<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Basında Öykü</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/alintilar/oyku-ve-oyku-yazilari/basinda-oyku/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Feb 2012 22:09:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>YALNIZLIK AYETİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/ayseultulu/yalnizlik-ayeti/2009/04/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/ayseultulu/yalnizlik-ayeti/2009/04/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Mar 2009 22:30:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AYŞEGÜL TULÛ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=4515</guid>
		<description><![CDATA[Annem, Yalnızlığın dimağa çarpan esrarı ile lâl oldum yine… Görünmeyen yüzler dolaşırken çevremde, saklanırken enfüsi soluklar; içime gömdüler beni bir daha… Karanlık burası, tenha, alışılmadık… Avare dolanırken sessizlikte ellerin nerede? Yalnızlık güzeldir derdim, “onu gurbette yaşamak ayrıdır” diye mukabele ederdin her seferinde. Ben bilmezdim, bilemezmişim meğer yalnızlığı doyasıya yaşadığımı sanırdım. Hürdüm, özgürdüm ve kendimleydim.  Saatlerce [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Annem,<span id="more-4515"></span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Yalnızlığın dimağa çarpan esrarı ile lâl oldum yine…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Görünmeyen yüzler dolaşırken çevremde, saklanırken enfüsi soluklar; içime gömdüler beni bir daha… Karanlık burası, tenha, alışılmadık… Avare dolanırken sessizlikte ellerin nerede?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Yalnızlık güzeldir derdim, “onu gurbette yaşamak ayrıdır” diye mukabele ederdin her seferinde. Ben bilmezdim, bilemezmişim meğer yalnızlığı doyasıya yaşadığımı sanırdım.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Hürdüm, özgürdüm ve kendimleydim.<span>  </span>Saatlerce aramazdım ses, soluk, bir ışık…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Kalabalıktaki yalnızlığın gülen yüzündeydim. İlk ayrılışımız vardı ya hani, ağlamadığım tek gidişim. Hayallerini kurduğum, hasretini çektiğim, kendimi bulacağıma söz verdiğim gidişim. Farklı mekânda sırlı zamanın hülyasıyla ilk terk edişim.Geleceğimi duyanlar, adım yazılı cam kavanozdan kelebekleri salmışlar İstanbul semalarına. Her birinin kanat çırpmasıyla büyülendim. Yaşamanın zevkini hülasa ediyordum. Gökkuşağı köprülerinden, mis kokulu yağmurlardan geçtim. Sonra deniz, mavi bakmayı öğretti. Eteklerimi toplayıp renk armonisine adımımı atmıştım adeta. Alûde bir sabahta kelebekleri aradım. Tuyûr âleminden, ‘yok oldular’ nidası yükseldi! Neon lambaları, film afişleri, seyyar satıcılar ve araba uğultusu. Hüzün musikisiyle bir bir girdiler içeriye. Kaybolduğunu hissettiğin an nasıl arkana dönüp bakarsın heyecanla, kaybettiğimi anladığım an ki halimdi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Şimdi ağlayanların ferdasındayım. Uzakta, müphem yalnızlıkta, fildişi kulesindeyim. Yaşadığım düş kulesinin yüksekliğini her gün biraz daha uzatıyorum… Acıtan sözleri duyunca bir kat daha çıkıyorum… Gülümseyen çehrelere rastlayınca kapatıyorum pencereleri… Yanık gönülleri alıyorum içeriye kimi zaman. Öyle ki; kulen vatanındır, huzur kaynağındır, yabancı eller değmesindir ona… İçeridekileri hazır olda bekletirsin, yargı sürecindedirler… Bir sürçmeyle itersin dışarı… Kimse olmasa dersin herkes yanındayken, yanında olduklarını bildiğindendir bu…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Tezatlar içerisinde sesime ses vereni arıyorum. Huzur limanım, yalnızlıkta soluklanıyorum. Nefeslerim sükûta erdikçe perdeler sıyrılıyor. Çilehanenin duvarlarındaki esrar bir bir çözülüyor. Her bir levhaya yalnızlığa dair sözler işlenmiş. ‘Geceleyin kapılar kapanıp da ışıklar söndüğünde, odamda yalnızım deme, yine yalnız değilsin’ yazıyor birisinde. ‘Bir derin kuyuya benzer yalnızlık. Taş atmak kolaydır içine: ama bu taş dibe inecek olursa, deyin bana, kim çıkarabilir?’ diye soruyor diğerinde.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Lâhuti bir ses duyuluyor ardından; ‘Kimi semalara çıkar onunla kimi de yeryüzüne sığamaz bir türlü. Kimi tutsaktır, kimi âşıktır, kimi de çılgınca sarhoştur; devası yalnız Olan’a adanmışlıktır… O’nda tükenene yalnızlık gıdadır…’ &#8220;Diriliş zamanında bile lütfüm seninle beraberdi. Onun için, mutmain ol ki, bu önemli görevde sen yalnız değilsin. Lütfümüz seninle beraberdir.&#8221; Yaradan’dan bir mesajdı yüreğine dolan ve yalnızlığı sevdirdi Nebi’ye. Duruyorum/duruluyorum. Her yerde O, yalnız O var. Dostun acı sözünde, sevgilinin gitmesinde, geç kalmış bir vapuru beklerken karanlıkta yalnız değilim. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Günler çileli olmuş alınlara bir çizgi daha düşmüş. Karanlık olsun istersin ritimlere takıldığın anlar. Kaderin görünmezine yaklaşırken kulakların yanar, bir sese takılır gözlerin susarsın ağaçlar eğilir. Zaman ilerliyor, yelkovan iz bırakmadan akrebe yaklaşıyor. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Beklesem bahar olur, güz geçer, çiçeklere dalarım,</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Baktığın sustuğun gittiğin yerdeyim,</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Hasret yalnızlığının basamağında oturuyorum </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Sahi yalnızlık var mıdır, ya gitmeler</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Suskun, susuz, kimsesiz çiçeğin</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Dağ ortasında ellerini açmasıyla semaya bir rüzgâr savruldu</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Anne bugün bir şey daha öğrendim</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Öğrendiğimle yeniden dirildim,</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Meğer yalnızlık içimizdeymiş</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bir tebessümle çözülürmüş</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Kucağımı açtığım yeşil elmalar hala dallarda </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Peki ben ne zaman büyüyeceğim?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Kırmızı bir tülle önünde durup ağlayacağım</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Ağlamam ondandır ki</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Saçlarımı uzatamayışım sesinde soluklanamayışım</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Fecirdeki duanı kırlangıç sokağına usulca sal</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Yaşlı bir iklimde acıyla bağlanmış olsam da</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Çözülür kareler aşina kuşlar en kuytu yanıma konmaya</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bilmem ki avutan pembe battaniyem solar mı?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Ahitleşmiştik süveydalar adına</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Zemheri adına</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Yalnızlık adına</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Dokununca ışıklar yeryüzüne aydınlanmayacak bu kış</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Nurunu anmadan toprak çekilmeyecek</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Sükûtunda sedef saklıydı</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Gözlerinde inci</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Tutamadığım yaşlara ağlıyorum şimdi</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Acıya aşka ve yalnızlığa</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Yüreğim uzaklara yelken açtığı an</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Anlıyorum seni</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Ve sinelerinde hüzün gezinenleri</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Ben küçüğüm anne</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Yalnız bırakma</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Özellikle geceleri…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Ay Vakti, 100. Sayı</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/ayseultulu/yalnizlik-ayeti/2009/04/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ANTON ÇEHOV&#8217;UN KIRKDÖRT YILI</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/sevdadiragacambaz/anton-cehovun-kirkdort-yili/2007/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/sevdadiragacambaz/anton-cehovun-kirkdort-yili/2007/12/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Nov 2007 22:04:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SEVDA DIRAGA CANBAZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/index.php/basinda-oyku/sevdadiragacambaz/anton-cehovun-kirkdort-yili/2007/12/</guid>
		<description><![CDATA[Modern öykünün üç büyük kurucusundan biri olarak tanınan Anton Çehov, 17 Ocak 1860’ta Azak Denizi’nin kıyısındaki Taganrog kasabasında doğdu. Katı Hristiyan despotizmi ile yoğrulmuş bir babanın oğlu olan yazar, ilkokul sıralarından Bozkır’daki avareliğine, Yalta’daki aşk dolu günlerinden, Karaorman’da bir Alman otelinde son nefesini verene kadar, 44 yıllık bir yaşam öyküsüne çok şeyi sığdırdı. Çehov’un yazı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Modern öykünün üç büyük kurucusundan biri olarak tanınan Anton Çehov, 17 Ocak 1860’ta Azak Denizi’nin kıyısındaki Taganrog kasabasında doğdu. Katı Hristiyan despotizmi ile yoğrulmuş bir babanın oğlu olan yazar, <span id="more-1827"></span> ilkokul sıralarından Bozkır’daki avareliğine, Yalta’daki aşk dolu günlerinden, Karaorman’da bir Alman otelinde son nefesini verene kadar, 44 yıllık bir yaşam öyküsüne çok şeyi sığdırdı. </p>
<p>Çehov’un yazı serüveni, 13 yaşında iken doğduğu kasabaya gezici bir tiyatronun gelmesiyle başlıyor. Burada ilk kez tiyatroyu, dekorları, “Güzel Helena Opereti”ni, melodramları ve Fransız öykünmesi vodvilleri izliyor. O zamanlar, kilise yerine tiyatroya gitmek “kötü yerlere gitmek” şeklinde telakki ediliyordu. O günün öğretmenleriyse, özgür düşünce okulları olarak görülen tiyatroları hoş karşılamıyorlardı. Çehov buradaki ilk tiyatro izlenimlerinin etkisiyle bir yandan tragedyalar ve farslar yazıyor; diğer yandan da kardeşleriyle birlikte tiyatrosum oyunlar oynuyordu. Bir süre sonra da “Kekeme” adlı bir gülmece gazetesi çıkardı. Çok kolay yazıyor ve konu bulmakta hiç zorlanmıyordu. Yazılarında “Antoşa Çehonte” takma ismini kullanıyordu. Kardeşleri ve arkadaşları da onun gibi gülünç olmaya çalışarak, eğlence olsun diye yazılar çiziktiriyorlardı. Üniversite çağına gelince, Tıp eğitimi için Moskova’ya gitti. Para kazanmak maksadıyla Moskova’da da küçük gazetelerde yazmaya devam etti. Ama çoğundan emeğinin karşılığını alamıyordu. Bazen yazıları yayınlanıyordu, ama o kadar çok geri çevrilme ve kaba karşılanmalar yaşıyordu ki&#8230; Bu durumu İrina Nenirowski şöyle anlatır: “ Böylesine kötü giyimli, bu kadar kendini hor gören, yeteneksizliğinin ve bilgisizliğinin bu denli bilincinde olan gençlerin onurunu korumayı hiç kimse düşünmüyordu. Çoğu kez getirdiği yazıyı okumak bile istemiyorlar ve: ‘Bu da yazı mı? Serçenin burnundan bile kısa&#8230;’ şeklinde tepki veriyorlardı. Arada bir okuduklarındaysa, genç yazara lütfen şunları söylüyorlardı: ‘Hem çok uzun, hem de yavan&#8230;’ Sonra ekliyorlardı: ‘Kendi yazdığını ölçecek bir eleştiri anlayışına ulaşmadan yazı yazılmaz&#8230; Umutsuzluk içinde ama yılmadan kâğıtları yırtıp, yenisini yazıyordu.”</p>
<p>Nihayet bir gün hatırı sayılır bir gazetenin sahibi olup, çok para ödemeden iyi yazılar yazabilecek yeni yetenekler arayan Suvorin ile tanıştırıldı ve onun gazetesinde yazmaya başladı. Bu süreç onun için ciddi anlamda bir yazma süreci olarak nitelendirilebilir. Bu gazete aracılığıyla kısa sürede tanınmaya başladı. Bir süre sonra yazıları sık sık basılır oldu. Verimi her gün artarak 1885’de en üstün düzeyine ulaştı. O yıl öykü, yazı ve güldürü olarak yayımlanan yazı sayısı 129’a ulaşmıştı.<br />
1885 yılında bir gün edebiyat dünyasının seçkin çevrelerinden biri olan Grigoroviç’ten bir mektup aldı. Bu mektup, hayatının dönüm noktası olup, kendisini fark ettiren, yetenekli olmanın ağırlığını omuzlarında hissettiren bir silkiniştir onun için. Adeta altının değerini bilen, bencillikten uzak bir sarrafla karşılaşmıştır. Öyle ki bu sarraf Anton’a kendisinin bir değer olduğunu, onda bir değer gördüğünü söylerken, dostça bir tavsiyeyi eklemeyi de unutmuyordu: “Sanatına karşı daha duyarlı olmalısın! Bu kadar çok yazı yazmamalısın!”<br />
Ne zordur bir yeteneğin mevcut ortamda, eleştiri oklarından yara almadan ortaya çıkabilmesi ve destek bulabilmesi&#8230; Zira Grigoroviç’in mektubu olmasa, belki biz bir Çehov’u, Flaubert olmasa bir Maupassant’ı bu şekilde tanıyamayacaktık bile&#8230; </p>
<p>Grigoroviç’in yukarıdaki mektubuna cevaben Çehov’un yazdıkları da oldukça manidardır: “Yakınlarım yazarlık çalışmalarımı hiçbir zaman ciddiye almadıkları gibi, bu çiziktirmeleri işe yarar bir meslekle değiştirmemi öğütlemekten de geri durmadılar. Moskova’da yüzlerce dostum ve burada da bir sürü yazar var. Beni okuyan ya da bende bir “sanatçı” gören kimseyi anımsamıyorum. Moskova’da edebiyat çevresi dedikleri şey var. Gidip onları bulsam, mektubunuzdan bir parça okusam suratıma güleceklerdir. Gazetede beş yıldır sürdürdüğüm avareliğim boyunca kendimi hor görerek çalışmaya alışmış olmam ve hekim oluşum dolayısıyla tıp sorunlarına boğazına kadar gömüldüm. Bunun için yazdıklarıma hiç özenmedim. İki tavşanın birden ardında koşulamayacağı sözü (geçim derdi yüzünden hem yazı işleri, hem hekimlik ile birden uğraştığı için Çehov böyle ifade etmiştir), hiç kimseyi benim kadar uykusundan etmemiştir&#8230;”.<br />
Yetenekli olmanın ağırlığı Anton’un omuzlarına çökmüştü. Bugüne dek özgürdü. İstediğini istediği biçimde yazabiliyordu. Bundan böyle, ondan bir tavır takınması bekleniyordu. “Rusya’nın yeterli yol göstereni yok muydu? Onlara bir tane daha mı eklemek gerekiyordu? Kendisine bağlanan umutları haklı çıkarmak mı gerekliydi? Şimdi ondan istenen neydi? Ağırbaşlı olması, uzun ve yoğun öyküler yazması, her satırının bir ders taşıması&#8230;” O günün Rus toplumu böyleydi. Yazar Avrupa’daki gibi estetik bir sanat zevki için yazmıyordu. İşte bütün bunlar Anton’un zihninni kurcalıyordu. Bu yüzden daha bir özenerek yazma gayreti içerisine girdi. </p>
<p>60’lı yılların Rusya’sına bir göz attığımızda, çileli bir toplum olduğunu görürüz. Rus halkının ezici çoğunluğu köleliğin kaldırılmasını istiyor, toplumsal reformları özlüyor, daha iyi bir gelecek düşlüyordu. “Bütün kötülükler mujiğin köle olmasından geliyor,” diyorlardı. Bu durum gitgide Rus köylüsünü bir model, bir ülkü biçimine sokmuştu. Her şey miskinlik ve serkeşlik içindeydi. Bu serkeşlikten iğrenmeksizin ve acıma duygusu ile söz edecek bir yazar bekleniyordu. Zira o zamanlar edebiyatın kafalar üzerinde büyük bir egemenliği vardı. Rus halkı için edebiyat, Avrupa’da olduğu gibi avare, bilgili ve ince beğenili insanların aradığı bir estetik duygu değil, bir doktrindi. Bir yol göstericiydi Rus yazar&#8230; Avrupalı bir okur gibi: “Biz neyiz? Diye sorulmuyordu. Korku ile “biz ne olmalıyız?” diye sorguya çekiliyordu? Her yazar da kendi yönteminde bir cevap vermeye zorlanıyordu.<br />
“Karamazov Kardeşler” yeni çıkmıştı. Saltikov- Scadrin “Golovyov Ailesini” yazıyordu. Turganyev’in güzel ve melankolik öykülerinin tutulduğu bir dönemdi. Tolstoy ise kraldı adeta toplum gözünde ve bütün Rusya’nın saygı duyduğu bu adamlar arasında. Yalnızca geçimini sağlamayı düşünen, alçakgönüllü bir delikanlı Anton Çehov ilk öykülerini bu ortamda yazmaktaydı. Aydınlar tanımak bile istemedikleri mujiği eskiden beri yüceltmişlerdi. Çehov’a göre, “bir kubbede oturmak, köylünün saçtığı kokuyu içlerine çekmek, onunla söyleşmek, nasıl yaşadığını, sevdiğini, karısına ve çocuklarına nasıl davrandığını öğrenmek&#8230; Böyle şeyler Rus aydınını hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Rus aydınları bu çıplak ayaklı, kirli sakallı, İvanlarda, Dimitrilerde birer ermiş yaratmak için olanca güçlerini harcıyorlar ve Tolstoy’la Turganyev’in öğretilerini yineliyorlardı. “ Mujik iyidir, o bir ermiştir.” Bu hiçbir aydın tabakasının bilinçli bir inancı değildi, yalnızca siyasal bir tutumdu. Sonunda kölelik kaldırıldı. Köylünün de efendileri kadar zulüm ve alçak işler yapabilecek yaradılışta, olduğu çıktı.” Çehov bu düşüncelerini Melikhovo gezisinden kalan anılarıyla bir roman kadar uzun iki öyküde yazdı: “ Köylüler ve “ Çukur yolda”. </p>
<p>Bu iki öyküde Çehov’un mujikleri anlatış biçimi, o dönemin aydın tabakasını adamakıllı şaşırttı. Gorki’nin acı bir alayla dediği gibi “İnsanlar onun aynı zamanda iki ayrı iskemlede oturarak kendini rahattan yoksun bırakmasını ( hem doktor, hem yazarlık ile uğraşmasını)” bir türlü anlamadılar. Ama Çehov, mujikleri, öncelikle damarlarında mujik kanı dolaştığı için içgüdüsel olarak; sonra da onları gidip gördüğü ve hekim olarak baktığı için iyi tanıyordu. Aydınların yanıldığını görebiliyordu. “Rus mujikleri ermiş değildiler. İçlerinde yaratılıştan iyi olanları, ‘Çukur Yol’daki Lina gibi boyun eğişleri, ‘Köylüler’deki Olga gibi hep ezilecek kurbanlar vardı. Ama ona göre “bütünüyle ne kaba ve ne kadar hayvanca, ne yoksul, ne vahşi bir yaşamdı bu&#8230; Uzun bir kölelik düzeninin hayvanlaştırdığı, eş kıldığı, tanrısal bağın coşkulu ve etkili biçimde şimşek gibi görünüp kaybolduğu insan sayılan yaratıklar. Dindarlık yalnız görünüştedir.” Çehov köylüleri işte böyle görüyordu. </p>
<p>80 li yılların Rus zekâsını yönlendiren üç eğilim vardı. Bunların ilki: “Boyun eğmek ve erdemleri kullanmak&#8230;” Öte yandan “Olağanüstü reformlar neye yarar? Her insan kendi dünyasında elinden geleni yapsın. Bu kadarı yeter.” Diyorlardı. Fakat buna karşın, “en küçüğünden en büyüğüne dek herkesin çalıp çırptığı bir ülkede nasıl ve niçin dürüst kalmalı?” diyenler hiç de azımsanacak gibi değildi. İkinci eğilim bireycilikti (sanat sanat içindir). İyi düşününce bireycilik de iyi değildi; binlerce suçsuz insanın yaşadığı acıları unutabilmek için taş yürekli bir vurdumduymaz olmak gerekiyordu. Üçüncü eğilimse, benliğin mükemmelleştirilesiydi.. Bu, Tolstoy’un yaygınlaştırdığı mistik akımdı. Her şeyin sonunda ölümü gören, niçin var olduğunu, içtenlikli bir umutsuzlukla anlamaya çalışan, varlık sancısını ve varlık sorusunu kendine soran, benliğini unutup kendini mutsuz insanlığa adamayı öğreten, yazar Tolstoy’un değil, kuramcı Tolstoy’un yaygınlaştırdığı akımdı. Fakat Rusya, küçük erdemlerin esaretini kıracak kadar büyük ve yoksuldu. “Milyonlarca bilgisiz insan için bir ya da on, ya da yüz okul yaptırmak neye yarar? Bütün Rusya açlıktan kırılırken bir kentin, bir köyün insanlarını niye doyurmalı? En küçüğünden en büyüğüne dek herkesin çalıp çırptığı ülkede nasıl ve niçin dürüst kalmalı?” diye düşünüyorlardı. Bu akımın etkisinde Çehov’da bir dönem kalacaktı. Ne yazık ki bu eğilimlerin hiçbiri iyi niyetli bir yazarı tamamıyla hoşnut kılmıyordu o dönem Rusya’sında.<br />
Çehov en sonunda, yazarın rolünün önemini ve trajik bir yazgıya sahip Rusya gibi bir ülkede, yaratılan her eserin büyük bir sonuca ulaştığını anlıyordu. Tolstoy’un etkisindeydi ama Tolstoy’dan daha öteye gitmek istiyordu. Oysa bu iki yazar kadar birbirinden farklı iki kişilik düşünmek imkânsızdır. Büyük toprak ağası Tolstoy, yoksul sınıfı yüceltir, örnek gösterirdi. Oysa aşağı tabakadan yetişmiş Çehov ise onlara karşı aynı anlayışlı sevgiyi gösteremiyordu. Tolstoy, inceliği, lüksü, bilimi, sanatı hor görüyordu. Çehov ise bütün bunları seviyordu. Ama aralarındaki en doldurulmaz uçurum, kuşkusuz Tolstoy’un dini bütün bir insan oluşu, Çehov&#8217;unsa olmamasıydı. Fakat bu durumu o günkü katı Hristiyan despotizmine ve içi boşaltılıp, ritüelleşmiş bir inanca tepki olarak algılamak yerinde olsa gerektir. Bu toplumun kiliseden uzaklaşan entelektüelleri, uzaklaştıkları ölçüde de hakikate yaklaşıyorlardı. Zira Çehov, çocukluğundan beri bu katı despotizmin acısını derin bir şekilde yüreğinde hissetmişti. </p>
<p>Çehov, Tolstoy’un etkisinde bir çok eser yazdı. Örneğin, “Her günkü bir Öykü”, “İyi insanlar”, “Yolda”, “Raslantı”ve “Dilenci” adlı eserleri&#8230; Fakat bu durum onun sanatına çok zarar verdi. Çehov birkaç yıl süreyle Tolstoy’a öykünmekle hiçbir şey kazanmadığı gibi, yaşamında ilk ve son kez dünyayı kendisinin olmayan bir gözle seyretti. Örneğin,“ Her günkü Bir Öykü”, “İvan İliç’in Ölümü”ne benzemiştir fakat Tolstoy’un amacına ulaştığı yerde, Çehov hedefini yitirmiştir. Bu dönemde yazdıkları bu nedenle onun öyküleri arasında en güçsüz ve en az inandırıcı olanlarıdır. Çehov; “Türkler nasıl Mekke’ye gidiyorlarsa, biz de Sibirya’ya gitmeliyiz”, diyordu. Milyonlarca Rus orada acı çekiyor, ölüyordu. Yazar için bu gözyaşı denizine, bu dayanılmaz acılar toprağına gözleri kapatmak, sırt çevirmek imkansız bir şeydi. Bu düşüncelerle doğu gezisine çıktı. Tolstoy’un etkisinden kurtuluşu da bu döneme rastlayacaktı. Geri döndüğünde büyük bir soğukkanlılık ve güvenle gördüklerini anlatacak ve belki de yazdıklarıyla bu insanlık dışı yönetimde bazı olumlu değişikliklerin yapılmasında etkili olacaktı.</p>
<p>1889 da yorgun, sinirleri bozulmuş, endişe ve düş kırıklığı içinde Çehov, hala Tolstoy kuramından kendini kurtaramamıştı. Ancak doğu gezisinden döndükten sonra Tolstoy’un etkisinden giderek sıyrıldığı ve öykü tekniğinde artık sadece tanıklıkla yetindiğini görülüyordu. O bir hekimdi, bu yüzden de bilimi ve gelişmeyi Tolstoy gibi horlamamak gerektiğini düşünüyordu. Çehov’un gözünde buhardan yararlanmayı bilen bir insan, et yemeyen ya da iffetli yaşam sürenden daha fazla insanlığın iyiliğine çalışmış oluyordu. Bu nedenle de Tolstoy’un, bütün kötülüklere çare sayılan “ruhu olgunlaştırmak” kuramı ile arası hiç iyi değildi. Çehov ise “Moskova’dan Sahalin’e kadar gezdiğim Rusya, hayran olduğum Batı Avrupa, çevremde ve yaşamımda gördüğüm her şey bana Rus yaşamının kötü olduğunu, bu yaşamı değiştirmek, gerekirse alt üst etmenin kaçınılmaz olduğunu anımsatıyordu. Ama bunun için bir çeşit Nirvana’ya çıkmamak, ruhun yararsız bir seyircisi olarak yok olmamak gerekli” diye düşünüyordu. Tolstoy Etkisinden Kurtuluşu, “6 Nu.lu Koğuş” adlı eserinde iyice belirginleşmişti. Bu eser, Çehov’un Rusya’da daha çok tanınmasına çok yardım edecekti. </p>
<p>Çehov’un öykülerindeki konu seçimini incelediğimizde, sayfalar içersinde insana vergi deneyimleri toplamaya çalıştığını görürüz. Çehov’un kalabalık arasında bir insanı seçmesinin nedeni o insandan söz etmek ve onun yaşamındaki herhangi bir bunalımı anlatmak değildir. Yaşamda günlerin en seçkin olanını değil de herhangi birini, sıradan bir kişiyi seçerdi. Örneğin “Vanka Dayı&#8230;” da olduğu gibi.<br />
Çehov, Bozkır’nı 1887-1888 de ciddi bir dergi için yazdı. Bununla, gençliğinde hızla ve beceriksizce yazdığı öyküler bir kenara bırakılırsa, hayatında ilk kez kısa öyküden uzun öyküye yönelmişti. Bu öyküyü tüm bakışların üstünde olduğunu bilerek korka korka yazdığı anlatılır: “Bir Bozkır öyküsü yazdım. Yazdım ama kuru ot kokusu çıkarmadığıma inanıyorum bu kez” diyordu. “ Ukrayna köylüleri, öküzler, güneyin küçük ırmakları” Anton’un tanıyıp sevdiği her şey bu öyküde yer almıştır. Sonraları Gorki, “bu öykünün her sayfasının incilerle işlenmiş olduğunu” söyleyecektir. Bozkır okurları tarafından çok beğenildi ama Çehov bu beğeniyi ağız tadıyla yaşamayadı. Tam Bozkır’ın yayımlandığı günlerde, ilk dramı İvanov, Moskova’da başarısızlığa uğradı. </p>
<p>Çehov, bu başarışızlık karşısında “Çağdaş oyun yazarları yapıtlarını yalnızca melekler, canavarlar ve dalkavuklarla dolduruyorlar. Ben özgün olmak istedim, bir haydut, bir melek yaratmadım, kimseyi aklamadım” diyerek kendini savunuyordu ama gerçek şu ki Tiyatro seyircisi ondan hiçbir zaman hoşlanmamıştı.<br />
Eleştirmenlerin ve okuyucuların isteklerine karşın, Çehov’un yapıtlarında öğrettiği bir şey yoktur. Hiçbir zaman Tolstoy gibi: “ Şöyle davranın, başka türlü değil” diyemedi. Kendini bulma süreci esnasında Tolstoy’un etkisine girdiği dönem dışında öykülerinde olması gerektiği gibi, sadece tanıklıkla yetindi. “Ateşler”, “Yıldönümü”, “Kriz” gibi öyküler birbirini izledi. 1888 de ise bir ödüle ulaştı: “ Puşkin Ödülü! </p>
<p>Çehov’un Sanatını incelediğimizde, eserlerinin kurgusu ve biçiminin en düşük ayrıntılarıyla bile uğraştığına şahit oluruz. Olgunlaşmak ve daha iyiye ulaşmak yolunda nasıl da ağır bir çalışma izlediğini anlamak için, ilk öyküleriyle son öykülerini yeniden okumakta yarar vardır.<br />
“Yaşamının sonlarına doğru o yazmıyordu, sanatı üzerinde derin derin düşünüyordu”. Sanatına içgüdü kadar düşünce ve bilinç de giriyor ve her şeyden önce sadeliği arıyordu. Cümleler olanak ölçüsünde kısa olmalı, her sözcük söylemek istediğini anlatmalıydı, geri kalan her şey gereksizdi&#8230; Betimlemedeki en iyi örneği dediğine göre bir öğrencinin defterinde bulmuştu. Çocuk “deniz büyüktü” diye yazmıştı, yazar da bundan iyisinin yapılamayacağına inanmaktaydı. “Sadelik, açıklık, büyük savlardan kaçınmak, işte her şeyden önemli olan&#8230; .Açıklamak yerinel sezdirmeye çalışmalı, öyküyü yavaş yavaş ve dümdüzce ilerletmeli: “ İçgüdümle bir öykünün bitişi okur kafasında bütün yapıtın yarattığı izlenimi bırakmalı.” diyordu. Bir yazarın karşılaşabileceği sorunların hepsi, Çehov tarafından incelenmişti. Hızlı yazmak, acele etmek zorundaydı. Yine de öykülerinin inceliğin ve sabırın başyapıtları olduğu inkar edilemezdi.</p>
<p>Çehov, bir çok yazarın önemli bir özelliğinin taşıyıcıydı; o da “ Bir keşiş gibi” yaşadığını sölüyordu. Ama yine de bütün gençliği boyunca, özel hayatında sağlam bir ilişkiden, ateşten kaçar gibi sakındı. Ona niçin evlenmediği sorulduğunda: “Tabii ki ben de evlenmek isterim. Ama ay gibi sürekli ufkumda durmayacak bir kadın bulun. O Moskova’da otursun, ben köyde&#8230;” diye latife ederdi. </p>
<p>Günün birinde bir tiyatro oyuncusu olan Olga Knepper ile aynen böyle bir aşk evliliği yaptı. Eşi mesleği gereği Moskova’da oturmak zorundaydı. Ama bu durum Çehov için her zaman bir hüzün oluşturuyordu. Buna rağmen, eşine olan sevgisinden ve ona karşı olan duyarlığından dolayı, acı çekmek pahasına da olsa, “yanımda kal” diyemedi. Üstelik koleraya yakalanmıştı; her gün biraz daha zayıflıyor, öksürüyor, yaşlanıyordu. Kendisi için “ suda boğulan bir insana benziyorum” diyordu.<br />
Çehov’un son anını eşi şöyle anlatır: “- O Son gün, ‘ölüyorum!’ dedi. Sonra kadehi tuttu, yüzünü bana çevirdi, en güzel gülümsemesiyle güldü ve ‘çoktandır şampanya içmemiştim’ dedi. Sessizce dibine kadar içti, yavaşça sol yanına uzandı.” Ve böylece yazarın hayat perdesi kapandı. </p>
<p>Çehov’un nitelikleri, alçakgönüllülüğü, sadeliği, kendini bir düzene sokabilmesi, insanları sevmesi, hastalığa ve türlü korkulara karşı dirençle dayanması, ölümü ağırbaşlılıkla, çekinmeden beklemesi gibi birçok önemli niteliği eserlerine de yansımıştır. 44 yılla sığan ömründe hayatın bir anlamı olmadığını söylemesine karşın, kendi hayatına derin bir anlam vermeyi başaran Çehov, kısa öykünün Poe ve Maupassant’la birlikte üçüncü kurucusu olarak dünya edebiyatının unutulmayanlar kervanındaki yerini aldı.</p>
<p>(HECE ÖYKÜ, SAYI: 18, ARALIK 2006-OCAK 2007)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/sevdadiragacambaz/anton-cehovun-kirkdort-yili/2007/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DEDE KORKUT HEPİMİZİN ATASIDIR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hikmettemelakarsu/dede-korkut-hepimizin-atasidir/2007/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hikmettemelakarsu/dede-korkut-hepimizin-atasidir/2007/12/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Nov 2007 22:03:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HİKMET TEMEL AKARSU</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=1068</guid>
		<description><![CDATA[Kültürümüzün dibace metinleri, son dönemde gelişen yayıncılık sektörümüzün eriştiği mertebelerle mütenasip olmak üzere yeniden basılmakta. Kutadgu Bilig, Divanı Lugati&#8217;t Türk, Ariflerin Menkıbeleri, Baburname gibi gösterişli edisyonların ardından Dedem Korkudun Kitabı geldi. Kabalcı Yayınları bu dibace metinleri yayınlamaya ayrı bir önem veriyor. Bu alanda öncü bir anlayış sergiliyor ve yayımcılığımızın çıtasını yukarı çekecek tarzda iddialı prodüksiyonlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kültürümüzün dibace metinleri, son dönemde gelişen yayıncılık sektörümüzün eriştiği mertebelerle mütenasip olmak üzere yeniden basılmakta. Kutadgu Bilig, Divanı Lugati&#8217;t Türk, Ariflerin Menkıbeleri, Baburname gibi gösterişli edisyonların ardından Dedem Korkudun Kitabı geldi. Kabalcı Yayınları bu dibace metinleri yayınlamaya ayrı bir önem veriyor. Bu alanda öncü bir <span id="more-1068"></span> anlayış sergiliyor ve yayımcılığımızın çıtasını yukarı çekecek tarzda iddialı prodüksiyonlar yapıyor. Neticede ortaya çıkan kitaplar adeta birer fetiş nesnesi, adeta birer tapınç ögesi&#8230;<br />
Dedem Korkudun Kitabı tam 1391 sayfa. Büyük boy ve sert kapak. İnsanda bir kültürel nesneye âşık olma duygusu uyandıracak kadar kaliteli bir tasarımla sunulmuş. Kanımca kültürümüzün dibace metinlerinin bu denli özen ve azametle yayımlanması toplumca bizi yukarıya çekecek hususları da beraberinde getiriyor. Bu çalışmayı yürüten editörleri, Mustafa Küpüşoğlu&#8217;nu, Seda Çakmakçıoğlu&#8217;nu ve Çetin Şan&#8217;ı yürekten kutluyorum. Sözkonusu editörlerden Çetin Şan&#8217;ı bidayette yürüttüğü avangard yayıncılık serüvenlerinden, marjinal kitaplardan da tanıyor taktir ediyorduk. Değerli editörün kılı kırk yaran çabalarıyla kültürümüzün klasiklerine de büyük katkılarda bulunduğunu görüyoruz; bu &#8216;nitelikli&#8217; emekleri not ediyoruz.<br />
Dedem Korkudun Kitabı hakkında söylenecek o kadar söz var ki nereden başlayacağımı bilemiyorum. Fakat bir tek şeyi biliyorum: Hepimizin çocukluğumuzdan beri, okullarda, yardımcı derslerde, büyük sınavlar yolunda tekrar tekrar okuduğumuz bu epik öyküleri sizlere birer birer anlatmamıza hiç gerek yok. Dirse Han Oğlu Boğaç Han Boyu, Salur Kazanın Evinin Yağmalanduğu Boyu, Kam Büre Beg Oğlu Bamsı Beyrek Boyu, Kazan Beg Oğlu Uruz Begün Tutsak Olduğu Boyu, Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Boyu, Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı Boyu, Kazılık Koca Oğlu Yegenek Boyu, Basat Depegözü Öldürdüğü Boyu, Begil Oğlu Emrenün Boyu, Uşin Koca Oğlu Segrek Boyu, Salur Kazan Tutsak Olup Oğlu Uruz Çıkarduğu Boyu, İç Oğuza Taş Oğuz Asi Olup Beyrek Öldüğü Boyu başlıklı hikâyeleri okumayanımız yok gibidir.<br />
O yüzden tek tek öykülerin edebi değerlendirmesine girmek yerine eserin önemi ve elimizdeki edisyonun şekilsel özellikleri üzerinde durmak daha doğru olacak.<br />
Elimizdeki kitap önemli edebiyat incelemecilerimizden Orhan Şaik Gökyay&#8217;a ait. Gökyay&#8217;ın Dedem Korkudun Kitabı adlı eseri bu alanda yazılmış -tartışmasız- en kapsamlı kitap. Kitap Dresden ve Vatikan yazmalarından aktarma ile öyküleri yayımlamakla yetinmiyor. Eseri tüm yönleriyle enine boyuna inceliyor. Kitabın halihazırda bulunduğu Dresden, Vatikan ve Berlin&#8217;deki orijinallerinin özellikleri, Türkçede ve yabancı dillerdeki baskılarının sıralanması, hikâyeleri referans alarak yeniden üretilmiş oyun, piyes, nazım tarzındaki eserler, sözkonusu destanlar aracılığıyla izlenebilecek, fikir edinilebilecek tarihsel olaylar, tarihi kayıtlar, Dedem Korkut Coğrafyası, hikâyelerde yer alan kişilerin özellikleri, dil ve üslup açısından eserin değerlendirilmesi, motifler ve törelerin incelenmesi, kıssalardan günümüze hisse olanlar, kaynakçalar, lugatçeler, dizinler vs&#8230;<br />
Dede Korkut mazimiz ve bilgemizdir<br />
Ana metinin ardından sıralanan bu detaylı incelemeleri bir bir okumalarını, toplumuzun aidiyetleri, kökenleri, tarihi ve izlekleri açısından eksik bilgiye sahip olduğunu düşünen okurlara tavsiye ederim. Lakin, tecrübeli ve profesyonel olmayan okura değil, daha çok meraklılara, araştırmacılara, tarihçilere, edebiyatçılara ve eksperlere bu edisyonu tavsiye ederim. Ortalama okur düzeyinde konuyla ilgili olanlara, daha ziyade, sade bir metin olan Cevdet Kudret&#8217;in aktardığı Varlık kopyasını tavsiye ederim. Okuma hazzını oradan edinebilirler. Orhan Şaik Gökyay&#8217;ın kitabıyla ise çok daha sofistike edebi ve bilimsel tatminlerle alakalı olan okur meşgul olmalıdır.<br />
2007 Mayıs ayında yapılan seçimle yenilenen PEN yönetim kurulu, oldukça özgüvenli bir karar alarak Halide Edip Adıvar Roman Ödülü, Dede Korkut Öykü Ödülü ve Yunus Emre Şiir Ödülü ihdas etti. Kültürel köklerimize hürmet, saygı, özgüven gibi unsurları bağrında taşıyan ve herkesin üzerinde birleşebileceği anonimleşmiş isimleri simge edinmeyi amaçlayan bu tercihleri kişisel olarak olumlu buldum. Lakin bazı çevrelerden menfi eleştiriler geldi. Yerel olan her şeye alerji duyan kimi çevrelerin köklerimize ait, herkesin üzerinde birleşebileceği bu imgeleşmiş kişilikleri sağ çevrelerin ikonları olarak görmeleri oldukça hazindir. Dede Korkut&#8217;un sağı solu mu olur? Dede Korkut hepimizin atasıdır, dedesidir, soyudur, sopudur, hazinesidir! Banimiz, mazimiz, aidiyetimiz, bilgemizdir&#8230; Dede Korkut, biziz. Bazı yüce, soy kavramlara siyaset karıştırılmasını oldum olası yadsımışımdır. O yüzden de Uluslararası PEN Türkiye Merkezi&#8217;nin Dede Korkut Öykü Ödülleri için hazırlanacak dibace metni yazma ve PEN yönetimine sunma görevini büyük bir zevk ve coşkuyla kabul ettim. Bu konuda hazırladığım dibace metindeki değerlendirmemde şunları söylüyordum Dedem Korkut&#8217;un Hikâyeleri için:<br />
&#8220;Dede Korkut Hikâyeleri, kadim zamanlardaki Orhun Yazıtları türünden, devlet işlerine dair, sivil edebiyat sayılamayacak ilk yazılı kalıtları ve bazı anonim destanları dışta tutacak olursak edebiyatımızın ilk kurgulu metinlerini oluştururlar. Bu yönüyle toplumumuz ve edebiyatımız için büyük önem taşırlar. XIII. Yüzyıl Kuzeydoğu Anadolu&#8217;sundaki Oğuzlar arasında geçen olayları anlatmalarına rağmen ilk olarak XV. Yüzyıl&#8217;da Akkoyunlular egemenliğindeki Kuzeydoğu Anadolu&#8217;da yazıya geçirildikleri tahmin edilmektedirler. Münhasıran bu yöredeki müslüman Türkmenler&#8217;in; yani Anadolu&#8217;ya yerleşmiş Oğuzlar&#8217;ın arasında husule gelen olayları konu edinirler. Dönemlerine göre son derecede gelişmiş bir yazınsal anlayış yansıtırlar. Nesir olarak sürüp giden öyküler, heyecanlı ya da simgesel anlatımların coştuğu noktalarda nazım haline dönüşür. Öykülerin finalinde ortaya çıkan akil kişi, ozan dede, ermiş şahsiyet Dede Korkut, kopuz eşliğinde okuduğu şiirlerle bağlamı belirler. Mesel ya da kıssaya vurgu yapar. </p>
<p>&#8230;/&#8230;<br />
Unutulmaz şark klasiği </p>
<p>&#8220;Toplumdaki genel yargı Dede Korkut Hikâyeleri&#8217;nde epik edebiyat, hamaset ve menkıbenamelerin galebe çaldığı yönündedir. Fakat bu, gerçeği yansıtmamaktadır. Bilakis, Dede Korkut Hikâyeleri&#8217;ndeki betimlemelerden dönemin sivil toplumsal, güncel yaşantısı hakkında çok kıymetli bilgiler ediniriz. Olay örüntüleri, genelde komşu milletler, topluluklar, obalarla ilişkileri ve çekişmeleri anlatsa da, kimi zaman iç mücadeleler, doğaüstü varlıklara karşı verilen kavgalar, sosyal-siyasal algılara dair yorumlar ve hatta düpedüz güncel gönül hikâyelerine kadar inilebilir. Metinlerde gergin, buyurgan ve dayatmacı bir tını değil, tam tersine bilgelik, erdem ve suhulet hâkimdir. Öykülerde hayata dair paradokslar, ibret meselleri ve insan ruhuna özgü sorunsallar ustalıkla verilir. Dede Korkut Hikâyelerisadece hikâye değil, destan, masal, mesel, kıssa gibi türleri de ikame eden bir nevi bilgelik almanağına dönüşür böylece&#8230;&#8221;<br />
Şükür ki PEN yönetimi yukarıdaki değerlendirmelerle betimlediğim bu dibace şaheser hakkında aldığı kararı söz konusu eleştiriler karşısında geri adım atarak değiştirmedi. Her ne kadar Halide Edip Adıvar Roman Ödülü, -sanırım hiç kimsenin tanımadığı Makedon bir yazara, mufassalına dair bilgi edinemediğimiz garip bir süreç sonucunda verildiği için- biraz silik kaldıysa da; Dede Korkut Öykü Ödülü&#8217;nün daha sağlam ses getireceğine yürekten inanıyorum.<br />
Dedem Korkudun Kitabı, bu türden alanlarda fikir yürüten herkese yanıt olabilecek, mükemmel hazırlanmış bir Şark Klasiği olarak kitaplıklarımızdaki saygın yerini almıştır. Kanımca, kültürümüzün köklerine düşkün meraklı okur, sadece bir büyük epik edebiyat ürününü değil, ona dair her türlü yan bilgiyi de içeren inceleme ve araştırmalarla dolu bu kaynak kitabı beğenecek, taktir edecektir. </p>
<p>DEDEM KORKUDUN KİTABI<br />
Orhan Şaik Gökyay, Kabalcı Yayınlar, 2007, 1391 sayfa, 70 YTL.</p>
<p>(RADİKAL KİTAP, 23.11.2007)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hikmettemelakarsu/dede-korkut-hepimizin-atasidir/2007/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SİBEL K. TÜRKER BİZİMLE OYNUYOR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/eliftunca/sibel-k-turker-bizimle-oynuyor/2007/09/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/eliftunca/sibel-k-turker-bizimle-oynuyor/2007/09/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 31 Aug 2007 22:13:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ELİF TUNCA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=746</guid>
		<description><![CDATA[Eleştiriyor değiliz; o oynuyor da diğer yazarlar başka bir şey mi yapıyor? Elbette hayır; hepsi oluşturdukları karakterlerle beraber bizi de eğip büküyor, yok-dünyalara götürüyor, olmadık acılar çektiriyor, sahte mutluluklar yaşatıyor. Biz de dünden razıyız ya zaten; sorun yok! Yazar ağulanmış bir kere, zehrini akıtması lazım ki rahatlasın. Bir grup ağulanma sevdalısı da böylece çıkmış karşısına; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2007/09/sibel.jpg" title="sibel.jpg"><img align="left" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2007/09/sibel.kucukresim.jpg" alt="sibel.jpg" /></a>Eleştiriyor değiliz; o oynuyor da diğer yazarlar başka bir şey mi yapıyor? Elbette hayır; hepsi oluşturdukları karakterlerle beraber bizi de eğip büküyor, yok-dünyalara götürüyor, olmadık acılar çektiriyor, sahte mutluluklar yaşatıyor. <span id="more-746"></span></p>
<p>Biz de dünden razıyız ya zaten; sorun yok! Yazar ağulanmış bir kere, zehrini akıtması lazım ki rahatlasın. Bir grup ağulanma sevdalısı da böylece çıkmış karşısına; harf harf, kelime kelime, satır satır ağu&#8230; Ne güzel oyun!</p>
<p>Sibel K. Türker’in yaptığı asla ilk halindeki düzene getirilemeyecek bir sinir küpü bırakmak aslında avuçlarımıza. Her köşesinde farklı renkler bulunan bu sinir küpünü düzgün hale getirmeye, yani yazdıklarından yazara ulaşmaya çalışacağız; ama tek yapabildiğimiz onun farklı renklerini (konularını) belki de renklerin eğlenceli yer değişimlerini (üslubunu) izlemek olacak!<br />
Asıl kahraman kim?</p>
<p>Üçüncü hikâye kitabında merkeze bizzat ‘hikâye’yi, ‘hikâye eden’i koymuş yazar. Kâh genç bir kadın oluyor bu, kâh çökmüş bir erkek yazar, kâh karısının el emeği işlerini siyah gözlüğünü de takarak sokaklarda satan yaşlı bir adam. Yazıya dönüşmesi çok da şart değil; kimi kez sağdan soldan parçalar halinde hikâye toplamakla ilgileniyor Türker, kimi zaman da kendi içinden farklı farklı hikâyeler çıkarmakla. İnsanlar arasında görünmezcesine dolaşıp dedektif gibi hikâye izi sürmeye de insanların karşısına teklifsizce çıkıp her defasında farklı hikâyeler anlatmaya da yer var. Tabii ki esas oyun, sözü hiç dolandırmadan yazarlara- yazarlığa- okura çaktığı hikâyelerde! Suskun Bir Çocuk’un başında ve sonunda, bir gazetecinin bilmiş sorularıyla eğlenen yazarın hikâyesi Abeze’de, ve elbette bir kadın yazarın Ağula isimli kitabı satın aldığı “Onuncu Öykü”de hayli hayli yapıyor bunu; ama esas “Film Şeridi”nin sonunda hesaplaşıyor okurla; hatta düpedüz çatıyor: “Ama öykünün yazarı olarak ben de sizden şu gecikmiş soruyu beklerdim: Asıl kahraman kim?”</p>
<p>Bunlar işin renkler kısmı. Bir de renklerin oradan oraya geçme mevzuu var demiştik. Bu da her bir hikâyede ayrı bir üslupla karşımıza çıkması yazarın. Ve her hikâyede adeta bir başka hikâyeciye selam gönderir gibi ağzımıza bıraktığı tat: Yıldızların Işığı’nda o canım ironisi Oğuz Atay’ın, Kuş Biçimi’nde Elif Şafak ruhdaşlığı, Kuyumerdivenayna’da Murathan Mungan yoldaşlığı, İade-i Hürriyet’te Sefa Kaplan’ın muzır bakışı&#8230;</p>
<p>Ağula için yazarın cinneti ve cehennemi üstüne kurulu bir kitap dersek yanlış olmaz herhalde. Cinnetini bir kısmının, okuyucular tarafından verilen anlama/anlamlandırma/ hatta ileri gidip özdeşleştirme/otobiyografikleştirme çabası olduğunu söyleyebiliriz. Cehennemi ise yazarın kendi içindeki o karasal iklim şartları; gündüz kavurucu sıcak- gece dondurucu soğuk. Allah’a yakınlık/ Allah’a isyan, eskicilik/ yenicilik, sahicilik/ kurmaca, benlik/ hiçlik. Sanki dalgalanıp dalgalanıp duruyor yazar ve öyle hissediliyor ki giriş yazısından; bu dalgalanmaların bir durulması olacak mutlaka bir gün. O günü görürsek bambaşka tatlarda, bambaşka derinliklerde hikâyeler, romanlar okuyacağımız kesin. Türker bu yazılanları okursa bana da merhum Oğuz Atay’ın ‘önsöz amca’cılık tepkisini verecektir muhakkak; o kadar da olsun. Bizim payımıza da o düşsün.</p>
<p>(KİTAP ZAMANI, 6 AĞUSTOS 2007)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/eliftunca/sibel-k-turker-bizimle-oynuyor/2007/09/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YERYÜZÜNDE ŞAİRANE OTURANIN ÖYKÜSÜ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/nihatdagli/yeryuzunde-sairane-oturanin-oykusu/2007/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/nihatdagli/yeryuzunde-sairane-oturanin-oykusu/2007/08/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2007 22:03:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>NİHAT DAĞLI</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=648</guid>
		<description><![CDATA[Çok garip&#8230; Sadık Yalsızuçanlar’dan öykü, anlatı, deneme, makale, metin okudukça yalnızlığım artıyor. Ne kadar fazlalık varsa üzerimden düşüyor, seyreliyorum. Kalbim giysilerinden sıyrılıyor; kalbim ile hayat arasına giren, kalbimi hayattan koruyan, hayatı kalbimden uzakta tutan ne kadar korunak varsa aradan çekiliyor, çöküyor. Hayat kalbime geliyor, kalbim hayata gidiyor. Birbirlerine akan iki nehir gibi birleşiyorlar. Kalbim hayatla, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çok garip&#8230; Sadık Yalsızuçanlar’dan öykü, anlatı, deneme, makale, metin okudukça yalnızlığım artıyor. Ne kadar fazlalık varsa üzerimden düşüyor, seyreliyorum.<br />
Kalbim giysilerinden sıyrılıyor; kalbim ile hayat arasına giren, kalbimi hayattan koruyan, hayatı kalbimden uzakta tutan ne kadar korunak <span id="more-648"></span>varsa aradan çekiliyor, çöküyor. Hayat kalbime geliyor, kalbim hayata gidiyor. Birbirlerine akan iki nehir gibi birleşiyorlar. Kalbim hayatla, hayat kalbimle öpüşüyor. Bütün aidiyetlerim, kimliklerim, korunaklarım, sahip olduklarım yokmuş gibi oluyor; ben, yalnız ben kalıyorum. Ben ve hayat, ben ve ebediyet, ben ve acziyet, ben ve aşk, ben ve ayrılık, ben ve ölüm, ben ve doyumsuzluk baş başa kalıyoruz. Hayatın çetin soruları, hayatın şuh yüzleri beliriyor karşımda. Kalbimin dili çözülüyor, içimin ağzı açılıyor. Ve öylece, bir çelimsiz olarak kalıyorum.<br />
Onu okumak, yalnızlaşmak<br />
Ben ne çok Sadık Yalsızuçanlar okuyorum. Yakaza’dan beri yazarım ne çok mektupla kapımı çalıveriyor. Daha dün gibi, Gezgin’in peşine düşüp gitmiştim, Cam ve Elmas ile içime doğru yürümüştü, Şey’de Hayyam’ın hikâyesine davet etmişti. Gariptir, şimdi de Garip ile çıkageldi. Ve ben de şimdi Garip’ten, gurbetin resmi garip bir hayattan çıkıp geliyorum.<br />
Sadık Yalsızuçanlar ne çok yazıyor ve onu okumakla yalnızlığım ne çok tebellür ediyor. O kadar okumadan sonra diyorum ki, Yalsızuçanlar çok yaşadığı için çokça yazıyor. Ve ekliyorum: Gecenin, soğuğun, acının, aşkın, vuslatın, ayrılığın, hayal kırıklığının, acziyetin, ebediyet arzusunun içinden geçen bir hayatın zihne, gönle ve vicdana attığı çentiklerden sızan can ağrısının bir iteklemesidir bunca öykü, bunca anlatı, bunca metin&#8230; Kitapları bir bilgi nesnesi olarak görmeyen ve bilginin tıkıştırıldığı kitaplara imza atmayan bir yazarla karşı karşıyayız. Bilgilen(dir)mek için değil, hayatın ve ‘kendi oluş’ mesuliyetinin gönlüne bindirdiği ağrılara şifa niyetine kitap ve yazıyla ‘olan’ bir ‘yazıcı’dan bahsediyoruz. Hayatın onca çekilmezliğine maruz kalırsanız, bu derece yaşarsanız yani, yazmayıp da ne yaparsınız?<br />
Yalsızuçanlar imzalı her öykü ve anlatıda dibine kadar bir yaşanmışlık hissediyorum. Bu derece yoğun bir yaşanmışlık var ki bu derece yazmak zorunda kalıyor. İçe atılan paket paket hapların üzerine boşaltılan fincan fincan acı kahvelerin dindiremediği ağrılardan sonra gelen öykü ve anlatıları okuyoruz kendisinden.<br />
Yalsızuçanlar okuyucuları bilir. Kendisi Hölderlin ile akraba bir gönül taşır. Bu yüzden çoğu yerde şairin, ‘Erdemle dolu, yine de ozanca barınır/İnsan bu yeryüzünde’ dizelerine vurgu yapar. ‘İnsan dünyada şairane oturur’ diyerek, ‘oturmalıdır, oturması gerekir’ şeklinde bir mesuliyeti hatırlatır. Biliyoruz ki, insan şairane bir gönül ve hassasiyet taşımadan yeryüzünde şairane oturamaz. Şairane bir gönül ve hassasiyet taşımak ise, çekilesi epey zor bir hayata yazılmak demektir. Örtülerinden kurtarılmış, tozları silinmiş ve parlatılmış bir kalp ile hayata gittiğinizde, olabildiğince etkilenmeye açıksınız demektir. Hayatın her bir şeyinden etkilenen kalpte hayret duygusu dirilir; tedirginlik, kaygı ve ürperti basar o kalbi. İnsan, dikey ve yatay bir yoğunluk ve derinlikte hayatı karşılamaya çalıştıkça, hayatta oturamaz hale gelir. Oturur kalkar biteviye. Kalkar, oturur, yine kalkar. Aralıksız yürüyemez de, durup durup düşünür. Düşünce onu kalkmaya zorlarken, yürümesinin bir noktasında içinde uçuşan ve çarpışan düşünceler yüzünden durmak zorunda kalır. Bu sebeple ‘yeryüzünde şairane oturmak’, aslında ‘oturamamak’tır. Çünkü içine bırakıldığımız yer, yani yeryüzü, yani dünya, derdi kendisi olan insana gurbettir. Bir diğer ifadeyle, ‘acı’nın yurdu&#8230; Öykücü haklı! ‘Acılardan büyük bir yer yok!’ Bundan olsa gerek ki, yeryüzünde şairane oturan (oturamayan) birinin öyküsü olan ve kitaba da ismini veren Garip öyküsü şöyle başlar: “Seni gecenin, soğuğun ve kalabalığın içinde görünce dilime gelen bu oldu: Garip. Sen garipsin. Görüyorum. Şimdi bu kanepede otururken gözlerine, onlardaki gurbete bakıyorum. Gurbetin bir resmisin sen. Seni sadece bu sözcük anlatabilir. Gurbet kimi insana hal, kimisine mekân olurmuş. Senin halin garip. Garip bir mekânda duruyorsun. Sessiz, öylece, saatlerce&#8230;”<br />
Evet, Yalsızuçanlar’ın son öykülerinden oluşan Garip isimli kitabı; aşkın, vuslatın, ayrılığın, hayal kırıklığının, can ağrısının, acının yurdu olan yeryüzünde şairane oturan (daha doğrusu, oturamayan) bir kalbe düşen gölgelerden oluşuyor. Kitabı oluşturan her bir öyküde; dünyaya düşen gölgesiyle dünyanın kendisine düşen gölgesi arasında uzlaşma arayan bir gönlün yaşadığı aşkı, çektiği acıyı ve maruz kaldığı parçalanmayı okuyoruz. Garip, çok garip öykülerle karşı karşıyayız. Başka ne olabilirdi ki!? Gezgin’de, Şey’de, Cam ve Elmas’ta ağrılarına şifa olsun diye arif gönüllerin ayak izlerinden giden bir yazıcının öyküleri kaçınılmaz olarak ‘garip’ olacaktır. Evet, Garip; yeryüzünde şairane oturmak gibi bir kaygıyla yaşayanın neticede oturamayışının öyküsüdür.<br />
(KİTAP ZAMANI, 2 TEMMUZ 2007)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/nihatdagli/yeryuzunde-sairane-oturanin-oykusu/2007/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR UÇURUMDUR HER HAYAT</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/abidinparilti/bir-ucurumdur-her-hayat/2007/07/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/abidinparilti/bir-ucurumdur-her-hayat/2007/07/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2007 22:07:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ABİDİN PARILTI</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=496</guid>
		<description><![CDATA[Necati Tosuner&#8217;in Yakamoz Avına Çıkmak adı altında toplanan ve kısa öykülerden oluşan kitabını okuyunca insan en çok &#8216;acı&#8217; ve &#8216;eksiklik&#8217; duygusunu hissediyor. İster çok kısa öykülerinde olsun isterse de belli bir olay bütünlüğü olan öykülerinde olsun her cümlede bir eksiklik, o eksikliğin bıraktığı acı duygusu yoklar insanı. &#8220;Ben böyleyim zaten, acı çekmeyi severim. Ansiklopedilerden de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Necati Tosuner&#8217;in Yakamoz Avına Çıkmak adı altında toplanan ve kısa öykülerden oluşan kitabını okuyunca insan en çok &#8216;acı&#8217; ve &#8216;eksiklik&#8217; duygusunu hissediyor. İster çok kısa öykülerinde olsun isterse de belli bir olay bütünlüğü olan öykülerinde<span id="more-496"></span> olsun her cümlede bir eksiklik, o eksikliğin bıraktığı acı duygusu yoklar insanı. &#8220;Ben böyleyim zaten, acı çekmeyi severim.  Ansiklopedilerden de &#8216;Istıraplar Ansiklopedisi&#8217;ne bayılırım.&#8221; (Hatırlatma: Istıraplar Ansiklopedisi Hulki Aktunç&#8217;un önemli bir şiir kitabının ismidir.) Diğer yandan hemen anlaşılır ki kitaptaki öyküler sevilmek isteyen insanın hikâyeleridir. O yüzden kelimeler kırgın, cümleler ise yutkunur gibi yazılmış. Yalnız olduğunu bilen, insanın en derinindeki bu temel duyguyu en başından beri kabullenen yazar öykülerindeki kişileri de bu çerçevede ele almış ve onları yalnızlıklarında(n) yakalamıştır. Anlaşılır ki yalnız olduğunu bilen ve bir başkasını aramakla ömür tüketen varlıktır insan. Ve kendi varlığını bir başkasında gerçekleştirme dileğindedir. O yüzden bu öyküler eksik ve sevilmeyi özleyen insanlara dairdir.<br />
Kitaptaki ilk öykü olan &#8216;Acı Yağmur&#8217; annesinin ziyaretine giden ama annesi tarafından tanınmayan adamın hikâyesidir. Anlatıcı gider annesiyle oturur, sohbet eder. Yanında ablası da vardır. Gününü geçirir ama tam da her şey yolunda denirken ve annesinin sorununun olmadığını düşündüğünde annesi onu tanımadığını belli eder ve &#8220;Oğlum bir daha gelişinde anneni de getir&#8221; der. Anlatıcının içindeki yangını gözlerini yaşartır. Diğer birkaç öyküsünde ise yazar daha önceki çeşitli eserlerinde de işlediği &#8216;kambur&#8217; olma durumunu işler. Burada herkesin birbirine benzediği bir dünyada farklı olmaktan öte &#8216;kusurlu&#8217; olarak görülmenin verdiği acı ve sürekli gizlenme durumu söz konusudur. Ve yazar bunu o kadar az cümleyle o kadar doğru düzgün dile getirir ki geride kalan sadece acı olur. &#8220;Ve sırtım öyle orta yerde dururken kara&#8230; kapkara gözlükler takıyorum insan içine çıktıkça, -gizlenmek için&#8221; bu konuyu işleyen bir diğer öykü de &#8216;Alanya&#8217;da Bir Kıyıda&#8217; öyküsüdür. Ancak burada çocukluğun soğuk gecelerinden kalan hatıralar ve onu sorgulamadan kabul eden aşkını anlatır. Diğer yandan bazı öykülerinde yazar adeta bir oyun oynar. Yalnızlıkla mutlaka ilişkili bir oyun. Cebine kâğıtlar koyar, o kâğıtlara büyük öğütler yazar o öğütlerden bir tane seçer kendine her defasında. Gülücük adlı öyküsünde ise suskunluğun yarattığı şiirselliği oldukça güzel ve güçlü bir biçimde işler. Bu öykü her haliyle Kim Ki-duk&#8217;un filmlerine yaraşır bir sahnedir. Ilık karanlıktaki gecelerde buluşup kayalıklara oturan ve yakamozları izleyen iki kişinin hikâyesidir &#8216;Gülücük&#8217;.<br />
Küçük dertler, küçük dünyalar ?Üçüncü bölümü oluşturan &#8216;Gelecek&#8217; öyküsü ise &#8216;evde kalmış&#8217; zeki bir kızın buruk dünyasını anlatır. Onca zaman annesiyle yaşamayı tercih etmiş, gelen kısmetleri tepmiş bu yüzden adı &#8216;kimseleri beğenmez&#8217;e çıkmış Bilge annesi öldükten sonra ablasına taşınır. Bir türlü kendi ayaklarının üstünde durmaya cesaret edemez. Her defasında bir dayanak bulur kendine. Günün birinde dayısı tarafından görülen beğenilen ve Almanya&#8217;da yaşayan bir tercih çıkınca, bu kişi Bilge&#8217;yi görmeye gelince Bilge çok da istemese de bunu kabul eder. Hikâye onun yolculuğa çıkmaya hazırlanmasından başlar ve Almanya&#8217;da biter. Burada da kısa cümlelerle çok fazla şey söylenir. Alt metni oldukça güçlü bir öyküdür &#8216;Gelecek&#8217;. Bütün öykü diyalog yöntemiyle sürer. Bu diyaloglar geliştikçe hem kişilerin karakteristik özelliklerini öğreniriz hem de geçmişe dair gerekli bilgileri. ?Necati Tosuner, öteki olanın, dışarıda bırakılanın hikâyesini anlatır. Olağanüstü dünyaları, büyük hikâyeleri ve dertleri anlatmaz. Yakamoz Avına Çıkmak kitabı okunup bitirildiğinde görülür ki anlatılan hep küçük dertler, küçük dünyalardır. Ancak bu dünyalar oldukça ilgi çekici ve sıradan olmaktan uzak bir hassasiyetle anlatılmışlardır. Okununca o kişilerin dünyalarıyla yakınlık duyarsınız, sizdendir, her gün yanı başınızda geçip giden hayatlardır anlatılan. Ama yine de uzaksınızdır. Çünkü ancak onları anlamakla kalırsınız, onlardan değilsinizdir. Tosuner her insanın bir uçurum olduğunun farkındadır ve kayıp insanların uçurumlarını anlatmayı yeğler. Tosuner&#8217;in kişileri ilişki kurmaya kapalı ve asosyaldirler. Hep biraz uzakta dururlar ya da tenhadadırlar. Kalabalığa karışmaya güçleri yoktur. Tekil bir hayat yaşarlar. Anlatılan kişiler hep acı çeker ve kişilerin acı çekmesinin nedeni sevilmek istemeleridir. Ama bir yerde yine bir umut vardır. O umut kişiyi ayakta tutar. &#8220;Umutlanmanın boşa umutlanmakla sonuçlanacağını bilen, yine de umutlanmayı, yeniden&#8230; yeniden umutlanmayı kendine hiç yasaklamamış olan&#8230;&#8221; Tosuner&#8217;in bu kitabında klasik olay örgüsü bir öykünün, Gelecek öyküsünün dışında yoktur. Kısa hatta çok kısa öyküler kişilerin ya iç dünyasına ya da durumu anlatmaya yöneliktir. ?Anton Çehov bir yerde &#8220;vaktim olsaydı daha kısa yazardım&#8221; der. Ve yine başka bir yerde duvarda eğer bir tüfek asılıysa oyunun herhangi bir yerinde mutlaka patlaması gerektiği söyler. Bu da ustalaşmanın aslında mecburi birer yol haritası gibidir. Ustalaştıkça yalınlaşmak, kelimeleri sadece gerektiği hallerde gerektiği biçimlerde ve doğru yerlerde kullanmak&#8230; Necati Tosuner de bu minvalde akan bir nehirdir. Bütün bir kitap boyunca fazladan bir cümle bulunmaz, eksik bir cümle de. Tosuner bu öykülerde bir mimar hassasiyetiyle davranmış, ördüğü yapıyı sağlamlaştırmak için her şeyi yapmıştır. Bir tuğla eksilirse bina yıkılacaktır. Diğer yandan Tosuner&#8217;den söz edildiğinde mutlaka dilinden söz edilmelidir. Çünkü Tosuner&#8217;in kullandığı dil en az öyküleri ve romanları kadar önemlidir. O bir dil işçisidir. Onu okurken akla hemen Bilge Karasu, Hulki Aktunç ve Ferit Edgü gelir. Diğer yandan Yakamoz Avına Çıkmak bir öykü kitabı olmasının yanında aynı zamanda uzun lirik bir şiir olarak da defalarca defalarca okunabilir. ?<br />
YAKAMOZ AVINA ÇIKMAK ?Necati Tosuner, Kanat Kitap, 2007, 81 sayfa, 9 YTL. ?<br />
Alanya&#8217;da Bir Kıyıda ?Ve bunca yıl sonra&#8230; ?Hep aradığı o umudu hiç de bulamayacağını bilen, bunu çoktan öğrenmek zorunda kalmış olan bir adam gelecekti bu kıyıya. Umutlanmanın boşa umutlanmakla sonuçlanacağını bilen, yine de umutlanmayı, yeniden.. yeniden umutlanmayı kendine hiç yasaklamamış olan; oysa, umutlara kolayca kapılma yaşını da iyice geride bırakmış olan, bir adam&#8230; ?Bu kıyıda&#8230; ?Bu yabancı, bu yaşlı, bu kendini daha da- yaşlı görür adam, kendi kendinin büyücüsü, bu adam. ?Şu geçmiş yazı arkada bırakmış, gitmiş yazdan kala kala üzünç kalmış, -ve onu da yüklenip yanında getirmiş bir adam. ?Yürek sesinde bir tuhaflık sezinlemiş de buralara kaçmış gibi duran. ?Yalnızlık çeken. ?*** ?O zamanlar&#8230; ?Çocuksun. Çöp gibisin. Hırçınsın. Çaresizsin. ?İnsanlardan kaçar olduğun dünya! ?İnsanlardan saklanır olduğun&#8230; insanların olmadığı yerlere saklanır olduğun&#8230; ?Bir tek o. ?Yalnızca o, -senin için &#8220;var&#8221; olan, o kız. ?Seninle oynamaya nasıl da hazır! Kayalığa doğru koşacak. Tepeye doğru&#8230; Ve sen, onun peşi sıra gitmeyi, bodur ağaçlar arasında&#8230; çalılar arasında onu aramayı seveceksin. ?Ona yetişmeye çelimsizliğin hep engel olacak. O, hep yitmiş olacak. Kinleneceksin. Sonra o, kendisini sana bulduracak. Yakalatacak. Sonra sana, -olmayan- sütünden verecek. ?Az verecek. Sonra, yokuş aşağı koşarak kaçacak. Sen ona yetişemeyeceksin. O, yine yitecek. ?Kitaptan</p>
<p>(Radikal Kitap, 22.06.2007)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/abidinparilti/bir-ucurumdur-her-hayat/2007/07/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÇARESİZLİĞE GÜLMEK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/kaya-genc/caresizlige-gulmek/2007/06/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/kaya-genc/caresizlige-gulmek/2007/06/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Jun 2007 19:02:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>KAYA GENÇ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=251</guid>
		<description><![CDATA[Yirmi beş yaşındayken, Nikolay Gogol, Rusya’nın en eski ve büyük üniversitelerinden birinde, St. Petersburg Üniversitesi’nde ortaçağ tarihi profesörü olarak çalışmaya başladı. Orta halli, iki yüz ırgat sahibi bir adamın oğlu olarak bir Kazak kasabasında doğmuş ve vasat bir eğitim hayatından sonra, 19 yaşında Petersburg’a gelmişti. Hem Lenin hem de Putin’in öğrenim gördüğü St. Petersburg Üniversitesi’nde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yirmi beş yaşındayken, Nikolay Gogol, Rusya’nın en eski ve büyük üniversitelerinden birinde, St. Petersburg Üniversitesi’nde ortaçağ tarihi profesörü olarak çalışmaya başladı. Orta halli, iki yüz ırgat sahibi bir adamın oğlu olarak<span id="more-251"></span> bir Kazak kasabasında doğmuş ve vasat bir eğitim hayatından sonra, 19 yaşında Petersburg’a gelmişti.<br />
Hem Lenin hem de Putin’in öğrenim gördüğü St. Petersburg Üniversitesi’nde hocalık yapabilmesinin arkasında, Gogol’un yirmili yaşlarının başlarında yayımlayıp kendisine küçük de olsa bir şöhret kazandıran hikâyelerinin payı büyüktü. Hakkında yazılan biyografilere göre, genç yazar, bir buçuk sene boyunca sürdürdüğü akademik kariyeri esnasında harita kullanmaktan imtina eder, pek çok dersini yaramaz bir öğrenci gibi kırar ve hocalığının sonlarına doğru da, sınıfının önüne acılı bir suratla ve korkunç diş ağrılarıyla çıkardı. 1835 yılının son gününde, 31 Aralık’ta, Gogol hocalık görevinden istifa etti ve hayatının geri kalan kısmını öğrencilerinden biri olan Turgenyev gibi, Avrupa’yı gezip pek çoklarını kızdıran kitaplar yazarak geçirdi. Aynı sene, Gogol, “Arabeskler” adlı bir hikâye kitabı yayımlamış, on dokuzuncu yüzyılın en etkili Rus eleştirmeni Belinski de, bu kitaptaki hikâyelerden ikisini, Neva Bulvarı’yla Portre’yi, Alman romantizminin en ünlü yazarlarından Hoffmann’dan fazla etkilendikleri gerekçesiyle eleştirmişti.<br />
Gogol’un kahramanlarına neden güleriz?<br />
İş Bankası Yayınları’ndan “Arabeskler” başlığıyla çıkan kitapta, bu zayıf iki hikâyesinin yanında, Gogol’un en parlak hikâyeleri olan Palto, Burun ve Delinin Defteri de var. Rus edebiyatında bir eşine daha az rastlanan bir yaratıcılık, hüzün ve eğlence duygusuyla yazılmış hikâyeleri, yayımlanışlarından yüz yetmiş sene sonra bir kez daha okurken, bu kendine has edebi mizahın beni hâlâ güldürüp güldüremediğine dikkat ettim ve Gogol’un gerçekçilikle gerçeküstücülük arasında gidip gelen yazarlığının büyük bir merak duygusuyla bana sayfaları çevirttiğini gördüm. Çocuklukta okuduğumuz macera kitaplarında ve resimli hikâyelerde hissettiğimiz heyecan duygusunu Gogol’da bulmamı sağlayan şey neydi? Bu edebi mizahın bir yöntemi, formülü mü vardı, yoksa hesaba katılmamış, öngörülmemiş bir kusur muydu hikâyeleri eğlenceli kılan?<br />
Tolstoy, Çehov, Dostoyevski, Turgenyev ve Puşkin’le mukayese edildiğinde arkasında çok tuhaf bir edebi miras bırakan Gogol’un komikliğinin arkasında, şöyle bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz: Acımasız, gaddar ve şefkatten arınmış bir dünyada, kırk yaşını devirmiş, hayatı kaymış, hiçbir umudu kalmamış bir memur, çok önem verdiği bir eşyasını, varlığından dahi öyle pek haberdar olmadığı bir uzvunu ya da aklını kaybettiğinde, o alçak dünya, bütün ilgisizliği ve ufak hesaplarıyla kahramanımızı büyük bir ümitsizliğe, deliliğe ya da ölüme sürükler. Burada komik olan nedir peki? Gogol’un hikâyelerinde çaresizce Petersburg’da gezindiğine tanıklık ettiğimiz bu şanssızlara neden gülüyoruz? Bunun cevabı, kuşkusuz, bizim kendi gaddarlığımızdan çok, yazarın en sonunda bize uzatacağı acıya, ancak gülerek, kahkaha atarak ulaşabileceğimizi derinden derine bilmemiz, bunu neden hissettiğimizi bilmeden hissetmemiz olsa gerek. Büyük komik romanlarda, “Don Kişot”ta, “Gargantua ve Pantagrel”de, “Tristram Shandy”de, kahramanların maruz kaldıkları alayı ve yaşadıkları aksilikleri, onların aslında haklı olabileceklerini bilmenin verdiği tuhaf bir pişmanlık duygusuyla birlikte okuruz. Kitabın ahlâkı, şayet büyük bir kitapsa bu, bize hem eğlenelim diye deliliği, hem onlarla birlikte şaşıralım diye sıradan olanları, hem de delice olanın sıradan olan üzerindeki zenginliğini, mutlu zaferini, hatta üstünlüğünü hissedelim diye deliliğin yitirilişindeki acıyı verir.<br />
Tuhafla gerçeğin iç içeliği&#8230;<br />
Gogol’un haksızlığa uğrayan hayatı kaymış erkek kahramanları -onun dünyasında, tıpkı duygusal hayatında olduğu gibi, kadınlara pek az rastlarız- kendilerini tıpkı “Ölü Canlar”daki Çiçikov’un faytonu gibi büyük bir hızla sürükleyen bir zaman duygusuyla korkunç kaderlerine doğru ilerlerler. Anlatıcının elindeki durumu sonucuna ulaştırmaktan başka bir amacı yok gibidir; ancak dikkatle baktığımızda Gogol’un yarattığı gerçeküstü dünyalardaki tuhaf detayları büyük bir maharetle gördüğünü de fark ederiz. İçine girilen evlerde, devlet dairelerinde, muayenehanelerde “bir Türk paşası gibi çıplak ayağını altına almış”, “başparmağının tırnağı kaplumbağa kabuğuna benzeyen” adamlara rastlar, yeni uyanan bir berberin mutfağındaki ekmek kokusunu, berberin ekşi bir kokuya sahip olan ellerinden rahatsız olan öğretmeni okuruz. Gogol’un dünyası gerçekçi edebiyatın usulleriyle örülmüş bir tuhaflıklar alemidir ve tuhaflığı eğlenceli kılan, tuhaflığı gerçek hayatın içine dikkatle yerleştiren bu bakış açısıdır.<br />
Sovyetler Birliği’nin resmi tarihi, bu yazarı bir sosyal gerçekçi olarak sunmuş, Gogol’un kurduğu dünyanın, devrim öncesi hayatın haksızlıklarının acımasız bir hicvi olduğunu söylemişti. Nabokov’un en parlak kitaplarından da biri olan “Gogol” isimli çalışmasında ise bu kendine has romancının daha çok dille, gerçekçiliğin koyduğu kurallarla ve klişelerle dalga geçen gerçeküstücü bir yazar olduğunu okuruz. Ama hayatının son döneminde, bir rahibin etkisiyle, fanatik bir Hıristiyanlığa kendini verip neredeyse on sene boyunca üzerinde çalıştığı “Ölü Canlar” romanının ikinci cildini yakan Gogol’u ilginç kılan asıl özelliğin, büyük romancılara has o tarif edilemezlik olduğunu da görmek lazım. Kitaplarda konuşan ses ciddi midir, yoksa alaycı mı? Bir karakterin kendi sesiyle konuştuğu yegane hikâyesinde, Delinin Defteri’nde deliye gülmemiz mi gerekir, yoksa onunla bir olmamız mı? Niyetlerinin belirsizliği, Gogol’u hem derin hem de sınıflandırılamaz bir yazar hâline getiriyor; bu belirsizliği bozma teşebbüsleri, 1 Nisan’da doğan romancının edebi mirasını mahvetmekten başka bir işe yaramayacaktır. Ayrıca, merak ediyorum, acaba son zamanlarda gazeteleri okuyor musunuz? Bir dükkâna girip alışveriş yapan inekleri duydunuz mu? Peki ya vapura binip Bebek’ten Anadolu yakasına geçen ve Üsküdar’a yerleşen köpeği? Onun anlattıklarına inanın, çünkü bir sabah aniden kaybettiği burnuyla aynı gün bir kilisede muhabbet eden adamın hikâyesinin yazarı, bize gerçekliğin öngörülemez boyutlarını ve nihayet, sınırlarını gösterdiği için, şaşırtıcı, eğlenceli ve büyüktür.</p>
<p>(ZAMAN KİTAP ZAMANI, 07.05.2007)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/kaya-genc/caresizlige-gulmek/2007/06/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

