<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Alıntılar</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/alintilar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 19:54:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>AYKUT ERTUĞRUL İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/aykut-ertugrul-ile-soylesi/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/aykut-ertugrul-ile-soylesi/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:26:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AKİF HASAN KAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13015</guid>
		<description><![CDATA[Aşkar’ın yazarlarından Aykut Ertuğrul, uzun yıllardır dergilerde yayımladığı öykü birikimlerini kitaplaştırdı. ‘Keyfekader Kahvesi’ Okur Kitaplığı Yayınları arasında çıktı. Kendisiyle hem kitabı, hem de öyküyü konuştuk. 1-Kitaba ismini veren öykünüzle başlayalım. “Keyfekader Kahvesi” gerek kurgusu, gerekse biçim bakımından çok ilginç bir öykü. Masalsı bir havası da var. Tahkiye, modern, postmodern imkânları adeta harmanlamışsınız. Bu bağlamda, bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aşkar’ın yazarlarından Aykut Ertuğrul, uzun yıllardır dergilerde <span id="more-13015"></span>yayımladığı öykü birikimlerini kitaplaştırdı. ‘Keyfekader Kahvesi’ Okur Kitaplığı Yayınları arasında çıktı. Kendisiyle hem kitabı, hem de öyküyü konuştuk.</p>
<p><strong>1-Kitaba ismini veren öykünüzle başlayalım. “Keyfekader Kahvesi” gerek kurgusu, gerekse biçim bakımından çok ilginç bir öykü. Masalsı bir havası da var. Tahkiye, modern, postmodern imkânları adeta harmanlamışsınız. Bu bağlamda, bu öykü deneysel bir öykü mü?</strong></p>
<p>Sen de bilirsin ki sevgili Hasan Abi, öyküleri yazarken “şimdi yeni bir şey deneyeceğim, şöyle moderni postmoderni birbirine harmanlayıvereyim” filan demiyoruz pek. Kalemi elimize alıp yazmaya başladığımızda yazıyoruz sadece, teknik ayrıntıları umursamadan.  Doğrusu da bu sanırım. Bu şerhden sonra, Keyfekader Kahvesi’nde modern unsurlar/teknikler olduğunu kabul edebilirim. Bir “büyük anlatı” hissiyatı, öykü zamanındaki sapmalar, işte yer yer bilinç akışı tekniğinin kullanılması, kahramanların tipolojisi açısından vs. Gelgelelim postmodern imkânlar nelerdir sorusuna benim verilecek çok da net bir cevabım yok. Postmodernizmin edebiyatımızdaki örnekleri nelerdir sorusuna olmadığı gibi. (Oyun-lu metinler kapsamında Gökdemir İhsan’ın Kurmaca Alıştırmaları ve Katakofti’si ve İhsan Oktay Anar’ın sıra dışı romanları haricinde)</p>
<p>Cevizci’nin felsefe sözlüğünde postmodern sanat anlayışının tanımına baktığımızda; postmodernizmin sanat için sanat, yüksek sanat kavramlarına karşı çıktığını, sanatla hayatın ayrı düşünülemeyeceğini, sanatla gündelik hayat arasındaki sınırların ortadan kaldırılması gerektiğini savunduğunu görürüz. Bir de şu: “Kodların karışımını yeğleyen bir üslup karışıklığı, hiç kuşku yok ki parodi, pastiş, ironi, oyun ve kültürün yüzeydeki sığlığının kutsanması, postmodern sanat anlayışının karakteristik özellikleri olarak ortaya çıkar.” Genel olarak postmodernizmin hakikatin parçalanmışlığına, öznelliğine hatta “yok”luğuna vurgu yaptığı da sıkça söylenir. Aslında bu konuda herkesin kafasının karışık olduğunu düşünüyorum. Mesela üst kurmaca (meta kurgu) ya da metinlerarasılık için kimi eleştirmenler modern tekniklerdir dese de postmodern diyenler de yok mu? Vasata razı arabulucularsa, bunları kullanan yazarları (Borges, Calvino, Auster, Eco, Atay vs.) postmodernist saymasa da, postmodernizmin işaretçileri olarak görüyorlar.</p>
<p>Belki kendi kafa karışıklığımdan dolayı etrafı toz duman görüyorumdur, geçelim. Bu öykü deneysel bir öykü mü? Yazılan her yeni öykü kadar… Yapılmamış şeyleri yaptığımı iddia edemem, ama her öykümde daha önce yapmadığım bir şeyi denemeye çalıştığım söylenebilir, bu da beni deneyselci yapmaz zaten.</p>
<p><strong>2-Öykülerinizde fantastik ve büyülü gerçekçilik önemli bir yer tutuyor. Ne dersiniz?</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13018" title="2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/2.jpg" alt="" width="297" height="375" /></a>Fantastik ve büyülü gerçekçilik başlığı altında toplanabilecek metinleri, bu türlerde eser veren yazarları hevesle takip ettim, ediyorum. Masalları, destanları, çeşitli kültürlerin mitlerini ezelden beri keyif alarak okudum; beslendim.  Bu yüzden de önemli bir yer tutuyor öykülerimde. Neden sevdiğim, kapıldığım sorusunaysa verecek net bir cevabım yine yok, tek sebebi çocukluğumdan bugüne yaptığım savruk okumalar olabilir; kutsal bir sebebi olmadığı kesin. Böyle devam edecek mi dersen, azalarak, değişerek, evrilerek evet. Sürekli yeni şeyler okuyup yeni şeyler öğreniyoruz, bu da yeni sorumluluklar, yeni temalar, yeni alanlar demek.</p>
<p><strong>3-Bir söyleşinizde, “öykü yazarken sorumluluklarım var” diyorsunuz. “Sanat ve hayat ayrı şeyler değil” diyor ve modern ile modern olma arasındaki farka değiniyorsunuz. Müslüman bir yazar olarak, öykünün bütün bu olup bitene verecek bir cevabı olduğuna inanıyor musunuz? Bu açıdan baktığımızda, öykü sizin açınızdan nasıl bir enstrüman?</strong></p>
<p>Aslında o sorulara cevap verirken çok sıkılıyordum, ne yalan söyleyim bu soru için de aynı şeyleri hissediyorum. Kötü sorular olduğu için değil. Benim bilgimi görgümü aşan şeyler olduğu, beni bilgimi görgümü aşan şeyler söylemek durumunda bıraktığı için. Bu bitmemiş bir öyküyü, “ne yazıyorsun?” diye yanına yaklaşan dostunuza okumak/okutmak zorunda kalışınız gibi. Birkaç yıl öncesine kadar Müslüman bir yazar olmak, modernist olmak ya da olmamak –her ne kadar kendimi bir Müslüman olarak tanımlasam ve eserlerimin Müslüman bir zihinden çıktığına dair bir şüphe taşımasam da- bir hassasiyet olarak gündemimde yoktu. Yani hâlâ idrak etmeye, kavramaya, kendi konumumu belirlemeye çalışıyorum, bu yüzden söylediklerimle yaptıklarım, yaptıklarımla söylediklerim her zaman birbirini tutmuyor. Belki de bu böyledir, hep karmaşa içinde yaşayacağızdır da, bize mikrofon uzatıldığında kesin kararlarımız, standartlarımız, değişmez ideallerimiz varmış gibi davranmalıyızdır. Hakikati görmüş, ele geçirmiş, ona sahipmişiz gibi. Bilmiyorum. Bu büyük eve her birimiz doğal olarak el yordamıyla giriyoruz, yoklayarak, göremeden dokunarak ilerliyoruz. Bir körün yabancı bir evde dolaşması gibi. Öyle olduğu için de ellerimiz önce kaba hatlara, kapı kenarlarına, büyük mobilyalara vs. değiyor. İlk bakışta görünenlere, klişelere, kanonun kabullerine&#8230; Bir süre, karanlığa alışana kadar kapılıyoruz. Peki kanon / hâkim sanat görüşü ne diyor? Yani bu evden içeri gözlerimiz kapalı girdiğimizde ilk olarak nelere çarptık/çarpıyoruz:</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13019" title="1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/1.jpg" alt="" width="250" height="394" /></a>1. Sanat araç değil bir amaçtır.</p>
<p>2. Sanat/sanatçı daima kusursuz muhaliftir.</p>
<p>3. Toplum için sanat yahut toplumsal gerçekçilik komiktir, alay edilesidir. Sanat bir ideolojiye ram edilemeyecek kadar kutsaldır.</p>
<p>4. Sanatın kendisi bilfiil bir ideolojidir.</p>
<p>5. Sanat kutsaldır, çok kutsaldır, en kutsaldır.</p>
<p>6. Sanatçı dahidir, sanat eseri özgün, eşsiz, değiştirilemez, müdahale edilemezdir.</p>
<p>Bir kalemde aklıma gelenleri sıraladım. Liste genişletilebilir rahatlıkla. Hakikat yani asıl hikâye, evin kaba hatlarında değil ayrıntıda gizli oysa; onun ruhunda, henüz dokunamadığımız kısımlarında. Kanonun dayattıklarından sıyrılabilmeli, İsmet Özel’in Üç Mesele’de bize önce zemini yoklamayı, gerekirse yok saymayı öğrettiği gibi, ön kabullerimizden kurtulup yaralarımızı sarmalıyız. Ondan sonra cevap vermeye, “enstrümanlarımızı” kullanmaya devam edebiliriz. Bunu halihazırda yapanlar var ama şu an ben cevap verebilecek kadar ilerlemiş değilim. Sadece hala evin içinde kaybolmadan dolaşmaya ve kendim-iz-e ait odayı bulmaya çalışıyorum.</p>
<p><strong>4-Ay öykünüzün sonunda okuyucuya sürpriz yapıyorsunuz. Hz. Yusuf’u beklerken birden başka bir kahramanla karşılaşıveriyoruz. Bu tür teolojik bağlamı olan öyküleri yazarken tereddütleriniz oluyor mu?</strong></p>
<p>Tereddütlerim oluyor evet, Dimyad’a pirince giderken eldeki bulgurdan olmak da var işin ucunda. Yani bildiğimiz kıssalara yeni bir boyut katmak, farklı bir açıdan okunmasına katkıda bulunmak isterken kelimeleriyle hakikatin üstünü örtenlerle bir safta gözümü açmak istemem. Ay öyküsünü yazılıp bittikten sonra bile yayımlamakta tereddüt ettim. Yanlış okumalarla acaba ayetleri tahrif ediyormuş gibi görünebilir miyim diye. Ama hayır vicdanımı yoklayınca öyle olmadığını gördüm. Bu öyküde Kur’an’ın mesajına aykırı bir durum söz konusu değil. Ölçü bu olmalı, bu olmasına çalışıyorum. Bu hassasiyet içinde kıssaları kendi bilgimiz oranında yeniden yorumlamakta bir beis görmüyorum. Ki yeniden yorumlama hep yeni şeyler söyleme mecburiyetini de doğurmuyor, mesajı çoğaltmak, yeniden söylemek de hikâyeye dâhil.</p>
<p><strong>5-“Gazete” öyküsü kitabın en kısa öyküsü olmasına karşın, içerik ve sosyal gerçeklik anlamında en çok öne çıkan öykünüz bence. Bu öyküde, özellikle bir dönemin sorgulamasını görüyoruz. Bu tür öyküler yazan birkaç yazardan birisiniz. Öykünün bu konulara dil ve imkân olarak izin vermediği söylenir. Belki yazarlara zor geliyordur. Ne dersiniz? </strong></p>
<p>Gazete öyküsünü kitabın sonuna koydum; bahsettiğin dikkatlerle yazdığım çok az öyküden biri olduğu, kendime ve okura verilmiş belli belirsiz bir söz hükmünü taşıdığı, bir işaret taşı görevi gördüğü için. Dil ve imkân olarak izin verme, vermeme meselesi tam olarak üçüncü soruya cevap verirken söylediğim gibi kanonik reflekslerle alakalı olabilir. Bakış açısıyla ilgili yani. Eagleton’un Edebiyat Kuramı’nda söylediği gibi; “Bazı metinler, edebi doğar, bazıları sonradan edebileşir, bazılarına ise sonradan edebilik dayatılır. (…) Edebiyatın hiçbir özü yoktur. Her türlü yazı “şiirsel” olarak okunabileceği gibi, eğer bir metni edebiyat olarak okumanın anlamı buysa ‘pragmatik olmayan’ bir tavırla da okunabilir. (…) İnsanlar bir esere bir yüzyılda felsefe sonraki yüzyılda ise edebiyat (ya da tersi) muamelesi yapabildikleri gibi, hangi yazıyı değerli buldukları konusunda da fikir değiştirebilirler.”</p>
<p><strong>6-Yazarlığınız yalnızca öyküyle sınırlı değil. Aynı zamanda, öykünün sorunlarına da kafa yoruyor ve bu bağlamda da yazılar yazıyorsunuz. Kimi öykülerinizde de bu çabayı görmek mümkün. Bu çerçevede, öykünün geleceğini nasıl görüyorsunuz?</strong></p>
<p>Modern bir tür olan öykü hala genç sayılabilir -bunu da söylemesek ölürüz- Yüz yıllık bir tarihi ya var ya yok. Doğası gereği öykü de diğer türlerle daimi bir etkileşim halinde; biraz romanla çokça şiirle, kökü asırlara dayanan hikâyeyle, sinemayla… Ayrıca gelenekle ve çağ ile çağın dayattıkları, öğrettikleri, imkânlarıyla. Her çağ kendi dilini oluşturduğu gibi kendi türünü de oluşturur aslına bakarsan. Öykü bu hengâmede nasıl bir serüven izleyecek hangi mecralarda seyredecek, bunu söyleyebilmek kâhinlik olur ama öykülerin gittikçe kısaldığını, bunalım öyküleri denen bize 50 kuşağından miras bencil öykülere her geçen gün daha az meyledildiğini, daha kıvrak, daha kısa, parlak metinlere bundan sonra daha sık rastlayacağımızı düşünüyorum. Işığını düpedüz hayattan alan öyküler olacak bunlar, sırf bu yüzden kaba bir bakışla toplumsalcı bile sayılabilecek metinler. Öykü kısaldıkça zekâ gösterisi, absürde meyil, iğneli bir dil arayışı da giderek daha çok göze çarpacak. Denge, kıvam, sahicilik, ritim ve görüş gücü her zaman bir öyküyü öykü yapan unsurlar olmaya devam edecek ama.</p>
<p><strong>7-“Sır” öykünüzde bir deveranı anlatıyorsunuz. Nedir bu dönüp duran? Öyküleriniz mi?</strong></p>
<p>Kitaptaki başka bir öykü olan, Hata Benim, Borges’in bir öyküsünden aldığım şu epigrafla başlıyordu: “Herhangi bir yaşam istediği kadar uzun ya da karmaşık olsun tek bir andan oluşur aslında; kişinin kim olduğunu öğrendiği andan.” Bütün çabalamalar, komik hırslarımız, debelenmelerimiz tek bir an için aslında, ya da tek bir anda yok olsun için. Ve o tek an, zamanın (kendi zamanımızın) sonunda ya da belli bir noktasında değil. Aramakla bulunacak gibi değil yani. Her an yeniden yaratılan kâinat içinde her an yeri değişen, kavranamayan, kavranamadığı oranda yanıbaşımızda, parmakuçlarımızda olan hakikatten bahsediyorum. Kendilik bilgisi. Kendini bilmek. Sır öyküsünün kahramanı ihtiyar bilgenin ölümsüzlüğü ararken aslında aradığı şey bu bilgi belki de. Azrail’le yaptığı savaş, oynadığı oyun bunun için ve bizimkilerden farklı değil. Bir deveran evet. Çünkü aradığını bulduğunu sandığı an aslında başlangıç noktasına da geri dönmüş oluyor, hikâye başa sarıyor. Uğruna ömrünü adadığı, yıllarını harcadığı muhteşem an, aslında arayışıyla, emeği, ömrüyle büyüttüğü bir şey. O an, tüm o sözde enerjiyi kendi bünyesinde barındırıp bir pilin enerjiyi hapsetmesi gibi hapsediyor görünse de değil. O an, o anı oluşturan yıllardan oluşuyor. O an, bir ömür. Bir ömür, o an. Hakikatin yüzüne bakmaya hak kazandığı an. Oyunun başladığı, bilinmezlik sisinin çöktüğü, hiçlik anı/mertebesi. Dönüp duran o an, zaman, hakikat, biziz.</p>
<p><strong>Aşkar Dergisi – 21. sayı – Ocak-Şubat-Mart 2012 </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/aykut-ertugrul-ile-soylesi/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SÖZLÜKLERE KALSA ATEŞTE MASAL HAYVANI</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/ozkangozel/sozluklere-kalsa-ateste-masal-hayvani/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/ozkangozel/sozluklere-kalsa-ateste-masal-hayvani/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:14:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖZKAN GÖZEL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12875</guid>
		<description><![CDATA[“İhtiyarlatan yaz, yeknesak bir hazdan, sende şerha şerha yollar açıyordu; şu kusurlu hayat sarhoşluğunu küçümsüyorduk.” Yves Bonnefoy, Du Mouvement et D’Immobilité du Douve (1953) Sözlüklere baktığımızda “semender” için “Semendergillerden, uzun gövdeli, dört bacaklı, kuyruklu, kertenkeleye benzeyen, birçok türü bulunan bir hayvan” karşılığı buluyoruz. İkinci anlamına baktığımızda ise “Ateşte yanmadığına hatta ateşi söndürdüğüne inanılan efsanevi hayvan” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>İhtiyarlatan yaz, yeknesak bir hazdan, sende şerha şerha yollar açıyordu; şu kusurlu hayat sarhoşluğunu küçümsüyorduk.</em>”<br />
Yves Bonnefoy<em>, Du Mouvement et D’Immobilité du Douve</em> (1953)</p>
<p>Sözlüklere baktığımızda “semender” için “Semendergillerden, uzun gövdeli, dört bacaklı, kuyruklu, kertenkeleye benzeyen, birçok türü bulunan bir hayvan” karşılığı buluyoruz. İkinci anlamına baktığımızda ise <span id="more-12875"></span>“Ateşte yanmadığına hatta ateşi söndürdüğüne inanılan efsanevi hayvan” ifadesiyle karşılaşıyor ve bu manada Ömer Seyfettin’in &#8220;Köse Vezir, ateş içinde yanmayan bir semender gibi sakindi&#8221; örnek cümlesiyle karşılaşıyoruz. Sözlüklere baktığımızda, dedik, bakınız bir şair, Behçet Necatigil, ne diyor “Semender” adlı şiirinin ilk kıtasında:</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/necatigiljpg.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-12876" title="necatigiljpg" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/necatigiljpg.jpg" alt="" width="160" height="128" /></a>Sözlüklere kalsa<br />
Ateşte masal hayvanı<br />
Bir insan olmasın<br />
Ateşler yaşam lavları.</p>
<p>Evet, bir insan olmasın Semender? Sakın tinin hayatı semendervari olmasın? Şairlerin semendere bunca ilgisi, semenderin şiirlere bunca girmesi tam da bu sebepten belki. Hayvan deyip, efsane deyip, efsanevi bir hayvan deyip geçmemek gerek. Kim bilir, semenderden, şiirden, semender şiirlerinden kendimize, insanlığımıza, yeryüzünde bulunuş tarzımıza dair, dahası semender-tıynetli olmanın ne idüğüne dair bir şeyler öğrenebiliriz. “Semender” Divan Edebiyatında da karşımıza çıkıyor. Örneğin, Azmizâde Hâletî “Gam âteşine semender olmak yeğdir / Pervânesi olmadan çerâğ-ı emelin” derken, Şeyh Galip şöyle demiş:</p>
<p>Gül âteş gülbün âteş gülşen âteş cûybâr âteş<br />
Semender-tıynetân-ı aşka bestir lâlezâr âteş</p>
<p>Mealen: “Gül de, gülfidanı da, gül bahçesi de ve hatta o bahçeden akan ırmak da ateş kesilmiş yanıyor. Aşkın semender-tıynetli erleri için, ateş, bir lâle bahçesi olarak yeter”. Semender-tıynette olmak ne demek? Şiir bize bunu kavratmıyor, çünkü şiir kavramlarla iş görmüyor. Şiir bize bunun manasını duyumsatıyor, düş-ün-dürt-erek bizi, harekete geçirerek imgelemimizi. Şiirde, şiir yoluyla biz kavramlarla iş gören düşüncenin kavratamadığı şeyle, zapturapta gelmeyen, kavrayışımızdan mütemadiyen kaçıp giden şeyle temas kurma şansına sahip oluyoruz.<em> Şiir Üzerine Söyleşiler, 1972-1990 </em>(<em>Entretiens Sur La Poésie, 1972-1990</em>, Mercure de France, 1990) adlı kitabında Yves Bonnefoy (d. 1923) şöyle tasvir eder şairi: “Şair o kimsedir ki, her şeyi söylemede acele eden sayısız kavramların, fikirlerin olduğu bir dilde, tannaniyeti [<em>sonorités</em>] ve ritmi işin içine sokan bir yazım güzelliği yoluyla <em>fikirler arasında değil ama kelimeler arasında</em> ilişkiler yaratır ve analize indirgenemeyen imgeleri görünüşe getirir.” Bir yaz günü sahilde kumu avucumuza almaya, avuçlamaya çalıştığımızda, onun hiç olmazsa bir kısmı avuçlanmaya direnerek parmaklarımızın arasından akıp gidecektir. Avuçlanamayanı imgelerle tasvir eden, ona bu yolla işaret eden şiir, varlığın ya da onun bir kısmının avuçlanamayacağına dair bizde bir farkındalık, bir hissiyat, bir hassasiyet yaratır; sonuçta, şiir insan gerçekliğinin ele avuca gelmez yanından bizi haberdar eder. Hem gidimli mantığın, hem de ortalama-gündelik anlayışın sürekli örtmeye, indirgemeye, göz ardı etmeye çalıştığı bir yandır bu. Temel yan!</p>
<p>Velhasıl, semender-tıynette olmak ne demek, bunu sözlüklerden değil şairlerden öğrenebiliriz en iyi. “Semenderin Yeri” adlı ünlü bir şiiri var yine Bonnefoy’nın. Bakınız o, kendi payına, nasıl tasvir ediyor semenderi:</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/Yves-Bonnefoy.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-12877" title="Yves Bonnefoy" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/Yves-Bonnefoy.jpg" alt="" width="259" height="194" /></a>Şaşakalmış semender, donmuş<br />
Hareketsiz, ölü gibi<br />
Bilincin taşlardaki ilk adımı da<br />
Böyledir işte<br />
Bir büyük ateş, içinden geçilen<br />
İçinden öteye<br />
En saf mit<br />
Tinin hayatı böyle</p>
<p>Semender duvarın yarı yüksekliğindeydi<br />
Aydınlığında pencerelerimizin<br />
Taşlaşmış bir bakışla bakıyordu<br />
Ama görüyordum kalbinin sonsuz attığını</p>
<p>Ey suçortağım ve düşüncem<br />
Saf olan ne varsa hepsinin mecazı<br />
Ne çok severim işte böyle<br />
Tek sevinç gücünü<br />
Sessizliğinde saklı tutanı</p>
<p>Ne çok severim işte böyle<br />
Atıl kütlesiyle tüm bedeninin<br />
Kendini yıldızlara vereni<br />
Ne çok severim zafer ânını bekleyeni<br />
Yapışıp zemine nefesini tutanı.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK KİTAP, 05.01.2012)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/ozkangozel/sozluklere-kalsa-ateste-masal-hayvani/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>NURETTİN TOPÇU&#8217;DA HAREKET VE İSYAN</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/nurettin-topcuda-hareket-ve-isyan/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/nurettin-topcuda-hareket-ve-isyan/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:13:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>LÜTFİ BERGEN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13056</guid>
		<description><![CDATA[Nurettin Topçu’nun İsyan Ahlâkı, iradenin davası meselesinde kavramlaştırılmıştır. İrade ise hareketiyle eser vermektedir. Topçu’nun irade-hareket kavramları felsefesinin temel basamaklarını oluşturur. “İradenin eseri olan her hareket mükemmele, daha mükemmele bir özlemdir” der. Bu noktada Ali Şeriati’nin “İnsanın Dört Zindanı” meselesiyle bir kesişmesi vardır. İnsan, Topçu’da da tarih-toplum-coğrafya-benliğin esareti altındadır: “O, gerçekten de dışarıdaki eşyayı, ancak kendi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Nurettin Topçu’nun <em>İsyan Ahlâkı, </em>iradenin davası meselesinde <span id="more-13056"></span>kavramlaştırılmıştır. İrade ise hareketiyle eser vermektedir. Topçu’nun irade-hareket kavramları felsefesinin temel basamaklarını oluşturur. “İradenin eseri olan her hareket mükemmele, daha mükemmele bir özlemdir” der. Bu noktada Ali Şeriati’nin “İnsanın Dört Zindanı” meselesiyle bir kesişmesi vardır. İnsan, Topçu’da da tarih-toplum-coğrafya-benliğin esareti altındadır: “O, gerçekten de dışarıdaki eşyayı, ancak kendi hareketi ile başkalarınınki arasında bazı aynîlik veya benzerlik ilişkileri kurarak tanır” (İA, 1995: 25). Topçu, Ali Şeriati gibi “dört zindanı” tanımlamaya ihtiyaç duymaz. Çünkü onun felsefesi irade-hareket felsefesidir. Birey felsefesidir. Ali Şeriati’de ise birey, tarih-toplum zindanından çıkamayacaktır. Ali Şeriati’nin bireyi tarihi “hareket ettiren” yani praksise yönlendiren bireydir; birey tarihin kendi hareketini, ilkel toplum/ göçebe toplum/ köleci toplum/ feodal toplum/ burjuva toplum dönemlemelerini kıramaz: “Üretim kaynakları üzerindeki ortak mülkiyet dönemi- yani çobanlık, avcılık, balıkçılık dönemi- ve kardeşlik ruhu, gerçek inanç sona ermiş; yerine tarıma dayalı ekonomisiyle hilekarlık ve başkalarının hakkına saldırmaktan çekinmeyen özel mülkiyet dönemi başlamıştır (&#8230;) Tarih, aynı zamanda balıkçılık ve avcılık dönemi de olan çobanlık döneminde bütün üretim kaynağının tabiat olduğunu gösteriyor” (ŞERİATİ, 1985: 99). Oysa Nurettin Topçu’da “birey”in “hareket(i) saf bir kendiliğinden oluş değil, engellenmiş bir kendiliğinden oluştur? İnsan, kendini ancak hareketin içinde tanır ve sonra hareket ondan bir yaprak gibi kopar. İnsan kendini ve eşyayı hareket ederek tanır. Bu tanıma, “bizim inanç adını vereceğimiz, kendimize mal edilmek suretiyle kazanılmış bir bilgidir” der. Şeriati de ise bilgi bilimsel bir şeydir, imanla ilintisi yoktur: “Toplumbilimi’n geliştiği ve yaygınlaştığı ölçüde, toplumsal ilişkilerin ve sınıfsal ilişkilerin kavrandığı ölçüde, Yönetim (Hükümet) ve Siyaset Felsefesi’nin anlaşılması ölçüsünde, bireyin toplumsal bilince varması ölçüsünde (&#8230;) Toplum’un ürünü olan insanlar Toplum’u biçimleme durumuna gelebilir”, der (ŞERİATİ, 1985b: 69).</p>
<p>Bu ayrımın yapılması önemlidir. Zira, Topçu’nun “hareket”i, Batı tarihinde oluşmuş dönemsel nizamların niçin Doğu’da oluşmadığı araştırmasına girmemektedir. Topçu’ya göre ruhi hayat bir hareket etme iradesinden doğar ve “hareket ahlâklılıktır/iyiliktir”.  Önce kendi ferdi hayatını, sonra da toplum hayatını yaşayan insan, hayat ve toplum nizamındaki esaretini aşmak için ahlâkî hareketiyle evrensel iradeye kavuşmak için bir çeşit değişim/conversion’a uğrar. O’nun değişimden maksadı, evrensel iradeyi araştırmaktır. Topçu’da ahlâkî davranış, kendi bilgisini kendisi tayin eder. İyi olmanın egzersizi, iyilik bilgisinden önce gelir. Topçu bu fikri ile Sokrates, Eflatun, Aristoteles ve Aydınlanma düşünürlerini eleştirmektedir. Zira onlara göre insanı ahlâklı kılmak için öğretmek yeterlidir. Topçu ahlâkında ise önemli olan şey yalnızca tecrübedir; ki tecrübe bilgidir, bilgi hareketten arta kalan şeydir. Ancak hareketin gayesi zevk olmadığı gibi fayda da değildir. Topçu’da “hareket bir zarurettir, kendi şeklinin mükemmeline ulaşmaktır” (İA, 1995: 29). Mutluluk, fayda, dayanışma ahlâkları, hareketin çıkardığı genel sonuçlardır. Bunlar gaye olamaz. Çünkü, “ahlâkî hakikatler olgu hakikatleri değil, değer hakikatleridir”. Burada “dayanışmacı ahlak eleştirisi” ile Durkheim’den ayrılmıştır. Spinoza’nın panteizmini de eleştirir. Spinoza’nın felsefesinde cüzî irade yanılgısı vardır. “Allah kendi kendisindedir (bizatihîdir), başka hiç bir şeyle tasavvuru mümkün değildir, o halde (&#8230;) bizim hareketlerimiz yalnızca ilahi hareketten kaynaklanmaktadır” (İA, 1995: 29). Spinoza, kurtuluş meselesine çözüm arıyor. İnsan ebedi mutluluğa nasıl ulaşır? Ona göre ebedi mutluluk ruh huzurunda mükemmel bir sükunette bulunur. İnsan tabiatı itibarıyla ve dolayısıyla mutsuz bir varlıktır. Tabiatta nizam ve ahenk vardır. Ona da hakim olan kanunlar, mükemmel olarak anlaşılabilir niteliktedir. İnsan kendi huzursuzluğunu tabiata taşır. İnsan tabiatın bir parçası olduğuna göre, tabiattaki gibi insanda da kesin bir determinizm vardır. Kurtuluş ve sükunet bulmak için ruhi olayları da tabiat olaylarıyla aynı planda düşünmek ve kanunlarıyla birlikte orada hüküm süren kesin determinizmi tanımak kafi gelecektir. İnsanın hareketini mükemmelleştirmesi için hem kesin olarak tayin edilmiş, hem de kendi açısından tayin edici olan bu cevher birliğini tanıması yeterlidir. Bu ise tabiatta hüküm süren kanunların bilinmesinden ibarettir. Spinoza’nın arzu ettiği huzur, insan tabiatına aykırıdır, der. Çünkü “hareket hürdür”. Hürriyet hareketin ortaya koyduğu bir olgudur. Spinoza’nın insanın hür ve evrensel hareketini inkar ederek, tam esaretini tarif ettiğini, söyler.</p>
<p>Nurettin Topçu’yu yorumlayan Fırat Mollaer, “İsyan ahlâkı, gelenekçi ve bürokratik muhafazakârlık tarafından önerilen gelenekçilik ve sosyal uysallığa karşı gelişmiştir” (MOLLAER, 2007: 23) der. Mollaer, Topçu’nun ahlâkının Gökalp’in bürokratik stil ahlâk anlayışı ile uyumsuzluğunu da verir: “Bürokratik muhafazakârlığın öğütlediği ahlâk, pozitivizmin Türkiye’deki öncülerinden Ziya Gökalp’in “Vazife” adlı şiirinde somutlaşır. Gökalp, ‘O gönlüme Arş’tan inen bir sestir/Milletimin vicdanına ma’kestir!/ Ben askerim, o üstümde kumandan/Baş eğerim her emrine sormadan!/Gözlerimi kaparım!/Vazifemi yaparım!’ der” (MOLLAER, 2007: 23). Nurettin Topçu’da ise Gökalp’in aksine ahlâkî hareket, insanın “Allah’a doğru bir yükselişi veya atılışıdır” (İA, 1995: 198). Her hür hareket ona göre anarşizm, ilahi irade karşısında ise bir itaatkârlıktır. Bunu Hallac’tan alır. Allah, hareketin dışında değildir ve insan asla O’nsuz harekete geçemez. Topçu’ya göre hareket hürriyeti, insanda hareketi yaratan isyan manasına gelir. Sadece isyan eden hürdür veya gerçekten hür olan sadece odur. Ahlâkîliğin fışkırdığı kaynak, Allah’ın iradesi, yani mutlak iradedir. Topçu’ya göre bu, “Allah olma iradesidir”. Yani Hallac’ın dediği “enel Hakk/ben Hakikatim” aşk ve iradesidir. Topçu, “Böylece Allah meselesi ahlâk meselesiyle birleşmiş oluyor” der. Allahsız ne gerçek ahlâk olur ne de gerçek anlamda isyan. Her dinin temelini bir ahlâk sistemi, bir isyan doktrini teşkil eder; içinde bulunduğu durumla yetinen insanın yanılgısına karşı isyan; aynı şekilde, yer yüzündeki bu insanlığın iradesini istismar eden iradeler önündeki insanlığın yegane uysallığına karşı isyan (İA, 1995: 200).</p>
<p>Nurettin Topçu’nun Hallaccı ahlâkının en kavî şekilde anlatıldığı bölüm <em>İmandan İsyan’a </em>başlığını taşıyor. Topçu bu bölümde, “Hareket, tabiat-üstüne doğru bir özlemdir” demektedir (İA, 1995: 172). Bir atılıştan bahseder. O’na göre, bu atılış hamlesi bizde Allah’ın hareketidir. “Allah’ın eksik hareketlerimizi tamamlayan hareketi, bu yetersizliğin, hattâ bu eksikliğin teyidi olmaktadır. Allah bize samimiyetsizliğimizi bildirmektedir. Bu, Allah’lı benliğin Allahsız benliğe karşı isyanıdır. İsyan, Allah’ın bizdeki hareketidir” (İA, 1995: 172).</p>
<p>Nurettin Topçu ahlâkı “Hallaccı isyan” telaffuzu ile bir tıkanıklık yaşıyor. Öncelikle bu, ahlâkın ferdî bir hareket olmasından kaynaklanıyor. Topçu, her ne kadar “insanın isyanı her şeyden önce kendi tabiatına karşı, kendi iç kuvvetlerine, dar ve bencil arzularına karşı isyandır” dese de getirdiği prototipin bundan sonra toplumsallaşması mümkün değildir. Nitekim Hallac da eziyet edilmiş ve ferd olarak ölmüştür. Anadolu’da Topçu’nun fikirlerini hayata geçiren başka sufî yaklaşımlar da var ve bunların “ahlâk nizamı” inşaı bakımından daha güçlü toplumsallıklarla ortaya çıktıkları kesindir. Hacı Bayram ve Hacı Bektaş’tan bahsediyorum. Bu iki pir’in de tekkesinin bir meslek örgütlenmesi olduğu ve Anadolu’da iktisat zihniyetini çalıştığı unutulmamalı. Anadolu’da bir nizam konulacaksa bunun birey felsefesinden ziyade Farabî’nin hane felsefesine dayanması gerekeceği de hususen işaret edilebilir. Türkiye’de son yüzyıldır Farabî’nin “hane”yi toplumun temeli yapan felsefesine uygun bir politik zihniyet oluşmuş değil. Ayrıca Topçu’nun “isyan doktrini”nin imanın eylemi olduğu fikri de tartışılmalıdır.  <em>Ahlâk Ayaklanması (1999) </em>başlıklı kitap, Nurettin Topçu’nun isyan ahlâkı doktrinini bu çerçevede eleştirmekte idi. Ahlâk mü’min adamın ahlâkının “ayağa kalkmasıdır”, isyanı değil. Nurettin Topçu ahlâkı, Hallac nedeniyle ferdî harekette kalıyor. Oysa onun köylülüğe yaptığı vurgu bu ferdîliğe imkan vermez. Adalet kavramlaştırmasını isyan gibi bir kavramla inşa edebilmek mümkün görülmemektedir. “Ferdî irade, gerçekte, kendini ortadan kaldırmaya çalışan baskıcı ve zorba topluma karşı isyan eder. Toplum, ferdî harekete geçiş yolunda sadece bir basamaktan ibarettir” (İA, 1995: 172) diyen Topçu, Hallac’ın Abbasiliğe isyanının sonundaki dramatik şehadetinin Anadolu’da nasıl “ahlâk nizamı” inşa edebileceğini izah etmez. Oysa Hacı Bayram-ı Veli’nin “ahlâk yürüyüşünün” İstanbul’u feth ettiği ayan u beyandır. Hareket isyan değil feth üzredir.</p>
<p>-     BURHAN Halûk, Ahlâk Ayaklanması, Pınar Yayınları, 1999</p>
<p>-     MOLLAER Fırat, Anadolu Sosyalizmine Bir Katkı, Dergâh Yayınları, 2007</p>
<p>-     ŞERİATİ Ali, Toplumbilim Üzerine, Bir yayıncılık, 1985</p>
<p>-     ŞERİATİ Ali, İnsanın Dört Zindanı, Bir Yayıncılık, 1985b</p>
<p>-     TOPÇU Nurettin, İsyan Ahlâkı (İA), Dergâh Yayınları, 1995</p>
<p>(*) Bu makale Bu Ülke dergisinin 2012/1 Ocak sayısında yayınlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/nurettin-topcuda-hareket-ve-isyan/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YERYÜZÜ YORGUNLUĞU</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/umitzeynepkayabas/yeryuzu-yorgunlugu/2011/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/umitzeynepkayabas/yeryuzu-yorgunlugu/2011/12/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 22:08:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÜMİT ZEYNEP KAYABAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir ve Şiir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12589</guid>
		<description><![CDATA[Üzerime yeryüzü yorgunluğu yağıyor Çoğalan sabırla Har olup Meryem kokan kadınları ağırlıyorum Dağılan sis Sarhoş ediyor yol  kıvrımlarını. Göğsümdeki sızı siliyor Annemin göz yaşlarını Hiç anlamadım Allah’ım Alnıma yazılanları -Bağışla şaşkınlığımı Teşekkür ederim… ‘bela’ dedim iyi ki İlk ve son sözümü sana verdim Hangi insan ağzıma yaklaşsa Terk ediyorum gölgemi Bak!  Can tanesi Gül taş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Üzerime yeryüzü yorgunluğu <span id="more-12589"></span>yağıyor<br />
Çoğalan sabırla<br />
Har olup<br />
Meryem kokan kadınları ağırlıyorum</p>
<p>Dağılan sis<br />
Sarhoş ediyor yol  kıvrımlarını.<br />
Göğsümdeki sızı siliyor<br />
Annemin göz yaşlarını</p>
<p>Hiç anlamadım Allah’ım<br />
Alnıma yazılanları<br />
-Bağışla şaşkınlığımı</p>
<p>Teşekkür ederim… ‘bela’ dedim iyi ki<br />
İlk ve son sözümü sana verdim<br />
Hangi insan ağzıma yaklaşsa<br />
Terk ediyorum gölgemi</p>
<p>Bak!  Can tanesi<br />
Gül taş kesiliyor açmadan</p>
<p>-Bir yerden tanışıklığımız var<br />
Belki de aynı yüzün ağrısından</p>
<p>Nasıl gizleyecekse yeryüzü tanrıdan ellerimi<br />
Aramızda kalan kısa bir takip mesafesi</p>
<p>Kolları olmayan insanın sığınışı gibi<br />
Sığınıyorum kalabalık ruhuna<br />
Hissediyor musun ki</p>
<p>En son konuşuyor diş ağrısı<br />
Diyor ki – dünya yeniden yaratmalı yorulduğumuzda</p>
<p>Silemiyorum<br />
Ölü taklidi yapan kızların dudağından<br />
Böğürtlen lekesini<br />
Öyle çok alıştık ki<br />
Solmuş kasımpatıların huzursuzluğuna<br />
Masal cinlerine dilek tutmaya<br />
Kirli kâğıtların altındaki suyun imzasına</p>
<p>Karşıki dağın suyuna gitmeyen ağaç<br />
Anlatsana<br />
Yüzsüzlükten zevk alan insanlara<br />
Açlığı.<br />
Hadi anlat -  Arsızlığın can yakışını<br />
Koparıyorum topraktan şehadet parmağımı</p>
<p>Ben<br />
Dünyanın ortası<br />
Sen Kıyısı ve uzağı<br />
Aynı ağızdan öpüyoruz yalnızlığı</p>
<p>Giderken sevgilim – Tek bir gölge gibi düşüyoruz<br />
Yeryüzünün yüreğine<br />
<em>(Paris /  Kasım/  2010)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/umitzeynepkayabas/yeryuzu-yorgunlugu/2011/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TÜRK EDEBİYATINDA BÜTÜNLÜK KAYBI</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/isikyanar/turk-edebiyatinda-butunluk-kaybi/2011/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/isikyanar/turk-edebiyatinda-butunluk-kaybi/2011/12/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 22:07:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>IŞIK YANAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12592</guid>
		<description><![CDATA[Edebiyatın ülkeyi bütün olarak ele alması hala mümkün müdür? Bu sadece edebi imkanların bize sağlayabileceği bir avantaj mıdır? Elbette değildir. Metinlerde, toplumu bütünleyen bazı olumsal cinler vardır. Mesela bunlardan en önemlisi ve geçtiğimiz yüzyılda etkisini en fazla gösteren, ulusçu yaklaşımlardı. İvan Gonçarov, Oblomov adlı romanında şöyle bir betimlemede bulunur: “Bir Alman’a istediğin kadar beyaz, ince [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Edebiyatın ülkeyi bütün olarak ele alması hala mümkün müdür? Bu <span id="more-12592"></span>sadece edebi imkanların bize sağlayabileceği bir avantaj mıdır? Elbette değildir. Metinlerde, toplumu bütünleyen bazı olumsal cinler vardır. Mesela bunlardan en önemlisi ve geçtiğimiz yüzyılda etkisini en fazla gösteren, ulusçu yaklaşımlardı. İvan Gonçarov, Oblomov adlı romanında şöyle bir betimlemede bulunur: “Bir Alman’a istediğin kadar beyaz, ince gömlekler, güzel ayakkabılar, hatta sarı eldivenler giydir, hepsi onun üstünde köseleden yapılmış gibi durur; beyaz manşetlerden kaba, kıpkırmızı eller çıkar, zarif bir elbisenin altında ya bir fırıncı ya bir lokantacı vardır. Bu kaba eller sanki çekecek bir ip ya da çok çok, bir çalgı yayı arıyor gibidir.” Nietzsche ise Putların Batışında şöyle bir çıkarsama da bulunur: “ ‘Kötü insanların şarkıları yoktur.’ -Nasıl oluyor da Rusların şarkıları oluyor?”</p>
<p>Bu iki örnekte bütünsel yaklaşımın izlerini bulabilmek zor olmasa gerek. Türkiye özelinde belirgin bir ulusal düşman algısından, nitelikli edebi eserlerde, söz etmek çok kolay değildir. Daha çok, işgalciler karşısında onurlu mücadele söz konusudur. Bazı romanlarda ve ikinci sınıf şiirlerde düşman algısından bahsetmek mümkünse de, başka bütünsel ayrımların yardımıyla şair ve yazarlar, düşman algısını törpülemeye çalışmışlardır. Hatta bazen, ulusal düşmanlarımız (!) “bizden daha medeni” insanlar olarak biyografilerde uzun uzun anlatılmışlardır. Diğer taraftan Türk edebiyatında ulus-devletin varlığını zorlayan, onu bütünüyle yok sayan yaklaşımlar daha çok etkili olmuşlardır. Bir başka tarihsel yönelim bağlamında edebiyatçılar, hakimmiş gibi görünen bu bütünselliğin her zaman dışında yer almaya çalışmışlardır.</p>
<p>Peki öyleyse bu bütünlüğün gücü nereden gelir? Bütünlük, insanın algı ve ilgisini tek noktada toplayabilecek bir yapıya sahiptir. Böylece zihin, bir taraftan kendi dışındakileri tek bir odaktan bütün olarak kavrarken, diğer taraftan edebi verimleri oldukça güçlü olacaktır. Böylece kendi bütünlüğüne olan inancını pekiştirirken, kendi dışındakileri bir bütün haline getirecektir. Birbirini vareden bu iki bütün arasındaki ilişkinin en şiddetli hali ontolojik temele kadar inebilendir. Böylece bazı geleneksel ilişki biçimleri olduğu kadar modern bazı yönelimler de, mevcudun dışında, farklı bütünlükleri söz konusu etmiştir.</p>
<p>İki binli yıllarla beraber bu farklı yönelimler, yerini daha parçalı anlayışlara bıraktı. Parçalardan yola çıkarak bir bütün eleştirisi değil, sadece belirli sorunlar etrafında toplanan edebiyat anlayışı hakim oldu, ana edebi metinler çeşitlenerek bu hakimiyeti pekiştirdi. Böylece aslında, devleti algılama biçimindeki değişiklik kadar, toplumu yönlendirme iradesi de yavaş yavaş eridi. Elbette bunun siyasi yansımaları da söz konusu olabilmekteydi. Böylece bütüncü bakış açısı sadece bir yönüyle algılanmış, edebi olmaktan uzakta konumlandırılmıştır. “Günlük gerçekliklerin zorlandığı” yönündeki eleştirilerle metinler ayıklanmaya başlanmıştır. Bu noktada bir bütünlük kaybı söz konusu olmuş ve bu etki şiddetlenerek günümüze kadar devam etmiştir. Bu süreci, edebiyatçılara yöneltilen bir şantaj olarak değerlendirmek mümkündür. Oysa unutulmaması gereken şeylerden birisinin, bütün algısının her zaman edebi metinleri güçlendirdiğidir. Aşılıp geçilen şeyler olarak değil, “bastırılmış olanın geri dönüşü” olarak bütüncü bakış açılarına her zaman ihtiyaç vardır.</p>
<p>Bütünlük, insanların hayattan beklentilerinin mahiyetini belirlerken, şu an tanımlı olmayan bazı ilişki düzlemlerini hedefleyerek, bağlılığın gücüyle bu düzlemler arasında doğru orantı kurar. Bugünlerde bu kadar temelde seyretmemektedir. Yeni bütünlüklerin belirlenmesi ya da kendiliğinden ortaya çıkanların tespit edilmesi gerekmektedir. Böylece bütünlük kaybının telafisi mümkün olabilecektir. Diğer taraftan bütün algısını keşfetmiş yazarlarda görülen güçlü dil ve yapıt geleneği sürdürülebilecektir.</p>
<p>Fakat şu sorunun cevaplanması gerekmektedir: Bütünü oluşturan neydi ki son on yılda değişmeye başladı? Bu sorunun cevabının çok boyutlu ve çeşitli olabileceğini bilerek genel iki eğilimden bahsetmek gerekir. Birincisi, bütünlük kurgusunu önceleyen ve en çok da onun etrafında insanları bir araya getiren şeyin yüksek yaşam standardı ve yüksek bir kültüre olan ihtiyaca mevcut yollar zorlanarak ulaşılamayacağı düşüncesi olduğudur. Bu çaresizliğin, standartların değişmesiyle yerini daha uzlaşmacı bir kimliğe bırakmasıdır. Bunun sonucunda bütünlük, tamamen yok olmasa da vasati bir yol tutturur. Fakat bütünlüğün hayaletlerini de beraberinde taşır. Bu hayaletler, hayata tutunma kabiliyetini arttıracaktır.</p>
<p>Peki öyleyse böyle bir bütünlük kaybı karşısında, yazarlar, nasıl bir bütünlüğe doğru ilerler? Bunun cevabı ise sanırım icra edilen edebi türde yakalanılması gerekli bir bütünlük olmalıdır. Böylece türün kendi bütünlüğü zorlanarak, yeni bir takım mecralara doğru kayılarak, yazarlar kendi bireysel bütünlüklerine doğru ilerleyeceklerdir. Bu ilerleyiş sırasında, eski bütünlüğün hayaletlerini yanlarında taşıyabilecekleri gibi kendilerine yeni arkadaşlar edinebileceklerdir.</p>
<p><strong>(Dergah, Şubat 2011)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/isikyanar/turk-edebiyatinda-butunluk-kaybi/2011/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>EDEBİYAT VE VİZYON</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/semihakavak/edebiyat-ve-vizyon/2011/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/semihakavak/edebiyat-ve-vizyon/2011/12/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 22:06:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SEMİHA KAVAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12594</guid>
		<description><![CDATA[Modern dönemlerde edebiyat alanı diğer pek çok sosyal bilimde olduğu gibi tartışmalara açık bulunuyor. Günümüzde edebiyat alanında en başat tartışma konularından birisi de genç neslin başına buyruk davranarak savruk metinler meydana getirmesidir. Genç neslin bu konumu şüphesiz ki daha çok konjonktürle alakalıdır. Fakat en önemli etken, hemen yanı başlarında, yakınlarında ya da uzaklarında bir ustanın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Modern dönemlerde edebiyat alanı diğer pek çok sosyal bilimde olduğu gibi <span id="more-12594"></span>tartışmalara açık bulunuyor.</p>
<p>Günümüzde edebiyat alanında en başat tartışma konularından birisi de genç neslin başına buyruk davranarak savruk metinler meydana getirmesidir.</p>
<p>Genç neslin bu konumu şüphesiz ki daha çok konjonktürle alakalıdır. Fakat en önemli etken, hemen yanı başlarında, yakınlarında ya da uzaklarında bir ustanın bulunmayışı ya da varolan bilinen yetkin ve usta isimlerin çoğunlukla kendilerini gizleyişidir.</p>
<p>Genç neslin benmerkezci, içekapanık, durağan ve skazi (kişisel anı) türünde kısa öyküler kaleme alması ve bunları daha çok sanal âlemde olmak üzere yayınlatmayı başarması günümüzdeki edebî alanın en ciddi problemi olarak önümüzde durmaktadır.</p>
<p>Bu olgu neden bir problem olarak görülmektedir?</p>
<p>Öncelikle genç neslin ele aldığı bu tür öykülerin daha çok sanal âlemde sık sık görünür olması yeni imzaların kıymet derecesini azaltır bir sorun olarak görünürken, bu sorun aynı zamanda genç neslin merkez dergilerinde kendilerine yeterince yer bulamamasına sebebiyet vermektedir. Sonuç olarak genç neslin giderek edebiyatın laboratuvarı sayılan dergilerden uzaklaşıp, sanal dünyaya kaymaları ve orada varlık göstermeye çabalamaları gibi bir gerçekle karşı karşıyayız.</p>
<p>Bu durum edebî kanonu rahatsız ettiği gibi, birkaç isim dışında genç neslin görmezden gelinmesinde de etkin rol oynamaktadır. Hatta bu sebep belki de tek başına bile bu problem için yeterli gerekçeyi oluşturmaktadır.</p>
<p>Fakat bu probleme sebep olan daha ciddi bir ihmalin görmezden gelinmesi, mevcut edebiyat kanonunun karakteristiği gereği kaçınılmazdır. O da şudur ki &#8220;usta&#8221; dediğimiz edebiyat emektarlarının genç nesle ne misyon, ne hedef, ne teknik, ne de vizyon bakımından bir faydalarının olmadığı gerçeğidir. Bu nokta hâlihazırdaki Türk edebiyatının altı çizilmesi gereken en önemli konusudur.</p>
<p>Ustalar hala merkez edebiyat dergilerinde kendi köşelerinde yakın ilişkileri öne çıkararak kendi yazdıklarını kendi aralarında okumaya devam etmekte, nüfuz edebildikleri yayınevlerinden kitaplarını ardı ardına çıkarabilmekte ve yetenekli genç imzalara destek olmak yerine bulundukları kanondan kendi kendilerine çıkarımlara vararak mevcut edebî ortamın kalitesizliğinden bahsetmektedirler.</p>
<p>Ve her nedense mevcut kanonun dile getirdiği her eleştiri, karşı bir görüş sunulmadan genel bir alkış almakta ve herkes sanki böyle düşünüyormuş gibi koroya katılmaktadır. Yazılıp, çizilenlere baktığınızda sanırsınız ki kalitesizliği ortaya çıkaranlar sanki edebiyat dünyasına ait olmayan yaratıklardır.</p>
<p>Kimse kalitesizliğin sorumlusu değildir, herkes bundan münezzehtir. Oysa edebiyatın kalite kriterlerini belirleyen metinler, yazarlar olmadan var olamaz.</p>
<p>Mevcut durumda eğer bir edebî kalitesizlikten bahsediliyorsa, bunu kimsenin üstlenmeyeceği şekilde koroya katılarak sesli dile getirmektense, herkesin buradan kendi payına düşeni alıp kalitesizliğe hangi alanlarda katkı sağladığını, hangi alanları boş bıraktığını, üzerine düşen vazifeyi yapıp yapmadığını ciddi anlamda sorgulaması gerekir.</p>
<p>Gerçek bu kadar açık ve net belliyken edebiyatın problemlerini genç kalemlere yüklemek insafsızlıktır.</p>
<p>Gençler Ne İstiyor?</p>
<p>Edebiyat emektarlarının günümüz edebî alanındaki kalitesizliğinin sebebi olarak gördükleri genç kalemlerin talepsizliğinden bahsettiklerini biliyoruz. Onlara göre gençler yeterince okumuyorlar, kuramla ilgilenmiyorlar, öykülerinin eleştirilmesini istemiyorlar, teknik müdahaleleri hoş karşılamıyorlar, basamakları tek tek çıkacağına bir anda en üst basamakta olup, eserlerinin ses getirmesini önemsiyorlar.</p>
<p>Gençlerin bu istekleri edebiyat emektarlarını rahatsız ederken, onlardan el çekmelerinin gerekçesini de oluşturuyor ki işte asıl problem burada başlıyor. Çünkü gençler kendilerini bir cenderenin içine sıkıştırılıp, bir kalıba dökülüp, şabloncu zihniyetin ürünü olarak görmek istemiyorlar. Tam da bu noktada edebiyat emektarlarının vizyon ve misyon göstermeksizin gençlerin teknik hatalarını çok büyüttükleri ve yeni bir şey söylemeden onları bıktırırcasına aynı söylemleri tekrarladıklarını, eserlerini beğenmediklerini, kıyasıya eleştirdiklerini, kibirlice reddettiklerini, asgari düzeyde bir iletişim kurarak ulaşılmazlıklarını tescil ettirdiklerini görmekteyiz.</p>
<p>Oluşturulan böyle bir edebî ortamda, hangi genç bir ustanın kapısını çalarak yazın çalışmasını okutmak ister? Edebiyat ortamı kuşaklar arası uyumu ve kaynaşmayı sağlayabilir mi? Oysa edebiyat emekçilerinin vizyonu, eleştiriye öznellikten çok nesnellik yükleyerek, gençlerle iletişimi sağlam tutma noktasında olmak değil midir?</p>
<p>Veya şöyle soralım. Bu gidişat böyle devam ettiği sürece kaybeden kim olacaktır ya da kazanan kim?</p>
<p>(TEMRİN, SAYI: 43)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/semihakavak/edebiyat-ve-vizyon/2011/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR SOMBAHAR HÜZNÜ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/meral-afacan-bayrak/bir-sombahar-huznu/2011/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/meral-afacan-bayrak/bir-sombahar-huznu/2011/11/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2011 22:08:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MERAL AFACAN BAYRAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü ve Öykü Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12127</guid>
		<description><![CDATA[Oysa ne güzeldi her şey. Onunla, turizm okumak için aynı üniversiteye, aynı gün, kayıt yaptırdıklarında tanışmıştı. O gün birden,  büyülü bir atmosfere girdiklerini hatırlıyordu. Nasıl unutabilirdi o anı? Ne yer, ne gök, ne kampüs binası, ne… Bir anda dünyanın rengi, kokusu değişmişti. Güllük gülistanlıktı her yer. Mesela kapının kulbu aynı kulp değildi. Okulun civarındaki asırlık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Oysa ne güzeldi her şey.</p>
<p>Onunla, turizm okumak için aynı üniversiteye, aynı gün, kayıt yaptırdıklarında <span id="more-12127"></span>tanışmıştı. O gün birden,  büyülü bir atmosfere girdiklerini hatırlıyordu.</p>
<p>Nasıl unutabilirdi o anı? Ne yer, ne gök, ne kampüs binası, ne…</p>
<p>Bir anda dünyanın rengi, kokusu değişmişti.</p>
<p>Güllük gülistanlıktı her yer.</p>
<p>Mesela kapının kulbu aynı kulp değildi. Okulun civarındaki asırlık çınar bir şeyler fısıldıyordu kulağına. Orada bankta oturmuş, başını yavaşça geriye doğru atmış, gözlerini yummuştu. Yüzünü, saçlarını okşayan hafif rüzgârın etkisiyle, yüreğindeki mutluluğun tadına varmıştı. Yakındaki çinileri yer yer dökük tarihi çeşmenin bozuk kurnasından akan suyun sesi ninni gibi geliyordu. Yerlerde sürüklenen yaprakların sesleri “Emin ol, aşk var!” diyordu ona sanki. Mevsim sanki sonbahar değil, “Sombahar” dı.</p>
<p>“Bahar budur işte.” dedi.</p>
<p>Film izliyordu Esin. Bir yandan meyve tabağından aldığı şeftaliyi soyuyordu. Bıçak biraz körelmiş miydi ne? Meyveyi güçlükle dilimledi.</p>
<p>“ İntihar edeceğim.” dedi filmdeki kız.</p>
<p>“Madem yaşamasını bilmiyorsun. Öyle yap bari.” dedi güldü Esin. Bir filmdi sonuçta.</p>
<p>Ertesi gün, filmin gerçekliğine denk düşen bir şeyle yüzleşti.</p>
<p>Nişanlısı, onu görmeye, öğle paydosunda çalıştığı turizm şirketindeki büroya gelmişti:</p>
<p>“Yarın ilk trenle dönüyorum.” dedi. Esin bilinçsizce baktı etrafına.</p>
<p>Aniden gökyüzü kararmış, sanki güneşsiz kalmıştı. Çok sonra toparlandı ve sorabildi:</p>
<p>“Neden bu dönüş?”</p>
<p>“Yapamayacağım. Sana layık olduğun hayatı yaşatamayacağıma olan inancım arttı. Bak Esin, ben sana kendimden çok güvenirim. İş kendime gelince öyle değil. Şimdi beni anlamayacaksın biliyorum. Zamanla…”</p>
<p>“Ne zamanı? Delirdin mi sen?”</p>
<p>“Hem topalım hem de sağır. Bana gitmek yakışır. Senin hayatını mahvedemem. Artık bir işim yok. Tazminatımı alamadan kovuldum şirketten. Hepsi o, adi bölüm şefi yüzünden oldu. Kavga ettik. Adamı yumrukladım. Haketmişti. Müdür bir aylık hesabımı kesti. İşime son verdi bu sabah.”</p>
<p>Esin:</p>
<p>“Bekliyordum böyle bir hareketi senden…” dedi.</p>
<p>“Sürpriz olmadı öyleyse. İyi.”</p>
<p>“Sana inandım. Bütün güzel sözlerine, samimiyetine…”</p>
<p>“Boşver bunları. Yalan söyledim sana. Ben kimseyi sevemem. İçe kapanık bir dünyam var. Yalnız kalmak istiyorum. Beni affedebilecek misin?…”</p>
<p>Bir filmin gerçek hayattaki karşılığını aramak gibi bir saflıktır bu: İnanıvermek.</p>
<p>Yüzüne gülüp, arkasından fırıldak çeviren ikiyüzlü tanışlarının rahatlığı şaşırtıyordu onu. Hatta ürkütücüydü bu durum. “Hasbünallah.” dedi.</p>
<p>Bu kaçıncıydı?</p>
<p>Ya şimdi bu yaptığı kitaba sığar mıydı?</p>
<p>“Bunları içtenlikle söylendiğine inanmıyorum. Söylediklerinin hiçbiri doğru değil. Sen kendini benden saklıyorsun. Marifet sayıyorsun bunu. Hıh, içe kapanıkmış. Külahıma anlat sen bunları. Off ya…”</p>
<p>Makinalı tüfek gibi ardı arkası kesilmeyen hücum cümlelerini dinlerken, delikanlının kulağında çın çın mehter marşı çalınıyordu. Tam karşısında mehter takımı; iki ileri bir geri gidiyordu sanki. Allah, Allah…</p>
<p>Sahici miydi olanlar, yoksa rüya mı? Gözünü yumdu. Tekrar açtığında, trende olsaydı keşke… Ama nerede?</p>
<p>“ Sana çiçek bile almıştım, biliyor musun?”</p>
<p>“…………….”</p>
<p>“Ama sonra, “Galiba biraz abarttım.” diye düşündüm kendi kendime. O dakika çöpe attım.”</p>
<p>“İyi yapmışsın, salak&#8230; Nasılsa değerim yok. Çiçekler layık olduğu yere gitmiş.”</p>
<p>“Evet, ‘salak’ de, ‘şaşkın herif!’ de, hepsini hakediyorum. Seninle tartışmayacağım.” dedi delikanlı. Bunları söylerken, bakışları üzgündü.</p>
<p>Esin öfkeden deliye dönmüş, köpürüyordu. Delikanlı ona nispeten daha soğukkanlıydı. Olacakları düşünememişti. Montunun kopmak üzere olan, üstten ikinci düğmesiyle oynuyordu gayri ihtiyari bir eliyle.</p>
<p>Boncuk boncuk terlemişti.</p>
<p>“Çocukça hareketler bunlar, tam senden beklenen. Öff…”</p>
<p>Gevşek düğme, gerilimin verdiği baskıya dayanamayarak, delikanlının parmaklarının arasından yere aktı. “Şıkkk…” diye bir ses duyuldu. Kendi etrafında dönerek cisminden umulmayacak derecede büyük bir ses çıkararak, hemen yanıbaşındaki plastik taburenin altına doğru yuvarlandı.</p>
<p>Sonrasında büyük bir sessizlik oldu. Can sıkıntısına sebep olacak kadar uzun sürdü bu sessizlik hali.</p>
<p>“Allahım, sayıyla mı veriyorsun bunları? Bütün çocuk ruhlu insanlar benim çevremdeler. Ne zaman güvenebileceğim birini göndereceksin bana? ”</p>
<p>Yontulmuş bir taş kadar kıpırtısızdı. Heykel gibi durdu; bozmadı duruşunu. Gözlerini devirse, Esin, kıyameti koparacaktı. Ödü kopuyordu ondan. Aklından şu cümleler geçiyordu:             “Hayatımda bu kadar zor bir an daha olmuş mudur? Öyle donuk bir zaman dilimi işte. Bu dakikalar bitmez. Ben burada sonsuza kadar, bu kızın heyheylerinin geçmesini mi bekleyeceğim.”</p>
<p>Çürük şeftalileri, siyah, orta boy çöp torbasına doldurdu Esin. Evdeki bütün kör bıçakları, çekmecelerden bir bir topladı. “Gözüm görmesin.” dedi. Hışımla ve söylenerek kendi kendine sokağın üst köşesindeki kapağı açık çöp konteynırına attı. Kaçışan kedilerin çöpten uzaklaşmalarını izledi.</p>
<p>Niye böyle yaptı; bilebilse. Oysa onun topal ya da sağır oluşunu dert etmemişti. “Nazarımda bunların ehemmiyeti zerrece yok.” dedikçe içine kapanmıştı delikanlı. Kompleksleriyle, kendi kendine iç çatışmalarıyla meşguldü. Gözünü bir açsa, ona olan katıksız sevgisini, ona olan düşkünlüğünü bir anlasa…</p>
<p>Şimdi bu ayrılık nereden çıkmıştı?</p>
<p>Ondan kopan, ona döner miydi bir gün?</p>
<p>Üff… Bilmiyordu.</p>
<p>Tamam, babasıyla olan tatsız karşılaşmaları ve delikanlının o anda dilinin tutulması yüzünden, hal hatır sormayışının payı büyüktü bu gerginlikte. Yeterince görünürde neden vardı. Babası bu hareketi saygısızlık olarak nitelendirmişti. Yine de nişanlanmalarına engel olmadı. Yüzükler küçük bir törenle takıldı. Düğün tarihi birkaç yıl sonraya atılmıştı. İşler rayına girene kadar, eksikler tamamlanana dek beklenebilirdi.</p>
<p>“Kızım sevmiş, beğenmiş, bir ömür boyu geçinecek olan o.” deyip olanları unutmuş gibi yapmıştı babası. Büyüklük etmişti. Annesi ölmüş kızına, babasını hiç tanımamış, baba görmemiş damadına. İki yarım yamalak dünyayı, iki acılı yüreciği ayırmamıştı. Yine de “tutukluk anı” ndaki o olaya dair bir ünlem işareti vardı belleğinde.</p>
<p>Esin böyle hissediyordu. Öngörüsü ters giden bir şeye işaret ediyordu.</p>
<p>Delikanlı kederliydi. Eğer çiçeği zamanında Esin’e verebilseydi, bu kadar tatsız olayı üst üste yaşarlar mıydı? Kesinlikle hata etmişti. Üstelik telefonu meşgule almıştı. Aramalarını görmezden gelmişti. Sonra telefonu tamamen kapatmıştı. Günlerce susmuştu. İletişim kurulmaz, geçimsiz bir adama dönmüştü. Sakalları uzamış, yüzü asıktı. Özür dilese, öfkeyle parmağından çıkarıp, yüzüne fırlattığı yüzüğü tekrar parmağına takardı belki Esin. Neden olmasındı? Daha önce defalarca affetmişti onu.</p>
<p>“Eşeklik ettim, ne olur bir şans daha. Bu kadar yılın hatırı var. Affetsen…” dese, affederdi kimbilir. Esin yufka yürekliydi. Onu seviyordu. Sadık bir âşıktı hep.</p>
<p>Ya kendisi? İşte bu tartışılırdı.</p>
<p>Esin…</p>
<p>Düşünüyordu Esin…</p>
<p>Dünya bir yana, o bir yana.</p>
<p>Azıcık sağırmış. Bir iş kazası sonucu olmuş bu. Olabilir.</p>
<p>Bir ayağı aksıyormuş. Olsun.</p>
<p>Yüreği var ya!</p>
<p>Onu seviyor ya…</p>
<p>Heyecanlanınca dili tutuluyormuş. Konuşamıyormuş. Yüzü kızarıyormuş. Abartacak bir şey mi? Olabilir. Bütün bunlara rağmen seviyordu onu. Tek gerçeklik buydu.</p>
<p>Ah ne olur gurur yapmasaydı. İşten çıkarılması normaldi. Kriz vardı. “Yumruklaşma” bahanesiydi patronun. Ayrıca başka bir iş bulunabilirdi pekâlâ. Hatta babasının marketinde çalışabilirdi. Zaten güvenilir eleman bulmakta zorlanıyorlardı. Böylece kasanın eksik çıkması gibi, türlü sevimsiz vaziyetlere de son verilmiş olabilirdi. Ama onun buna yanaşmayacağı kesindi.</p>
<p>“İç güveysi dedirtmem ben kendime.” deyip çıkmıştı işin içinden. Sonrasında bir güzel tartışmışlardı.</p>
<p>“Gelme üstüme Esin. Rahat bırak beni, telefonla da asla arama. Bitti.” demişti. Çekip gitmişti şehirden.</p>
<p>Şaka yapıyor sandı Esin. O kahrolasıca telefonunu da kapatmıştı. Günlerce ulaşamadı ona. Belki de numarasını değiştirmişti. Kalkıp yaşadığı şehre gitse, adresi vardı. Vazgeçti. Belki de taşınmıştır. Bulamasın diye her şeyi yapar mı yapardı.</p>
<p>Ne olurdu gururun duvarını yıkıverseydi. Bu devirde bu kadar çok seven, -sevilebilecek- bir kız daha bulabilecek miydi?</p>
<p>Bir dahaki güze evleneceklerdi. Özenle hazırladığı çeyizi, tuttukları ev, çok önceden kiralanan düğün salonu, beraber tasarladıkları davetiyeleri, en önemlisi yıllardır rüyalarını süsleyen özel tasarım gelinliği…</p>
<p>Boğazı düğümlendi. Hıçkırıklara boğuldu.</p>
<p>Onsuz yaşamak düşüncesiyle hayata nasıl bağlanacaktı?</p>
<p>Ona bakarken, gözlerindeki -sadece onun gördüğünü sandığı-  parıltılardan mahrumiyet hissi iliklerini dondurdu.</p>
<p>Bu hayatta sevgisizlik kadar büyük bir ceza olamazdı.</p>
<p>Zaten annesini kapının önünde yere yığılmış halde, ölü bulduğu günden beri “sevdiğini kaybetme” korkusuyla yaşıyordu. Taa ki nişanlısıyla tanıştıkları güne kadar bu böyle sürmüştü. Tam güvenip dayanacağı birini bulmanın verdiği inançla kendini toparlamıştı ki, sevgi ile güvenin aynı anda olamayacağını görmüştü. Ne olacaktı şimdi?</p>
<p>Güvercinler… Onlar nereye bakıyorlar?</p>
<p>Biz kuşlara ne kadar yakınız?</p>
<p>Allah bizi bağışlar mı bunca isyanımıza rağmen? Hepsini şikâyet değil de derdimizi dökmek olarak sayar mı?</p>
<p>Bağışlar mı bizi Esin?</p>
<p>Rüzgâr… Savurup durduğu yapraklara beni de katar mı? Kollar mı beni de Allah?</p>
<p>İnsanlardan usandım ben.</p>
<p>Git/gel/gel/git… Hıh… Devlet dairesi gibi oldu, aldığım bütün kararlarım hayatıma dair.</p>
<p>Gidin lütfen.</p>
<p>Git Esin…</p>
<p>Sen bari yapma bunu.</p>
<p>Sen beni bilirsin. Lütfen anlamaya çalış…</p>
<p>Sürekli bir şeyler istiyorlar. Ekmek, sevgi, merhamet, ilgi… Ben bir şey istemiyorum ki sizden.</p>
<p>Beni rahat bırakın. Beni bana bırakın diyorum. Sen dahil, baban dahil, herkes bir şeyler umuyor.</p>
<p>Yok…</p>
<p>Yok ki… Size verebileceğim bir şeyim yok Esin.</p>
<p>Delikanlının söyleyemedikleri söylediklerinden çokken&#8230;</p>
<p>“Bitti mi yani sombahar? ”  diye sormadan edemedi Esin.</p>
<p>“İnsan insanı çabucak harcıyor bazen.”</p>
<p>Böyle şeyler saçmalamıştı delikanlı. Duyduklarına inanamıyordu.</p>
<p>Olan olmuştu aslında.</p>
<p>“Ben tanımsız bir tutkuyla bürülüyüm. Sanıldığı kadar duygusuz değilim. Ancak bu kadarını derim. Dilim lal olur. Konuşamam.” dedi Esin.</p>
<p>“Sükûnet uyandırılmayı bekler. Gürültünün içinde bir yerde saklıdır. Sabırla… Gidip uyandırmaya ne dersin Esin?”</p>
<p>“Ben mi?”</p>
<p>“Evet, sen&#8230;”</p>
<p>Serin geçen yaz ayı gibiydin. Sana bakınca “Her şey yolunda.” diyordum. Dünya ekseninde dönüyor. Sanki kuraklık olmayacak. İnsanlar ölmeyecek açlıktan. Sırf sen seviyorsun diye oluyordu bunlar. Sen, orada balkonunda herhangi bir sandalyeyi çekip, oturacaksın. Çayını yudumlayacaksın keyifle. Saatler duracak. Yaprak kımıldamayacak.</p>
<p>Öyle sanıyordum.</p>
<p>Uyumlu görünmek için markalı elbiseler satın alacaksın. İtinalı, ütülü kıyafetler giyeceksin. Traşlı yüzünde sabit bir gülümseme olacak. Kibarca selamlayacaksın herkesi. Kalabalık yerlerde psikopat ruhunu kimse görmeyecek. Kimse seni uyumsuz ve iletişimsiz biri olduğun için suçlamayacak. Oh, ne güzel.</p>
<p>Sen öyle zannet.</p>
<p>İşte dünya dönüyor. Sen beni sevmekten vazgeçtin diye, duracak değil ya? İşimde gücümdeyim. Sen yoksun ama saçımı başımı yolmuş değilim. Yollara falan da vurmadım kendimi.</p>
<p>Ne oldu biliyor musun?</p>
<p>Sadece kederime keder ekledin, gözbebeklerimdeki gölgeler çoğaldı.</p>
<p>“Bazı ölülerin mezarları yoktur, Esin…” derdi babam. Anlamazdım.</p>
<p>Bir daha arama beni. Öldün sen de…</p>
<p>O gün trene binip, beni terk ettiğin, hayallerimi yıktığın gün öldün…</p>
<p><strong>(Birnokta Dergisi Kasım 2011’de yayımlanmıştır.)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/meral-afacan-bayrak/bir-sombahar-huznu/2011/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SAVAŞ-I-YORUM</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/reyhanyildirim/savas-i-yorum/2011/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/reyhanyildirim/savas-i-yorum/2011/11/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2011 22:06:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>REYHAN YILDIRIM</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12030</guid>
		<description><![CDATA[Savaşın aktörlerinin metne düşen gölgelerini yorumlamaya her kalktığımda, Platon’un mağarasına, eli kolu zincirle bağlı adamın karartılmış dünyasına, geri dönmüş gibi hissediyorum kendimi. Beliren ‘boş’luğun kıyısında durakalıyorum: Savaş romantik değildir, cehalet de öyle. Yeniden üretilen, başka bir deyişle tekrar tekrar tüketilen görüntüler dünyasında yaşıyoruz ve görüntüler kırılan dökülen aynalar gibi, sayısız savaş imgesi yansıtıyor. Sıcak savaşın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Savaşın aktörlerinin metne düşen gölgelerini yorumlamaya her kalktığımda, Platon’un mağarasına, eli kolu zincirle bağlı adamın karartılmış dünyasına, geri dönmüş gibi hissediyorum kendimi. Beliren ‘boş’luğun kıyısında durakalıyorum: Savaş romantik değildir, <span id="more-12030"></span>cehalet de öyle.</p>
<p>Yeniden üretilen, başka bir deyişle tekrar tekrar tüketilen görüntüler dünyasında yaşıyoruz ve görüntüler kırılan dökülen aynalar gibi, sayısız savaş imgesi yansıtıyor.</p>
<p>Sıcak savaşın bizden uzakta yaşanıyor olması, savaşa evimizden dâhil olduğumuz gerçeğini de değiştirmiyor. Üstelik kurgulanmış görüntülerle; bize korunmuşluk duygusu veren, evrensel bir felakete ramak kala kurtarılmışlık hissi aşılayan, güven içinde yaşama keyfimizi yoğunlaştıran görüntülerle…</p>
<p>Savaşan dünyayı, okura doğru talimatlar vererek kurmak, ‘tıpkı atmosfer’iyle, tastamam…</p>
<p>Bu koşullarda -bir öykücü olarak- görüntülü saldırıların ürettiği tozu dumanı yok edip edebiyatın niteliklerinden ödün vermeden, ilkeli “yazıcılık” yapmak… çok zor. -Bir insan olarak- zamanını dosdoğru yorumlama kaygılarıyla yaratıcı edimin hamurunu mayalamak, çok zor. Soğukkanlı olabilmek, mesafe koyabilmek, çok zor!</p>
<p>Bu yüzden her gün, yükseltilere konuşlanmış, rüzgârı kollayarak pusu kuran nişancıların menzilinde, iplere, korkuluklara atılan kara battaniyelerin can pazarı koridorlarından geçen insanları izliyorum.</p>
<p>Her gün, kapana kısılmış karasinekler gibi kanatları gökyüzünü çizen jetlerin tehdidi altında, önceden yıkılmış binaların demirleri dışarı fırlamış kirişleri arasına saklanan anaları ve çocukları izliyorum.</p>
<p>Her gün, misketler, scudlar ve kim bilir daha nelerin düştüğü mahallelerden kudurmuş gibi döne döne yükselen kapkara dumanları, sığındığı köşede, henüz nefesi normale dönmemişken yanındaki savaş muhabirine ‘eksik olan tek şey mutluluk!’ diye röportaj veren, iki kolu birden eksik mağdurları, izliyorum.</p>
<p>Karanlık tüneller, karaborsa ve sirenler giriyor rüyalarıma; yalçın kayalar, tekinsiz ormanlar, ıssız karakollar, havasız mağaralar giriyor…</p>
<p>Savaşlara karışan kimi tarafların kökeni dinlerinki kadar eski ‘kurtarıcı’ ve ‘kurtarılmayı uman’ rollerini benimsediği kurgusal çatışmaların tümüyle gereksiz olduğunu bilerek seyrediyorum dünyayı…</p>
<p>Kahramanlıkların gülmeceden, traji-komik olmaktan öte bir anlam taşımadığını sezerek seyrediyorum…</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/dbgd.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-12044" title="dbgd" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/dbgd.jpg" alt="" width="180" height="255" /></a>Üretemeden&#8230; seyrediyorum.</p>
<p>Düşünmek!</p>
<p>‘En kaygı verici olan, kendini, düşünülecek şey olarak sunar’ diyor Heidegger, ‘en kaygı verici olan, bizim hâlâ düşünmememizdir.’</p>
<p>Düşünüyorum: Mağdurun aczinden doğan sonuçlar giderilecek. Geri kalanlar, mağdurun aczinden haberdar edilecek. Güç, benzeri mağduriyetler yaratılmayacak şekilde dengelenecek. Kurmaca savaşların stratejileri, ifşa edilecek. Acının gerçekliğinden geçemeyiz. Acı üzerine, bilhassa acı üzerine düşünülecek. Hangi sebeple olursa olsun, savaşlara sürülenlerin gerçekte deneyimlemekte olduğu ve benim ancak gecikmeli duyusal bir içerik olarak içimde yeniden yapılandırarak hissettiğimi sanacağım acı, düşünülecek…</p>
<p>Ve savaş kadar savaş üstüne düşünmek de acı veriyor.</p>
<p>Savaşı bilen, savaşa karşı, <em>‘Yurtta sulh, cihanda sulh!’</em> ilkesini benimseyen bir ulusun edebiyat serüveni var heybemde, kalıt olarak: Ulusal mücadelenin kayda geçmesi, barışın ve Atatürk devrimlerinin içselleştirilmesi, cumhuriyet fikrinin halk içinde erginleşmesi…</p>
<p>Bana göre; misyon üstlenerek ve nispeten romantik duygularla tasarlanıp kitlelerin beğenisine, heyecanına aday olan ilk dönem Cumhuriyet Edebiyatı, kendini ifade için bulduğu yeni dille kültür merkezlerinden hareketle çizdiği halkayı genişletti genişletmesine de, Türkiye’nin ulusal egemenlik mücadelesi ve dünya savaşlarının içinde / kıyısında geçirdiği yılların ötesi, ne ülke ne de edebiyat için barış ve bayındırlık hikâyeleri ile devam etmedi. Edemezdi. Dünya bir cadı kazanı! Lakin edebiyat, üretildiği dönemde, işlevseldi.</p>
<p>1950’li yıllarda, dünyanın içine girdiği soğuk savaş dönemi ve ülkede işleyen demokrasiyle,</p>
<p>Atatürk devrimleriyle atılan tohumlar içten içe filizlenir, okur-yazarlık artar ve toplum çağdaşlaşırken,  demokratikleşmenin kendi sürecini tamamlayabilmesi için kaçınılmaz olan muhalif anlayışların yeni hükümeti, çağdaşlaşmayı yeniden tanımladı: Henüz yerleşmekte olan yönetim anlayışı, ulusal idealler, toplumsal değerler, ilişki modelleri, terkisine aldığı devrim muhaliflerinin desteğiyle nitelik değiştirdi. Bu dönemde edebiyat direndi. İşlevseldi.</p>
<p>Batı’da yükselen kapitalist sürece uyum sağlamak isteyen genç Cumhuriyetin yeni yöneticileri, özellikle sanat ve düşünce çevrelerine yönelttikleri baskılarla, halkın aydınlanmasına yönelik devrimlerin yetiştirdiği diri kültür florasını soluksuz bırakmayı denediler. Buna rağmen elliler, altmışlar, hatta yetmişler, Türk edebiyatı için yaratı alanlarında çeşitlenmenin, yaratıda özgürleşmenin, sorumlu bireyleşmenin, aklın ve özgüvenin vahası sayıldı.  Edebiyatçılar, değişim ve değişimin tetiklediği siyasi çatışmaları, köy ve kent arasındaki akıl almaz ayrılığı, yeniliğin duyurduğu kaygıları kaleme alan pek çok kitap yazdılar. Geleceklerine sahip çıkıyorlardı. Edebiyat ve edebiyatçılar değerliydi, işlevseldi.</p>
<p>Ne var ki -içeride ve dışarıda- süre giden siyasal çatışmalar, darbeler, hatta savaşlar her çeşit demokratikleşme çabasına, doğal olarak yaratıcılara da, iyi gelmedi. Tutuklanarak, sürgüne gönderilerek, eli kolu bağlanarak sanatsal üretimleri, dolayısıyla varlık amaçlarını gerçeklemeleri engellenenlerin sayısı öyle çoktu ki yalnız edebiyatın değil, kültürel alanların nerdeyse tümünün çoraklaşması, toplumsal uzlaşı ortamının yitmesi, dirilen öfkelerin bir çeşit iç mücadeleye evrilmesi kaçınılmazlaştı. O gün bugündür devam eden felaket tüm özverili üretimlere / katılımlara rağmen önlenemedi. Üstelik içeride ve dışarıda yaşanmakta olan sayısız savaşların beslediği yok olma paranoyası, rasyonel aklın, insancıllığın düzeltici, dengeleyici işlevini de baltaladı.</p>
<p>O zaman akılla taçlanan edebiyatın ayağı sürçtü.</p>
<p>Nasıl sürçmesin? 2011’e gelindiğinde, adamın biri meydanlarda övünüyordu: <em>‘Türkiye Ortadoğu’ya silah satacak duruma gelmiştir!’</em></p>
<p>Keyfiyetle zorunluluğun çarpıştığı arenalarda yıkım görünür olduğunda, görüngüler dünyasından ve çağırdığı kaygılı ruh halinden sıyrılıp kurtuluş umuduyla sanata sığınılması beklenir. Yapamıyorum.</p>
<p>Felsefeyle, bilimle ve sanatla hızlanan evriminin doruğundaki insan, bütün gücünü, yarattıklarını ve yaratma potansiyelini yok etmeye harcadığı, dehşetin gölgesini üzerine salarak ırkının ayağa dikildiği için kazandığı üstünlüğü, ayağının altındaki zemini ondan geri alarak ödetmekte olduğu için yapamıyorum.</p>
<p>Zenginliği sürdürememek, bilimde ve siyasette liderliği kaybetmek, geride kalanların düşmanlık biriktirdiği paranoyası, kendisinden daha üstün birilerinin ortaya çıkıp yerini alacaklarından korkmak, rekabetten korkmak…</p>
<p>Yükselen çıtayla başa çıkamamak… Gelinen bu noktada gereksinildiği kadar yaratıcı olamamak… Artan sorumlulukları taşıyamamak…</p>
<p>Değerlerin değişmesi…</p>
<p>Ve hatta semavi dinlerin ‘mit’olojisi…</p>
<p>Şiddet olgusu ve bu yüzden duyulan dehşet hissiyle dönüşen insanlığın psikolojisi, kendini sabote eden bireyinkiyle birebir aynı görünüyor. Varılan noktada sabotaj / savaş normalleşiyor. Sonuçları da: “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.” Bu durumda edebiyat ne yapsın diyorum, diyorum da… <em>‘</em></p>
<p><em>Ölüleri gömecek yer kalmamış artık / acının durup saçını öreceği yer kalmamış’</em> diyor ya Ritsos, sevdiğim Ritsos, savaş sonrası ve sırasında yazmanın hala olasılığını kanıtlayarak…</p>
<p>Kesintisizdir savaş. Kan dökeni, düzen yıkanı, işgal edeni, sömürgeleştireni kadar yaşamın, insanca yaşamın kendisi, bir savaş zaten…</p>
<p>Savaştan sözetmediğimiz yerde bile sözettiğimiz, savaşın ta kendisidir.</p>
<p>“Savaşın sonrası” diye bir tanım yok insanlık tarihinde, bu yüzden.</p>
<p>Ve tam da bu yüzden savaş-ı-yorum kendimle, savaşı yazmak için.</p>
<p>Savaşa içkin olan yaşam ve yaşama içkin olan savaş üstüne, bir daha düşünmeliyim!</p>
<p><strong>(Dünden Bugünden Edebiyat, Eylül/Kasım 2011, Sayı: 3)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/reyhanyildirim/savas-i-yorum/2011/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HAYRİYE ÜNAL İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/muhammedsafa/hayriye-unal-ile-soylesi-2/2011/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/muhammedsafa/hayriye-unal-ile-soylesi-2/2011/11/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2011 22:04:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MUHAMMET SAFA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11974</guid>
		<description><![CDATA[-Temeli 2000 yılından başlayıp 2011’e kadar oluşan, olgunlaşan yazıların harmanı bir kitap Eşikteki Özgürlük. Bu 11 yıllık süreçte, yazılarınıza da bakarak değişen ne oldu edebiyat ortamımızda? -Kitabımın konusu bu değil. Ancak verdiğiniz aralık etkin şekilde yazdığım, izlediğim bir döneme denk geliyor. Bu nedenle müsterih şekilde diyebilirim ki edebiyat ortamları konusunda hiçbir parametre tahminleri doğrulamaz. Bugün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>-Temeli 2000 yılından başlayıp 2011’e kadar oluşan, olgunlaşan yazıların harmanı bir kitap Eşikteki Özgürlük. Bu 11 yıllık süreçte, yazılarınıza da bakarak değişen ne oldu edebiyat ortamımızda? </strong></p>
<p>-Kitabımın konusu bu değil. Ancak verdiğiniz aralık etkin şekilde yazdığım, izlediğim bir döneme denk geliyor. Bu nedenle müsterih şekilde diyebilirim ki edebiyat ortamları konusunda hiçbir parametre tahminleri doğrulamaz. Bugün içinde olduğumuz zaman konusunda böyle bir ipucuna sahibim artık. Sonradan düşündüğümde, başlangıçta <span id="more-11974"></span>hiçbir hareketi, insanlar arasındaki diyalogları, bir şiirin hangi sebeple bir dergide yer aldığını, bir adamın hangi sebeple bir şiiri sevdiğini hiç anlamamış olduğumu fark ettim. Şiir ülkesinin görünmeyen bir anayasası varmış gibi. Ortam kendi esrarını faş ettiğinde, ne özel bir akışkanı ne de özel bir denklemi olduğu ortaya çıktı. Anlamadığım şeyler, aslında anlaşılmaya yönelik bir formül taşımıyormuş. İnsanların kendilerinin bile anlamadığı saiklarla hareket ettikleri, içten gelen güçlü bir dürtüyle hareket etmedikleri bir ortamda değişen nedir? İnsanların görünen/görünmeyen güçlerin tebaası olması 2000 öncesi ve sonrasında değişmedi. Bu dönemde belli başlı değişiklikler şöyle: Şairlik unvanı soyut manada sıkça sorgulandı, kolayı bu olduğu için, bireyler üzerinde ise hiç sorgulanmadı. Mesela kimse X bir şairin üzerinde durup ‘bu adam şair değildir’ demedi. İnternet, genç insanlar için yuvanın, gecikmiş bireyler için sokağın yerini aldı. Olumsuz yargılayıcı eleştiriler çabuk yaygınlaştırılabildiği için şair bireyler kendi imajlarını başkalarının gözünde kurmaya başladı, hoşa gitme dürtüsü ile büyük oranda anonimleşti. Bu da şiirimizde bir eko-şiir türü yarattı.</p>
<p>Bende zamanın etkisi şu oldu: Etrafımızdaki binlerce olgudan çok azına yakından bakabileceğimi ve ancak onları çok iyi anlayabileceğimi anladım. Şiir oku sırtından çıkarılmış gibi davranan, yarası iyileşen çağdaşlarımla araya giren şey bu oldu zaten. Ben ayrıntılara dikkat kesildikçe, bana ayrıntının şeytan işi olduğu söylendi. Bu nedenle herkesi birden kurtarmaya yeltenen, iki cihanı birden iştahla dileyen şair değil, bir sokaktaki binlerce tarafsız detayı fırçasıyla vermeye üşenmeyen ressamdır benim akrabam. Van Gogh’tur mesela.</p>
<p><strong>-Eleştiri… Belki de en sevdiğimiz iştir bu. Sanatın eleştiri sahasında birçok ses vardır. Peki, yapıcı ve doğru eleştirinin tanımı ve mahiyeti nasıl olmalıdır?</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hu4.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10377" title="hu4" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hu4-184x300.jpg" alt="" width="184" height="300" /></a>-Ben şiir yazmanın aynı zamanda entelektüel bir faaliyet olduğunu anladığımda ilk iş bir dünya şiir kitabıyla birlikte Şiirin İlkeleri gibi başlıklar taşıyan kitapları aldım. Beni buna sevk eden şey, o güne dek içimden taşıp duran şeyin bazı ilkeleri olduğuna inanmam değildi, doğal bir içgüdüyle kaostan sıyrılmak istiyordum. Okudukça kaos arttı. Şiir yazmak, kuramsal yazılar yazmak yetmedi ve başka şiirleri açıp içine bakmak istedim. Şiirdeki o coşkuyu bana geçiren şeye dokunmak istemek bu. Bu, oldukça gerçek bir motivasyon. Eleştirmenlerde her zaman bulunur mu, sanmam.</p>
<p>‘Yapıcı ve doğru’ ifadesine ‘dönüştürücü ve yön verici’ eklemek isterim. Eleştirmenin bir bilim adamı gibi feragatte bulunmayı bilmesi gerekir. Bilim adamı yaşamından geçmişçesine nasıl da ‘kendini unutarak’ yoğunlaşır. Eleştirmen, bilim adamı gibi müdekkik ve kuşkulu olabildiğinde, onun eleştirisi katılaşmış eminlikleri, toplumda yer etmiş şiirsel hurafeleri yerinden edebilir. Bir tür enkaz kaldırma işlemi. Ancak şu yanılgıyı düzelterek ilerleyelim: istikrarlı bir edebiyat modeli yoktur. Tersine, modeller çoğaldıkça edebiyatta istikrar artar, ancak edebiyat –yaratım, keşif- azalır. Bugünden bir örnek: Deneyden sıkça bahsedilmesine rağmen, modeller üzerinden yürüdüğü için şiirimiz, keşif değil yineleme var.</p>
<p><strong>-İkinci Yeni üzerine çok düşünüyorsunuz. Türk şiirinde İkinci Yeni’nin yeri çok önemli. Birçok şair ve şiir eleştirmeni hep bu akım üzerinden birçok konuya bakar. Bunun sebebi nedir?</strong></p>
<p>-Bir matematikçi var, ben severim, Mandelbrot. Matematikçiler onu kendi aralarına kabullenmekte zorlanırlar. O, kendisini “mecburiyetten dolayı öncü” ve “tercih gereği göçebe” olarak tanımlar. Onun tanımladığı iki etki türü var, iktisatta da geçerli olan. Nuh Etkisi, süreksizliği yani bir büyüklükteki değişikliğin gelişigüzel olduğunu ifade eder. İktisatçıların bir değişiklikte varsaydığı sürekliliği yalanlar; yani iki uzun aralıktaki bütün güzergâhlardan geçtiği varsayılan hayalî gezginin yolu oralara aslında hiç uğramamıştır. Yusuf Etkisi ise 7 yıl kıtlık 7 yıl bereket periyoduna anıştırmayla kalıcılığı vurgular. Bu iki etkiyi bir arada düşündüğünde şu sonuca ulaşır Mandelbrot: “Trendler doğaları gereği gerçektir, fakat nasıl hızlı geldilerse o kadar da hızlı kaybolabilirler.” Şiir eleştirmenlerinin çoğunun bir akıma saplanıp kalmalarının tek nedeni var: şiirin doğasını tek bir şeye, kalıcılığa endekslemeleri. Bunun sonucu olarak trendlere fazla sadık kalmaları. Daha iyisi gelmiyorsa –ki yaşayan hiç kimse ölülerden daha iyi değildir klişesi zaten cepte- eski ile idare ederiz mantığı. Şu da var bir Türk alışkanlığı: İnsanımız grupları, gruplamayı, tasnif edilebileni, tarif edilebileni seviyor. Bireysel davranıştan, istisnadan, tanımlanamayan, açıklamasız çıkıştan hoşlanmıyor. Üzerinde uzlaşma sağlanmış olanı güvenli buluyor. Müfredatı açıp bakın. Bu da güce, kalabalığa saygı duymayla ilgili. Hoşlanmayabilirsiniz ama hâlâ kabileyiz. Benimse İkinci Yeni üzerine kitaptaki tek yazımda bir hesap görme var. Ama bu hesap görme işi bir kişi ile kaldığında haber-i vahid olmaktan ileri geçemez. Yaşayan şairlerin İkinci Yeni tarafından evlat edinilme arzusu dindirilmediği sürece, eleştirmenlerin ufkunu da şairler çizdiğine göre bu trend bir süre daha gider. Yanlış anlaşılmayı istemem: İkinci Yeni şiirinin kendi dönemi için devrimci olduğunu kabul ederim, ama kendilerinin bile istemeyecekleri bir role –baba rolüne- sokulmasına karşıyım.</p>
<p><strong>-Yazılarınızın başlıkları çok dikkatimi çekti. Yazılarınıza mı başlık atıyorsunuz yoksa başlığa mı yazı yazıyorsunuz?</strong></p>
<p>-Dikkatinize teşekkür ederim. Evet, strateji, taşkınlık, raund, tuzak, tekinsiz vb. meydan okuyucu bir havası var başlıkların. Başlıklar, genelde yazıdan sonra gelir; ama yazı yazma esnasında müsvedde başlıklar orada tepede durur. Heteroglot ve Kaçak Poetika ve Herhangi Biri’nin Poetikası yazılarını yazarken başlık içeriği yönlendirdi. Ben sürekli kavram yaratmaktan yanayım. Farklı disiplinlerden de yararlanırım. Bunun için ilk kez benim kullandığım birçok terim var, şiir terminolojisine dâhil ettiğim. Başlıkların, alt alta okunduğu zaman bütüne dair fikir vermesine dikkat ederim.</p>
<p><strong>-Herkes ‘yeni’ şiiri konuşuyor. Hâlbuki şiir eskidiği zaman konuşulmalı. Eskidiğinde konuşulmayan şiir zaten yok olmuştur. Bu anlamda ‘yeni’ ve ‘eski’ şiirin sınırlarını ve manalarını sorsam size… </strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hayriyeunal1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10379" title="hayriyeunal1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/hayriyeunal1-300x171.jpg" alt="" width="300" height="171" /></a>-Bizim orada, Ege’de parlak, yeni alınmış, mağazadan henüz gelmiş olan eşyaya “cedit yeni” derler. Cedit zaten yeni demek, ama işte o göz alıcılığı vurgulamak istiyor halk dili. Yeni herkes için ortak güzeldir. Eski ve yeni bir nesne kolayca birbirinden ayrılabilir. Eski için giyside pılı pırtı, evde köhne, araçta hurda, matbuatta yırtık pırtık, yiyecek mamulde son kullanma tarihi geçmiş olan gibi anlamları çok açık. Hep kullanma temelli bir anlam içerir. Eski olup dayanıklılığını, yapılma amacına uygun olarak işlevini koruyan –kullanılır halde olmasa bile- nesneler ise antika oluyor. Yapıldığı günkü değerinden fazla değerle el değiştiriyor. Kalite dediğimiz şey ise ileriye dönük bir dayanıklılık, ileriki bir zamanda mübadele edilebilirlikle o şeye atfediliyor. (Eski-yeni tıpkı eşyalar için olduğu gibi şiir için aynı mantıkla -kalite (kalıcılık), antika (klasiklik)- konuşulabilir.) Tüm bunlarda kullanma dolayısıyla ekonomik bir değer biçme var. Marx’ın gördüğü “kapitalizmin ilk günahı” kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki fark değil miydi? Ancak bir şeyin mutlak ve değişmez bir değeri var mıydı? Şiire geçelim. Ekonomik anlamda mutlak ve değişmez bir değeri olmaması bir kenara, ona yüklediğimiz ‘manevi’ değer nedir? Nerden kaynaklanır? Tanpınar’a göre “Tanzimat’ın en büyük fatalitesi” olan eski-yeni ikilisi, bana göre toplumumuzda edebiyatın ancak siyasetin gölgesinde barındırılabilir olduğu sürece meşru görülmesiyle alakalı olarak hep kaderimiz oldu. Toplumsal dönüşümün kilit noktasında bir ivmelendirici olarak görülen şiirin besmelesi elbette bu ikili olacak. Bugün de şiire bakışta, değer/kullanma ölçüsüyle değil, kalıcılık/klasiklik vb. süresellikle alakalı da değil, körü körüne bir yeni yüceltimi var, fakat yeni’nin içeriği konusunda bir anlaşma var mı? Anlaşma olmadığı gibi mesela ‘yeni’ diye vasıflandırılan genç birini dedesi Turgut’un tıpkısı gözleri ele vermiyor mu? Ve hepsini geçelim: Yeni şiir demek zaten göz alıcı manasında şiir demek değil mi? Bizzat şiir. Tanım gereği şiir. “Tutkulu bir yoğunluğu” dünyaya boşaltan şey olarak.</p>
<p><strong>-Üzerinde durduğunuz bir başka konu da ‘çokseslilik’. Günümüz dünyasında her şey çok sesli ve bu şiire yansıyor. Sizin kaygınız veya beklentiniz nedir bu çok seslilikten?</strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/hay1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11977" title="hay1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/hay1-184x300.jpg" alt="" width="184" height="300" /></a>-Haklısınız, günümüz dünyasını iyi ifade ediyor çoksesli durum. Her edebiyat ortamının kendine özgü sınırlılıkları var. Bilimde bile topluluklar, komiteler değil, araştırmacılar bireysel çalışmaları ile çığır açmıştır. Edebiyatta her çıkış yeni maceraların hikâyesi olmakla kalmaz, eski maceraların gecikmiş bir yorumu, gecikmiş anlaşılması olarak da değerlidir. Çoksesli şiir nonlineer bir akışa sahiptir. Kenarda kıyıda köşede kalanın serüvenini izler. Klasik edebiyat tarihçisinin çekmediği yerlerde boy verebilir. Şairin yalnızca kendisinin açığa vurabileceği, dış dünya tarafından tanımlanmış olmayan, polemik nesnesi olmayan o gıyabi şeyi seslendirmesi önemlidir. Ancak Gilmore’un dediği gibi “nonlineer sistemlerde, doğru bakabildiğiniz takdirde hep aynı olduğunu gördüğünüz yapıları” bulmak da mümkündür. Ben hep şiir dışı sistemlerde de şiir aradım. Önerim de bu. Yazılagelen şiirde bulamadığım aydınlığı böyle bulduğum çok oldu. Çoksesli şiir bende bir tasarım iken dünyada hazır buldum onu. Aynı durumun ifadesine bir fizik kuramcısında rastladım. Şok edici. Leo Kadanoff “insan kendi zihninde inşa ettiği bir tasarımın şu dünyada hakikaten gerçekleşebildiğini görünce hayrete düşer” diyor. Deneysel fizikte şekillerin evrenselliğinin, akışların yinelenme gücünün standart diferansiyel hesaplama yaklaşımıyla ifadesi olmadığı halde şiirde bir karşılığını bularak –böyle ilham alarak- araştırmalarını sürdüren kişiler var. Onlar başarılarını “donmuş hareketsizlik sayılabilecek her türlü hakikati tanımayı reddetmeleri”ne borçlu. Büyük tesadüf. Benim poetik görüşlerim ilgili herkesi şiir hakkında dürüstlüğe davet ediyor. Şiirci kesilmekle, şiirden şiir öğrenmekle olmuyor öyle. Adı hazırda şiir olmayan bir şeyi şiir kılabiliyor musun?</p>
<p><strong>-Son olarak sanatta özellikle şiirde mekaniklik söz konusu mudur? Şiiri bir deney gereci olarak görebilir ve şiir üzerinden bir laboratuar çalışması yapabilir miyiz? </strong></p>
<p><strong>-</strong>Yaşam bir laboratuar. Allah’ın planı bile insanı denemek. Kent bir labirent. Bir gününüzü planladığınız gibi yaşayabiliyor musunuz? Ev, bir deney alanı, otel müthiş bir laboratuar. Bir şehri, işini, çevresini mutlulukla benimseyenler dediğime yabancı kalacak. Çünkü ben her şeye temas edip hiçbirisinde kalmamayı esas alıyorum. Şiirle sarsılmaz bağlar inşa edenler için şiir kutsal, dokunulmaz filandır, o kimse bunun için en baştan tasarladığı ‘bütün ve mükemmel’ –bunun ardında da muhtemelen eski bütün ve mükemmel şiirlerin hayaleti yatacak- şiiri kağıda dökmeye yatkındır. Bana göre mükemmel bütünün baskısı altındaki insan ulaşılması olanaksız kesine ulaşmaya çalışırken bu süreçte, ideali günceller, gerçekte ise sahip olduğu potansiyeli boşa harcar. Aslında kendini yok eder. Şiir düşüncesi, böylesi baskılar oluşturmaya, mistisizme, bulanıklığa çok yatkın bir geçmişe sahip. Bunun karşıtı mekanizm değil. Çok şahsi ve özgürce denemeler yapıp gayri şahsi sonuçlara da ulaşılabilir. Böyle bir şairi fibrilasyonlu bir kalbe benzetiyorum ben. Bu kalp tekrarlı olarak kasılıp gevşemek yerine koordinasyonsuz olarak ve çaresizlik içinde büzüşüp kırışarak kan pompalar. Bu kalp ne tamamen kasılabilir ne tamamen gevşeyebilir. Böyle bir kalbin bazı bölümleri çalışıyor izlenimi verebilir, ama bütünü iflas derecesinde bozulmuş olabilir.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK KİTAP, 05.10.2011)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/muhammedsafa/hayriye-unal-ile-soylesi-2/2011/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÖZKAN GÖZEL İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/ozan-gozel-ile-hizir-ile-musa-uzerine-soylesi/2011/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/ozan-gozel-ile-hizir-ile-musa-uzerine-soylesi/2011/11/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2011 22:03:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alıntı Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11934</guid>
		<description><![CDATA[-Hızır ile Musa dendikte, ilk akla gelen Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saat” adlı, Kur’an’daki ilgili kıssadan mülhem olan şiiridir. Kıssa’dan mülhem oluşuyla da şiirsel biçim ve içeriğe uygun olarak bu şiir bir tahkiyeyi içerir. Sizin alt başlığı “Olmak ve Aramak” olan kitabınızın esasını oluşturan “Hızır ile Musa”nız ise ilk bakışta manzum bir forma sahip olmasına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>-Hızır ile Musa dendikte, ilk akla gelen Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saat” adlı, Kur’an’daki ilgili kıssadan mülhem olan şiiridir. Kıssa’dan mülhem oluşuyla da şiirsel biçim ve içeriğe uygun olarak bu şiir bir tahkiyeyi içerir. Sizin alt başlığı “Olmak ve Aramak” olan kitabınızın esasını oluşturan <span id="more-11934"></span>“Hızır ile Musa”nız ise ilk bakışta manzum bir forma sahip olmasına rağmen, tahkiyeye yaslanmıyor. Bu biçimi ve tahkiye içermeyen öz’ü sormalıyım ilkin:  Siz metninizi nasıl tanımlıyorsunuz? Düşüncelerinizin zorunlu kıldığı bir dil-mimarisinin bilinçli olarak belirlediği bir şiirsel tutumu mu yoksa dizginlenmesi (kelimeye dökülmesi) zor bir zihni akışın kendi kendine edindiği bir suret mi?</strong></p>
<p>-Kitapta “Hızır ile Musa” başlıklı kısmı daha ziyade manzum bir formda kaleme aldım ve bu kısmı alttan alta bütünlediğini düşündüğüm “Olmak ve Aramak” başlıklı bir metinle tamamladım. Bu iki kısım, dolayısıyla bunlardan müteşekkil olan kitap, farklı zamanlarda kaleme alınmakla ve farklı formatlara sahip olmakla birlikte, beni son zamanlarda zihnen, ruhen ve şahsen meşgul eden meselelerin sonucu olarak kitaplaştı. Felsefe formasyonuna sahibim, tasavvufa derin bir ilgi duyuyorum ve bize bir tür kendilik bilgisi sağladığına inandığımdan şiire ve şiirsel düşünme diyebileceğimiz şeye en az analitik ve gidimli düşünceye olduğu kadar kendimi açık tutmaya çalışıyorum.  Ve eğer bu topraklarda yaşıyorsak, bu toprakların bir kavli varsa, bu kavlin muhakkak düşünmemizin tarzını, yönünü, ufkunu ve imkânlarını belirlediğini ya da belirlemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu kavil şiirle yoğrulmuş, şiirle meşbu.  Bilmenin gidimli olmayan tarzlarına kendimizi açık tutmalıyız. Evet, “Hızır ile Musa” bildik anlamda tahkiyeye yaslanmıyor, çünkü gidimli değil, adım adım ilerlemiyor. Aslında bu doğrudan doğruya metnin nasıl yazıldığı ile alakalı. Planlanmadan, tasarlanmadan, hiç hesapta yokken, yâderk bir şekilde, düşüne-düşleye yazıldı, bir başka kitabın hazırlıkları esnasında ortaya çıkıverdi. Kandinsky’nin sanat eserini tanımlarken kullandığı bir ifade var: “içsel zorunluluk”. Doğrusu, hem biçimi hem de muhtevası itibariyle bu kitap tam da böyle ortaya çıktı. Düş’ünme’nin özerk bir etkinlik olduğu kesin değildir. Kelimeye dikkat edersek, düşünmenin düşlemeyle akrabalığını fark ederiz. Belki de düş’ünsel ‘etkinlik’lerimiz edilgin bir alırlık temelinde mümkün oluyor demek lazım. “Hızır ile Musa” bir proje olarak değil, infialen ortaya çıktı. Metin, bir insanlık durumunun, temel bir deneyimin, bir nevi fenomenolojik tasviri olarak, keza kendi’nin ontolojisi üzerine bir düş-ünüm olarak okunabilir.</p>
<p><strong><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/E1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11935" title="E1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/E1-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" /></a>-İlk metninizde sabır ve sabırsızlık, ikinci metninizde özlem, hayal, korku ve ümit neyi işaret ediyor; ontolojik bir yapılanma mı söz konusu? Yine zikrettiğim kavramların izin sürerek sorarsam Hızır ile Musa bizde önceden oluşmuş imgeler bakımından ne’ye tekabül ediyorlar? </strong></p>
<p>-Önce şunu ifade etmeliyim: Sabır ve sabırsızlık, bunlar birer haletiruhiye, birer duygu-durumu ya da afeksiyon. Yine de bunları dar ve psikolojik çerçevede düşünmemek lazım. “Olmak ve Aramak”ta da, keza, özleme, korku ve ümit gibi başka haletiruhiyeler söz konusu ediliyor. İnsanın zamansallığının ya da dünyeviliğinin tezahürleri olan bu haletiruhiyeler bizim varlıkla, onun çeşitli düzeyleri, veçheleri veya tezahürleri ile ilişkimizi belirliyor. Bu anlamda onlar yeryüzünde bulunuşumuzun nasıllığı ile ilgili “olma tarzları”mız. Mesela ölen bir yakınımızın ardından kederlenirken varlık bize bir veçhesini açıyordur. Üzülürüz, seviniriz, korkarız, umarız, sabırsızlanırız… yeryüzünde böyle varoluruz. Bu bakımdan varlıkla hemhalliğimiz ve onu anlamamız, Heidegger’in de diyeceği gibi, bilişsel olmaktan öte ve önce afektiftir. Zamanla sarmalanmış  varlığa “oluş” dersek ve bizim zaman içre varlıklar olduğumuzu göz önünde bulundurursak, kendilik dediğimiz şeyin, aslında bir kend’oluş olduğunu teslim etmek gerekiyor. Ve eğer ben yani kendilik bir oluşsa, kendiliği sabit ve zaman-üstü bir töz olarak değil de, bir oluşum, bir imkân, bir tekevvün olarak, dolayısıyla bir yolculuk, bir ma-cera olarak anlamak gerekiyor.  Bu durumda sabır ve sabırsızlık gibi durumları psikolojik bir anlayış derekesinden ontolojik bir anlayış derecesine yani birer “olma tarzı”na yükseltmemiz gerekiyor ki kendiliğin varlıkla irtibatını bu yolla açıklığa kavuşturabilelim. Sabır, insanı ve onun yolculuğunu anlamamızda çok temel bir haletiruhiye, çok temel bir olma tarzı. Kâşânî’nin ifadesiyle, “sabır bütün halleri içerir” ve “hiçbir şey sabır olmadan tamamlanmaz”. Hızır ile Musa kıssasını hatırlarsak, burada bir yolculuk söz konusu, temelde içsel bir yolculuktur bu, bir seyrusülûk. Kendinden kendine bu yolculukta insan varlığı da yani varlığın düzeylerini de kat etmektedir. Burada temel bir kavram karşımıza çıkar, sabır ve onun eksikli kipi olan sabırsızlık. Sabır ve sabrı öğretmek Hızır’ın payına düşer, sabırsızlık ise Musa’nın. Biliyorsunuz Hızır zaman-üstü’dür, oluşunu çoktan ya da daha baştan tamamlamıştır, onun için bir arayış, kat edilecek bir yol söz konusu değildir, o zaten ne ise o olmuş olandır; oysa Musa zamansal bir varlıktır, oluş, arayış ve yolculuk halindedir, olmakta olandır; o, sabır-sızlana sabır-sızlana sabrı, sabretmeyi öğrenendir. Hepimiz Musayız. Yolcuyuz, yoldayız çünkü. Tabii, hepimiz Musa isek, her birimizin Hızır ile karşılaşma imkânı da var demektir. Hiç olmazsa, geçip gidene arkasından bakma şansımız vardır.</p>
<p><strong><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/E2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11936" title="E2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/E2-300x176.jpg" alt="" width="300" height="176" /></a>-“Olan aslında çoktan olmuş olsa da bizim onun tekrarına tanıklığımız, tekrar edeni ikrarımız hep sonradan.” cümlesiyle başlıyor metniniz ve ardından “karn”, “ol”, “çevren”, “varlık”, “oluş” “bozuluş” kavramları birbirini izliyor. Biliyorum “zaman” canınızı “çekecek” ve “sabır-sızlanı-yorum” diyeceksiniz birazdan ama kelimeleriniz zaman’a ve sabır-sızlanmaya yürürken söz konusu kavramlarla nasıl bir düşünsel ateşin içinden geçiyorsunuz? Diğer bir söyleyişle sizi Hızır ile Musa metnini kurmaya sevk eden düşüncenizin ikliminde “metni kurmaya hazırlanırken” neler olup bitiyor?</strong></p>
<p>-Sondan başlarsak, yazmak da bir olma tarzıdır ve hele hele içsel zorunluluk eseri yazmak muhakkak bir olma tarzıdır, meğer ki yazmak, geçelim mesleki vs. ilgileri, entelektüel ilgilerin de ötesinde varoluşsal ilgilerden kaynaklanıyor olsun. “Ben kimim?” “Burası neresi?”, “Burada işim ne?” gibi basit ve naif görünen temel sorulara ya da bunları soracak bir bilince, dahası bir bulunca sahip değilsek dinle, felsefeyle ve sanatla hiçbir asli irtibat kuramayız. Arama ve araştırma kabiliyeti geciken bilinçten ziyade sabırla pişen buluncun kârıdır,  çoktan olanı ikrar ve onun tekrarındaki yenilenişi fark etme kabiliyeti de keza onun kârıdır.  Sonuç olarak, içsel zorunluluk eseri okuyor ve yazıyorsak, sözünü ettiğimiz temel sorularla irtibatlıyız demektir. Bu zorunluluk da, bilinç düzeyinde farkında olalım ya da olmayalım, “nere”den atıldıysak “ora”ya doğru atılma ihtiyacını özbuluncumuzda duyma ile alakalı, atılım ruhunu içimizde taşımakla alakalı. Böyle bir zorunluluktan bahsedebilmek için sanırım önce bir “iç”in söz konusu olması lazım. Bir iç, bir derûn, bir gönül mekânı, bir derinlik… Bu söz gelimi ortodoks psikanalizin hiçbir şekilde kuşatamayacağı, dahası haberdar bile olmadığı mahçup bir alan. İster paçozlaşma deyin, ister takozlaşma, çepeçevre kuşatıldığımız şu bayağılaşma hali, şu hedonistik nihilizm, şu uydumculuk bugün zamanın ruhu haline gelmiş halde. İçimiz geçmiş adeta. Bir tür genel haletiruhiye bu. Toprağın kavlinden kopmanın bir sonucu belki de bu. Bizim bugün bu iç mekânı tevarüs ettiğimiz gelenekten istifadeyle yeniden tarif ve tasvire ihtiyacımız var. Bir ruh analizine değil de, daha ziyade bir nefs yani kendilik analizine ihtiyacımız var bizim. Nefs-i emmare’nin lağımlı labirentlerinde oyalanan ve insanın bilinç harici temel yapılarını benliğin bu derekesine irca ederek açıklayan psikanalize karşı benliğin bir üste, bir üste doğru katman be katman kat edilebilir oluşuna yani benliğin dönüştürülebilirliğine yeni bir dille işaret eden bir yaklaşıma, yeni bir formülasyona ihtiyaç var. Tabii bu varlık tasavvuruyla doğrudan ilintili, zira benliğin kat edilişi ile varlığın kat edilişi bir biriyle sıkı sıkıya irtibatlı. Belki de, bugün edebi ve santimantal olmayan bir tarzda ve işi vaaz üslubuna dökmeden bu iç mekânın, bu içselliğin ontolojisini yapmaya ihtiyaç var. Psikolojik olanı ontolojik olana doğru aşacak yeni türde bir ilm’ün-nefs’e ihtiyaç var. Her şey bir yana, tasavvuf bu bakımdan geniş olanaklar sunuyor bize, hem benliği tanımak, hem varlığı tanımak için, ya da belki benlik-varlık bağlılaşımını tanımak için. Evet, zamanın paçozlaştırıcı ruhuna teslim olmamak için toprağın kavline kulak vermemiz lazım. Kişisel benliğimizi olduğu kadar tarihsel benliğimizi, kişisel varlığımızı olduğu kadar tarihsel varlığımızı da kat etmemiz, keşfetmemiz lazım. Ben bunların ilginç bir biçimde örtüştüğünü, daha doğrusu birbirini talep ettiğini düşünüyorum. Zira varlıkla ilişkimiz ne zamandan yalıtık, ne de mekândan. Söz gelimi Heidegger’in de varlığı deneyimleme, tasvir ve tahlil etme tarzı ister istemez Alman’varidir, Yunan’varidir; onun düşüncesini kendi dilinden ve tarihinden, kendi zamanından ve muhitinden soyutlayarak düşünemeyiz. Bu kendi durumumuz için de geçerli. Dilimiz ve tarihimiz ontolojimize dahil ve bizim en temelde ihtiyacımız olan şey kendilik bilgisi.</p>
<p><strong><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/E3.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11937" title="E3" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/10/E3-266x300.jpg" alt="" width="266" height="300" /></a>-Sabır-sızlan-mayı ya da sabrın “sızlaması”nı “en başa” geç-kalmışlıkla ve aynı zamanda “ora’ya” “rücu telaşı”na yoruyorsunuz. Bu yorumuzunu kimin makamından yapıyorsunuz. Musa’nın sabır-sızlanması’na tepki duyan Hızır’ın makamından mı yoksa sabır-sızlanmaya karşı duramayan Musa’nın makamından mı?</strong></p>
<p>“Olmak ve Aramak”ta insanı bir kıstak, bir berzah, bir “ara” olarak tasvir etmeye çalışmıştım. Evet, insan bir ara; insan yerle gök, hayatla ölüm, şehvetle akıl, korkuyla ümit vs. arasında oluyor ne oluyorsa. Arada olmak, (arada durmak değil!) insan için tekevvünü, oluşumu yani bir oluş imkânını ifade ediyor ve bu aynı zamanda bir yolculuğu ve bir ara-yışı dile getiriyor. “Hızır ile Musa”da da “ara-da-olmak” ve “ara-yış” söz konusu, çünkü benliği ve/veya varlığı kat etmek böyle mümkün olabiliyor. Keza biliyorsunuz tasavvufta “el menziletü beynel menzileteyn” diye sıkça atıfta bulunulan bir tabir vardır. Sonra, insanın kalbinin Rahman’ın iki parmağı arasında olduğunu ifade eden hadise işaret etmek isterim. Bir salınımın, bir gerilimin, bir atılımın, bir hareketin, kısacası oluşun söz konusu olabilmesi için bir araya ihtiyaç var, aralanmaya ihtiyaç var. Bu bakımdan insan arada olmaya bırakılmış varlık; keza arayan, araya araya olagelen bir varlık. Sabır ve sabırsızlık, arayışın temel halleri, tıpkı korku ve ümit gibi. Mebde ve mead arasındaki insan, bir yandan “artık olmayan”a geç kalmış olmaktan ötürü sızlanma içindeyken, diğer yandan “henüz olmayan”a yetişme telaşı içinde. Sabır ve sabırsızlanma basitçe psikolojik durumlar değil burada, bunlar kendilik dediğimiz şeyin ontolojisine içkin bizzat ve insanın zamansal bir varlık oluşunun ifadeleri. Şu halde elbette sabır-sızlana, sabır-sızlana ya da sabırsızlana sabırsızlana sabrı öğrenmeye çalışan Musa’nın makamından konuşuyoruz. Hızır için ara-yış söz konusu değildir, o tam-bulunuş makamındadır zira.</p>
<p><strong>- “Kim-ve-Ne / olduğunu / bilen / elbet bilir: KENDİ, KİM-es-NE’dir” (dir’in üstü çizili) kelimelerinizden hareketle anlam-ları cümle yükünden kurtarıp, kelimenin kendisine taşıtmaya çalıştığınızı söyleyebilir miyiz? Ve söz konusu kelimelerinizle  “Kendini/nefsini bilen Rabbini bilir” hükmüne ulaşmak için cümlelerin çok da gerekli olmadığını, bir ya da birkaç kelimenin yeterli olacağını söylemek istediğinizi düşünebilir miyiz?</strong></p>
<p>- Bu sorunuz zor meselelere açılıyor. Başlangıçta kelime ve şey bir ve aynıydı ya da bitişikti belki. Nitekim Parmenides varlık ve düşüncenin bir ve aynı olduğunu söyler. Her halükarda kelimeler bizim gözümüz, varlığı onlarla algılıyoruz. Yine Adem’e isimlerin öğretilmesini, onun Rabbi’nden bir takım kelimeler almasını –cümleler değil– bu çerçevede düşünebiliriz. Kelimeleri illa fonetik birimler olarak almamız gerekmiyor, dil bir vasıta değil insanı insan yapan bir vasat daha ziyade. Kelimeler içinde var oluyoruz, balığın suda var olduğu gibi. İnsan zamansal bir varlık olduğu gibi, dilsel bir varlık aynı zamanda. Bu bakımdan kelam insanın da zati sıfatı. Tabi su bulanmış, kirlenmiş olabilir, ki öyle. Bize varlığı dil gösteriyorsa, dilin yozlaştığı noktada, varlığı bulanık, çarpık ya da şaşı biçimde görüyor olabiliriz, giderek varlığa körleşmiş olabiliriz. B-ilgi her şeyden önce varlıkla ilgiyi ifade eder ya da kurar. Modern zamanlarda güya bilgi çoğaldıkça daha çok şeyi gördüğümüzü iddia ediyoruz, gördüğümüz gözümüzde biriken çapaklar olmasın? Sorunuza göndermeyle, dil-varlık ilişkisinde temel mesele giderek çoğalan bu çapaklar belki de, sözü çoğaltmaktan, çoğaltırken de ucuzlatmaktan başka bir işe yaramayan çapaklar. Daha güncel anlamda şunu ilave etmek isterim: Bugün dile ihtimamsızlık ya da dilerseniz dildeki paçozlaşma bizim tarihsel ve milli varlığımızı tehdit eden en büyük tehlike. İnsan olarak, dille, dilde ve dilden kıymet buluyoruz. Peki dilin kıymetini biliyor muyuz? Dilin asliyetinden, doğru ve güzel kullanımından uzaklaştıkça insan ve millet olarak değersizleşiyoruz, bayağılaşıyoruz. “Kendini bilen Rabbini bilir” diyorsunuz, elbette. Dile hassasiyetin kendilik bilgisine bütünüyle içkin olduğunu düşünüyorum. Türkçede mutlu bir tevafuk sonucu Farsçadan gelen ve “gönül” anlamına gelen “dil” ile ve Türkçenin kendisinden gelen ve “lisan” anlamına gelen “dil” sesteş. Bu bize lisanın gönülde temellendiğini kavramada kolaylık sağlıyor. Dilimiz, insanlığımız; her iki manasıyla dilimize sahip çıkmamız, ihtimam göstermemiz lazım. Adem rabbine O’ndan aldığı kelimelerle yaklaşacaktır. Demek ki kelimelere ihtimam dini bir vazife aynı zamanda, bir ibadet. Dil –yani lisan ve/veya gönül– olmasaydı arınma ve yaklaşma, dolayısıyla marifetullah nasıl mümkün olacaktı? Yine, “kim”in “ne” olduğunu ve “kendi”nin “kimesne” olduğunu biz dilden öğreniyoruz. Nihayet, dil sahibi varlıklar olduğumuz içindir ki “kimesne”nin “ne”sinin “nun”la, dolayısıyla “kün”le bağını keşfediyoruz.</p>
<p><strong><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/09/hzic.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11774" title="hzic" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/09/hzic-191x300.jpg" alt="" width="191" height="300" /></a>-Metninizin “Sabr-ede-bili-yorum” kısmıda “Ol!a Durmak”a geldiğimizde manzum söyleyişleriniz -ilk sorumdaki suret’e atfen belirtiyorum- ilginç bir  görselliğe evriliyor. Sanki bir mermer kesme gibi duruyor kimi kısımlar, sanki bir anıtın kaidesine dönüşüyor kimi kelimeler, sanki bir merdiven kuruluyor gökyüzüne doğru, sanki bir kuş figürü oluşuyor (s. 73) ve bu hal “Sabrın Döşüne Yatmak”a da uzanıyor: sanki bir adam rüku ediyor (s. 81), sanki noktası “nun” olan bir soru işareti beliriyor, sanki bir adam “dinelip” yürümeye duruyor. O halde “kim”e “ne” oluyor hocam ya da “ne”, “kim”i böyle kılıyor?</strong></p>
<p>-Kelime her ne kadar temelde sessel ise de, yazıya döküldüğünde görsel bir veçhe de kazanıyor. Çizginin de dili var, hatta bir şiirselliği var. Oradaki figürler için, onları adeta metin talep etti diyebilirim. Mesela, diyelim bir malzemeye baktığınız zaman, bazen orada saklı bir figürün, bir şeklin, bir suretin size sanki oradan selam ettiğini hissedersiniz. Ben o selamı aldım ve saklı olanın açığa çıkmasına yardım ettim, hepsi bu. Yoksa kelimeleri en başta belli bir figüre doğru tertip etmiş, zorlamış değilim. Bilhassa, oradaki kuş figürü için geçerli bu söylediklerim. Sonradan o figürde iç içe birden fazla figürün yattığını fark ettim hayretle.</p>
<p><strong>-Hızır ile Musa’yı bir obelisk, “Olmak ve Aramak” başlıklı yoğun metninizi de onun bir tür kaidesi gibi okuduğumu itiraf etmeliyim. Ve Buradan tekrar kitabınızdaki ilk epigraflara dönerek ve son olarak şunu sormak istiyorum: Kaidenin öz’ünde “hikmet arayanlar”ın (Kaşani, Yunus Emre, Geothe, Nesefi vd.) birlikte kardıkları harcın olduğuna hükmedersek, obelisk’te (size ait olanda) Kelam’ın kendi semavi yurdunu arayışı mı var?</strong></p>
<p>-Evet, arayıştan bahsettik. Yazmak da aramanın bir tarzı. Bu bakımdan bu kitap bir araştırma. Platon’un Şölen diyaloğunda filozoftan sophos’u yani hikmeti arayan kişi olarak bahsedilir. Filozof, cehalet ile bilgelik arasında olan kişidir. Ama yönü, arayışı sizin tabirinizle kelamın semavi yurduna doğrudur. Biliyorsunuz filozofun tam karşılığı “bilgeliği seven” demek. Ya da benim hoşuma giden karşılıkla “hikmetperver” demek. Filozof hikmetin sahibi değildir ya da henüz sahibi değildir, öyle olsaydı ona “hakîm” demek daha uygun olurdu. Ama aramadan hikmete sahip olmak mümkün mü? Bir de, “aramak” derken zihinsel faaliyetle mukayyet bir şeyden bahsetmediğimi bilhassa belirtmek isterim. “Olma”nın temel bir kipidir aramak. Ancak insan arar.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK KİTAP, 05.10.2011) </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/ozan-gozel-ile-hizir-ile-musa-uzerine-soylesi/2011/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

