<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Basında Şiir</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/alintilar/siir-ve-siir-yazilari/basinda-siir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Feb 2012 22:09:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>BİZ SENİ ANLAR (ŞAİR LEVENT SUNAL&#8217;A RAHMET)</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/ibrahimtenekeci/biz-seni-anlar/2009/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/ibrahimtenekeci/biz-seni-anlar/2009/02/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Feb 2009 14:26:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İBRAHİM TENEKECİ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=4177</guid>
		<description><![CDATA[1990&#8242;dan sonra, edebiyatın yerini medya aldı. Medyatik biri değilseniz eğer; gazetede yazmıyor, televizyona çıkmıyor, sadece dergileri tercih ediyorsanız, çok kaliteli işler yapmış olsanız bile, emeğinizin karşılığını almanız bir hayli zor. Çenebaz televizyonculara gösterilen hürmetin ve ilginin onda biri bile size gösterilmez. Geçen hafta, has bir şair daha sessiz sedasız bir şekilde aramızdan ayrıldı. Şu ana [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment-->1990&#8242;dan sonra, edebiyatın yerini medya aldı. Medyatik biri değilseniz eğer; gazetede yazmıyor, televizyona çıkmıyor, sadece dergileri tercih ediyorsanız, çok kaliteli işler yapmış olsanız bile, emeğinizin karşılığını almanız bir hayli zor. Çenebaz televizyonculara gösterilen hürmetin ve ilginin onda biri bile size gösterilmez.<span id="more-4177"></span><br />
Geçen hafta, has bir şair daha sessiz sedasız bir şekilde aramızdan ayrıldı. Şu ana kadar, vefatıyla ilgili küçük bir habere dahi rastlamadım. Çünkü o, medyadan uzak olmayı tercih etmiş biriydi. Yılda birkaç iyi şiir yayımlamak, yetiyordu ona.<br />
<strong>Evet, Şair Levent Sunal&#8217;dan bahsediyorum.</strong><br />
1960 Adana doğumluydu. Tarsus Amerikan Ortaokulu&#8217;nu ve Robert Koleji&#8217;ni bitirmiş, sonrasında İstanbul Tıp Fakültesi&#8217;nden mezun olmuştu.<br />
İlk şiirleri Varlık dergisinde çıkmıştı. Sonrasında, şiirlerini düzenli olarak Dergâh dergisinde yayımladı. Şiir kitapları da Dergâh yayınlarından çıktı: Mevsim Birdenbire, Biz Neyi Anlar, Soldurmayan İmla.<br />
Bunların dışında, bir, hatta iki kitap oluşturacak kadar şiiri daha vardı.<br />
O altmış, ben ise yetmiş doğumluydum. Fakat ikimizin de ilk şiir kitabı 1997 yılında, beraber yayınlandı. Hakan Arslanbenzer&#8217;in gayretleriyle tabii.<br />
O yıllarda, Dergâh çevresinde güzel bir ortam vardı: Levent Sunal, Mehmet Şeker, Süleyman Çobanoğlu, Hakan Arslanbenzer, Hakan Şarkdemir, Murat Menteş, Orhan Petek, Hakkı Yanık, İcabi Akçaoğlu, İlker Jandar ve ben&#8230;<br />
Mustafa Kutlu hocamız, her birimizle ayrı ayrı ilgilenirdi.<br />
O günler, gerçekten de güzel günlerdi.<br />
Sonra her birimiz bir tarafa savrulduk.<br />
Levent Sunal ile on yıl kadar yoğun bir münasebetimiz oldu.<br />
Hastalandığım zaman, doktorum oydu.<br />
Yedikule&#8217;de yatarken, sıklıkla ziyaretime gelir, durumum hakkında doktorlardan bilgi alır, bana da bol keseden moral verirdi.<br />
Sonra o hastalandı, ben ziyaretine gitmeye başladım. &#8220;<strong>Amansız hastalık</strong>&#8221; denilen kansere yakalanmıştı. Çapa&#8217;da yattı.<br />
Kemoterapi, ilaçlar, tahliller, ümitsiz bakışlar&#8230; Hepsini yendi, fakat can sıkıntısını hiçbir zaman yenemedi.<br />
Taburcu olduktan sonra, evine de sıklıkla gittim. Güzel bir evi ve üzgün bir annesi vardı. (İşte orda, küçük bir optalidon kutusundaki annem / Mizacına yenik düşmüş bir erkeğin kadınıdır.)<br />
İlk şiir kitabını babasına, ikinci kitabını da annesine armağan etmişti.<br />
Tuzla Devlet Hastanesi&#8217;nde çalışıyorken, nöbetçi doktor olduğu zaman, ben de &#8220;nöbetçi şair&#8221; olarak ara sıra yanında olurdum. Sabaha kadar çay ve sigara içip şiir konuşurduk.<br />
Bütün o konuşmalar buruk bir hatıra olarak kaldı.<br />
Pek yazı yazmaz, dikkatini daima şiire vermeye çalışırdı. Hafızam beni yanıltmıyorsa eğer, bir tek Ülkü Tamer hakkında yazı yazmıştı. En beğendiği şair ise Oktay Rıfat&#8217;tı.<br />
Şiirlerini, M harfi bozuk bir daktiloyla yazardı. 1995 yılında gördüğüm şiirinde de, Dergâh dergisine bir ay önce gönderdiği son şiirde de M harfleri eksikti. Mustafa Kutlu hocamız, çıkmamış M harflerini özenle bulur ve tükenmez kalemle tamamlardı.<br />
Yayınlanmamış son çalışması, Özdemir Asaf&#8217;tan esintiler taşıyan &#8220;Sana gitme demeyeceğim&#8221; başlıklı şiiriydi.<br />
1997 yılında, Gömü başlıklı bir şiir yazmış ve Levent Ağabeye hediye etmiştim: &#8220;Bir gömüyüz biz, bulutların altında / Bir gömünün peşinde vardır birçok harita&#8230;&#8221; Yine, aynı yıllarda, karşılıklı olarak Mektup ve Savunma başlıklı birer şiir yazmıştık.<br />
Levent Sunal&#8217;ın şiirleriyle ilgili en sağlam yazıyı ise Hakan Arslanbenzer yazmıştı. Yazımızın başlığı, yazısının başlığıdır.<br />
Onun şiiri, arı görmemiş bal ya da kumaşsız elbise değildi. Gerçekti, doğaldı. Gücünü, güçsüzlüğünden alıyor gibiydi.<br />
Tam bir şair gibi yaşadı. Mekânı cennet olsun.<br />
<strong>YAZ BİTTİ</strong><br />
bir gün büyüyünce Aşk olacağız,<br />
kadim dostluklar devri kapanacak Zühre<br />
çocukluğum sendin, sen büyüdün<br />
halatlarla bağladık tekneleri kıyıya<br />
ırmaklar götürmesin diye&#8230;</p>
<p>(MİLLİ GAZETE, 04.02.2009)</p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/ibrahimtenekeci/biz-seni-anlar/2009/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SOĞUK MEVSİMLERİN ŞİİRİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/cihanaktas/soguk-mevsimlerin-siiri/2007/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/cihanaktas/soguk-mevsimlerin-siiri/2007/12/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Nov 2007 22:06:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>CİHAN AKTAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=1071</guid>
		<description><![CDATA[Hayriye Ünal “Saçları Vardır Aşkın&#8221; (Dergâh yayınları, 2000) ve &#8220;Âdemin Kızlarından Biri&#8221; (Birun, 2003) isimli eserlerinden sonra üçüncü şiir kitabını yayınladı; Sert Geçecek Bu Kış (Hece yayınları, Ekim 2006). Bu yeni kitaptaki şiirlerini okurken, ilk şiir kitabından bu yana Ünal&#8217;ın şiirlerinde mitsel simgelere dönük göndermelerde, bu simgelerin kullanımında bir azalma olduğu, buna karşılık yaşanan hayatı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hayriye Ünal “Saçları Vardır Aşkın&#8221; (Dergâh yayınları, 2000) ve &#8220;Âdemin Kızlarından Biri&#8221; (Birun, 2003) isimli eserlerinden sonra üçüncü şiir kitabını yayınladı; Sert Geçecek Bu Kış (Hece yayınları, Ekim 2006). <span id="more-1071"></span></p>
<p>Bu yeni kitaptaki şiirlerini okurken, ilk şiir kitabından bu yana Ünal&#8217;ın şiirlerinde mitsel simgelere dönük göndermelerde, bu simgelerin kullanımında bir azalma olduğu, buna karşılık yaşanan hayatı derinlemesine kurcalamaya yönelik bir ısrarın belirginleştiği izlenimini edindim. Yine de efsanelerle ve mitlerle ilgili, kelime ve kavramları yapıbozuma uğratarak ilerleyen, dilin yaşanılırlığını dert edinen bir şiiri var Ünal&#8217;ın. Bu şiirler bizi her daim tarihsel süreçlerin, toplumsal ilişkilerin ve tabiat sahnelerinin farklı alanlarına sürüklüyor. Şairle birlikte bu yolculuğa çıkmak istiyorsak, bunun rahat bir yolculuk olmayacağını da bilmemiz gerekiyor. </p>
<p>Sert Geçecek Bu Kış&#8217;ta yer alan şiirler, geniş canlandırmaları, hızlı yine de yeteri kadar belirgin geçişleri, akıp giden iç monologları ve çok çeşitli alımlanma imkânları açısından &#8220;epik&#8221; olarak değerlendirilebilir.<br />
Ünal&#8217;ın şiiri bana kendi kuşağından şairler arasında en çok Hakan Arslanbenzer şiirini hatırlatıyor. Sadece her iki şairde de öne çıkan bir tür büyük toplumsal görünümler sunabilme başarısı da değil bunun nedeni. Her iki şairde de kendi şiirini derinleştirmeye dönük tutku ve potansiyeli, sürüp giden monologlar boyunca kelimeleri kendi içinden taşıran derin kaynağı hissediyor okuyucu. </p>
<p>Bununla birlikte Arslanbenzer şiirinin &#8220;erkek birey&#8221; üzerinden bir tür güvenle toplumsala yönelerek gelişen şiirine karşılık, Ünal&#8217;ın şiirinde bir sesi olabilen kadın kimliğinin olabilirliğini kurcalayan ve savunan, toplumsala uzanmayı da bu şarta bağlayan çatışmalı bir kurma çabası ağırlık kazanıyor. Arslanbenzer şiiri doğrudan kültürün dilin içinden seslenmenin getirdiği bir hakka sahip -ve bu yüzden huzursuz- olmanın naifliği hissettirirken, Ünal&#8217;ın şiirinde, aynı dili kullanabilme konusunda verilmekte olan bir mücadelenin sertliğinin sesi duyuluyor. </p>
<p>Kadın şairler arasında ise Ünal&#8217;ın imgeleri bana, İranlı şair Furuğ Ferruhzad&#8217;ı hatırlatıyor. Furuğ şiirinde her an çok sevdiği hayatının nasıl ellerinden kayıp gittiğini anlatıyor çoğunlukla. Ünal&#8217;ın dizeleri ise daha ziyade hayatla, yaşanması, yerli yerine oturtulması gerekenlerle ilgilidir. &#8220;Sert geçecek bu kış&#8221; diye, bize şiirinin kolay bir şiir olmadığının haberini veriyor Ünal. Ya da, &#8220;Yak kasabamı/ Çocukluğumun ortasına biraz kar indir&#8221; diye sesleniyor, Yüzüm Var Dünyaya Karşı&#8217;da. İkinci Bölüm, &#8220;Soğumaz yüreğim benim hiç soğumaz hiç hiç hiç&#8221; diye başlasa da, soğuk, karlı bir iklime adım attığımızı şair sürekli hatırlatır: (Sf. 82, 50, 62) Furuğ ise, ‘Soğuk mevsimlerin başlangıcına hazır olalım&#8217; diye uyarmaktaydı okuyucusunu. </p>
<p>Ağulu, fakat dermanını da sunmaya amade bir sesi var Ünal&#8217;ın şiirinin; gerçek bir kucak, bir baba kucağına sahip olmamak mıdır yoksa bunun nedeni? (Sf. 101, 103.) Sorun belki de dildir, verili dil. Hâkim dili alıp kabul etmiş olarak görünse de kendine ait, kendi benliğinin süzgecinden geçirilmiş bir dilin peşine düşen kişi, kendini ağulamayı da göze almıştır. (sf. 75) Riyakarlığını, kalleşliğini, tuzaklarla dolu oluşunu hiç unutturmayan bir dünyada iyiliği ve yiğitliği öğrenmiş ya da bunların değerini bilen kişilerin hayata dayanabilmek için hayatı dönüştürmek, bunun için de şiir yazmaktan ve şiir okumaktan daha kabûle şayan bir yolu kalmış mıdır? Aynı zamanda inancını savunamayacak kadar zayıf düşmüş herkes için akan bir şiirdir bu. (Sf. 54, 57) ‘Yaşıtlarım hemcinslerim erkeklerim yollarda heder olmuştur&#8221;&#8230; Bunun nedeni de inançsızlık ve içtenliksiz olarak görünür. Ünal bu kitabındaki şiirlerin en azından, erkeğin yitirdiği kahramanlığa ağıt yakıyormuş gibidir. </p>
<p>Hiç bir şey verildiği gibi alınmamalı, yine de her şey aslına uygun olmalı! Olmak istediği şeye sonuna kadar inanmış da olsa bunun için parmağını kıpırdatmamış olan kişilerin içindeki yarılmayı duymaktayız işte! Bir bakıma yeterince beslenmediği için güdükleşen erkeklik gurununun çöküntüsünün sesleri, hıçkırıkları&#8230; &#8220;İstesem olurdum yani&#8221; diyen sestir, bu. (Sf. 35) Erkeklere özgü yiğitlik deyişlerini şair gücüyle çekip alarak yeni bir kadın duyuşuna mal etmeye çalışıyor Ünal. &#8220;Dağ olsa dediğime göre omuzlayın geçeceğim.&#8221; (Sf. 44.) Bu, tehlikeli bir girişim: Şarin sesi karakterde kayboluyor bazen. Bu artık bildik anlamda erkekçe olmayan sesi üretmek için de yaşamanın da yazmanın da sırrını içinde barındıran benliğine ulaşmalıdır, kahraman. (Sf. 14). Erkeği destana ve yiğitliğe çağıran şiir, kadını da dile hakim olarak güç kazanmaya ya da sahip olduğu gücü anlamaya çağırmaktadır. (Sf. 13) Gerçi ‘yiğit&#8217; artık aynı zamanda kadındır. (Erkeği yiğit kılacak olan yine kadın olacaktır.) (Sf. 32, 34) Erkekçe söylem, bundan böyle sadece anlaşıldığı kadarıyla alımlanmayacak, şairenin şiirinden, mevcut kültürü de yıkayıp geçecek gibi süzülecektir. Çünkü bu erkeklik anlayışı, erkeği de öldürmektedir işte! &#8220;Düşüverdi elimizden kama kılıç bakın delindi miğfer&#8221; (Sf. 55) ki, &#8220;zağlı kılıç&#8221; da zaten kesmez olmuştur. (Sf. 61) </p>
<p>&#8220;Türkçenin eriyim ister er niyetine ister hatun kişi&#8221; diyen şair, dil alanında bir meydan okumayı seslendirmeye devam eder kitapta yer alan şiirlerde. Fakat bu meydan okumanın amaçları da her zaman akılda tutulmalıdır. </p>
<p>&#8220;SİZE ANLATACAKLARIM VAR<br />
Hayır bu kez giz dolu bir yerden gelmiyorum<br />
Halka açık yerlerde halka açık cürümler gördüm<br />
Yaşlı bir kadını sürüklediler bir çocuğu kestiler<br />
Üsame&#8217;ye küfretti bir müslüman, diyor ki<br />
SİLAH KAÇIRMIŞ -&#8221;NE AYIP ŞEY&#8221;.<br />
YEDİ SÜLÜN OĞLUNU KURBAN ETMİŞ FİLİSTİNLİ&#8221; (Sf. 113)</p>
<p>Kendi içinde gelişen, şaşırtıcı bir şiiri var Hayriye Ünal&#8217;ın ve tedirgin bir şiir sesi. İnsan merak ediyor bir sonraki şiir kitabını, soğuk bir kışın haberini verirken insanı içindeki tutku ateşini korumaya özendiren şiirlerin sonrasını&#8230;</p>
<p>(GERÇEK HAYAT, 09.11.2007)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/cihanaktas/soguk-mevsimlerin-siiri/2007/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>LİLİ İLE MAYAKOVSKİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/mahmuttemizyuret/lili-ile-mayakovskyi/2007/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/mahmuttemizyuret/lili-ile-mayakovskyi/2007/11/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Oct 2007 22:28:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MAHMUT TEMİZYÜREK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=962</guid>
		<description><![CDATA[Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Dante ile Beatrice, Nazım ile Piraye, Elsa ile Aragon, Lili ile Mayakovski&#8230; Elsa, (Bizim Elsa, Aragon&#8217;un biricik aşkı Elsa Triolet) Lili&#8217;nin kız kardeşidir. Mayakovski&#8217;yi getiren odur, Temmuz 1915&#8242;te, bir akşam, Briklerin evine. Lili de kocası Ossip de Mayakovski&#8217;nin şiirini biliyorlar ama pek sevmiyorlar. Kardeşini çekip bir kenara uyarıyor da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana"></span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana">Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Dante ile Beatrice, Nazım ile Piraye, Elsa ile Aragon, Lili ile Mayakovski&#8230; Elsa, (Bizim Elsa, Aragon&#8217;un biricik aşkı Elsa Triolet) Lili&#8217;nin kız kardeşidir. Mayakovski&#8217;yi<span id="more-962"></span> getiren odur, Temmuz 1915&#8242;te, bir akşam, Briklerin evine. Lili de kocası Ossip de Mayakovski&#8217;nin şiirini biliyorlar ama pek sevmiyorlar. Kardeşini çekip bir kenara uyarıyor da Lili: &#8220;Sakın şiir okumasını isteme ondan.&#8221; Ama Elsa dayanamaz, ister. O andan sonra olur ne olursa. Ayağa kalkıp kapının pervazına yaslanan uzun boylu apaş delikanlı, görkemli bir aktör edasıyla, (kendi deyimiyle &#8216;böğürerek&#8217;), o güne kadar hiç duyulmamış imgelerle örülü şiirini okumaya başlayınca, Lili&#8217;nin gönlü akıp gitmiştir şaire doğru. Mayakovski de o gün aşkını bulmuştur, bir daha asla kimsede bulamayacağı aşkını. Yaşamının merkezinde şiir ve devrim vardır önce, şimdi Lili, şiir ve devrim vardı artık. Lili de devrim de ondan geri dönmecesine uzaklaşana kadar dayanır yaşama. </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana"><br />
Sergey Yesenin 1925&#8242;te bir otel odasında bileklerini keserek intihar ettiğinde şu şiiri bırakmıştı: Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm, /Ama pek öyle yeni sayılmaz yaşam da. Mayakovski, Yesenin&#8217;in intiharını öğrenince, Şu yaşamda en kolay iştir ölmek/ Yepyeni bir yaşama başlamaktır asıl güç olan diyen sitem dolu bir şiir yazmıştı. 14 Nisan 1930&#8242;da Mayakovski de kolayı mı seçti? Belki. Ama yapacağı pek bir şey kalmamıştı gerçekten. Öyle diyordu son mektubunda: &#8220;Ama benim yapacak başka hiçbir şeyim yoktu.&#8221;<br />
</span>
</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana">Devrimin en ağır koşullarında, iç savaşta, devrimin ateşinin içinden gürlemesi bol neşeli bir &#8220;pantolonlu bulut&#8221; gibi geçmişti Mayakovski. Lenin onun şiirlerini değil ama halkla konuşma üslubunu çok beğeniyordu. Doğrudan konuşuyordu, hesapsız, yalansız, dobra dobra. Bir ajitatör olarak trenden trene, meydandan meydana geçerken bulduğu her postaneden sevgilisi Lili&#8217;ye bir mektup, bir pusula, bir kart mutlaka yazdı: &#8220;Sevgili Lili, Liliçka, Lilik, Lilinka, Linoçeka, Lillonok, Lillonoçek, Lilek, Liliatik.&#8221; Her seferinde &#8220;Senin köpeğin&#8221; anlamında &#8220;Çen, Çenik, Çeniatik, Çenionok&#8221; diye imzaladı. &#8220;Kedicik&#8221; diye sevdiği Lili&#8217;ye aşkla bağlandıktan hemen sonra yazdığı ve ona adadığı uzun şiir &#8220;Omurganın Flütü&#8221;, &#8220;Seviyorum&#8221; ve daha birçok şiir bu aşkın ölümsüz tanıklarıdır. Bir dönemi var ki, her şey dilediği gibi olmaktaydı yaşamda; aşk, devrim, sanat, her şey&#8230; </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 10pt; color: maroon; font-family: Verdana">Devrim ve sanat için büyük hayaller kurdular</span></strong><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana"> </span><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana"><br />
</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana">Lili ve kocası Ossip Brik, bulunmuş, seçilmiş bir aileydi Mayakovski için. Ossip o gece sabaha kadar elinden bırakamamıştı Mayakovski&#8217;nin şiir defterini. Üçünü bağlayan büyük hayaller kurdular, devrim ve sanat için. Birlikte dergiler çıkardılar, eylemler, dernekler örgütlediler. Yaşamları devrim havariliği gibiydi. Mayakovki&#8217;nin Petrograd&#8217;a gelmesiyle birlikte başladığı politik yaşamının içinde şiir tarihinin yönünü değiştirecek bir öğe vardı. İşçilere seslenirken &#8220;ben de bir fabrikayım&#8221; diyordu. &#8220;Kütükten kafaları yontarım ben de.&#8221; Orman bekçisi babasını Gürcistan Bağdadi&#8217;de erken yitirmiş, annesi ve kardeşleriyle geldiği Rusya&#8217;da daha çocuk yaşta devrimin hayalleriyle büyülenmişti. 1907&#8242;de partiye girdiğinde on dört yaşındaydı, 1909&#8242;da tutuklandı. Çıkınca resme merak sardı, okuluna gitti. Burada David Davidoviç Burlyruk, Hlebnikov, Kamenski, Krutyoniç gibi şair ve sanatçılarla kurduğu dostluk, Fütürizmin Rusya&#8217;da başlamasına yol açacak grubun oluşmasını da sağladı. Onlar için Fütürizm esasta iki şeye başkaldırıydı: Burjuva zevkine ve avam zevkine. Şiirde yenilik arayışları Rus şiiri için büyük bir atılımıdı. (Bu akımdan dünya şiiri ve bu arada Türk şiiri de payını aldı, Nâzım şiiri ile.) Kâğıt sıkıntısı yüzünden her şey sözle dönüyordu o yıllarda ve şiir, en gözde &#8216;söz&#8217; olmuştu, tek şansları buydu bir bakıma. Mayakovski&#8217;nin ve grubunun hiçbir güncel politik hesabı yoktu aslında. Arkadaşlarıyla Rusya&#8217;nın birçok bölgesini dolaştı. Hiç popülizme düşmeden girdiği kahvelerde aşk, güzellik, devrim için uluorta tartışıyorlar, şiirler okuyorlar, yuhalanıyor, alkışlanıyorlardı. Kahvelerde halka ne anlattıkları ilk bildirilerinin adından da anlaşılır: &#8220;Toplumsal zevke bir tokat&#8221;. Polisle başları beladan asla kurtulmadı bu Fütürist grubun. Lili&#8217;ye o dönemde yazdığı mektuplar dönemin ve kendi ruh halinin canlı belgeleridir.<br />
Mayakovski, aslında bir büyük çocuktu, vahşi, zaptedilmez bir dahi, ele avuca sığmaz hırçın bir çocuk. Lili&#8217;nin bu &#8216;küçük çocuğu&#8217; görmesine hep minnet duydu. Şöyle diyordu: Derken o çıkageldi ciddi bir bakışla /o bangır bangır sesin,/ dev gibi boyun posun, /altındaki küçük çocuğu keşfetti. İlk aşkı değildi ama Lili&#8217;nin kollarında derin bir huzur bulmuştu. Aşk, yaşam nedeniydi onun için: &#8220;Aşk benim için her şey midir? Her şey ama başka biçimde. Aşk, bir yaşamdır. İşte bu en önemlisi. Şiir, iş, kısaca her şey buna bağlı. Aşk her şeyin kalbi. Bu kalp ölünce her şey ölüp gider, anlamsızlaşır. Ama yürek çalışırsa, her şey üzerine konuşulabilir. Yüreğimin çalışmasından yoksun kalırsam ölürüm.&#8221; </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana"></span>ÂŠ</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 12pt" class="MsoNormal"><strong><span style="font-size: 10pt; color: maroon; font-family: Verdana">Zaptedilmez dik kafalı bir şair</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: 10pt; color: maroon; font-family: Verdana"></span></strong><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana"><br />
Lili şöyle anlatıyor o akşamdan sonra olanları: &#8220;1915&#8242;ten ölümüne dek, tam on beş yıl ortak oldum Vladimir Mayakovski&#8217;nin yaşamına. (&#8230;) Ossip Brik ilk kocamdı. Kendisini on üç yaşında, ilk devrim sırasında, yani 1905&#8242;te tanımıştım. Lisemdeki siyasal iktisat dersini yönetmekteydi. 1912&#8242;de evlendik. Mayakovski&#8217;yle seviştiğimizi söylediğim zaman, üçümüz oturup birbirimizden ayrılmamaya karar verdik. Mayakovski&#8217;yle (Ossip) Brik daha o zaman ortaklaşa bir edebiyat çalışmasıyla, ortaklaşa fikirlerin yarattığı bağla çok yakın dosttular. Böylece hem iç hem dış dünyamızda bir arada yaşadık.&#8221;</span><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana"></span><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana">Ossip Brik, Rus Biçimcileri adıyla da bilinen Opoyaz adlı eleştiri grubunun etkin bir üyesiydi. Önce Mayakovki&#8217;nin şiirini yadırgamıştı ama sonra bu şiirin hayranlarından biri olmuş, dahası, küçücük evlerini ve karısına olan aşkını Mayakovski ile paylaşmaktan çekinmemişti. Daha sonra &#8216;ajit-prop&#8217; çalışmalarında da yoldaşlık etmişlerdi birbirlerine. Ossip, bir süre sonra bu aşkın biraz kıyısında dursa da bağları hep sürdü Mayakovski ile. Dünyayı değiştiren günlerin içinde eski benlikleri terk etmek bir erdemdi onlar için. Ancak, başlayan devrim, bitmedi; dahası ertelendikçe ertelendi. Bir süre sonra çocuklarını yiyerek sürdürdü evrimini Stalin&#8217;den sonra. Mayakovski, çoktandır &#8216;ahlaksız bir küçük burjuva&#8217; olmuştu zaten. Partinin kültür sorumlusu bürokratlar, onun şiirlerini &#8216;rezalet, kepazelik&#8217; gibi sözlerle karşılamaktaydı. Parti bürokrasisiyle sanatçıların arası iyice açılmıştı. Bunların en başında Mayakovski vardı. Aralarında Maksim Gorki&#8217;nin de bulunduğu büyük bir hayran kitlesi oluşmuştu ama partice şiirleri beğenilmez, oyunları küçümsenir bir şair olmuştu giderek. Zaptedilmez, dik kafalı bir şair. Mayakovski, her şeyden önce bir &#8216;ruh devrimi&#8217; istiyordu herkesten ve partiden.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana">&#8220;Mutlu aşk yoktur&#8221; demişti ya yıllar sonra bacanağı <country w:st="on"></country></span><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana"></p>
<place w:st="on"></place>Aragon, Mayakovski, bu duyguya tenezzül etmedi hiç. Aşk yoksa yaşam da yok, diyenlerdendi. Özellikle birkaç yıl hiçbir olumsuzluğa kulak asmayacak kadar mutlu yaşadı. Devrimini de aşkını da bir arada bulmuş coşkun bir şiir ırmağı olarak aktı durdu Rusya&#8217;da. Sonra ne oldu? Yavaş yavaş aşk ırmakları kurudu, devrim durdu, bürokratlar tepelere kuruldu, devrimin şair havarisi Mayakovski tutunduğu her yerden kovuldu. 14 Şubat 1930&#8242;a kadar, 37 yaşında giderek tık nefes götürdüğü yaşamına, kalbine sıktığı bir kurşunla son verdi. Demişti zaten: &#8220;Yüreğimin çalışmasından yoksun kalırsam ölürüm.&#8221;</span><br />
<span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana">Yazdığı son mektupla her şeyini kardeşlerine ve Lili&#8217;ye bıraktı. Lili o günlerde Ossip ile Londra&#8217;daydı. Ölümünü bir gün sonra öğrendi. Mayakovski&#8217;nin kendisine yazdığı mektupları tarihe bırakmayı ihmal etmedi; 1978&#8242;e kadar yaşadı. Ossip Brik ise 1945&#8242;te yaşamını yitirdi. Mayakovsiki&#8217;nin hayalleri, aşkı ve ukdesiyse kuşkusuz daha çok yaşayacak. </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><strong><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana">-LİLİ BRİK&#8217;</p>
<place w:st="on"></place>E MEKTUPLAR Vladimir Mayakovski, Çeviren: Bertan Onaran, Zigana Yayınları, 2007, 223 sayfa, 12 YTL.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana"></span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana"><font size="3" face="Georgia">(RADİKAL KİTAP, 19.10.2007)</font></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/mahmuttemizyuret/lili-ile-mayakovskyi/2007/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SESLERİN GÖLGESİNDE</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/mahmuttemizyuret/seslerin-golgesinde/2007/09/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/mahmuttemizyuret/seslerin-golgesinde/2007/09/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 31 Aug 2007 22:14:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MAHMUT TEMİZYÜREK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=745</guid>
		<description><![CDATA[Şiirden sağaltıcı bir işlev bekleyen şairler var. Şair için bir sağaltım değil yalnızca, toplumsal ve bireysel bir sağaltım da umuyorlar ve bunu öncelikle umuyorlar. Dizelerin içimize ulaşmasıyla yabancılaşmanın çürüten etkisine karşı uyanacağımız inancıyla yazıyorlar. Yabancılaşmaya, aşınmaya, anomiye, belleksizliğe karşı bir panzehir gibi alımlanıyor şiir. Aydın Şimşek bu şairlerden. Sesler Kitabı beşinci şiir toplamı. &#8216;Şairin ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2007/09/dsc_0244.JPG" title="dsc_0244.JPG"><img align="left" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2007/09/dsc_0244.kucukresim.JPG" alt="dsc_0244.JPG" /></a>Şiirden sağaltıcı bir işlev bekleyen şairler var. Şair için bir sağaltım değil yalnızca, toplumsal ve bireysel bir sağaltım da umuyorlar ve bunu öncelikle umuyorlar. Dizelerin içimize ulaşmasıyla yabancılaşmanın çürüten etkisine karşı uyanacağımız<span id="more-745"></span> inancıyla yazıyorlar. Yabancılaşmaya, aşınmaya, anomiye, belleksizliğe karşı bir panzehir gibi alımlanıyor şiir.</p>
<p>Aydın Şimşek bu şairlerden. Sesler Kitabı beşinci şiir toplamı. &#8216;Şairin ve Belleğin Sesi&#8217; şiirinde yaşam ve zaman kaotik bir imgeyle açılıyor: Kırık su saati kumlara karışmış, içine eriyor insanın. Şiirde bellek, anneye yönelmiş: Şiir en çok annelere yazılırmış; biliyoruz/ adamın ölü bir annesi var ama/ Kadını görmüyoruz, belki/ gölge.</p>
<p>Gölge. Bu imge ve çağrışım alanı, şiir boyunca belleği terk etmeyen bir kedigözü, bir yolgösterici olarak kullanılıyor. Anımsayalım: Gölge, Jungcu terminolojide kişinin seçilmiş bilinçlilikle başa çıkamayıp bastırdığı korkuları simgeliyordu. Şimşek&#8217;te seslerin içinde beliriyor gölge: Gölgesini gizleyen seslere birkaç dize mi? Hayat ile anne özdeşliğinde doğan karmaşanın adı da gölge; arzunun, çilenin adı da. Bu oluşum ânı belleğe bir olanak açıyor; bilinçdışından gölgesini salan yaşantıları bilinç alanına çağırarak canlandırıyor. Gölge ile belleğin buluşması, bilinçaltı ile bilincin etkileşimini sağlıyor. Üstbenin (&#8216;seçilmiş bilinçlilik&#8217;in) baskıcı tutumundan koruyor benliği. Zihne bir özgürlük alanı açıyor. Bu nedenle, bastırdığımız şeylerin bilince çıkmasını sağlayan bir olanak şiir. Bu nedenle de sağaltıcı.</p>
<p>Şiir anlayışında yeni bir durum değil bu; bilindiği gibi bilinçdışının deşifresi Gerçeküstücülerin ilk manifestosunda vardı: &#8220;Usun girdiği her türlü denetimden uzak, her türlü estetik veya ahlaksal kaygının dışında olarak düşüncenin yazdırımı&#8221;ydı &#8220;otomatizm&#8221;. Yazmak değil, &#8220;yazdırım&#8221; vardı. Gerçeküstücüler, psikanalizin önermelerini önemseyerek başlamışlardı söze.</p>
<p>Aydın Şimşek, Gerçeküstücü gelenekten değil, biliyoruz; ama her iyi şair gibi, akımların getirdiklerini bir kazanç sayıp kullanıyor. Şimşek&#8217;in geldiği akım Sosyalist Gerçekçilik. Şiirinde bu akımın olanaklarıyla birlikte başka şiirsel deneyimlerin getirdiklerini de önemsiyor. Tanık olmaktı sanatın görevlerinden biri, bellek bu işlevle çalışmaktaydı. Bu görevin sorumluluğu devam ediyor Şimşek&#8217;te. Şairin geçtiği tarihin izleri düşüyor dizelere. 12 Eylül ve sonrasının şiddeti düşüyor örneğin.</p>
<p>İşkencehaneler, mapushaneler, kanlı &#8216;hayat kurtarma&#8217; operasyonları, Sivas kıyımı, yakılan köyler, ölüm ve zulüm. &#8216;Vatan&#8217;, &#8216;bayrak&#8217;, &#8216;devlet&#8217;, &#8216;din&#8217; adına yapılan kötülükler ve zehirli suyun yüzeyine vuran balık ölüleri. Bu yaşantılar şiire hükmetmiş değil, belleğin ve gölgenin iletişim alanında belirip kayboluyorlar. Şairin çekildiği kuytuda ağacın, otların, taşların, boşluğun, zamanın sesleri arasında bunları da duyuruyor dizeler.</p>
<p>İnsanın en uzun yolu<br />
?Bunlarla birlikte, Şimşek&#8217;in öteden beri önemsediği bir alan daha var: &#8216;İnsanın içi&#8217;. Kendine en uzun yoldur insanın içi demişti bir şiirinde. Bu içte biriken kederin bıraktığı sesleri dinliyor, gölgeleri çiziyor şair. Kuşkusuz her kitabında olduğu gibi, bunda da aşkın sesini dinliyor. Ama öncekilerden daha farklı biçimde; zamanın kirine bulaşarak zehirlenmiş bir ruhun serzenişiyle duyuyoruz bu kez aşkı. Ayrılığı bilen aşk, kırılmayı ebedileştiren bir sesle duyuluyor: Sen de kırılacaksın bir gün/ Ayrılıkların ansız annesiz kalacak/ Üstelik gidenlerin ağızlarında/ Kuru otlar gibi aşağılanacaksın. Bu duygu kalıcılaşmış olmalı ki, depresyon, şiirin sesine hükmediyor: neye değse gözlerim bir bulut akıyor içime.<br />
?Yazdıkları acıyı bedenlerinde yaşayan bir kuşak var Türkiye&#8217;de. Aydın Şimşek bu yaşantılardan geçmiş bir şair. Acıya şiirinde bir sağaltım bulmak isteğiyle buna engel olan bir şeyin çatışması var. Aynı kuşağın şairlerinden Adnan Satıcı&#8217;nın şu sözleri, bu paradoksu apaçık ediyor: &#8220;Yazmak istediğim şiirle yazmak zorunda kaldığım şiir arasında sıkışıp kaldım hep. (&#8230;) Olmadı. Huzurun, sonsuz iç huzurunun şiirini yazmayı çok istediğim halde buna neredeyse hiç fırsat bulamadım. Dışımızdaki dünyanın şiddeti, içimdeki dünyadan şedit bir yanıt koparmayı başardı&#8221; diyordu bir söyleşide. Aydın Şimşek de, aynı kıvranışı hissettiriyor şiirlerinde. Bu kıvranışın, başka deyişle bu çıkmazın içinde olduğunu bilerek şiir yazmak bir umut elbette. Turgut Uyar&#8217;ın kastettiği &#8216;çıkmazın güzelliği&#8217; bu olsa gerek. ?<br />
SESLER KİTABI ?Aydın Şimşek, Kanguru Yayınevi, 2007, 80 sayfa, 7 YTL.</p>
<p>(RADİKAL KİTAP, 31.08.2007)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/mahmuttemizyuret/seslerin-golgesinde/2007/09/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GÜNÜMÜZ ŞİİR ELEŞTİRİSİNE TOPLU BAKIŞ-1</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/alikmetin/gunumuzdeki-siir-elestirisine-toplu-bakis-1/2007/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/alikmetin/gunumuzdeki-siir-elestirisine-toplu-bakis-1/2007/08/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2007 22:24:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ALİ K. METİN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=583</guid>
		<description><![CDATA[“2004 Yılında Şiir Eleştirimiz” yazısında yaptığımız tarayıcı nitelikteki değerlendirmelerden farklı olarak bu defa, Türk şiirinin karakteristiklerini ve reflekslerini belli etmesi açısından 2005 yılının -yine dergi yazıları çerçevesinde- öne çıkan ve gündem oluşturan konuları etrafında bazı belirlemeler ve değerlendirmelerde bulunacağız. 2005 yılı şiir eleştirisinin genel bir panoramasını vermek bu yazının amaçları arasında değildir.Belirttiğimiz çerçeve dahilinde 2005 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“2004 Yılında Şiir Eleştirimiz” yazısında yaptığımız tarayıcı nitelikteki değerlendirmelerden farklı olarak bu defa, Türk şiirinin karakteristiklerini ve reflekslerini belli etmesi açısından 2005 yılının -yine dergi yazıları çerçevesinde- öne çıkan</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"><span id="more-583"></span> ve gündem oluşturan konuları etrafında bazı belirlemeler ve değerlendirmelerde bulunacağız. 2005 yılı şiir eleştirisinin genel bir panoramasını vermek bu yazının amaçları arasında değildir.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Belirttiğimiz çerçeve dahilinde 2005 yılında şiir ve şairler etrafında en öne çıkan konu kuşak tartışmaları oldu, diyebiliriz. Yavaş yavaş ısındığı belli olan kuşak meselesinin bundan böyle edebiyat gündemini daha fazla meşgul edeceğini gösteren bazı ipuçları ortaya çıkmış gözükmektedir. Kuşak tartışmalarının şiir etrafında bir hesaplaşma veya yüzleşmeye zemin oluşturması sağlanabilirse şiire yarar getireceğini umabiliriz. 2005 yılındaki tartışmalar, daha doğrusu söylemler, bu noktada ne yazık iyimser bir tablodan söz etmeyi mümkün kılmıyor.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Kuşak tartışmalarının dışında, 2005 yılında, kimisi aranışlar niteliği taşıyan, kimisi ise manifesto olma iddiasındaki bazı poetik yönelişler / derleyişler dikkati çekti. Ahmet Güntan, Yücel Kayıran, Hakan Şarkdemir, Efe Murat Balıkçıoğlu’nun yazılarını bu bağlamda anabiliriz. Gelenek konusu ise her zaman olduğu gibi bu yıl da konuşulmaya devam etti. Yine, şiir yaşıyor mu, ölüyor mu tarzında pek de bir anlam taşımayan, gündeme getirilmesinden ne fayda umulduğu anlaşılamayan konuların, âdeta “Başka neyi konuşacağız ki?” mantığı içinde dergi sayfalarını işgal ettiği görüldü. Bunun dışında kimi genç şairler üzerine yapılan tartışmalar da 2005 yılının dikkat çeken konuları arasında yer aldı.</p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"><strong>Türk Şiiri Nereye Gidiyor?</strong></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Genelde şiiri, özelde Türk şiirini anlama çabaları, şiirin ne olması gerektiğine ilişkin bir düşünceyi de öne çıkartacaktır. Şiir ve Türk şiiri hakkındaki düşüncemiz, nihayetinde şiire vaziyet edici bir konuma gelecektir. Şiirden ne anlıyorsak, beklentilerimiz de bu anlayış çerçevesinde şekillenecektir. Şiirin siyasetle ilişkisini de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Şiiri siyasete hizmet aracı olarak görmek, daha başından şiirin elden çıkarılması anlamına gelir. Ancak şiiri insan olma meselesinden kopartamayacağımız bir ontoloji ve ahlâk meselesi kabul eder ve şiirle bunun üzerinden bağlarımızı kuracak olursak, şiir zaten siyasetin alanı içersinde hareket ediyor demektir.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">İsmet Özel’in şiir ve Türk şiiri üzerine değerlendirmelerini böyle bir çerçeveye oturtabiliriz. Tek başına estetik-sanatsal kaygılara odaklanmış şiir arayışları, Türk şiiri için bir umut olmayacaktır. İsmet Özel’in Türk şiiri ile Türkiye’nin geleceği arasında bir nevi nedensellik / belirleyicilik ilişkisi kurması boşuna değildir. Zira şiirin, kendi dairesi içinde dönüp duran bir şey olmaması icap eder. Aksine şiir, hayatı veya insanı kendi yörüngesinde tutacak bir merkez olmak durumunda. Türkiye’nin nereye gittiğini Türk şiirinin nereye gittiğiyle ilgili bir mesele gören İsmet Özel, şiirle siyaset arasında böylesi bir göbek bağı kurmaktadır. Türkiye’nin ve Türk milletinin şiirin rahminde varlık / kişilik bulması ise, elbette şairin dünyayı algılama ve anlamlandırma tarzı, aynı zamanda gücüyle ilintili bir meseledir.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">İsmet Özel’in Türk şiirine vaziyet etme çabalarını ve şiirden beklentilerini bu perspektiften değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Ancak, günümüz şiiri ve şiir eleştirisinin, İsmet Özel’in şiir tutumuyla böyle bir rabıta arayışı içinde olduğunu söyleyebilmek çok zor. Şiir eleştirimiz bu noktalarda ciddi bir varlık emaresi göstermiyor.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Yine de İsmet Özel’in şiir tutumuyla kesişen, dahası onun etkilerini taşıyan poetik yaklaşımlar hiç yoktur denemez. Baki Ayhan T.’nin “Genç Şiir, Genç Eleştiri veya Aşırılığın Peygamberleri” yazısı (Yasakmeyve 13) bu tür bir poetik yaklaşım içermektedir.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Türk şiirinde tarihi kökleri haiz bir kişiliğin / ruhun bulunduğuna dikkati çeken şaire göre, “Dünya üzerinde çok az dilin ve ulusun sahip olabildiği zengin, derin ve tarihsel ilgiyi benliğinde her zaman bulundurmuş bir şiirimiz var. Her yüzyıldan birkaç dize alınıp alt alta eklenerek yeni zamanlara getirilip tamamlanacak bütünsel bir Türk şiirinin varlığını, bu şiirin ortak bir ruhu yansıttığını kim yadsıyabilir?” Baki Ayhan T.’nin ifadelerinin -şiirin millet olma sürecindeki önemine göndermeler içermesi hasebiyle- İsmet Özel’in Türkiye’nin geleceğini şiirin geleceğinde gören yaklaşımıyla örtüşme içinde olduğu açık. Baki Ayhan T.’nin asıl şikâyeti ise, “şiirin, kültürün gündemini Türkçe şiir, Türkiyeli şiir, Türkçe yazılan şiir gibi kavram garabetleriyle meşgul etmek”; bu kavramlaştırmalarla, “birlikte varolmanın dokusunu”n zedelenmesidir. Şiirde ve eleştiride tarih içersinde oluşmuş ortak ruhu aramanın ve var kılmanın önemsenmesi gerektiğini vurgulayan yazar, yabancı şiir veya eleştiri kaynaklarından faydalanırken de ortak ruhun öncelenmesini gerekli saymaktadır: “Aksi takdirde Türk şiirinin tarihsel ruhunu yakalayamayan şairlerin bir süre sonra saçma sapan şiir (!) kitapları yayımlamaları gibi şiir eleştirisi veya çözümlemesi yapanların da salt yabancılaşmaya kapı aralayan yöntemlerle şiire bakmaları aynı sonucu doğuracak.”</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Ortak ruh, şayet toplumun idrak yapısına ve hayatı anlamlandırma tarzına ilişkin bir nosyon olarak anlaşılacaksa, bunun hayata ve insana dair kapsayıcı bir idrake dönüşmesi gerekir. Şiir, ortak ruhun olduğu kadar ortak bilincin de taşıyıcısı olmalı. Tabiî ki burada Baki Ayhan T.’nin ortak ruhtan neyi kastettiğini daha anlaşılır hâle getirmesine ihtiyaç var. Sözü edilen kavram garabetlerine karşı birlikte varolmanın ne anlama geldiği hususu belirginleştirilmelidir.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Şiirin sadece ortak ruhun peşinde olması da ayrıca düşünülmesi gereken bir konu? Şairin biricikliği, çağın ve hayatın farklılıkları ne olacak? Zamanın ruhunu nereye koyacağız? Hayriye Ünal’ın, şiirde “minimal algılar değil, çağı ve insanı ihata ve idrak gerekiyor” ifadesi bu çerçevede iyi düşünülmelidir. İsmet Özel’in şiir tutumu, kanaatimce, Baki Ayhan T.’nin göndermede bulunduğu ortak ruh ile, Hayriye Ünal’ın çağı ve insanı ihata ve idrak söyleminin bir bileşkesidir. Ancak bu bileşke içersinde bir de şairin kendiliği meselesi vardır. Tam burada İsmail Pelit’in “Anlamı Şiirde Belirten Mesafe” yazısı (Dergâh 188) devreye girmekte. Yazısında, şiirde anlamın oluşma süreci üzerinde duran Pelit, şiirin gelişme serüvenini “dil ile yaşam arasındaki mesafe” ile açıklamakta, şairin kendi biricikliği yoluyla yeniyi ve hayatın anlamını keşfettiğini, bu yolla söz konusu mesafeyi kapatma gayretinde olduğunu söylemektedir. “Sanatçı biricikliğini kanıtlarken yeniliği de kanıtlamış olduğu için bizi ilgilendirir. Çünkü belki kanıtladığı biriciklik tamamen kendine aittir; ama onun biricikliğini kanıtlamak üzere işaret ettiği yenilik o dilin içinde düşünebilen, o yeniliği sahiplenmek isteyen herkese aittir.”</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Son kertede anlaşılan o ki, şiirin ne olduğu bizim şiirden ne beklediğimizle alâkalı hâle geliyor. Poetikanın önemi bu yüzden yadsınamaz. Şiir denen şey ne denli bizim kendiliğimizin ve şahsiyetimizin ayrılmaz bir parçası olursa olsun, poetik bilincimizin teknesinde yoğruluyor. Burada dikkat edilmesi gereken, şairin poetikayı bağnaz bir anlayış hâline getirmemesi; poetikanın şiiri boğmayacak bir denge içinde oluşturulmasıdır. Baki Ayhan T.’nin işaret ettiği gibi, poetika yaparken estetik duyumsama ihmal edilmemelidir: “Şiir üzerine yazar, konuşur veya düşünürken estetik bir duyumsamadan uzağa düşmek bana göre, onarılması zor poetik bozukluklara zemin hazırlar.” Hakan Şarkdemir’in “Mükemmel Kısa Şiir” başlıklı yazısında (Kökler 10), Baki Ayhan T.’nin “estetik duyumsama” bağlamında söylediklerine uygun bir poetika kurma çabasını görüyoruz. Uzun şiirin, esas hedef anlamında “önemsenmesini” doğru bulmayan Hakan Şarkdemir, “duygu-düşünce-eylem birlikteliğinin en olgun ifadesi ancak mükemmel şiir içinde varlık bulur. Bu mükemmellik içinde biçimsel unsurlar ile şiirsel özün dengesi tamdır” diyerek şiirin asli kriterlerine dikkat çekmektedir.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Türk şiir tarihinde poetik şiir yazalım derken şiiri kaybetmenin pek çok örneği verilebilir. Burada Garip şiirinin hiç de doğru bir örnek olmadığını, bunun Garip şiirine haksızlık olacağını söylemeliyiz. Garip şiiri, kim ne derse desin şiir ve poetika arasında olması gereken belli dengeleri kurmuş, poetik amaçlarına ulaşmış ve şiirimizde kendisine anlamlı, tarihsel bir yer edinme başarısını göstermiştir.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Günümüzün şiir ortamı içinde beliren çeşitli poetik çıkışların bu gerçekler ışığında değerlendirilmesi doğru olacaktır. Ahmet Güntan’ın manifestosunu da böyle anlamak gerekiyor.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"><strong>Parçalı Ham Manifesto</strong></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Parçalı Ham Manifesto I-II-III yazılarıyla (Kitaplık 86-87-88) Ahmet Güntan, belli bir zamandır Türk şiiri içersinde ağırlık kazanan kültürelci-gelenekçi-sentetik yönelişe karşı eleştirel bir tavır ortaya koydu. Bu tavrın bir manifesto niteliğinde ortaya konması ise onu daha da ilgi çekici kılmış gözüküyor. Bu bir manifesto mudur, değil midir, diye soracak olursak, manifesto için gerekli eleştirel tutumun ve poetik söylemin bulunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yeterli veya yetersiz, doğru veya yanlış olması işin başka bir yönü. Söz konusu manifestonun, aforizmayı andıran “parçalı” deyişlerden mürekkep oluşu ise, manifestonun özüne uygun bir yazış tekniği diye kabul edilebilir.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Güntan’ın eleştirisi, şiirin bir edebiyat yapma işi olarak görülmesini veya buna indirgenmesini hedef almakta. Güntan, şiirin bir teknik veya icra işi değil, varoluşun ifadesi olduğunu savunuyor. Karşı çıktığı şiir tarzını belli başlı iki kategoriye ayırarak, bunları “Yılışık Söz” ve “Metinlerarası Kıl Tüy” şeklinde nitelemektedir.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Güntan eleştirel söylemini bu iki kavram üzerine inşa ediyor: “Edebiyat dergilerinden televizyona kadar şiir yerine her yerde kabul gören Yılışık Söz, buna karşı çok okumuş hem de yazmış Metinlerarası Kıl Tüy, şairi şiirin dışına atmış, şiir muhalefetinin önünü tıkamıştır.”(Kitaplık 86)</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">“Bir Edebiyat Türü Olarak Şiiri değil, Bir Karın Ağrısı Olarak Şiiri seçiyorum” diyen Güntan, parçalı hamın şairin bir karın ağrısı olduğunu söylüyor. Güntan’ın karın ağrısı dediği şey, esasen sahicilik diye ifade ede geldiğimiz bir duruma tekabül eder. Somutluk da böyle bir sahiciliğin gereği sayılabilir. Tabi ki hayatın veya dünyanın bizatihi kendisidir somutluk. “Şiir, şeyler dünyasına bakmazsa sözünü söyleyemez, imkânsız bir macera olur, şiirsel zekâ bakımından tek bir adım bile atamaz, atarsa koftileşir&#8230; Bakmadan tıraş eden metafizik, şiire ait değildir, şiirin metafizik derinliği yanında bunlar birer kıl tüydür.” (Kitaplık 88)</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Güntan’ın parçaya verdiği anlam, hakikati aralayan, dahası ona temel olan bir somutluk olarak belirginleşiyor. Buysa felsefi literatürde fenomenoloji olarak bilinen epistemik tutumla tam anlamıyla örtüşen bir şey. Fenomenolojinin, bireyi ontolojik düzleme taşıyan bir epistemolojiyi içerdiğini biliyoruz. “Allah’a olan inancım anlamdan kopmama izin vermiyor, öyleyse ben neyi parçalıyorum? Allah’a giden yolda önümü kesen doluluğu, çağımı&#8230; Benim görevim, dile hayretin yerini bulmak. Bir karın hareketliliğine davet bekliyorum. Sorgulamanın tekniği olarak parça.” (Kitaplık 88)</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Güntan’ın manifestosunun, somutluktan kalkış yaparak şiirde mistik bir yönelişi davet ettiği anlaşılıyor. Bu durum nispeten şiir dışı bir tutum olarak nitelenebilir. Çünkü mistisizm veya metafizik bizatihi şiire (şiirsel yapıya) ait bir problem değil. Belki de Güntan’ın yapması gereken, şiir ve mistisizm / metafizik ilişkisini poetik düzlemde sahici bir şekilde kurmaktır. Şiirin dünyasını mistik / metafizik dünyaya açan sahici bağlar neyse, ona işaret etmelidir. Poetikanın da bu bağlara istinaden yapılması gerekir. Ya da Necip Fazıl’ın rahat ve açık tavrıyla “Sanat Allah içindir” demek, çok daha somut, çok daha “karın ağrısı belli olan” bir poetik duruş olacaktır. Şairin somuttan hakikate / Allah’a yönelmesi (mistik-metafizik bilincin uyanışı), varoluşsal çıkmazın aşılması doğrultusundaki bir hamleyi, bir süreci işaret edecektir.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Yine de Güntan’ın parçalı konuşmayı tercih etmiş olması ihtimalini dikkate alarak, bunu bir kafa karışıklığı olarak görmekten kaçınmalıyız. Parçalı Ham Manifesto, şiir ile hayat arasındaki sahici bağların kurulması kaygısını taşıyan bir şairin poetik bilincini yansıtmaktadır. Burada, somutlukla doğru ilişki (parçalı ham) içinde olmayı şiirin ön meselesi hâline getiren bir yaklaşım söz konusu. Güntan’ın şiirdeki yozlaşmayı insanın yozlaşmasıyla belli bir tekabüliyet ilişkisi içinde gördüğü fark edilebiliyor. Bunun, modernlikle birlikte ivme kazanan bir yozlaşma olduğunu söyleyebiliriz. Güntan’ın Bütün Özneye yönelik eleştirisi de böyle bir arka plâna sahip gözüküyor. Bundan hareketle şiir öznesinin Bütün Özne olarak kurgulanmasını yadsıyan Güntan, parçalı hamı bütünlükçü kurgulara karşı insanın sahici derinliklerine ve kendiliğine yönelik bir poetik tutum olarak ileri sürüyor. Buna belli bir açıdan kalbin akla isyanı demek mümkün.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Günan’ın, Parçalı Ham=Karın Ağrısı=Somutluk şeklinde formüle ettiği manifestosuna Ezra Pound’u referans alması da ilginç bir nokta. Pound’un tarihî, kültürel malzemeleri kolaj yapma tekniği, Bütün Özneyi parçalama girişiminde elbette örnek alınabilir. Belki de kaynağını somutluktan alan parçalı hamların yan yana getirilmesinin akabinde, varoluşun gerçek anlamda sahici bir bileşkesi ortaya çıkacaktır. Güntan’ın Otomatik Metine gösterdiği itibar da parçalı ham söyleminin gerektirdiği tutarlılığın bir sonucudur. İnsanı gizleyen ve bastıran her türlü bütüncül yapıya karşı otomatik metin, parçanın ve parçalanmışlığın belki en yalın, en doğrudan anlatımı olabilecektir.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Güntan, İkinci Yeninin de parçalı ham yapısı olduğunu ihsas ettirerek, doğru bir noktaya temas etmekte: “İkinci Yeni bir kalkışmadır; ama anlamsızı anlamın alanına sokmak, anlamın alanını genişletmek için duyulan sıkı bir heves olarak.” (Kitaplık 87)</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"><strong>Varoluş Şiiri Nedir?</strong></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Güntan’ın Parçalı Ham Manifestosunun varoluş şiiri ile sıkı bağları olduğu muhakkak. Güntan, insanı rasyonel değil, varoluşsal bir varlık olarak temellendirmek istiyor. Fakat parçanın savunusu varoluş şiiri açısından sorunlu bir durum içeriyor. Çünkü varoluş, insanın olma ve kendini kılma istenci, çabasıyla beliren bir süreç. Parça daha çok varoluşsal tecrübeye içkin bir duyum, bir hâl, bir hakikat, bir tecrübe olsa gerek. Buna karşılık varoluş, parçanın algı veya tecrübesinden hakikate ve oluşa doğru yapılan bir atılımın ifadesidir. Parça varoluşu içermeyebilir; ama varoluş parçayı içermek zorunluluğundadır.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Yücel Kayıran’ın “Türk Şiirinde Varoluşçuluğun Veraseti” başlıklı yazısında (Kitaplık 86) konuya ışık tutacak açıklamalar bulabiliyoruz. Kayıran, varoluş şiirini izlek şiiri ile karşılaştırarak, varoluş şiirini tanımlamaya çalışıyor: “İzlek, varoluşun sınırlandırılması, ruh durumunun belli bir tanımlamaya indirgenmesidir. Oysa ruh durumu ne indirgenebilir, ne de sınırlandırılabilir.” Varoluş durumunun paranteze alınamayacağını ileri süren Kayıran, “Paranteze aldığınızda, artık sözünü ettiğiniz varoluş durumu değil, bir bilinç içeriğidir” demektedir. Bu da Güntan’ın bütün özneden kastettiği bir duruma, yani parantez içi varlığa denk gelir.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Ancak Kayıran’ın varoluş şiiriyle ilgili tanımlaması Güntan’ın parçalı ham söylemiyle ve en çok da otomatik metin vurgusuyla çakışmaktadır ki bu, insanı başı sonu olmayan bir varlığa dönüştüren, yani her türlü hakikat söylemini bir parantez kabul ederek varoluşu insanın askıda olma hâliyle eşleştiren bir yaklaşım tarzı ortaya koymaktadır. Varoluş, Kayıran’ın söylediğinin aksine tam da bilincine varma, farkında olma durumudur. Ancak varoluş şiirinin ayırdedici özelliği, şiirsel sürecin kendilik bilinci üzerine kurulması ve bu bilincin bireyin iradesiyle tezahür etmesi, kendini gerçekleştirme çabasıyla bir anlama kavuşuyor olmasıdır.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Varoluş, parçaya (duyuma ve tecrübeye) dayanır, ancak bütünleşmeyi amaçlar. Varoluşu bilinç dışı bir durum sayarak, sadece içsel bir süreç olarak düşünmek, onu akamete uğratmak olur. Ayrıca bu, varoluşun psişik bir duruma indirgenmesi anlamını taşıyacaktır. Oysa varoluş, parçanın, çıkmazın, krizin, sıkıntının aşılması doğrultusunda ortaya çıkan bir aydınlanmayı ve farkındalığı sağlar. Burada, hakikati görmeyle ilgili bir farkındalık da olabilir, hakikat yaşantısından doğan içsel aydınlanmalar da.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"><strong>Gelenek Tartışması</strong></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">2005 yılında gelenek konusu etrafında yapılan tartışma veya değerlendirmelerde yeni bir bakış açısının ortaya çıktığını göremiyoruz. Gelenek konusu, öyle anlaşılıyor ki edebiyat eleştirisinin bir nevi temcit pilavına dönmüş durumda. Bunun, belli hassasiyet ve arayışlara ilişkin bir sürekliliği sağlaması açısından olumlu bir yanı olduğu pekâlâ ileri sürülebilir. Ancak aslolan, ezberimizi geliştirmek değil, ezberleri bozacak bir kavrayış tarzının ortaya konmasıdır. Bunun dışında, gelenek hususundaki fikir birikimini sistematize eden ciddi, derleyici toplayıcı çalışmaların varlığından -konuyla ilgili dosyalara rağmen- 2005 yılında da bahsedemiyoruz. Şiir eleştirisinin, belki böylesi çalışmalara öncelikli ihtiyacı var. Yasakmeyve’nin 12. sayısında yapılan “Osmanlı / Divan Şiiri” dosyası da bu anlamda bir ihtiyaca cevap vermemekte. Dosya daha çok, geleneğe dair olumlayıcı bakışları referans alışıyla öne çıkıyor.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Baki Ayhan T.’nin daha önce sözünü ettiğimiz yazısında geleneği tarihsel sürekliliği olan ortak bir ruh olarak ele aldığına değinmiştik. Baki Ayhan T., yazısında ortak ruh kavramına evrensel bir özellik vererek, onu modernlik öncesi bir zihniyet ve anlayışla ilişkilendiriyor, dolayısıyla geleneğin dünyasına / ruhuna işaret ediyordu. Şiirin de o dünyanın ruhundan doğduğunu, dahası o ruhun oluşturduğu bir dünya algısına tekabül ettiğini düşündüren değerlendirmelerde bulunuyordu: “Atomun parçalanması, yeryüzünün ruhunun, ruh çekirdeğinin de parçalanması olmuştur bir bakıma. O ruhu kazanmanın şiirden, şiiriyetten geçtiğini düşünemeyecek ve şiire dönmenin gerekliliğini kavrayamayacak kadar boğuşma içinde olanların ötekinde hâlâ var olan ruhu parçalayıp onu boş bir kalıba dönüştürmeyi istemelerini gözden kaçırmamak gerekir.”</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Buna karşılık, Yasakmeyve’nin 12. sayısındaki dosyasında Atilla Şentürk, geleneğe daha farklı bir bakış sergiliyor. Şentürk’e göre divan şiirinin “yeniden dirilmesi mümkün değildir. Dirilmesini istemek de zaten abestir.” Şentürk’ün hamasetten uzak olduğu ve gerçekçi bir yaklaşım içinde konuya yaklaştığı bellidir. Zira divan edebiyatının tanınması ve keşfedilmesi başka, onu yapay, zorlama çabalarla kullanmak başka bir şeydir. Şentürk, bu hususa şu cümlelerle işaret etmektedir: “Edebiyat suni bir nesne olamaz, yapmacıklığı kabul edemez. Genler kadar insana ve topluma has bir yapısı vardır edebiyatın. Bu sebeple onu tabiî akışına ve seyrine bırakmak gerekir.”</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Osmanlı şiiriyle İkinci Yeni şiiri arasında kurulan bağların da anlaşılamaz bir şey olduğunu söyleyen Şentürk, Osmanlı şiirinin “çok güçlü bir dil mantığı ve gramer yapısı” olmasına karılık, İkinci Yeni şiirinin “tombalacılık gibi bir şey” olduğunu ileri sürüyor. Osmanlı şiiriyle alâkalı şu tespiti ise geleneğe bakışta bir anahtar kabul edilebilir: “Şiirde işlenen her türlü güzellik, gerçekte sadece ‘Mutlak Güzellik’in bir tezahüründen bahsettiğinden, her türlü güzellik için sarf edilen sözler de aslında Allah’ın övgüsünden başka bir şey değildir. (&#8230;) bu şiir yüzyıllardır ‘Sanat Mutlak Güzellik’e yakınlaşmak içindir’ gibi farklı bir estetik anlayışın ürünü olarak işlenegelmiştir.”</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Sabit K. Bayıldıran “Şiirin Kan Bağı” başlıklı yazısında (Yasakmeyve 12) şiirdeki sahihlik koşulunu “modernleşme ile Gelenek’in birlikte temellük edilmesi bağlamında” değerlendiriyor ve bunun bizim “entelektüel tarihimizin olmazsa olmaz koşulu” olduğunu ileri sürüyor. Bayıldıran’a göre “Entelektüel tarih bize, bugün sadece Doğulu kalabilmenin ya da sadece Batılı olabilmenin, gayrisahih konumuna işaret ediyor.” Hilmi Yavuz-V. Bahadır Bayrıl çizgisindeki şairlerin, “metinlerarasılık”ı gelenekten yararlanma yönteminin başına aldığına işaret eden Bayıldıran, geleneksel metinlerin bu yolla yeni bir bağlam içinde kullanılabileceğini düşünmekte.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Metinlerarasılık yönteminin Ali Günvar’ın poetikası ve şiiri içersinde de önemli yer tuttuğunu biliyoruz. Ramazan Gülendam-Derya Tüzin’in “Divan Şiiri Geleneğinin Ali Günvar Şiirine Yansımaları” başlıklı yazılarında (Dergâh 183), Behçet Necatigil ve Hilmi Yavuz’un gelenek yaklaşımlarının Ali Günvar’ın geleneğe bakışıyla ilintileri üzerinde durularak bir devamlılık ilişkisi içinde olduklarına dikkat çekiliyor. Necatigil’in “Biçimi Batı’dan al, özü geleneklerden getir” ifadesiyle Ali Günvar’ın “Sanatsal hakikat, sanatsal geleneğin kendini açımlamasının anlarına tekabül eder” deyişi arasında hiçbir çelişki olmadığı aşikâr. Fakat Günvar’ın daha paradigmatik (Geleneği Kadim Hakikat’in tezahürü olarak gören) bir yaklaşım içinde olduğu söylenebilir. Günvar’ın “şiir geçmişe atıfla ilerler” vurgusu ise metinlerarasılığı da içeren daha kapsayıcı bir şiir anlayışı ortaya koymaktadır.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Geleneği peşin olarak olumsuzlayan yaklaşımların da edebiyat dünyasında belli bir varlık gösterdiği biliniyor. Geleneğe dönük her türden ilgiyi yadsıma eğilimi içindeki bu yaklaşım tarzının bir örneğini Ertuğrul Efeoğlu imzasıyla “Türk Şiirine Geçirilmekte Olan Boyunduruk” başlıklı yazıda ( Edebiyat ve Eleştiri 82) gördük. Efeoğlu, yazısında, gelenekçi anlayışların şiiri “geçmiş çağların bulanıklığına” gömerek, “onu biraz daha söz ebeliği bataklığına” saplayacağını savunuyordu. Gelenekçi söylemlerin 1980’den itibaren palazlanmaya başladığına işaret eden Efeoğlu, gelenekten yararlanma söylemlerinin “sinsi bir gericilik” olduğu görüşünde. Geleneğin “Günümüzde hiçbir işlevi olmayan bin bir çeşit söz oyunu” ile şiiri gerçeklikten uzaklaştırdığını, “durmadan kendi kendini anlatan bir şiire bugün gerek” olmadığını söyleyen Efeoğlu’nun sözlerini ideolojik dogmatizmle suçlayıp geçmek yerine, geleneğe farklı, sorgulayıcı bir bakış açısını eksik etmemek adına dikkate almakta fayda var. Ancak, Efeoğlu’nun söyledikleri biliyoruz ki bir tespit olmaktan çok bir dillendirmedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında geleneğin gölgesinden kurtulma refleksi içindeki edebiyat kamusunun gelenek karşıtı söylemlerinde belirginleşen argümanları kullanıyor Efeoğlu. Ne ki bunu, ideolojik jargonu da işin içine sokarak yapıyor.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">80 kuşağının ayırdedici özelliğini enikonu gelenekle kurduğu ilişkide aramak ise söz konusu jargona saplanıp kalmanın bir sonucudur sanıyorum. Geleneğin 80’lerin şiiri içinde yükselen değer olduğuna hiç şüphe yok. Fakat sadece geleneğin yükselen değer olmadığını, modernleşme eğiliminin de bu şiirin reflekslerini oluşturan güçlü bir faktör olduğunu bilmek gerekiyor. Dahası, modernleşme eğiliminin 80 kuşağında baskın bir özellik olduğu bile söylenebilir.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"><strong>80 Sonrasının veya Günümüzün Şiiri</strong></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Günümüz şiiri tabirinden, şiirin bugünkü gelişme süreci içinde yer alan ve belli düzeylerde etkili olan şair kuşaklarını ve şiir üretimlerini anlamak gerekiyor. Günümüz şiiri deyince bugün, sadece 90’ların ve 2000’lerin genç kuşağının değil, olgunluk dönemlerini yaşayan 70 ve 80 kuşağının, hatta hepsinden çok, meselâ İsmet Özel’in dikkate alınması icap eder. Ancak, şiir yayınlarındaki sayısal ağırlıklarına bakarak, günümüz şiiri deyince 80 kuşağı ve sonrasını düşünebiliriz. 2005 yılı dergilerindeki “günümüz şiiri” tartışmaları da bu çerçevede bir kritiği / otokritiği ortaya koymaktadır.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"><strong>80 Kuşağının Kendine Bakışı</strong></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">80 yılının Türk şiirinde bir kırılma noktası olarak görülmesi yanlış değildir. Ancak hâdisenin bütünüyle böyle olmadığını bilmek; 70’li yıllarda oluşma sürecine giren ve apolitik diye tanımlanabilir belli bir şiir damarının 80 sonrası şiirimiz üzerinde ağırlıklı bir etkinliğe ulaştığı sabitesini kaydetmek durumundayız. Dolayısıyla 80’deki kırılmayı siyasal ve popüler şiirin geriye çekilerek, apolitik şiirin başat konuma gelmesiyle açıklayabiliriz. Tabiî burada, döneme ait koşulların etkisinden ve kısmen bile olsa dönemsel bir şiir algısından bahsetmek de mümkün. 80 kuşağı diye bilinen bir kuşak varsa, bunun sadece kronolojik bir tanımlama değil, aynı zamanda poetik bir bilince / yönelişe tekabül ettiğini varsaymak gerekiyor.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">80 kuşağı üzerinde az çok bir görüş birliği oluşmuş gibi gözüküyor. İdeolojinin belirleyici olmaktan çıkışı, bireyselleşme, geleneğe yöneliş, dili ve imgeyi önemseyiş, şiirin önce şiir olma şartı gibi hususlar 80 kuşağının belirgin özellikleri olarak kendisini gösterdi.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Osman Çakmakçı’nın 80 kuşağının “tasfiyesi” doğrultusundaki çıkışıyla birlikte (Milliyet Sanat, Mayıs 2005) 80 kuşağı üzerine dergilerde çeşitli değerlendirmeler yapılmaya başlandı. Bu değerlendirmelerin önemli ölçüde 80 kuşağı tarafından yapılması da işin ilginç noktalarından biriydi. 80 kuşağının kendine bakışında tebarüz eden noktanın özeleştiriden çok, savunma pozisyonuna geçmek ve bir tedirginlik psikolojisi olduğu görülmekteydi. Bunun dışında, 80 kuşağı şairlerinin ekseriyeti 90’ların ve 2000’lerin şiirine ağabeylik yaptıklarını düşünüyor, sonraki kuşağın 80 kuşağının bayrağını taşıdıklarını ima ediyordu. Varlık’ta (1173) “Günümüz Şiiri” üzerine yapılan dosyanın soruşturma sayfalarında 80 kuşağı şairlerin verdiği cevaplar böyle bir hâlet-i ruhiyeyi yansıtıyor. 80 kuşağına karşı “reddi miras” tavrı sergileyen 90’lı yılların saldırgan / tasfiyeci şairlerini Sina Akyol, “kifayetsiz muhterisler” şeklinde niteliyor; Tuğrul Tanyol bu yaklaşımları “Jdanovculuk” olarak değerlendiriyordu. Gülseli İnal “Homeros ya da Shakspeare ya da Dante şiiri nasıl ayaktaysa 80 şiiri de dimdik ayaktadır” sözleriyle, her nedense tepkiselliğin ötesinde bir enaniyet gösteriyordu. Öte yandan, Abdülkadir Budak 80 kuşağı içersinde farklı kolların bulunduğuna işaret ederek, bunlar içersinde “Gelenekle buluşmayı, sadece divan şiiri ve arkaik sözcükler üzerinden giderek deneyenler az değil. Şiirin bir üstdil işi olduğunu abartarak hayat yanını kaçıranlar da” bulunduğunu vurguluyordu. 80 kuşağında hayatla bağların koparıldığı iddialarına karşılık kendi şiirinin hiç de öyle olmadığını söyleyen Budak’a karşılık, Metin Cengiz konuyu başka türlü değerlendiriyor ve hayatla bağ hurma meselesinin yanlış bir inançtan beslendiğini iddia ediyordu: “Organik şiir ise (&#8230;) şairin niyeti ile (yani yaşadığı, duyumsadığı, kendi gerçekliği vb.) metnin niyetinin bire bir örtüştüğü, yani metin ile hayatın birbirinin aynısı olduğu anlamına gelir ki, 80’ler şiirine yöneltilen sert eleştiriler de hep aynı inançtan kaynaklanmaktadır: Metin=hayat.” Buna karşılık Salih Bolat, “1980’ler şiirinin sağlam temellere, hayatla organik bağı olan sağlam bir estetik yapıya” sahip olduğunu söylemektedir. 80 şiirinin bireyselliğe ve evrensel değerlere yönelmiş olduğunu ve etkisini artırarak sürdürdüğünü ifade eden Bolat, yetkinliği sebebiyle 80’ler şiirinin “Kendinden sonra bir şiirin gelişmesine pek fazla olanak” tanımadığını iddia ediyor. Ali Günvar ise 80’li yıllarda geleneğin önem kazandığını ve “bireyin ne denli toplumsal bir olgu olduğu”nu belirttikten başka, “tasfiye” lâfının saçma olduğunu belirtiyordu: “Edebiyat ürünü eğer iyi değilse, zaten kendi kendini tasfiye eder.”</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">80 kuşağı şairlerinden Hüseyin Ferhad ve Haydar Ergülen, bu soruşturmada diğerlerinden farklı olarak, eleştirel çıkışlara daha hoşgörülü baktıklarını gösterdiler. 80 kuşağı şiirinin “zamanın ruhunu taşıyan şiirler” olduğunu vurgulayan Ergülen, 80’lerin şiirine yönelik eleştirileri “tartışmak iyidir” ifadesiyle karşılıyor. Hüseyin Ferhad “80 Sonrası Şiir” bağlamındaki eleştirisini 80 kuşağını da içine alan radikal bir tespitle çerçeveliyor: “Hayır, bugün yazılan şiir okunamamaktadır, poetik maceramızdaki yeri, önemi tespit ve teyid edilememektedir. Kimse farkında değil: İmge, imgecilik miadını doldurmuştur.”</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Başka bir dergide (Fayrap 2) 80’lerin şiiri ile ilgili olarak Ahmet Güntan, “dilin bağlamından kopması”ndan söz ediyordu: “Dil başını alıp gidebilir, bunda bir kusur görmüyorum; ama bu söyleyecek sözü olan bir şairin varlığıyla bir anlam kazanır. (&#8230;) Dilin bağlamından kopması, 1980’lerde şairlerin estetik bir hedefi olmaktan daha ciddi, tehlikeli, düşündürücü bir keyfiyete kavuştu, toplum için bir ideoloji oldu: Anlamı arama-Anlam yok / Hakıykatı arama-Hakıykat yok.” Dolayısıyla “Hatayı arama-hata da yok” demekti bu. Güntan’a göre böylece her şeyin mubah kılındığı popüler ve de postmodern ideolojinin zemini oluşturulmuştu. Güntan, “12 Eylül şiire karşı yapılmış bir darbedir” diyerek bir bakıma 1980’lerin şiirinin ipini çekmek isteyenler arasında yer aldığını izhar etmekteydi. Güntan’ın bizzat kendi şiiri de ipini çekmeye çalıştığı şiirin içersinde değil miydi peki? Bana göre ne içinde, ne de dışında; fakat dışardan çok içerde duruyor diyebiliriz. Bu biraz da 80’lerin şiirinde belirleyici saydığımız unsurlara ve kimliklere göre değişebilecektir. Fakat tartışmalar böyle bir somutluk içinde yapılmadığından, genelde olumsuzlanan kimlikler / şiirler etrafında bir 80 imgesi üretilmekte ve sonunda 80’ler şiirinin kendisiyle değil bir çeşit hayaletiyle hesaplaşma söz konusu edilmektedir.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span> </span></p>
<p><span></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"><strong>90 Kuşağının 80’lere Bakışı</strong></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Varlık dergisinin bahsedilen soruşturma dosyası içersinde 90 kuşağı şair ve eleştirmenlerinin görüşleri de yer almaktadır. Az önce ifade etmiş olduğumuz üzere, Salih Bolat’ın, 80’ler şiirinin kendinden sonra bir şiirin gelişmesine imkân tanımadığı şeklindeki düşüncesinin, Baki Asiltürk tarafından da paylaşıldığını görüyoruz. 90 kuşağı içersinde yer alan Asiltürk’e göre 80’ler şiiri niteliksel gücü sebebiyle “1990’larda yeni bir poetika kuşağının doğmasına izin vermemiştir. Bu yıllarda yetişen şairler, ya sessizlik içinde kendi şiirlerini geliştirme ya da 1980’ler şiirine eklemlenme durumuyla baş başa kalmıştır.” Asiltürk, 80 kuşağı şiirinin bugün geriye doğru çekilmesini ise bu kuşağa mensup şairlerin “olgunluklarının son demlerini” yaşıyor olmalarına bağlamaktadır. 80 kuşağı ile sonrası arasında mukayeseli bir değerlendirme yapan Asiltürk’ün yaklaşımı 80 kuşağı açısından teselli edici bir anlam taşımakta. Şöyle ki; 90 kuşağı ve günümüz şiiri, 80 kuşağı şiirine karşı üstünlük iddiasında bulunacağı bir poetik değere ve şiirsel güce sahip değil. 80 kuşağının “azalan verimleri” sebebiyle şiir ortamında 90’ların ve 2000’lerin sesi daha fazla duyuluyor.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Osman Hakan A. da 80 kuşağına minnet duygularını ifade eden bir 90’lı. “80 şiirinin Modern Türk Şiiri içinde bir milâdı ifade ettiğini” düşünüyor. Tasfiye söylemleriyle ilgili yorumu ise hayli ilginç: “Galiba hedef tahtasının merkezinde büyük şiir geleneğimiz yer alıyor. Bir anlamda tasfiye edilmesi gereken de sanırım bu gelenek.” Osman Hakan A.’nın böyle bir sonuca nereden vardığı anlaşılmıyor. Belki 2000’lerde deneysel şiirin atağa geçmesinden duyduğu bir kaygıyı bu şekilde dillendirmiş olabilir. Oysa geleneksel şiir devamlılık gücü taşıyan şiirdir. O yüzden kaygılanmanın bir anlamı olmamalı. Ancak, Salih Bolat’ın ve Baki Asiltürk’ün dedikleri gibi, 80’lerin şiiri kendini sürdürme yeteneğini gösterememiş ve yavaş yavaş kenara doğru çekilmişse, bunu belli oranda söz konusu şiirin gelenek oluşturma gücünden yoksun oluşuna bağlamak gerekmez mi?</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Varlık’ın soruşturmasında yer alan 90 kuşağı şair-eleştirmenlerin 80 kuşağına bakışı pek tabiî yekpare bir nitelik taşımıyor. Bunları kendi arasında olumlayıcılar ve temkinli bakanlar olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Baki Asiltürk ve Osman Hakan A.’nın teyit edici konumda oldukları aşikâr. Ayrıca Şeref Bilsel, Altay Öktem, Ali Hikmet, Selim Temo, Osman Olmuş ve Zeynep Uzunbay’ın, Varlık soruşturmasındaki söylemleriyle olumlayıcılar arasında yer aldıklarını görüyoruz. Zeynep Uzunbay’ın şu ifadesi onların 80’lere bakış açısını özetler niteliktedir: “Bugün yazılan şiir, eğer gerçekten yeni bir şey söylüyorsa, bunu 80’den 90’dan devraldığıyla yazıyor ya da yazacak demektir.”</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Didem Madak 80 kuşağıyla ilgili renk vermezken, söz konusu soruşturmada 90 kuşağından bir tek Ömer Erdem’in temkinli bir yaklaşım içinde olduğunu söyleyebiliriz. Ömer Erdem’in şu tespitini kaydetmekte yarar var: “80 şiirinin başatlığı eserde ve eserlerin dünyasında değil, isimlendirmede ve oluşturulan havada arandığı için bünyesinde barındırdığı hakiki değer konusunda da tam bir görüş açıklığı bulunmamaktadır. (&#8230;) 80 şiiri ve şairi bu anlamda (&#8230;) eşitlikli bir ilgi ve değerlendirme toplamına sahip gözükmüyor.”</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">90 kuşağı şairlerinden Ali Ayçil’in, “Müslüman Genç Kuşak Şairler” yazısından 80 kuşağına nispeten olumlayıcı, nispeten mesafeli bir bakışa sahip olduğu görülüyor (Yasakmeyve 13). Ayçil yazısında 80 kuşağının ideolojik kamplaşmaları ortadan kaldırmasını önemli bir başarı saymakta, bunun Türk şiiri açısından “yeni bir imkân alanı”na işaret ettiğini söylemektedir. İdeolojik doğmatizmin aşılması gerçekten de 80 kuşağının önemli bir özelliğini oluşturuyor. Ancak bunun şiire mahsus bir durum olmadığı, genel toplumsal-kültürel süreçle paralellik arz ettiği de unutulmamalı. Öte yandan Ayçil’in, Hece dergisinin “Şiir Geri mi Çekiliyor?” (Hece 108) konulu dosyasında, 1980’lerin şiirini “sathi bir muhalefetin sözcülüğünü” üstlenmiş bir şiir olarak gördüğünü anlıyoruz. Ayçil ayrıca, 1980 kuşağının, şiirin İkinci Yeniyle irtibatını kurucu bir işlevinin olduğuna işaret etmektedir.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">90 kuşağının 80’lerin şiirine bakışını değerlendirirken yukarıda ismi geçen dergilerde yer verilmemiş olan reddiyeci bir kesimin ve tavrın da görülmesi gerekiyor. Osman Çakmakçı daha önce sözünü ettiğimiz yazılarında, organik şiiri 80’lerin şiiriyle karşı karşıya getirmekte, 80 kuşağını tasfiye etme söylemiyle ret cephesinde yer aldığını ilân etmektedir. Benzer şekilde Hakan Şarkdemir, “Acemilik Günleri” başlıklı yazısında (Kökler 9) 1980’lerde şiirin gündelik dille ve hayatla bağlarını kaybettiğine, bir “imge salatası”na dönüşmüş olduğuna değinmektedir: “Şiirimizin acemilik günleri keşke 1980’ler olabilseydi. Ne yazık ki bu dönemde yazılanlar, saçmalık katına dahi yükselememiştir. Bunda gündelik dilin hemen hemen hiç hesaba katılmayışının, kendi çıkmazının farkına varamayacak kadar dalgın şairin çıkmaz bir sokak sanarak gündelik dili umursamamasının payı büyüktür.” Şakdemir’in başka bir yazısında (“Mükemmel Kısa şiir”, Kökler 10) 80 kuşağı tamamen Hilmi Yavuz’la özdeşleniyordu: “Hilmi Yavuz’a modern Türk şiiri içinde yer biçmek demek neredeyse 80 kuşağının da bir şiiri olduğunu kabul etmek anlamına gelmiştir.”</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">80’lerin şiiri üzerine bir de objektif veya tespit edici diye adlandırabileceğimiz bir yaklaşım tarzından bahsedebiliriz. 90’ların şair-eleştirmenlerinden Hayriye Ünal, Hece dergisinin adı geçen dosyasındaki “Türk Şiiri: Alesta!” başlıklı yazısında bu şekilde bir tutum sergilemektedir. Ünal, 1980’lerin şiirinde apolitik söylemin ve geleneği sahiplenmenin iki temel özellik olduğunu, bu dönemde iki eğilimin ağırlık kazandığını belirtiyor. Birinci eğilim, “İkinci Yeniyle barışık bir ilişki” geliştirmiş, sağ ve sol birbirine yakınlaşmış, “Sisteme karşı görünseler de sistemle ilişkisiz”, imge ağırlıklı ve kentli bir şiir yazmışlar, “dolaylı bir dil ve söylem geliştirmişlerdir.” Ünal’a göre “1980’lerdeki ikinci eğilim, küçük İskender’le başlayan, ‘yer altı’na yönelen şiirdir. Bu şiir; sistemi eleştirir; ama önerilerde bulunmaz (&#8230;) nihilist bir portre çizer.”</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"><strong>90’ların Şiiri</strong></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Metin Celal, Varlık dergisinin “Günümüz Şiiri” dosyasındaki yazısında, 90’lara ve sonrasına yönelik eleştirilerini şu tespitlerle dile getiriyordu: “Tema diye bir şey sözlüklerinde yok (&#8230;) birtakım dil arayışları, özgün olduğu sanılan imgelerin bir araya getirilmesi ile şiir yapılacağını (sanıyorlar) (&#8230;) ürünü destekleyecek poetikayı kuramadıkları için tek tek şiirler düzeyinde kalıyorlar.”</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Selim Temo da bahsi geçen dosyanın soruşturma sayfalarında, 90’lıların şiirinin uzmanlaşmaya, akademiye, zekâya ve ironiye yöneldiğini vurguluyor: “90’lılar Türk şiirini hem optik gözle okuyorlar, hem de onu otopsiye yatırıyorlar&#8230; şiiri ya bir buluşun üstüne inşa ediyor ya da şiir bir buluşa ulanıyor.”</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Mehmet Butakın ise (Yasakmeyve 13) bilhassa toplumcu şiirle alâkalı önemli iddialarda bulunarak, “Toplumcu şiir, genç kuşak şairler için bir kaynak ve referans olmaktan çıkalı yıllar oldu” diyor. 90’lı yıllardaki söylemsel toplumculuğun sahih bir şey olmadığı görüşünü dile getiren Butakın’a göre, “O söylemsel toplumculuk sadece politik devinimden kaynaklanan bir sosyal psikolojiyi karşılıyordu.” Dolayısıyla 90 kuşağı için toplumcu söylem iğreti bir konuma sahipti.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Ali Ayçil (Hece 108) 90’ların şiiri üzerine son derece olumlu bir yaklaşım sergilemektedir: “Türk şiiri 1990’lı yıllarla beraber uzun tarihinde üçüncü kez merkez olma iddiası taşıyacak bağımsız bir dili yeniden kurabileceğinin ve icatlarda bulunabilme kabiliyeti gösterebileceğinin ipuçlarını vermeye başladı.” Ayçil’in bu tespitleri, 90’ların şiir haritasını göz önüne aldığımızda gerçekten hak verebileceğimiz tespitlerdir. 90’ların şiiri, 80’lere kıyasla daha gür, daha atak, daha yaşantısal (somut) bir şiir olma becerisini göstermiş gibi gözüküyor. Fakat yine de hakkaniyet sahibi olmak, şunu da sabitlemek lâzım: 90’ları şiiri 80’lerin açtığı alanda gelişme göstermiş, onun dönüştürücü gücünden önemli şekilde etkilenmiştir. Ali Ayçil, 90’ların şiirinde iki ana eğilimin bulunduğunu; birincisinin Nâzım Hikmet-Necip Fazıl karşıtlığı üzerine kurulan ideolojik bir tavırla şekillendiğini, ikincinin ise İkinci Yeni merkezli bir şiir kurma eğilimi olduğunu belirtiyor. 1990’ların şiirinin “dilin tuzağına düşmemek için önceki dönemlere oranla daha bir dikkatli” davrandığı, “yüklü bir şiir dilinin ve derinliğin” ortaya çıktığı hususları da Ayçil’in tespitleri arasında yer almakta. Hayriye Ünal, (Hece 108), 1990’lı yılların ana eğiliminin “1980’lerin şiirini sürdürmek” olduğunu; 1990’ların sonlarında buna kara mizaha ve ironiye yaslanan ikinci bir eğilimin eşlik ettiğini söylüyor. 90’ların şiiri hakkında bu değerlendirmeyi yapan Hayriye Ünal, kendi şiiriyle alâkalı olarak “Türk şiiri alesta; çünkü ben varım, diyebiliyorum” demekteydi. Öte taraftan Hayriye Ünal, 2005 yılında en çok konuşulan şairlerden biri oldu. Evren Kuçlu, Murat Güzel, Hakan Arslanbenzer ve Mehmet Aycı, Ünal’ın şiiri hakkında çeşitli değerlendirmelerde bulundular. Hepsi de Dergâh dergisinin çeşitli sayılarında yer alan yazılar, Murat Güzel’e karşı Mehmet Aycı’nın, Evren Kuçlu’ya karşı Hakan Arslanbenzer’in yaptıkları itirazi yaklaşımları içeriyordu.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Murat Güzel yazısında (Dergâh 180) , Hayriye Ünal’ın şiirinde iki temel zaafın bulunduğunu iddia ediyor. Buna göre birinci zaafı “genel hükümler mecellesine ilişkin olup, Ünal’ın şiirlerinin giderek yaşantısallaşması”; ikincisi ise “poetik söyleyişinde yer yer paradi (yansılama) ve pastişe (benzekleme) kayışı”dır. Güzel, Hayriye Ünal’ın “ötekiliğin parodisi”ni yapmasından dolayı, personanın belirsizleştiğini, “ben ile öteki arasındaki belirsiz mıntıkada yolunu kaybetmiş” olduğunu ileri sürüyor. Güzel’e göre, Ünal’ın şiirinde “acı çeken insanın” yaşantısallığı yaratıcı dimağın eksikliğinden ötürü bir neticeye ulaşmamakta, edilgen bir kişilik sergilenmesine sebep olmaktadır. Ünal’ın şiirindeki yaratıcı dimağ sorununun “hikâyeyi tamamlamamak”la bir nevi örtbas edildiğini vurgulayan Güzel, hikâyenin tamamlanması hâlinde poetik gücünü kaybedeceğini belirtiyor.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Mehmet Aycı (Dergâh 182), mizahi bir yaklaşımla Güzel’in çözümlemelerini anlamsız ve yersiz bulduğunu ima ederek, Güzel’in Hayriye Ünal’ın şiirine yaklaşımını “yaramaz bir çocuğun güzelim bir yaş pastayı merak saikıyla mıncıklaması gibi” mıncıklamaya benzetmektedir. Evren Kuçlu’nun (Dergâh 187) Ünal’ın şiiri hakkında söyledikleri ise Murat Güzel’in değerlendirmeleriyle yer yer paralellikler göstermektedir. “Ünal’ın dünya görüşü oluşturup bunu önemseme gibi bir derdinin nerdeyse olmadığı görülüyor” ifadesi Güzel’in hükümler mecellesinden kastı ile örtüşür niteliktedir. Kuçlu’nun “kutsallarla ilişkiyi değersizleştirme, yok sayma, yeniden kurma” şeklindeki tespitleri de “parodi”nin sonuçlarından birisi kabul edilebilir. Ancak Kuçlu’nun şu tespitinin, Ünal’ın şiirini çok daha şümullü bir izaha kavuşturduğu söylenebilir: “Hayriye Ünal şiiri, belli bir iddiayla ilerleyen, yayılan ve zaman zaman gene bu iddiayla dağılan bir şiirdir. (&#8230;) insan olmanın doğurduğu yanılgıyı biraz abartmış”tır. Kuçlu, eleştirisinde “anlama” çabası içersinde olduğunu fark ettirmekte, eleştirileri yer yer izlenimsel nitelikler taşısa da kanaatimce doğruya çok yakın bir fotoğraf ortaya koymaktadır. Evren Kuçlu’ya cevap veren Hakan Arslanbenzer’in (Dergâh189) söyledikleri de, aslında bir cevap olmaktan çok, yorumlama farklılığını ifade ediyordu. Bu yazının esasını, neo-epiğin “kimyaya bağlı” olmasına karşılık, Hayriye Ünal’ın “simya peşinde” olduğu iddiası oluşturmaktadır. Ki bu iddia gerek Kuçlu’nun, gerekse Güzel’in bu meyandaki tespitlerinden -ifade biçiminin dışında- bir farklılık göstermemekte, bunları doğrulamaktadır. Buradan şu anlaşılmaktadır sanırım: Hayriye Ünal bizim veya birilerinin istediği / beğendiği tarzda bir şiir yazmıyor olabilir. Ancak o, kendi şiirini yazmaktadır ve yazdıkları da poetik yönünden daha çok, şiirsel arka plânı sebebiyle ciddiye alınmayı hak etmektedir. Dahası, şiirin siyasal bir irade / doğrultu ortaya koyup koymaması o şiiri tek başına önemsiz kılacak bir husus olamaz. Sosyolojik derinliğin ve / veya zenginliğin de bir şiire (elbet teknik anlamda başarısını ortaya koyan bir şiire) önemli bir ayrıcalık kazandırmasının imkân dahilinde olduğu bilinmelidir.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"><strong>2000’lerde Şiirin Gidişatı</strong></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR"></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">2000’lerde şiire adım atan genç kuşağın durumu nedir? Bu kuşağın temsil ettiği bir eğilim, bir ayrışma veya kopuştan söz edilebilir mi? Yoksa 80 veya 90 kuşağına eklemlenme çabasından ibaret bir şiirin çoğaltılması mı söz konusu? Bunun dışında 80 ve 90 kuşağı nasıl bir seyir içersindedir? 2000’lerde Türk şiirinin belli bir toplanmaya doğru gittiği söylenebilir mi? Yoksa tam tersi, parçalanma daha mı belirgin hâle gelmiş durumda? 2000’lerde şiirin durumu nedir? diye sorunca, bu soruların cevaplanması gerekiyor. En çok da 90’lı ve 2000’li kuşakların gidişatı önem taşıyor.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Baki Asiltürk (Yasakmeyve 13) 2000’lerde geçmiş dönemle hesaplaşma içersinde olan yeni bir şair kuşağının ortaya çıktığını söylüyor; ama isimler ve kuşağın özellikleri hakkında hiçbir bilgi vermiyordu. Osman Olmuş (Varlık 1173) şiirimizin geldiği noktayı şöyle değerlendiriyordu: “1980’li yıllarda girilen sürecin verimleri alınmaya başlandı. Kalıplar; ideolojik, dilsel her türlü kalıp pervasızca kırılmaya başlandı. Önümüzdeki yıllarda hem sözcük, hem anlam yularından iyice kurtulup koşturacak şiirde.”</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Yücel Kayıran (Radikal Kitap eki, 8 Nisan 2005) “Bugün yazılmakta olan eleştirel ve yalın şiir 80 şiirinden koparak yeni Türk şiirine eklemleniyor” yorumunu yaparken, Osman Özbahçe (Kökler <img src='http://www.edebistan.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> “Günümüz şiiri şiirimizin ortalamasının altında seyretmektedir” diyordu.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Şeref Bilsel ise (Yasakmeyve 13) 90 sonrası şiirde, marjinallik arayışlarının da geleneğe yamanma çabalarının da, yetersizliğini vurguluyor, bunların özgün ve güçlü bir çıkışa yol açamadığı tespitinde bulunuyordu.</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Mehmet Butakın şiirin toplumsal bağlamını kaybetmesiyle beraber, günümüz şiirinde metafizik, mistik yönelişlerin yer tutmaya başladığını ileri sürmekteydi. Bu durumu modern tahayyülün bir sonucu olarak değerlendiren Butakın, “Tüm bunların karşısında sürekli bir kırılma yaşayan, genç kalmaya mahkûm olan bir deneyim krallığı” olarak ortaya çıkan şiirin toplumsal yozlaşmaya direnen bir tahayyülden doğduğunu söylüyor; günümüz şiirine burun kıvırarak bakanlara karşı genç kuşağın yazdıklarının “bir edebi kıymet olarak çok daha yeni ve de eskilerin erişemeyeceği şeyler” olduğunu savunuyordu.</span></p>
<p style="margin: 3pt 0cm 0pt" class="MsoNormal"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">Ümitvar olmak, ancak gidişatımızı da doğru görmek zorundayız. Şiirin, dünyamızda hakikaten bir anlamı ve değeri olacaksa, bunun yolu şiirimizin zamana karşı ayakta durma gücünü gösterebilmesinden geçmektedir. Bu da şiirimize / şiir ortamına kuru gürültünün dışından bakacak bir cesareti ve akıllılığı gerektiriyor. Şiir ve eleştiri bunun dinamiklerini yakaladığında Türk şiirinin yolu açık olacaktır. Günümüz şiirinde ümitvar olmak için gerekli enerjinin var olduğu söylenebilir</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana" lang="TR">(Kökler dergisi, sayı 12)</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/alikmetin/gunumuzdeki-siir-elestirisine-toplu-bakis-1/2007/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GÖRÜNTÜDEN &#8216;DİL’E &#8216;DİL’DEN DOĞAYA</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/orhankahyaoglu/goruntuden-dil%e2%80%99e-dil%e2%80%99den-dogaya/2007/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/orhankahyaoglu/goruntuden-dil%e2%80%99e-dil%e2%80%99den-dogaya/2007/08/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2007 22:05:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ORHAN KAHYAOĞLU</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=635</guid>
		<description><![CDATA[İki şair; A. Adnan Azar ve Halim Yazıcı. İkisinin de kısa süre önce yeni şiir kitapları çıktı. İkisi de ilk şiir kitaplarını 1982 yılında yayımladılar. Birkaç şiir kitapları daha var. Banlardan başka belki şairlerin tek ortak paydası şiirlerinde kendilerine has bir lirizmin izini sürmeleri. Ama apayrı lirikalar bunlar. Şiirler, majör bir şiiri özenle yadsıyorlar. Lirik, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İki şair; A. Adnan Azar ve Halim Yazıcı. İkisinin de kısa süre önce yeni şiir kitapları çıktı. İkisi de ilk şiir kitaplarını 1982 yılında yayımladılar. Birkaç şiir kitapları daha var. Banlardan başka belki şairlerin tek ortak paydası şiirlerinde kendilerine has bir lirizmin izini sürmeleri. Ama apayrı lirikalar bunlar. Şiirler, majör bir şiiri özenle yadsıyorlar. Lirik, ama o denli de sıkı <span id="more-635"></span>bir şiir çabalarının riski her zaman çoktur. Bunun bir ölçüde farkına varıyorlar. Bazı durumlarda bu sıkılıktan uzaklaştıkları da oluyor. Tüm bu değerlendirmeleri yaparken, iki yeni kitap arasında bir ortaklık aradığımız sanılmasın. Çünkü, Adnan Azar, yeni kitabında daha çok bir dilsel sorunsalın peşine düşmüş. Yazıcı&#8217;nın çabasıyla, büyük ölçüde kendine özgü bir Akdeniz lirizmi kurabilmek. Azar&#8217;ın yeni kitabında, dilsel arayışına koşut olarak, kendine has bir &#8216;oyun&#8217; imgesinin apayrı çağrışımlarıyla karşılaşılıyor. Yazıcı, şiirde baştan beri olduğu gibi sesin, ahengin dipduyguların peşinde. Bunu bazı şiirlerde iyi başarıyor, bazı şiirlerinde zorlanıyor. Azar&#8217;sa kitabın ikinci bölümü olan tek şiirinde, biraz kopuk olsa da kitaptaki arayışını apayrı bir mecraya taşıyor. </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana"></span> </p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana">Dil ve sözcük seçimi</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana"><br />
A. Adnan Azar&#8217;ın, yaklaşık çeyrek yüzyıl önce çıkan ilk şiir kitabı Unutmak Suları&#8217;ndan bu yeni kitaba uzanan şiir yolculuğunda, sade lirizmi, dilsel anlamda ilginç, etkili bir deneyime dönüşmüş. Şairin, sinema ve kurgu dünyasındaki yetkinleşme süreci, onu şiir ve kitap yayımlamaktan bir süre uzaklaştırdı. 1990&#8242;lı yılların ikinci yarısından sonra çıkmaya başlayan yeni kitaplarında görüntüsel bir imge dünyasının daha belirginleştiğinin farkına varılmaya başlanmıştı. Şair, bu beşinci şiir kitabı Beyaz Ayarı&#8217;nda, tamamen kendinin olan, kendi dilini oluşturmayı hedefleyen bir imgelemle; görüntü, ton ve renkleri, örneğin renklerin adını sözcüklerini hiç kullanmadan bir şiir yapısına dönüştürmeye çalışıyor. Kendine has bir ışık ve görüntüyü, bunların yansımalarını dil ve sözcük seçimleriyle bütünleştirme yoluna gitmiş Aslında şiirde oldukça zor bir arayış bu.<br />
Türkçe şiirde bunu deneyen çok az şair var. Azar&#8217;ın önceki bir iki kitabında da bu tavrın izlerine rastlanıyor. Ama, bu kitap ve özellikle uzun &#8216;Işık Oyunları&#8217; adlı bölüm, &#8216;oyun&#8217; imgesini de tüm duruluğuyla şiir dilinin bir parçasına dönüştürmüş. Türkçe edebiyatta rastlanan bir &#8216;oyun&#8217; imgesi değil bu. Daha çok rüyalardan, rüyaların yarattığı görüntülerden yansıyan, ilginç sözcük oyunları ve çağrışımları içinde barındıran ve ışığı oyunun temel sembolü yapan bir dili aramış.<br />
Azar, bu noktada, zor bir işe girişmiş. Risklere girmiş. Şiirin çoğu bölümlerinde bu zorluğu başarıyla aşıp, ilginç bir şiir aurası çıkarmış ortaya. Sözcük seçimi ve zenginliğinden çok, dil&#8217;in kendi değişken renklerinden, ışığından beliren bir tablo oluşturmak istemiş. Ben, sen ve &#8216;öteki&#8217;nin farklı ve ortak paydaları olan oyunlarını bazen tek bir şiire, bazen bölümün bütününe yaymış. Örneğin, &#8216;Işık Oyunları&#8217;nın 7. şiiri şöyle: bu bir oyun, dedi/ öteki&#8217;nin oyunu./ bu, dedi, ışığın oyunu./ çekil, soy ışığı/ -ve perde./ dedi, oynamalı mıydın/ dedi, olmalı mıydın.<br />
Ayrıca, Azar, &#8216;Işık Oyunları&#8217;nın, birçok şiirini biraz da masalımsı bir biçimde aktarıyormuş gibi gözüküyor. Çoğu şiiri ve dizesi &#8216;dedi&#8217; sözcüğüyle başlıyor. Kendi &#8216;ben&#8217;i aslında hem geçmişini, hem de kurgulanan bir &#8216;ora&#8217;yı işaretliyor. &#8216;Ben&#8217;i garip bir dolayım ve aktarmacılıkla bir şiire dönüşüyor. Diyen o başkası, başkaları veya orası, o yer aslında şairin asıl &#8216;ben&#8217;i olarak garip, kapalı bir ironiyi de içinde barındırıyor. Bunu da en net, şu kısacık 22. bölüm yansıtıyor. Dilin büyüsü içinde oluşan sözcük&#8217;ün duygusal becerisi bu şiirde çok çarpıcı:<br />
dedi, burada ve orda/ hışırdar/ bazı kelimeler.<br />
Bu şiirde değindiğimiz büyülü aktarmacılığın en büyük sembolü, &#8216;dedi&#8217;nin başlangıç sözcüğü olarak, hemen peşinden bir virgülü zorunlu tutması.<br />
&#8216;Işık Oyunları&#8217; aslında &#8216;sen&#8217;le &#8216;ben&#8217;in cehennem oyunları gibi. Şair de şiir boyu birtakım roller üstlenmiş. Şiirin ışığı ve renkleriyle becermeye çalışmış bunu. &#8216;Perde&#8217;, bu oyunun da hem başlangıcının, hem bitişinin sembolü. Işık oyunlarıyla, insan &#8216;ben&#8217;inin yaşadığı oyunlar bu şiirde ilginç bir bileşene dönüşmüş. Şairin asıl çabası, içindeki &#8216;mesafeler&#8217;i hızla kat etme. Azar, her iyi şair gibi, kendini kendine anlatıyor. Bu giriftlik şiirlerde bir dingin edaya dönüşmüş. Hüzün uzakta, diplerde duruyor. Suyun yüzüne pek çıkmıyor. Su yüzüne daha çok, şiirin 21. bölümündeki gibi, büyülü bir lirizm çıkıyor. Akdeniz&#8217;e ait hiç olmayan. Dünyevi ve kuşatıcı. &#8216;Yeni Konur Sokak İçin Yeni Gazel&#8217; adlı şiirse hoş, değişik ama kitabın aslı olan &#8216;Işık Oyunları&#8217;yla akrabalığı pek olmayan bir ürün. Bu kitaba konmasa daha iyi olurdu. Bu kitap kolay okunmuyor, yer yer vasatlaşan bir iki şiire de rastlanıyor. Ama, doğurduğu şiir sorunsalı açısından üstüne çok konuşulacak bir kitap durumunda Beyaz Ayarı. </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana"></span> <strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana">Damıtılmış bir lirizm</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana"><br />
Türkiye&#8217;de, 1980&#8242;lerden bu yana zenginleşen, çeşitlenen şiirde imge yoğunluğu; semboller ve alegorilere daha çok yaslanan bir Anglosakson tavrın görece revaçta olduğu bilinir. Bugün, şiirde zor olan, lirik şiirin tüm sadelik ve saflığıyla izini sürebilmek. Tabii ki değindiğimiz modern şiirden yararlanılıyor. Ama, etkili bir Ege Akdeniz duyargaları içinde gezinip iyi şiir yazmanın zorluklarıyla karşı karşıyayız. Halim Yazıcı&#8217;nın Deliceler Aşkına adlı yeni kitabı, böyle bir zorluğun izdüşümleriyle dolu. Yazıcı, ilk kitabından bu yana, aslında değindiğimiz lirikanın bir kovalayıcısı. Şair, kendi &#8216;ben&#8217;ini daha çok, doğanın yani denizin, bitkinin dünyaları içinde gezinerek oluşturma çabasında. Bu lirikanın içinde gizliden gizliye kaynayan bir toplumsalcılık da şiirin köklerinde duruyor. Yazıcı, şiirinin son cümlesi olarak yayımlanan Deliceler Aşkına&#8217;da gitgide damıtılmış bir lirizmle baş başa bırakıyor bizi. Etkili ahengin yanında, renkleri Azar&#8217;dan çok farklı olarak, somut lirik semboller olarak kullanıyor. Öte yandan, musikinin Yazıcı&#8217;nın şiirlerinde özel bir yeri var. Musiki, şiirlerin daha çok yapısına yedirilmiş. Eski kitaplarında, birçok müzik türü, veya müzisyenlerle kurduğu duygusal bağı, müziğe, özellikle de caza duyduğu ilgiyi yansıtan örneklerle karşılaşılıyor. Bu kitapta, müzik ana duygusal gövde durumunda. Yazıcı&#8217;nın aşkı belki en çok bir &#8216;sen&#8217;e. Ama bu aşk duygusu doğaya, müziğe dair her türden duygu kesitlerini de işaretliyor.<br />
Başta, şairin saflık, sadelik duygularının hakikiliğini işaretlemiştik. Kitabın adı olan &#8216;Deliceler Aşkına&#8217;da böyle bir anlamsal çağrışımlarla yüklü. &#8216;Delice&#8217; sözcüğü de &#8216;zeytin&#8217;in kel hali, saflığı, temizliği anlamına geliyormuş. Yani zeytin ağacının ilk saf, dokunulmamış, aşılanmamış, delice duran hali. Bu bir anlamda aşkın da saf hakiki yanını yansıtıyor. Bu noktada çarpıcı bir ad. Şairin hem doğa, hem insana dair duyduğu aşkı ortak paydada imliyor.<br />
Şair, aslında, zor bir işe sıvanmış. Dingin bir dili kurmanın zorluğunun farkında. Şiirlerinin birçoğunda, değindiğimiz özellikleri şiirlerin yapısına yedirmiş. Bazılarındaysa zorlanmış. Duygular ya karışmış, ya da yer yer aynılaşmış. Kent kaosunun çoğu kez dışında kalmış. Dağlarda ve su kenarlarında gezinmiş. Nefis aşk şiirleri çıkarmış bu duygusal gezintilerinin sonunda. &#8216;Suyun Ölüm Kalanları&#8217; bu noktada Yazıcı&#8217;nın nefis bir şiiri: Islak saçlarıyla kumrular/ mavi dünyalardan rüyaları// doldurup ceplerine/ yelkenler açıyordu yeni denizlere Şiirin bu kesiti bile, şairin değindiğimiz özelliklerini bir ölçüde işaretliyor. Söz ettiğimiz renklerden &#8216;mavi&#8217; var bu şiirde. Kitapta gezinen, uçuşan &#8216;kuş&#8217; çeşitlerinden &#8216;kumrular&#8217;a rastlanıyor. Bunlar etkili birer sembol olarak kitabın çoğu şiirinde var.<br />
Kitaptaki şiirlerin büyük çoğunluğu beyitlerle yazılmış. Duruluk abartılıp, çoğaltılmamış çünkü yine çoğunluğu kısa şiirler. &#8216;İşaretler&#8217; ve &#8216;Sakin Suyun Ateş Hali&#8217; kitabın diğer çok etkili şiirleri. Şairin doğayla, doğanın bitkileriyle şiirler boyu kurduğu yakın akrabalık en etkili biçimde &#8216;arkadaşlar&#8217; şiirine yedirilmiş. Hem duygu, hem teknik açıdan &#8216;sıkı&#8217; bulmadığımız şiirler de var. Ama, önemli olan, şairin temel bir duygusal izlek ve birikiminin olması. Baştan beri bu izleği kovalamış. Sesi ve ahengi çok güçlü şiirlerle de karşılaşılıyor kitapta. Doğanın simgeleri nergis ve kelebek ve su samurunun içinde gezindiği &#8216;Boyacı Uskumru&#8217; adlı şiirde, şair, yine kendi lirikasının içinde, caz çağrışımlarıyla dolaşıp bir şiir üretmiş. Eleştirilere açık, üstüne daha çok yazılabilecek bu kitap, ilgiye değer bir yapıt. Yazımızı &#8216;Boyacı Uskumru&#8217;dan birkaç dizeyle tamamlayalım.<br />
teğet geçiyor ömrüme vapurlar/ parmaklarımın ucunda yanarken gece/<br />
göçebe kadınlar uzak iklimlere/ bekçi oluyorlar deniz fenerlerine </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana"></span><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana">BEYAZ AYARI: A. Adnan Azar, Yapı Kredi Yayınları, 2007 </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana"></span></strong><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana">DELİCELER AŞKINA: </span></strong><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana">Halim Yazıcı, Digraf Yayıncılık, 2007</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana"><em>(RADİKAL KİTAP, 27 TEMMUZ 2007)</em></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/orhankahyaoglu/goruntuden-dil%e2%80%99e-dil%e2%80%99den-dogaya/2007/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İKİ GENÇ ŞAİR, İKİ YENİ KİTAP</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/serkanozanozagac/iki-genc-sair-iki-yeni-kitap/2007/07/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/serkanozanozagac/iki-genc-sair-iki-yeni-kitap/2007/07/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2007 21:02:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SERKAN OZAN ÖZAĞAÇ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=497</guid>
		<description><![CDATA[Bir süredir günümüz şiirinin açmazlarını düşünüyorum. Özellikle ‘80 sonrasında kalp’te cereyan etmeyen ya da yakalanamayan şiir’in bir üst dil kurma çabasıyla akla mahkûm edilmiş olması beraberinde geçmiş şiirimizi idrak edememeyi, dolayısıyla ona sırt çevirmeyi getirmişti. Öyle ki günümüzde şiir yazarak var olmanın yolunun, Yahya Kemal’i, Ahmet Haşim’i, Divan ve Halk Edebiyatı’nı neredeyse tamamen reddetmekten (dolayısıyla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2007/07/3.JPG" title="3.JPG"><img align="left" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2007/07/3.kucukresim.JPG" alt="3.JPG" /></a>Bir süredir günümüz şiirinin açmazlarını düşünüyorum. Özellikle ‘80 sonrasında kalp’te cereyan etmeyen ya da yakalanamayan şiir’in bir üst dil kurma çabasıyla akla mahkûm edilmiş olması beraberinde geçmiş şiirimizi idrak <span id="more-497"></span>edememeyi, dolayısıyla ona sırt çevirmeyi getirmişti.<br />
Öyle ki günümüzde şiir yazarak var olmanın yolunun, Yahya Kemal’i, Ahmet Haşim’i, Divan ve Halk Edebiyatı’nı neredeyse tamamen reddetmekten (dolayısıyla okumamaktan) geçtiği yanılsamasıyla karşı karşıya kaldık. ‘Eski şiir’, ‘yaşlı şiir’ gibi ifadelendirmelerin popüler olduğu günümüzde şunu hatırlamak lazım: Şiir ancak iyi ve kötü şiir diye sınıflandırılabilir! İyi şiire ulaşmak için de, kötü şiirin geçtiği yolların zıddı yollardan geçilmesi gerektiğini ifade etmeme bilmem gerek var mı? Örneğin, şiir ödüllerini, en önce adına ödül düzenlenen şairin şiddetle reddedeceği şairlere verenlerin edebiyat ortamını işgal ettiği günümüzde ‘iyi şiir’ okuru eminim ki geçmişi her geçen gün biraz daha fazla özlüyor ve bu özleyişle şiirimizin geleceğini sahih ve düzgün bir zemin üzerine inşa ediyordur. Şu an önümde duran iki yeni kitabın iki şairi gibi: Ercan Yılmaz ve Alphan Akgül&#8230;</p>
<p>Ercan Yılmaz’dan İncire Yemin<br />
Şiirinin kalbini geçmişe, aklını geleceğe çevirmiş ve bu sezgisel tercihiyle yapıtını kendisinden daha yalnız kılmış önemli şairlerden biri Ercan Yılmaz. Aklın değil de kalbin yarattığı her şeyde önce ‘şiir’in var olduğu gerçekliğini kâh son çivisini arayan bir derviş ıstırabıyla, kâh canı sıkılan bir boşlukla yer değiştirerek, tüm elem sahiplerine göstermekteki ustalığına ilk kitabı Âherli Zamanlar’da şahit olmuştuk. Yeni kitabı “İncire Yemin” ile bize, gene aynı duyarlık aleminde yeni elemleri, yeni içsıkıntılarını özellikle şu üç şairi ortak bir hissin etrafında toplayarak sunuyor: Ahmet Haşim, Hilmi Yavuz ve Rainer Maria Rilke&#8230;<br />
Ercan Yılmaz, “Âherli Zamanlar” adlı ilk kitabından yaklaşık dört sene sonra yayımladığı “İncire Yemin” ile geçmişini (dolayısıyla geleceğini) yitirmiş bir kuşağın neredeyse tamamen ortak olan duyarlık ve idrakinden uzak, aleladenin kolaylığına tenezzül etmeyerek, geçmişi ve geleceği hatırlamak için kendine has bir şiir aleminde yazıyor ve bu üretimin tüm duraklarında özellikle varoluş ve ölüm meselelerini dilin tüm imkanlarını zorlayarak kor bir şiire dönüştürüyor:</p>
<p>Sonra çarmıh bile ağır ağır indi tepeden,<br />
Bilmedi benim kim olduğumu&#8230;</p>
<p>Bir de şu dizelere göz atalım:<br />
Ete kemiğe büründüm diri değilim<br />
Bir gül bile yok şimdi, bir göl&#8230;</p>
<p>Bu dizelerde de görüldüğü gibi özellikle tasavvufî imgelerle kurulmuş olan şiirlerinde Yılmaz, yalnızlığını ya da kendini hiç ehlinden saymanın kuşatıcılığını, şiirinin bir vazifesiymişçesine olgunlaştırıyor. Özellikle Rilke’nin üstünde durduğu ‘küçük ölüm’ün bir parçası olmamak, gayesine ulaşmış ‘büyük ölüm’ün içinde yer alabilmek için yazıyor&#8230; İnsan, kendine has oluş tarzı içinde kırılganlık ve fanilikle kendi varlığını anlamaya çalışmaktadır. Ercan Yılmaz da bu kırılganlık ve faniliği İncire Yemin ederek bize neredeyse kusursuz bir şiir diliyle ifşa ediyor. Değil mi ki;</p>
<p>Sunağa vardınızdı; ve biz<br />
Söz’ün ‘sera’sında leyl-i mahfuz<br />
Da bekledik, neyi ve kimi, aruz<br />
Bildik? Gökten üç nar düştü, tuzsuz<br />
O Göl’e &#8230; Ki budur tek bildiğimizBir ilk kitap: Bahçeler Çözüldü<br />
Bir ilk kitapla karşı karşıyayız. Şairi tarafından geciktirilmiş ya da malum sebeplerden dolayı geciktirilmek zorunda bırakılmış bir ilk kitapla: “Bahçeler Çözüldü”&#8230; Şiirin artık yeni yüzyılla birlikte tamamen bir yararsızlığa, bir hiçe dönüştüğünü düşündüğüm bu zamanda şiirimizdeki görece ahlakî ve estetik çöküşün üzerine düşünmüş ve bu düşünüşle birlikte geçmiş şiirimizin değerlerine bir yeniden keşif sezgisiyle sarılmış olan Akgül, köklerini Batı’nın duyarlığından alan önemli estetik kuramlarını da kendi geçmiş şiir kültürüyle ilişkilendirerek algılama ve duyarlık anlayışımıza farklı bir estetik boyut getiriyor.<br />
Kendisiyle yaptığım bir konuşmada Bahçeler Çözüldü için ısrarla şu konular üzerinde durduğunu hatırlıyorum Akgül’ün: Geçmiş şiirimizin paradoksal tüm taraflarına hâkim olmanın da getirdiği eleştirel bir duyarlığın büyük bir ses ve dize işçiliğinde tezahür etmesi ve kitabın ana kimliğini, Divan Şiiri’nin doğal mekânı olduğu kadar merkezî metaforu da olan ‘bahçe’nin oluşturuyor olması. Nitekim gene Akgül’e göre bahçe’den yani Divan Şiiri’nden yararlanmak ancak “parçalı bir biçimde” mümkündür. Bu parçalı okumayı ilk gerçekleştiren Yahya Kemal olmuştur. Yahya Kemal, Divan Şiiri’ni lirizm ve ritimden ibaret görmüş, klasik söz ve anlam sanatlarına itibar etmemiştir. Bu durum da Yahya Kemal’in Divan Şiiri’ni seçici bir biçimde yani parçalı okuduğu anlamına gelir. “Bahçeler Çözüldü”deki şiirler de Divan Şiiri’nin ritim imkânlarından yararlanıyor; lirizm ve ritmin ironi ile bütünleştirilebileceğini de göstermeye çalışarak. Aynı zamanda dize içlerindeki “mış gibi” ifadeleri, lirik ve ritmik olan dizenin büyüsünü bozuyor. Böylece dize “mış gibi” ifadeleriyle hem lirik hem de ironik bir içeriğe kavuşuyor. Örneğin “mış gibi Leyla” başlıklı şiirde “dağıl mış gibi Mecnun dağlarda” dizesi lirik ve ritmik bir dizedir, bu anlamda geleneğin diliyle örtüşür; ama “Mecnun” mazmununu “mış gibi” ifadesiyle geçersiz kılar, ama bu geçersiz kılma, o dizenin lirizmine asla zarar vermez. Tasavvufi gönderimleri olan “mış gibi harita” başlıklı şiirde de “yokluk muş gibi okundu harita” ifadesi, mürşidi bir yol haritası olarak görmekle ilgili muhtemelen; ama o haritaya ilişkin ifade de, kuşkusuz “mış gibi” ifadesiyle geleneğin kodlarından, o geleneğin lirizmine zarar vermeden kaçıyor.<br />
Sonuç olarak “Bahçeler Çözüldü”, karşımıza “eski bir yeni zaman” gibi çıkıyor..</p>
<p>(Zaman Kitap Zamanı, 04.06.2007)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/serkanozanozagac/iki-genc-sair-iki-yeni-kitap/2007/07/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ENİS BATUR&#8217;UN YENİ ŞİİR KİTABI</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/orhankahyaoglu/sen-ile-ben-anlasinca/2007/06/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/orhankahyaoglu/sen-ile-ben-anlasinca/2007/06/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Jun 2007 17:22:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ORHAN KAHYAOĞLU</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=242</guid>
		<description><![CDATA[Enis Batur&#8217;un, kısa süre önce, yeni bir şiir kitabı çıktı: Neyin Nesisin Sen. En başta, Batur&#8217;un alışılmış bir şiir kitabı adı değildir bu. &#8216;Bir bildiği vardır&#8217; diye düşündük. Çünkü, her kitabının adı, yarattığı çağrışımlarla kitabın sorunsalını da kuşatır. Bir gizi, mantığı olsa gerektir bu adın. Nitekim, kitabı okuyup düşünürken inanılmaz bir işaretle karşılaştık. &#8216;Neyin&#8217; sözcüğündeki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Enis Batur&#8217;un, kısa süre önce, yeni bir şiir kitabı çıktı: Neyin Nesisin Sen. En başta, Batur&#8217;un alışılmış bir şiir kitabı adı değildir bu. &#8216;Bir bildiği vardır&#8217; diye düşündük. Çünkü, her kitabının  adı, yarattığı çağrışımlarla kitabın sorunsalını <span id="more-242"></span>da kuşatır. Bir gizi, mantığı olsa gerektir bu adın. Nitekim, kitabı okuyup düşünürken inanılmaz bir işaretle karşılaştık. &#8216;Neyin&#8217; sözcüğündeki &#8216;y&#8217; harfini düşersek, kitabın adında hep dört harfin kullanılışına rastlarız. &#8216;Enis&#8217; adını oluşturan dört harfin. &#8216;Sen&#8217; diye sorduğu kişi, aslında kendisi, kendi benidir. Zaten, şiiri şiir yapan hep bu sorgu olagelmiştir. Dolayısıyla Batur, kitabın başlangıç cümlesinde, adında, ilginç bir ironiyi, harf oyununu kendi adının harfleri yoluyla işaretlemektedir.<br />
Batur, ilk gününden beri, şiirde deneysellikten hiç korkmayan nadir şairlerden. Şiirle düzyazının birbirine çok yaklaştığı &#8216;şiirsel metinler&#8217;den oluşan kitapları var. Riskten hiç korkmaz. Zaten, geçen yıllar içinde onu ayrıcalıklı bir şair yapan bu arayışlar paralelinde oluşturduğu etkili şiir kitapları olmuştur. İlk dönem kitaplarından Nil ve yıllar sonra çıkan Kandil, Batur şiirinin farklı yüzlerini gösteren etkili kitaplardır. Gri Divan, Ağlayan Kadınlar Lahdi ve bir önceki yapıtı Ağırlaştırıcı Sebepler Divanı, onun şiirindeki birbiri üstüne katlanan değişkenliğin, dönüşümün önemli sembolleridir. Gri Divan&#8217;la birlikte başlayan bir Doğu-Batı Divanı kaleme alır. Ancak bu, iki farklı toplumlar öbeğinin bir sentez arayışı hiç olmamıştır. Onun şiir &#8216;ben&#8217;i bu yapıda daha çok ön plana çıkar. Çabası çoğu kez dilsel- kültürel arayışların ben&#8217;e yaslanan izdüşümleriyle bezelidir.<br />
Kırılganlıklar su yüzüne çıktı ?Batur, çok sayıda şiir ve şiir kitabı yazmasıyla da meşhurdur. Deneme ve diğer dalları da düşünürsek, inanılmaz bir üreticidir. Batur&#8217;un şiir kaynaklarına dönersek, riskinin ve yoğun üretiminin getirdiği zayıflıklarla da karşılaşılır. Daha doğrusu, çok iyilerin yanında, oldukça vasat şiirlerine de rastlanmıştır. Şiirleri tartma, ayıklama noktasında, biraz fazla heyecanlı bir Batur&#8217;la karşılaşılır. Bazen de, kendi şiirlerini, kitabını sorgulamayan bir Enis Batur&#8217;la. ?Neyin Nesisin Sen, Batur&#8217;un son vurguladığımız özelliklerine daha yakın bir kitap niteliğinde. En azından, kitabın adında işaretlenen dile, ironiye dair sorgunun karşılıklarına kitabın bütününde ulaşmak zor. &#8216;Lirik Şiirler&#8217;den oluşmuştur bu kitap. Dolayısıyla iç dökümlerin, insanın içindeki kırılganlıkların, ben sorgusunun biraz daha su yüzüne çıktığı ürünlerdir. Birinci bölüm &#8216;Kimin Nesisin Sen&#8217;, Batur&#8217;un aslında gitgide rafineleşen, olgunlaşan dilsel arayışlarının, lirizminin inanılmaz başarılı örnekleridir. Belki, kitabın en etkili bölümüdür bu. Şairin &#8216;sen&#8217;i ve &#8216;ben&#8217;i yoğun biçimde aynılaşır bu bölümdeki şiirlerde. On dört şiir, sone tarzında yazılmıştır. İçsel yoğunluk her şeyin önündedir. Müzik, farklı tonlarıyla, doğa ilginç renkleriyle bu sonelerin şiirsel ruhunu oluşturur. Bölümdeki on dört sonenin hepsi aynı hoşlukta mıdır? Tabii ki hayır. &#8216;Beşinci Kitabın Sonesi&#8217;, müzik ve doğanın nefis bir dilsel iç içeliğini yansıtır. Garip bir Batur lirikası vardır bu şiirde. Kendine has bir tonalitenin yanında, &#8216;aşk&#8217; sözcüğünü kullanmadan bir hüzünlü aşk şiirinin nasıl yazılabileceğinin de göstergesidir. Zaten, kitabın çarpıcı yanlarından biri &#8216;aşk&#8217; sözcüksüz de bir lirik kitap yazabilmenin çarpıcılığıdır. Dilsel incelik ve ustalık göstergesi olarak da &#8216;Taşayna Sonesi&#8217; anılabilir. &#8216;Sen&#8217;in, &#8216;ben&#8217;in ve varoluşun sorgulanışıyla da yüklüdür bu şiir. &#8216;Devler Periler Sonesi&#8217; Batur şiirinin spesifikliğini yansıtır. On dört sonenin bir de &#8216;+1&#8242;i vardır ki, iç sorgu ve gerilim de bu lirikanın kopmaz parçası durumundadır. ?Kitabın ikinci bölümü &#8216;On Türev, Bir Şükran&#8217;, şairin lirizminin gitgide damıtılışının yanında; dil kurgusu, dize oluşturması ve sözcük seçimindeki mükemmeliyetini yansıtır. İnanılmaz güçlü bir dilsel yapısı vardır bu şiirlerin. Hayatın, ilişkilerin, kırılganlıkların toplamıdır bu. Tutku, abartısız ve dozundadır. Batur şiirindeki lirizmin çıplaklığının, öne çıkışıdır bu şiirler. Özellikle bir bütün olan bölümün III. ve IX. Şiirleri şairin değindiğimiz hissiyatını çok iyi yansıtan örnekler. Bu bölümün bir başka özelliği, tüm şiirsel yapının, eski Fransız şair Maurice ScÃ¨ve&#8217;ye ithaf edilmesidir. Şairin şiirine duygusal göndermelerdir bu on şiirlik tek yapı. Bunun ardındansa, &#8216;Maurice ScÃ¨ve İçin Şükran&#8217; adlı bir son şiirle de karşılaşılır. Şiir, Batur&#8217;un bu şaire olan inanılmaz etkili, hüzünlü, özlem dolu dizeleriyle bezeli. ?&#8217;Kenetler&#8217; adlı yeni bölümün şiirleri, bir yanıyla önceki lirik parçaların bir devamı niteliğinde. Duygular, gözlemler, iç konuşmalar çeşitlenir. Aynı duyguyu taşıyan etkili bir meselle baş başa kalınır. Bu bölümde, öte yandan renklerin inanılmaz önemli duygusal sembollere dönüştüğü şiirlerde vardır. Batur&#8217;un kendi lirakasından Dylan Thomas&#8217;a duyduğu duygusal özlemin izlenimleriyle karşılaşılır. &#8216;Do Not Go Gentle Into Thak Good Night&#8217; adlı Thomas şiirine bir nazire midir bu şiir acaba? Ama, kuşatıcılığı olan kendine özgü bir imge dünyası yaratmış bir Batur şiiridir de. Bu bölümde, ayrıca, renkler cümbüşü var. Özellikle de lacivert, mavi, kırmızı ve siyah çokça belirgin. Aynı lirik sorunsal, kitabın diğer bölümü &#8216;Jean Dubuffet İçin Beş Şiir&#8217;de de geçerliliğini sürdürür. Doğaya, yalnızlığa kaçışın lirik tablolarını çizmeye çabalar bu bölümde. Gördükçe, görselleştikçe kendi ben&#8217;ine kapanan insanın renklerle farklılaşan halleri, Dubuffet&#8217;nin renkleriyle özdeşleşmiş olsa gerektir. Yazdıkları şiirlere pastoral şiirler demek hiç mümkün değildir. Ama, doğanın insan ben&#8217;iyle kesişen yakınlığı bu şiirin çağrışımlarını da beraberinde getirir.<br />
Simgelerle dolu bir şehir ?Enis Batur&#8217;un çoğu şiirinde olduğu gibi, bu kitabında da görsellik, resim ve müziğin yanında şiirindeki öykülemecilik daha bir öne çıkar. Bu son saptama &#8216;Mono No Aware&#8217; adlı bir başka bölümde de dikkate değer durumdadır. Gitgide zenginleşen görüntüler dünyası içe dönük bir öykülemeciliği de su yüzüne çıkarır. Şehir ve lirizm iç içeleşmekte, gündelik hayatın izlerine daha bir rastlanmaktadır. Örneğin &#8216;Gecenin Üçüncü Saati&#8217; adlı şiirde şehir kokusu, kesitleri yanında; garip, ürpertici, simgelerle dolu bir şehir tablosuna rastlanmaktadır. Evin içinden, cam kenarlarından dış dünyanın fotoğraflarını çekerken, kendi durumunu da devamlı sorgulayan bir Batur şiiri belirginleşir. Örneğin &#8216;Uzun Boş Satırlar&#8217; şiirinde. Bölümün son şiirleri görsellikle öykülemeci şiirin iç içe varoluşudur. ?Gerçi bu son andığımız bölümle birlikte, Batur&#8217;un ayıklayıcı, seçici yanından biraz uzaklaştığı hissedilir. Çünkü şiirler, önceki, bölümlerdeki gibi bütünlüklü bir olgunlaşmayı yansıtmaz. &#8216;Arı Bilgeyle Konuşmalar&#8217; adlı diğer bölümde, şiirlerin düzanlatım şiiriymiş gibi okunmasının yanında, öykülemeciliğin biraz fazla abartıldığına şahit oluyoruz. Etkili bir giz âlemine girip, bilgece bir arayışın izdüşümleri var bu bölümde. Ama yine de bir duygusal eksikliklerle de karşılaşılır yer yer. Örneğin IV numaralı şiirdeki duygusal yoğunluğa diğerlerinde rastlanmaz. ?&#8217;Büyükada Şiirleri&#8217; adlı bölüm, sanki fotoğraf kareleriyle bezelidir. Mutlak An, Çalarsaat, Çatkı, On Geçe gibi çok etkili şiirlerin yanında Arı Su gibi çocuksuluğun tamamen belirginleştiği, metinle şiir karışımı, bir tür poetik duruşu yansıtan örnekler de vardır. Ama, doğruyu söylemek gerekirse, Batur&#8217;un bu bölümde şiire dair ayıklamacı yanı hiç öne çıkmaz. Vasat olanları ya hissetmemekte ya da bölüme zorlamasına katmaktadır. Pervasızlar ya da Geçiş şiirleri gibi. ?&#8217;Bulut Defteri&#8217; ve &#8216;Pençe Defteri&#8217; adlı son iki bölüm de, Batur şiirine yakışacak örnekler değil. Ustalıktan da öte, yer yer bir bilgelik arayışına girmiş gözüküyor şair. Ama şiir gücü açısından, özellikle ilk bölümlerle karşılaştırılamayacak vasatlıkta şiirler var. Bu bölümlerin biraz zorlama yazıldığı, kitaba konduğu izlenimine kapılıyor insan. Son derece sıkı, yetkin, usta işi şiirleri, bölümleri okuduktan sonra kitabın estetik düzeyinde bir düşüşle karşılaşılıyor. Ustalaşmış şairlerin seçiciliği her zaman diğer şairlerden daha önemlidir. Batur&#8217;un bu noktada hep savruk bir yanı var. Bunu, çok şiir ve şiir kitabı yazmaya mı yormalı? Büyük olasılıkla. Ustalaşmış şairlerin de, yer yer vasatın içinde gezindiği bilinir. Ama işi sıkı tutan, ayıklamayı bilen, yazdığı her şiiri tartıp biçebilenlerin büyük ustalar olarak kalacağı da aşikâr. ?<br />
NEYİN NESİSİN SEN ?Enis Batur, Kırmızı Yayınları, 2007, 182 sayfa, 15 YTL</p>
<p>(RADİKAL KİTAP, 18.05.2007)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/orhankahyaoglu/sen-ile-ben-anlasinca/2007/06/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

