<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Şiir ve Şiir Yazıları</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/alintilar/siir-ve-siir-yazilari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Feb 2012 22:09:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>YERYÜZÜ YORGUNLUĞU</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/umitzeynepkayabas/yeryuzu-yorgunlugu/2011/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/umitzeynepkayabas/yeryuzu-yorgunlugu/2011/12/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 22:08:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÜMİT ZEYNEP KAYABAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir ve Şiir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12589</guid>
		<description><![CDATA[Üzerime yeryüzü yorgunluğu yağıyor Çoğalan sabırla Har olup Meryem kokan kadınları ağırlıyorum Dağılan sis Sarhoş ediyor yol  kıvrımlarını. Göğsümdeki sızı siliyor Annemin göz yaşlarını Hiç anlamadım Allah’ım Alnıma yazılanları -Bağışla şaşkınlığımı Teşekkür ederim… ‘bela’ dedim iyi ki İlk ve son sözümü sana verdim Hangi insan ağzıma yaklaşsa Terk ediyorum gölgemi Bak!  Can tanesi Gül taş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Üzerime yeryüzü yorgunluğu <span id="more-12589"></span>yağıyor<br />
Çoğalan sabırla<br />
Har olup<br />
Meryem kokan kadınları ağırlıyorum</p>
<p>Dağılan sis<br />
Sarhoş ediyor yol  kıvrımlarını.<br />
Göğsümdeki sızı siliyor<br />
Annemin göz yaşlarını</p>
<p>Hiç anlamadım Allah’ım<br />
Alnıma yazılanları<br />
-Bağışla şaşkınlığımı</p>
<p>Teşekkür ederim… ‘bela’ dedim iyi ki<br />
İlk ve son sözümü sana verdim<br />
Hangi insan ağzıma yaklaşsa<br />
Terk ediyorum gölgemi</p>
<p>Bak!  Can tanesi<br />
Gül taş kesiliyor açmadan</p>
<p>-Bir yerden tanışıklığımız var<br />
Belki de aynı yüzün ağrısından</p>
<p>Nasıl gizleyecekse yeryüzü tanrıdan ellerimi<br />
Aramızda kalan kısa bir takip mesafesi</p>
<p>Kolları olmayan insanın sığınışı gibi<br />
Sığınıyorum kalabalık ruhuna<br />
Hissediyor musun ki</p>
<p>En son konuşuyor diş ağrısı<br />
Diyor ki – dünya yeniden yaratmalı yorulduğumuzda</p>
<p>Silemiyorum<br />
Ölü taklidi yapan kızların dudağından<br />
Böğürtlen lekesini<br />
Öyle çok alıştık ki<br />
Solmuş kasımpatıların huzursuzluğuna<br />
Masal cinlerine dilek tutmaya<br />
Kirli kâğıtların altındaki suyun imzasına</p>
<p>Karşıki dağın suyuna gitmeyen ağaç<br />
Anlatsana<br />
Yüzsüzlükten zevk alan insanlara<br />
Açlığı.<br />
Hadi anlat -  Arsızlığın can yakışını<br />
Koparıyorum topraktan şehadet parmağımı</p>
<p>Ben<br />
Dünyanın ortası<br />
Sen Kıyısı ve uzağı<br />
Aynı ağızdan öpüyoruz yalnızlığı</p>
<p>Giderken sevgilim – Tek bir gölge gibi düşüyoruz<br />
Yeryüzünün yüreğine<br />
<em>(Paris /  Kasım/  2010)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/umitzeynepkayabas/yeryuzu-yorgunlugu/2011/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YEATS: BİR KIRLANGICIN UÇUŞU</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/aliduman/yeats-bir-kirlangicin-ucusu/2011/06/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/aliduman/yeats-bir-kirlangicin-ucusu/2011/06/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Jun 2011 11:02:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ALİ DUMAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir ve Şiir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=10951</guid>
		<description><![CDATA[“Güzelliğin kendi umarsızlığından, uykulu bilgeliğin Gece yarısı kandilinin yağından doğmadığı bir yerde.” W. B. Yeats W. Butler Yeats’ten bahisle bahsini ettiklerimizin başında, hiç şüphesiz şiir ile gençlik-yaşlılık ilişkisi gelir. Bu bahiste emin olunan şey, ne sebepten olursa olsun şiirin genç zihinleri mesken tuttuğu; yılların zulmüne uğramamış bedenlerde ziyadesiyle oyalandığıdır. Şiir, ortaya çıkan eserin keyfiyetinden bağımsız olarak, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Güzelliğin kendi umarsızlığından, uykulu bilgeliğin</p>
<p>Gece yarısı kandilinin yağından doğmadığı bir yerde.”</p>
<p><em>W. B. Yeats</em></p>
<p>W. Butler Yeats’ten bahisle bahsini ettiklerimizin başında, hiç şüphesiz şiir ile gençlik-yaşlılık ilişkisi gelir. Bu bahiste emin olunan şey, ne sebepten olursa olsun şiirin genç zihinleri mesken tuttuğu; yılların zulmüne uğramamış bedenlerde ziyadesiyle oyalandığıdır.<span id="more-10951"></span> Şiir, ortaya çıkan eserin keyfiyetinden bağımsız olarak, bir gerilimin ifadesidir. Söz konusu gerilim ise, insanın “sırığa geçirilmiş bir paçavra”ya (Yeats) benzemediği yılların mahsulüdür. “Kim hayatının sonuna kadar şair kalabilir ki?” diye sormuştu bir şairimiz. Eliot da, Yeats’in ölümünden bir yıl sonra (1940) kaleme aldığı ünlü denemesinde, İrlandalı şairi istisna ederek bildik kuralı hatırlatır: “Teoride bir şairin orta yaş veya yaşlılıktan önce herhangi bir zamanda, ilhamdan veya şiirde ifade etmek istediği özden mahrum kalması için hiçbir sebep yoktur. Hayatın bahşettiği çeşitli tecrübeleri yaşama gücüne sahip olan bir insan, hayatının her on yıllık devresinde kendini farklı bir dünyada bulur ve dünyaya çok farklı bir açıdan baktığı için de sanatının özü sürekli bir şekilde yenilenir. Bununla beraber, gerçekten pek az şair, yılların getirdiği bu değişme hızına ayak uydurabilmiştir. Aslında bu çeşit bir değişmeyi kabul edebilmek, tabiatüstü bir dürüstlük ve cesaret ister. Şairlerin çoğu, ya gençliğin tecrübelerine asılı kalırlar ve yazıları ilk eserlerindeki tecrübelerin samimiyetten yoksun bir ifadesi olmaktan ileri gidemez ya da coşkularını geride bırakıp eserlerinde sadece düşüncelerini ifade etmeye başlarlar.”</p>
<p>Eliot’a göre bir şairin olgunlaşması, yani “şiirlerinde ifade edecek yeni şeyler bulabilmesi ve bunları ilk şiirlerinde olduğu kadar iyi bir şekilde ifade edebilmesi bir mucizedir.” Üstad, bu anlamda en kusursuz örneğin Shakespeare olduğunu vurgular. Ancak Yeats’in durumu, bu mucizevî istisnayı daha da istisnaî kılmaktadır. Zira gençliğinde de eli yüzü düzgün, ‘antolojilik’ şiirler yazmakla birlikte Yeats şiirinin referansını, şairin handiyse elli yaşından sonra yazdığı şiirler oluşturur. Yeats, yaşlandıkça Benjamin Button misali eseri gençleşmiş bir şairdir. Nitekim Yeats’in kendisi de bu tuhaf diyalektiğin altını, aklımda yanlış kalmadıysa “Ben gençken şiirlerim yaşlıydı, şimdi ise ben yaşlıyım ama şiirlerim genç.” diyerek gayet veciz biçimde çizer. Dublin’li şair, 1914’te yayınladığı “Responsibilities” (“Sorumluluklar”) adlı kitabında “bir göçmen kuşun bilgeliği ve içgüdüsü ile” büyük şiirin atmosferinde uçmaya başlar. “Geçti O Dans Ettiğimiz Günler” şiirinde “//Daha bugün düşündüm, / Saat tam öğleyi gösterirken, / Değneğine dayanan bir adam / Bir yana bırakıp her numarayı, / Durmadan şarkı söyler / Gence de kocakarıya da / Yere serilinceye kadar.” diyen şairin ölüm tarihi 28 Ocak 1939; vasiyetnamesi kabul edilen “Under Ben Bulben” adlı şiirin altına düştüğü tarih ise 4 Ekim 1938’dir (Cem Taylan; Modern İngiliz şiiri: William Butler Yeats ve Ezra Pound).</p>
<p>Eliot, Yeats ile ilgili denemesine bir Nobel gerekçesini andıran şu satırları düşürürken mübalağa etmediğinin farkındadır: “Yeats, büyük bir şair olmasaydı, onun genç şairler üzerindeki etkisi de böyle büyük olmazdı. Burada sözü edilen etki şairin şahsiyetinden, sanatından ve ustalığındaki olağanüstü gelişme için gereken çabayı besleyen soylu ihtirastan kaynaklanmaktadır.” Şüphesiz ki Ezra Pound ile tanışmasının, İrlanda Tiyatro Hareketi ile ilişkisinin ve 1916 Paskalya ayaklanmasının Yeats şiiri üzerinde biçimlendirici etkileri</p>
<p>olmuştur. Ancak Yeats şiirinin sırrını, biraz da bir devrin sonuna yetişmiş genç şairin, yeni bir çığır haline gelerek olgunlaşmasında aramak gerekir.</p>
<p>Cevat Çapan’ın çevirdiği ve bir kısmını daha önce “Çağdaş İngiliz Şiiri Antolojisi” kapsamında yayınladığı otuz Yeats şiirini (orijinal metinlerle birlikte) bir araya getiren “Her Şey Ayartabilir Beni”, hakiki şiir okurunun çantasından başucuna, başucundan çantasına seyahat edip duracak bir kitaba ve Yeats’in şiirine yakışan kusursuz bir yayıncılık çabasını yansıtıyor. Yeats, insanı teshir eden bir şair. Bu toplamı okurken büyük bir şairin dokuduğu bir seccadenin; sutavuğu ile kuğunun Kelt renkleri içinde ışıdığı bir seccadenin karşısında hissettim kendimi. Hem “Vision” yazarının kendisi de itiraf etmiyor mu otobiyografisinde: “Nefret ettiğim Huxley ile Tyndall, çocukluk yıllarımın kendi halindeki dininden koparıp aldılar beni. Bunun üzerine ben de yeni bir din yarattım.”</p>
<p>“Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar…” diye başlayan uyarıyı hiçe sayarak, Yeats’in “İç Savaş Günleri Üstüne Düşünceler” şiirinin “Penceremin Yanındaki Sığırcık Yuvası” adlı bölümünün tamamını buraya alıyorum:</p>
<p>“Arılar yuva yapıyor sıvası dökülen</p>
<p>Duvarın çatlaklarında ve oraya</p>
<p>Çerçöp ve sinek getiriyor kuşların anaları.</p>
<p>Duvarımın sıvaları dökülüyor, bal arıları,</p>
<p>Gelin, sığırcığın boş yuvasında kendi yuvanızı yapın.</p>
<p>Her yandan kuşatılmışız ve kapılar kilitlenmiş</p>
<p>Kararsızlığımızın üstüne, bir yerde</p>
<p>Bir adam öldürülüyor, bir ev kundaklanıyor,</p>
<p>Ama açıkça anlaşılmıyor olup bitenler:</p>
<p>Gelin, sığırcığın boş yuvasında kendi yuvanızı yapın.</p>
<p>Taşlardan ya da odunlardan bir barikat,</p>
<p>On dört günü geçen bir iç savaş;</p>
<p>Dün gece o genç askerin ölüsünü</p>
<p>Kanlar içinde yolun ortasına yuvarladılar:</p>
<p>Gelin, sığırcığın boş yuvasında kendi yuvanızı yapın.</p>
<p>Boş düşlerle beslemişiz kalplerimizi,</p>
<p>Kalpler saldırganlaşmış bu yüzden;</p>
<p>İçimizdeki kin daha yoğun</p>
<p>Duyduğumuz sevgiden; Ey bal arıları,</p>
<p>Gelin, sığırcığın boş yuvasında kendi yuvanızı yapın.”</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK KİTAP, 01.06.2011) </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/aliduman/yeats-bir-kirlangicin-ucusu/2011/06/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÜZÜME DOĞRU MUSTAFA ATAPAY</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/aliduman/uzume-dogru-mustafa-atapay/2011/06/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/aliduman/uzume-dogru-mustafa-atapay/2011/06/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Jun 2011 19:44:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ALİ DUMAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir ve Şiir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=10931</guid>
		<description><![CDATA[Ben vücuttan fışkıran ışığın resmini yapıyorum. Egon Schiele Son yılların dikkat çeken genç şairlerinden Mustafa Atapay’ın, adından daha ziyade erken dönem şiirlerini içerdiği anlaşılan ilk kitabı ‘Eski Kalp’, geçtiğimiz yılın son günlerinde, Yitik Ülke Yayınları tarafından yayımlandı. Öte yandan Atapay’ın çeşitli dergilerde yayınladığı halde Eski Kalp toplamının dışında bıraktığı ve kanımca Eski Kalp’in kimi problemlerini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Ben vücuttan fışkıran ışığın resmini yapıyorum.</em><br />
<strong>Egon Schiele</strong></p>
<p>Son yılların dikkat çeken genç şairlerinden Mustafa Atapay’ın, adından daha ziyade erken dönem şiirlerini içerdiği anlaşılan ilk kitabı ‘Eski Kalp’, geçtiğimiz yılın son günlerinde, Yitik Ülke Yayınları tarafından yayımlandı.</p>
<p>Öte yandan Atapay’ın çeşitli dergilerde yayınladığı halde Eski Kalp toplamının dışında bıraktığı ve kanımca Eski Kalp’in kimi problemlerini aşarak mesafe katettiği tereddütsüz söylenebilecek Tenimde Bir <span id="more-10931"></span>Böcek, Tufan, Ufuk Ötesi, Ruh Sözü gibi şiirlerini de bu kısa değerlendirmeye dahil etmekte fayda var.</p>
<p>Hemen söylemek gerekir, özellikle amaçlanmamakla birlikte oldukça kapalı ve güç anlaşılır bir şiir Atapay’ın şiiri. Kapalılık, Atapay’ın “eşyanın içindeki gizli gerilimi” hisseden bir şair olmasından kaynaklanmaz. Bilakis Atapay’ın şiiri eşyadan değil ben’den yola çıkan son derece “benmerkezci” bir şiirdir ve bana göre kapalılığının temel nedeni de budur. Şairin bakışı doğrudan doğruya eşyaya yönelmez. Gözleri, deyim yerindeyse iç dünyasına saplanmış birer çivi (‘iğne’) gibidir. Bütün eğretilemeler, bütün imajlar aslında ben’den kaynaklanmakta, eşya ben’in kendi kendini ifşası için bir vasıta olmaktadır. Atapay’ın okurun beklentisine yüz vermeyen, sarsan, şaşırtan mısralarının, yer yer tek başına kaldığı izlenimini bırakan imajlarının bu bağlam içinde okunması gerekir.</p>
<p>Benmerkezcilik, Atapay’ı genel-geçer şiir algılarının uzağına taşımakla kalmaz, Eski Kalp’i ayrıksı bir kitap haline getiren özgünlük arayışını da açıklar. Bu bakımdan, 80 kuşağı içinde kendilerine mahsus şiir dünyalarıyla öne çıkan Sami Baydar, Hüseyin Atlansoy, Serdar Koçak gibi isimlere, belli bir özgüven farkıyla, akraba olduğu öne sürülebilir Atapay’ın. Bununla birlikte yukarda sözünü ettiğim ‘benmerkezcilik’inde bir çerçeveye oturtulması açısından, benim temel iddiam, Atapay’ın poetikasının, Trakl ve Benn başta olmak üzere alman ekspresyonistlerinin poetikasıyla önemli ölçüde örtüştüğü yönündedir: “Benn’e göre şair kendi iç sesini takip etmelidir. Aslında bu sesi hiç kimse duymaz. Şair bu sesin nereden geldiğini bilmez, ne istediğini de bilmez ama onu takip etmelidir. Yaratma zorunluluğu içindedir. Şiirler mutlak umutsuz olmalıdırlar. Hiç kimseye yönelmemeli, hiç kimseyi muhatap edinmemelidirler. Karanlıklardan ve derinliklerden kaynaklarını almalı, gerçekleri bir nebze içinde barındırmalıdırlar. Dini elden bırakmalı, kolektif olanın ardından koşmalıdırlar.” (Zeynep Sayın’dan aktaran Ahmet Sarı; Türk ve Alman Poetikasının Kitabı).</p>
<p>Eski Kalp, bir yandan pesimist, içedönük bir mizaca ve ‘yabancı’ bir bireye işaret ederken bir yandan da hayattan kovulan, ‘sürgündeki’ şiirin ve şairin ödediği bedele tanıklık ediyor. Ezici, ‘acı’ bir yalnızlığın bir yazgı gibi kapladığı bu şiirde, tek şahıs zamiri ‘ben’ olacak, şairin seslendiği bir ‘sen’ ya da ‘siz’ bulunmayacaktır. Her ne kadar Eski Kalp’te öne çıkan ‘anne’, ‘baba’ gibi figürler varsa da büyük ölçüde şairin şahsi sembolizminin bir parçası haline getirildikleri görülür. Aslında, Atapay’ın bütün ilgisi kendi iç sesine, metafizik gerilimin kaynağındaki ‘öteki ben’e yöneliktir: “/çıkrıklarla kalbimi zaptedip kuyuya salıyorum geceleri/karanlığın bildiği bir şey var/” (Tenimde Bir Böcek), “İçinden bir gizle seçilen yol/Şarabı değil şerbeti arıyorum/Hiç boşalmayan bakraçlar/Tahta çanaklar güneş ve üzümler” (Ufuk Ötesi).</p>
<p>Atapay, Eski Kalp’in iyi örneklerinde, yer yer mısra tekniği açısından da yakınlaştığı Cahit Zarifoğlu gibi, ‘blok’larla yazıyor. Görece uzun ve ‘hız’ yapan bu şiirlerde yakaladığı</p>
<p>açılımla şiirin içinde ‘dili geç çözülen’ bir şair izlenimi de bırakıyor öte yandan. ‘Ağaç’, ‘böcek’, ‘kabuk’ simgeleri aracılığıyla her fırsatta bu psikolojik açılımı özlediğini ima eden Atapay (“Yaprakların şeffaf/Niye kabuğun var”, Heves Ve Hüner, “Daha ağzımda kabuk/Ruhun sakızından kopan söz”, Ruh Sözü), dili çözüldüğünde yakaladığı o kendilikle mısraları yerli yerine oturtuveriyor. Eski Kalp’in en güzel şiirleri de bence bu açık ilhamı taşıyan ‘Halı’, ‘Üç Ayaklı Atlar İçin’, ‘İstiklal Şaşıyor’ gibi şiirlerdir.</p>
<p>Suçluluk duygusu, günah; ötekinin ve Tanrı’nın inkârı/aranışı; kişisel ve toplumsal çöküşe duyulan tepki, lânetleme; daha serinkanlı bir örneğine İsmet Özel’de rastladığımız ‘şeytani kimlik’ Atapay’ın dünyasını belirleyen diğer önemli unsurlar. Yeri gelmişken ayrıca belirteyim, ‘benmerkezcilik’ ve burada andığım bazı temalar itibariyle psikanalitik düzlemde bir okuma ve yorumlama çabasına özellikle müsait Atapay’ın şiiri.</p>
<p>Atapay, Eski Kalp’e girmemiş, yazımın başında adlarını andığım son derece güzel şiirlerinde daha coşkun bir söyleyişe yaslanıyor. Zarifoğlu’nun incelikli tesbitiyle, şiirlerin içindeki “el kol hareketleri”nden bu coşkuyu fark etmek mümkün. Çağrışımlardan hız alan, emir kipinde ünlemlerle dolu, öfke aktaran şiirler bunlar. Zaman zaman büyüklük hezeyanlarına varan bir özgüven artışının eşlik ettiği/kurgulandığı, metafizik ürpertiden doğan kılıç gibi kesin ve keskin mısralar dikkat çekiyor. Atapay’ın Eski Kalp’in dağınık ve kısmen muğlak mimarisinden koptuğu, çok sözle çok şey söylemeyi değil az sözle çok şey söylemeyi tercih ettiği aşikâr.</p>
<p>Son söz olarak, kendi payıma bu şiirin önemli, dikkatle izlenmesi gereken bir şiir olduğuna inanıyorum. Vaat taşıyan, gebe bir şiir çünkü Atapay’ın şiiri.</p>
<p><strong>(SONRA EDEBİYAT, MAYIS – HAZİRAN 2007)</strong><strong></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/aliduman/uzume-dogru-mustafa-atapay/2011/06/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GİRESUN&#8217;DA BİRDENBİRE İKİ ŞAİR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/metintonbul/giresunda-birdenbire-iki-sair/2010/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/metintonbul/giresunda-birdenbire-iki-sair/2010/08/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Jul 2010 22:01:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>METİN TONBUL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir ve Şiir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=8658</guid>
		<description><![CDATA[Mustafa Akar’ın Küçük Bir Gökada’dan sonraki ikinci şiir kitabı olan Tenezzül’ü okuduğum sırada bir şiir, gerek iki şair arasında gerçekleşen bir atışmayı andırdığı, gerek donanımlı mısralar barındırdığı için gerekse de başlığında kendi memleketimin ismiyle karşılaştığım için dikkatimi çekti ister istemez. ‘Giresun’da Birdenbire Bir Merdiven’ bahsettiğim şiirin ismi. Okunduğunda şiirin bir hikayeye sahip olduğu ve bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mustafa Akar’ın Küçük Bir Gökada’dan sonraki ikinci şiir kitabı olan <span id="more-8658"></span>Tenezzül’ü okuduğum sırada bir şiir, gerek iki şair arasında gerçekleşen bir atışmayı andırdığı, gerek donanımlı mısralar barındırdığı için gerekse de başlığında kendi memleketimin ismiyle karşılaştığım için dikkatimi çekti ister istemez. ‘Giresun’da Birdenbire Bir Merdiven’ bahsettiğim şiirin ismi. Okunduğunda şiirin bir hikayeye sahip olduğu ve bir mesele etrafında genişlediği hemen fark ediliyor. Bunun yanında ilk mısrasında ‘ismail’ adının geçmesi, bu şiirin iki şair arasında karşılıklı olarak kaleme alındığını gösteriyor okuyucuya. İsmail’in kim olduğunu anlamak ise Mustafa Akar’ı tanıyanlar ve takip edenler için zor olmasa gerek. “Giresun’da Birdenbire Bir Merdiven” şiiri; ‘Tenezzül’ kitabına girmeden çok önceleri, Kırklar dergisinin 2004 yılı Mayıs-Haziran sayısında İsmail Kılıçarslan’ın da aynı ismi taşıyan şiiri ile beraber yayınlanmış, her iki şairin ve aynı zaman da her iki dostun da ortak dertlerinin ürünü olan ve karşılıklı bir atışma şeklinde cereyan eden bir metindir. İki şairin birbirlerine aynı ada sahip şiirler yazması ve bunun bir atışma şeklinde kendini göstermesi denilince akla hemen İsmet Özel ile Ataol Behramoğlu’nun “Yıkılma Sakın” şiirleri gelir. Mustafa Akar ile İsmail Kılıçarslan’ın “Giresun’da Birdenbire Bir Merdiven” şiirleri ise bu alanda bir başka örnek olması açısından önemlidir.</p>
<p>Şiire “sen bu şiiri eninde sonunda yazacaksın ismail” mısrası ile başlıyor Mustafa Akar. İsmail Kılıçarslan ise kendi şiirine “ben bu şiiri eninde sonunda yazacağım mustafa” diye bir giriş yaparak Akar’a cevap veriyor. Her iki şiirde aynı dönemde yazılmalarına rağmen ilk mısralarında İsmail Kılıçarslan’ın imlenmiş olması şiirlere ilişkin ilk işaretin ondan geldiğine delildir adeta. Buna rağmen hangi şiirin daha önce yazıldığını farketmek istersek; şiirinin içerisine “giresun’da birden bire bir merdiven” ifadesini yerleştiren ve bunu başlığa taşıyarak şiirlerin başlığını koymuş olan Akar’ın öncelikli yazdığını söyleyebiliriz sanırım. Şiirler, muhtemelen iki şairin Giresun’da bir merdiven başında aniden karşılaşmaları neticesinde meydana gelen duygusal yoğunluğun yansımalarıdır. Akar, “ezra ve teb şehrinden iki anıt gibi iki şairin karşılaşması” mısrası ile, karşılaşmalarını eski uygarlıkların anıtları ile özdeşleştirerek meseleye yüksek bir değer biçtiğini vurgularken, aynı vurguyu Kılıçarslan ise “bir merdiveni çıkınca birdenbire bir küçük adayla karşılaşmak gibi olacak” mısrasıyla gerçekleştirir. Her ikisi de şair olmalarının yanısıra aynı zaman da iyi birer arkadaştırlar. Mustafa Akar Giresun doğumludur ve orda uzun bir süre yaşamıştır. Buradan yola çıkarak şiirlerin yazılma zamanlarının İsmail Kılıçarslan’ın geçici bir süreliğine Giresun’da bulunduğu zamana denk geldiğini düşünebiliriz</p>
<p>Şiirlerin anlam sahasına karışma denemeleri yaparsak; ikisinin de yazıldıkları dönemdeki mevcut siyasi ve sosyal akıbete dair bir eleştiriyi bünyelerinde barındırıyor olmalarının yanı sıra lokal anlamda adına sağ kesim veya İslami kesim adı verilen oluşumun sürüklendiği seküler yaşam çizgisinin, onların hayat nizamlarını şekillendirdiği / şekillendireceği yönündeki  kimi kaygıları başarıyla yansıttıklarını söylenebilir. Şiirlerin 2000’li yılların başında yazılmış ve yayınlanmış olmasından yola çıkarak iki şairinde meselesinin odağında, İslami çevrede 28 Şubat darbesiyle sahasını genişleten çözülmenin, sekülerleşmenin yoğunluk kazandığı toplumsal atmosfere yönelik eleştirel tavırların  yer aldığını görürüz. Dönem itibariyle 28 şubat sürecinin baskısı devam etmektedir fakat şiirler içe dönük söyleyiş karakterleri nedeniyle bir nevi özeleştiri niteliği taşımaktadırlar.</p>
<p>“bir düşün insanlık dediğimiz şey tam da gelip masamıza konmuşken</p>
<p>kara bir gölge gibi aramızda sağ siyaset, rahmetli turgut özal ve döviz paritesi</p>
<p>ve mesela yalanlar yani pardon kardeşim isa ve harun ve musa ve allah&#8217;ın rızası</p>
<p>daha çok kanla mesela daha çok prezervatifle nişantaşında kafelere daha çok gitmekle</p>
<p>dur burada mustafa, biraz soluklan, bir çay iç ve başlasın dem ve kün ve lahavle” (İ.Kılıçarslan)</p>
<p>28 şubat kararlarıyla markaja alınan islami hayat formu; hem bürokratik elit tarafından hem de islami yaşam çizgisini takip ettiği düşünülmekte olan  birtakım grupların ve bireylerin eliyle çözülmeye ve dönüşüme uğratılmıştır. Postmodern darbe adıyla maruf bu darbe, islami kesimin sekülerleşmesine, hassasiyet noktalarının törpülenmesine ve zamanın sosyal, siyasal ve ekonomik şartlarına intibak ettirilmesine giden yoldaki rayları döşemiştir döşemesine ama bu türden bir çözülmeyi boşa çıkarmak için de yeterli direnç gösterilememiştir. Dönemin sembol mağduriyetlerinden en öne çıkanı kuşkusuz ki başörtüsü sorunudur. Mustafa Akar bu yöndeki özeleştirisini şiirin en güzel mısralarından biri olan “niye bu kızlar saçını açtı dünyaya böyle” ifadesi ile kotarmaktadır. Kılıçarslan ise anladığımız kadarıyla kendisini bir nebze de olsa dışında tuttuğu bu kesimi eleştirirken yukarıya aldığım mısralardan faydalanır. Üslubu serttir ve bu sertliğini de şiirde birçok mısrada geçen “lahavle” sözcüğü ile pekiştirme yoluna gider. O, yürürlükteki sistemden rol çalan insanı hedefine alırken Mustafa Akar’ın eleştirisi, toplumun trajik haline yapılan göndermelerle şekillenmektedir daha çok.</p>
<p>“bizi unutuşa kadar parçalayacaklar mı dersin</p>
<p>isa ve hızır ne zaman inecek yeryüzüne</p>
<p>beyazlardan dante’yi bach’lardan our lady’yi niye seçtik</p>
<p>niye bu kızlar saçını açtı dünyaya böyle</p>
<p>sen neden şimdi durup dururken “kan yalnızlığı” dedin” (M. Akar)</p>
<p>“kan yalnızlığı”; İsmail Kılıçarslan’ın bir yanda çektiği yabancılaşma sancılarını  bir yanda da modernizm ile yaşadığı kan uyuşmazlığını aktardığı “çok üzgünüm” şiirinde geçen bir ifadedir. Akar o şiire gönderme de bulunarak arkadaşının yaşadığı yabancılaşmaya dair merakını açık eder böylelikle. Yaşam seyrine dönük birtakım ipuçlarını şiirine yerleştirmekten imtina etmeyen şair, şiirden de anlaşılacağı gibi kendisini İslami kesimden ayrı tutmuyor ve içeriden bir sese sahip olarak kuruyor şiirin dilini. Lakin farklı olarak eylemselliğini ve sosyal savrulmaya karşı azmini ön plana çıkararak başka bir köşede konuşlandırıyor kendini. Fırtınaya tutulmasına rağmen duruşunu muhafaza etme iradesine sahip bir edayla kotarmaktadır şiirini.</p>
<p>“raflara dizili düş reçelleri, bizim yorgun geçmişimiz</p>
<p>uzanıp bir 216 yakıyorum, yalancıktan sirocco esiyor</p>
<p>suda armalar okuyorum: ateş yılgını, yitik bir şey, bogaerde</p>
<p>evlerine ve işyerlerine kapanan İslamcı ağabeylerimiz</p>
<p>biz çiğ fırtınası altında mevdudi okurduk</p>
<p>bir taş plağa özenerek otuz üç kere dönerdi dünya</p>
<p>ben önceden bakma sen tuhaf yığılırdım şiire</p>
<p>gösteri yapan fokları, yitik kavimleri, penelope’yi falan da sevmem hiç” (M. Akar)</p>
<p>Akar, “evlerine ve işyerlerine kapanan İslamcı ağabeylerimiz / biz çiğ fırtınası altında mevdudi okurduk” mısralarıyla durduğu yeri tahkim etmeyi başarıyor. Yorgun bir geçmişe sahiptir şair ve yılmış vaziyette ağırlamaktadır düşlerini artık. “gösteri yapan fokları, yitik kavimleri ve penelope’yi” sevmemesi de fikri ve ahlaki düzlemde bir pazarlama nesnesi olmayı, çözülmeye uğramayı reddetme kararlılığına yatkın olması ile anlamlandırılabilir. Benzer hassasiyetler Kılıçarslan’ın şiirinde de kendini gösterir.</p>
<p>“sığınmak istiyor insan gibi, yapamıyor ne de olsa katlanamıyor kendine, eskiyor</p>
<p>hep beraber susmak istiyor, hep beraber dua, şükür, diğer teknik ayrıntılar” (İ. Kılıçarslan)</p>
<p>Mustafa Akar’ın şiirinin omurgasını oluşturan mısralardan en can alıcısı “niye bu kızlar saçını açtı dünyaya böyle” olurken, bana kalırsa içsel eleştirisinin doruğuna ulaşmış “isa ve hızır ne zaman inecek yeryüzüne / beyazlardan dante’yi bach’lardan our lady’yi niye seçtik” mısraları da şairi anlama çabamızda bize ışık tutacak önemli öğelerdir. Doğu-Batı arasındaki sıkışmışlığımızı ‘dante’ üzerinden okuma yoluna gider şair. Bilindiği gibi Dante, büyük eseri olan İlahi Komedya (La Divina Commedia)’sını;  Cehennem, Araf, Cennet isimli üç ciltten meydana getirmiştir. Hıristiyanlık inancında araf kavramına yer yoktur dolayısıyla Dante bu eserini yazarken İslami kaynaklardan faydalanmıştır. Our lady ise Güney Amerika’da bulunan ve bünyesinde kilise, sinagog ve cami bulunduran bir otelin adıdır. Yani şair, Batı’nın İslami nüanslar taşıyan eserlerini kendimizle ilişik kılmamızın bir sebebe binaen olduğunu ve bu sebebi keşfederek doğu-batı arasındaki sıkışmışlığımıza bir çözüm üretilebileceğini ifade etmeye çalışmaktadır.</p>
<p>Yukarıda şiirlere bakmaya çalıştığımız perspektiften ayrı olarak onları bir de poetik özellikleri bakımından değerlendirmeye tabi tutarsak; Kılıçarslan ve Akar’ın neo epik tarzın sularında seyir ettiklerini söyleyebiliriz. Yalnız Akar’ın şiiri diğerine nazaran imge yönünden kuvvetlendirilmiş yapısıyla farklılık gösterir.  Söyleyiş güzelliğine ve şiirselliğe daha hakimdir. İki şair de Türk şiirinde aynı kuşağa yani 2000’li yıllar şiirine mensuptur. “Giresun’da Birdenbire Bir Merdiven” şiirleri de aynı zamanda yapı özellikleri itibariyle de bulundukları kuşağın şiir anlayışını ele veren çalışmalardır. Akar’ın şiirdeki ironik finali ile bitirelim biz de; “ bırak kocasın dünya, nasıl olsa cennet otuz iki yaşında”</p>
<p>(İkindi Yağmuru Dergisi / Şubat-Mart 2010)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/metintonbul/giresunda-birdenbire-iki-sair/2010/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ŞİİR ÜSTÜNE ÜÇ YAZI</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/mustafacelep/siir-ustune-uc-yazi/2009/07/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/mustafacelep/siir-ustune-uc-yazi/2009/07/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2009 06:35:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MUSTAFA CELEP</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir ve Şiir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=5275</guid>
		<description><![CDATA[1-MÜCADELECİ ŞİİR &#8211; 2 Şiir , en nihayetinde, insanın kendiyle bir hesaplaşma denemesidir. Şair , kendiyle hesaplaşırken aynı zamanda-ön planda veya arka planda- içinde yer aldığı ya da tanığı olduğu çağıyla, buna koşut olarak birlikte bulunduğu, ilişki kurduğu veyahut çatıştığı insanlarla hesaplaşır. Bu insanlardan mürekkep toplumla da  bir alıp-veremediği vardır şairin. Onun derdi, ‘nasıl bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p><strong>1-MÜCADELECİ ŞİİR &#8211; 2 </strong></p>
<p><span lang="TR"> Şiir , en nihayetinde, insanın kendiyle bir hesaplaşma denemesidir. <span id="more-5275"></span>Şair , kendiyle hesaplaşırken aynı zamanda-ön planda veya arka planda- içinde yer aldığı ya da tanığı olduğu çağıyla, buna koşut olarak birlikte bulunduğu, ilişki kurduğu veyahut çatıştığı insanlarla hesaplaşır. Bu insanlardan mürekkep toplumla da  bir alıp-veremediği vardır şairin. Onun derdi, ‘nasıl bir hayat yaşamalıyız?’ ve ‘bu hayatın anlamı nedir?’ veya ‘nasıl olur da hayatımı daha anlamlı kılabilirim?’ sorularıyla bütünleşen bir muhtevaya sahiptir. Şiirin ihtiva ettiği, özünde barındırdığı bu ‘çatışma’ , şair için tetikleyici bir unsur olmasının yanı sıra,eserin hem gerek şartı hem de yeter şartıdır. Gerek şartıdır çünkü, ‘çatışmasız’ bir şiir, baştan uyumluluğu kabul etmiş demektir. İtizal etmiş bir dünyanın kaosuna aş taşımak, şiirsel onurun kaldıramayacağı bir basitlik, bir düzeysizleşme ve bir soysuzlaşma belirtilerinden başkaca bir anlama sahip değildir. Şair , uyumluluğu seçmekle bu rezil-mutezil dünyayı onaylamış olur aynı zamanda. Bu ise şairin ölümü ve şiirin tekdüzeleşmesiyle sonuçlanır. Bu sonuç, işlevsizlikle yüklüdür ve şiiri kendinde başlayıp kendinde sona eren bir amaçsızlıkla mühürler. Bu kaygısızlıktır,bu kayıtsızlıktır,bu karşılıksız kalmaktır, bu vurdumduymazlıktır. </span></p>
<p><span lang="TR"> Yeter şartıdır çünkü, şiirin içinde ‘cedel’ olması ve mücadeleci bir atmosfer içermesi,bizim aynı zamanda onun bu karmaşık ve çatışmalı iklimine yönelmemize,duygu ve düşüncelerimizi eserin havasında seyretmemize, giderek bu eserin dünyasına komşu olmamıza kapı aralayacaktır. ‘Cedel’ , şiirin can alıcı noktasıdır. Cedelleşen  şiiri okumakla, biz aynı zamanda hayatın anlamına yönelik tasavvurlarımıza dair bazı tutanaklar elde ederiz. Sağlam bir kulpa tutunmaktır bu. Hayat durmayan enerjisiyle karşımızda durmakta:Hareket ve atılım. İç dünyamız birçok basınç ve itkiyle bizi eyleme zorluyor. ‘Bu böyle değil’ diyoruz, şiiri okumakla, ‘bu böyle olmamalı’. ‘Bunun bir sonu olmalı’ diyeceğiz giderek. Zira şair, zulme uğramış biridir, dünyanın gidişatından rahatsız olmuş kişidir. Uygarlığımız bize bunu söylüyor;uygarlığımızın özünde atılım vardır,kimliğimiz ve kişiliğimizle haklılığı aramanın yoluna düşmüşüz çünkü. Şiir de bir hak arama dilidir. Haksızlığa meydan okuma tavrıdır şiir. Her şairin ruhu kelimelerle bilenir. Cedelleşen şiirin inşacısı olarak şair,zulme uğramış olmakla, kelimeyi kızgın bir demirle tutuşturarak çağın ruhuna meydan okuyan bir karakter anıtı olur. Bir şahsiyet abidesidir. Cedelleşen şiirin ilk ateşleyicisi, ilk inşacısı,ilk oluşumcusu Mehmet Akif ve şiiridir bu yüzden. ‘Hakkın sesleri’ şiiri, cedelleşen şiirin mücadeleci ruhunun varoluş gerekçesidir. Bizler Akif’in şiirine tutunarak güç alabiliyoruzdur,eğer hala ayaktaysak.. Temel dayanağımız Akif’in İstiklâl Marşı şiiridir. Millet olarak neyi kaybettiğimizi hatırlamanın yolu , İstiklâl Marşı şiiri üzerine yeniden düşünmektir. Tekrar ayağa kalkmanın koşulu budur. Hemen her zaman cedelleşen şiirin hareket noktası, Akif’in ruhu ve abideleşen şiiri olacaktır.</span></p>
<p><span lang="TR"> Kendimizi tanımakla elde edeceğimiz birikimin bir ucu çağın ruhuna nüfuz etmek oluyor,çağı tanımak, giderek çağının tanığı olmak diğer bir ucu. Çağımızın içinde bize konum sağlayan,şiire yüklediğimiz anlam ve şiirin içerdiği çatışma öğeleridir. Tanıklıklarımızdır bize konum sağlayan. Bizim nasıl yaşacağımıza karar veren düzenlerin,sistemlerin zulmüne tanıklık,öncelikle. Savaşlara ve kıyımlara tanıklık. Cinayetlere ve yıkımlara, umutsuzluğa ve karamsarlığa tanıklık. İnsanın insanı aldatmasına tanıklık. İnsanın insan-altına düşüşüne tanıklık. İnsanın ahlaken yozlaşmasına tanıklık. İnsanın Tanrı’ya yabancılaşmasına tanıklık. Kendisine ve çevresine ördüğü duvarlara tanıklık. Soykırıma  ve özkıyıma tanıklık. Çıkmazlara ve labirentlere tanıklık. </span></p>
<p><span lang="TR"> Şairin kendiyle hesaplaşması, dünyayı yaşanmazlaştıranlarla hesaplaşmayı sembolize eder. Siz şairi kendiliğine yönelik kaygılarına bakıp ‘bireyci’ sıfatıyla niteleyebilirsiniz. Bu toptancı bir bakıştır haddizatında. Şiirin özüne girememekten doğan bir kör bakıştır. Şiire mahsus kaliteleri unutmadan şair, tanığı olduğu çağını niteliyordur aslında,betimleri çağa yönelik, çağın sunduğu köksüz insan profilini resmediyordur, düpedüz çağını şiirsel anlatım biçimleri kullanarak anlatıyordur. Şairin hikayeleştirdiği macera, genelde tüm insanlığın macerasıdır. Şairin trajedisi, insanlığın trajedisidir. Hayat çünkü şiir yoluyla bir serüven duygusu baz alınarak dile getirilmektedir. Savaşın ortasında yapayalnız kalan bir çocuktur şair, parçalanan gövdedir, haykıran, ünlemlerle dolu sesi dolaşır çağın helezonlarında. Bu bağlamda ‘cedelleşen şiir’ in sorumluluk yüklü bir şiir olduğunu söylemek durumundayız. Zira sorumsuz şiir, bütün şiir-dışı desteğe rağmen ömrü kısadır. Hesaplaşma , en nihayetinde çağımızın vazgeçilmez niteliklerinden biridir.</span></p>
<p><strong><span lang="TR">2-MUSTAFA ÖZÇELİK’İN ‘AŞK VE NİYAZ’ ADLI KİTABINDA ANLAM ARAYIŞLARI </span></strong></p>
<p><strong><span lang="TR">Hikmet Söylemi </span></strong></p>
<p><span lang="TR">Günümüzde yazılmakta olan şiire baktığımızda şairin şiir algısıyla yoğun bir çıkmazın kıskacında olduğunu görürüz. Hikmete yönelik vurgu, bu şiirden çıkarılmış, şairin bir kısır döngü içinde devinip durduğunu, açmazların, ilginç sözlerin, kopuk ifade biçimlerinin, sürekli bir rahatsızlığın, iç sıkıntıların, iç bunalımların, ruhsal krizlerin şiir biçiminde şiir cümleleriyle dile getirildiğini görürüz. Manevi olanın dile getirilişine, dervişâne edaya, metafizik algıya hiç rastlanmaz bu şiirde. Sezai Karakoç’un ifade ettiği anlamda, manevi aleme pencere açmamış bir şiir dünyası yoksul bir dünyadır. Çorak bir dünyadır en nihayetinde. Günümüz şiirinin hikmete, hikmetli söyleyişe ihtiyacı var. ‘Yazılmasa da olurdu’ denebilecek şiirler yazılıyor bugün. İşte tam da bu noktada, hikmet burcundan sesleniyor oluşuyla şair Mustafa Özçelik’in, dervişane edasıyla birlikte çoraklaşmaya yüz tutmuş bungun, buruk ve yoz dünyamıza, anlam evrenimize edebi birikimiyle ve eseriyle hatırı sayılır bir ışık düşürdüğünü görürüz. Özçelik’in, şiiri, metafizik bir algılayışı var. Bu algı, ona Yunus Emre’den, Cahit Zarifoğlu’dan ve Sezai Karakoç’tan tevarüs etmiştir. Bu şiirsel toplam boyunca Özçelik, bilgece bir edayı, bilgelik dolu söyleyişi hiç elden bırakmaz: </span></p>
<p><span lang="TR">&#8220;Sonra ölüm ve hayat hakkında</span></p>
<p><span lang="TR">Yeni kelimeler ezberleriz</span></p>
<p><span lang="TR">Sonra döneriz geriye ah hep o kadınlar çocuklar</span></p>
<p><span lang="TR">Güzel vakitler içinde kutlu sınavlar&#8221; (s,32) </span></p>
<p><span lang="TR">&#8220;Anlamı bir derviş dilinde&#8221; (s,32) </span></p>
<p><span lang="TR">Mustafa Özçelik’in şiirinde fark ettiğim bir şey var: içe doğru okunan ve derinleşen bir şiir bu. Ancak ruhumuzda anlamına kavuşan, anlam kazanan bir şiirle karşı karşıyayız. Burada duralım. Özçelik , tüm şiiri boyunca bir aşk ve niyaz hâlini, bir gönül dilini bulma arayışında. Geneli itibariyle Özçelik’in şiiri, mutlu bir şiirdir. En temelden hareket edersek, bu şiirin, bir ‘muştular’, ‘mutluluklar’ şiiri olduğunu kavrarız ve bu duygular eşliğinde okur, bir tazeliği, hayatla birlikte bir tazelenişi hisseder ve yaşar. </span></p>
<p><span lang="TR">Özçelik’in şiirinde ‘şiirsel tecrübe’, ‘ilk yaratılıştan bir haber gibi’ taze ve özgün niteliklere sahiptir. Düşündüren bir tarafı var şairin, bunu da hikmet burcundan sesleniyor oluşuna borçlu. Sıradan bir lirizmi yok Özçelik’in, liriği düzeyli bir ele alışı var. Ve hikmet, şiirin özünden hareket ederek yüzeye yayılır. Aynı zamanda Özçelik, yaşıyor olmanın tazeliğini imgesel zeminde şiir cümleleri halinde sunar okura:</span></p>
<p><span lang="TR">&#8220;Dağları ezberledik yamaçlardan alnımızın akıyla</span></p>
<p><span lang="TR">Kaynak başlarından serin sular içerek geçtik</span></p>
<p><span lang="TR">Güneşin geometrisini içimizde taşıyıp</span></p>
<p><span lang="TR">Sokaklarımızda duran ve bizim olan bir duyguyla</span></p>
<p><span lang="TR">Geldik gecenin ve dervişin ülkesine</span></p>
<p><span lang="TR">Sererek örtüsünü yeryüzüne açtı kitabnı</span></p>
<p><span lang="TR">Işıklı kelimeler bıraktı dilinden&#8221; (s,31) </span></p>
<p><strong><span lang="TR">İnsan Oluşun Duygulanımları </span></strong></p>
<p><span lang="TR">İnsan oluşun duygulanımları dediğimizde ilk karşımıza çıkan kavram ‘aşk’ tır. Mustafa Özçelik kelimenin tam anlamıyla bir ‘aşk adamı’. ‘Serenat’ şiiri, beşeri bir tecrübe olan ‘aşk’ a giriş niteliği taşıyan, hikmet ve düşünce yönü ağır basan bir şiir. ‘Serenat’ için aynı zamanda ‘sevgiliye sesleniş’ şiiri de diyebiliriz. Şiirin ikinci bölümünde , aşk adına bir tanınma isteğini dile getiren şair, yazgı söz konusu olduğunda bir teslimiyeti ifade eder. Bu şiirde aynı zamanda aşktan güç devşirme, aşk ile yaşama anlam verme çabasının olduğunu görüyoruz. Şair için aşk, yaşanan kişisel macera ile birlikte, yeniden doğmak, sarsılmak, ‘yağmura alışmak’, aşk ile kelimelere yeni anlam kazandırmak, dünyayı yeniden tanımanın verdiği heyecanla hayata  aşk ile yeni bir boyut, yeni bir ses, yeni bir renk vermek gibi kazanımlara sahiptir. Şairin şiir boyunca tetikleyici unsuru, hayat kaynağı aşktır: </span></p>
<p><span lang="TR">&#8220;Artık kendimi seninle tanır ve tanınır oldum&#8221; (s,9) </span></p>
<p><span lang="TR">&#8220;Yazgı dedim teslim oldum muazzam esmerliğine&#8221; (s,9) </span></p>
<p><span lang="TR">&#8220;Her gün boğulacağım dalgalarına alışarak</span></p>
<p><span lang="TR">Denizinde martıları sevmenin sarhoşluğunu yaşadım</span></p>
<p><span lang="TR">Bu yeniden doğmak ve yağmura alışmaktı&#8221; (s,10) </span></p>
<p><span lang="TR">Özçelik’te ‘çocuk’ imgesi, öne çıkan imgelerden. Simgesel bir okumaya tabi tuttuğumuzda, ‘çocuk’ imgesinin öne çıkışını, şairin, saflığa ve iyiliğe özlem duyması şeklinde okuyabiliriz. ‘Güneşimi  çocuklara veriyorum’ diyen şair, yaşanası bir dünya özlemi içindedir. Bu ideal dünyada, çocuğun masumiyeti ve özgürlük de şairin imgeleminde önemli bir yere sahiptir. Buradan Özçelik’in şiirinin bir diğer niteliğine ulaşıyoruz: Umut. Şairin umudunu besleyen aşktır. Beklentisini de dileğini de aşk besler. Hayat yaşanacaksa eğer aşk ile yaşanmalıdır. Sevinçten başın dönmesine sebep, aşktır. Gelecek yılların umut dolu günleri aşk ile imkan dahiline girecektir. Bedene serinlik katan aşktır. ‘Bir derviin gözlerindeki huzur’ eğer bulunaksa aşk ile olacaktır bu. Aşka kimlik kazandıran , çocuğun iyimserlik dolu dünyasıdır: </span></p>
<p><span lang="TR">&#8220;Serin ve eldeğmemiş duygularımla</span></p>
<p><span lang="TR">Güneşimi çocuklara veriyorum&#8221; (s,13) </span></p>
<p><span lang="TR">&#8220;Şehirlerimizin gurur kalelerine askerlerimizi göndersek</span></p>
<p><span lang="TR">Başımız  dönse sevinçten</span></p>
<p><span lang="TR">Beklenen günler gelir mi geri</span></p>
<p><span lang="TR">Yeniden yeniden sevsek güvercinleri&#8221; (s,13) </span></p>
<p><span lang="TR">‘Yalnızlığım Benimdir’ şiiri, insan oluşun duygularını, duygulanımlarını yansıtır bize. Olumlu – olumsuz tüm duygular, şiirin bamteli mısralarla, aslında yitirilen, ‘kadri bilinmemiş’ bir hayatın,  ezilen çiğnenen insani bağların pişmanlığını, suçlarını olgun bir şiir kıvamında dile getirir. ‘Çiğnenmiş sarmaşıklar’, insanı bağları; ‘kırık dal uçları’, kırgınlıkları sembolize eder. Şiir boyunca bu mısralar, yozlaşmanın , değer aşınmasının, insanın aslından uzak duruşun şiirleri olarak okunabilir. Şiirin son bölümünde  şairin önerisi, ölüm duygusunun içimizde gezinişi olarak görülür. Bu öneri dikkate değerdir aslında. ‘Ruhumuzun gizli acıları, suçları’ , ölümle bir anlama kavuşacak çıkarsamasında bulunabiliriz  biz de. Çünkü ölümün ağırlığının hissedilmediği bir hayatı yaşıyoruz hepimiz. ‘Bilmemiz gereken şeylerden’ , yani hikmetin yön tayin edici vasfından uzağız. ‘Bir dağ başı’ yalnızlığı bizimkisi. Şairin bu durumda, onaran, inşa eden, onduran bir özelliği öne çıkar: </span></p>
<p><span lang="TR">&#8220;Günler var ki güneş bizden kaçıyor</span></p>
<p><span lang="TR">Martılar ki çığlık çığlığa</span></p>
<p><span lang="TR">Hep bizden uzakta</span></p>
<p><span lang="TR">İşte herkes kendi mahşerinde</span></p>
<p><span lang="TR">Kendi yalnızlığında</span></p>
<p><span lang="TR">Bizim yalnızlığımızsa</span></p>
<p><span lang="TR">Unutulmuş bir yüz gibi hatırlanan</span></p>
<p><span lang="TR">Bilmemiz gereken şeylerden söz ederek</span></p>
<p><span lang="TR">Kanatıyor ruhumuzun gizli acılarını suçlarını</span></p>
<p><span lang="TR">Yeniden ölümü gezdiriyor içimizde&#8221; (s,15) </span></p>
<p><span lang="TR">Sonsuzluğa çağrı ile biten bu şiirde şairin yalnızlığı trajik bir durum arzetmez. Dervişane bir içe çekilme, bir inzivadır söz konusu olan. Günümüzde her gün karşımıza çıkan bir şair yalnızlığı değildir bu. ‘Göz kamaştıran bir oluş’la ‘hayata yeniden doğan’ şair, aslında bu oluş ve durumla birlikte, ve bu oluş ve durumdan, yeniden başlamanın, yeni bir dünyaya yeniden bakmanın gizilgücünü toplar. Mustafa Özçelik’in şiirinde karşılaştığımız temel bir tutumdur bu. Baharın yeniden dirilişi, göz kamaştırıcılığı, yeni bir başlangıcı muştular şaire. Umut dolu bu şiirsel ifadeler bütünü, okur açısından da sevindirici bir durumdur. Lirik duyarlığın dışa açık bir penceresidir bu aynı zamanda. Günümüz şiirinde tanık olduğumuz içe dönük kısır döngü, Özçelik’in tavrında belirmez. Bunu , şiiri okuttuğu ve haddi zatında okuruna güç veren tarafıyla olumlu buluyoruz. Şiirin duyurduğu veya şiirle gelen yeni dünya olumlu ve önemseldir. Ve şiir ile kazandığı anlama göre söylersek, gerçek bir şaire özgüdür. Olgun ve dengeli bir dünya. Biz bu ‘şairin evreni’ni benimsedik ve aşk ile yoğrulmayı göze aldık. Acı ve hüzün bile bu evrende muvazeneli bir konumdadır. Bir kez daha &#8220;şairin hayatı şiire dahil&#8221; diyoruz: </span></p>
<p><span lang="TR">&#8220;Göz kamaştıran bir oluş</span></p>
<p><span lang="TR">Yeniden doğuyorum hayata&#8221; (s,16) </span></p>
<p><span lang="TR">&#8220;Bir mucize diyordun</span></p>
<p><span lang="TR">Bir şeyler olmalı</span></p>
<p><span lang="TR">Bir kere daha yazılacak şeyler olmalı hayatımızda</span></p>
<p><span lang="TR">Bir ses gelip beni de bulmalı şimdi</span></p>
<p><span lang="TR">Ey sonsuzluğun denizi</span></p>
<p><span lang="TR">İçine ta içine çek beni&#8221; (s,17) </span></p>
<p><strong><span lang="TR">Şairin Duyarlığı ve Duygusal Çölleşme </span></strong></p>
<p><span lang="TR">Bizler, modernizmin kıskacında yaşayanlar, hızlı bir koşuşturmacanın içinde, çok yönlü iletişim imkânlarıyla çevrili bu teknolojik evrende, devasa binalarla donatılmış çok sesli ve çok renkli hayatta, toprakla olan sahih bağları göz ardı etmiş olduğumuzdan bir şeyin farkına varamadık, bir şey unutuldu gitti bu hengâmede; bize genişlik hissi veren, özgürlüğümüzün önündeki engelleri kaldıran, hasret çektiğimiz bir şey: GÖK. Şairlik kaybolan değerlerin hatırlatıcısı olmak değil midir biraz. Bu , &#8220;neyi kaybettiğimizi hatırla&#8221;tıyor oluşuyla şair, aslında (kaçamayız, bundan kaçış yok) bizi , kendine has bir duyarlıkla, tam kalbimizden yakalar. İşte ben lirizmi bunun için önemsiyorum. Lirik ifade biçimi değil ama lirik duygulanım; her gün hayat cangılında şaşkınlıkla dolaşır, yaşarken bizi en hassas yerimizden vurur, insan olmanın, insani özün hissedilişiyle sarsılır, yerinden ediliriz. Şairin en belirgin vasfı, onun sarsıcılığıdır. Çünkü biz öyle biliyoruz ki şiir şairin neresinden neşet ederse karşılığını bulacağı yer de orasıdır. Şairin bunu özgün ve vurucu bir ifade biçimiyle sunumu, okur için ve eski bir tanışım olan okur adına, yeni bir imkânın kapısını aralar ve hayat, içinde tüm çelişkileriyle devinip durduğumuz hayat, bizler için hissedilebilir ve dokunulabilir bir vasıf kazanır. Böylece fark edemediğimiz bu durumla, insan oluşumuzun anlamına kavuşuruz. ‘Durup ince şeyleri’ düşünmeye başlarız sonra: </span></p>
<p><span lang="TR">&#8220;Şehrin kıyısında</span></p>
<p><span lang="TR">Göğe bakmayı unutmuş adamların </span></p>
<p><span lang="TR">gri ayak izleri&#8221; (s,51) </span></p>
<p><span lang="TR">‘Tablo’ şiiri, tam anlamıyla bir şehrin fotoğrafını daha doğru bir deyişle şehirle birlikte köklerinden kopmuş bir çağın ve insanın durumunu sunar bize. Bu çağın en belirgin özelliği, duygusuzluğun bayrak yapılıp güne öyle başlanmasıdır. Bunu , ruh çoraklığı, iç dünya çölleşmesi  olarak da okuyabiliriz. Her şey hesaba ayarlıdır bu çağda ve merakın bir özelliği de tehlikeli oluşudur. Sorgulamanın gözardı edildiği, soru soranın tehlikeli görüldüğü bir çağ bu: </span></p>
<p><span lang="TR">″Yaşamak konusunda herkes kendinden emin</span></p>
<p><span lang="TR">Duygusuzluğu bayrak yapıp öyle çıkıyorlar güne″   (s,25) </span></p>
<p><span lang="TR">″Telikeli merakları var insan kardeşlerimin</span></p>
<p><span lang="TR">Doludizgin bir hayata hesaplı girmek gibi</span></p>
<p><span lang="TR">Bunun için rakamlar sevimli ve çiçekler susuz</span></p>
<p><span lang="TR">Bunun için tehlikelidir hep sorular soran yüz″ (s,29) </span></p>
<p><span lang="TR">‘Kuşları İçimizde Taşısak’ şiirinde, genelgeçer doğruların karşısında şairin bulduğu ‘gerçek’ i (şiir gerçeği) , bu gerçeğin özgülüğe yönelik açılımını, deyim yerindeyse bir ‘özgürlük gerçeği’ ni, yine şairin çağına olan duyarlığını da içeren; modernist algıya, modernisr algının hilafına ters bir duruşu simgeleyen, özünde modern insanın algılayamadığı bir ‘şair hali’ni şiirleştiren bir metinle karşılaşırız. Şairin bu problematiğe, şiire özgü kaliteden ödün vermeden bir çözüm önerisi sunduğunu görürüz. Ama tam da burada metnin sınırları içerisinde bir şair duyuşunun farklılığına şahit oluruz. Kuşlar kafeslerinden çıkarılıp gökyüzüne değil de içimize taşınacak, ruh dünyamıza bırakılacaktır. Şairin içe doğru bir özgürlük isteğinin açılımıdır bu. Şiirde konuşan özne veya şiir kişisi yaşadığımız gerçekliği değil de kendi bulduğu , kendi şair haline uygun gördüğü bir gerçeği dile getirir. Yani bu anlamda genele rağbet etmeyen (anti-konformist)  bir tavrı benimser: </span></p>
<p><span lang="TR">″Filistinde bir çocuk ölmüş doktor</span></p>
<p><span lang="TR">Toprağa önce kan sonra kar düşmüş″   (s,18) </span></p>
<p><span lang="TR">″Tanımlara tasniflere sığmayan derdimin</span></p>
<p><span lang="TR">Ne tahlilleri ne röntgenleri sonuç verir″ (s,19) </span></p>
<p><span lang="TR">″Suç işledim biliyorum</span></p>
<p><span lang="TR">Alnımda taşıdım çiçekleri</span></p>
<p><span lang="TR">Ekmeğimi bölüştürerek yedim</span></p>
<p><span lang="TR">Sorular sordum hayata sesimi boğdular</span></p>
<p><span lang="TR">Doğrusu buydu ben kaçırdım uykularınızı</span></p>
<p><span lang="TR">Ben taşıdım güneşi odalarınıza</span></p>
<p><span lang="TR">Uyumlu bir hayata engel oldu yüzüm ″ (s,20) </span></p>
<p><span lang="TR">‘Şehriyar’ şiiri, Zarifoğlu’nun şiir tekniğinin yer yer kullanıldığı, şiirsel duyarlılık bakımından da benzer nitelikler taşıyan bir şiir. Mustafa Özçelik’in bazı şiirleri, çağdaş duyarlılık veya çağının duyarlılığı dediğimiz, duyargaları dışa açık, dışa ayarlı bir nitelik de taşır. ‘Şehriyar’, bu özelliklere sahip bir şiir. Bu anlamda Zarifoğlu’nun son dönem şiirlerini anımsatır. Hiç kaçınmadan Özçelik için , çağın zulmünden haberli, hassas bir yürek diyebiliriz. Lirik şiire okunurluğu kazandıran, bu şiirin bir de bu özeliğidir: duyargaları olan bir şiir. Öyleyse epikle liriğin ortak noktasını bu özellik, bu nitelik taşır diyebiliriz. Ama yine de epik şiirde şair daha etkindir. Epiğin dünyası iç’ten dış’a doğru bir yönelim gösterir. Lirik şiirde şairin derdi, kendi iç’i, kendi içinde olup bitenler, kendi iç dünyasıdır. </span></p>
<p><span lang="TR">″Sonrası bir şehir ve yine sen şehriyar</span></p>
<p><span lang="TR">Zulüm kaldığı yerden</span></p>
<p><span lang="TR">Vurmaya başlarken yumruğunu toprağa</span></p>
<p><span lang="TR">İçimde asyalı karanfiller ağlar ″ (s,25) </span></p>
<p><strong><span lang="TR">Şiirin Belirleyici İzlekleri: Aşk ve Hüzün </span></strong></p>
<p><span lang="TR">Şiirsel toplamın ileriki aşamalarında, lirik şiirin temel karakterinden olan ‘hüzün duygusu’ , çocukluğa özgü masumiyet arayışıyla birlikte şiirin belirleyici ilkerinden biri olur. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, hikmet arayışı veya hikmetâmiz söyleyiş, Mustafa Özçelik şiirinin belirgin özelliklerindendir. Geri planda Özçelik’in , ‘sonsuz’u dert edinen bir şiiri vardır. Şiirde konuşan öznenin ‘sonsuz’a yazgılı bilgece bir edası vardır. Özçelik bize şiiriyle bir dünya getirir ve bu dünya manevi olana yönelik algısıyla üzerinde düşünülmesi gereken bir dünyadır. Şairin dünyayı ve hayatı yorumlayış tarzı, hikmet ve düşünceyi yedeğinde taşıyan, evrene özel bir bakış getiren bir tarzdır. Çocukluğun , saflığın, masumiyetin dile gelişi bile âdeta sonsuza yazgılı , sonsuzun bu dünya hayatından görülen resmi gibidir. ″Yeryüzünün bütün sırlarını″ taşıyan bir dünyadır bu. Benim okuma biçimim, Özçelik’in şiirini , ‘çocuk’ , ‘aşk’ , ‘hüzün’ ve ‘bahar’ imgeleriyle birlikte okumak ve düşünmek: </span></p>
<p><span lang="TR">″İşte yine bir eylül kapısındayım</span></p>
<p><span lang="TR">Hafızamda yeryüzünün bütün sırları</span></p>
<p><span lang="TR">Bir alışkanlık belki şimdi de</span></p>
<p><span lang="TR">″Akşamın kadife sesine tutunmak</span></p>
<p><span lang="TR">Çölün kalbinden</span></p>
<p><span lang="TR">Sarışın bir nokta getiren kuşlar</span></p>
<p><span lang="TR">Konarken dallarıma</span></p>
<p><span lang="TR">Dudaklarında benden bir ses</span></p>
<p><span lang="TR">Benden bir kelime</span></p>
<p><span lang="TR">Her seher vaktinde</span></p>
<p><span lang="TR">Gün batımında</span></p>
<p><span lang="TR">Benim gölgem düşer çocukların saçlarına″ (s,43) </span></p>
<p><span lang="TR">Özçelik , ‘Sığınma’ şiiriyle, içe doğru yönelmeyle birlikte, mahçupluğunu da taşıyarak bir sığınak, bir çatı arayışına girer ve bu girişimle hayata dair bazı temel tutamaklar elde edilir. Yine bu şiirde bir macera tadına, bir şiir zevkine, dili ustalıkla ele alan, işleyen, kıvama erdiren şairin şiirsel tecrübesine şahit oluruz. Uç bir söylemle bu şiire, şairin kişisel serüvenine de göndermede bulunduğu için ‘efsanevi şarkı’ niteliği verebiliriz. İçli , içten, dokunaklı, epiği lirizmin içinden kavrayan, tutamak-sığınak arayışındaki insanoğlunun efsanevi şarkısı. Algısı , içli ve mahçup bir şair edasında. Özçelik , şiir boyunca, aldığı şiir eğitiminin getirileriyle şiirsel bir dekor sunar okura: </span></p>
<p><span lang="TR">″Ey benim efsanem</span></p>
<p><span lang="TR">Beni sen avutursun</span></p>
<p><span lang="TR">Şarkım sende</span></p>
<p><span lang="TR">Hoş kokular umarak</span></p>
<p><span lang="TR">Sarmaşıklarına tutunmak istiyorum″ (s,54) </span></p>
<p><span lang="TR">‘Son Sözler’, bir veda şiiri. Ağır bir hüznün varlığını hissederiz bu şiirde. Ama yine de şair, hiçbir zaman bir dirimselliği elden bırakmaz. ‘Sabahı ve suları hatırla’ diyerek, umudun, tazelenişin, serinliğin ve coşkunun her vakit yaşanası duygular olduğunu telkin eder. Tanpınar da bu anlamda ‘şiir bir telkin sanatı’ der. Şiir duyurur, hissettirir ama göstermez. Gösteriyorsa zaten düzyazının sınırlarındayız demektir. </span></p>
<p><span lang="TR">‘Dünyanın Tenhasında’ , iyimserlik dolu bir şiir. Şiirin hemen her yerinden umut fışkırır. Saflığa , bozulmamışlığa dönüş arzusu. Dünyanın ilk haline, tenhasına ulaşma çabası. Bu şiir, metafizik algısıyla yokluğunu hissettiğimiz bir şeyleri tamamlar, bütünler ve bir ahenge kavuşturur. Her şeyin sona erdiği bir yerde aşka çağrı: </span></p>
<p><span lang="TR">″her şeyin bittiği yerde</span></p>
<p><span lang="TR">sen başla</span></p>
<p><span lang="TR">sırrıma ahenk kat″ </span></p>
<p><span lang="TR">″işte mahmur bir sabah</span></p>
<p><span lang="TR">işte suları sarhoş eden martılar</span></p>
<p><span lang="TR">kanatlarında aşkın bitmeyen bereketi</span></p>
<p><span lang="TR">işte yıldızlar çocuk gülüşleriyle</span></p>
<p><span lang="TR">sevinçleriyle</span></p>
<p><span lang="TR">birer ışık olup düşüyor yüreğimize″ (s,60) </span></p>
<p><span lang="TR">Mustafa Özçelik şiirinin temel karakteridir bu: Aşk, hüzün ve ayrılık. Ama ‘bahar’ da hiç eksik olmaz Özçelik’in şiirinden. Her şeye rağmen bir açık kapı (umut) kalmıştır ve aşk mümkündür. Keder duygusu ve hüzün, bu şiire rengini veren unsurlardır. Ve diriliş mümkündür. Özçelik açısından ‘firak’ da kaçınılmaz bir şeydir. Şiir ve hayat düşünülmeye değer şeylerdir. Özçelik’in şiirinin genelini düşündüğümüzde, bu şiirin iyimser bir şiir olduğunu söyleyebiliriz. Bu iyimserlik dolu tablo, ‘Yağmur Masalı’ şiirinde bir hüküm cümlesiyle dile getirilir: </span></p>
<p><span lang="TR">″Takvimler nisanı gösteriyorsa mevsim bahardır″ (s,67) </span></p>
<p><span lang="TR">Mustafa Özçelik’in şiirinde aşk, umut taşıyan, lirik bir öze sahip, yaşanılan beşeri tecrübenin sonu ayrılıkla biten; içli, mahçup ve dokunaklı bir şeydir. Ama her zaman bu aşk; yeniden başlamanın, yeniden yaşamanın heyecanını hissettiren, ayrılığın sarsıcılığını yaşatan, yoğun bir duygu durumudur. Özçelik’in şiiri, imgeye boğulmamış bir şiir. Bunu özellikle ifade etmek geekiyor. Özçelik’in şiirinin genelinde, imge kullanımına yönelik son derece olgun, kıvama ermiş şiir cümleleriyle karşılaşırız. Aşk en temel duygudur bu şiirde. Aşk ile yaşamsal serüven anlamlandırılır ve bu, hayata mânâ katan bir öze, diri bir öze sahiptir aynı zamanda. Aşk , şiirinin tetikleyicisi konumundadır. Haddizatında bu , şiire hayat katar, canlılık kazandırır. Yaşanılası bir aşk serüvenine sahiptir: </span></p>
<p><span lang="TR">″Ben seni bekledim</span></p>
<p><span lang="TR">Bütün …… otobüsler seni getirdi bana</span></p>
<p><span lang="TR">Ey çocukları sevip</span></p>
<p><span lang="TR">Çiçekleri gökyüzünde taşıyan dost</span></p>
<p><span lang="TR">Artık bu şehir sen oluyor</span></p>
<p><span lang="TR">Yeni bir tarihi başlatıyorsun içimde″ (s,68) </span></p>
<p><span lang="TR">Özçelik’in şiirinde dile getirilen aşk, aynı zamanda son derece insani bir eylemdir, insan olmaya yeni ışıklar düşürür, insan kalmaya yeni bir boyut ekler, şiiriyle, şiir algısıyla bunu daha bir belirgin kılar. İnsani özün peşindedir Özçelik. İnsanlığımızı pekiştiren bir şiiri vardır. Özçelik’in şiirinde aşkın, dirilten bir sesi , bir özü vardır. Şiirin atmosferinde romantik bir duygulanımla devinmez şair. Dirime yönelik bir bakışı vardır aşka. Ve dirimsellik, bir canlılık içerir. Hayat doludur şiirde konuşan özne. Buna sebep, dünyayı, kâinatı aşk temelinde algılamaktır. Bu algı, hayatı kalkındıran, coçku dolu ve dinç bir algıdır. Aşkı sıradan bir ele alış yoktur bu şiirde. Bu önemli. Aşkın; tabiatı, çevreyi, dış’ı ve iç’i anlamlandıran bir yönü hissedilir. Alşılmadık ve yeni: </span></p>
<p><span lang="TR">″Sen bana denizlerin renginde</span></p>
<p><span lang="TR">El değmemiş maviliklerini içinde taşıyan</span></p>
<p><span lang="TR">Yosun kokulu bir gülümseme gönder″ (s,70) </span></p>
<p><span lang="TR">Öz cümle, bu şiirin , taşıdığı incelikli lirizmi, aşkı ele  alışı, çağına olan duyarlılığıyla gözardı edilmemesi gereken bir şiir olduğunu söyleyebiliriz. Biz bir şiiri, yoğun duygulanımları ve ilettiği beşeri tecrübeyle, şairin yaşadığı hayattan ayrı tutmuyoruz. Şair Mustafa Özçelik’i, şiire verdiği emek ve şiir yoluyla, şiir aracılığıyla aldığı eğitimden dolayı, karakterindeki olgunluk dolu vasıflarıyla birlikte düşündüğümüzde saygı duyulması gereken bir şair olarak görüyoruz. Hasasiyetindeki Yunus Emre ve Mehmet Akif dikkatinin de Özçelik’e çok şey kazandırdığını biliyoruz. Hikmet burcundan bize aktardığı bu şiirler, daha fazla yoğunlaşıldığında, zengin bir anlamlar demetiyle, bereketli bir kaynakla karşılaşılacağı mümkündür. Biz bu imkânın açtığı kapıdan bir giriş niteliğinde metin boyunca ulaşmaya çalıştık. Anlamsal bir kazı çalışması, bu şiirin daha bir çok boyutunu gün yüzüne çıkaracak, önemli bulduğumuz bu şairin anlamsal evreni okuruna yeni açılımlar kazandıracaktır. </span></p>
<p><span lang="TR">mustafa özçelik, aşk ve niyaz, ilkkitap yay.,2006,ist. </span></p>
<p><strong><span lang="TR">3- ALIŞILMADIK VE YENİ</span></strong><span lang="TR"> </span></p>
<p><strong><span lang="TR">Şiir Dilinde İmkan Arayışları</span></strong><span lang="TR"> </span></p>
<p><span lang="TR"> Şiir hemen daima bir çatışma üzerine kuruludur. Şair de sanatının nesnesini edinmek için dil ile çatışmak, bu yolla kişiliğini kazanmak zorundadır. Paul Valery’den öğrendiğimize göre, şair kaba bir malzeme olan dil ile çatışmasının sonucunda, &#8220;yapay&#8221; ve &#8220;ideal&#8221; bir düzen yaratır. Şiirde deformasyon arayışlarını, bu çatışmaya, bu şiirsel sürecin sonucuna bağlayabiliriz. Kelimelerin ayrımına veya bölünmesine bağlı olarak o kelimelerden deneysel bir çalışmaya girerek yeni kelimeler, yeni biçimler, yeni anlamlar üretme, mısraların kuruluşuna müdahale ederek alışılmadık mısra yapılarına ulaşma, şiir cümlelerini eğip bükerek değişik biçimler, değişik görüntüler elde etme v.s tüm bunlar temelde bir dil çatışmasını, dil ile olan cedelleşmeyi içerir. Şair bu yüzden ve bu yolla yepyeni bir kişiliğe bir şair kişiliğine ulaşır. Dil ile yoğrularak yeniden varolur şair. Modern şiirin doğasında  biraz da bu yol bir çatışma barınır. Modern şair, her gün adım attığımız yoldan gitmeyerek kendine yeni bir yol, yeni dil olanakları arayacaktır. İkinci Yeni bu anlamda, dilde yeni arayışların şiirsel verimlerini sunacaktır okura. İkinci Yeni şairi , Orhan Veli akımına tepki olarak alışılmış şiir dilinin, kağşamış söz dizimlerinin karşısına, yeni ve modern bir şiir dili ile çıkar ve o güne kadar görmediğimiz kelimelere yeni bir kimlik yeni bir şahsiyet kazandırır. Bunu da kelimelerin sabit anlamlarını yerinden uğratarak yapar.</span></p>
<p><span lang="TR"> İkinci Yeni şairi, şiirinde kelimenin yerini daha bir belirginleştirerek yeni bir gerçekliğe varır. Yeni bir gerçek yeni bir evren demektir. Şiirin her gün yaşadığımız, tanık olduğumuz veyahut müdahale ettiğimiz dünyadan ayrı bir tarafı vardır artık. Şair kök veya çıkış noktası olarak gerçekliği esas alsa da kaba ve ham bir vasıta veya işlenmemiş bir malzemeler yığını olan (herkesin kullanımına açık) dili, işleyerek-yoğurarak, oradan, hiç farkına varamadığımız gerçeğin (ama bu ‘gerçek’ ten daha gerçektir) yeni yüzünü, yeni bir gerçekliği, Valery’nin ifade ettiği anlamda &#8220;özüne herkesin ulaşamayacağı&#8221; bir nesneler düzenini, bir ilişkiler dizgesini oluşturur. Bize bu yolla yeni bir dünya, herkesin içinde ‘yurt’ kuracağı yeni bir evren sunar. Bu anlamda şiir, dilin dolaylı bir dışavurumudur diyebiliriz. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi alışılagelen nesneler ve ilişkiler dünyası, henüz şiir katına yükselmeden orada öylece durur. Şiir sanatı, bu temaşa ettiğimiz karmakarışık dünyaya ‘düzen’ getirmek için var biraz da. Kaotik bir dünyaya yeni bir düzen getirme edimi:Şiir. </span></p>
<p><span lang="TR"> Şiirden edindiğimiz tecrübe , benzersiz ve heyecan verici bir tecrübedir. Bir anlık bir zihinsel durumun ışıması gibidir. Dil ile oluşan şiirin işaret ettiği dünya (şiir evreni/şiirsel dünya) , bizim her gün müşahede ettiğimiz, yapıp etmelerimizin dünyası,ilişkilerimizin ve tanıklık ettiğimizin dünyası ile bir ve özdeş değildir. Kısaca içinde yer aldığımız dünya ile tekabuliyetten uzak, alışılmadık ve yeni, özgün ve çarpıcı, çalkantılı bir dünyadır. Şiir ile esaslı bir bağ kurmuş her şair veya şiir okuru , bu özgül dünyayı idrak eder,  hisseder , tecrübe eder ve yaşar. </span></p>
<p><span lang="TR"> Şiirin dil aracılığıyla bize yaşattığı coşku , heyecan ve keder gibi duygu durumları, ruhumuzun en dip köşesinde, biz daha şiirle irtibat kurmadan, açığa çıkmayı, dile gelmeyi beklediğini varsayabiliriz. Bu varsayım karşısında yine de temkinli olmak gerekir. Bu şiirsel duygu durumlarının , metne yansımadan önce pişirilip olgunlaştırılması, zihnimizde belli bir kıvama erdirilmesi gerekir. Burada yapılması gereken, bu duygu durumlarının çağdaş bir eleştirel güçle denetime tabi tutulmasıdır. Bunun akabinde şiire özgü prizmadan geçirilmesi ve aynı zamanda istikamet tayin edici ilkelerden hareket edilmesi… bu hem oluşum hem de yazım aşamasında bir gerekliliktir. </span></p>
<p><strong><span lang="TR">En Sahici Dil</span></strong><span lang="TR"> </span></p>
<p><span lang="TR"> Konuşma diline dayalı bir şiir, önemsenmesi gereken bir şiir tutumudur. Ayrıca bu tutum, şiirin gerekçeli bir şiir oluşunu sağlar. Zira modern şiirin en belirgin vasfı konuşmaktır. Ne için konuşmak ve kime karşı? Şairin şirinde konuşmayı merkez alması, dilin de gelişmesine, varsıllaşmasına sebebiyet verir, vermelidir de. Türkiye’de yazılan şiir bağlamında ifade edecek olursak, Tanzimat’tan bu güne yazılan şiire yönelik yapılan yeniliklerin temelinde, ‘konuşma dili’ yatar. Her ne yapılmışsa konuşma dili geliştirilerek yapılmıştır. Eliot  da <em>Denemeler</em>inde , &#8220;şiirde her yenilik, kimileyin bildirisinde açıklandığı gibi, günlük konuşmaya bir dönüş olmak eğilimdedir.&#8221; , der. Zamanın konuşma biçimleri yer almalı şiirde. Ama bu yirmi yıl önceki üslupla olmamalı. (E.Pound) Eğer yirmi yıl önceki üslupla günümüzde hâlâ daha şiir yazılıyorsa (ki 80lerin şiir üslubunu bugün sürdüren bir çok şair var) bu durumda alışkanlıklarımızın ve klişelerin ağındayız demektir. Eliot bu konuda daha dikkate değer bir fikir öne sürer: &#8220;Kuşkusuz hiçbir şiir ozanın konuştuğu ve işittiği konuşmaların tıpkısı değildir. Ama yazıldığı zamanın konuşmasıyla öyle ilintilidir ki , dinleyenler ya da okurlar &#8220;eğer şiir söyleyebilseydim işte böyle söylerdim&#8221; diyebilirler. İyi çağdaş şiirlerin, belki daha büyük eski şiirlerden biraz daha coşkulu ve doyurucu gelişi bundandır.&#8221; Şiir okuru böylece okuduğu şiirlerde daha cana yakın, daha sahici bir dil ile karşılaşacak, çağımıza mahsus yapmacıklığın, yapaylığın, sahteliğin hüküm sürdüğü insan konuşmalarından, şiir içinde sıcaklığını koruyan özgün ve çarpıcı bir dile varacaktır. Bu ne ile mümkün? Bu , şiirin mayasına konuşma dilini katmakla, konuşma dilini şiirin hamuru kılmakla mümkündür. </span></p>
<p><span lang="TR"> Şair şiirini oluştururken iç’e ve dış’a yönelik yeni izlenimlere, yeni duygulanımlara ve yeni algı kapılarına ulaşır. Bu süreçte  biz bir şiiri okurken, alışılmadık anlamlar, alışılmadık tatlar buluruz. Zira şiir keşiftir. Şair evvelâ kendini keşfeder. Kendilik bilgisi, bu açılımda devreye girer. Şairin biyoğrafik ve psikolojik ben’inden  getirdiği ve bize ulaştırdığı bilgi, evrensel açılımlara/keşiflere gebedir. ‘Nesnel ben’ de bu keşif hareketinden çıkış yapar. Öznel ben ile nesnel ben arasındaki şiirsel akım, şairin trajedisini ortaya serer. Zira şair dediğimiz ontolojik varlık, tınısını şiirde konuşturabilen trajik bir varlık olmakla anlamını kuşanır. Şiir de şiirin atmosferi de trajiğe akraba bir iklimdir. Şairin dramatik ben’i bu iklimden beslenir. ‘İnsan varsa trajedi vardır’ ya da ‘Allah varsa trajedi yoktur’ söylemi, şiirin geniş evreninde paradoksal bir duruşa sahiptir. Şiirin oluşumu ve bir metne dönüştürülmesi, bu paradoksa çok şey borçludur. Çünkü şairin diğer insanlarla olan diyaloğu, şairde bazı hasara ya da zihinsel ve duygusal çatlaklara sebep olur. Bu yüzden şiir için ve adına çatışma, şiirin olmazsa olmazlarındandır. Bu vazgeçilemez niteliktir ki şiirin doğuşunu muştular. Bu çatışma olmadan şiir yazılamaz demiyorum. Çatışmanın şiiri esasta bir inşa faaliyetidir. Öznel ben’den nesnel ben’e olan ana akım, bu inşa faaliyetinden etkilenir ve herkese benzeyen ve hiçbir kimseye benzemeyen yüzü ile bir varlık çıkar ortaya: Şiir. Birileri de bu sürece ‘yaratma’ veya ‘yaratış’ der, çünkü alışılmadık bir insanlık durumuyla karşı karşıyayızdır. Bu insanlık durumuna ‘niçin’ sorusunu sorduğumuzda şiir tınılar. Bu , öfkenin sesi olduğu gibi (niçin olmasın) neşenin, sevincin de kutlaması olabilir, kederin , yalnızlığın,  iyimserliğin ve karanlığın sesi olduğu gibi. Şair sanılanın aksine aydınlık bir insandır ve son derece yalın ve basit yaşayan biridir. Son derece basit bir yaşayıştan büyük bir şiir ortaya çıkabilir. Paradoksal bir şekilde trajik bir varlığın ve varoluşla teyellenmiş bir bütünlüğün dünyasında bu iki zıt duruş, varlığı aksettirici bir ‘ayna’ görevi görürler. Şair aynada daha doğrusu varlığın aynasında gördüklerini soluk soluğa bize söyler. Yine de şairin bakışı, görmeyi de içine alan, kapsayan bir bakıştır. Hem sonra her sabah kendimizi aynada görmüyor muyuz? Hayır görmüyoruz. Şair aynada ‘öz’ünü görür. Buysa acı vericidir: </span></p>
<p><span lang="TR"> &#8220;aynada iskeletini</span></p>
<p><span lang="TR"> görmeye kadar varan kaç</span></p>
<p><span lang="TR"> kaç kişi var şunun şurasında &#8221; (ismet özel) </span></p>
<p><span lang="TR">Şairin sahicilik arayışıdır bu ve ürkünçtür. Kendimizi tanımak kadar heyecan verici. İnsan tekinin aslına atıflarla ilerleyen bu şiir, hayatiyete yönelik göndermeleri de içinde barındırır: </span></p>
<p><span lang="TR"> &#8220;ne yapsam</span></p>
<p><span lang="TR"> döl saçan her rüzgarın</span></p>
<p><span lang="TR"> vebası bende kalacak&#8221;  (ismet özel) </span></p>
<p><span lang="TR">Bu mısrada da insan oluşa dair aksayan bir şey var. Rahatsızlık vericidir. Şair canlılıktan ve hayatiyetten güç alır, trajiği ile barışık değildir ama yine de sakinliği, müsekkin olmayı arzular: </span></p>
<p><span lang="TR"> &#8220;varsın bende biriksin</span></p>
<p><span lang="TR"> durgun suyun sayhası&#8221; (ismet özel) </span></p>
<p><span lang="TR">Zira bu teskin oluştan güç devşirilecek durumlar vardır. Bu mısranın sonunda şair epiğe geçer ve savaşılacak, kavgası verilecek durumları işaret eder: </span></p>
<p><span lang="TR"> &#8220;yumuşatmayı bilen ateş</span></p>
<p><span lang="TR"> öğüt sahibi toprak</span></p>
<p><span lang="TR"> nasıl olsa geri verecek</span></p>
<p><span lang="TR"> benim kılıcımı&#8221; (ismet özel) </span></p>
<p><span lang="TR">İnsanoğlu en içten görünümü, en sağlam duruşuyla, şiir çerçevesinde belirginlik kazanır. Zira şiir, sahici konuşmayı esas alır. </span></p>
<p><strong><span lang="TR">Anlam, Pasiflik ve Lirik Şiir </span></strong><span lang="TR"> </span></p>
<p><span lang="TR"> Bir şiiri bütünüyle anlamak, o şiirin tüm boyutlarıyla anlaşılması demek değildir. Biz ne kadar kazı çalışmasıyla şiirin anlam katlarına vakıf olursak olalım, <em>anlaşılmayan bir yer</em> mutlaka kalacaktır. Bu dil denen mucizenin ele avuca sığmaz yapısından kaynaklanan bir şeydir ki bu durumun hafifsenecek bir yönü de yoktur. Eliot’a göre anlamanın ilk şartı, açıklamaktır. Biz bir şiiri ‘seviyor’ olabiliriz ama bu ‘hoşlanıyor’ oluşumuzun temel şartı değildir. Şiirin tadına varmanın ya da şiirden zevk almanın anlamı, bu zevki esinleten nesneye göre değişir. Bu , şiir ve dilin zenginliğine bağlıdır biraz da. Şiirle muhatap olmuş herkes, duyarlık düzeyine göre o şiirden değişik tatlar alabilir. Ama şu bir gerçek ki, hoşlanmadığımız bir şiiri bütün çehresiyle anlamamız da mümkün değildir. Buna kısaca , şiir tat almalar şiire göre değişir, diyebiliriz. Sözün burasında , anlamı öncelediğimiz sonucu çıkmamalı. Zira anlam her şey değildir. Dilin olduğu gibi şiirin de ele avuca gelmez bir oluş süreci vardır. Şiirde anlamı öncelemek, o şiirin avuçlarımız arasından kaybolmasına da sebebiyet verebilir. Buradan, şiirin, diğer gündelik işlerimiz gibi üzerinde titizlikle durulacak bir uğraş olduğu çıkarsamasında bulunabiliriz. </span></p>
<p><span lang="TR"> Şiiri açıklamaya yönelik her çaba , şiirin sınırlarından taşmaya teşnedir. Çünkü şiirde anlam, metnin arkeolojik bir arayışa tabi tutulması karşısında biçimsizleşebilir, anlamın yoğunluğu veya anlamsal işaretler buharlaşabilir. Bu da şiiriyetten uzaklaşmak demektir. Bu bağlamda çok dağınık yapısıyla lirik şiirin , anlamı belirsizleştirdiği söylenebilir. Liriğin epiğe nazaran bulutlu flu bir görünümü vardır. Liriğin imgeci şiire yakınlığını hesaba katarsak okurun bu şiir karşısında anlamı tamamlayıcı bir işlevi olduğunu düşünmek mümkün. Epik daha nettir liriğe göre. Direkt ve doğrudan söyleyişi önceler. Harekete dayalı ve gerilimli bir yapısı vardır epiğin. Lirik şair, yazarken otobiyografik ben’inden hareket eder. Bu hareket esnasında karşılaştığı her durum, olay ve nesneyle bir özdeşim kurar. Özdeşim kurma işlemi her şeyi kapsar ve bu, şaire geniş bir hareket alanı açar. Şair esasında başkasından bahsederken bile kendini ön plana çıkarıyordur. Şairin psikolojik ben’i bir bakıma <em>dilsiz ikiz</em>ini arıyordur ve bu arayış, <em>herkes</em>le özdeşleşmeyle hal yoluna konulmak için şaire malzeme sunar. Lirik şair , dili fetişleştirmeye kadar varır. Amacına ulaşamadığında ise  çözüme, dil içinde, dilin estetik imkanları içinde ulaşmaya çalışır. Dili ikonlaştırır, bu kutsayış şair için yeni bir merkez arayışıdır. Özdeşleşme imkân dahiline girmediği için lirik şair, dili kendisi için merkez kılarak yaşadığı sorunsalı aşma yoluna girer. Dünyadaki her şey dilin dünyasında anlamlıysa kapsama alanındadır. Dilin dünyasında anlamlı olan ise, duygunun dünyasında anlamlı olmayla bir ve aynıdır. Dil’e dokunan, duyguya dokunanla irtibatlıdır. Bu bağlamda lirik şairin malzemesi duygudur. Aşırı duygusal biridir lirik şair. Zaten başka türlü de özdeşim kurulamaz. Burada , şiirde kullanılan imgenin çağdaş eleştirel süzgeçten usla sınırlanması diye bir durum söz konusu değildir. Şiir öncesi duyarlığın malzemesi, duyguyla ilişkisel olan durum, nesne ve olgulardır. </span></p>
<p><span lang="TR"> Lirik şair, hayatın pasif tarafında durur. Duyguyu her daim öncelediği için pasiftir. Bu ise onu aşırı romantik bir tutuma sürükler. Lirik şiir, gerekçesiz bir şiirdir. Şairin şiiri niçin yazdığına dair her hangi bir gerekçesi yoktur. Küçük bir nesneyi bile <em>duygu nesnesi</em> için malzeme haline getiren lirik şairin gerekçesiz bir şiir yazmasının sebebi, etkin bir hayatı yaşamaya cesaret edemeyişidir. </span></p>
<p><span lang="TR"> Sanatı büsbütün ‘duygu işi’ olarak göremeyiz. Sanatçı gerektiğinde duygudan kaçan adamdır. Sanatçıya , duygu ile us arasında bir denge arayışı içine giren, ne eserlerinde bütünüyle duyguya yaslanan, ne de aklı (us) eserinin merkezine tamamıyla yerleştiren, bilakis bir denge adamı tavrını belirginleştiren bir aktif insan, bir duyarlı kişi, bir sentezci gözüyle bakabiliriz. </span></p>
<p><strong><span lang="TR">İnsani Sanat Biçimi ve Kelimeler</span></strong><span lang="TR"> </span></p>
<p><strong><span lang="TR"> </span></strong><span lang="TR">Şiir yazma edimini, bir edebiyat biçimi olarak düşünemeyiz. Bu bağlamda şiir, allı pullu süslü bir ifade tarzı değil. Şiirin dil’e değinerek dille yazıldığını düşündüğümüzde insana bağlı, insan ile alakalı bir irtibatının olduğunu görürüz. Şiir insanı çok yakından ilgilendiren bir sanat. İnsani olan ne varsa şiiri ilgilendirir, diyebiliriz. İnsanlık durumuyla insanlığın kaderine dair tasavvurlarımız, şiirin içinde vurgulanır, şiirin içinde pekişir, şiirin içinde açıklığa kavuşur. Şiir, bir konuşma biçimidir. İnsanın en yanına, bozulmamış boyutlarına hitap eder. Bu yüzden Oktavio Paz, şiir için, &#8220;üstün biçimde konuşma sanatı: ilkel dil&#8221;, diyecektir. Şiir insanın bozulmamış fıtratına dair göndermelerde bulunur. Bu anlamda saflığı, insani olanı arar şair. Sosyal ilişkilerin yozlaşmaya uğradığı zaman dilimlerinde şairin bu vurgusu, bu dikkati daha bir pekişmiş görünüm elde eder. Burada temel vurgu, esas dikkat, ‘insan gerçeği’ dir. İnsanın olduğu her yerde şiir vardır. Bu yüzden en insani sanat biçimidir şiir. İnsanın <em>ne</em> olduğu , giderek <em>kim</em> olduğu hususu, şiirin alanında ve şiirle birlikte belirginlik kazanır. </span></p>
<p><span lang="TR"> Şiirin kelimelerden meydana geldiği olgusu, Malerme’den günümüze bir çok şair, bir çok kuşak tarafından ifade edilir. Şiir kelimelerden oluşmakla birlikte kelimelerin meydana getirdiği bütünden fazla da olabilir ve hatta şiiri aşan bir şeye dönüşebilir. Şiirden fazla. Kelimelerin vücuda getirdiği anlamdan fazla. Bu fazlalık, bu sınırları aşmışlık, yine de kelimelerle şiirde ifade bulur. Bu şekilde sınırları ihlâl durumunu tasvip edemeyiz. Şiirin hissettirdiği her ne ise onu yine şiirin sınırları içinde aramalıyız. Şiirin kendine özgü doğasını, şiir hakkında bir şekilde edindiğimiz ön-yargılardan  arınarak kavrayabiliriz.</span></p>
<p><span lang="TR"> Şiirin malzemesi olan kelimeler, şairin zihninde bir dönüşüme uğrar. Bu değişim-dönüşüm sürecinde, her gün gündelik hayatta kullandığımız kelime öbekleri, şairin müdahalesiyle şiir katına yükselir. Bu yükselmeyle birlikte  şiirin malzemesi olan kelime veya kelime öbekleri anlam genişliğine uğrayıp bir bütün oluşturmasıyla eserin dünyasında yerini alır. Bu bir özgürlük edimidir. Zira malzeme (kelime) özgürlüğüne kavuşmuş, ilk ve özgün yerine geri dönmüştür. </span></p>
<p><span lang="TR"> Düzyazıda kullanılan kelime, kısıtlı bir anlamı belirginliğe kavuşturmak üzere vardır. Düzyazı yazarı, kelimenin tek bir anlamını kullanmak için yazar ve bu ifade biçimi şiirde  olduğunun tersine kelimeyi ve onun anlam evrenini kısıtlayan bir ifade biçimidir. Oktavio Paz’ın da dediği gibi &#8220;şair maddesine özgürlük verir, düzyazı yazarı ise onu mahkum eder. &#8221; </span></p>
<p><span lang="TR"> Şair kelimelere özgürlük verir, bu doğru. Bu doğruya bir doğru daha eklemek gerekiyor: Şair kelimelere haysiyet kazandırır. Burada da kelimelere karşı (şiiri estetik bir nesne olarak görenlerin tersine) kazanılmış bir zafer söz konusu değildir. Aksine şiir ediminde kelimelere serbestilik kazandırılır. Bu özgürlük ortamında kelimeler Paz’ın ifade ettiği üzere &#8220;bir başka şeye&#8221; dönüşürler. Burada kelime ‘kendisi’ olur ve özgün doğasına kavuşur. </span></p>
<p><span lang="TR"> Şiir bir dil hadisesi olmakla birlikte dili aşan bir şeydir.&#8221;Şiir, dilin sınırlarını aşar.&#8221; Şiir dilin sınırlarını yine kullandığı kelimelerle aşar, kelimeleri kullanarak. Şiir edimi, kelimeyi şiirsel döngü içerisinde imgeye dönüştürür. Burada da kelime, imge hüviyetine dönüşmekle birlikte haysiyet kazanmış, ‘kendi’ si olmuştur. İmge sayısız zıt anlamları içinde barındırır ve şiir edimi sayesinde bu zıt unsurlar şiirin çatısı altına girerek bir bütünü oluşturur: Yapıt. Edebi eser, esasında kelimelerin özüne, tabiatına dönüş hareketidir. Bu hareket zihne ilişkindir ama tamamen zihinsel bir olgu değildir. Duygu ve davranışa dayalı irtibat noktaları vardır. Bu yüzden şiir, somut olarak dışavurumda kendini belli eder. Biz şiiri somut bir davranış biçimi olarak düşünme eğilimindeyiz. Zekaya dayalı ama tamamen zekadan müteşekkil değil. Şair aynı zamanda kelimelere hayatiyet kazandırır. Kelimelerin hayatilik vasfı, yaşadıklarımıza müteallik bir irtibatı ilgilendirir. Yaşadıklarımızı da davranışlarla somutlandırırız. Ama yine de zekadan bağımsız değil. Bu bağlamda şiir, son  derece somut bir şeydir. Genel geçer kanaatin aksine, zihne dayalı bir spekülasyon değildir şiir. Yaşadıklarımıza karşılık gelir ve bu yüzden beşeri bir edimdir o.</span></p>
<p><span lang="TR"> Şiiri her gün karşılaştığımız davranışlarla bir ve aynı göremeyiz. Alışılmadık bir iletişim biçimidir şiir. Kelimeyi kendi doğallığına bırakır ve bu bırakışta biz, birçok anlam boyutlarına kulaç atarız. Şiir insanı sarsar. Şiir sayesinde bilincimiz tetikte durur ve medeniyetin belâlarına duçar olan şuurumuzun dinç ve diri kalmasını ve hatta her günü yeniden bir tazelenişle karşılamamızı, her gün yeniden doğmamızı sağlar. Şiir insanı sağlar. Bir başka bağlamda şiirin açtığı yolda millete giden dinamik işaretler bulunur. Diğer taraftan şiir, bireysel, kendine özgü bir uğraştır. </span></p>
<p><strong><span lang="TR">Dilin Kalbinden Konuşmak</span></strong><span lang="TR"> </span></p>
<p><span lang="TR"> Hareketlerimizin belirsiz hale gelmesinin sebebi, kelimelerin ağırlığının yitirilmesi, anlamlarının belirsiz oluşudur. İnsan ve kelime, insan ve dil, birbirine kopmaz bağlarla bağlıdır. İnsanı kavramanın en temel yolu, kelimelere yüklenen anlamdır aslında. Varoluşumuzu dil ve ifade araçlarıyla kavrar, açıklığa kavuştururuz. Paz’ın dediği gibi, &#8221; insan kelimelerden, kelimeler de insandan oluşur.&#8221; Kelime olmadan insanı kavramamız mümkün değildir. Kelimeler de ölümlü varlıklardır, insanlar gibi doğar , büyür ve ölürler. Kelimelerin insan varlığını açığa çıkartıcı işlevleri vardır. Bu yüzden Cemal Süreya, &#8220;şiir geldi kelimeye dayandı&#8221; diyecektir. İkinci Yeni şiirinde, insan dünya üzerindeki yerini kelimeyle betimleyecektir artık. &#8220;Varlık endişesi&#8221;ni kelimelerle dillendirecektir. Kelimenin şiir içinde önemi ve değeri, aslında insanın kendi önemi ve değeridir. Paz’ın düşüncesi, kelimeye verdiği önem ve yaptığı vurgu, yukarıdaki ifadelerimizi destekler mahiyettedir: &#8220;Sözcük insanın kendisidir. Sözcüklerden oluşuruz bizler. Sözcükler bizim tek gerçekliğimizdir, en azından gerçekliğimizin tek kanıtı.&#8221; Kelimelerin bu şekilde önemi, dil olmadan da bir anlam ifade etmez. Gerçekliğimizi açıklamak için dil’e başvururuz. Eğer dil’e <em>bağlı</em> kalmak, <strong>anlam</strong>ımızı ifadeye kavuşturmak istiyorsak dil’i kullanmak zorundayız. &#8220;Dilden kaçamayız &#8221; der, Paz. Sessizliğin bile ifade ettiği bir şey vardır. Kelimelerin kalbinden konuşan şairin sessizliğine bir anlam vermek istiyorsak dil’in kapısına gelmek gerekiyor. Şair, kelimeleri de yedeğine alarak dil içinde, dil’in kalbinden konuşur. Varoluşumuzu açıklamanın temel koşulu dil’dir. Varlığımıza sahih bir anlam katmak istiyorsak dil’in imkânlarından faydalanmamız kaçınılmazdır. </span></p>
<p><span lang="TR"> Şair, dile, hayati olan özü yükler. Bu dil’in, bu dil’in malzemesi ile inşa edilen şiirin, bizim için vazgeçilemez oluşu, yaşamamızın olmazsa olmazlarından oluşu, yüklenen bu şiirsel öz dolayısıyladır. Yine de dil’i fetişleştiren bir tutumdan uzak durmalıyız derim ben. Alışılmadık ve yeni şiir dilinin dolaylarında hayata bakan bir taraf hemen her zaman olacaktır. Bu da çağdaş bir konuşma biçimi olan şiir için hususiyetli bir konudur. Yeni bir şiir dili, konuşmaya dayalı bir şiirdir. Paz’a göre &#8220;konuşma şiirin özü ve yaşam kaynağıdır fakat şiirin kendisi değildir.&#8221; Şiirin genelini kapsayan ritmik düzenleniş itibariyle konuşma , kaynağını halktan alır. Halktan kaynaklanan bir konuşma biçimidir şiir, ama bütünüyle halkın konuşmasından ibaret değildir. Şiirde her yenilik konuşmayla, konuşma diliyle başlar. T.S.Eliot bu konuda manidar bir fikir öne sürer: &#8220;Şair hayatiyetini halktan alır ve karşılığında halka hayat verir.&#8221; Cemal Süreya da &#8220;Konuşma dili şiirin mayasıdır.&#8221;, der. Yeni şiir, yeniliğini, çıkışını, gerekçesini, istikametini buralarda aramalı, buradan bir yenilik arayışına girmelidir. </span></p>
<p><span lang="TR"> Kısaca özetleyecek olursak, alışılmadık ve yeni bir şiir dilinin inşası; ancak dil’i,dildeki lirizmi, epik sesi, anlamı, etkinliği, anlamın insanca dışavurumunu, bu toprakların ruhuna eğilerek, bu toprakları ‘bu topraklar’ yapan değerleri sahiplenerek, yeni bir bütünlüğe kavuşturmak, şiiri insan ve hayatla irtibatlı kılmak, süreçsel yeni yapılandırmalarla mümkün hale gelecektir. Anlamsal bağ, insan ve hayatla önem kazanır. Bu ise ciddi bir millet meselesidir. </span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/mustafacelep/siir-ustune-uc-yazi/2009/07/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİZ SENİ ANLAR (ŞAİR LEVENT SUNAL&#8217;A RAHMET)</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/ibrahimtenekeci/biz-seni-anlar/2009/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/ibrahimtenekeci/biz-seni-anlar/2009/02/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Feb 2009 14:26:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İBRAHİM TENEKECİ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=4177</guid>
		<description><![CDATA[1990&#8242;dan sonra, edebiyatın yerini medya aldı. Medyatik biri değilseniz eğer; gazetede yazmıyor, televizyona çıkmıyor, sadece dergileri tercih ediyorsanız, çok kaliteli işler yapmış olsanız bile, emeğinizin karşılığını almanız bir hayli zor. Çenebaz televizyonculara gösterilen hürmetin ve ilginin onda biri bile size gösterilmez. Geçen hafta, has bir şair daha sessiz sedasız bir şekilde aramızdan ayrıldı. Şu ana [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment-->1990&#8242;dan sonra, edebiyatın yerini medya aldı. Medyatik biri değilseniz eğer; gazetede yazmıyor, televizyona çıkmıyor, sadece dergileri tercih ediyorsanız, çok kaliteli işler yapmış olsanız bile, emeğinizin karşılığını almanız bir hayli zor. Çenebaz televizyonculara gösterilen hürmetin ve ilginin onda biri bile size gösterilmez.<span id="more-4177"></span><br />
Geçen hafta, has bir şair daha sessiz sedasız bir şekilde aramızdan ayrıldı. Şu ana kadar, vefatıyla ilgili küçük bir habere dahi rastlamadım. Çünkü o, medyadan uzak olmayı tercih etmiş biriydi. Yılda birkaç iyi şiir yayımlamak, yetiyordu ona.<br />
<strong>Evet, Şair Levent Sunal&#8217;dan bahsediyorum.</strong><br />
1960 Adana doğumluydu. Tarsus Amerikan Ortaokulu&#8217;nu ve Robert Koleji&#8217;ni bitirmiş, sonrasında İstanbul Tıp Fakültesi&#8217;nden mezun olmuştu.<br />
İlk şiirleri Varlık dergisinde çıkmıştı. Sonrasında, şiirlerini düzenli olarak Dergâh dergisinde yayımladı. Şiir kitapları da Dergâh yayınlarından çıktı: Mevsim Birdenbire, Biz Neyi Anlar, Soldurmayan İmla.<br />
Bunların dışında, bir, hatta iki kitap oluşturacak kadar şiiri daha vardı.<br />
O altmış, ben ise yetmiş doğumluydum. Fakat ikimizin de ilk şiir kitabı 1997 yılında, beraber yayınlandı. Hakan Arslanbenzer&#8217;in gayretleriyle tabii.<br />
O yıllarda, Dergâh çevresinde güzel bir ortam vardı: Levent Sunal, Mehmet Şeker, Süleyman Çobanoğlu, Hakan Arslanbenzer, Hakan Şarkdemir, Murat Menteş, Orhan Petek, Hakkı Yanık, İcabi Akçaoğlu, İlker Jandar ve ben&#8230;<br />
Mustafa Kutlu hocamız, her birimizle ayrı ayrı ilgilenirdi.<br />
O günler, gerçekten de güzel günlerdi.<br />
Sonra her birimiz bir tarafa savrulduk.<br />
Levent Sunal ile on yıl kadar yoğun bir münasebetimiz oldu.<br />
Hastalandığım zaman, doktorum oydu.<br />
Yedikule&#8217;de yatarken, sıklıkla ziyaretime gelir, durumum hakkında doktorlardan bilgi alır, bana da bol keseden moral verirdi.<br />
Sonra o hastalandı, ben ziyaretine gitmeye başladım. &#8220;<strong>Amansız hastalık</strong>&#8221; denilen kansere yakalanmıştı. Çapa&#8217;da yattı.<br />
Kemoterapi, ilaçlar, tahliller, ümitsiz bakışlar&#8230; Hepsini yendi, fakat can sıkıntısını hiçbir zaman yenemedi.<br />
Taburcu olduktan sonra, evine de sıklıkla gittim. Güzel bir evi ve üzgün bir annesi vardı. (İşte orda, küçük bir optalidon kutusundaki annem / Mizacına yenik düşmüş bir erkeğin kadınıdır.)<br />
İlk şiir kitabını babasına, ikinci kitabını da annesine armağan etmişti.<br />
Tuzla Devlet Hastanesi&#8217;nde çalışıyorken, nöbetçi doktor olduğu zaman, ben de &#8220;nöbetçi şair&#8221; olarak ara sıra yanında olurdum. Sabaha kadar çay ve sigara içip şiir konuşurduk.<br />
Bütün o konuşmalar buruk bir hatıra olarak kaldı.<br />
Pek yazı yazmaz, dikkatini daima şiire vermeye çalışırdı. Hafızam beni yanıltmıyorsa eğer, bir tek Ülkü Tamer hakkında yazı yazmıştı. En beğendiği şair ise Oktay Rıfat&#8217;tı.<br />
Şiirlerini, M harfi bozuk bir daktiloyla yazardı. 1995 yılında gördüğüm şiirinde de, Dergâh dergisine bir ay önce gönderdiği son şiirde de M harfleri eksikti. Mustafa Kutlu hocamız, çıkmamış M harflerini özenle bulur ve tükenmez kalemle tamamlardı.<br />
Yayınlanmamış son çalışması, Özdemir Asaf&#8217;tan esintiler taşıyan &#8220;Sana gitme demeyeceğim&#8221; başlıklı şiiriydi.<br />
1997 yılında, Gömü başlıklı bir şiir yazmış ve Levent Ağabeye hediye etmiştim: &#8220;Bir gömüyüz biz, bulutların altında / Bir gömünün peşinde vardır birçok harita&#8230;&#8221; Yine, aynı yıllarda, karşılıklı olarak Mektup ve Savunma başlıklı birer şiir yazmıştık.<br />
Levent Sunal&#8217;ın şiirleriyle ilgili en sağlam yazıyı ise Hakan Arslanbenzer yazmıştı. Yazımızın başlığı, yazısının başlığıdır.<br />
Onun şiiri, arı görmemiş bal ya da kumaşsız elbise değildi. Gerçekti, doğaldı. Gücünü, güçsüzlüğünden alıyor gibiydi.<br />
Tam bir şair gibi yaşadı. Mekânı cennet olsun.<br />
<strong>YAZ BİTTİ</strong><br />
bir gün büyüyünce Aşk olacağız,<br />
kadim dostluklar devri kapanacak Zühre<br />
çocukluğum sendin, sen büyüdün<br />
halatlarla bağladık tekneleri kıyıya<br />
ırmaklar götürmesin diye&#8230;</p>
<p>(MİLLİ GAZETE, 04.02.2009)</p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/ibrahimtenekeci/biz-seni-anlar/2009/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SOKRAT TOPLANTIDA</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/caferkeklikci/sokrat-toplantida/2008/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/caferkeklikci/sokrat-toplantida/2008/12/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Nov 2008 22:17:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>CAFER KEKLİKÇİ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir ve Şiir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[bevli]]></category>
		<category><![CDATA[beyaz]]></category>
		<category><![CDATA[boyacı]]></category>
		<category><![CDATA[Cafer Keklikçi]]></category>
		<category><![CDATA[duvar]]></category>
		<category><![CDATA[elektrik]]></category>
		<category><![CDATA[genç]]></category>
		<category><![CDATA[saat]]></category>
		<category><![CDATA[sabah]]></category>
		<category><![CDATA[saç]]></category>
		<category><![CDATA[selam]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Sokrat Toplantıda]]></category>
		<category><![CDATA[TRT]]></category>
		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3298</guid>
		<description><![CDATA[bir şansımız daha olabilirdi bir aklımızın olduğu gibi bir kararımız olabilirdi ne bileyim bir bakımlık gök bir müzik habire çalıyor hayatımızdan kastımızdan bir hükümet düşebilirdi bir darbe bir arbede yaşanabilirdi gönlümüzdeki yaralarda bir uçarılık her günkü geçtiğimiz evlerin önünde bir yuhalanma bir bak bak şunun içinde sakladığı güle “ille de dostun attığı gül yareler beni” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span>bir şansımız daha olabilirdi bir aklımızın olduğu gibi<span id="more-3298"></span><br />
</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bir kararımız olabilirdi ne bileyim bir bakımlık gök</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bir müzik habire çalıyor hayatımızdan</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>kastımızdan bir hükümet düşebilirdi bir darbe</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bir arbede yaşanabilirdi gönlümüzdeki yaralarda</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bir uçarılık her günkü geçtiğimiz evlerin önünde</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bir yuhalanma bir bak bak şunun içinde sakladığı güle</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>“ille de dostun attığı gül yareler beni” yani</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bir şansımız daha olabilirdi gibiydi gibi</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>terimiz soğuyor hiçbir ücret karşılamadı ırgadı</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>karşılayamaz işin damadı karardı</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>işin gelini surat astı gelişigüzel ağladı bilekleri sızladı</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bir bakış bekliyorduk içimizde tüneller kazdıran</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bir çıkış bekliyorduk şöyle fıstık gibi yani etme başkan</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>başımızda bir sürü karga leşimizi bekleyen neşemizi soğutan</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>soluklanan kimse kalmadı bu kabloların ucunda</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>sararmadı son baharı yaptığımız resim ne kadar çalışsak</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>ne kadar çatıştırsak da bizden bir ışık çıkmadı</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>çıkmadı işte kafadan mı uyduralım imansız mı kalalım bir karşılaşsak</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bir alışsak belki kısa devre olur</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>annemiz sapsarı ekindi sıfıra karşı beş gol</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>hayat sallana sallana bir limana doğru</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bir vicdan çalışıyor halkın içinde konfeksiyonda fabrikada sanayide kuyumcularda </span></p>
<p class="MsoNormal"><span><span>                                                                                                             </span>ve boyacılarda</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bir vicdan vapurlarda bir vicdan her şehrin bakırcılar çarşısında</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bir vicdan sabah sabah selam veriyor yaşlı genç dul bekar evli</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>simit yiyor çay içiyor yenge hanım nasıllar diyor çocukları soruyor ev kirasını ödeyebildin mi</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>elektriği kestiler mi vay anasını suya gene zam yapmışlar doğalgaz durmuyor yerinde</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>yetimin hakkı diyor vicdan nasıl da karışıyor devlete</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>nasıl da uyuyor insan uyku kemerlerine</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>sıkılmış bir vicdan TRT’ye pay veriyor her gelen elektrik faturasında</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>kasasında kaynıyor kaynıyor vicdan</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>her mecburiyet bir yatalak bırakıyor zamana</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>benim saçlarımdan daha beyaz</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>daha bir obur vuruyor duvardaki saat</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>duvardaki saat onikiyi vuruyor hayatımızı vuruyor</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>pazarda vuruyor sattım gitti derken el ele sıkışmışken</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bugün çok şıksınız müdürüm ayol diyet yaramadı bana</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bana bir paket sigara alır mısın çocuğum topuğu vuruyor ayakkabılarımın</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>kız eteği yeni aldım da canı çıkasıca bakmadı bu tarafa</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bu tarafa buraya şefim merhaba nasılsınız kolay gelsin</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>kolay gelsin gecenin örttüğü ne varsa</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>ne varsa sen de var şekerim bu duman nereye gidiyor</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bu duman vicdanına gidiyor hatun kişi</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bu duman TRT’ye gidiyor benim kanaatime göre</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bu duman bizim çocuğun okul giderleri sırası geldiğinde</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bu duman annemin başörtüsü bu duman kız kardeşimin çeyizinden</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bu duman oğlumun umudunu köreltiyor sürtüne sürtüne</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bu duman benim sakladığım onca güzel günleri</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>benim sakladığım iyiliği benim sakladığım kurşun kalemleri dolma kalemleri ilkokul ikiden<span>                  </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span><span>                                                                                                          </span>kalma kokulu mavi silgiyi</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>siyah önlüğümü beyaz yakamı lisedeki kravatımı üniversitedeki aşklarımı</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bu duman bütün dönemlerin başbakanlarına cumhurbaşkanlarına</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bu duman bütün halka gidiyor</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>bu şiir de burada bitiyor biter kardeşim</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>herkes dağılabilir</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Dergâh </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Sayı 225 </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kasım 2008</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/caferkeklikci/sokrat-toplantida/2008/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ALİ AYÇİL KİTABI ÜSTÜNE: HAYATI ÇALIMLAMAK İNCELİK İSTER BİRAZ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/caferkeklikci/ali-aycil-kitabi-ustune-hayati-calimlamak-incelik-ister-biraz/2008/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/caferkeklikci/ali-aycil-kitabi-ustune-hayati-calimlamak-incelik-ister-biraz/2008/12/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Nov 2008 22:15:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>CAFER KEKLİKÇİ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir ve Şiir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Ayçil]]></category>
		<category><![CDATA[Arastanın Son Çırağı]]></category>
		<category><![CDATA[Ayçil]]></category>
		<category><![CDATA[Doksan Kuşağı]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri, Edebiyat, Eleştiri Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[ironi]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[temel]]></category>
		<category><![CDATA[unsur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3296</guid>
		<description><![CDATA[Şiirimizin hayatiyet arz etmesi gerçekten de yüzünün hayata dönük olmasındandır. Peki, bu &#8216;döndüğümüz&#8217; hayat ne ölçüde şiire girebilir? Olduğu gibi girmelidir diyenlerin sesini duyargibiyim. Fakat hayatı olduğu gibi aldığımız zaman; sanatçı duyarlığını inkâr etme olasılığı ve aldığımızın basit bir haberden bir rivayetten öte gitmeyeceği gerçeği &#8216;olduğu gibi girmeli&#8217; savını çürütmektedir. Çünkü fikri olarak olgunlaşmamış bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal">Şiirimizin hayatiyet arz etmesi <span id="more-3296"></span>gerçekten de yüzünün hayata dönük olmasındandır. Peki, bu &#8216;döndüğümüz&#8217; hayat ne ölçüde şiire girebilir? Olduğu gibi girmelidir diyenlerin sesini duyargibiyim. Fakat hayatı olduğu gibi aldığımız zaman; sanatçı duyarlığını inkâr etme olasılığı ve aldığımızın basit bir haberden bir rivayetten öte gitmeyeceği gerçeği &#8216;olduğu gibi girmeli&#8217; savını çürütmektedir. Çünkü fikri olarak olgunlaşmamış bir zihinden geçenlerin, sanat değeri olmaz. Yine hayattan algıladığımız &#8216;bir şey&#8217; zihnimizden geçerken mutlaka değişikliğe uğrayacaktır. Dolayısıyla doğrudan ifade hiçbir zaman mümkün değildir. Deformasyon diyeceksiniz, ben de hayır diyeceğim. Deformasyon hayattan şiir için aldığımız malzemenin üzerinde oynama gücümüzün sonuç göstergesidir. Malzeme üzerinde işlettiğimiz güç; şiir olma oranında değerlidir. Siz buradaki &#8216;güç&#8217;e şiddet de diyebilirsiniz başka bir sözcük de. Ben kendi payıma gerilim diyorum. Çünkü şiirin doğuş, oluş ve var oluş kaynağı tamamen barındırdığı gerilime bağlıdır. Şiir, hayattan beslenirken besin kaynağının &#8216;temiz&#8217; ve &#8216;doyurucu&#8217; olmasını önceler. Nereye mi gelmek istiyorum; şiirde gelenekten yararlanmaya&#8230; Her ne kadar günümüzün bazı genç şairleri gelenek deyince, sadece belli kalıpları anlayıp gelenekten öcü görmüş gibi kaçmaya çalışsa da benim kastım; tüm bunları kapsayan ve aşan geniş bir yükseklikten &#8216;ayağımızı bastığımız sağlam bir zemini&#8217; yaratmamıza olanak sağlayan &#8216;görkemli geçmiş&#8217;in izlerini çağdaş algımıza bir düzlem olarak sunma meselesi.</p>
<p class="MsoNormal"><span>Bastığı zeminin her açıdan farkında olan, kuşağı içinde hece veznini çağdaş düzleme getirmesiyle apayrı bir yerde duran Ali Ayçil; bugüne kadar iki şiir kitabı yayımladı. Bunlar: Arastanın Son Çırağı ve geçtiğimiz günlerde Timaş Yayınları tarafından yeni baskısı yayınlanan Naz Bitti. Sanıyorum üçüncü şiir kitabı da yolda. Bekliyoruz&#8230; </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ali Ayçil Doksan Kuşağı&#8217;na mensup bir şair. Şiirlerini Dergâh dergisinde yayımladı. Bildiğim kadarıyla başka dergilerde hiç (şiir) görünmedi. Dergâh&#8217;ın Türk şiirine armağan ettiği has şairlerdendir. Ayçil, Arastanın Son Çırağı&#8217;nda hece veznini kullansa da belli bir hece ölçüsüne (12&#8242;li, 14&#8242;lü vd.) bağlı kalmadı. Bu da bize, Ayçil&#8217;in şiiri hece için değil, heceyi şiir için kullandığını kanıtlamakta. Naz Bitti&#8217;de ise, kitabın bütün şiirlerinde hece veznini ve 14&#8242;lü hece ölçüsünü kullandığını görmekteyiz. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ali Ayçil ilk kitabı Arastanın Son Çırağı&#8217;nı 1999&#8242;da yayımladı. Doksan Kuşağı şairlerinin çoğunun kendilerini İsmet Özel&#8217;e göre konumlandırmasına karşılık Ayçil&#8217;in, Türk şiir geleneğinin büyük görkemine yaslanarak hiçbir şairden memba almadan direkt &#8216;havza&#8217;yı seçmesi; dikkatimizi kendisine yöneltmemize sebep olmuştur. Doksan Kuşağı şairleri içinde hece veznini ilk kullanan şair hiç kuşkusuz Süleyman Çobanoğlu&#8217;dur. Fakat bu, Ayçil&#8217;in Çobanoğlu ile aynı kulvarda olduğunu düşündürmemeli. Form benzerliği olsa da iki şiirin ayrı dünyaları olduğu gerçeği inkâr edilemez. Çünkü bir şiirin karakterini &#8216;görselliği&#8217; vermez; temsil ettiği dünyanın ayrıntıları ve elbette söyleyiş biçimi (üslup) belirler. Bütün bunlar da şairin kişisel macerasıyla doğru orantılıdır. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ali Ayçil şiirinin biçimi heceyle şekillenirken biçemi modern hayatın getirdikleri (imkân) ve götürdükleri (güzellik) ile oluşmuştur. Ayçil şiirinin biçem özellikleri; şairin aydın sorumluluğu taşıdığı gerçeğini verir bize. Şair bu anlamda çağının tanığı yükümlülüğünü hakkıyla yerine getirmiş bulunmaktadır. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Şair yaşadığı çağı kendi ölçü aletiyle (gelenek) ölçerken; sahip olduğu zeminin sağlam koordinatlarını elde etmiş olduğundan dolayı yapaylığa kaçmıyor. Yani &#8216;Beş Hececiler&#8217; gibi Anadolu&#8217;nun şiirini, Süleyman Çobanoğlu&#8217;nun deyimiyle, tren penceresinden seyrederek söylemiyor. Bizzat yaşayarak ve duyarak (duyuş) söylüyor şiirlerini. Kaldı ki öyle yapay &#8216;hamasi&#8217; kurgusu yok şiirlerinin. Çünkü Ayçil şehirli bir şair. Hayatın kirli yüzünü, edinmiş olduğu temiz zeminden bakarak &#8216;görmekte&#8217;. Bunun için &#8220;hayatı çalımlamak incelik ister biraz&#8221; dizesini örnek gösterebiliriz. Yine Ayçil şiirinde &#8216;Beş Hececiler&#8217;de gördüğümüz resmiyet (soğukluk) olmadığı gibi aksine hayatın bütün cümbüşü; acısı, sevinci, sevdası, aşkı, tarihi ve güncel olanıyla bir sıcaklık bir canlılık barındırmakta. Ayçil hayatını şiire dahil etmiş; hatta mesleğinden (tarih öğretmeni) bile izler görürüz dizelerinde; &#8220;düşman ki kırdan gelir bir ikon kadar yalnız&#8221; </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ali Ayçil şiirinde ironi, eleştirel unsurun temel dayanağı olarak yer almakta. Fakat Ayçil, şiirinde ironiyi fazla kullanmıyor. İroni, şiirinde çok az ve çok açık; &#8220;devlet devlet olalı böyle barış görmedi&#8221; dizesinde olduğu gibi. Şiirindeki birey, düzene karşı &#8216;diklenir&#8217; sırası geldiğinde. Her ne kadar yukarıda şehirli desem de, Ayçil, köye karşı şehri, şehre karşı da köyü savunma sığlığına düşmez. Şair edinmiş olduğu &#8216;iyilik&#8217; dinamizminden hayatta ve coğrafyada gördüğü &#8216;kötülükleri&#8217; eleştirmekte. Çünkü şair de biliyordur ki artık köyün şehirden pek de bir farkı kalmadı. Aynı şekilde şehirlerin albenisi, estetik dokusu yerine; beton yığınları &#8216;dikilip&#8217; kültürel erozyona uğratılarak &#8216;büyük köylere&#8217; dönüştürüldü. Yani bu, sosyal yaşam anlamında da böyle oldu. Ayçil şiirinde dikkatimizi çeken bir diğer özellik; klasik Türk müziğine olan göndermeler. Mesela ud, keman, acemkürdi, şarkı, nağme gibi kelimeler şiirinin müziğini kurarken çıkış yaptığı nokta bakımından hayatiyet taşımakta. Ayçil bu anlamda da kadim gelenekten kopmuyor. Bu durum şiirinin müziğine diri bir hava bahşetmektedir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ali Ayçil iki şiir kitabıyla Türk şiirinde kendine has bir yer edindi. Hece veznini birçok bakımdan ihya etmiş olması; Türk şiirine olduğu kadar Türk kültürüne de önemli katkı sağladı. Ayçil bir bakıma medeniyetimizin şairi. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kaybettiğimiz ve hep özlediğimiz bir medeniyetin. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>05.11.2008</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Yeni Şafak Kitap</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/caferkeklikci/ali-aycil-kitabi-ustune-hayati-calimlamak-incelik-ister-biraz/2008/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>FRENK AVLUSU</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/aliemre/frenk-avlusu/2008/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/aliemre/frenk-avlusu/2008/11/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 31 Oct 2008 22:35:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ALİ EMRE</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir ve Şiir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3202</guid>
		<description><![CDATA[Ben ki saçlarına çokça aklar berkitilmiş Bir Semud’um.   Uzundu saçlarım, gürdü, omuzlarıma akardı Ben kestirmedim, barbarlar kısalttılar. Biliniyordu zaten mahsustan yaşadığım Belki de o yüzden Horozdan korkan oğlanlarla beni bir tuttular. Dünyanın en güzel arabistanında Omzuna çıkarak büyük bir okyanusun Mahşere yürüyen kalabalık bir dağdım. Çıkınımı düzdüm sonra, erken terhis olarak Tarihin özetini çıkarıp [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><em><span>Ben ki saçlarına çokça aklar berkitilmiş<span id="more-3202"></span><br />
</span></em></p>
<p class="MsoNormal"><em><span>Bir Semud’um.</span></em></p>
<p class="MsoNormal"><em><span> </span></em></p>
<p class="MsoNormal"><span>Uzundu saçlarım, gürdü, omuzlarıma akardı</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ben kestirmedim, barbarlar kısalttılar.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Biliniyordu zaten mahsustan yaşadığım</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Belki de o yüzden</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Horozdan korkan oğlanlarla beni bir tuttular.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Dünyanın en güzel arabistanında</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Omzuna çıkarak büyük bir okyanusun</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Mahşere yürüyen kalabalık bir dağdım.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Çıkınımı düzdüm sonra, erken terhis olarak</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Tarihin özetini çıkarıp bir kenara bıraktım.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ne Lili vardı henüz ne yeşil sarıklı ulu hocalar</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İlim bir nokta idi, onu ben çoğalttım.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kovulunca mekteplerden yuhalanarak </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Evleri balkonsuz yapan mimarlar</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Dünyayı incittim ortadan ikiye ayırıp saçlarımı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Lastik yaktım sokaklarda, evimi elledi vandallar</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bir sapanla tarazladım yeri göğü ıslık çalarak</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Komşularım sevindi</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Çatır çatır ikiz doğurdu kadınım.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Menevişlendi birden bütün halkları doğunun</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Dünyaya panzerler yürüyor sandım.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><em><span>Alnıma bir kurşun sıkıldı Frenk illerinden</span></em></p>
<p class="MsoNormal"><em><span>Adımı unuttum.</span></em></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/aliemre/frenk-avlusu/2008/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ELİF DEDİĞİMDE ÇARŞI</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/aliemre/elif-dedigimde-carsi/2008/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/aliemre/elif-dedigimde-carsi/2008/05/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Apr 2008 22:51:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ALİ EMRE</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir ve Şiir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/index.php/basinda-siir/omer-lekesiz/elif-dedigimde-carsi/2008/05/</guid>
		<description><![CDATA[Sabrı büyük gerçekten, beni bağrına basanın Şiirimin kuması çok, pervanemin gözü bağlı Bir günah gömüsü oluyor elif dediğimde çarşı Ne geyikli gece ne mis sokağı ne tahanın kitabı Dilsizin duasıyla, çolağın tokadıyla açılan Bu dul coğrafyada kendine akıyor işte her kapı Kara donlu güvercinlerle dolsa da aşkın çayırı Benim gecelerim leyla cesedinden geçilmez Ateş topundan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sabrı büyük gerçekten, beni bağrına basanın<br />
Şiirimin kuması çok, pervanemin gözü bağlı<br />
Bir günah gömüsü oluyor elif dediğimde çarşı<br />
Ne geyikli gece ne mis sokağı ne tahanın kitabı<span id="more-1682"></span><br />
Dilsizin duasıyla, çolağın tokadıyla açılan<br />
Bu dul coğrafyada kendine akıyor işte her kapı<br />
Kara donlu güvercinlerle dolsa da aşkın çayırı<br />
Benim gecelerim leyla cesedinden geçilmez<br />
Ateş topundan bir kuyuda çınlar gündüzüm<br />
Dağlar bizim değil ama ferman hep padişahın</p>
<p>İki dize iki dize büyürdü göçmen çocukluğum<br />
Rimbaud’nun gemisine binerdim, Ali’nin terkisine<br />
Davul tozu ve minare gölgesi içinde yaşamak<br />
Benzer mi hiç kalbi kar kaldırmayanın endişesine<br />
Bu yüzden ölüm korkusuyla avutuyorum gönlümü<br />
Bu yüzden, sazlığı özleyen ney gibi evime dönüp<br />
Anamın saçında beyaz bulmaca oynuyorum<br />
İnsan her yerde doğar fakat vatan gerek ölmeye<br />
Geçiyorsam şimdi aşktan, kızları evden kovarak<br />
Hep bu bozuk düzen, bu darağacı suratlı toplum</p>
<p>Elifin uğru nakışlı tamam yavru balaban bakışlı<br />
Fakat ya açsak, yorgunsak, al kan içindeysek</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/aliemre/elif-dedigimde-carsi/2008/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

