukça olağan bir durum olur. Sanatı fetişleştirme ya da fetişleştirilmiş sanat, zamanın hiçbir aralığında hakikat üzerindeki örtüyle ilgili olmayacaktır. Çünkü o artık “boş vadilerde salınan” olacaktır. Artık kendine sanrılar üreten ve bu sanrılar çıkmazında kaybolan bir uğraş haline dönecektir sanat. Bir hakikat arayıcısı olarak Müslüman sanatçının, bu mevzide bulunması ve bu türden eylemler ortaya koyması mümkün değildir. “Peki, hangi mevzu ve mevzinin hareket zemininde bulunmalıdır?” sorusu bizleri şu yargılara kulak vermeye götürür;</p>
<p>Öncelikle farkında olmalıyız ki mevcut sanat formu, vahyi merkeze alan bir sanatçının anlam dünyasının karşılığı değildir. Birinci derecede yapılması gereken; mevcut forma dair yanlış algıları ortadan kaldırmaktır. Çünkü başka bir anlamlar dünyasınca inşa edilmiş bir formu, ne kadar güçlü bir retorikle kuşatmaya alırsanız alın bir şey çıkmaz. Her bir zerresi farklı anlamlar dünyasının ürünü olan bir yapıda, o anlamlar dünyasının dışında bir anlam çıkarmak pek mümkün değildir. Öyle olduğunu zannedersiniz; ama olan zandan başka bir şey değildir.</p>
<p>Nasıl ki “Şafii olan Allah’tır” düşüncesine sahip olan kişilerin, farklı bir anlamlar dünyasının inşa ettiği “tıp formu” içindeki itirazsız yaşayışı, “şafi olan ilaç ve doktordur”a evrilmiş ise fütursuzca kabullendiğimiz mevcut sanat formu da, mevcut durum korunursa bizi götüreceği yer fetişleştirilmiş sanat olacaktır. Ve bu yapı içinden “hakikati açmak” durumu asla mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Sanatta algı meselesini ortadan kaldırmanın yegâne yolunun mevcut paradigmanın dışına çıkmak olduğunu söyledik. Bu söylemi gerçek kılmanın zorluğundan da bihaber olunmamalı. Fakat farklı bir paradigmayla orta yere örneklik teşkil ederek hakikati açma durumu mümkin dairesindedir. Şöyle ki; Şuara Suresi’nde Allah bizleri bir olaya şahit kılar. Olay şudur;</p>
<p>“Musa onlara &#8220;Atın, ne atacaksanız&#8221; dedi. Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve &#8220;Firavun&#8217;un kudreti hakkı için şüphesiz elbette bizler galip geleceğiz&#8221; dediler. Ardından Musa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor!” (Şuara 43–44–45)<br />
Dönemde hakim kültürel etkinliğin büyü olduğunu ve iyi büyü yapmanın nitelikli sanata karşılık geldiğini hesaba katarsak Firavunun çevresinde toplanmış büyücülerin, gündemi belirleyen sanatçılar olduğunu söylememiz fazla zorlama bir yorum olmaz. Buradan hareketle söz konusu dönemde, oturmuş bir sanat etme durumu olduğunu ve bu durumun güçlü bir forma karşılık geldiğini söyleyebiliriz.<br />
Sanatı, algılanana farklı bir bakış, farklı bir algı getirerek onu, herkese mevcut görünümün dışında farklı bir görümle sunmak olarak kabul edersek, sanatı, dönem büyüsüne karşılık gelecek yakın bir eyleyiş olarak ifadelendirmek olasıdır. O hâlde;</p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td style="border-bottom:1px solid #000000; border-right:1px solid #000000;">
<div style="text-align: center;"><strong>Büyücü</strong></div>
</td>
<td style="border-bottom:1px solid #000000;">
<div style="text-align: center;"><strong>Sanatçı</strong></div>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="border-right:1px solid #000000;">
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td>Varlık (eşya)</td>
</tr>
<tr>
<td>Varlığın dönüşümü = İp ve değneğin dönüşümü</td>
</tr>
<tr>
<td>Yeni görünüm = yılan</td>
</tr>
<tr>
<td>Dönüştürücü = büyücü</td>
</tr>
<tr>
<td>Algısı farklılaşan = insan</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
<td>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td>Varlık (sözcükler)</td>
</tr>
<tr>
<td>Varlığın dönüşümü = sözcüklerin dönüşümü</td>
</tr>
<tr>
<td>Yeni görünüm = şiir</td>
</tr>
<tr>
<td>Dönüştürücü = sanatçı</td>
</tr>
<tr>
<td>Algısı farklılaşan = insan</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Şeklinde bir tablo yapılabilir.<br />
Bu bilgi ve tablo akılda tutulmak kaydıyla şöyle bir düşünüş ortaya konabilir. Musa (as) Mısır’a gelmeden önce bilinen ve oldukça güçlü olan bir sanat etme formu vardı. Herkes sanatını/büyüsünü mevcut form üzerinden kurguluyordu. Musa (as) kendisine yönelen meydan okuma sürecinde;</p>
<ul>
<li>Güçlü bir formdan</li>
<li>Kabullenmiş ve uygulana gelen bir sanat etme biçiminden</li>
<li>Güçlü bir muhalefetten</li>
<li>Hem iktidar hem de halk düzeyinde destekten</li>
</ul>
<p>yoksundu. Musa (as) yukarıda saydığımız desteklerden yoksun olma ve hakikati kekeme olarak ifade etme bahanelerin aldatıcılığına yenik düşmedi. Hakikati ifade etmede aynı dili kullanmasına karşın aynı formun içinde hareket etmedi. Çünkü biliyordu ki aynı form içinde hareket etmesi durumunda (Allah’ın müdahalesi dışında. Kaldı ki bugünü soluyan sanatçı için Allah’ın müdahale etmesinin ihtimalinin mümkünlüğü su götürür bir durumdur) galip gelmesi mümkün olanın dışında bir yerde duruyordu. Buna sebep Musa (as) mevcut formu, aynı dili kullansa da ortadan kaldırdı. O yeni bir paradigma orta yere koydu.<br />
Hz. Musa’nın attığı asa, büyücülerin attığı ip ve değnekten daha gösterişli olsaydı. O galip de gelse formun dışına çıkamadığı için eninde sonunda yenilgiyle sonuçlanacak olan bir durumun içine girecekti. Fakat Musa (as) mevcut form yerine başka bir form orta yere koydu. Hz. Musa’nın attığı asa, onların büyülerini yuttu. Yani mevcut formu korumak yerine onun dışına çıktı ve galip gelen/hakikatin üstünü açan o oldu.<br />
Sonuç olarak modern zamanlarda yaşayan Müslüman sanatçı, mevcut forma itiraz etmeksizin sanatını icra etmektedir. Ve sanat yaptığı zannı içerisinde yaşayarak sanatı fetişleştirmektedir. Hakikatin üstünü açmakla sorumlu Müslüman sanatçı ağzını açar açmaz dilinden “sanatın sanattan başka amacı yoktur, sanat, içinde ideolojik bir durum taşımaz” ezber cümleleri dökülmektedir maalesef.<br />
İslam dünyasında, olağan olanın dışına çıkan İran sinemasının başarısı farklı bir sanat etme formunu kullanmasıyla ilgili olmasın sakın? Yine ortaya konan eserlerin büyük bir çoğunluğunun aidiyet problemi taşıması da yine aynı gerekçeyle ilgili olması ile bir ilişkisi yok mudur sizce?<br />
Kanaatim o dur ki tüm maddi gücüne ve abartılı reklamlarına rağmen Hollywood sineması, İran sinemasının kendi kimliğin oluşturmasına engel olamamıştır. Ve İran sinemasının yeni bir sinema dili yakaladığını söylemek yerinde bir değerlendir olacaktır. Üstelik İran sineması uluslar arası arenada kendisi kabullendirmiştir. Bir çıkış yakalamak üzere İran sinemasının parlak isimlerinden biri olan Abbas Kiyarüstemi filmlerine bakmak söylediklerimin sağlamasının yapılması anlamında değerlendirmeye konu edilebilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/yasin-yarar/fetislestirilmis-sanat-hakikatin-neresinde-durur/2009/04/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>POSTA KUTUSU: OKUR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/sametartuktan/posta-kutusu-okur/2009/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/sametartuktan/posta-kutusu-okur/2009/02/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Jan 2009 23:40:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SAMET ARTUKTAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3985</guid>
		<description><![CDATA[Müge İplikçi, Kafdağı; Müge Hanım, Kafdağı’nı okuduktan sonra size yazma isteğine kapıldım&#8230; Tahmin edersiniz ki, uzun bir karar verme süreci geçirdim. Sonunda işte yazıyorum. Romanınızı okuduktan, hem de birkaç kez okuduktan sonra, ki böyle bir özelliği, derinliği mi demeliydim yoksa, var Kafdağı’nın, insan dönüp dönüp okumak istiyor&#8230; Evet, Kafdağı’nı okuduktan sonra, ben doğduğumdan beri “küresel” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Müge İplikçi, Kafdağı;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Müge Hanım, <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Kafdağı</em>’nı okuduktan sonra size yazma isteğine kapıldım&#8230; Tahmin edersiniz ki, uzun bir karar verme süreci geçirdim. <span id="more-3985"></span>Sonunda işte yazıyorum. Romanınızı okuduktan, hem de birkaç kez okuduktan sonra, ki böyle bir özelliği, derinliği mi demeliydim yoksa, var <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Kafdağı</em>’nın, insan dönüp dönüp okumak istiyor&#8230; Evet, <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Kafdağı</em>’nı okuduktan sonra, ben doğduğumdan beri “küresel” sıfatıyla anılan dünyanın bendeki imgesinde oluşan boşlukları doldurabildiğimi düşünüyorum. <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Kafdağı</em>’nı yazarken sinirlerinizi aldırıp aldırmadığınızı da merak etmedim değil, doğrusu&#8230; (Merakımla mahremiyetinizi incitip incitmediğim ise ayrı bir konu.) Diğer yandan da, günümüze ne kadar global bir anlamla sesleniyor romanınız&#8230; Soğuk ve sıcak, yalan ve gerçek, uzak ve yakın, sevgi ve öfke, kaos ve düzen, dost ve düşman, geçmiş ve gelecek, doğmak ve ölmek, cennet ve cehennem, yalnız ve kalabalık, ışık ve karanlık, düşünsel ve duygusal, savaş ve barış, unutmak ve hatırlamak, güven ve güvensizlik gibi karşıt anlamlar romanınızın sesinde etkileyici bir biçimde erimiş. Tıpkı Türkiyeli gazeteci Emel’le Pakistanlı Zahide Sohni Mühür’ün birbirinin içinde eriyen hikâyeleri gibi. Bu hikâyeyi bizimle paylaştığınız için her şeyin ötesinde size teşekkür borçlu olduğumu hissediyorum. (Bir teşekkür cümlesi minnettarlığı ne kadar ifade edebilir, bu da ayrı bir konu.) </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Günümüz dünyasının küresel ilişkilerini belirleyen güç kavramı romanınızla somut bir varlığa dönüşüyor&#8230; Binyılların mitolojisi Kafdağı da. Her çocuğa anlatılan bu masal kim bilir hangi nitelikleriyle şekillendi şimdiye kadar milyonlarca hatta milyarlarca dinleyenin kafasında?.. Onu bilemem ama bu masal dağının şimdiye değin romanınızdaki kadar gerçekçi ve bir o kadar da can yakıcı bir anlam kazanmadığını söyleyebilirim kendi adıma. Benim için bir mucizeler diyarıdır Kafdağı&#8230; Kaydeden ve hiçbir şeyi unutmayan bir bellek gibi yükselir sonsuz bir zaman ve mekânda. Doruğu bulutların ardında kaybolur&#8230; Çok başlı ejderhaların bitmeyen savaşı orada da sürer&#8230; Ve biz ölümlüler Kafdağı’na çoğu kere dünyaya baktığımız gibi bakarız&#8230; boş gözlerle. Şimdi’nin olmadığı bir yerdir orası; geçmiş ya da gelecek postu öyle bir sermişlerdir ki buraya, fukara şimdi kendine bir türlü yer alamamıştır iki burnubüyüğün arasında. Zahide’nin kendi kültürü için Emel’e söyledikleri bendeki Kafdağı imgesiyle örtüşüyor Müge Hanım: “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">Bizler hayallerimizi gelecek için, kendimizin de içinde olduğunu farz ettiğimiz ama aslında içinde bir türlü kendimizin olamadığı zamanlar için kuruyoruz: Şimdiki zaman adına ne dünyaya ne de kendimize sunabileceğimiz net bir cennet var. Cenneti şimdiki zamanda yaşamak gibi bir derdimiz yok. Hüzün, acı ve kederle boğaz boğaza bir mücadele veriyoruz sürekli.</em>” Belki çok tanıdık bir kültür coğrafyasını paylaştığımız içindir bu örtüşme. Belki Doğulu ve Batılı olmanın kültürel kodlarından bir ortak belleği paylaşıyoruzdur&#8230; Bilmiyorum. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Unuttuklarımız ve hatırladıklarımız kim bilir bizi nasıl biçimlendiriyor Müge Hanım&#8230; Kim<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>bilir?.. Hani Emel fark ediyor ya&#8230; Birden: “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">O zaman ben hatırladım. Emel bitti ve Sohni hatırladı. Hepsi oradaydı. Belleğimin derinliklerinde. Zahide olduğum günleri hatırladım. Bir fotoğraf eşliğinde, bir gazetenin haftasonu ekindeki bir fotoğraf gibi, küçük bir fotoğrafın vaat edebilecekleri ölçüsünde hatırladım. Şipşak fotoğraflar gibi. Aldığım Türkçe derslerini. // Doğum günü, doğum tarihi mezarlara kazılmış ve kazılacak olan dünyanın bütün ölülerini. Göçmenliğimi. Maryland’i. Hepsini. Bir film şeridi gibi, o bayat imgenin eşliğinde filmşeridigibifilmşeridigibi, zorlu bir dişeti hastalığını bertaraf edememenin sıkıntısıyla, kan ve irin, sülfür ve bahar günleri kokusu arasında, baharat ve müzik eşliğinde Sohni hatırladı şarkısıyla birlikte, Kensington’daki evde geçirilen uzun günleri, stadyumu, Richard’ın bana arkadaşlık eden sesini, düşman sesini, bana ve ruhuma uygulanan elektroşoku, hipnozu –oysa biz çocukluğumuzda ne çok yapardık bunu, saatebaksaatebakgü- lerdiksonrakahkahalarla, çocuklarımın okul dönüşündeki yolunu, işkence aletlerini, uçakları, intiharı, çirkinlikleri, gizlilikleri, sırları, üzerine tükürülmesi gerekenleri, gerekmeyenleri, hiç gerekmeyenleri, gereksizleri, askeri araç gereçleri, halisünasyonları, Levent’i, küçük hücremi, sonra o stadı, sonra o görkemi, sonra yine hücremi, hücremin içersinde yankılanan sesimin kâbusum haline gelişini, kendisindenkorkarmıinsan mırıltılarımı, sonra Emel’i, havuzu, yolculuklarımızı, kahkaha kavonozunu onun için dolduruşumu, ondan kopuşumu, ona benzemeye başlayışımı, ameliyatları, Emel’i hatırladım. Hatırlamam bana yetti. Anlıktı, bana yetti. Aradığımız yaşamı hiç bulamayacağımızı&#8230;</em>” </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Aradığımız yaşamı bulmak için hepimizin en azından bir hayalin içinde, çoğu zaman da çaresizlikten ölümüne bir atılışla zamandan zamana, mekândan mekâna sürdürdüğümüz göçebeliğimizi siz bedenlerimizde de gerçekleştirebileceğimizi, bu potansiyelin varlığını ve gerçekliğini <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Kafdağı</em>’yla gösteriyorsunuz bize&#8230; Zahide’nin Emel, Emel’in Zahide oluşuyla, şimdiki zaman vahşiliğinin bu potansiyel üzerine kurulduğunu da. Emel diyor ya: “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">Ben neysem o da oydu. Nedensizce o bendi, ben o.</em>” Emel, Zahide’yi yok oluşunda buluyor&#8230; Gerçekliğin en keskin yüzünde: var oluşu olumlayan bir kaybolma hali. Ve Kafdağı’na yolculuk da başlıyor böylece. Varsam yokluğum nerede, yoksam varlığım nerede? Emel’in, daha doğrusu Zahide’nin ruhunda yaşayan Emel’in, Emel’in bedeninde yaşayan Zahide’nin sorduğu gibi: “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">Zamanın içerisinde nerede duruyordum? Bu soruyu defalarca kendime sormuş olmama karşın ilk kez bu kadar net bir biçimde zamanın hiçbir yerinde durmadığımı, onunsa beni her fırsatta kıskıvrak yakalamış olduğunu düşündüm. Otuz altı saat enkaz altında kalmış biri olarak zamanın bedenimdeki ve ruhumdaki hükümranlığını iyi biliyordum</em>.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Zamanın hükümranlığı altındaki bedenimizi ve ruhumuzu da ortak kullanabiliriz&#8230; Ruh göçü bedenden bedene, tarih göçü, kültür göçü, geçmiş göçü, gelecek göçü&#8230; Hepsi bedenden bedene. Tabii ruhtan ruha beden göçü de eklenebilir bu yolculuğa&#8230; Ve ben, belki de tüm <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Kafdağı</em> okurları gibi, el çırpıyorum: Yaşasın psikiyatri! Yaşasın nöroloji! Yaşasın cerrahi! Yaşasın lobotomi! Yaşasın bilim ve teknoloji! Yaşasın&#8230; Yaşasın&#8230; Yaşasın&#8230; Yaşasın hüzün, acı ve kederden kurtulma umudu! Beni benden alan, başımı döndüren -bir aydınlanma anı gibi- farkındalık romanınızdan bana da geçti Müge Hanım. Hani Emel orada, Union İstasyonu’nda fark ediyor ya: “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">Orada acımızın bedenimizdeki ve ruhumuzdaki miadını doldurmasını beklemişsinizdir. Sonunda, en sonunda her şey eskir. Gözyaşlarınızla birlikteki anılar, oyuncakçı dükkânları, doğumevleri, kadın doğum uzmanları, rahminiz, öksürük şurupları, pijamalar, kucaklaşmalar, emzirmek, biberonlar. Her şey eprir</em>.” </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Epriyen her şeyin gölgesi Kafdağı’nda başka bir gerçeklik kazanır: tarihsel gerçeklik&#8230; Unutulur ama olsun, gerçeklik gerçekliktir. (Diller için Babil Kulesi neyse, tarih için de Kafdağı odur belki de&#8230; Bu ayrı bir konu tabii.) Zahide’ye göre “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">geçmiş, cam gibi yakınındaydı. Tutsa orada, üflese orada</em>”ydı ama cam gibi işte&#8230; Şeffaf&#8230; Ağırlığını olmasa da görünürlülüğünü yitirmiş: Yok gibi, var gibi, hem var-hem yok gibi. Ve tabii kırılgan. Tuzla-buz olmuş anılar arasından kendinize bir geçmiş biçebilir misiniz? Geleceğin kesif bir sis perdesi arkasında kaldığı coğrafyalarda geçmiş, taze bir bahar dalı gibi taçlandırır mı akıp giden yaşamı? Akıp giden yaşam?.. Hani şu içinde herkesin ‘bir şey’ olduğu, ‘o şey’ olmuyorsa oldurulduğu&#8230; İkna ede ede, tatlılıkla, vaatlerle ya da cebren ve hileyle: “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">Yaşam buydu. Her anın, bir önceki ana göre şekil kazanacağı umulan bir dünyaydı bu. Bugün buradaydı çünkü dünden ödenmesi gereken bedeller vardı. Bu bedellerin içinde ister Sohni ister başka biri olsun ödenmesi gereken anların bir faturası da. Her saat başı hücresine dolan ışıkla saatlerce bölünen zaman, her milimi ve her salisesi için ödenmesi gereken bedeller anlamına geliyordu</em>” işkence altındaki Zahide Sohni Mühür’e. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Zahide, Emel’in ruhunu ve bedenini taşıyarak oradaki kadın ve üçüncü dünyalı olma kültürünün kesiştiği noktadan doğarak, öylesi uygun görüldüğü ve koşullar da uygun olduğu için deprem enkazında can veren arkadaşının geçmişini sahiplenmek zorunda bırakılarak, onun geçmişinde topladığı birikimle kendi geçmişine ulaşarak hangi bedeli ödüyorsa benim de kırmızı elbiseli kadınla ödemem gereken bir bedel olması gerektiğini düşünmeye başladım Müge Hanım&#8230; <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Kafdağı</em>, yaklaşık sekiz yıldır nedenini ve anlamını kavrayamadığım için çözemediğimi sandığım, hayatımdaki bir imgeyi de, başka bir tanımlama bulamadığım için imge diyorum, yeniden gözden geçirmemi sağladı, çarşafımın altındaki leblebi taneleri gibi kıpırdayıp duran kafamdaki sorulara tam bir yanıt bulamasam da, sorularımın yanıtlarını daha aydınlık bir zeminde arayabilirmişim gibi bir hisse kapıldım. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Benim hayatımda bir kadın var Müge Hanım&#8230; Var, demek de yanlış aslında; hem var hem yok&#8230; Kadının görüntüsü var, kendisi yok. Uykumla gözkapaklarım arasına giriyor bu kadın Müge Hanım. Eğer içkili değilsem, yatağa yatıp gözlerimi kapattığımda uyuyana kadar öyle göz kapaklarımın altında beliriyor: Ellerini arkaya kavuşturmuş, yaylanarak sallanıyor ayaklarının üstünde: Bir öne bir arkaya, bir öne bir arkaya, bir öne bir arkaya, bir öne bir arkaya&#8230; Sallanırken kırmızı elbisesinin etekleri uçuşuyor, kumral saçları dalgalanıyor&#8230; Sanırsınız, bir yerlerden rüzgâr esiyor. Buraya kadar iyi hoş da&#8230; Hoş olmayan, bir yüzünün olmaması bu kadının&#8230; Sanki ressam kadının yüzünü çalışmayı unutmuş gözümle göz kapaklarımın arasında. Bu yüzden çıkaramıyorum kimdir bu kadın&#8230; Ne işi var uyku öncesi göz kapaklarımın altında?.. Öyle bir öne, bir arkaya yaylanarak sallanırken bana ne anlatmaya çalışıyor?.. Niçin rüyama hiç girmiyor da, uyumadan önce yüzü olmayan uyku nöbetçisi gibi göz kapaklarımın altında sallanıp duruyor&#8230; O öyle sallanırken, gün doğuyormuş ya da batıyormuş gibi hisse kapılıyorum her defasında da. Niçin gündoğumu ya da günbatımıyla ilgili o kadının göz kapaklarımın altındaki varlığı?.. İnanın Müge Hanım, sekiz yıldır hayatımın bir parçasına dönüşen bu kadını anlamak, anlayabilmek için ailem ve yakın arkadaşlarım da dahil olmak üzere pek çok kimseyle konuştum; üç yıldan fazla prefosyonel terapi desteği aldım&#8230; Nerdeyse psikanalize başlıyordum, kapısından döndüm. Terapi, yeteri kadar acılarla dolu bir süreç olmuştu benim için, psikanalizi kaldıramayacağımı fark ettim; bu da ayrı bir konu. Sonunda bırak dedim kendi kendime; kalsın o kadın da orada, uykudan önce göz kapaklarının da altında. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Ama <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Kafdağı</em>’nı okuduktan sonra&#8230; Romanınızı&#8230; Romanınızdaki mazlumları ve mazlumluğun yaratabileceği şiddeti, Richard Shelton kimliğinde ışıyan ve “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">Ortalama insana dünyanın bütün sırlarını açamazsınız</em>” ya da “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">Ancak dünyayı saydamlık, eşitlik, kardeşlik gibi martavallıklar kurtaramaz artık</em>” diyen yeni muhafazakârları okuduktan sonra, iletişim fakültelerinde hoca olup gazeteci adaylarına “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">Yok, aradığımız kaos, kendimizden ve yaptıklarımızdan utanç duymaksa, buyurun size açıklık, demokratlık, saydamlık, güya her şey ve cehennem. Taktiklerin, stratejilerin, gizli servislerin gizleri kendilerinde kalmalıdır. Bu giz hele bir yaygınlaşmayagörsün, her şey ucuzlar. Tıpkı, Tanrı’nın çocukluğumuzdan beri sizden saklamış olduğu gizleri bilmek gibi bir şeydir bu. İksirin sırrını bilmek, bizleri rahatlatacağına yerin yedi kat dibine boylatır</em>” vaazlarıyla dersler veren Richardları, hızlarını alamayıp kendinden ve düşüncelerinden esrimiş bir ermiş gibi kürsülerden “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">Tıpkı sanat gibi siyaset de doğruyu söylememelidir. Doğruyu göstermek kitleleri uyandırmaz, daha beter kaosa sürükler. // Yeni muhafazakârlara inanmamın nedeni budur. Yalan söylüyor olabilirler; ama ihtiyacımız olan yalanlardır, doğrular değil</em> ” diye ezberlediği repliklere kendini kaptıran Richardları okuduktan sonra Müge Hanım, Richardların dünyasında Emel ve Zahidelerin yerini fark ettikten sonra kendime ve sekiz yıldır hayatımda ince bir sızı gibi kendini hissettiren kırmızı elbiseli, yüzü olmayan kadını daha başka alımlamaya başladım sanki&#8230; Zahide evden götürülerken, teslimat süreci başlamışken yazdığınız gibi: “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">Hayatı kavramanın, o kesişim noktasında kendiyle ve yaşadıklarıyla makul bir uzlaşmadan geçtiğini düşünemeyecek kadar küskün bir Doğulu kalbe sahip. Aideyetin bir hastalık olduğunu bilse de, böyleydi. Doğululuğun en çok kadın yanını hançerlediğini bilse de böyle&#8230; Kısacası özyaşamının tarihi koca bir ülkenin olmazsa olmaz kurallarıyla sınırlanamayacak kadar çetrefil. İşi böyle kılansa yan etkiler değildi, Zahide, Zahide’nin ta kendisiydi. O belki de uyuyan bir teröristti bu insanların önünde; belki de ölüler dünyasında bir kardeşi olduğunu söylemeliydi. Masumum demeliydi. Bunun için çok geç kalmıştı. Terörün masum bir biçimde ölüp gidenlerin ardından yüz binlerce masum Müslüman’ı da zan altında bıraktığını ve tüm faturanın Müslümanlara kesilemeyeceğini, dünyanın hiçbir doğal gücünün buna muktedir olamayacağını&#8230; Oysa biliyordu ki Zahide kendi de masum değil, elleri kan içinde. Elleri kan içinde olmayan kim vardı ki? // Bütün eller kanlanmıştı.</em>”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Doğal olarak benim ellerime bulaşan kanları düşündüm&#8230; Hayatıma giren tüm kadınlara farklı farklı uzanan ellerimi&#8230; Ellerimde kalanları ve ellerimden onlara kalanları&#8230; Sanırım “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">Yeni yaşamımı bir deli gömleği gibi sırtlamış ve asgaride kabul etmiştim</em>” diyen sizin gazeteci Emel’e benzemiştim&#8230; Hani Emel “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">kaybettiklerime karşı ödemem gereken vicdani bir duygu olmuştu yaşamak</em>” diyordu ya&#8230; Omuzlarımın gün günden çöktüğünü hissediyordum, <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Kafdağı</em>’nı düşünürken. O etekleri uçuşan kırmızı elbise, kadınların kanı mıydı ellerimle akıttığım?.. Ellerimle olmasa bile susarak da bir yarayı kanatabileceğimi ayrımsadım ya, bu da ayrı bir konu. Bir zamanlar terapiye gittiğim Dinçer Bey, başkalarının suçlarını tek başına taşıyamazsınız demişti bir keresinde. Taşımamam gerektiğini vurgulamıştı. Benliğimin oluştuğu dönemlerde bir travma geçirmiş olmalıymışım&#8230; Bunun izini birlikte sürebilirmişiz&#8230; Doğrudan sorumlusu olmadığım suçların altında ezilmek travmatik bir vicdan algısının sonucuydu ona göre&#8230; Uzmanların karşısında hangimiz sesimizi yükseltebiliriz, değil mi ama Müge Hanım?.. Vicdan hakkında ne düşündüğünü sormuştum Dinçer Bey’e (ne bildiğini değil). Kendi düşüncelerinden çok, benimkilerinin önemli olduğunu söylemişti. Ya da buna benzer bir cümle işte&#8230; Anlatıyordum, aklıma ne gelirse anlatıyordum&#8230; Anlattıklarımdan kırmızı elbiseli kadına ulaşabileceğim bir ipucu bulacağımı sanıyordum sanırım. (Bu konuda beni yüreklendirenin Dinçer Bey olması ise ayrı bir konu.)<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>Romanınızda bir gazeteci Zahide için ‘çağın vebası’ diye bir makale yazmıştı ya&#8230; Emel de “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">anlatmak çağın vebasıdır</em>” diyordu&#8230; İster istemez yıllarca Dinçer Bey’in karşısında anlattıklarımı düşündüm. Şimdi hiçbirini hatırlamıyorum, unuttum, unutarak çıplak kaldım, sizin de çok iyi yazdığınız gibi. Unuttuklarımın bir hükmü de kalmıyor artık yaşam içinde. Ne güzel değil mi!? Unut, kurtul&#8230; Unut, kurtul&#8230; Unut, kurtul. Etekleri uçuşan kırmızı elbiseli, yüzü olmayan kadın hâlâ göz kapaklarımla gözlerimin arasına geliyor uyku öncesi&#8230; Bazı geceler yatağa gitmekte zorlanıyorum. Tadı kaçmış bir oyunun zoraki oyuncusu gibi duyumsuyorum kendimi; bu da ayrı bir konu. Sizce bu kadın kim Müge Hanım?.. <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Kafdağı</em>’ndaki Emel mi, yoksa Zahide Sohni Mühür mü?.. Ne fark eder dediğinizi duyar gibiyim&#8230; Keşke gerçekten duyabilsiydim. Bir gece yarısı&#8230; uyumadan hemen önce&#8230; Hele bir de ay yükselmişse ve ay ışığında yıldızlar gecenin karanlığına gömülmüşse&#8230; </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><em style="mso-bidi-font-style: normal;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Kafdağı</span></em><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">’nda Emel, “<em style="mso-bidi-font-style: normal;">insanın ortalığa saçmaması gereken şeyler vardır</em>” diyordu&#8230; Ben saçtım. Bağışlayın. Elimden başkası gelemediği için.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Baki selamlar Müge Hanım, <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Kafdağı</em> için çok teşekkürler.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Müge İplikçi, <em style="mso-bidi-font-style: normal;">Kafdağı</em>, Everest Yayınları, İstanbul, Eylül 2008, 170 sayfa</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/sametartuktan/posta-kutusu-okur/2009/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KAR(A)DAN BABA</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/zeynepasudetoprak/karadan-baba/2009/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/zeynepasudetoprak/karadan-baba/2009/01/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Dec 2008 21:41:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ASUDE ZEYNEP TOPRAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3592</guid>
		<description><![CDATA[Sabahları lanetli evlerin, koltukta uyuya kaldığında sırtına bakılmayan babaları vardır. Sırtı battaniyeye muhtaçken, kimsenin battaniye örtmeyi istemediği babalardır bunlar. İçinden gelmez çocukların, anne akıl edemez/ umursamaz görünür çokça&#8230; Bir harften mahrumdur bu babalar daima. Çocukların birincil takıları gelmez onlara. Annelerinin sebepsiz yere bağırma çağırma sebepleridir çünkü. Ve çok kez sofra devirmişlerdir çocuklarının kalbi üzerine. Annelerse [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal">Sabahları lanetli evlerin, koltukta uyuya kaldığında sırtına bakılmayan babaları vardır. Sırtı battaniyeye muhtaçken, kimsenin battaniye örtmeyi istemediği babalardır bunlar. İçinden gelmez çocukların, <span id="more-3592"></span>anne akıl edemez/ umursamaz görünür çokça&#8230;</p>
<p class="MsoNormal">Bir harften mahrumdur bu babalar daima. Çocukların birincil takıları gelmez onlara. Annelerinin sebepsiz yere bağırma çağırma sebepleridir çünkü. Ve çok kez sofra devirmişlerdir çocuklarının kalbi üzerine. Annelerse kırılmıştır koca kocalarının bu hallerinden. Çocuklarının gönlüne kurdukları sofraya karşı yapılan şükürsüzlük, iki dünyada da affedilecek cinsten değildir. Şükürsüzlük annelerin babaların iki yakasına ilişen ellerine tekabül eder. Ve bunu bazı babalar belleyemez…</p>
<p class="MsoNormal">Böyle anlarda bağrını açmıştı kış. Kış, kendini camdan bir fanusa gizlemiş, oradan izleyedurmaktaydı kendisiyle tamlanan yağan karı. Yağdıkça beyaz kesiyordu yer- gök. Yer gök beyaz kestikçe, yayılıyordu içlerde bir yerde kara kocaman bir bulut gibi büyüklük.</p>
<p class="MsoNormal">Cam fanustan olma tahtına yerleşmiş, turunç olan nimetlerini yiyor, karın sahibinin verdiğini Mikailden alıp, kendinden biliyor ve egolarını törpülüyordu. Ben, dedikten sonra virgül koymuş gibi duraksayıp vurgu yapıyordu adeta. İçini karartıyordu diğer mevsimlere, öteleyiveriyordu hepsini birden. Temiz olan benim, diyordu Mikaili yok sayarak.</p>
<p class="MsoNormal">Ve kara- kış diye buyuruyordu büyük bir hikmeti işaretler gibi haber bültenleri. Kara- kış oluyordu kardan bencilliği… Mevsimleri öteleyeyim derken, bilmeden, güneşin bile merhamet buyurduğu bir beyazı öteliyordu kendine.</p>
<p class="MsoNormal">Ve bir baba… Sabahların kahramanı olacakken, çentiklenmiş hayallerine el atıyor çocuğun. Bütün üstünlük elindeyken, evine direkken… Burnuna havuç takılan bir oyun oluyor, kar(a)dan baba, koyuyor adını beyaz bir sabaha lanetler yağdıran çocuk. Kim bilir, üstü açık kalmış kaç sabahtan intikam alıyor!?</p>
<p class="MsoNormal"><span>Aralık-08</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/zeynepasudetoprak/karadan-baba/2009/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

