<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Öykü ve Öykü Yazıları</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/alintilar/oyku-ve-oyku-yazilari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Feb 2012 22:09:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>BİR SOMBAHAR HÜZNÜ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/meral-afacan-bayrak/bir-sombahar-huznu/2011/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/meral-afacan-bayrak/bir-sombahar-huznu/2011/11/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2011 22:08:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MERAL AFACAN BAYRAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü ve Öykü Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12127</guid>
		<description><![CDATA[Oysa ne güzeldi her şey. Onunla, turizm okumak için aynı üniversiteye, aynı gün, kayıt yaptırdıklarında tanışmıştı. O gün birden,  büyülü bir atmosfere girdiklerini hatırlıyordu. Nasıl unutabilirdi o anı? Ne yer, ne gök, ne kampüs binası, ne… Bir anda dünyanın rengi, kokusu değişmişti. Güllük gülistanlıktı her yer. Mesela kapının kulbu aynı kulp değildi. Okulun civarındaki asırlık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Oysa ne güzeldi her şey.</p>
<p>Onunla, turizm okumak için aynı üniversiteye, aynı gün, kayıt yaptırdıklarında <span id="more-12127"></span>tanışmıştı. O gün birden,  büyülü bir atmosfere girdiklerini hatırlıyordu.</p>
<p>Nasıl unutabilirdi o anı? Ne yer, ne gök, ne kampüs binası, ne…</p>
<p>Bir anda dünyanın rengi, kokusu değişmişti.</p>
<p>Güllük gülistanlıktı her yer.</p>
<p>Mesela kapının kulbu aynı kulp değildi. Okulun civarındaki asırlık çınar bir şeyler fısıldıyordu kulağına. Orada bankta oturmuş, başını yavaşça geriye doğru atmış, gözlerini yummuştu. Yüzünü, saçlarını okşayan hafif rüzgârın etkisiyle, yüreğindeki mutluluğun tadına varmıştı. Yakındaki çinileri yer yer dökük tarihi çeşmenin bozuk kurnasından akan suyun sesi ninni gibi geliyordu. Yerlerde sürüklenen yaprakların sesleri “Emin ol, aşk var!” diyordu ona sanki. Mevsim sanki sonbahar değil, “Sombahar” dı.</p>
<p>“Bahar budur işte.” dedi.</p>
<p>Film izliyordu Esin. Bir yandan meyve tabağından aldığı şeftaliyi soyuyordu. Bıçak biraz körelmiş miydi ne? Meyveyi güçlükle dilimledi.</p>
<p>“ İntihar edeceğim.” dedi filmdeki kız.</p>
<p>“Madem yaşamasını bilmiyorsun. Öyle yap bari.” dedi güldü Esin. Bir filmdi sonuçta.</p>
<p>Ertesi gün, filmin gerçekliğine denk düşen bir şeyle yüzleşti.</p>
<p>Nişanlısı, onu görmeye, öğle paydosunda çalıştığı turizm şirketindeki büroya gelmişti:</p>
<p>“Yarın ilk trenle dönüyorum.” dedi. Esin bilinçsizce baktı etrafına.</p>
<p>Aniden gökyüzü kararmış, sanki güneşsiz kalmıştı. Çok sonra toparlandı ve sorabildi:</p>
<p>“Neden bu dönüş?”</p>
<p>“Yapamayacağım. Sana layık olduğun hayatı yaşatamayacağıma olan inancım arttı. Bak Esin, ben sana kendimden çok güvenirim. İş kendime gelince öyle değil. Şimdi beni anlamayacaksın biliyorum. Zamanla…”</p>
<p>“Ne zamanı? Delirdin mi sen?”</p>
<p>“Hem topalım hem de sağır. Bana gitmek yakışır. Senin hayatını mahvedemem. Artık bir işim yok. Tazminatımı alamadan kovuldum şirketten. Hepsi o, adi bölüm şefi yüzünden oldu. Kavga ettik. Adamı yumrukladım. Haketmişti. Müdür bir aylık hesabımı kesti. İşime son verdi bu sabah.”</p>
<p>Esin:</p>
<p>“Bekliyordum böyle bir hareketi senden…” dedi.</p>
<p>“Sürpriz olmadı öyleyse. İyi.”</p>
<p>“Sana inandım. Bütün güzel sözlerine, samimiyetine…”</p>
<p>“Boşver bunları. Yalan söyledim sana. Ben kimseyi sevemem. İçe kapanık bir dünyam var. Yalnız kalmak istiyorum. Beni affedebilecek misin?…”</p>
<p>Bir filmin gerçek hayattaki karşılığını aramak gibi bir saflıktır bu: İnanıvermek.</p>
<p>Yüzüne gülüp, arkasından fırıldak çeviren ikiyüzlü tanışlarının rahatlığı şaşırtıyordu onu. Hatta ürkütücüydü bu durum. “Hasbünallah.” dedi.</p>
<p>Bu kaçıncıydı?</p>
<p>Ya şimdi bu yaptığı kitaba sığar mıydı?</p>
<p>“Bunları içtenlikle söylendiğine inanmıyorum. Söylediklerinin hiçbiri doğru değil. Sen kendini benden saklıyorsun. Marifet sayıyorsun bunu. Hıh, içe kapanıkmış. Külahıma anlat sen bunları. Off ya…”</p>
<p>Makinalı tüfek gibi ardı arkası kesilmeyen hücum cümlelerini dinlerken, delikanlının kulağında çın çın mehter marşı çalınıyordu. Tam karşısında mehter takımı; iki ileri bir geri gidiyordu sanki. Allah, Allah…</p>
<p>Sahici miydi olanlar, yoksa rüya mı? Gözünü yumdu. Tekrar açtığında, trende olsaydı keşke… Ama nerede?</p>
<p>“ Sana çiçek bile almıştım, biliyor musun?”</p>
<p>“…………….”</p>
<p>“Ama sonra, “Galiba biraz abarttım.” diye düşündüm kendi kendime. O dakika çöpe attım.”</p>
<p>“İyi yapmışsın, salak&#8230; Nasılsa değerim yok. Çiçekler layık olduğu yere gitmiş.”</p>
<p>“Evet, ‘salak’ de, ‘şaşkın herif!’ de, hepsini hakediyorum. Seninle tartışmayacağım.” dedi delikanlı. Bunları söylerken, bakışları üzgündü.</p>
<p>Esin öfkeden deliye dönmüş, köpürüyordu. Delikanlı ona nispeten daha soğukkanlıydı. Olacakları düşünememişti. Montunun kopmak üzere olan, üstten ikinci düğmesiyle oynuyordu gayri ihtiyari bir eliyle.</p>
<p>Boncuk boncuk terlemişti.</p>
<p>“Çocukça hareketler bunlar, tam senden beklenen. Öff…”</p>
<p>Gevşek düğme, gerilimin verdiği baskıya dayanamayarak, delikanlının parmaklarının arasından yere aktı. “Şıkkk…” diye bir ses duyuldu. Kendi etrafında dönerek cisminden umulmayacak derecede büyük bir ses çıkararak, hemen yanıbaşındaki plastik taburenin altına doğru yuvarlandı.</p>
<p>Sonrasında büyük bir sessizlik oldu. Can sıkıntısına sebep olacak kadar uzun sürdü bu sessizlik hali.</p>
<p>“Allahım, sayıyla mı veriyorsun bunları? Bütün çocuk ruhlu insanlar benim çevremdeler. Ne zaman güvenebileceğim birini göndereceksin bana? ”</p>
<p>Yontulmuş bir taş kadar kıpırtısızdı. Heykel gibi durdu; bozmadı duruşunu. Gözlerini devirse, Esin, kıyameti koparacaktı. Ödü kopuyordu ondan. Aklından şu cümleler geçiyordu:             “Hayatımda bu kadar zor bir an daha olmuş mudur? Öyle donuk bir zaman dilimi işte. Bu dakikalar bitmez. Ben burada sonsuza kadar, bu kızın heyheylerinin geçmesini mi bekleyeceğim.”</p>
<p>Çürük şeftalileri, siyah, orta boy çöp torbasına doldurdu Esin. Evdeki bütün kör bıçakları, çekmecelerden bir bir topladı. “Gözüm görmesin.” dedi. Hışımla ve söylenerek kendi kendine sokağın üst köşesindeki kapağı açık çöp konteynırına attı. Kaçışan kedilerin çöpten uzaklaşmalarını izledi.</p>
<p>Niye böyle yaptı; bilebilse. Oysa onun topal ya da sağır oluşunu dert etmemişti. “Nazarımda bunların ehemmiyeti zerrece yok.” dedikçe içine kapanmıştı delikanlı. Kompleksleriyle, kendi kendine iç çatışmalarıyla meşguldü. Gözünü bir açsa, ona olan katıksız sevgisini, ona olan düşkünlüğünü bir anlasa…</p>
<p>Şimdi bu ayrılık nereden çıkmıştı?</p>
<p>Ondan kopan, ona döner miydi bir gün?</p>
<p>Üff… Bilmiyordu.</p>
<p>Tamam, babasıyla olan tatsız karşılaşmaları ve delikanlının o anda dilinin tutulması yüzünden, hal hatır sormayışının payı büyüktü bu gerginlikte. Yeterince görünürde neden vardı. Babası bu hareketi saygısızlık olarak nitelendirmişti. Yine de nişanlanmalarına engel olmadı. Yüzükler küçük bir törenle takıldı. Düğün tarihi birkaç yıl sonraya atılmıştı. İşler rayına girene kadar, eksikler tamamlanana dek beklenebilirdi.</p>
<p>“Kızım sevmiş, beğenmiş, bir ömür boyu geçinecek olan o.” deyip olanları unutmuş gibi yapmıştı babası. Büyüklük etmişti. Annesi ölmüş kızına, babasını hiç tanımamış, baba görmemiş damadına. İki yarım yamalak dünyayı, iki acılı yüreciği ayırmamıştı. Yine de “tutukluk anı” ndaki o olaya dair bir ünlem işareti vardı belleğinde.</p>
<p>Esin böyle hissediyordu. Öngörüsü ters giden bir şeye işaret ediyordu.</p>
<p>Delikanlı kederliydi. Eğer çiçeği zamanında Esin’e verebilseydi, bu kadar tatsız olayı üst üste yaşarlar mıydı? Kesinlikle hata etmişti. Üstelik telefonu meşgule almıştı. Aramalarını görmezden gelmişti. Sonra telefonu tamamen kapatmıştı. Günlerce susmuştu. İletişim kurulmaz, geçimsiz bir adama dönmüştü. Sakalları uzamış, yüzü asıktı. Özür dilese, öfkeyle parmağından çıkarıp, yüzüne fırlattığı yüzüğü tekrar parmağına takardı belki Esin. Neden olmasındı? Daha önce defalarca affetmişti onu.</p>
<p>“Eşeklik ettim, ne olur bir şans daha. Bu kadar yılın hatırı var. Affetsen…” dese, affederdi kimbilir. Esin yufka yürekliydi. Onu seviyordu. Sadık bir âşıktı hep.</p>
<p>Ya kendisi? İşte bu tartışılırdı.</p>
<p>Esin…</p>
<p>Düşünüyordu Esin…</p>
<p>Dünya bir yana, o bir yana.</p>
<p>Azıcık sağırmış. Bir iş kazası sonucu olmuş bu. Olabilir.</p>
<p>Bir ayağı aksıyormuş. Olsun.</p>
<p>Yüreği var ya!</p>
<p>Onu seviyor ya…</p>
<p>Heyecanlanınca dili tutuluyormuş. Konuşamıyormuş. Yüzü kızarıyormuş. Abartacak bir şey mi? Olabilir. Bütün bunlara rağmen seviyordu onu. Tek gerçeklik buydu.</p>
<p>Ah ne olur gurur yapmasaydı. İşten çıkarılması normaldi. Kriz vardı. “Yumruklaşma” bahanesiydi patronun. Ayrıca başka bir iş bulunabilirdi pekâlâ. Hatta babasının marketinde çalışabilirdi. Zaten güvenilir eleman bulmakta zorlanıyorlardı. Böylece kasanın eksik çıkması gibi, türlü sevimsiz vaziyetlere de son verilmiş olabilirdi. Ama onun buna yanaşmayacağı kesindi.</p>
<p>“İç güveysi dedirtmem ben kendime.” deyip çıkmıştı işin içinden. Sonrasında bir güzel tartışmışlardı.</p>
<p>“Gelme üstüme Esin. Rahat bırak beni, telefonla da asla arama. Bitti.” demişti. Çekip gitmişti şehirden.</p>
<p>Şaka yapıyor sandı Esin. O kahrolasıca telefonunu da kapatmıştı. Günlerce ulaşamadı ona. Belki de numarasını değiştirmişti. Kalkıp yaşadığı şehre gitse, adresi vardı. Vazgeçti. Belki de taşınmıştır. Bulamasın diye her şeyi yapar mı yapardı.</p>
<p>Ne olurdu gururun duvarını yıkıverseydi. Bu devirde bu kadar çok seven, -sevilebilecek- bir kız daha bulabilecek miydi?</p>
<p>Bir dahaki güze evleneceklerdi. Özenle hazırladığı çeyizi, tuttukları ev, çok önceden kiralanan düğün salonu, beraber tasarladıkları davetiyeleri, en önemlisi yıllardır rüyalarını süsleyen özel tasarım gelinliği…</p>
<p>Boğazı düğümlendi. Hıçkırıklara boğuldu.</p>
<p>Onsuz yaşamak düşüncesiyle hayata nasıl bağlanacaktı?</p>
<p>Ona bakarken, gözlerindeki -sadece onun gördüğünü sandığı-  parıltılardan mahrumiyet hissi iliklerini dondurdu.</p>
<p>Bu hayatta sevgisizlik kadar büyük bir ceza olamazdı.</p>
<p>Zaten annesini kapının önünde yere yığılmış halde, ölü bulduğu günden beri “sevdiğini kaybetme” korkusuyla yaşıyordu. Taa ki nişanlısıyla tanıştıkları güne kadar bu böyle sürmüştü. Tam güvenip dayanacağı birini bulmanın verdiği inançla kendini toparlamıştı ki, sevgi ile güvenin aynı anda olamayacağını görmüştü. Ne olacaktı şimdi?</p>
<p>Güvercinler… Onlar nereye bakıyorlar?</p>
<p>Biz kuşlara ne kadar yakınız?</p>
<p>Allah bizi bağışlar mı bunca isyanımıza rağmen? Hepsini şikâyet değil de derdimizi dökmek olarak sayar mı?</p>
<p>Bağışlar mı bizi Esin?</p>
<p>Rüzgâr… Savurup durduğu yapraklara beni de katar mı? Kollar mı beni de Allah?</p>
<p>İnsanlardan usandım ben.</p>
<p>Git/gel/gel/git… Hıh… Devlet dairesi gibi oldu, aldığım bütün kararlarım hayatıma dair.</p>
<p>Gidin lütfen.</p>
<p>Git Esin…</p>
<p>Sen bari yapma bunu.</p>
<p>Sen beni bilirsin. Lütfen anlamaya çalış…</p>
<p>Sürekli bir şeyler istiyorlar. Ekmek, sevgi, merhamet, ilgi… Ben bir şey istemiyorum ki sizden.</p>
<p>Beni rahat bırakın. Beni bana bırakın diyorum. Sen dahil, baban dahil, herkes bir şeyler umuyor.</p>
<p>Yok…</p>
<p>Yok ki… Size verebileceğim bir şeyim yok Esin.</p>
<p>Delikanlının söyleyemedikleri söylediklerinden çokken&#8230;</p>
<p>“Bitti mi yani sombahar? ”  diye sormadan edemedi Esin.</p>
<p>“İnsan insanı çabucak harcıyor bazen.”</p>
<p>Böyle şeyler saçmalamıştı delikanlı. Duyduklarına inanamıyordu.</p>
<p>Olan olmuştu aslında.</p>
<p>“Ben tanımsız bir tutkuyla bürülüyüm. Sanıldığı kadar duygusuz değilim. Ancak bu kadarını derim. Dilim lal olur. Konuşamam.” dedi Esin.</p>
<p>“Sükûnet uyandırılmayı bekler. Gürültünün içinde bir yerde saklıdır. Sabırla… Gidip uyandırmaya ne dersin Esin?”</p>
<p>“Ben mi?”</p>
<p>“Evet, sen&#8230;”</p>
<p>Serin geçen yaz ayı gibiydin. Sana bakınca “Her şey yolunda.” diyordum. Dünya ekseninde dönüyor. Sanki kuraklık olmayacak. İnsanlar ölmeyecek açlıktan. Sırf sen seviyorsun diye oluyordu bunlar. Sen, orada balkonunda herhangi bir sandalyeyi çekip, oturacaksın. Çayını yudumlayacaksın keyifle. Saatler duracak. Yaprak kımıldamayacak.</p>
<p>Öyle sanıyordum.</p>
<p>Uyumlu görünmek için markalı elbiseler satın alacaksın. İtinalı, ütülü kıyafetler giyeceksin. Traşlı yüzünde sabit bir gülümseme olacak. Kibarca selamlayacaksın herkesi. Kalabalık yerlerde psikopat ruhunu kimse görmeyecek. Kimse seni uyumsuz ve iletişimsiz biri olduğun için suçlamayacak. Oh, ne güzel.</p>
<p>Sen öyle zannet.</p>
<p>İşte dünya dönüyor. Sen beni sevmekten vazgeçtin diye, duracak değil ya? İşimde gücümdeyim. Sen yoksun ama saçımı başımı yolmuş değilim. Yollara falan da vurmadım kendimi.</p>
<p>Ne oldu biliyor musun?</p>
<p>Sadece kederime keder ekledin, gözbebeklerimdeki gölgeler çoğaldı.</p>
<p>“Bazı ölülerin mezarları yoktur, Esin…” derdi babam. Anlamazdım.</p>
<p>Bir daha arama beni. Öldün sen de…</p>
<p>O gün trene binip, beni terk ettiğin, hayallerimi yıktığın gün öldün…</p>
<p><strong>(Birnokta Dergisi Kasım 2011’de yayımlanmıştır.)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/meral-afacan-bayrak/bir-sombahar-huznu/2011/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TÜNEL</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/tunel/2011/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/tunel/2011/08/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 31 Jul 2011 22:11:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AKİF HASAN KAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü ve Öykü Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11348</guid>
		<description><![CDATA[İki gün önce gömlek cebine koyduğu fotoğrafı aradı. Bulamadı. Bir imgenin peşine düşmek, onu yakalamak için uzun uzun bakmak istiyordu. Dönüp durduğu çemberleri kırmalıydı; öyle umuyordu. Küçük bir oğlan çocuğunun fotoğrafı. Salkımsöğüt dallarından yapılmış bir sepetin içine oturtulmuş. Fotoğraf güzel çıksın diye, türlü şaklabanlıklarla dikkati çekilmeye uğraşılmış… Gülümseyen, çipil çipil bakan, tombul, şirin… Yoktu. Düşürmüş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İki gün önce gömlek cebine koyduğu fotoğrafı aradı. <span id="more-11348"></span>Bulamadı. Bir imgenin peşine düşmek, onu yakalamak için uzun uzun bakmak istiyordu. Dönüp durduğu çemberleri<strong> </strong>kırmalıydı; öyle umuyordu.</p>
<p>Küçük bir oğlan çocuğunun fotoğrafı. Salkımsöğüt dallarından yapılmış bir sepetin içine oturtulmuş. Fotoğraf güzel çıksın diye, türlü şaklabanlıklarla dikkati çekilmeye uğraşılmış… Gülümseyen, çipil çipil bakan, tombul, şirin… Yoktu. Düşürmüş olmalıydı.</p>
<p>***</p>
<p>Sanki elektrikler kesilmişti. Karanlık! Az önce girmemiş miydik tünele?<strong> </strong>Kendi ayaklarımızla, bile-isteye. Karanlık! Korkuyor muyum? Yaşım kaç? Hatırlamıyorum.</p>
<p>Aç bir ejderha gibi açmıştı ağzını tünel. Uzun, derin, ölü bir karanlık; koyu, zift gibi, simsiyah… Uzakta, çıkışta azıcık bir ışık… Demiryolunda babamla yürüyoruz. Biraz önce efelenerek önden önden yürüyen ben, tünelin karanlığına karışınca babamın eline sarılıyorum. İşte girdik ağzından, yuttu bizi…</p>
<p>Traverslere basarak yürü diyor babam, yoksa balastlar ayaklarımı acıtırmış. Traversleri görmüyorum ama hissediyorum. Adımlarımı hep aynı aralıklarla atmaya alışıyorum.</p>
<p>Yürüdükçe çıkış uzaklaşıyormuş gibi geliyor bana. Babamın yüzüne bakıyorum, göremiyorum. Nefesini duyuyorum, bir de güvenli avuçlarının sıcaklığını. Korkuyorum, diyemiyorum. Ama o biliyor. Bir ara, korkma diyor. İçime bir gönenç doluyor. Buradan geçmesek olmaz mı diyorum. Diğer yol çok uzunmuş, geçmeliymişiz. Bundan sonra, hayatıma mecburiyetler ve korkular yön verecekmiş. Hiçbir zaman kendim olamayacakmışım, rüzgâr ne yönden eserse, o tarafa savrulacakmışım. Bilmiyordum. Bilseydim! Yine de geçer miydim o tünelden. Ah! Büyümek… Büyüyüp her şeyi anlayıvermek.. sanmak.. sanrıların karanlığında boğulmak…</p>
<p>Tünelde ilerliyoruz. Dokuzyüzotuzyedimetrelik bir demiryolu tünelinde, karanlığı soluyorum, karanlık ciğerlerime doluyor. Kötücül bir boşluk uzayıp gidiyor. Bir tek, süpürgelerine binmiş, iğrenç kahkahalar atan cadılar eksik. Tavandan sular damlıyor. Ejderha, su da içmiş diyorum. Kafam karışıyor. Hiç bir şey düşünmeden yapamıyorum. Karanlık muhayyileme siniyor; bölük pörçük olup dağılıyorum. Zihnim, oradan oraya zıplıyor. Durduramıyorum. Ninemin masallarını şimdi hatırlamamalıyım. Cinler, periler, devler… Hayır! Şimdi olmasın. Sırası mı hiç? Derken! Korktuğum başıma geliyor… Kırmızı gözlü canavarlar, tünelin duvarlarından, tavanından bana bakıyor. Buradaki iyi kahraman ben miyim? Ne asam var yanımda, ne de elmas kılıcım. Bu kadar canavarın hakkından nasıl gelirim ki? İyiler hep galip geliyordu ninemin masallarında; ben bu kötüleri yenebilir miyim? Ateş saçan gözler, ejderhalar, büyücüler… Ayağım traverse takılıyor. Düşecekken babamın eline asılı kalıyorum. İşte o zaman içim ısınıyor. Canavarlar kaçıyor. Gülümsüyorum. Babam görmüyor.</p>
<p>Tünelde yürüyoruz.  Arkamızda bıraktığımız giriş de, önümüzdeki çıkış da hep uzaklaşıyor. Işıklar gittikçe azalıyor. Uyutucu bir nem kokusu dolaşıyor karanlıkta. Aylardan temmuz, içerisi soğuk, ürperiyorum.</p>
<p>Hiç bitmeyecek, hep yürüyecekmişim gibi geliyor. Karanlığa mahkûm, sonsuza kadar yürümek… Bunları sonradan hatırlıyorum. Çocukluk hezeyanları deyip geçemiyorum. Elimi gömlek cebime atıyorum. Fotoğraf burada olacaktı?</p>
<p>Her bunaldığım anda tünele giriyorum. Çürümüş karanlıkta, korka korka yürüyorum. Çıkış hep uzaklaşıyor, kaçıyor. Geriye dönmek istiyorum, zaten geri dönmüş olduğumu anlıyorum. İki uç arasında, gerilip kalıyorum. Ebediyen karanlık kalmaya mahkûm bir karanlığın içinde çırpınıyorum; bir imge, bir ses, bir fotoğraf.. bekliyorum.. yok.. öylece kalakalmanın darlığında boğuluyorum.</p>
<p>Kurula- bozula, kurula-bozula yıpranmış, yorgun düşmüş çocukluk düşlerim depreşiyor. Mutlu insanların yolculuk ettiği, pencerelerinden dışarıya neşeli kahkahalar taşan, annelerinin ılık kokularıyla başları dönen çocukların yaramazlık yaptığı, neşeli bir tren geçiyor bozkırdan. Buğday demetinin üzerinde oturmuş el sallıyorum onlara; sonra, yine o tünele girmesem diye dua ederek… Temmuz güneşi; biçilmiş ot kokusu; bir çocuk gülücüğü; eski, güzel bir hatıra.. tünelin karanlığına meydan okusun diyorum… Hafif bir ikindi rüzgârı külleri savuruyor; cılız korları uyandırıyor, sönmeye yüz tutmuş ateşi üflüyor… Elma şekerim çamura düşüyor, gazoz kapakları delik ceplerimden akıp gidiyor, bilyelerimi…</p>
<p>Bozkırdan bir tren; babaları yanı başlarında olan çocukları, huzurlu evlerine götüren bir tren, nazlı nazlı geçip gidiyor.</p>
<p>Bir teselli; bir imge, bir ses, bir koku, bir fotoğraf… Bulamıyorum. Düşürmüşüm.</p>
<p>Tünele giriyorum… Girmek istemiyorum. Direniyorum. Tünele giriyorum…</p>
<p>Karanlığın ağlarına dolanıyorum; bir türlü kurtulamıyorum. Baba, diye bağırmak istiyorum. Karanlık ağzımı kapatıyor, nefesimi tıkıyor. Çırpınmaktan yorgun düşüyorum. Zaman ağırlaşıyor, yavaşlıyor.. yaşım büyüyor, ben hep babasızlığın karanlığında, tünelde kalakalıyorum. Yüreğimde bir ağrı; bozkırdan geçen trenden bana el sallayan kim?</p>
<p>Sonra babamın sıcacık avuçlarını hissediyorum. Küçücük elim, avucunda kayboluyor. Ferahlıyorum. Genişliyorum. Hızır.. zümrüt bir kuş tüyü uzatıyor bana.</p>
<p>***</p>
<p>Babasıyla hep aynı tünele giriyordu. Ele ele tutuşuyorlardı. Hep aynı karanlığı soluyordu. Küf kokusu, nem, rutubet genzini yakıyordu. Tam çıkışta, birden aydınlık patlıyordu. Güneş bütün ışıklarını üzerine yıkıveriyordu. Geçici bir körlük, sersemlik…</p>
<p>Kendisine gelir gelmez, babasına bakıyor. Yok. Arıyor, bulamıyor. Avuçlarının sıcaklığı hâlâ ellerinde… Fazla uzaklaşmış olamaz diyor. Bir kez daha ah edip inliyor. Karanlık tünelde sesi çınlıyor. Tünelde mi kalmıştı? Geri dönmek istiyor. Karanlık…</p>
<p>Bekliyor…</p>
<p>Bekliyor…</p>
<p>Bekliyor…</p>
<p>Hep orada, tünelin çıkışında babasını bekliyor&#8230; Sanki yüzyıllardır bekliyor…</p>
<p>O karanlıktan bir kere geçtiğini, geçmek zorunda olduğunu, geride kalanların artık gelemeyeceğini bilerek bekliyor.</p>
<p>Yalnızca, bir umut işte; bir teselli; bir imge, bir koku, bir ses, bir fotoğraf… Bulamıyor.</p>
<p>Ve elektrikler geldi.</p>
<p>Karanlıktan korkan oğlu, elinden sımsıkı kavramış, avuçlarını terletmişti.</p>
<p>Oğlunun elinde kaybettiği fotoğraf…</p>
<p><strong>(Nisan 2011 / Aşkar, Sayı: 19) </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/tunel/2011/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÇÖL YAKICIYDI, GÜZELLİK DE ÖYLE</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/osmanalagoz/col-yakiciydi-guzellik-de-oyle/2011/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/osmanalagoz/col-yakiciydi-guzellik-de-oyle/2011/08/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 31 Jul 2011 22:10:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>OSMAN ALAGÖZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü ve Öykü Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11350</guid>
		<description><![CDATA[Siyah uzun entarisi, kızgın kumlarda sürünen endamlı bir kadın&#8230; Bakışları bulanık. Onu orda gördüğü andan beri gidiyor, geliyor. Aklı başında değil. Bir Yusuf vurulması yaşıyor. Bir Züleyha gölgesi oluyor içinde tüm renkler. Züleyha’nın kınanan hazzı çörekleniyor yüreğine. Duyguları azgınlaşıyor, latifeler ağyara bakan gözlerin sunduğu oklarla birer ikişer avlanıyor. Latifeler öldükçe gemi azıya alıyor duygular. Adım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Siyah uzun entarisi, kızgın kumlarda sürünen endamlı<span id="more-11350"></span> bir kadın&#8230; Bakışları bulanık. Onu orda gördüğü andan beri gidiyor, geliyor. Aklı başında değil. Bir Yusuf vurulması yaşıyor. Bir Züleyha gölgesi oluyor içinde tüm renkler. Züleyha’nın kınanan hazzı çörekleniyor yüreğine. Duyguları azgınlaşıyor, latifeler ağyara bakan gözlerin sunduğu oklarla birer ikişer avlanıyor. Latifeler öldükçe gemi azıya alıyor duygular.</p>
<p>Adım atıyor. Adımları akıl süzgecinden geçmeden daha, çadırın iki direğinin arasından içeri dalıveriyor kadın.</p>
<p>Kadın çadırın içinde. Orta yerde sofrasını sermiş, yemek yiyor Yusuf yüzlü adam. Çehresinde, Züleyha bakışlılara kan damlattıran o güzelliğin sahibinden aksettirilmiş bir güzellik var. Elinde bir parça kurumuş çavdar ekmeği. Ağzına götüremeden kalakalıyor. Nedir bu hâl diyor kendince? Bir fıkıh suali için mi çadıra bu geliş. Oysa böyle destursuz girilmez ilim kapısından. Hem böyle geliş, hatun kişiye de hiç yakışmaz.</p>
<p>Düşüncelerine masumiyet urbası giydiriyor.</p>
<p>Yoksa aç mıdır ki bu kadın, ben lokmalarımı yerken giriverdi çadırıma.</p>
<p>Kadının gerçekten aç olmasını arzu ediyor. Başka bir ihtimal olsun istemiyor. Önündeki sofrayı biraz daha ileri doğru yayıyor. Buyur diyor, aç olmalısın.</p>
<p>Kenara çekiliyor.</p>
<p>Sofrada bir tas yağsız un çorbası, üç dört tane hurma, yarım çavdar ekmeği.</p>
<p>Gel ye, diyor. Madem çok açsın. Aç olmasan destursuz girmezsin böyle kapımdan, diyor.</p>
<p>Yok, diyor gözleri baygınlaşan kadın. İri siyah kaşlarını yukarı kaldırıyor. Yok, yok… Bakışlar, arzu ettiği şeye yaklaşmışlığın hazzını taşıyor. Gamzeleri sinsice gülümsüyor. Benim istediğim o değil, diyor.</p>
<p>Adamın biraz merak biraz da acıma yüklü bakışları, şimşekler çakmış gibi parlıyor. Bir ürperti kaplıyor tüm bedenini. Saf kavruk yüzüne bir donukluk yayılıyor. Masumiyetini koruyan duyguları, kadının bakışlarına yüklenen davetkâr bir çağrı ile çağlayana dönüşüyor. Bir çığlık koparıyor. Cehennem alazı taşıyan bir vaveyla. Eyvah! Ben ne yaptım? Başını bacaklarının arasına alıyor. Boğulasıya ağlamaya başlıyor. Ağlıyor, ağlıyor… Kendinden geçiyor.</p>
<p>Kadın şaşkın. Deyip ettiğine bin pişman, ardına baka baka terk ediyor çadırı.</p>
<p>Çölde gündüz vakti geçmek bilmeyen zaman, yorgun bir iniltiyi kum saatinin tanelerince tüketiyor. Yakıcı bir rüzgâr çadırları bir iki zorluyor. Kum tanecikleri savruluyor rüzgârda. Çadırında ağlayan adamın iniltileri, rüzgârın ıslığında eriyor.</p>
<p>Bir zaman sonra yol arkadaşı, ders arkadaşı, can yoldaşı giriyor çadıra. Daha neyin ne olduğunu anlamadan, selam veriyor. Beyaz sarıklı başını bacaklarının arasına almış, iki büklüm ağlayan dostunun tuhaf hâliyle karşılaşıyor. Cevap gelmiyor karşıdan. Selamının duyulmadığını düşünüyor. Kollarından tutuyor, sarsıyor. Nedir bu hâlin, diyor. Söyle Allah aşkına?</p>
<p>Neden sonra iki büklüm olmuş belini doğrultuyor dostu. Bakışlarını yol arkadaşına çeviriyor.</p>
<p>Ürperiyor o zaman. Gözleri kan çanağı. Şaşkınlığı daha da artıyor. İçini çöl sıcaklığına benzer bir ateş yalımı kaplıyor. Fesubhanallah!.. Ne oldu sana böyle?</p>
<p>Dakikalar sonra iç çekmesi biten, ağlamaları dinen dost konuşmaya başlıyor. Başından geçenleri bir bir anlatıyor.</p>
<p>Yemek yiyordum. Bir kadın geldi çadıra. İlim sual etmek içindir zannettim, değilmiş. Açtır herhâlde dedim, sofrayı önüne uzattım, ona da yok dedi. Meğer… Devamını getiremedi. Boğazı düğümlendi. Yutkunmakta zorlandı. Göz pınarlarından birkaç iri damla, henüz aklar düşmemiş siyah sakalına doğru süzüldü.</p>
<p>Teşehhüt miktarı bir vakit geçtikten sonra, kırık dökük kelimelerle zoraki tamamladı sözünü. Meğer niyeti, benim güzelliğimden istifade etmekmiş. Gönlüne oyuncak etmekmiş. Beni ateşlere atmakmış.</p>
<p>Son kelime de dudaklarının arasından dökülünce, çadırın orta yerine kopkoyu bir hüzün çöküverdi.</p>
<p>Sonradan sonraya, Züleyha ağında çırpınan, gömleği arkadan yırtılan bir Yusuf meltemi esiverdi derinden.</p>
<p>Zindan duvarlarının soğukluğunda mevsimlerin en güzeline gebe bir dünya, dönüp durdu çadırın orta yerinde. Çadır saraydı, çadır kapısı kilitli odaydı, çadır zindandı, çadır bir sonraki makamdı… Yusuf makamı.</p>
<p>Hüzün, mekiğini dokuyor iki yoldaş arasında. Hesaplar kitaplar yapılıyor. Tartılar mizanlar ayarlanıyor. Defterler açılıp kapanıyor. Harut ve Marut’un kalp burkan hatıraları canlanıyor.</p>
<p>En çok da kıssa-i Yûsuf âyet âyet süzülüyor içlerine.</p>
<p>“Derken, bulunduğu evin hanımı, Yusuf’u kendisine bağlamak, onun nefsinden murad almak istedi ve kapıları kapatarak ‘Haydi, yaklaş bana!’ dedi.”</p>
<p>“Ya Rabbi! Zindan, bu kadınların beni davet ettikleri o işten daha iyidir. Eğer Sen, onların fendini benden uzaklaştırmazsan, onlara meyledip cahilce davrananlardan olabilirim.”</p>
<p>Bütün bu anlatılanların üstüne ve hissedilip de anlatılamayacak olanların üstüne, onun da bir lâf etmesi gerekirdi. Durdu, derin derin soluklandı. Boşalmaya hazır, ikindi sonrası bir bahar bulutu gibi dolu dolu. O da kendi hesabının telaşında. Ya dedi, gücünü toplayarak, ya çadırda günahın çağrısı yapılırken senin yerinde ben olsaydım…</p>
<p>Sözün devamı gelmedi. Duyulan, sadece çölün aşinası olduğu taze bir iniltiydi.</p>
<p>Çadır, çadır olalı bu kadar acıya bir günde şahit olmamıştı.</p>
<p>Çöl, nice zamandır böyle iki yolcuya, iz bıraktıra bıraktıra yol vermemişti.</p>
<p>***</p>
<p><strong>Perde kalkar aradan, zamanlar karı</strong><strong>ş</strong><strong>ır birbirine&#8230;</strong></p>
<p>Çöl yolcuları, yolculuğun en güzelini tamam eylediler.</p>
<p>Kâbe’ye vardılar. Tövbe kurnasında zemzemlerce yıkanarak arınmanın hesabına durdular.</p>
<p>Her şavtın bitiminde çadırda yaşadıkları gözlerinin önüne geldi. Kendinden geçti. Hacerü’l-Esved’e dudaklarını değdirirken bedenini soğuk ürpertiler kapladı.</p>
<p>Yorgundu. Düşüncelerinin yorgunluğu bedenine uyum sağlamıştı. Yokladı içini. Arınmışlığı hissetmeye çalıştı.</p>
<p>Bakışları başka başka mânâlara kaydı. Bir ara nazarının yöneldiği yerde, gözlerini alan ışıltılı bir yüz gördü.</p>
<p>Kendinden geçti. Uykuyla uyanıklık arasındaydı. Sonra düşüp bayıldı.</p>
<p>Zaman perdesi aralandı. Nur birdi, iki oldu. İki aydınlık, iki parıltı birbirinin içine girdi. Mâzi ile hâl, hemhâl oldu.</p>
<p>O an, katmerlendi duygular. Kalp, Tûr’un ürpertisini bir nebze olsun hissetmişti çünkü. Kalbin sahibi, biraz da Musa nefesini solukladı.</p>
<p>Konuşuldu. Muhabbetin en has perdesinden seslenildi. İlk kelam, şaşkınlıkla dolu olandandı. Sordu. Sen kimsin?</p>
<p>Ben Yusuf’um, dedi Züleyha çağrısına Allah’tan korkarım diyen dudaklar. Ben Yusuf’um. Gömleği arkadan yırtılan Yusuf. Ben Yusuf’um, zindanların soğuk duvarlarıyla birlikte Rabb’ini tesbih eden Yusuf. Gördüğü rüya ile kuyuya atılanım. Ve yorumladığı rüya ile zindandan çıkan Yusuf.</p>
<p>Soru, O’na en yakın olandan geldi bu sefer. Ya sen kimsin?</p>
<p>Ne desin ki! Şaşkınlığı üzerinde. Tafsilata girmeden, kısa yoldan söyleyiverdi adını. Süleyman İbn-i Yesar.</p>
<p>Güzellik kendisine çok yakışan, bu sefer iltifatkâr bir eda ile sordu. Hani şu, kahramanlığı dillere destan olan Süleyman İbn-i Yesar mı?</p>
<p>Düşündü. Ne kahramanlığı vardı ki! İlimde bir talebeydi daha. Üstelik güzelliği de başına hep dert açan bir insanın nice olur kahramanlığı? Ağyarın önüne sofra uzatıp da onu yanlışa umutlandıranın ne kahramanlığı olur ki?</p>
<p>Bilemez. Bilemeyince başını öne eğer, susar. Sükûta sığınır.</p>
<p>Sükût, edebe sözden daha yakındır.</p>
<p>Hani çöl yolculuğunda, gelip çadırına giren kadına hayır değişin vardı ya hâl diliyle… Hani hıçkırıklara gömülüşün vardı ya Allah korkusundan, işte o davranışın benimkiyle bir anılır oldu gökte.</p>
<p>Neden sonra tekbirlerle açar gözlerini.</p>
<p>Güzellik bir kere daha perçinlenmiştir. Güzelliğin bir diğer faslı, başka bahara, muhabbetin en has bahçesine sarılıp sarmalanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/osmanalagoz/col-yakiciydi-guzellik-de-oyle/2011/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MUSTAFA KUTLU: HAYAT GÜZELDİR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/sibeleraslan/mustafa-kutlu-hayat-guzeldir/2011/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/sibeleraslan/mustafa-kutlu-hayat-guzeldir/2011/08/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 31 Jul 2011 22:07:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SİBEL ERASLAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü ve Öykü Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11253</guid>
		<description><![CDATA[Okuyun, iyileşin ve güzelleşin&#8230; Mustafa Kutlu&#8217;nun kısa öykülerden oluşan yeni kitabını okurken aynı zamanda kendi hayatınızın kitabına dair bir seyrana da çıkıyorsunuz. Siz de seyran ediyorsunuz, dünya üzerinden geçen ömrünüzü&#8230; Herkesin hayatının, başlıbaşına bir kitap olabileceğinden bahsediyor aslında Hayat Güzeldir&#8230; Mustafa Kutlu&#8217;nun son kitabı Hayat Güzeldir, aramıza hoş geldi. &#8220;Hoşça bak zatına&#8221; nasihatinin, vücut bulmuş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Okuyun, iyileşin ve güzelleşin&#8230;</strong></p>
<p><strong>Mustafa Kutlu&#8217;nun kısa öykülerden oluşan yeni kitabını okurken aynı zamanda kendi hayatınızın kitabına dair bir seyrana da çıkıyorsunuz. Siz de seyran ediyorsunuz, dünya üzerinden geçen ömrünüzü&#8230; Herkesin hayatının, başlıbaşına bir kitap olabileceğinden bahsediyor aslında Hayat <span id="more-11253"></span>Güzeldir&#8230;</strong></p>
<p>Mustafa Kutlu&#8217;nun son kitabı Hayat Güzeldir, aramıza hoş geldi.</p>
<p>&#8220;Hoşça bak zatına&#8221; nasihatinin, vücut bulmuş hali olarak&#8230;</p>
<p>Hayat Güzeldir&#8217;deki hikayeleri, kalbinize inecek inşırahlar gibi okuyacağınıza eminim. Çünkü; yarılma, çatlama ve temizlenmeye yol açacak, gün doğumu hikayeleridir bunlar.</p>
<p>Hayatın içinde olduğu halde, hiç de zaman ayırmadığımız için görünmez kıldığımız, sırra kadem basmış; küçük güzelliklerden haber veren, günümüz menkıbeleriyle dolu bir kitap. Dolu dedimse de, taşıyor demek belki daha doğru&#8230; Kıpırtı ve devinim misali, hayatı hayra yorulacak bir rüyaya benzeten hikayeler bunlar&#8230;</p>
<p>Kapağındaki gelinciklerden başlıyor bir kere kıpırtı. Birinci kıpırtıyı müteakiben tam yirmi bir kere yeniden atıyor kalp ve yirmi bir kere açılıyor hikayeler sandığı&#8230; Birer derviş kanaatkarlığında akan anlatılar bunlar&#8230; Güzellik temrini dokunuyor adeta tam yirmi bir hikaye boyunca&#8230; Birbirine zincirlenmiş halkaları andırırcasına, masalsı tadların yol açtığı mistik bir hava da yayıyor Hayat Güzeldir&#8230; Okumak adına; güzelliği ve iyiliği fark edebilmenin ibretli derslerini veriyor Mustafa Kutlu&#8230;</p>
<p>Hayat Güzeldir&#8217;i okurken aynı zamanda kendi hayatınızın kitabına dair bir seyrana da çıkıyorsunuz. Siz de seyran ediyorsunuz, dünya üzerinden geçen ömrünüzü&#8230; Herkesin hayatının, başlıbaşına bir kitap olabileceğinden bahsediyor aslında Hayat Güzeldir&#8230;</p>
<p>Hani çöldeki kum tanesine sormuşlar; &#8220;sen kimsin&#8221; diye de, &#8220;ben bir dağ idim&#8221; diye cevap vermiş&#8230; O misal. Küçük olanın taşıdığı sırlı cesamete dikkat çekiyor kitap&#8230; Küçükte rastlayınca, hayrete düşeceğiniz, büyüğe dair, azim olana dair alametler bunlar. Mesela &#8220;Çiçek Tefsiri&#8221; adlı hikayede, hayat/ölüm sarkacı o şekilde anlatılıyor ki, kutsal kitaplarda bahsedilen hayata dair, bir varmış bir yokmuş mesabesindeki gelip geçicilik, o kısacık hikayenin içinde derlenip toparlanıyor&#8230;</p>
<p>Kun/yekun bilgisi</p>
<p><strong>Derlenip, toparlanmak&#8230;</strong></p>
<p>Hayat Güzeldir&#8217;deki hikayeleri, kun/yekun bilgisi içinde okurken buluyorsunuz kendinizi.</p>
<p>Kitap, baştan sona iyilik ve güzellik üzerine oturduğu halde, garip bir şekilde, bana kıyameti de çağrıştırdı. Hız ve haz içinde akışını giderek süratlendirdiğini hissettiğimiz çağımız zamanı hakkında ciddi soruları var kitaptaki hikayelerin&#8230; Güzeli tasvir ve tefsir ederken, örtülü biçimde, yitiklerimizi de işaret ettiği içindir belki de&#8230; Ben kıyametin birazdan kopmak üzere olduğu, hatta belki de koptu da bizim halen haberimizin olmadığı sanrısına kapıldım&#8230; Kitap, kapağından içeriğine kadar kıpır kıpır iyiliklerle, güzelliklerle dolu olduğu içindir belki de, huzursuzluğu ve kaosu asıl alan çağımız sanat algısını sarsacak bir tema gücüne sahip.</p>
<p>Mustafa Kutlu öykücülüğüne has &#8220;iyimserlik&#8221; tarzının tepe yaptığını düşündüğüm bu son kitap; aslında &#8220;bizi biz kılan&#8221; yerli hikaye söylemini de kuruyor.</p>
<p><strong>Pırıltılar kitabı</strong></p>
<p>En başta, bu hikayelerin inşa edilmiş değil de işitilmiş ve anlatılmış olduğu hissini uyandırıyor her zamanki gibi yazar. Büyük bir alçakgönüllülükle, şarka dair tevazu ile, &#8220;Allah bes!&#8221; diyen ve işi parlatmaktan ibaret olan&#8230; Kendisini değil de yüce Yaratıcı&#8217;yı işaret ederek akan hikmetli edep duruşunun (edebiyatın) öğretisidir de diyebiliriz Kutlu hikayeciliğine&#8230;</p>
<p>Tarz-ı Kutlu&#8217;dan bahsederken, Mesnevi&#8217;de anlatılan ressamlar müsabakası da geliyor akıllara. Hani birisi Şark&#8217;tan diğeri ise Garp&#8217;tan gelmiş iki büyük sanatkar, günlerce çalışırlar eserleri üzerinde&#8230; İkisi arasında bir perde örtülüdür. Müsabakanın bittiği gün aralarındaki perde açıldığındaysa, Garp&#8217;tan gelen ressamın mükemmel resmine karşın, Şark sanatkarının tablosuna parlatmaktan başka bir şey çizmediğine hayret eder seyirciler. Garptan gelenin binbir emekle renklendirdiği tablonun şavkı, diğerinin parlak zeminine o şekilde akseder ki gözler kamaşır&#8230; Birinde elbette kıymetli bir inşaat söz konusuyken, diğerinde pırıltıdan başka bir şey yoktur, inşaat değil ama hakikat vardır, iddia değil hayret makamındadır&#8230;</p>
<p>Kutlu&#8217;nun Hayat Güzeldir adlı kitabı, pırıltılar kitabıdır&#8230;</p>
<p>O, kitabını sayfalara değil, sabırla parlattığı gönül tuvaline yansıtmayı tercih etmiştir.</p>
<p>O, güzel olan Allah&#8217;ın yarattığı her şeyin de güzel olacağından o kadar emindir ki, Şeyhinin dergahına eğri bir tek odun bile getirmemiş Yunus&#8217;un takipçisi olarak&#8230; İyilik ve güzelliği esas alan bir kıvamın yolcusudur&#8230;</p>
<p>Dünya gözüyle görüp, işitmek ve nasihatini almak muradına ermiş tüm öğrencilerinin de söyleyeceği gibi; Hocamızın, bize edebiyat dünyasında verdiği ilk öğüt; iyi insanlar olmaya dairdir. Nice güzel şiirler, güzel hikayeler getirenlerin onun dizinin dibinde aldığı ilk nasihat, iyilerden, güzellerden olmaya dairdir&#8230; Ben bu ibretin, son kitapta tüm okuyuculara da tekraren verildiğini hissettim&#8230;</p>
<p>Bu yüzden, Hayat Güzeldir adlı son kitabı, bir tür menkıbeler kitabı olarak okudum&#8230;</p>
<p>Açlığını güvercin kanadı severken unutan simitçi çocuklar, menkıbe değildir de nedir mesela?</p>
<p>Kendisine çocuk yaşta emanet edilen yetim çırağını evladı gibi bilen ustalar&#8230;</p>
<p>İnce bilekleriyle karpuz taşıyan küçük emekçilerin, üzerine ampüller takılı sergiye dair gördükleri o masum rüyanın altında titremeyecek kalp var mıdır?</p>
<p><strong>Sevdiği kıza Elif-Ba getiren çocuk&#8230;</strong></p>
<p>Duvardaki tabloya bakarken kenarından nehir geçen bir köyün hayalini kuran ihtiyar&#8230; Şarampole devrilen arabasının kırık camından içeri giren gelinciğin kadife yapraklarını severek, &#8220;naber güzelim&#8221; diye soran kazazede&#8230;</p>
<p>Halini hatırını ancak Hızır aleyhisselamın sorduğu yaşlı nineler&#8230;</p>
<p>Tam herşey bitti dendiğinde ortaya çıkıveren çocukluk arkadaşları, meyvalarla, nevalelerle dolup taşan torbalar, yeniden tütmeye duran ocaklar&#8230;</p>
<p>Kanser olmadığını anladığı gün, laleleri ancak fark eden yorgun babalar&#8230;</p>
<p>Patronundan arta kalan yüklü terekeyi, azar azar eritmek için her gün yeni bir yoksul mahallesine giden sırtı terlemiş emektarlar&#8230;</p>
<p><strong>Uçmayı yeni öğrenen yavru kargalar&#8230;</strong></p>
<p>Gülünün açtığını bir kez bile göremeden, gözlerini yummuş bülbüllerin haklı isyanı&#8230;</p>
<p>Her birisi de büyülü gerçekçilik döngüsü içinde, katmanlarını bize açan güzellik hikayeleri&#8230;</p>
<p><strong>Minimal olana tam kadraj</strong></p>
<p>Elbette Kutlu damgasını taşıyan tüm diğer anlatılarda olduğu gibi, sinematografik dilin ustalığı eşlik ediyor Hayat Güzeldir&#8217;e&#8230; Karpuz taşıyan çocukların anlatıldığı öykü mesela, Semih Kaplanoğlu sinemasının eşlik edeceği içtenlikte&#8230; Hatta sadece sinema değil, kareler halinde resimlenebilecek öyküler bunlar&#8230;</p>
<p>Günümüzde her şeyin; çokluk, büyüklük ve hatasızlık üzerinden değer bulup kazandığını düşündüğümüzde&#8230; Küçük, az, kısa ve kederli olanın öyküsünü yazmanın aslen ne kadar da zor bir iş olduğu ortada.</p>
<p>Kutlu, son kitabıyla kadrajı büyük ve cüsseli olandan kaydırıp, minimal olana odaklıyor. Yoksul kimselere, işçilere, çıraklara, esnafa, işsize, nişanlılara, cılız bilekli çocuklara&#8230; Hasılı kelam, çok da fark edilmeyenlerin, küçük ve kısık kalmışların dünyasındaki güzelliklere dikkat çeken bir hayret kitabı. Kütleye değil kütlesizliğe, mülkiyete değil mülksüzlüğe bakan hikayeler geçiyor kitapta&#8230;</p>
<p><strong>Kitabın genel teması bir kütle sorgusu</strong></p>
<p>Felsefi anlamda bir tür kütle sorgusuna dönüşüyor bu bağlamda kitabın genel teması. Zihin dediğimiz şey, kütlesizdir, kütlesiz bir dünya döner her birimizin içinde&#8230; İster inşa edici isterse anlatıcı olsun, edebiyatçının işi zihni bir performanstır. Mimar veya marangoz değildir sözgelimi, maddeyle uğraşmaz. Her edebiyatçı, (diliyle reddedenler de dahil), manevi olanla, ruhsal, tinsel, zihinsel olanla uğraşmaktadır esasında. Bir zan olarak edebiyat da güzel, doğru ve iyi olmalıdır Kutlu&#8217;ya göre&#8230; Zannını ve zihnini, ancak iyiliğe ve güzelliğe açık tutanların, çağdaş menkıbelerini kaleme almıştır son kitabında&#8230;</p>
<p>Hayat Güzeldir&#8217;deki hikayeler, her ne kadar, çok çeşitli ve rengarenk dış anlatılar gibi dursa da bizi aslen içimize çağırmaktadır. İçimize bakmaya. Ama iki gözünü dikerek değil. Baktığında ilahi ahengi ve sanatı görebilen, farkındalık sahibi, mütevazı bir gözdür bu&#8230; Göz de değil, görüştür, basirettir&#8230;</p>
<p>Samuel Beckett&#8217;i, &#8220;ulu efendi&#8221;/yazar olarak didikleme hakkından mahrum bırakan, o &#8220;esrarengiz iç uzama, beyinle, yürek ve düşünceyle, duyguların birbiriyle kaynaştığı tüm öteki kuytulara&#8221; dikkat çeken bir tarzı var Mustafa Kutlu öykücülüğünün&#8230; Sanatçı tarafından müdahaleye hiç de açık olmayan, ellenemez, berkitilemez, öze ve mukadderata dair hakikatin, terennümünü okuyorsunuz Hayat Güzeldir&#8217;de&#8230;</p>
<p>Bunaltı esasına dayalı, ego eksenli öyküler değildir bunlar. Elbette ben&#8217;leri vardır, elbette şikayetleri ve maruz kaldığı haksızlıklara itiraz eden halleri vardır öykülerinin, zira Kutlu öykücülüğü aynı zamanda sosyal gerçekçiliğin üzerinden yürür. Ne ki gerçekçiliğin bağlamı, güzellik ve iyilikle kuruluyorsa, elbette ki batı edebiyatındaki natüralizmden veya kafkaesk sıkıntılardan farklı bir netice çıkacaktır ortaya. Kutlu&#8217;yu iyimser gerçekçi kılarken aynı zamanda yerli ve buralı tutan bu ayrımı önemsiyorum. Rabbani ahengi keşfetmiş ve buna şapka çıkartan bir gerçekçidir o.</p>
<p><strong>Hayret doludur.</strong></p>
<p>Rahmeti gazabını elbette aşmış olan Allah&#8217;ın, cemali isimleriyle tecelli edişinde karar kılmıştır hikayeleri&#8230; Hayat Güzeldir&#8217;i ikram tepsisine dönüştüren şey de budur&#8230;</p>
<p>Okuyun, iyileşin ve güzelleşin&#8230;</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK KİTAP, 13.07.2011)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/sibeleraslan/mustafa-kutlu-hayat-guzeldir/2011/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YAĞMUR YAĞARKEN</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/meral-afacan-bayrak/yagmur-yagarken/2011/04/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/meral-afacan-bayrak/yagmur-yagarken/2011/04/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 31 Mar 2011 22:02:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MERAL AFACAN BAYRAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü ve Öykü Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=10296</guid>
		<description><![CDATA[Yağmur tıpır tıpır yağıyordu. Gök gürlüyordu. Alt yapısı yetersiz bu koca şehrin sokaklarında su birikintileri sel görüntüsündeydi. Kerem’in yüreği kavruluyordu. Neredeyse bu yangın, kora dönmüştü. Aradan saatler geçmişti. Umursamaz bir tavırla göğe bakışlarını dikmişti. Çaresizdi. Bunu biliyordu. Susmaktan, öfkesinin geçmesini beklemekten başka yapılacak bir şey var mıydı? Yoktu. Olan olmuştu. Onun hayali, gecelerine sıçrayan bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yağmur tıpır tıpır yağıyordu. Gök gürlüyordu. Alt yapısı yetersiz bu koca şehrin <span id="more-10296"></span>sokaklarında su birikintileri sel görüntüsündeydi. Kerem’in yüreği kavruluyordu. Neredeyse bu yangın, kora dönmüştü. Aradan saatler geçmişti. Umursamaz bir tavırla göğe bakışlarını dikmişti. Çaresizdi. Bunu biliyordu. Susmaktan, öfkesinin geçmesini beklemekten başka yapılacak bir şey var mıydı? Yoktu. Olan olmuştu.</p>
<p>Onun hayali, gecelerine sıçrayan bir kıvılcım gibiydi. Benliğinde yanan bir alan, gitgide büyüyordu. Yönelttiği ithamlar, asılsız suçlamalar, çok ağırdı. O kim miydi? Hayatının anlamı, yegâne sevdiği kız, nişanlısı: Gonca. Yirmisinde, çıtı pıtı, kısa boylu, uzun siyah saçlı, zeytin gözlü, narin, naif varlık… Bakmaya doyamıyordu. Bir içim suydu. Onun güzelliğinin yanında, her şey sönük kalıyordu. Yirmi beş yaşına yeni girmişti. Onunla konuşacağı zaman dili dolaşıyor, nutku tutuluyordu. Ama o bunları bilmiyordu. Bilse şımarırdı kesin. En iyisi varsın, bilmesindi. Her görüştüklerinde kavga ediyor, durmadan birbirlerini incitiyorlardı. İncir çekirdeğini doldurmayacak kadar küçük mevzulardı bunlar. Gonca bitmeyen kaprisleriyle kalbini kırıyordu. İstemeden oluyordu bu. Yoksa bile bile yapar mıydı bu zalimlikleri hiç? Gonca, sevdiği kız, onu kırmak ister miydi? İçinde yanan, kavrulan alan gittikçe genişliyordu. Acıdan sarhoş gibiydi. Onu görmeye cesaret edecek kadar ayık mıydı? Ona doğru bir hamle yapsa, mesela bir telefon açsa…</p>
<p>Gitse… Gidebilse…</p>
<p>İşyeri ise, ayrı bir âlemdi. Sigorta şirketinde primle çalışan bir elemandı. Kıyasıya bir rekabet vardı. Birbirinin kuyusunu kazan erkekler, kadınlar&#8230; Çeşitli taktiklerle çelme takıp, öne geçme yarışıydı bu. Kimseyle savaşacak gücü yoktu. Kimin ne yaptığı umurunda değildi. Bu ay performansı düşse, kıyamet kopmazdı. Varsın kazancı azalsındı. O nişanlısına odaklanmıştı bir kere.</p>
<p>Saate bakıyor. Gecenin ikisi olmuş. “En iyisi yatıp uyumaktır.” diyor. Duvarlar üzerine üzerine geliyor: “Oda değil mübarek, hapishane hücresi.” Söylenip duruyor.</p>
<p>Sıkıntısı artıyor. Midesine bir ağrı saplanıyor. “Tam da sırasıydı.”diyor. Mutfağa gidiyor. Lambayı yakıyor. Buzdolabının kapağını açıp, ne var ne yok karıştırıyor. Mide ilacı aranıyor. Dolabın üst rafındaki ilaç şişelerinin arasından asit giderici bir şurup buluyor. Tezgâhın üzerindeki sürahiden, hemen yanındaki bardağa yarıya kadar su dolduruyor. Elindeki bardağı ışığa doğru tuttuğunda, parmak izleri dikkatini çekiyor. Kirli oluşu canını sıkıyor. Masanın üzerine bırakıveriyor. Raftan yenisini alıyor. Sürahiye yönelip, suyunu dolduruyor. İlacını içiyor. Gözü mutfak tezgâhına takılıyor: Tertemiz. Her şey düzenli. Annesi titiz kadındır vesselam. Allah onu başından eksik etmesin. Yatmadan önce dağınıklığı toparlamış. Ellerine sağlık.</p>
<p>Aklına nişanlısı geliyor. Gülümsüyor. “Gonca’da öyle miydi acaba? Temiz, tertipli. Belki…”</p>
<p>Işığı söndürmeyi unutmuyor. Koridora yöneliyor. Kimse uyanmasın diye karanlıkta duvarları yoklayarak, parmak uçlarına basa basa ilerliyor. Terliklerini nereye çıkardı acaba? İyi ki giymemiş. Sessizce odasına geçiyor.</p>
<p>Uykuya ihtiyacı varken, aklındaki onlarca soruyla nasıl uyuyacak? Karmaşık düşünceleri bir görünmez cendere gibi yüreğini sıkıştırıyor sanki. Benliğini bir sarmaşık gibi saran sorular, muhtemel cevaplar. Günlerdir uykusuzluktan, kan çanağına dönmüş gözleri durumunu ele veriyor. Avare dolaşıyor Kerem. Kendi âleminde bir bilinmezi yaşıyor.</p>
<p>Yorganını üzerine çekiyor. Yatağında sağından soluna dönüyor. Olmuyor. Yorganı üzerinden atıyor. Yastığını biraz çekiyor. Gözünü rahatsız eden, gece lambasını söndürüyor. Yeniden yatağına dönüyor. Upuzun uzanıyor. Oysa zayıf gövdesi yorgunluktan ölüyor. Tavana gözlerini dikiyor. Kalın kadife perdenin kenarından içeriye bir parça ışık sızıyor. Sokak lambasının sarı, solgun ışığı tam baktığı noktaya düşüyor.</p>
<p>“Aklıma getirmemeliyim bunları. Ayrılmayacağız. Olmayacak böyle bir şey.”</p>
<p>Yavaşça sağ kolu yana düşüyor.</p>
<p>Gözkapakları gitgide ağırlaşıyor. Sonunda uykunun kollarına bırakıyor kendini.</p>
<p>Rüyaya dalıyor. Oyuk oyuk kayaların içine yapılmış evler. Sisler içinde her yer. Balkonlar oldukça yüksek. Nasıl oymuşlar bu balkonları? Evler soğuk bir his yayıyor bedenine. Yürüyor. Yağmur, iri iri damlalar halinde toprağa düşüyor. Duraklasa, bir ağacın altına saklansa ne iyi olur. Üzerinde incecik yazlık bir montla yağmura direnemiyor. Deniyor. Olmuyor. Çam ağaçları, iğne yapraklı, onu korumuyor. Meydanda kimseler yok. Rüyadan uyanıveriyor. Hala sabah olmamış. Dinlenmesi lazım. Uyur uyanık sabaha kadar yatağında dönüyor. Zihni meşgul.</p>
<p>Bir keresinde:</p>
<p>“Yağmur yağıyor ahir zamanda.” Necdet abisi böyle söyleyivermişti. O zaman konuştukları konu neydi hatırlamıyor. Ama bu cümleden sonra konuştukları konunun seyri değişivermişti. Abisi nasıl yapıyordu bunu, bilmiyordu. Her görüştüklerinde bir biçimde ikna ediyordu onu. Bunları düşünürken Kerem tekrar uykuya dalıyor:</p>
<p>Islanıyor. Damlalar donuyor havada sanki. Ya da ona öyle geliyor. Üşüyor. Bir lodos çatıları uçuruyor. Bir yaprak kavrukluğuyla, elemini uçuruyor sanki.</p>
<p>“Hem korkacak ne var bunda? Bildiğin lodos işte.”</p>
<p>Abisi böyle söylüyorsa, doğrudur.</p>
<p>Yani öyle…</p>
<p>Hayatta bildiği tek doğru insan: Necdet abi.</p>
<p>Lodos…</p>
<p>Kerem ve Gonca…</p>
<p>Yeşil çimenlere uzanıyor. Toprağa ellerini sürüyor. Avuçluyor. Bakıyor. Kahve-siyah. Rengi hoşuna gidiyor. Avuçlarından dökülüşünü izliyor. Dökülürken bir serinlik bırakıyor yüreğine…</p>
<p>Bir keresinde de rüyasında eski çağlardan kalma, yontulmuş bir taş görmüştü. Bu rüyanın etkisinden nicedir kurtulamıyordu. İyi bir rüya tabircisi bulsa, danışacaktı.</p>
<p>Askerliğini yapalı birkaç yıl olmuştu. Atik, çevik biri değildi. Fakat azimliydi. Titrek adımlarla, cılız umutlanmalarla, yaşamaya yeminli biriydi. Yılmayacaktı. Doğru bildiklerini anlatacaktı. Şimdi burada kargısını bırakmıştı. Sebebi: Savaşmamak için. Umursamaz bir tavırla göğe bakışlarını dikmişti. Yağmur yüzündeki keder yüklü çizgileri, seyrek kumral sakallarını, siyah kıvırcık saçlarını yıkıyordu. Kaç gündür traş olmuyordu?</p>
<p>Şaşırmayacaktı. Taş çatlasa, dile gelse, yılan konuşsa…</p>
<p>Yılan konuşur mu? Evet, bir keresinde askerdeyken böyle bir şey yaşamıştı. Dağ yolunda devriyeye çıkmışlardı. Yürürken, aniden önüne çıkan bir yılanla göz göze gelmişti. Yılan bir an durmuştu. Sanki gözleriyle bir şeyler anlatmıştı ona. Sonra başını çevirip yoluna devam etmişti. İstese onu vurabilirdi. Nedense eli silahına gitmemişti.</p>
<p>Şaşırmıştı. Ardından bakakaldığını hatırlıyordu.</p>
<p>Peki, neye şaşırmazdı bu hayatta?</p>
<p>Mesela yolunu kaybetmiş biri adres sorsa, gelip onu bulsa bela, olağan karşılayacaktı. Ya da hiç olmadık bir anda; hayırlı, sağlam duruşuyla, bir genç gelse:</p>
<p>“Ne haber göklerden? Yağmur konuşur mu abi?”diye tuhaf bir soru sorsa, yadırgamayacaktı. Ona söz vermişti. Peki neredeydi?</p>
<p>“Birinin ismini çalmak gibi bir şeydi bu.”</p>
<p>Ertesi gün, o, bunları geçiriyordu zihninden. Kendini kaptırmış, durmadan anlatıyordu Kerem:</p>
<p>“Başkasının cesedine girmeye çalışan firari bir ruh gibi… Hani şu alacakaranlık kuşaklarından sızmış, hiç gereği yokken, onun yoluna çıkmış, önünü kesmiş sanki…”</p>
<p>“Ne diyorsun sen ya?”</p>
<p>“Bir Cinayetin Psikanalizi”adlı romanı okumuş muydun Necdet abi?”</p>
<p>“Hayır. Okumadım. Nereden buluyorsun böyle kitapları?”</p>
<p>“Ucuzdu.”</p>
<p>“Eee?”</p>
<p>“Sahilde, bir stanttan almıştım.”</p>
<p>Abisi yılgın bir halde ona doğru baktı. Yavaş, yumuşak bir ses tonuyla payladı onu:</p>
<p>“Adam gibi bir şeyler oku dedim sana, kaç kere.”</p>
<p>“Okuyoruz ya abi…”</p>
<p>Onun sesi daha da kısık çıkmıştı abisinden. Bu kez suçunu biliyordu.</p>
<p>Hâkimin masasındaki eski bir dava gibiydi. Bakılmak istenmediği için beklemedeydi. Tozlu bir klasördeki eprik dilekçe gibi.</p>
<p>“Biliyor musun Gonca? İçim acıyor. Aynı frekansı tutturamadığımız için durmadan kavga ediyoruz. Anlaşılamıyorum. En iyisi uzaklaşmak. Yani gidiyorum bu şehirden. Ufak bir kasabaya  taşınacağım. Belki böyle olması ikimiz için de en hayırlısı.</p>
<p>Ağzımda acı bir tad. Özenle saklıyorum. Eksik ve derince bir kırgınlıktır hatıralardan geriye kalan.</p>
<p>Hâlbuki…</p>
<p>Bıraksan ellerimi, karışırım kalabalığa; içimde kaynayan öfkeyi dindirir diye. Gider bir serinlik bulurum kendime. Bu kızılca kıyamet, yangın yerinden kurtulurum belki.</p>
<p>Bir zeytin ağacının bana ettiği…</p>
<p>Ah bilsen…</p>
<p>Bir su kuyusu, bir kuyuya dair güzelleme.</p>
<p>Bugüne sığmayan / sığdıramadığımız nedir?</p>
<p>Hep düşünüyorum Gonca. Ama meselenin içinden çıkamıyorum.</p>
<p>İşte bak, gece siyah bir inci gibi karşımda duruyor. Biteviye, kendini tüketircesine yazmak nasıl bir şey biliyor musun?</p>
<p>Satırlara düşürdüğüm izler, kendini koyvermiş insan tipleri değildir. Bütün bunlar birer serzenişten ibaret. Seni yapıp ettiklerine dair düşünmeye zorluyorum. Bunun için mi kızıyorsun bana?</p>
<p>Verilmiş bir emek olmasa; ruhundaki inatçılık, belki basit olurdu her şey. Seni sevmek yorucu olmazdı o zaman. Gonca, şu dakika bütün çektiğim çileyi unutuyorum. Bir kâğıdı buruşturup, çöpe atar gibi yapıyorum bu gözden çıkarmayı. Böylece daha kolay oluyor yaşamak.</p>
<p>Yüzümü yarınlara çevirdim. Gelecek güzel günlere bakıyorum. Sonra sadece bir an, başımı çeviriyorum düne; evet, hiç eskimemiş. Güzel günlerimiz yanımıza kar kalmış. Bu ara neyi düşünsem, seni hatırlıyorum. Gidiyor olmama aldanmayasın. Bendeki varlığınla hep yanımdasın.</p>
<p>“Sen bunu bilmesen ne çıkar?” Bu sabah şunu fark ettim: Biz hiç ayrılmayacağız.”</p>
<p>Dalgınlığından sıyrıldı. Hemen konuya dönmeliydi.</p>
<p>“Seninle mis gibi, dumanı üzerinde bir ekmek yemişliğimiz vardı ki…” dedi abisi. Birlikte bir geziye katılmışlardı. Yaz başıydı.</p>
<p>“Evet, hatırladım. Sahiden çok tazeydi. Yanında katık bile yoktu.”</p>
<p>Ne iştahtı o, kaç ekmek yemişlerdi öyle o gün? Sanırım yol üzerinde bir konaklama yeriydi.</p>
<p>“Nasıl unuturum.”</p>
<p>“Hatırladıkça, sanki tadın güzelliği artıyor. Azalmıyor. Ne acayip.”</p>
<p>Laf lafı açıyor. Gün ikindiyi geçiyor.</p>
<p>Hoş bir seda yayılıyor yeryüzüne. Akşam ezanı okunuyor. Müezzin okuyuşunun hakkını veriyor. Aralarında bir sessizlik oluyor. Bir lodos esiyor.</p>
<p>“Gök kubbem ey… Göğüs kafesim sıkışıyor. Sana bakıyorum. Başımı çevirince onu görüyorum. Acımı ayrımsıyorum.</p>
<p>Ey beni kollayan bulutlar. Dile gelip konuşsanız bana anlatacaklarınız vardır belki. Ne olur, cevap verin bana:</p>
<p>Nereye koşayım ben?</p>
<p>Çok çaresiz görünüyor olabilirim. Böyle söylüyorsanız haksızlık ediyor olabilirsiniz. Peki, söyler misiniz?</p>
<p>İçimdeki bu yangın yerini ne yapayım?</p>
<p>Kuşlar niye böyle kanatlanıyorlar? Neden bu devinim?</p>
<p>Siz nereye gittiğinizi sanıyorsunuz?</p>
<p>Böyle gürültüler çıkararak, arkanıza bile bakmadan?”</p>
<p>Aklından bunlar geçiyordu. Unutmadan yazsa, bir kâğıt kalem… Vazgeçti.</p>
<p>“Yazar olacağım sonunda abi, hep bu kız yüzünden.”</p>
<p>“Her şey olacağına varır.” demişti abisi kıs kıs gülerek.</p>
<p>Her zamanki yerlerine gittiler. Parkta oturuyorlardı. O konuşuyor, abisi dinliyordu:</p>
<p>“Falan kişi bana haksızlık etti. Filan kişi beni yok saydı. Geldi bir acı buldu beni. Hiç ummadığım bir zamanda. Ben bu hallere düşecek adam mıydım abi? Mahkemeye vereceğim. Manevi tazminat davası açacağım.”</p>
<p>Onlarca şikâyet cümlesi kurdu. Necdet dinledi dinledi. Önündeki çayından bir yudum aldı. Dakikalarca sustu. Sonra şöyle dedi uzaklara bakarak:</p>
<p>“Kerem evladım, geçecek bunlar.”</p>
<p>Sonra cebindeki paketten bir tane sigara aldı. Çakmağıyla yaktı.</p>
<p>“Evet, anlıyorum abi…” dedi, Kerem onu göz ucuyla izleyerek. Abisi konuşmaya devam etti:</p>
<p>“Sonra bakıyorsun sokağa, bir öğrenci sınavına geç kalıyor. Taksi tutuyor. Allah’tan parası var. Okula ucu ucuna varıyor. Sınav başlamak üzeredir. Başörtülü kızlar peruklarını takmışlardır. Son dakika yetişiyor. Öğretmen gözleriyle “geç yerine” diyor. İvedi adımlarla yerine oturuyor. Kâğıtlar dağıtılıyor. Adını yazıyor. Sınav başlıyor. Kötü giderse telafisi var sınavın.”</p>
<p>“Bana bunları niye anlatıyorsun ki abi?”</p>
<p>“Bilmem.”</p>
<p>Gülümsedi Kerem:</p>
<p>“Haklısın abi, sende haklısın. Boş ver, bana iyi geliyorsun.”</p>
<p>Necdet, çayından son bir yudum daha içti:</p>
<p>“Konuşmam bir işe yarıyorsa ne ala…”</p>
<p>“Sağ ol. İyi ki varsın abi.”</p>
<p>“Abartma. Bir şey değil.”</p>
<p>“Haydi, hayırla kal. Allah’a emanet ol.” dedi ona.</p>
<p>Abisiyle vedalaşıp, köşede ayrıldılar. Sonra, abisi durağa yanaşan belediye otobüsüne bindi. Kerem otobüs gözden yitene dek ardından baktı.</p>
<p>“Bir an önce işine yetişmeliyim.” dedi kendi kendine. Yeterince tembellik etmişti. İş âlemi onu bekliyordu. Büyük bir şevkle yola koyuldu.</p>
<p>(Bir nokta Dergisi Nisan 2011)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/meral-afacan-bayrak/yagmur-yagarken/2011/04/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AYLA</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/iremertugrul/ayla/2011/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/iremertugrul/ayla/2011/02/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Jan 2011 22:24:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İREM ERTUĞRUL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü ve Öykü Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=9931</guid>
		<description><![CDATA[Onu yıllar sonra ilk kez dün gördüm. Bellisima parfümünün kokusundan tanıdım hemen. Ayla. Ona apartmanda “5 numaradaki kadın” derlerdi.  Bizim apartmana taşındığında orta ikiyi yeni bitirmiştim. Aile apartmanıydı bizimkisi; üst katta babamın amcası, onun altında halamlar, girişte babaannemler, bodrumda da amcamlar… İki kiracı aile, bir de tek başına Ayla. Çalışan tek kadındı bizim oralarda. Binadaki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Onu yıllar sonra ilk kez dün gördüm. Bellisima parfümünün kokusundan tanıdım hemen. Ayla. Ona apartmanda “5 <span id="more-9931"></span>numaradaki kadın” derlerdi.  Bizim apartmana taşındığında orta ikiyi yeni bitirmiştim. Aile apartmanıydı bizimkisi; üst katta babamın amcası, onun altında halamlar, girişte babaannemler, bodrumda da amcamlar… İki kiracı aile, bir de tek başına Ayla. Çalışan tek kadındı bizim oralarda. Binadaki evi de kendi parasıyla almış babamın amcasından. “Bir ben bir de kocam varız, çocuk yok.” diye açıklama yapmış amcaya evi alırken. Taşınırken yalnız olması herkesin dikkatini çekti, dul olduğunu sonradan öğrendik. Amca çok sinirlenmiş, “Dul karı istemem apartmanda!” diye tutturmuşsa da çoktan tapuyu verdiği için iş işten geçmişti.</p>
<p>Ayla’yla bir Pazar günü tanıştık. Apartmanın kadınları toplanıp yeni komşularına ‘hoş geldin’e gitttiler. Ben de peşlerine takıldım. Kaşlar yukarda girdiler eve, meraklı gözlerle ev kolaçan edildi hemen, “Temiz kadın” mırıltısı yayıldı kulaktan kulağa. Mesafeli davranmaya çalışıyorlardı ona. Boşanmış ve çalışan, üstüne bir de sarı boyalı kadınlardan korunmak gerekirdi çünkü. Bizimkilerden biri gülümsese ötekiler onu anında aforoz edecekti. Diken üstünde, tedirgin susup oturuyorlardı.</p>
<p>Ayla ise çok sıcak karşıladı bizi. Kahvemizi nasıl istediğimizi sordu. Herkesten mırıltı halinde “Fark etmez.” cevabını alınca sonradan dillere destan olacak o şuh kahkahasını patlattı.</p>
<p>“Ayol, fark etmez ne demek? İnsan kahvesini de mi seçemeyecek?”</p>
<p>Bizimkiler acayip bozuldu. Gıcık gıcık baktılar kadına. Ayla’nın gülümsemesi yüzünde dondu, ben atıldım: “Şekerli olsun lütfen.” Bir anda tüm gözler bana döndü ama Ayla’nın bana suç ortağıymışım gibi baktığını görünce hiçbirini umursamadım.</p>
<p>“Yaşa be kız, gel yardım et bana bakayım.”</p>
<p>Mutfağa yönelince ilk dikkatimi çeken koridordaki kitaplık oldu. Kitaplar hep dikkatimi çekerdi o zamanlar ama okul kitaplarım dışında hiçbir şey okumamıştım. Etrafımda kitap okuyan kimse yoktu. Kitaplığa baktığımı görünce Ayla kolumdan tutup sır verir gibi fısıltıyla; “Şimdi olmaz, bir ara gel gösteririm.” dedi. Bu sırdaşlık beni çok mutlu etmişti. Mutfağa gidip Ayla’ya ve bana şekerli, diğerlerine orta kahveler yaptık. Kahveler içilirken yengem “Neden boşandın beyinden? Kuma mı getirdi üstüne?” diye sordu. Hepsi merak ettiği halde ilk konuşan o olduğu için kadınların kızgın bakışlarına hedef oldu. Yengem ailenin safıdır. Köyden gelin geldiğinden beri her fırsatta küçümsenen, azar yiyen bir tiptir işte. Babaannemden ve amcamdan çok dayak yemişliği vardır. Ayla’nın soruya tepkisi yine kahkahayla geldi:</p>
<p>“Kız ne kuması, bana kuma getirecek adam daha anasının karnından doğmadı! Sıkıldım, boşadım. Şimdi çok rahatım. Ooh, kafam rahat.”</p>
<p>Yengemin gözünden bir anlığına gelip geçen hayranlığı bir tek ben görmüştüm Allahtan. Sonra hemen ayıplama moduna geçti o da diğerleri gibi. Verdiği cevaptan sonra Ayla bizimkiler tarafından tamamen dışlanmış oldu. Babaannem ‘Böyle kadın mı olurmuş, tam orospu.’ diye geçirdi aklından. Halam hemen kocasını elinden alacak diye korkuya kapıldı, eniştemin bu konuda birçok sabıkası vardı. Diğer kiracı kadınlar ‘Kızlarımıza kötü örnek olacak.’ dediler içlerinden birbirlerine bakarak. Gizli aforoz töreni Ayla’nın salonunda birkaç saniyede sona erdi. Bense Ayla’dan çok etkilenmiştim. Birbirlerine katlanamayan eşler, berbat evliliklerle doluydu etrafım, Ayla’yı tanıyana kadar başka türlü bir hayat düşünemiyordum bile. Öylece yaşıyorlardı… Benim baktığım yerden, evlenmek esaret altına girmek demekti. Bir tane bile mutlu evli çift görmemiştim o yaşımda.</p>
<p>O günü bol dedikodulu günler izledi. Annemin sıkı sıkıya tembihlemesine rağmen ben Ayla’ya gidip kitaplarına bakmak için fırsat kolluyordum. Bir gün tam işten çıkış saatine rast getirip, aşağı sokaktaki arkadaşıma ders çalışmaya gidiyorum diye evden çıktım. Tatilde olmam anneme hiçbir şey ifade etmemişti Allahtan. Beş numaralı dairenin önünde bekledim. Ayla tam saatinde geldi. Beni görünce sevindi.</p>
<p>“Gel hadi gel, nerde kaldın bunca zaman?”</p>
<p>“Annemler izin vermedi, bugün yalan söyledim de öyle geldim.”</p>
<p>“Hay yaşa sen! Sevmediler beni, anladım zaten. Neyse hiçbiri tipim değil, varsın düşman olsunlar, hıh! Kahve yapayım içer miyiz, bir şey yiyesim yok bu gün.”</p>
<p>“İçerim Ayla abla.”</p>
<p>“Ne ablası kız, Ayla de bana. Şurda otuzüçlük genç kızım alimallah.”</p>
<p>Kahveleri bana yaptırdı, köpüksüz oldu ama dert etmedik. ‘Köpüksüz yap da erken evlendirmeye kalkmasınlar seni. Maşallah at gibi kızsın, onbeşinde olduğuna inanmazdım demesen.’ dedi, ben de hep köpüksüz yaptım kahveleri o günden sonra. Pek işe yaramadı ya neyse, konumuz bu değil.</p>
<p>O gün, annemden azar işitecek kadar geç döndüm eve. Saatlerce o anlattı ben dinledim. On altısında evlendirmişler Ayla’yı. O zamanlar çok salakmış kendi deyişiyle, hiç itiraz dahi etmemiş. Evlendiği adamdan ilk geceden sonra hep nefret etmiş. Çok dayak yemiş. Birkaç kere evden kaçmış, bulup getirmişler. On sekizine girince bir komşusunun yardımıyla boşanma davası açmış, kazanmış. Boşanmış boşanmasına ama kocası olacak herif belalı çıkmış, rahat vermemiş ona. Ayla da gazeteden bir iş ilanının peşine takılıp İstanbul’a gelmiş. ‘Dürüst insanlarla karşılaştım iş hayatında Allahtan.’ diyordu. Önce bir gazetenin ofisinde çay-temizlik işleri yapmış. Güvenilir bir pansiyona yerleştirmiş onu gazetenin sahibi. Sonra muhasebeye kadar yükselmiş. ‘Dışarıdan okul bile bitirdim o dönemde’ diye anlatıyordu. Yirmi altısında gazeteden birine âşık olmuş, tekrar evlenmiş. ‘Bu sefer başkaydı. Hakkını yemeyim güzel günlerim oldu.’ diyordu. Ama sonra bakmış ki bu evlilik üstünde yük olmaya, kendi tabiriyle,  adamın içindeki öküz kendini göstermeye başlamış; yedi sene sabredip onu da boşamış. Bu evi boşanma tazminatına kendi birikmişlerini katarak almış, amcaya ‘evliyim’ diye yalan söylemiş. ‘Bu ev’ diyordu, ‘benim için yeni bir başlangıç olacak. Baştan başlamayı çok severim, sigara paketi bile bitince mutlu olurum yenisini açarken.’ Üst üste yaktığı sigaraların sebebini daha iyi anlamıştım o bunu deyince. ‘Hala gazetede mi çalışıyorsun?’ diye sorduğumda, ‘İşimi de değiştirdim, bankaya geçtim. Kendimi yeniledim kız resmen! İyi etmemiş miyim?’ diye kahkaha atıp kendi kendine sevinmişti anlatırken bile.</p>
<p>Sıra kitaplığa bakmaya geldiğinde, Budist evlerindeki kutsal ayin köşelerinden birine gidiyormuş gibi bir havaya bürünmüştü. Sebebini daha sonra anlayacaktım. Kitaplık Beyaz Dizi’lerle doluydu. ‘Bunlar benim her şeyim.’ diyordu. Israrla bana da verdi bir tane. Kitabın adını şimdi hatırlayamıyorum ama kapağında öpüşen bir çift vardı. ‘Ama annemler…’ dememe kalmadan gitti büyük bir defterden bir sayfa kopardı, kitabı bununla bir güzel kapladı. ‘Şimdi çok edepli bir kitap oldu, dimi kız!’ deyip kocaman bir kahkaha daha attı.</p>
<p>İlk kitabı, kitabın kahramanları olan Alex ve Deborah’ın hangisinin kız hangisinin erkek olduğunu çözmeye çalışarak okudum. Kahramanların adlarını hatırlıyor olmama şaşırmayın, çok düşünmüştüm bu isimler üstünde. Ayla’ya bunu söylediğimde çok güldü bana. Sonraki kitapları, şu kız şu erkek diye söyleyip öyle vermeye başladı. Beşinciden sonra aşk romanlarının mantığını iyice anlamıştım. Hemen her kitapta erkek otuzlu yaşlarda, çok güçlü, zengin, genellikle bir şirketin patronu olurdu. Ama mirasyedi değil de kendi çalışıp kazanmış cinsten. Aynı zamanda havalı, kaba, az konuşan, gizli yaraları olan, duygularını kitabın sonuna kadar hiç belli etmeyen ketum erkeklerdi bunlar. Kızlar ise genellikle yirmili yaşlarında, çok duygusal, çok güzel ama güzelliğinin farkında olmayan tipler olurlardı. Elbette fakir ama gururlu bir sekreter yahut hizmetçi rolündeydiler. Kızın gözünden yazıldığı için kitabın sonuna kadar soğuk olan erkeğin kıza ilgisi var mı yok mu bilinmezdi. Sonunda da her zaman mutlu son ve sevinç gözyaşları…</p>
<p>Ayla’nın bu kitaplarda ne bulduğunu, işte bu mantığı çözdükten sonra anlamıştım. Gerçek hayatta tanıdığı erkekler, bu romanlardaki erkeklerin zıddıydı her açıdan. Önceleri çok romantik, ince, kibar, sırılsıklam âşık görünüp evlendikten sonra kaba, ketum biri olup çıkıyorlardı. Bunu Ayla’ya söylemiştim bir gün. ‘Amaaan, boşver be kız! Ben bilmiyorum neden bunları okuduğumu, düşünmüyorum da. Belki dediğin sebeptendir ama ne önemi var? Mutlu ediyorlar beni işte, önemli olan bu.’ demişti. Ama bir an gözlerinin parladığını fark etmiştim. Belki de ona bir formül vermiştim. Bunu kullanıp kullanmadığını uzun zaman öğrenemeyecektim.</p>
<p>O yıl Ayla için hayatının yeni başlangıcını kutlayarak geçmişti. Hemen hemen her gün uğruyordum yanına. Köpüksüz kahveler içip hayat hakkında, erkekler hakkında konuşuyorduk. Apartmandakilerin onun arkasından yaptıkları dedikoduları anlatırdım ona, çok eğlenirdik. Biz de onların dedikodusunu yapardık.  Ayla’ya gidişlerim öğrenilince önce annemden sonra apartmandaki diğer kadınlardan, kimi sert kimi yumuşak uyarılar almaya başlamıştım. Ama umursamıyordum. Ayla’dan öğrendiğim bir şeydi bu. Sonraki yaz liseye gitme konusu gündeme geldi, bizimkiler karşı çıktı. Ayla annemle konuşacak oldu, daha da katılaştılar. Velhasıl liseye göndermediler.</p>
<p>Tam o zamanlarda çok kötü bir şey oldu. Halamın kocası olacak zampara eniştem Ayla’ya sarkıntılık etmeye başladı. Olur olmadık kapısını çalıyor, telefonla arayıp abuk laflar ediyordu. Ayla dehşete kapılmıştı. Halamla konuşmayı denedik beraber, işler daha da karıştı. Ayla bu olaydan sonra apartmanda daha fazla kalamadı. Dairesini satılığa çıkardı, bizim uzak akrabalardan birine satıldı kısa zamanda. Haberleşme vaatleriyle ayrıldık Ayla’yla, ama düne kadar onu hiç görmedim.</p>
<p>O gittikten sonra hayat bir süre akmadı benim için. Sonra düzene uydum. Nakışa gittim, köpüklü kahveler yaptım. Kışa doğru bir akrabanın oğluna istediler beni, ertesi yaza yan apartmana gelin gittim. Beni dövmeyen, sadece dövmeyen bir kocam vardı. Ardı ardına iki çocuk yaptım. Pazara gittim, günlere, mukabelelere katıldım. Aşure yapıp komşulara dağıttım. Hiç aşk romanı okumadım.</p>
<p>Dün yıllar sonra ilk kez gördüm Ayla’yı. Pazar yolunun sonunda ayağının dibinde poşetlerle bir bankta oturmuş dinleniyordu. Saçlarının dip boyası gelmiş, beyazlar yüzünü bir çember gibi sarmıştı. Epey yaşlı görünüyordu. Sigarası bir elinde, diğeriyle de az önce açtığı paketin kağıdıyla oynuyordu. Yanına gidip gitmeme konusunda kararsız kaldım, uzun zaman birkaç metre öteden seyrettim onu. Sonra o da beni gördü. Bir süre bakıştık. Tanıdığını belli eden bir hareketle beni yanına çağırdı. ‘Kız sen misin cidden! Kocaman kadın olmuşsun be!’ deyip her zamanki kahkahasıyla sokağı inletti. Sarıldık, hal hatır sorduk. İkimiz de sonraki yaşantımızla ilgili tek kelime etmedik. ‘Az öteye taşındım geçen, hadi gidelim birer köpüksüz kahve içelim kız!’ dedi hevesle. Gittik.</p>
<p>Dün sigaraya başladım.</p>
<p><strong>(Varlık/ Ocak 2011)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/iremertugrul/ayla/2011/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CAHİT SITKI: BİR MAHCUP ÖYKÜCÜ&#8230;</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/cahit-sitki-bir-mahcup-oykucu/2010/10/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/cahit-sitki-bir-mahcup-oykucu/2010/10/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 06 Oct 2010 11:54:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü ve Öykü Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=9017</guid>
		<description><![CDATA[Cahit Sıtkı’nın öyküleri, öykücülüğümüzde bir kilometre taşı değil, mütevazı bir duraktır ve öykü tarihimiz açısından büyük bir şairin öyküleri olmakla, onun şiirini anlamaya yönelik önemli ipuçlarını bünyesinde barındırmakla önemlidir. Cahit Sıtkı, öyküde yapamadıkları yüzünden mahcup olabilen bir şair olarak öykücülüğümüze dahildir. &#8220;Dışarıda sessiz bir yağmur durmadan muttasıl muttasıl yağıyor. Hava karanlık ve uğursuz&#8230; Kafamda kara [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Cahit Sıtkı’nın öyküleri, öykücülüğümüzde <span id="more-9017"></span>bir kilometre taşı değil, mütevazı bir duraktır ve öykü tarihimiz açısından büyük bir şairin öyküleri olmakla, onun şiirini anlamaya yönelik önemli ipuçlarını bünyesinde barındırmakla önemlidir. Cahit Sıtkı, öyküde yapamadıkları yüzünden mahcup olabilen bir şair olarak öykücülüğümüze dahildir.</em></p>
<p>&#8220;Dışarıda sessiz bir yağmur durmadan muttasıl muttasıl yağıyor. Hava karanlık ve uğursuz&#8230; Kafamda kara bir isyan patlak vermek üzere. Siyah ve kalın perdeler gözlerime iniyor. Okşanacak bir baş arayan ellerim soğuk mermerlerin temasıyla titriyor&#8230; Etrafımda ne varsa benim aleyhime. Sanki her şey bana karşı gizli bir ittifak yapmış&#8230; Neredeyse kahpe bir hücuma maruz kalacağım muhakkak. Askerlerinin bir bir düştüğünü görüp de düşmanın ortasında yalnız başına kalan kılıcı kırık, tüfengi boş, süngüsü kör bir bedbaht kahraman vaziyetindeyim&#8230;”</p>
<p>Bu cümleler, Cahit Sıtkı Tarancı’nın kardeşi Nihal’e 16.4.1931 tarihinde yazdığı mektubun ilk satırları&#8230; Şiirleri de 1931 yılında fark edilmeye başlanan “şair”in “öykücülüğü”nü ele vermeye yeterli olan satırlar&#8230; Oysaki Cahit Sıtkı ilk öyküsünü 4 Aralık 1935’te yayımlayacak ama bu tarihten 9 ekim 1947’ye kadar yazacağı 80 öyküsünü kitaplaştırma ihtiyacı içinde olmayacak&#8230; Bu garip çelişkiyi açıklamak oldukça zordur. Necip Fazıl, Tanpınar, Sezai Karakoç ve Sabahattin Kudret’in öykü “de” yazmış olmalarından hareket ederek ve onların şiirlerinde söyleyemediklerini öykülerinde söylediklerine ilişkin beyanlarına da yaslanarak söz konusu çelişkiyi gidermek elbette mümkündür.</p>
<p>Fakat Cahit Sıtkı’nın öyküleri üstüne en kapsamlı çalışmayı (Hece, 2003) hazırlayan Şaban Sağlık’ın, “Her ne şekilde görülürse görülsün, şiirle hikâyenin birbiriyle bir şekilde ilişkisi vardır. Ancak burada gerek şiirin gerekse hikâyenin ayrı birer sanat oldukları unutulmamalıdır. Çünkü bir şiiri şiir yapan estetik unsurlar ile bir hikâyeyi hikâye yapan estetik unsurlar birbirinden tamamen farklıdır. Bu da her iki sanat dalını ayrı ayrı ele almayı gerektirir.” şeklindeki belirlemesi söz konusu çelişkiyi gidermek yerine daha da belirginleştirmektedir. <em> </em></p>
<p><em> </em><strong>Cahit Sıtkı öykülerinin düzey sorunu</strong></p>
<p>Öte yandan, şiirin şairin duygu ve düşüncelerini soyan, öykününse örten bir işlev yüklendiği varsayımına göre söz konusu çelişkiye baktığımızda mezkur konu açıklanmak yerine daha da karmaşıklaşmaktadır. Mademki şair duygu ve düşüncelerini soyan değil örten bir yazı eylemini gerçekleştirmiştir, o halde metinleriyle kendisi arasına bir “mesafe koyması” da anlamsızdır.</p>
<p>Bu anlamsızlığı belirlediğimiz anda Cahit Sıtkı’nın kimi öykülerinde “Cevat Sadık” adını kullanmasına, bunun da “hikâyelerinin düzeyinin şiirlerinden aşağıda olduğunu fark etmiş&#8230;” olmasından kaynaklanmasına, öykülerini bir gazetenin talepleri doğrultusunda yazmasına mahsus bilgiler devreye girmekte, bu da beni söz konusu çelişkiyi açıklama merakından caydırıp onun öykülerindeki “düzey” sorununu ele almaya yöneltmektedir.</p>
<p>Öykücü Cahit Sıtkı, şair olarak duyguların dünyasını mekân edinmiştir. Daha lise yıllarında yaptığı bu seçim, ailesince kendisine biçilen rolü seçmeme şeklinde tecelli edince hayatın zor yüzüyle karşılaşmış ve bir “duygu adamı” olarak, duygusuz bir dünyanın yükünü de omuzlamak zorunda kalmıştır. Tam da bu nedenle Cahit Sıtkı, öykülerini sıcak imgelerle soğuk kurgunun çatışma noktasından üretmiştir. Diğer bir söyleyişle, şiir yazmayı bir yaşama biçimi olarak “seçen” Cahit Sıtkı, öykü yazmayı hayatın zorluklarına karşı bir direniş olarak “yüklenmiştir”. Bu “yüklenişin” doğal bir sonucu olarak, öykü konusunda zihnini zorlamamış, öyküye mahsus bir estetik kaygı gütmeksizin, yeni temaları işleme zorunluluğu duymaksızın hazır bulduğu ve benimsediği bir teknikle öyküler yazmıştır.</p>
<p>O Cahit Sıtkı ki, “Bazı adamlar yazılarında koyu bir ızdıraptan, karanlık bir ümitsizlikten bahsederler, halbuki hayatlarında daima mesut olmuşlar, daima gülmüşlerdir. Bu adamların yazılarının kıymeti yok, çünkü yapmacıktır, kıymetin kol kola yürüdüğü kardeş, samimiyettir. Mesela ben şiirlerimde gülmekten, neşeden, bahardan, bülbüllerden, güllerden bahsetsem yalan söylemiş olurum” diyen biri olarak, çoğu öyküsünde tanığı olmadığı hatta tanıklığına düşünsel (kurgusal) planda bile çaba göstermediği olayları aynı mesafedeki kişiler üstünden anlatmayı “yüklenmekle”, tahkiyede düzey sorununu da adeta satın almıştır.</p>
<p><strong>“Bir aşk masalı”</strong></p>
<p>Öykü kişisi olarak genç kızlarla genç erkekleri daha çok tercih eden Cahit Sıtkı’nın, bununla öykünün iyi okurlarını değil, olayın cazibesine göre okuyan ortalama öykü okurunu hedef aldığı görülebilmektedir. “Bir Aşk Masalı” adlı öyküsündeki şu paragraf bunun tipik bir örneği olarak okunabilir: “Necati’nin devam ettiği yüksek mekteple Melahat’ın mektebi aynı semtte olduğu ve her iki mektebe de aynı yoldan gidilip gelindiği için delikanlı ile genç kızın karşılaşması mukadderdi. Karşılaştılar, birbirlerine göz ucuyla baktılar, birbirlerini sevmek için yaratıldıklarını saniyesinde anladılar, kaderleri, geceleyin karanlıkta iki tren gibi çarpışmıştı. Bu sarsıntıdan ikisi de kalplerinde birbirlerine karşı büyük bir sevgiyle uyandılar. Bakışları gün geçtikçe birbirinin dilini öğreniyordu. Nihayet bir gün, ikisinin de asla unutamayacağı bir eylül akşamı, havanın bulutlu ve yolun tenha oluşundan cesaret alarak, rüzgâra katılmış iki yaprak gibi birbirlerine sokuldular. Kıpırdayan dudaklar beceriksiz bakışların vazifesini tamamladı.”</p>
<p>Söz konusu seçiminin doğal sonucu olarak öykü dili sadelikten çok basitliğe yakın düşmüş, zaman ve mekan gibi öykünün iki asli unsuru çoğunlukla silik kalmış, olay örgüsünü öyküleme zamanının dışında kalan ek bilgilerle sağlamlaştırma çabası öne çıkmıştır. Bunlara rağmen Cahit Sıtkı, öykülerinde canlı imgeler üretmek, orijinal tanımlar kullanmak ve seçkin benzetmeler yapmak suretiyle “şaire mahsustur” denilebilecek bir “özel söylem” de oluşturmuştur.</p>
<p><strong>Mütevazı bir durak</strong></p>
<p>Cahit Sıtkı’nın öyküleri, öykücülüğümüzde bir kilometre taşı değil, mütevazı bir duraktır ve öykü tarihimiz açısından büyük bir şairin öyküleri olmakla, onun şiirini anlamaya yönelik önemli ipuçlarını bünyesinde barındırmakla önemlidir.</p>
<p>Ve Cahit Sıtkı, öyküde yapamadıkları yüzünden mahcup olabilen bir büyük şair olarak öykücülüğümüze dahildir.</p>
<p><strong><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/10/cahit.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-9020" title="cahit" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/10/cahit.jpg" alt="" width="440" height="327" /></a>Cahit Sıtkı ve ailesi: Soldan sağa Cahit Sıtkı (yedek subay iken), kardeşi Yıldız Köksal; eniştesi Kamuran Erkmenoğlu, kardeşi Nihal Erkmenoğlu; önde babası Bekir Sıtkı Tarancı.</strong></p>
<p><strong>(ZAMAN KİTAP ZAMANI, 04 EKİM 2010)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/cahit-sitki-bir-mahcup-oykucu/2010/10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AYSİMA</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/meral-afacan-bayrak/aysima/2010/10/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/meral-afacan-bayrak/aysima/2010/10/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 30 Sep 2010 22:19:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MERAL AFACAN BAYRAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü ve Öykü Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=8990</guid>
		<description><![CDATA[Yolundan döndürülmüş, hayalperestlikle suçlanan biriydi o. Durmadan tıkanan bir soluğun… “Şimdi beni dikkatle dinlerseniz, ne demek istediğimi anlayacaksınız.” Sözünün burasında kati bir şekilde araya girdi adam: “Daha geniş bir zamanda görüşelim.”dedi. Haklıydı. Meşguldü. Aysima neredesin? Yalvarırım çık gel. Sanki kandırılmıştı. Savuşturulmuştu. Yetim bir çocuk gibiydi şu dakika. Bir adım geriye doğru sendeledi. Duvara yaslandı. Mekanik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yolundan döndürülmüş, hayalperestlikle suçlanan biriydi o.</p>
<p>Durmadan tıkanan bir <span id="more-8990"></span>soluğun…</p>
<p>“Şimdi beni dikkatle dinlerseniz, ne demek istediğimi anlayacaksınız.” Sözünün burasında kati bir şekilde araya girdi adam:</p>
<p>“Daha geniş bir zamanda görüşelim.”dedi. Haklıydı. Meşguldü. Aysima neredesin? Yalvarırım çık gel.</p>
<p>Sanki kandırılmıştı. Savuşturulmuştu. Yetim bir çocuk gibiydi şu dakika. Bir adım geriye doğru sendeledi. Duvara yaslandı. Mekanik bir ses tonuyla adam:</p>
<p>“Kimlik bilgilerinizi, dilekçenizi, pasaport numaranızı sekretere bırakın. Biz sizi ararız.”         Bunu söylerken takım elbiseli, kravatlı müdür onu baştan aşağı süzmüştü. “Bundan bir şey çıkmaz. Niye dinleyeyim ki? Boşa zaman kaybı. En iyisi başımdan savmak.” Bunu ima ediyordu bakışları. Konuşması yarım kaldı. Bitirmesine müsaade edilmedi. Oysa bugün iş başvurusunun son günüydü. Müdürün bahsettiği o “geniş zaman” hiç olmayacaktı.</p>
<p>Küçüldü. İyice çöktü omuzları. Ayağının altındaki yer sarsılıyordu. Başı uğulduyordu.        Tavan zaten basıktı. Üzerine çöküverecekken… Aysima… Birden o beliriyordu koridorun sonunda, ona doğru mu geliyordu?</p>
<p>“Koşun, yardım edin gence, bayıldı galiba.” Az önceki suratsız müdür, telâşla emirler yağdırıyordu sağa sola.</p>
<p>“Kolonya getir kızım, bakma öyle, çabuk.”</p>
<p>Sesler derinden geliyordu. Sanki bir kuyunun dibindeydi, kimselere cevap veremiyordu. Bir süre baygın kaldı. Ayıldığında ona acır gibi davrandılar. Açlıktan mı bayılmıştı bir başka şeyden mi?  Çay söylemişlerdi, yanında bir de simit. Utanarak önündekileri bitirmeye çalıştı. Oradan ayrılmak istiyordu. Bu meraklı ve iğneleyici bakışların istilasından kurtulmak için. Fısıldaşmalar da cabasıydı.</p>
<p>Alışmıştı. Şanssızlığını yüzüne vuranlara aldırmıyordu. Susmuştu. Belki de belânın içinde çifte kavrulmuştu. Fena halde pişkindi, kim bilir. İşsizdi. Sırtına giyecek gömleği, ayağına geçirecek ayakkabısı bile yoktu. Sırf bu neden bile yeterdi dinlememek için. Ama bu onun da yok olduğu anlamına gelmiyordu ki. O orada kapının yanında beklerken, iki sekreter kız ona bakıyordu. Biri diğerine, onun yırtık ayakkabısını gösterdi. Eğilip kulağına bir şeyler söyledi. Gülüştüler. Az önceki bayılma olayı unutulmuştu.</p>
<p>Kimse ona, “yokmuş gibi” davranamazdı. Kimse durduk yere canını yakmaya, yaralarını deşmeye kalkışamazdı. Buna izin veremezdi. Aysima’ya bunları anlatmalıydı. O bıkmazdı. Sözünü kesmeden, sıkılmadan, saatlerce gözünün içine bakarak dinlerdi onu.</p>
<p>“Bir annem olsaydı keşke. Ona sarılıp, kokusunu içime çekmeyi ne çok isterdim.”</p>
<p>Aysima birdenbire böyle söyleyivermişti. Hani sözünü kesmiyordu?</p>
<p>“Benim annem yok. Çok küçükken, -ben üç dört yaşlarındayken- ölmüş. Onu hiç tanımadım yani. Yüzünü hatırlayacak kadar bilmek/görmek isterdim.”</p>
<p>“Annem mutlu değildi. Ne olacaktı şimdi? Bende böyle söylesem, kırılır mıydı Aysima? Benim derdimi dinleyecek bir annem olmadı. Babam serserinin biriydi. O da öldü, gitti. Benimle pek ilgilenmezdi. Çünkü başka bir aile edinmişti kendine. Benim yabancıladığım onun alıştığı, rahatça girip çıktığı bir kapı. Annem hep yakınırdı. Neden mi? Sahipsizliğinden, insafsız yakın akrabalarından, hakkında çıkarılan asılsız dedikodulardan, mal hırsıyla gözü dönmüş zengin mahalle sakinlerinden. Yaka silktiği samimi sandığı arkadaş çevresinden. Aslında yalnızlığından&#8230;”</p>
<p>Aysima sustu. Güzel, elâ gözleri buğulandı. Duygulanmış mıydı sahiden?</p>
<p>O yakınırken, sessizce dinlerdi. Kaç yıllık radyo spikeriydi. Almanya’da çalışmıştı. Ama annesinin karşısında, gerçeklerin kapısında dilsizleşiyordu. Her gün biraz daha susuyordu. Bir dakika… Yoksa gerçekten dilsiz miydi? Kırık ve sırı dökülmüş, en az kırk yıllık o aynada. Şahit aradı olup bitene. Ve diline tabiî… Bir korku kapladı içini. Yokladı. Gerçekten var mıydı?</p>
<p>Önce göğsü sıkıştı. Sonra terlemeye başladı soğuk soğuk. Ağzı kurudu. Lavaboya güçlükle tutundu. Son anda düşecekken tüm gücüyle asıldı. Başı dönüyordu. Bir şey yememişti. Sonra ne var ne yok çıkarmaya başladı midesinden. Suyu açtı. İncecik akıyordu. Yüzü…</p>
<p>Aysima!..</p>
<p>Geri…</p>
<p>“Geri sar diyorum videoyu. Hey sana söylüyorum.”</p>
<p>Dönüp bakmıştı. Başıyla onaylayıp, dediğini yapmıştı, Aysima. Yumuşak başlıydı. Geri laf etmezdi. Kimselere benzemezdi. Başka bir gezegenden gelmiş olabilir miydi?</p>
<p>Kim bilir… Patronu ona karşı sert davranıyordu.</p>
<p>O geceden sonra, -gece mi?- pasaportunu unuttuğu perondaki bekleme salonunu tamamen aklından çıkarmıştı. Pasaport mu? Hay Allah…</p>
<p>“Amaaan… Yenisine sağlık.”O kadar kilometreyi göze alamazdı şimdi. Yeniden oraya gitme fikri, aynı gerilimi tekrar yaşama korkusuyla birleşiyordu. Bu korku, yeni bir şehre yerleşme düşüncesinden daha eziyet verici görünüyordu. Zaten bir daha Almanya’ya gidemezdi. Ne pasaportu ne de parası vardı. Soyulmuştu.</p>
<p>“Ve görünen köy klavuz istemezdi.” Amma da deyiş delisi olup çıkmıştı. Son günlerde bu bir alışkanlık halini almıştı. Bir de son bir haftadır alışveriş yapmamıştı. Ne yiyor, ne içiyordu? Bilen yoktu. Arayan, soran, onu merak eden bir babası var mıydı? Sahi…</p>
<p>Bilmesi gerekir miydi herkesin?</p>
<p>Elinde uzayan bir liste: Tuz, ekmek, bal… Belki süt…</p>
<p>Evet, süt alsaydı, iyi olurdu. Perdeyi sonuna kadar açsa iyi olurdu meselâ.</p>
<p>Geri…</p>
<p>Demiştim: “ Bazı olayların, yani olmuşluğun geri dönüşü olmaz diye.”</p>
<p>“Sonraki maçlara bakacağız abi.”diyen mağlup delikanlının hırslı bir konuşmasını şöylece dinleyip geçivermişti.</p>
<p>Güneş gözünü alıyordu. Keşke perdeyi açmasaydı. Gözlüğü neredeydi? Hiçbir şey yerli yerinde değildi.</p>
<p>Sıra ona gelmemişti. Bu kuyrukta bekleyen 153. kişiydi. Sıra dediğin nedir ki? Şimdi üşüyordu. Sanki o terlemiyordu deminden beri. Uzman doktor: “Tipik kaygı bozukluğu.” demişti. Filmlere, ultrason sonuçlarına, testlere bakıp, reçeteye “anksiyete” yazmıştı. Sonra ilâçlar… “Yani fiziksel hiçbir hastalığın yok.”</p>
<p>“Ama ya ruhum?”</p>
<p>“O da huzura erecek işte. Biraz sabır… Biraz tevekkül…”</p>
<p>Hastaneden hızla çıkmıştı. En yakın eczaneden ilâçlarını aldı. Kaçarcasına Aysima’nın çalıştığı ofise gitti.</p>
<p>“Takatin olacak ki, bekleyesin. Ya bir ömür boyu beklemişsen, ne olacak? Bilmem kaçıncı kişisin bilmem hangi kuyrukta…”</p>
<p>Bunu söyleyen yetmişlik biri olamazdı. Ne fark eder, bir hasta söylemişti işte. O da duymuştu.</p>
<p>“Kafam fena halde karışık, Aysima. Beni bir tek sen anlarsın, anlasan anlasan…”Dinlemedi bile beni. Sesimi yükselttim:</p>
<p>“Üstelik midemde ne var ne yok çıkardım. Fazlalıkları attım. Ya kafamdakileri? Onları nasıl sileceğim? Olanların buruk, kekre kalıntılarını nasıl yok edebilirim?”</p>
<p>“Bana bir hal çaresi, hadi bir yol …”</p>
<p>“Kel başa şimşir tarak.”demişti Aysima. Dolu dolu gülmüştü. İşte sonunda işe yaramıştı. Birini güldürmeyi başarmıştı. Aysima’nın kahkahası dar, uzun koridorda patladı, yankılandı ve söndü.</p>
<p>(Yedi İklim Dergisi, Eylül 2010)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/meral-afacan-bayrak/aysima/2010/10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BAHTİYAR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/selvigulkahdagmuss/bahtiyar/2010/04/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/selvigulkahdagmuss/bahtiyar/2010/04/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Apr 2010 22:01:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SELVİGÜL KANDOĞMUŞ ŞAHİN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü ve Öykü Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=8013</guid>
		<description><![CDATA[O’nu görüyorum. İçim bir tuhaf oluyor. Yolumu değiştirmek istiyorum, o an o tenha yolda kaybolmak, görünmez olmak istiyorum ama olmuyor. Gözlerini gözlerime dikiyor. Uzun uzun bakıyor. Donup kalıyorum. Kirden kırçıllaşmış yer yer beyazlamış sakalları neredeyse tüm yüzünü örtmüş. Derin siyahtan, duman grisine dönen gözleri sanki hep ıslak. Tanıyor mu beni yoksa Allahım? Diye düşünüp ürperiyorum. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal">O’nu görüyorum. İçim bir tuhaf oluyor. Yolumu değiştirmek istiyorum,<span id="more-8013"></span> o an o tenha yolda kaybolmak, görünmez olmak istiyorum ama olmuyor. Gözlerini gözlerime dikiyor. Uzun uzun bakıyor. Donup kalıyorum. Kirden kırçıllaşmış yer yer beyazlamış sakalları neredeyse tüm yüzünü örtmüş. Derin siyahtan, duman grisine dönen gözleri sanki hep ıslak. Tanıyor mu beni yoksa Allahım? Diye düşünüp ürperiyorum. O günlere dair bir işaret bir mim arıyorum Bahtiyar Abinin perişan yüzünde. Kirden simsiyah olmuş, uzun tırnaklarıyla, omuzlarına dökülmüş keçeleşmiş saçlarını kaşırken birden göz kırpıyor bana. Korkum daha bir artıyor. Ama bu halin istem dışı bir hareket olduğunu neden sonra anlıyorum. Sesime maziyi, sesime O’nunla geçmişte paylaştığımız büyülü zamanlardan kalma, tüm hayranlığımı ve sevecenliğimi yükleyerek soruyorum: “ Bahtiyar abi, benim Çakır tanımadın mı?” Ne kadar zorlasam da fazla konuşamıyorum. Sesim bile bana yaban düşüyor. Sesim kısılıyor, boğazıma düğümleniyor kelimeler. Gözlerim neden nemleniyor. Böylece sokak ortasında, biraz ileride Alişan’ın kahvesi, yanında Kamil Bakkal, gençler, yaşlılar sandalyeleri atmışlar kapı önlerine, konuşup sigaralarını tüttürüyorlar. Demezler mi İsmail’in kızı Gülnur bu deliyle eğleşip ne yapıyor, yol ortasında bu ağlamak niye? Gözyaşlarım soğuktan ürpermiş yanaklarımı yalayıp geçiyor. Engel olamıyorum, durduramıyorum hızla akan gözyaşlarıma.  Meydandaki çeşmede buluyorum kendimi. Elimi yüzümü yıkıyorum, biraz rahatlıyorum.</p>
<p class="MsoNormal">&#8230;</p>
<p class="MsoNormal">Amcam, üniversiteye gidiyor. Kasabanın sayılı okuyanlarından.  Okul dönüşü amcamı bahçede hep kitap okurken bulurdum. Bir de dinlediği şarkılar. Dut ağaçlarının, mürdüm eriklerinin, asma çardağının gölgelediği, bahçemiz nasıl da şenlenirdi. Annem, karpuz dilimli araba süsleri örerdi.  Babaannem, karanfil kokulu çay demlerdi, çardağa getirirdi. Kırmızı yün yumakları ağaç diplerine doğru yuvarlanır, Sarman peşinden koşar, annem kediyi kovalar, bu böyle sürüp giderdi.</p>
<p class="MsoNormal">Amcamın evdekilerden kendine özgü ayrı bir dünyası ayrı bir yalnızlığı vardı. Genellikle odasına kapanır, sevdiği şarkılar eşliğinde, kalın kitaplar okurdu. Dedem O’nun bu halini hiç sevmezdi. Dedemin eve geleceği zamanlar, amcam ortadan kaybolur,  gece yarısı dış kapının açılıp kapanmasından geldiğini anlardık.</p>
<p class="MsoNormal">Yaprakların hışırtısı, kuş cıvıltıları ve bahçe kapısındaki hanımelleri ve güllerin rahiyasıyla o döneme ait plaklar dinlerdik ikindi vakitleri amcamla. Annemler akşam yemeği hazırlığı için ortadan kaybolurlar, babam zaten işte, dedemin de gelmesine saatler var. Uzun yaz günlerinin sıcaklığında, serin gölgeliklerin gerisinden, çiçekler sulanır, toprak kokusu yayılırdı ortalığa. Amca’mın yakın arkadaşı Bahtiyar abi de bahçemizin müdavimlerindendi. Uzun uzun konuşurlar, ben onların konuşmalarından bir şey anlamasam da, daha çok tartıştıklarını, yüzlerinin asıklığından, kaşlarını çatmalarından, aralarında anlaşamadıkları zor meselelerin olduğunu sezinlerdim. Her gelmesinde Bahtiyar abi kitaplar getirir tahta masanın üzerine koyar, amcam, yaslandığı sedirden doğrulurken, asma yapraklarının gölgelediği, tahta masadaki kitapları evirir çevirir beğenmemiş bir hava yüzünde öylece bırakırdı. Radyodan, birçok şarkıcı en popüler şarkılarıyla konuk olurlardı bahçemize. Bahtiyar Abi daha çok, eski bir şarkıyı dinlemek isterdi. Hatta onun plağını bulup getirmişti, başa alıp alıp uzun uzun dinlediklerinden olsa gerek, çocuk duyarlılığımla ben de bu melodiye hayrandım.</p>
<p class="MsoNormal"><span> </span>“ Bana yalan söylediler bana yalan söylediler</p>
<p class="MsoNormal">Kaderden bahsetmediler&#8230;</p>
<p class="MsoNormal">Varsın böyle geçsin ömrüm</p>
<p class="MsoNormal">Neşeyle dolsun her günüm</p>
<p class="MsoNormal">Hani benim sevdiklerim</p>
<p class="MsoNormal">Hani gönül verdiklerim</p>
<p class="MsoNormal">Hasret gider ben giderim&#8230;”</p>
<p class="MsoNormal">Bir su berraklığında akıp giderdi Semiramis Pekcan’nın sesi.</p>
<p class="MsoNormal">İlkokul dörde gidiyordum. Çocukluğumun en heyecanlı ve coşkulu anları amcamla, Bahtiyar abiye eşlik ettiğim demlerde gizliydi sanki. Zihnimde her şey darmadağınık, çocuksu yüreğimle gizli bir hayranlık duyduğum bu iki delikanlının dostlukları ne güzeldi. Her gün kavga ederek ayrılırlar, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi bahçe kapısında görünürdü Bahtiyar abi. Bahtiyar Abiye ben hayrandım. Benim hayranlığım daha çok onun bana getirdiği, şekerli leblebi tozu ve peçete,  pul koleksiyonuma verdiği destek sonucuydu. Leblebi tozunu yerken elim yüzüm olduğu gibi toza bulanır, onlar benim bu halime katıla katıla gülerlerdi. Kutunun dibini getirdiğimde tıkanırdım. O sanki bu anı bekliyormuş gibi, asker yeşili, aşınmış çantasından, çamlıca bir sade gazoz çıkartır bana uzatırda. Mutfağa kendimi zor atardım açacak almak için. Kapağı açılan gazozdan köpükler tahta masaya dökülür bu her seferinde böyle olsa da bana büyük bir keyif verdiğinden olsa gerek kimse kızmazdı.</p>
<p class="MsoNormal">Üzüm siyahı kıvır kıvır omuzlarına dökülen saçları, kara derin gözleri, uzun boyu, hiç üzerinden çıkarmadığı bol paçalı, kalın kemerli, kot pantolonu, neredeyse yakaları gömleğinin ceplerini bulan gök mavisi gömleğiyle benim gizli kahramanımdı Bahtiyar Abi.</p>
<p class="MsoNormal">Uzun sarı saçlarımı bazen eliyle geriye atar, “ Çakır, koş bize soğuk bir su getir “ derdi. Gözlerimin mavi oluşu nedeniyle herkes bana Çakır diye seslenirdi o zamanlar. Ama hiç birisi Bahtiyar abinin aksanıyla oluşturduğu o ahengi tutturamazdı sanki. Aramızda gizli bir sevgi bağı vardı.  Belki de yaşasa benim kadar olacak olan, kardeşinin yerine koymuştu beni. Bunu arada dillendirirdi de. “Kardeşim olsa ancak bu kadar severdim Çakır ‘ı “ diye.</p>
<p class="MsoNormal">Kasaba da gençlerin çoğu Bahtiyar abi gibiydi. Yani O’nun gibi giyinir, O’nun gibi yürür, O’nun okuduğu kitapları okur, aynı mekânları paylaşırlardı. Amcamla arkadaşlığı daha özeldi. Amcam kalabalıklara karışmazdı. Bahtiyar Abi de O’nu bu konuda zorlamazdı. Babaannem, “kırkları karıştı bunların, ondan ayrılamıyorlar “ diye söylenirdi. Sonradan daha iyi anlayacağım hadiseler olmaya başlamıştı. Bir masal büyüsü içinde geçen bahçe sefalarımızın sonu geldi ve artık kış bastırdı. Bahtiyar Abi’nin bize gelmeleri de seyrekleşti. Bunun sebebi dedemin ve babamın, amcamı sıkıştırmaları, O’nu bu evde görmek istemediklerini dillendirmeleri sonucuydu daha çok.</p>
<p class="MsoNormal">“ Bir bir toplayacaklar hepsini, kestane çıkmış kabuğunu beğenmemiş, bunlarda o takımdan, Alişan’ın kahvesini mesken tutmuşlar, koca kasabayı da karşılarına almışlar,  ne halt yedikleri belli olmayanların evimde işi yok “diye dedemin söylenmeleri benim üst kattaki odama kadar gelir, ben bu konuşmalardan bir şey anlamazdım. Ama bu konuşmaların ucunun Bahtiyar Abiye uzandığını da artık anlar olmuştum. Bahtiyar Abi çok seyrek uğrar olmuştu. Yine her seferinde olduğu gibi plaklarla, kitaplarla gelir, giriş kattaki amcamın odasında karanlık basana kadar kalırdı. Ben çekinirdim onların yanına gitmeye. Seyrek gelmelerinde beni de unutmaz, en son bulduğu pulu, Kemalettin Tuğcunun kitaplarından bir kitap mutlaka getirir beni boş koymazdı. Bir gün de bana kadife kırmızı bir taç getirmişti.</p>
<p class="MsoNormal">Sigara dumanlarına boğulmuş amcamın dağınık odasından klasik müzik, holü, neredeyse tüm evi kaplardı. Ahşap merdivenleri çıkarken, keyfim yerinde, dilimde, “ Öyle bir geçer zaman ki..” diye mırıldandığım şarkı.</p>
<p class="MsoNormal">Artık benim dünyamda da değişimler başlamış, belli sarsıntılar yaşar olmuştum. Buluğ döneminin sancılı, sorgulu günleri, dünyamı kuşatır olmuştu. Büyümek bir korku halini almıştı, bunu kimseyle paylaşmasam da, artık içten içe endişeli ve heyecanlı bir hayatın eşiğinde olduğumu duyumsuyordum.</p>
<p class="MsoNormal">Amcam üniversite son sınıfta. Kasım amcalara her akşam babamlar haber dinlemeye gidiyorlar. Uzun kış geceleri, mısır patlatıyor, kestane pişiriyor annem. Cuma günlerini çok seviyorum. En çok sevdiğim çizgi film Heidi’yi seyretmeye gidiyorum Kasım Amcalara. Beyaz dantel örtülerle süslenmiş siyah beyaz televizyon evin başköşesinde. Sermin Abla kimseye dokundurmuyor. Bize karabiberli, patates böreği ikram ediyor. Tabağın kenarındaki ıslak el örgüsü peçetelere yağlı ellerimizi siliyoruz. Nedense her Cuma Sermin Abla’nın patatesli böreği hiç eksik olmuyor. Kasabada sayılı kişilerde televizyon ve telefon var. Bizim telefonumuz var ama televizyon daha almadık. Dedem, babamla amcamın tüm yalvarmalarına inat direniyor, aldırmak istemiyor.</p>
<p class="MsoNormal">O kış benim için çok sıkıcı geçti. Bahtiyar Abi artık hiç uğramıyordu. Amcam hepten içine kapanık olmuştu. Yalnız eskisi gibi odasına kapanmıyor, okuduğu Üniversite ilde olduğu için, bazı geceler gelmiyor. Eve telefon açıp, arkadaşlarıyla yurtta kaldığını haber veriyor. Herhalde Bahtiyar ağabeyle okulda buluşuyorlar. Çünkü ikisi de aynı bölümdeler. Akşamları da görüşüyor olabilirler. Amcam gelir gelmez kendini dışarı atıyor.</p>
<p class="MsoNormal">O geceyi hiç unutamıyorum. Hala kapımız hızlı hızlı çalınsa yüreğim ürperir. Bahçe kapısı yıkılacak gibi yumruklanıyordu. Annem benim odama attı kendini, bana sarılıp korkmamam gerektiğini söyledi. Babam aşağı kata inerken,  “ çocuğun yanından ayrılma “ diye annemi tembihleyip,  paltosu elinde aşağı indi.</p>
<p class="MsoNormal">Babamla amcamı o akşam polisler götürmüşlerdi. Babam birkaç gün sonra çıkıp geldi. Yüzü sapsarı, gözlerinin altı morarmış, birden çökmüştü sanki. Hiç konuşmuyordu. Misafir odasına dedemle geçip uzun uzun konuştular. Amcamı içeri almışlardı. Öyle diyorlardı. Siyasi suçluymuş. Kasabadaki birçok genci de onun gibi tutuklamışlardı, içlerinde Bahtiyar Abi de vardı.</p>
<p class="MsoNormal">&#8230;</p>
<p class="MsoNormal">Amcam benim düğünüme birkaç gün kala çıktı içerden. Uzun yıllar onun özlemi ve yokluğuyla coşkulu anlar yaşayamadık. Dedem felç oldu üzüntüden. Amcam çıktığında dedemi kaybetmiştik. Görüş günlerine yün süveterler örüp yetiştirmeye çalışan, bunu bir avuntu haline getiren babaannem de dedemin arkasından fazla yaşamadı. Evin tüm yükü omuzlarına kalan babam çok bocaladı. Erkenden ihtiyarladı sanki. Saçları sakalları ağardı. Az konuşurdu, hiç konuşmaz oldu. Bir zamanlar babaannemle annemin çay demleyip, akıtma yaptıkları, radyo dinledikleri çardak altı hep boş kaldı.</p>
<p class="MsoNormal">Amcam hapisten çıkınca bizimle yaşamadı. Kasabanın tenha bir mahallesinde bir ev tuttu. Dedemin çarşıdaki dükkânının kirasını babam her ay ona götürüyordu. Ancak bu şekilde görüşüyorlardı. Bizimle hiç görüşmedi amcam düğünüme dahi gelmedi. Babam da bizleri O’nun yanına götürmedi. En yakın arkadaşım Aygül bir gün ağzından kaçırdı, amcamı bankalar çarşısında görmüş, olduğundan yaşlı görünüyormuş, düşkün bir hali varmış. Anneme bahsetmek istedim. Sözümü kesti, bal rengi gözleri buğulandı “ çok çekti kızım amcan” diyebildi zorlukla.</p>
<p class="MsoNormal">Evlenip İstanbul’a geldim. Yapboz bulmaca gibi bahçede amcamların okuduğu kitapları, dinlediği şarkıları yerli yerine koyup o günlere dair tüm bilmediklerimin cevabını az çok buldum. Ben buldum ama amcam ve Bahtiyar Abi çok şey kaybettiler. Hayatlarının en güzel yılları içerde gün güneş yüzü görmeden geçti. Bahtiyar Abi amcamdan çok daha geç çıktı. Bana O’nun hakkında kimse bir şey söylemedi, söyleyemedi. Yaz tatili kasabaya gittiğimde, Bahtiyar Abi’yi Kasım bakkalın önünde, saçı başı dağınık, perişan halde sigara kesmükleriyle oynarken gördüm. Önce O’nun olduğuna inanamadım. Ama Oydu işte.</p>
<p class="MsoNormal">Ertesi gün de ilk karşılaşmamız oldu.  Kara derin gözleri, gri bulanık bir hal almıştı. Beni tanımadı&#8230;</p>
<p class="MsoNormal">(Ocak 2010 İstanbul)</p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/selvigulkahdagmuss/bahtiyar/2010/04/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SİYAH AT</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/7764/2010/03/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/7764/2010/03/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Feb 2010 22:09:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AKİF HASAN KAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü ve Öykü Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/7764/2010/03/</guid>
		<description><![CDATA[Gözlerini ovuşturarak uyandı. Meşe ağacına yaslanıp biraz dinlenmeyi düşünmüştü. Avladığı bir keklik ile birkaç bıldırcını öğle vakti külbastı yapmıştı. Yemeğini yedikten sonra, sabah erken saatlerden beri devam eden avın yorgunluğu çökmüş; içi geçivermişti. Sabah çiyi kalkmış, kavurucu güneş yaprakları yeniden gevretmişti. Sabahki nem, rutubet; yapraklardaki genzi yakan küf kokusu kalmamıştı. Sıcaktan bunaldığını hissetti. Yürürken bastığı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span>Gözlerini ovu</span><span>ş</span><span>turarak uyandı<span id="more-7764"></span>. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Me</span><span>ş</span><span>e a</span><span>ğ</span><span>acına yaslanıp biraz dinlenmeyi dü</span><span>ş</span><span>ünmü</span><span>ş</span><span>tü. Avladı</span><span>ğ</span><span>ı bir keklik ile birkaç bıldırcını ö</span><span>ğ</span><span>le vakti külbastı yapmı</span><span>ş</span><span>tı. Yeme</span><span>ğ</span><span>ini yedikten sonra, sabah erken saatlerden beri devam eden avın yorgunlu</span><span>ğ</span><span>u çökmü</span><span>ş</span><span>; içi geçivermi</span><span>ş</span><span>ti. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Sabah çiyi kalkmı</span><span>ş</span><span>, kavurucu güne</span><span>ş</span><span> yaprakları yeniden gevretmi</span><span>ş</span><span>ti. Sabahki nem, rutubet; yapraklardaki genzi yakan küf kokusu kalmamı</span><span>ş</span><span>tı. Sıcaktan bunaldı</span><span>ğ</span><span>ını hissetti. Yürürken bastı</span><span>ğ</span><span>ı yaprakların çıtırdamalarına hüzünlendi</span><span>ğ</span><span>ini anımsadı. Etrafa baktı. Sonbaharın yıpratıcılı</span><span>ğ</span><span>ı… Ya</span><span>ğ</span><span>murlar da gecikince&#8230; Kuruluk; canı çekilmi</span><span>ş</span><span>, dalında tutunamayan yapraklar, ara sıra esen hafif rüzgârla hı</span><span>ş</span><span>ırtıyla uçu</span><span>ş</span><span>uyordu. Sararmı</span><span>ş</span><span> otlar, hazanın bütün tonları ile dalgalanıyordu.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Do</span><span>ğ</span><span>ruldu. Çe</span><span>ş</span><span>mede elini yüzünü yıkadı. Me</span><span>ş</span><span>e a</span><span>ğ</span><span>acına dayalı tüfe</span><span>ğ</span><span>ini alıp omzuna attı. Unuttu</span><span>ğ</span><span>u bir </span><span>ş</span><span>ey var mı diye etrafa bakındı. Avladı</span><span>ğ</span><span>ı ku</span><span>ş</span><span>ların tüyleri rüzgârda uçu</span><span>ş</span><span>uyordu. Feri kaçmı</span><span>ş</span><span> gözlerle bakan ku</span><span>ş</span><span> kafalarını, kesik ayakları gördü. Bir an duydu</span><span>ğ</span><span>u pi</span><span>ş</span><span>manlık gelip geçiverdi. Ak</span><span>ş</span><span>am eve eli bo</span><span>ş</span><span> dönmemeyi planlıyordu. ‘Birkaç ku</span><span>ş</span><span> veya bir tav</span><span>ş</span><span>an iyi olur’ diye dü</span><span>ş</span><span>ündü. Tüfe</span><span>ğ</span><span>i kırdı, kütüklükten iki fi</span><span>ş</span><span>ek çekti, namluya yerle</span><span>ş</span><span>tirdi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Yürüyordu. Rüzgârın yapraklarla çıkardı</span><span>ğ</span><span>ı hı</span><span>ş</span><span>ırtı ve cırcır böceklerinin ötü</span><span>ş</span><span>ü sessizli</span><span>ğ</span><span>i bozuyordu. Tepeyi a</span><span>ş</span><span>ınca köy uzaktan göründü. Birden burnuna a</span><span>ğ</span><span>ır bir le</span><span>ş</span><span> kokusu geldi. Dayanılmaz bir koku, midesi bulandı… Hemen cebinden mendili çıkarıp burnuna tuttu. Yolunu de</span><span>ğ</span><span>i</span><span>ş</span><span>tirdi ama kokunun kayna</span><span>ğ</span><span>ını da merak ediyordu.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Dayanamadı; kokuyu takip etti.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Ş</span><span>aka</span><span>ğ</span><span>ından vurulmu</span><span>ş</span><span> siyah bir at; çalıların arasına öylece atılmı</span><span>ş</span><span>. Neden vurmu</span><span>ş</span><span>lardı ki… Ya</span><span>ş</span><span>landı</span><span>ğ</span><span>ı, hasta oldu</span><span>ğ</span><span>u için mi? Acı çekmesin diye mi?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Gözleri donuk, tüyleri matla</span><span>ş</span><span>mı</span><span>ş</span><span>, nalları dökülmü</span><span>ş</span><span>… </span><span>Ş</span><span>aka</span><span>ğ</span><span>ından sızan kan boynuna do</span><span>ğ</span><span>ru akmı</span><span>ş</span><span>, yol yapmı</span><span>ş</span><span>; sonra kurumu</span><span>ş</span><span>… Bir süre seyretti; kokuya dayanamayarak uzakla</span><span>ş</span><span>tı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Atları  severdi; hele siyah atları… Ki</span><span>ş</span><span>nemeleri… </span><span>Ş</span><span>aha kalkmaları… Dörtnala ko</span><span>ş</span><span>maları… Atın ölüsünden uzakla</span><span>ş</span><span>tı</span><span>ğ</span><span>ı halde, rüzgârın getirdi</span><span>ğ</span><span>i kokuyu hâlâ duyuyordu.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Dalgın yürüyordu. Atın niye öldürülmü</span><span>ş</span><span> olabilece</span><span>ğ</span><span>ini dü</span><span>ş</span><span>ünmeye ba</span><span>ş</span><span>ladı. Henüz gencecik bir tayken, kırlarda dörtnala ko</span><span>ş</span><span>tu</span><span>ğ</span><span>unu, sonra ömrü boyunca a</span><span>ğ</span><span>ır arabaları çekmi</span><span>ş</span><span> olabilece</span><span>ğ</span><span>ini varsaydı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Atlar da rüya görür müydü: A</span><span>ğ</span><span>ustos güne</span><span>ş</span><span>inin terli bedenini parlattı</span><span>ğ</span><span>ı bir gün… Baldırının üzerinde bir sinek kanını emiyor. Kuyru</span><span>ğ</span><span>unu kısa kesmi</span><span>ş</span><span>ler, dü</span><span>ğ</span><span>üm atmı</span><span>ş</span><span>lar. Küçük bir tepenin üzerinden ovayı gözlüyor. Beyazlar giymi</span><span>ş</span><span> süvarisi komuta etti</span><span>ğ</span><span>i ordusuna bakıyor. Kılıç </span><span>ş</span><span>akırtıları, at ki</span><span>ş</span><span>nemeleri, sava</span><span>ş</span><span> naraları ovayı dolduruyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Önlerinde açılacak yepyeni kapılar için verilen bir mücadele…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Can alanları, can verenleri görüyor. Paslı mızrakların, doru atların gö</span><span>ğ</span><span>süne saplanı</span><span>ş</span><span>ına </span><span>ş</span><span>ahit oluyor. Havada uçu</span><span>ş</span><span>an oklar…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Ahırın kapısı büyük bir gürültü ile açılıyor. Bir ara gözlerini aralıyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Kapı aralı</span><span>ğ</span><span>ından yıldızları, parlak gökyüzünü görüyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Hasta mıydı? Acı mı çekiyordu? </span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>O da bir süvari atı olmayı istemi</span><span>ş</span><span>tir elbette. Sava</span><span>ş</span><span>larda gazileri ta</span><span>ş</span><span>ısın. Süvarisine eri</span><span>ş</span><span>emeyen bir dü</span><span>ş</span><span>man, paslı  mızra</span><span>ğ</span><span>ını gö</span><span>ğ</span><span>süne saplayarak onu öldürsün: “Ne asil bir ölüm.” Oysa </span><span>ş</span><span>imdi, belki de ihtiyar bir sütçü beygiri gibi ölüp gitmi</span><span>ş</span><span>ti.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Atlar da rüya görür müydü? </span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Dü</span><span>ş</span><span>man bozguna u</span><span>ğ</span><span>ramı</span><span>ş</span><span> kaçıyordu mesela. Öncü birlikler pe</span><span>ş</span><span>lerine dü</span><span>ş</span><span>mü</span><span>ş</span><span>tü. Yazdı. Sıcaktı. Ko</span><span>ş</span><span>uyordu, dörtnala… Süvarisi mahmuzları vurdukça ileriye atılıyordu. Bir kasabadan geçtiler. Meydandaki caminin </span><span>ş</span><span>adırvanından, ürkerek havalanan serçelerin kanatlarından kopan bir rüzgâr, atın yelesini dalgalandırıyordu.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Ko</span><span>ş</span><span>uyordu. Yol kenarındaki uyuz bir çalıda, bir yılan fısırtısı… Bir ürküntü, </span><span>ş</span><span>ahlanı</span><span>ş</span><span>, tökezleme… Kırılan bir ayak…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Çi</span><span>ğ</span><span>neyip durdu</span><span>ğ</span><span>u bezgin yolları hatırlamı</span><span>ş</span><span> mıydı?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Gecenin karanlı</span><span>ğ</span><span>ında, kapıdan sızan ay ı</span><span>ş</span><span>ı</span><span>ğ</span><span>ında bir çelik parıltısı!</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Hasta mıydı? Acı mı çekiyordu?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Ş</span><span>aka</span><span>ğ</span><span>ına do</span><span>ğ</span><span>ru derin bir karanlı</span><span>ğ</span><span>ın uzanması… Teti</span><span>ğ</span><span>in dü</span><span>ş</span><span>mesi… Yayın gev</span><span>ş</span><span>emesi… Bo</span><span>ş</span><span>ta kalan pimin ileri atılması&#8230; Kapsülü ezerek ate</span><span>ş</span><span>lemesi… Barutun yanması… Tapa ile sıkı</span><span>ş</span><span>tırılan havanın, barutun yanması ile büyük bir basınç olu</span><span>ş</span><span>turması… </span><span>İ</span><span>leriye do</span><span>ğ</span><span>ru bir itme gerçekle</span><span>ş</span><span>mesi… Barutun kur</span><span>ş</span><span>unu alıp götürmesi&#8230; Barut kokusunun dumanla birlikte bo</span><span>ş</span><span>lu</span><span>ğ</span><span>a yayılması&#8230; Sa</span><span>ğ</span><span>ır eden bir gürültünün, geceyi delmesi… Artık sesin hiçbir öneminin kalmaması…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Sonra; parlak bir ı</span><span>ş</span><span>ık halinde gelen huzur… Ba</span><span>ş</span><span>kaları için a</span><span>ğ</span><span>ır, dayanılmaz bir le</span><span>ş</span><span> kokusu… </span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Geriye kalan; bir attan geriye ne kalırdı ki… Öksüz bir gem, yamuk bir mıh, birkaç eski nal…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Dalgın yürüyordu. Köyün giri</span><span>ş</span><span>inde ki virane eve gözü takıldı. Çatısı çökmü</span><span>ş</span><span>, ta</span><span>ş</span><span> duvarları yer yer yıkılmı</span><span>ş</span><span>, yı</span><span>ğ</span><span>ın haline gelmi</span><span>ş</span><span>, camları kırık.. hayat belirtisi: devrilmek için bahane arayan bacasında tünemi</span><span>ş</span><span> bir bayku</span><span>ş</span><span>tan ibaret&#8230; Tüfe</span><span>ğ</span><span>ini henüz bo</span><span>ş</span><span>altmadı</span><span>ğ</span><span>ını anımsadı. Omzundan aldı. Emniyetini açtı. Bayku</span><span>ş</span><span>a do</span><span>ğ</span><span>rulttu. Eli teti</span><span>ğ</span><span>e gitti. </span><span>İ</span><span>stinat bo</span><span>ş</span><span>lu</span><span>ğ</span><span>unu aldı. Teti</span><span>ğ</span><span>e bastı. Bayku</span><span>ş</span><span> havalandı, tekrar ate</span><span>ş</span><span> etti. Karavana.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Silah sesi kar</span><span>ş</span><span>ı da</span><span>ğ</span><span>da yankıladı. Kısa bir an sessizlik oldu. Her </span><span>ş</span><span>ey susuvermi</span><span>ş</span><span>ti… Bo</span><span>ş</span><span> fi</span><span>ş</span><span>ekleri silahtan çıkarırken barut kokusu ile birlikte ince bir duman bo</span><span>ş</span><span>lu</span><span>ğ</span><span>a savruldu…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Yol mezarlı</span><span>ğ</span><span>ın yanından geçiyordu. Kapıya yöneldi. Dedesine dua etmeyi dü</span><span>ş</span><span>ündü. Kabrin üzerindeki gazel olmu</span><span>ş</span><span> nevruzları yoldu. Ellerini açıp bir süre dua etti.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Çıkarken yine alabildi</span><span>ğ</span><span>ine yorgun hisseti kendini. Evi köyün di</span><span>ğ</span><span>er tarafındaydı. Çıkı</span><span>ş</span><span>ta geni</span><span>ş</span><span> bir meydan vardı. Avlu duvarının dibinde bir badem a</span><span>ğ</span><span>acı… Sırtını yaslayıp oturdu. Biraz daha dinlenmeyi dü</span><span>ş</span><span>ündü. Silahı yere, kuru çimenlerin üzerine uzattı. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Sessizli</span><span>ğ</span><span>i bozan cırcır böceklerinin acele acele öten sesleri etrafı  çınlatıyordu. Kula</span><span>ğ</span><span>ına dörtnala ko</span><span>ş</span><span>an bir atın nal sesleri çalındı. Uzak ve derin! Uzakta, toprak yolun tozu savruluyordu. Nal sesleri, toz bulutu ile birlikte yakla</span><span>ş</span><span>ıyordu.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Toz bulutu yakla</span><span>ş</span><span>tı</span><span>ğ</span><span>ı halde, nal sesleri geldi</span><span>ğ</span><span>i halde.. at görünürde yoktu. Küçük bir hortum tarafından tozlar savruluyormu</span><span>ş</span><span>, sesi ba</span><span>ş</span><span>kası  çıkarıyormu</span><span>ş</span><span> gibi… O kadar yakla</span><span>ş</span><span>mı</span><span>ş</span><span>tı ki, tozların genzini yaktı</span><span>ğ</span><span>ını, gözlerine battı</span><span>ğ</span><span>ını hissetti. Ellerini burnuna ve gözlerine siper yaptı. Tam önünden geçerken, bütün o tozun topra</span><span>ğ</span><span>ın arasından bir an görebildi; siyah bir at…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Dört nala ko</span><span>ş</span><span>an siyah bir at.. sonsuzluktan gelir gibi.. sonsuzlu</span><span>ğ</span><span>a gider gibi gelip geçti önünden…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Rüya gibi… Hayal gibi…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Süvarisiz siyah bir at. Siyah; koyu, yıldızsız, bulutlu bir gece gibi… E</span><span>ğ</span><span>eri, ko</span><span>ş</span><span>umları üzerinde. Nereden gelip nereye gider? Kimindi bu at?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Ş</span><span>aka</span><span>ğ</span><span>ında vurulmu</span><span>ş</span><span> siyah atı hatırladı. Onunla bunun arasında nasıl bir alâka olabilirdi ki! Birisi ihtiyarladı</span><span>ğ</span><span>ı ya da hasta oldu</span><span>ğ</span><span>u için öldürülmü</span><span>ş</span><span>, nalları bile dökülmü</span><span>ş</span><span> bir sütçü beygiri… Bu ise ya</span><span>ğ</span><span>ız, bastı</span><span>ğ</span><span>ı yeri titreten, tüyleri parlak, ate</span><span>ş</span><span> gibi…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Ate</span><span>ş</span><span> gibi… </span><span>İ</span><span>çinde ba</span><span>ş</span><span>layan yangınlar. Sanki bastı</span><span>ğ</span><span>ı yeri titretiyordu. </span><span>İ</span><span>çinde dörtnala ko</span><span>ş</span><span>up duran bir at vardı. Toynakları gümü</span><span>ş</span><span>… Bastı</span><span>ğ</span><span>ı yerlerdeki acıları, a</span><span>ğ</span><span>rıları, pi</span><span>ş</span><span>manlıkları saran, sarmalayan; eski ate</span><span>ş</span><span>lerden kalma külleri savuran; yerine ümit kıvılcımları saçan; uzun kuyru</span><span>ğ</span><span>u ardında, yıldızlı, parlak bir ı</span><span>ş</span><span>ıltı bırakan; toynakları gümü</span><span>ş</span><span>, dörtnala ko</span><span>ş</span><span>up duran, siyah bir at…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Arkasından baktı. </span><span>İ</span><span>yice görmek istiyordu. Yine aynı toz bulutu. Yine aynı bilinmezlik! Bir an çakan </span><span>ş</span><span>im</span><span>ş</span><span>ek gibi.. ardında zihnini zorlayan sorularını bırakıp.. geçip gitmi</span><span>ş</span><span>ti.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>İ</span><span>yi görememi</span><span>ş</span><span>ti. Sadece ı</span><span>ş</span><span>ıl ı</span><span>ş</span><span>ıl gözlerini ve gümü</span><span>ş</span><span> gibi parlayan nallarını hatırlıyordu. Bir de, </span><span>ş</span><span>imdiye kadar hiç görmedi</span><span>ğ</span><span>i kadar bir siyahlık… Bo</span><span>ş</span><span>lukta savrulan uzun kuyru</span><span>ğ</span><span>u, ardında yıldızlı, parlak bir ı</span><span>ş</span><span>ıltı bırakıyordu.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Atın gelip-geçti</span><span>ğ</span><span>i yola baktı hayretle. Yolun üzerinde yemye</span><span>ş</span><span>il çimenler, sarı kır çiçekleri çıkmı</span><span>ş</span><span>tı. </span><span>İ</span><span>lk defa böyle bir </span><span>ş</span><span>eyle kar</span><span>ş</span><span>ıla</span><span>ş</span><span>ıyordu. Korktu. Bir ürperti&#8230; Sorular…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Yorulmu</span><span>ş</span><span>tu, nefes nefeseydi. </span><span>İ</span><span>çindekilerle dı</span><span>ş</span><span>ındakileri nasıl dengeleyecekti.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Me</span><span>ş</span><span>e a</span><span>ğ</span><span>acına yaslanıp biraz dinlenmeyi dü</span><span>ş</span><span>ünmü</span><span>ş</span><span>tü. Avın yorgunlu</span><span>ğ</span><span>u mu çöküvermi</span><span>ş</span><span>ti?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span>Neden sonra bir ara; vurulmu</span><span>ş</span><span> atın; attı</span><span>ğ</span><span>ı her fi</span><span>ş</span><span>ekle birlikte, avladı</span><span>ğ</span><span>ı her ku</span><span>ş</span><span>la birlikte, kendi elleri ile öldürdü</span><span>ğ</span><span>ü insan tarafı… Ko</span><span>ş</span><span>up geçen meçhul atınsa; umutları, gelece</span><span>ğ</span><span>i, hayalleri olabilece</span><span>ğ</span><span>ini dü</span><span>ş</span><span>ündü. Olabilir miydi? Mümkün müydü böyle bir </span><span>ş</span><span>ey? Bir ürperti&#8230; Sorular…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span> Dörtnala geçip gitmi</span><span>ş</span><span>ti. Ko</span><span>ş</span><span>uyordu… </span><span>   </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong>(Aşkar Dergisi, Ocak – Şubat 2010, 12. Sayı) </strong><span> </span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/7764/2010/03/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

