<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/alintilar/unutulmayan-oykuler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Feb 2012 22:09:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>UKKAŞ BİN MANSUR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/akagunduz/ukkas-bin-mansur/2009/07/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/akagunduz/ukkas-bin-mansur/2009/07/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2009 06:38:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AKA GÜNDÜZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=5256</guid>
		<description><![CDATA[Trablus’un en fakir ve ailesi en kesîr devecisi idi. Bir tek heciniyle on seneden beri kiracılık eder ve evini beslemeye çalışırdı. Sürek haricinde, hurmalığa giderken iki odalı bir çardağı vardı ki dokuz kişi oraya sığınırlar ve yaşadıklarını zannederlerdi. Akşam vakti idi. Cihan ile bir gün hemhâl olan güneş, uzakta, kumlar ve kayaların ötesinde altı bin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p><span lang="TR">Trablus’un en fakir ve ailesi en kesîr devecisi idi. Bir tek heciniyle on seneden beri kiracılık eder ve evini beslemeye çalışırdı. Sürek haricinde, hurmalığa giderken iki odalı <span id="more-5256"></span>bir çardağı vardı ki dokuz kişi oraya sığınırlar ve yaşadıklarını zannederlerdi.</span></p>
<p><span lang="TR"> Akşam vakti idi. Cihan ile bir gün hemhâl olan güneş, uzakta, kumlar ve kayaların ötesinde altı bin seneden beri terennüm eden Akdeniz’in kenarında yıkanıyordu. O, her akşam, bu vakit bazı sağda, bazı solda daima yıkanır ve kurunmak, yarın için daha şaşaadâr uyanmak için öteye, başka âlemlerin müştak ve hürmetkâr sinesine çekilirdi.</span></p>
<p><span lang="TR"> Bugün yine yıkanıyor, hemhâl olduğu günün kirlettiği vücudunu tenzîh ediyordu. Fakat dünkü nûru, dünkü şaşaası, ruhu, şevk ve azameti yoktu. Dün ufuklar ona, rabbanî bir meşale ikad ederken, bugün sarı, bir hasta gibi sarı, bir matemin ruhu gibi mahzun bir şema ile bekliyordu. </span></p>
<p><span lang="TR"> Ukkaş bin Mansur terden alnına yapışan beyaz takkesini biraz kaldırdı. İnce bornozunu açtı, esmer ve kıllı göğsü meydana çıktı. Bol yenleri içinden çıkan ince bilekli koca ellerini, kollarını açtı. Ve öyle gurûba karşı Akdeniz’e karşı ve tâ orada, gümüş kumlara ve keskin kayalara karşı bir âbide gibi durdu, düşündü…</span></p>
<p><span lang="TR"> Karısı, çocukları, baldızı arkasında, kapının tahta kemeri altında bir top olmuşlar, ona bakıyorlar ve hiç ses çıkarmıyorlardı.</span></p>
<p><span lang="TR"> Ukkaş bir âbide gibi duruyor ve düşünüyordu. Arkasında, ayakları çıplak, kolları ince, başları boncuklu çocukları, mavi yeldirmeli karısı, iri sürmeli gözlü, tombul baldızı da duruyor ve düşünüyorlardı.</span></p>
<p><span lang="TR"> Ukkaş meyus ve ümitsiz olduğu günlerin akşamında hep böyle yapardı. Güneşin azimet ve haşmeti karşısında, denizlerin gizli terennümleri içinde, aşıklarına kadar gömüldüğü kumların üzerinde bakar, durur ve düşünürdü. Fakat bugün, işte İtalyanların bombardımanından sonra karaya çıktıkları günün akşamı da terli cephesi, esmer ve kıllı, bağrı, açık kolları, merkûz ve gayrı müteharrik nazarlarıyla duruyor ve düşünüyordu. Bir dakika oldu. Arkada, meçhul diyarların hafif hafif inleyen rüzgârları gibi bir ses peyda oldu. Orada tahta kemerin içindeki ailesi bir kaside okumaya başlamışlardı. Şimdi karısı da kollarını ufkî bir surette açmış, mavi yeldirmesinin yenleri altına toplanan çocukları ve kızkardeşi ile yavaş yavaş derinden derine terennüm ediyorlardı:</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; “Ya Râb! Yâ Hâlık! Ya Lâyezâl!&#8230; Gurubun haşmet ve dârâtı karşısında sana el açtık, dil bağladık, için için ağladık”</span></p>
<p><span lang="TR"> “Bu imânın sehhâr nağmeleri, mazlum kullarının derûnî enîninden hazindir. Bu sahranın kumları susuyor; fakat vâveyl eden kimdir?</span></p>
<p><span lang="TR"> Ya Râb! Yâ Hâlık! Ya Lâyezâl!&#8230;Başımızda Kur’anın, bağrımızda imânın, aklımızda Habîb-î zîşânın, biz geldik… </span></p>
<p><span lang="TR"> Başımız hâk, bağrımız çâk, aklımız gayb ve helâk olsun mu?</span></p>
<p><span lang="TR"> Bu cihanın nûru, güneşi gurûb ediyor, gece olacak, zulmet, âh!  Zulmet çöksün mü? Çöllerden bir rüzgâr esiyor, şimâlden menzûr olan heyula bunun önünde ihtizar edecek midir? Cenûbda, kum diyarında bir hava dolaşıyor, bedevinin harp ve cîdâl kasidesi midir? Biz kısrakların kişnemelerini işitiyoruz, kılıç şakırtıları hurma dallarını pûs ederek âsumana yükseliyor… </span></p>
<p><span lang="TR"> “Ya Râb! Yâ Hâlık! Ya Lâyezâl!&#8230; Grubun haşmet ve dârâtı karşısında sana el açtık, dil bağladık, çok ağladık… Nasr, nasr,  yâ Âdil!&#8230;”</span></p>
<p><span lang="TR"> * *</span></p>
<p><span lang="TR"> *</span></p>
<p><span lang="TR"> O vakit bir İtalyan müfrezesi kabristanın köşesinden süratle çıktı. Orada, tahta kemerin içinde, kadın çoluk çocuk, birden sustu. Ukkaş kollarını indirdi, döndü, evine girmek için bir adım attı.</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Dur!&#8230;</span></p>
<p><span lang="TR"> Ukkaş durdu. Bu kuvvetli ses, bu âmir ses kulaklarında bir hançer tesiri yaptı.</span></p>
<p><span lang="TR"> Ses çıkarmadan bekledi. Müfreze yetişti ve karşısına dikildi. Zabitin yanında bir tercüman vardı, dedi ki:</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Senin deveci olduğunu ve bir hecinin bulunduğunu öğrenmişler onu istiyorlar.</span></p>
<p><span lang="TR"> Ukkaş titredi, Başını çevirdi, tahta kemerin altında karısını, çocuklarını ve baldızını gördü. Onlar sakin ve medhûş idiler, Ukkaş’ın dudakları kımıldadı:</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Benim devem; benim ekmeğimdir. Onu verirsem… </span></p>
<p><span lang="TR"> Ve eli titreyen, takallüs eden parmağı ile kemeri işaret ederek:</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Bunlar aç kalır! diye ilâve etti. Zabit omuzlarını silkti. Tercüman:</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Parasını alacaksın, dedi. Hem fazla vereceklermiş.</span></p>
<p><span lang="TR"> Ukkaş sustu; bir saniye düşündü. Kemerin içine bir daha baktı:</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Deveyi ne yapacaklar?</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Nakliyat için…</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Nereye ?</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Cenûba</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Kimin için?</span></p>
<p><span lang="TR"> Tercüman sustu ve küçük gözlerinden, bir meşin gibi parlayan yanaklarına düşen iki damla yaş ile cevap veriyor gibi önüne baktı. Ukkaş bin Mansur bir daha titredi:</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Devemi vereceğim: Onlar kılıç, tüfenk, barut götürecekler ve bu suretle bizi öldürecekler… Devemi vereceğim: Onlar bizi daha çok, daha dehhâş öldürmek için kendi kuvvetlerine mahsus erzak nakledecekler. Devemi vereceğim: Taşıdıkları erzakı yiyerek kuvvet ve sıhhat iktisab ederek daha … </span></p>
<p><span lang="TR"> Artık sesi kısılmış, susuz boğazı kuru bir tahta boru hâline gelmişti. Sağ yumruğunu sıktı ve haykırdı:</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Devemi vermeyeceğim!</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Niçin?</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Çünkü benim değil.</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Kimin?</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Halife Sultan Mehmed’in</span></p>
<p><span lang="TR"> Zabit omuzlarını silkti ve güldü. Tercüman aldığını sattı:</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Zor ile alacaklar.</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Vermem!</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Seni öldürecekler.</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Allah  binasru’l-İslâm!</span></p>
<p><span lang="TR"> Zabit bir daha omuzlarını kaldırdı ve çavuşa bir işaret etti, Çavuş iki askerle Ukkaş’ın üzerine yürüdü. O anda tahta kemerin içinde bir çığlık, bir kadın çığlığı duyuldu:</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Dur melûn!</span></p>
<p><span lang="TR"> Ve mavi bir yeldirmenin kıvrımları arasından bir tüfenk namlusu uzadı. Tercüman zabite döndü: </span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Kadın, dedi, bu adamların karısıdır, diyor ki bir adım atarlarsa zabiti öldüreceğim. </span></p>
<p><span lang="TR"> İtalyan sarardı, dik bıyıkları yana düştü. Ukkaş hâlâ susuyordu. Yan gözle karısını gördü. Tüfenk namlusu hâlâ parlıyordu. Ve çocuklar analarının eteklerine sarılarak haykırdılar:</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Öldür, öldür anne,</span></p>
<p><span lang="TR"> Fakat Ukkaş bin Mansur derhal bir adım attı ve tercümana: </span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Zabite söyle, dedi. Deveyi şimdi getireceğim.</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Artık para vermeyecekler, cebren almak istiyorlar. </span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Ya açlık, ya çocuklarım?</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Bilmem…</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Peki şimdi getiririm.</span></p>
<p><span lang="TR"> Ukkaş gitti evin arkasındaki çardaktan hecinini çözdü, tahtasını yerleştirdi; üzerine atladı ve ayaklarını boynuna doğru uzatıp müstehzî, haykırdı:</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Eyvâllâh, yâ selâm!</span></p>
<p><span lang="TR"> Bir saniye zarfında cereyan eden vukuattan alıklaşan zabit kendine geldiği vakit Ukkaş üç yüz metre açılmış ve bir kuş gibi uçuyordu. İtalyan müfrezesi derhal ateş ve mükerreren, süratle yaylım ile ateş etti…</span></p>
<p><span lang="TR"> Hecin hübûb eder gibi kaçıyorken nâgehân üzerinden bir gölge fırladı ve kumların üzerine yuvarlandı. Müfrezeden iki nefer koştu. Beş dakika sonra kolları arasında Ukkaş bin Mansur tebessüm ediyordu. Beyaz bornoz kıpkırmızı idi arkasından sicim gibi kan fışkırıyordu. Tahta kemerin içinde bir çığlık vardı. Zabit ellerini kavuşturdu ve bir kahkaha koyverdi: </span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Nasıl?</span></p>
<p><span lang="TR"> Ukkaş tebessüm ediyordu. Parmağını uzattı ve cevap verdi:</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Hecin gitti, oraya oraya gitti…</span></p>
<p><span lang="TR"> Zabit hiddet ve heyecan ile sordu.</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Nereye?</span></p>
<p><span lang="TR"> Ukkaş gözlerini önüne dikti; dudakları arasına köpüklü bir kan doldu, gözleri süzüldü ve geniş bir nefesle ağzındaki kan pıhtısını tükürdükten sonra yine parmağını kaldırdı ve daha geniş bir tebessümle:</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Orası mı, dedi. Orası… Ordu-yı Osmânî! Asâkiri’l-halife!</span></p>
<p><span lang="TR"> Ve gözlerini kaparken, sendeledi, kaskatı kumlar üzerine yuvarlandı.</span></p>
<p><span lang="TR"> Hecin orduya, Ukkaş bin Mansur Allah’a kavuşmuştu. </span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Genç kalemler, C. 3. No: 22 (1912), s. 252-256.</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Tercüman-ı Hakikat, No:10986, 21 TE 1324/3 Kasım 1911.</span></p>
<p><span lang="TR"> &#8211; Türk Kalbi, İst. 1327/1911, Matbaa-i Hukukiye, s. 78-86. </span></p>
<p><strong><span lang="TR">Sözlük: </span></strong></p>
<p><strong><span lang="TR">Kesîr: </span></strong><span lang="TR">Çok, bol./ <strong>Hecin: </strong>Arkasında iki hörgücü olan ve çok hızlı koşan bir cins deve./ <strong>Hemhâl: </strong>Bir hâlde olan, hâlleri benzeyen./ <strong>Terennüm: </strong>Yavaş ve güzel bir sesle şarkı söyleme./ <strong>Şaşaadâr: </strong>Gösterişli, parlak./ <strong>Müştak: </strong>İştiyaklı, can atan./ <strong>Tenzîh: </strong>Kusur kondurmama, kabahati yok etme./ <strong>Meşale: </strong>Lâmba, kandil./ <strong>İkad: </strong>Yakma, yakılma./ <strong>Şema: </strong>Mumlu fitil./ <strong>Meyus: </strong>Üzüntülü./ <strong>Merkûz: </strong>Dikilmiş, saplanmış./ <strong>Gayr-ı müteharrik: </strong>Hareketsiz./ <strong>Ufkî: </strong>Yatay./ <strong>Hâlik: </strong>Yaratan, yoktan var eden./ <strong>Lâyezâl: </strong>Zevalsiz, bitimsiz, sonu olmayan./ <strong>Dârât: </strong>Debdebe, şan, büyük gösteriş./ <strong>Sehhâr: </strong>Büyüleyici./ <strong>Derûnî: </strong>İçten, gönülden./ <strong>Enîn: </strong>İnleme./ <strong>Vâveyl: </strong>Yazık, eyvah, çığlık./ <strong>Habîb-i Zîşân: </strong>Şerefli sevgili, Hz. Muhammed(sav) için kulanılır./ <strong>Hâk:</strong> Toprak./ <strong>Çâk: </strong>Yırtık./ <strong>Zulmet: </strong>Karanlık./ <strong>Şimal: </strong>Kuzey./ <strong>Menzûr: </strong>Vaat edilmiş, adanmış./ <strong>İhtizâr: </strong>Sakınma, çekinme./ <strong>Cenûb: </strong>Güney./ <strong>Cidal: </strong>Kavga, savaş./ <strong>Pûs etmek: </strong>Öpmek./ <strong>Âsuman: </strong>Gökyüzü./ <strong>Nasr: </strong>Yardım, üstünlük./ <strong>Âmir: </strong>Emreden./ <strong>Medhûş: </strong>Dehşete uğramış, ürkmüş./ <strong>Cebren: </strong>Zorla./ <strong>Müstehzî: </strong>Alaycı./ <strong>Mükerreren: </strong>Tekrar olarak./ <strong>Hübûb: </strong>Rüzgâr esmesi, üfürmesi./ <strong>Nâgehân: </strong>Ansızın./ <strong>Asâkiri’l-halîfe: </strong>Halifenin askerleri.</span></p>
<p><span lang="TR">Hazırlayan: Nesime Ceyhan <em>Trablusgarp Hikâyeleri</em>, Selis Kitaplar, İst. 2006.</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/akagunduz/ukkas-bin-mansur/2009/07/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ESKİCİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/refikhalitkaray/eskici/2008/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/refikhalitkaray/eskici/2008/12/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Nov 2008 23:50:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>REFİK HALİT KARAY</dc:creator>
				<category><![CDATA[Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=301</guid>
		<description><![CDATA[Vapur rıhtımdan kalkıp tâ Marmara’ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar: -Çocukcağız Arabistan’da rahat eder. Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler. Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyle halasının yanına, Filistin’in [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Vapur rıhtımdan kalkıp tâ Marmara’ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:<br />
-Çocukcağız Arabistan’da rahat eder.<span id="more-301"></span><br />
Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.<br />
Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyle halasının yanına, Filistin’in ücra bir kasabasına gönderiliyordu.<br />
Hasan vapurda eğlendi; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek, şirin konuşmalarıyle de güverte yolcularını epeyce eğlendirmişti.<br />
Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı: Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona Istanbul’daki gibi:<br />
-Hasan gel!<br />
-Hasan git!<br />
Demiyorlardı; ismi değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti:<br />
-Taal hun ya Hassen,<br />
diyorlardı, yanlarına gidiyordu.<br />
-Ruh ya Hassen&#8230;<br />
derlerse uzaklaşıyordu.<br />
Hayfa’ya çıktılar ve onu bir trene koydular.<br />
Artık anadili büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan, köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu. Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, daima susuyordu.<br />
Fakat hem pür nakıl çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçeler de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti.<br />
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile, kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu.<br />
Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı; ne ağaç vardı, ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı; çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile&#8230; Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.<br />
Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:<br />
-Gemel! Gemel! dedi.<br />
Hasan’ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüverilen cansız bir göğüs&#8230;<br />
-Ya habibi! Ya ayni!<br />
Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler. Birçok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine elbise ceket giymiş, saçları perçemli, başları takkeli çocuklar&#8230;<br />
Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu.<br />
Öyle haftalarca sustu.<br />
Anlamaya başladığı Arapçayı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyordu, yine susuyordu.<br />
Hep sustu.<br />
Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları vardı. Saçlarının ortası el ayası kadar sıfır makine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık, hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu.<br />
Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı.<br />
Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasından da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu.<br />
Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.<br />
Satıcı iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyodu ki&#8230; Şaşarak eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyle kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, Istanbul’da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını, pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.<br />
Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından anadiliyle sordu:<br />
-Çiviler ağzına batmaz mı senin?<br />
Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan’ın yüzüne baktı:<br />
-Türk çocuğu musun be?<br />
-Istanbul’dan geldim.<br />
-Ben de o taraflardan&#8230; İzmit’ten!<br />
Eskicide saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantalonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve Istanbul taraflarından geldiği için Hasan, şimdi onun sade işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı.<br />
Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu:<br />
-Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?<br />
Hasan anladığı kadar anlattı.<br />
Sonra Kanlıca’daki evlerini tarif etti; komşusunun oğlu Mahmut’la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi. Bir aralık da kendisi sordu?<br />
-Sen niye burdasın?<br />
Öteki başını ve elini şöyle salladı: Uzun iş manasına&#8230; ve mırıldandı:<br />
-Bir kabahat işledik de kaçtık!<br />
Asıl konuşan Hasan’dı, altı aydan beri susan Hasan&#8230; Durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe, dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de, ara sıra &#8220;Ha! Ya? Öyle mi?&#8221; gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgarını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu.<br />
Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu.<br />
Fakat, nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep aheste aheste yaptı.<br />
Hasan, yüreği burkularak sordu:<br />
-Gidiyor musun?<br />
-Gidiyorum ya, işimi tükettim.<br />
O zaman gördü ki, küçük çocuk memleketlisi minimini yavru ağlıyor&#8230; Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyle yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor.<br />
-Ağlama be! Ağlama be!<br />
Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.<br />
-Ağlama diyorum sana! Ağlama.<br />
Bunları derken onun da katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı amma yapamadı, kendini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyle yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.<br />
(Şişli 1938)</p>
<p>(*) Refik Halid Karay, Gurbet Hikâyeleri, İstanbul 1965, s. 8 -11</p>
<p><strong><br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/refikhalitkaray/eskici/2008/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;ESKİCİ&#8221; ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/eskici-oykusunun-cozumlemesi/2008/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/eskici-oykusunun-cozumlemesi/2008/12/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Nov 2008 23:49:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3927</guid>
		<description><![CDATA[  Vapur, yol ve yolculuk imgeleriyle öykünün atmosferini belirleyen hüzün&#8230; &#8220;Yolculuk, birilerini, bir yerleri görmek üzere ikamet adresinden bir süre için ayrılmak ve oraya geri dönmek&#8230; Sözcüğün bu dar anlamına uygun bir yolculuk yapıyorsanız, yani sizi bekleyen tanıdıklara, tarafınızdan görülmeyi bekleyen mekanlara, yüzlere doğru gidiş-gelişte yolculuğun malum zahmetlerinin dışında bir problem yaşamayacaksınız demekir. Neticede bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> </p>
<p>Vapur, yol ve yolculuk imgeleriyle öykünün atmosferini belirleyen hüzün&#8230;<span id="more-3927"></span></p>
<p>&#8220;Yolculuk, birilerini, bir yerleri görmek üzere ikamet adresinden bir süre için ayrılmak ve oraya geri dönmek&#8230; Sözcüğün bu dar anlamına uygun bir yolculuk yapıyorsanız, yani sizi bekleyen tanıdıklara, tarafınızdan görülmeyi bekleyen mekanlara, yüzlere doğru gidiş-gelişte yolculuğun malum zahmetlerinin dışında bir problem yaşamayacaksınız demekir. Neticede bir yerlere, birilerine ulaşıp, çoklarının göremediği ilginç yerleri, ilginç yüzleri görüp döneceksiniz ve böylelikle yolculuğunuzu anlamlı ve haz duyulur bir yolculuk kılacaksınız. (&#8230;) Ancak sizi bekleyen yerlerden ve şeylerden uzun süre ayrılma / ayrılmama, terketme / terketmeme, terkedilme / terkedilmeme seçimi olarak alındığında anlamı değişecektir yolculuğun ve trajik bir boyut kazanacaktır: ‘Sen’ yolcu olduğunda geride gözleri yaşlı, gönlü yaralı bir ‘O’ bırakıyorsan, ‘O’ yolcu olduğunda ‘Sen’ ayrılığın hüznüyle ve götürülmeme kırgınlığıyla geride bırakılıyorsan, bunlardan da önemlisi gidişleriniz gönüllerinizin ülkelerinden de bir ihraçsa, bir masal iklimine uzanıp, varla-yoku birleştiren masalsı paradokslara yaslanacaksınız&#8230;&#8221; (Ömer Lekesiz, Şirazeden Şirazeye, s. 9 &#8211; 10).</p>
<p>Buna göre nasıl bir yolculuk Hasan’ın ki? Hasan daha bir çocuk, annesi ve babası ölünce sahipsiz kaldığı için İstanbul’dan, Filistin’in ücra bir kasabasındaki halasının yanına gönderiliyor. Evet, Hasan bir çocuk, onu eğlendirerek meşgul edebilecek nesnelerin varlığı ya da yokluğu dışında bir şeylerle ilgilenecek, yolculuğu konusunda hükümler yürütecek yaşta değil.<br />
Onu gönderenlere bakmalı. Onlar : &#8220;Çocukcağız Arabistan’da rahat eder.&#8221;Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.&#8221; İsli Gönüldeki derin anlam!.. Bir evde güneş ışıklarıyla yarışan gülücükler arasında doğup, bir annenin şefkat, bir babanın güven dolu kollarında yeni dünyaya intibak eden, öpücükler, okşayışlar, ninniler arasında el bebek gül bebek büyütülen bir çocuk, şimdi o ilk sevenlerinden mahrum, meçhul ve bitimsiz yollara vuruluyor. Anne ve babasının ölüm hüznünü, kendi yolculuk hüznünde birleştiren çocuk bu mutlu geçmişin ve meçhul bir geleceğin habercisi olarak gönülleri islendirmez, dolayısıyla, öyküde, gönül sıcaklığı taşıyan hüznün etkisiyle tonu karadan griye çevrilebilen bir Kafkaeks atmosferin oluşumunu sağlamaz da ne yapar?</p>
<p>Çocuktan beklenen, çocuksu davranışlar (zaten büyük adam ya da çok bilmiş çocuk edası ne kadar çiğ kaçardı)&#8230; Çocuk Hasan’ın ilgileri belki de o güne değin vapura binmemiş bir çocuğun ilgileri&#8230; Vinçler, cankurtaran simitleri, çalan kampanalar&#8230; ve ancak çocuk bakış açısını özümlemiş bir yazarın yapabileceği müthiş benzetme: kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallar&#8230;</p>
<p>Vapurda görülecek, yani Hasan’nın oyalanacak şeyi çok. Ne zamana kadar? Sıcak memleketlere yaklaşınca onu sarmalayacak durgunluğa kadar. Durgunluğun adı dilsizlik. Yolcu portföyü farklılaşınca önce, gel, gitler, otur, kalkar değişecek bunların yerine ilginç takılar konacak. Bu yeni takılarla ismi değişir gibi olacak Hasan’ın, giderek adı da unutulacak ve bir köşeye büzülüp kalacak. Onu yaşatan, onu hayata ait kılan bir olgu kaybolacak böylece, ona yönelik nidalar abus seslere dönüşüp, o zamana kadar adının telaffuz edilişinden ölçebildiği tepkiler yabancılaşacak, her hitap korkunç bir tazire dönüşecek Hasan için.<br />
Dili bilmek ama kullanamamak&#8230; Birilerinin konuştuğunu duymak ama ne söylediklerini, niyetlerini anlayamamak&#8230; Dille karışılan kalabalıklardan, dilsizlikle tehcir edilmek&#8230; Kalabalık içindeki ıssızlığından sonra gemiyi çevreleyen dünya kalır Hasan’a kala kala. Portakal bahçelerinin kaybolan renkleriyle birlikte tümden yiter Hasan’ın hayat ve gönül renkleri. Görünüşte özgürlükleri kısıtlanmayan bir çocuk için bundan daha büyük ceza olabilir mi? Kendiliğinden vuku bulan bir ceza&#8230; Yazar, çocuk bakış açısınının saf ama derin çizgisini izleyerek verir bunları da: &#8220;&#8230;göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Bunlar da bitti&#8221; kesin ikazıyla yeni bir alana açılır Hasan’ın öyküsü&#8230; Yabanıl, hoyrat bir alana&#8230; Çocuk ruhu, var olup görülmemek, görülüp itibar görmemekten huzursuzdur; yabanda kendini anlamsız bir sözcükle de olsa farkettirmeye mecbur kalır Hasan, deveyi sorar askere ve amacına ulaşır, bir insani karşılık, bir gülümseme koparır askerden, anlık da olsa farkedilmenin doyulmaz hazzını tadar.</p>
<p>Bundan sonra Hasan, annesinden izler (Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüverilen cansız bir göğüs&#8230;) taşıyan halasına vasıl olacak, Arap şarkılarında gemalmaz ihtirasları, gönül tutkularını ifade eden habibi, ayni sözcükleriyle kendisine açılan kollarla karşılaşacaktır. Ama bu sözcüklerin anlamını bilmeyen Hasan için, bu sözcüklerle, hareketlerle açığa vurulan ilgi bir tür saçmalıktan, onu yine kalabalıkta yalnızlaştırmaktan başka bir işlevi haiz olmayacak; çevresini saran çocukların içinde bir rengi farklılaştıracak belki Hasan’ı, bir giysileri&#8230;<br />
Uzun sürmeyecek, giysileri, saçlarının biçimi de değişecek Hasan’ın. Yeni evinin ekmeğine, aşına, yeme şekline alışacak&#8230; Ama bir şeye alışamayacak: Oranın diline. Ve en doğal çocuksu tepkiyi gösterecek Hasan: Arapçayı anladığı halde konuşmayacak, altı ay susacak&#8230;</p>
<p>Olayın doğal seyrinde bir eskici (ayakkabı tamircisi) dahil olacak öyküye&#8230; Bir misafir, bir akrabanın dahil oluşundaki doğallıkla: &#8220;Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasından da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu.&#8221;</p>
<p>Hasan’ın kilitli dilini ancak o çözebilecek&#8230; Onun eskiciye yönettiği &#8220;Çiviler ağzına batmaz mı senin?&#8221; sorusuyla ortaya çıkan Türklük konusunu yazarın öyküye müdahalesi olarak değerlendirmek ne mümkün! Önce, kendinden geçercesine (Hasan, şimdi onun sade işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı.) eskicinin işine dalıp, dış dünyaya tümüyle kapanan çocuğun bilinçaltının gayri ihtiyari uyanmasından ve orada baskıladığı Türkçe’yi deşifre etmesinden daha doğal ne olabilir? İkincisi, şu &#8220;kan tutma&#8221; kavramıyla özetlenen milli hasletlerin, davranış biçimlerinin bir kişinin jest ve mimiklerine yansımasıyla, aynı millete mensup insanlar arasındaki doğal ünsiyetin kendiliğinden gerçekleşmesi&#8230; Hasan bu iki duruma uygun olarak, kendi kimliğini ünsiyet sağladığı birine deşifre ediveriyor.</p>
<p>Burada eskicinin İzmit’li olduğunu, işlediği bir kabahat sonucu &#8220;cehennemin bucağına&#8221; düştüğünü kendisinden öğreniyoruz. Ancak, &#8220;Asıl konuşan Hasan’dı, altı aydan beri susan Hasan&#8230; Durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe, dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de, ara sıra &#8220;Ha! Ya? Öyle mi?&#8221; gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgarını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu.&#8221; Ve bunları daha da açığa vuran zorlamasız, spontane bir tespit: &#8220;Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu.&#8221;</p>
<p>Aslında öykünün başından beri beklediğimiz ağlama, öykünün finalinde nihayet gerçekleşiyor. Eskiciyle, memleket özlemini, dil tutkusunu dışlaştıran çocuk onun gidişiyle yine bu özlem tutkusuyla başbaşa kalacağını iyi tahmin ediyor ve bu duygularını gözyaşlarıyla söylüyor. İş buraya dayanınca eskicinin de çocuktan farklı olmadığı görülüyor, &#8220;Ağlama be!, Ağlama diyorum sana! Ağlama.&#8221; ikazları bir yalvarış cümlesi gibi dökülüyor dudaklarından.<br />
N’ola Refik Halit buraya kadar olduğu gibi, burada da öykünün dışında kalıp, okuyucuyu aptal konumuna düşüren &#8220;bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır. (&#8230;)Bunları derken onun da katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı amma yapamadı, kendini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyle yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.&#8221; tespitleri yapmasaydı; zaten aşikar olan çocuğun ağlama nedeni ve eskicinin ruh halini açıklayarak, öykünün finalini bulanıklaştırmasaydı. Ne diyelim her güzelin bir kusuru oluyor işte!</p>
<p>****<br />
Çocuk bakışı dendikte, bu öykünün, değil yerli edebiyatın dünya edebiyatının en seçkin öyküsü olarak değerlendirebileceğimiz Füruzan’ın &#8220;Çocuk&#8221; adlı öyküsüyle başa baş bir değer taşımasından, Eskici’de yabandaki çocuk, o öyküde yanlış anneli çocuk tiplerinin altın ölçümcüsü hassasiyetindeki yerli yazarlarca anlatılmış olmasından sevinç duyduğumu belirtmeli ve yine bu bağlamda, &#8220;Kanlıca’daki evlerini tarif etti; komşusunun oğlu Mahmut’la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu&#8230;&#8221; vb. cümlelerin, bir çocuğun &#8220;deniz büyük&#8221;tü yazısı karşısında öyküsel sadelik, açıklık noktasından bundan daha iyisinin yapılamayacağını söyleyen Çehov’u &#8220;dellendirebilecek&#8221; nitelikte olduğunu bilmenin bize verdiği yoğun hazzı da nakletmeliyim.<br />
Sonuç olarak, Eskici, ölçülü ve yerli yerince tasvirleri, sağlam dili, titiz kurgusu ve naif olay örgüsüyle yerli edebiyatın yüzünü ağartan, yapılmış değil yazılmış öykülerinden bir güzel örnek&#8230;.</p>
<p>Yazılmışın tam karşılığını bulmak için Refik Halid’in özgeçmişine tekrar bakmak yeterli olacaktır.</p>
<p>(Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 1, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1997, ss: 261-275)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/eskici-oykusunun-cozumlemesi/2008/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MİKAL&#8217;İN KALBİ DURDU</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/ayfertunc/mikalin-kalbi-durdu/2008/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/ayfertunc/mikalin-kalbi-durdu/2008/12/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Nov 2008 23:19:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AYFER TUNÇ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3899</guid>
		<description><![CDATA[Mikail’in kalbi durdu. Soğuk ve yorgun bir hesaplaşma gecesinin sonunda, bakımsızlıktan eksilmiş dişleri bir türlü tamamlanamayan iki küçük çocuğunun ve dudaklarından kahırlı beddualar dökülen karısının hazin bir sessizlik ve fakirlik içinde oturdukları,duvarlarından acı sular sızan evinde; ağladığını değil, yenilmişliğin acısıyla ağladığını saklamaya çalışırken, ansızın kalbi durdu. Onun kalbinin durduğu anı ben çok iyi biliyorum. Çünkü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p>Mikail’in kalbi durdu. Soğuk ve yorgun bir hesaplaşma gecesinin sonunda, bakımsızlıktan eksilmiş dişleri bir türlü tamamlanamayan iki küçük çocuğunun ve dudaklarından kahırlı beddualar dökülen karısının hazin bir sessizlik ve fakirlik içinde oturdukları,<span id="more-3899"></span>duvarlarından acı sular sızan evinde; ağladığını değil, yenilmişliğin acısıyla ağladığını saklamaya çalışırken, ansızın kalbi durdu.</p>
<p>Onun kalbinin durduğu anı ben çok iyi biliyorum. Çünkü ertesi gün şehrin, hasta bir ciğer gibi iniltili ve derin soluklar alarak yaşayan, yorgun mahallesinde hemen yayılan ölüm saatine göre, tam Mikail’in kalbinin durduğu anda, terli ve adeta baygın bir uykudan, onun avucunda dura dura matlaşmış, küskün bıçağı değil, küskün gözleri kalbime battığı için, korkuyla uyandım. Yanımda, aldığım bu derin yaradan habersiz, içki kokulu sıcak nefesler vererek uyuyan Semiramis’e baktım.</p>
<p>Mikail’in kalbi durdu, dedim fısıltıyla. Sonra, bu uğursuz cümleye kendim de inanmak istemeyerek tekrar ettim: Mikail’in kalbi durdu! Semiramis duymadı, çıplak bacaklarını gevşek karnına çekti. Onun geniş, rahat yatağında büzüldüm, ufacık kaldım. Bir daha gözüme uyku girmedi.</p>
<p>O günden sonra uykuyu kaybettim. Buna huzuru kaybettim de denebilir. Uyumak, uykunun o derin ve lezzetli boşluğuna yuvarlanıp, hiç değilse bir uyku zamanı boyunca kalbimi kanırtan o acıyı unutmak istedim. Ama olmadı. Uyuduğum anlar o kadar kısaydı ki, ancak Mikail’in bir ağıt gibi incecik uzayarak, ölümcül bir tutkunun peşinde hızla yaşlanmış, durgun yüzünü ikiye bölen, modası geçmiş bıyıklarını unutmama yetti. Bir adak hayvanının çaresizliğini almış, bana kızgın olmaktan çoktan vazgeçmiş, kederli gözlerini aklımdan çıkaramadım.</p>
<p>Kısa kısa anlarda Mikail’i unutmayı başardımsa da, onun neredeyse benimle birlikte yaşadığına inandığım ruhundan bir türlü kurtulamadım. Her baktığım aynada, hep Mikail’in dokunaklı yüzünü gördüm. Bu solgun hayalete, garip bir anafora kapıldığımı, aslında yabancısı olduğum bir hayatın en kaynayan yerinde tesadüfen bulunmaktan başka bir suçum olmadığını söyledim. Ama yine de yatağımda acıyla dönüp durdum. Neden kesintisiz, tatlı ve huzurlu bir uyku uyuyamıyorum? diye sordum kendime.<br />
Hemen cevapladım: Çünkü suçluyum. Ben bir şey çaldım. Benim için değersiz, hatta adi bir şeydi. Ama çaldım.</p>
<p>Hiç kimsenin bilmediği, ama kalbimi incecik kanatan bu acıdan kurtulmak için, önce Semiramis’i terk ettim. Yıllardır benimle birlikte dolaşıp kendine huzurlu ve sakin bir karyola altı arayan bavuluma eşyalarımı doldururken, kasvetli sokağın sefil apartmanlarından uzanmış, bakımsız kadın başları Mikail’in birkaç sokak ötedeki evine solgun yüzlü yoksul akrabaların girip çıktığını, tenha ve fazlasıyla sade bir cenaze töreni boyunca iki çocuğunun ellerinden tutmuş zayıf karısının, ben şimdi ne yapacağım, diyerek mütemadiyen ağladığını, en yürek paralayan kelimelerle anlattılar. Bu sefil ölümün Mikail’in kaderi olduğunu söylediler ve gözleriyle pencerede Semiramis’i aradılar. Ben, bavulumu kalbimde derin bir sızıyla, ağır ağır doldururken, Semiramis kal demesinin fayda etmeyeceğini biliyor, susuyordu. Hiç konuşmamış olsak da, Mikail ile aramızdaki garip kavganın farkındaydı.</p>
<p>Bu sessiz düşmanlıkta Semiramis’in çok suçu var. Mikail’i ilk gördüğüm gece, yüzünde beliren hain tebessümle beni bu acıklı kavgada taraf olmam için tahrik ettiği söylenebilir. Bu, benim kendime bulduğum bir mazeret de olabilir. Semiramis kendince doğru yapmış da olabilir. Yanlış olan belki de sadece benimdir. Mikail’i gülünç kıyafeti ve demode bıyıklarıyla ilk gördüğüm gece, ona tepeden ve kibirli bir edayla bakarken, beni bir gün böylesine yaralayacağını bilseydim, ait olmadığımı kesinlikle bildiğim, ama gösterişli bir yabancılıktan fazlasıyla hoşlandığım için, bir türlü çıkıp gidemediğim, abartılı neşeleri samimi acılarla örülmüş bu karanlık insanların dünyasında kalmaz; gitmenin tam zamanı olduğu halde, tembelliğin tadında kendimi unutarak gidemediğim zamanların birinde, çekip giderdim.</p>
<p>Mikail’i ilk kez şehirdeki bütün pencerelerin ardına kadar açık olduğu, yaprak kıpırdamayan, müthiş sıcak bir yaz gecesi gördüm.</p>
<p>Semiramis’in, binlerce kalp yarası ve onur kırıklığı yaşadığı yoksul zamanlarında, onu irinle sızlayan bağrına bastığı için sadakatle bağlı olduğu bu acayip semt sıcaktan inliyor, her gece dayak yiyen kadınların kırılan burunlarından akan kanın kokusu, güçlünün zayıfa çok olağanmışçasına, tereddütsüz gösterdiği şiddetin yankısı hiç duyulmuyordu. Semtin gaddar ve günahkar gece hayatına ara verilmiş gibiydi. Sokak köpekleri sessizdi, sokak çocukları gün boyunca ısınmış taşlara boylu boyunca uzanmışlardı. Sinekler bile uçmuyordu.</p>
<p>Yüksek tavanları bir parça ferahlık hissi veren salonda, kanepeye uzanmış votkalı bira içiyorduk. Semiramis’in artık iyice yumuşamış, iri göğüslerine başımı dayamıştım. O, zevksiz ama pahalı yüzüklerle süslü parmaklarıyla saçlarımı karıştırarak, Semra olan adını neden Semiramis yaptığını anlatıyordu. Onu dinlerken asla aynı hamurdan olmadığımızı, olamayacağımızı düşünüyordum. Bunu düşünmek çok hoşuma gidiyordu. Kendimi ait olmadığı mekanlarda pervasızca dolaşan, cüretkar bir suçlu gibi hissediyordum.</p>
<p>Vaktiyle çok güzel olduğu eski fotoğraflarından ve geçkin yaşında bile kendine duyduğu güvenden anlaşılan Semiramis, bir müzikhol ortağının olması gerektiği kadar sarhoş olmuştu. Borçlarını günü gününe ödeyen, güzel ve sağlam evlerde oturan, kendilerini çok düzgün bulan insanların hiçbir zaman anlayamayacakları gecelerin dünyasında, vücutları taze olduğu sürece var olabilen kadınlardan çok daha akıllı olduğunu, kendi aleminde söz sahibi olmayı başararak ispat etmiş olmanın verdiği güvenle, yeni tanıdığı ve şehveti, kadınlığı, sorumsuz bir boşlukta alabildiğine yuvarlanmayı vaat ederek elinde tutmayı tasarladığı bana, hayatını anlatıyordu.</p>
<p>Hayatına çok erkek girmiş. O hiçbirini sevmemiş ama hepsinden işine yarayacak bir şeyler kalmasını sağlamış. Kiminden akıllıca öğütler, kiminden rahat rahat harcayacağı kadar para, kiminden hastalıklı bir tutkunun biraz daha yaşanması için gözden çıkarılmış birkaç mücevher, kiminden birkaç tatlı anı. Kimiyle yaşadıklarından da ders çıkarmış. Şimdi yaşadığı ve pek memnun olduğu debdebenin henüz izini sürdüğü sıralarda metresi olduğu, yaşlıca, okumuş, biraz çirkin ve huysuz olmakla beraber, çok güzel kokan bir adam, ona aynen şöyle demiş: Semiramisler Semraların küçük didinmelerle kurdukları, mutlu görünen, sakil yuvaları dağıtırlar.</p>
<p>Böyle parlak cümlelerinin metreslerinin kafasına kazınmasını arzulayan, kaçık bir adamdı da, ona zorla mı ezberletmişti bu cümleyi, yoksa Semra’nın taşralı uysallığından belli belirsiz bir tiksinti duyan Semiramis isteyerek mi ezberlemişti, bilmiyorum. Ama bilerek ve isteyerek “kötü kadın”lığı seçen Semiramis’in ağzından bu cümlenin çıktığı sırada, zil uzun uzun, acıklı bir ısrarla çaldı. Şefkatli duygulara yakışan Semraların yüzünde bulunması pek mümkün olmayan o hain tebessüm Semiramis’in yüzünde çok kısa bir an belirip kayboldu. Kapıyı niye açmadığını merak ederek ona baktım. Mikaildir bu, dedi. Çalar çalar gider.</p>
<p>Açılmayan bir kapının zilini yalvarırcasına çalıp çalıp giden bir adam. Mikail. Semiramis yerinden tembel hareketlerle kalktı, tanıdığı erkekleri ve onunla birlikte yaşadığıma göre beni de bayağı bir zevke sürükleyen siyah iç çamaşırlarıyla, hala çekici olan vücudunun, sıcağa rağmen ahenkli hareketleriyle banyoya yürüdü. Mikail’e kapıyı açmamaktan müthiş bir zevk aldığını hissettim. Duşa girdiğini duydum. Suyun sesi ruhuma bir serinlik verdi. Semiramis’in o bir anlık hain tebessümünü hatırlayarak, bir zamanlar muhtemelen ardına kadar açılan kapı artık açılmadığı için gitmek zorunda kalan bu adamı, Mikail’i görmek istedim.</p>
<p>Bu kapı hiçbir şey vaat etmediğim halde bana açılmıştı, istediğim kadar açık tutabilirdim. Ama bunun benim için hiçbir önemi yoktu. Semiramis. Akıllı ama bayağı bir kadın, istediğim zaman bırakıp gidebileceğim, ardımdan ağlasa da beni çabucak unutabilecek kadar feleğin çemberinden geçmiş, yaşlı bir yosma. Gitmiyorsam bunun sebebi, Semiramis’in bütün varlığıyla bana teslim olması değil, gidecek yeni bir yer, bir mekan, bir başka alem aramaya üşeniyor olmamdı. Kayıp çocuklardan biriydim. Yenilmişliğin, geleceksizlikte kaybolmuşluğun hastalıklı duygularına varlığımı teslim etmiştim.</p>
<p>İnsanın ruhunu tamamiyle kaybettiğini sandığı bu derin boşlukta, belki de yaşanabilecek en son duyguydu kibir. Yine de kibirlenmekten kendimi alamadım. Mikail’i görmek, hatta kendimi ona göstermek için pencereye çıktım. Mikail az önce ümitli ve atak adımlarla çıktığı merdivenlerden; muhtemelen kırılmış, başı önde inmiş, böğründe barındırdığı acılarla katılaşmış dar sokağa çıkmıştı bile. Artık adım atamadığı bu evde, bir başka erkeğin yaşadığını düşünerek, yerini alan o yüzü görmek için mi tam gidecekken başını kaldırıp pencereye baktı? Bilmiyorum. Sokak lambasının ışığında göz göze geldik.</p>
<p>Kara gözlerini gördüm. Yüzündeki gergin ve sert ifadeye rağmen çok mahzun bakıyorlar gibi geldi bana. Yazlık, siyah bir ceket giymişti. Beyaz gömleğinin yakalarını dışarı çıkarmıştı. Bana birkaç saniye baktı, bıyıklarına dokundu ve alelacele birkaç adım atarak kapının önüne park ettiği, içinin satılık mutfak eşyalarıyla tıklım tıklım dolu olduğunu o sırada bilmediğim, steyşın Anadol arabasına bindi. Beni görmemezlikten gelmeyi tercih ettiği çok belliydi. Ben kendimi hayatın akışına bırakmış, garip bir sarhoşluk içinde, hiçbir rekabet ve aşk duygusu taşımadan, öylesine bakıyordum. Biraz önceki kibirli halim de geçmişti. Sıkılıp pencereye çıkmış, komşuların ışık sızan pencerelerindeki gölgeleri gözetleyen yaşlı kadınlardan bir farkım yoktu. Oysa Mikail’in beni hasmı olarak gördüğünü, ikinci karşılaşmamızda anlayacaktım.</p>
<p>Halinde acıklı bir telaş, acemice örtmeye çalıştığı bir kırgınlık vardı. Bütün sokak onun çaldığı kapının açılmadığını biliyormuş gibi utanmıştı. Sanki beni görmemezlikten gelerek bana ve Semiramis’e bir şans daha veriyor, kendince büyüklük gösteriyordu. Bu yüzden bir an önce sokağı terk etmek istedi, Aramızda yaşanan o kısa göz buluşmasını derhal unutmak ve unutturmak arzusuyla arabasına bindi. Anahtarı çevirdi, ama gün boyunca sokak sokak dolaşmış yorgun Anadol çalışmadı. Onun avuçlarının terlediğini, kontak anahtarını defalarca çevirdiği halde, yaralı bir kuş gibi cik cik öten, ama bir türlü çalışmayan araba yüzünden fena halde küçük düştüğünü hissettim.</p>
<p>Arabayı çalıştıramayınca inmeye mecbur oldu. Yüklü olduğu için yerinden çok zor kıpırdayan Anadol’u, bir eliyle direksiyonu tutarak, kan ter içinde itmeye başladı. Park edildiği kapı önünden memnun, ebedi bir huzur içinde dinlenmek istiyormuş gibi görünen bezgin Anadol, nihayet yokuştan aşağı kaymaya başladı. Mikail komik adımlarla koşarak arabaya bindi. Anadol gözden kaybolmak üzereyken çalışmak niyetiyle biraz homurdandı, sonunda çalıştı. Eski motorun kocaman gürültüsü sokakta yankılandı, giderek duyulmaz oldu. Sokak biraz önceki bayıltıcı sessizliğine dönmüştü. İçeri girdim. Mikail’in halini hatırlayıp gülerek, kendimi Semiramis’in kocaman yatağına sırtüstü bıraktım. Uyumuşum&#8230;</p>
<p>Şimdi düşünüyorum da, Mikail döküntü Anadolunu çalıştırıp caddeye çıktıktan sonra arabayı durdurmuş, üstüne vinileks kılıf geçirilmiş direksiyonuna basını koyup, hırsından ağlamış olabilir.</p>
<p>Hayatın tanımlanabilir, ilkel duygularla, garip törenler halinde yaşandığı; ufak ayak sürçmelerinin bile, itibarları bir anda yerle bir ettiği raconlar dünyasında, Mikail’in düştüğü bu durum, ağır bir darbeydi. Hayat koşuşturmasından yorgun düşen Anadol kontağı ilk çevirişte çalışsa ve Mikail sokağı afili bir kalkışla terk edebilseydi; belki de aramızdaki bu sessiz kavga hiç başlamayacaktı.</p>
<p>Onu aşk rekabeti değil, başına gelen küçük aksilikler mahvetti.</p>
<p>Ben uyuyarak onu unuttum. Aklımdan tümüyle çıkardım. Bu yüzden birkaç gün sonra, Semiramis’in oturduğu sokakta tekrar karşılaştığımızda onu tanımakta zorluk çektim. Semiramis bir sahil şehrinde iş almış, müzikholde çalışan birkaç kızla birlikte turneye gitmişti. Sanırım döndüğünde beni bulacağını ummuyordu. Bu turneye bir aşk imtihanı gözüyle bakmış, onu terk etmemi istemediği için, buzdolabını bin türlü yemekle doldurmuştu. Gece hiç yatmamış, durmadan içmiştik. Sabaha karşı bir gün mutlaka onu bırakıp gideceğim için, uzun uzun ağladı. Onu avutmaya kalkmadım. İçkiden ve uykusuzluktan bitkindi. Otobüse biner binmez sızdı. Ben sebepsiz bir hürlük duygusuyla dolup taşarak şehrin uzun zamandır gitmediğim köşelerine gittim, çay bahçelerinde başımı masalara dayayarak uyukladım. Durgun sularda kendime baktım. Kendime dair küçük bir sevinç aradım. Yeni bir yol. Öyle sıcaktı ki hava, bulamadım.</p>
<p>Sokağa girdiğim sırada, gitmenin tam zamanı olduğu halde, pencereleri ardına kadar açılınca serinleyen bir odada tembel tembel esneyerek yatmak fikri, ya da düpedüz tembellik, hayata karşı derinden hissettiğim bu lezzetli tembellik; ayaklarımı yine Semiramis’in evine doğru sürükledi. Zaten yapışkan bir temmuz sıcağı altında inlerken değil ciddi bir karar almaya, basit bir program yapmaya bile imkan yoktu.</p>
<p>Dalgın adımlarla yürürken pencerelerden uzanmış, kara çekirdek çıtlatıp, kabuklarını sokağa tüküren kadın başlarına takılmıştım. Karşıdan eski, yorgun Anadol, inler gibi çalışarak ve büyük gürültüsüyle sokağı doldurarak geliyordu. Mikail apartmanın kapısına arabasını park edip indikten ve kendine şık bir duruş bulduktan sonra onu, o ilk gördüğüm gece de dikkatimi çeken bıyıklarından tanıdım. Bu karşılaşma için çalışmayan Anadolunu yaptırdığı, özenle giyindiği, hatta mahalleye sergilenecek gösterinin provasını yaptığı belliydi. Saçlarını boyamış, ama şakaklarındaki birkaç tel kır saçı, özellikle bırakmış olmalıydı.</p>
<p>O beni birdenbire gördü. Çok heyecanlandı, eli ayağına dolandı. Sonra kendini topladı. Göz gözeydik. Sustalı bıçağını çıkarmak için elini cebine attı. Ama cebini bulamadı. Yıkana yıkana çekmiş pantolon paçalarının örtemediği beyaz çoraplarını ve bu halinin o fiyakalı duruşu nasıl bozduğunu görünce, elimde olmadan gülüverdim. Adımlarımın ahengini hiç bozmadan apartmana doğru yürüdüm. Nihayet cebini buldu, sustalısını çıkardı ve açıp kapamaya başladı. Aramızda çok kısa bir mesafe vardı.</p>
<p>Mikail’in kalbimde görmek istediği bıçaktan hiç etkilenmedim. Ruhum boşalmış gibiydi. Bu keskin çeliğin pırıltısı benim için sokaktan hızla geçen bir kedinin kuyruğu kadar anlamsızdı. Hatta ben, bizzat o bıçağa bir anlam katmak ve onu kalbimde hissetmek arzusuyla yürüdüm. Kayıp çocuklardan biri olmak hiç umurumda değildi. Öyle ki, o bıçak kalbime batsa bile, onunda gezip dolaşabilecek kadar gerçekdışı hissediyordum kendimi. Bu yüzden bıçağa doğru yürüdüm. Mikail’e karşı bir hareket olsun, raconlar dünyasında adım anılsın diye değil. Bıçağından aldığı güven kendine yetmiyordu, ellerinin titrediğini gördüm.</p>
<p>Bıçakla aramızda birkaç adım varken, karşı apartmandan çıkan, iri ve ağır küpeleri kulak memelerini yarmış bir kadın, eteğine yapışmış sümüklü bir kız çocuğunu sürükleyerek, Mikail’in yanına geldi, tam aramıza girerek, sende cezve takımı var mı? diye sordu.</p>
<p>Mikail’in hiç hesap etmediği küçük bir aksilik, bütün sahneyi mahvetti. Bir kadın kalabalığı, satılık mutfak eşyasıyla dolu olan steyşın Anadol’u çevreledi ve onlarca nasırlı, kızarık, şiş kadın eli, aralık duran bagaj kapağını açarak, içini karıştırmaya başladı.</p>
<p>Bir anda başrolünü oynadığı filmden çekip çıkarılmış, ellerine aldıkları tavaların, düdüklü tencerelerin, kepçelerin fiyatlarını soran, çekişe çekişe pazarlık etmeye hazır kadınlarla kuşatılmıştı. Alışveriş denen tutkunun azdırdığı bu kadın kalabalığını yarıp filme devam etmesine imkan yoktu. Mallarını kadınların ellerinden kurtarmaya çalışırken, düştüğü bu gülünç durumla eğlenerek apartmana girdim. Yukarı çıkıp pencereden baktım.</p>
<p>Onu izlediğimi biliyordu. Bu yüzden mallarını satmaya, üç kuruş kazanmak için dil döken, basit bir satıcı gibi görünmeye hiç yanaşmadı. Öyle öfkelenmiş ve öyle yaralanmıştı ki, hepsini sert hareketlerle toplayıp arabasına doldurdu. Hırsından titreyerek bindi. Kadınlar bunca zamandır mal aldıkları Mikail’in bu halinin sebebini anlayamadan, ona ağır sözler söyleyerek, hatta küfür ederek evlerine dağıldılar.</p>
<p>Bir önceki karşılaşmamızda çalışmayarak onu kahreden Anadol, bu defa korkunç gürültüler çıkararak çalıştı. Kapanmadığı için havaya kalkan bagaj kapağının tangırtısına aldırmadı. Sokaktan hızla geçerken, çocuklar çil yavrusu gibi dağıldılar, bir elektrik direğini sıyırdı, bir çöp bidonuna vurdu. Ana caddeye çıktığında, vurduğu çöp bidonu sokağın aşağısına doğru çınlayarak yuvarlanıyor, onun düştüğü bu hale yerlerde sürünerek gülen bir seyirciye benziyordu.</p>
<p>Bu olaydan sonra, uzun bir zaman Mikail’i görmedim. Hiç karşılaşmadık. Fakat bir süre sonra, onun beni izlemekte olduğunu hissettim. Temiz bir iş yapmak isteyen, profesyonel bir katil kadar sessizdi. Kendini göstermiyordu. Ama hep peşimde olduğunu biliyor, soluğunu ensemde duyuyordum. Öyle hoşlandım ki bundan, bazı geceler, yürüdüğüm yollardan ansızın geri dönmeye başladım. Bazen yakalanmamak için hızla koşarak uzaklaşan ayak sesleriyle karşılaştım. Bazen, derin bir sessizlikle. Beni takip etmediği geceler sıkıcı geçer oldu. Vehimlerle örülü, sonunu çok merak ettiğim tatlı bir oyunun içinde kaybolmuş gibiydim.<br />
Başlangıçta beni korkutup kaçırmak istiyordu. Sonra sonra öldürmek istedi. Bütün istediği, ben olmasam da ona kapılarını artık kapatmış olan Semiramis’i tekrar elde etmekti. Defalarca zilini çaldırdığı halde kapının açılmamasının tek sebebi olduğumu sanıyordu. Bu çok gülünçtü aslında. Zaten Mikail’in halinde de, aramızdaki garip ilişkide de, aşırı gülme sonunda yakalanılan ağlama krizine benzer, acıklı, tuhaf bir şey vardı. Semiramis benim için hiçbir şeydi, onun için her şey. Mikail Semiramis için hiçbir şeydi, ben her şeydim.</p>
<p>Sırf beni takip etsin diye, her gece müzikhole gitmeye başladım. Bu durum Semiramis’i çok sevindiriyordu. Bunun bir tür bağlanmak olduğunu sanıyordu. Bağlanmaktı da aslında. Ama Semiramis’e değil. Celladıma.</p>
<p>Şimdi uzak, sakin ve tekdüze bir şehirde, hayatımın, düzgün insanların safına katılmak için gönülsüz bir çaba gösterdiğim ve karanlığın şarkısından elimi eteğimi çektiğim şu aşamasında, Semiramis’i değil; bayağı da olsa, kaba, hain, zavallı da olsa, hüzünlü nefeslerle yaşayan müzikholü özlüyorum. Karanlığın kötü bir şarkısıydı orası. Tıpkı, şarkıcı kızların seslerindeki pürüzler gibi, hayatın ağır darbelerinin yüzlerde derin izler bıraktığı, parlak ışıklarının sahteliğine sığınmış, ağlamaklı mekan&#8230;</p>
<p>Mikail’in beni korkutmaktan vazgeçip, öldürmeye karar verdiğini, bir gece müzikholde anladım. Semiramis muhtemelen eskiden metresi olduğu bir müşterisinin masasına oturmuştu, bir gözü bendeydi. Müzikholün ‘zamane’ olmak için sonradan yaptırılan, bu yüzden mekana benim kadar yabancı kalan barında, sahneye sırtımı dönmüş bir halde oturuyor, sessizce içki içiyordum.</p>
<p>Barın kalitesiz aynasında ifadesiz, yaşı belirsiz yüzüme bakıyordum. Bin yıl yaşamış gibi hissediyordum kendimi. Bundan derin bir üzüntü duydum. Hayatıma neden bu kadar yabancı kaldığımı sordum kendime. Daha çok şey soracaktım ama, Mikail’in adı geçince kendimden koptum, Mikail’den bahseden garsonla barmenin konuşmalarına kulak misafiri oldum. Onun bir zamanlar Semiramis’in sevgilisi olduğunu biliyorlar mıydı, bilmiyorum. Üçümüzü birbirimize bağlayan bu garip ilişkiler yumağının, ne kadarının müzikholdekiler tarafından bilindiği beni hiç ilgilendirmedi. Zaten Mikail’den başka hiç kimse beni ilgilendirmedi.</p>
<p>Barmenle garson onları dinlediğimi fark etmeden konuştular. Mikail bir silah almak için steyşın Anadolunu satmış. Ama parayı alıp, sana bir parabellum getireceğim diyen adam kayıplara karışmış. Acılı haykırışlarla çalışan yorgun Anadol’un sesini uzun zamandır duymadığımı, o anda hatırladım. Barmen bu hazin aldatılışa güldü. Kimi vuracakmış o silahla, diye sordu. Garson kim bilir dedi. Belki de kendini vuracaktı&#8230;</p>
<p>Mikail’le yaz sonuna kadar hiç karşılaşmadık. Beni eskisi kadar sık takip etmiyordu. Belki de silah getireceğim diye parasını alıp kaçan adamın peşine düşmüştü. Yine de onun beni takip edip etmediğini hissediyor, bazı geceler kapkaranlık uzanan sokaklarda yürürken, arada bir dönüp arkama baktığımda, giderek zayıflamış, incelmiş bir gölgenin apartman girişlerine sığındığını görüyordum.</p>
<p>Sonra yaz bitti. Onun beni takip etmekten usandığını sandım.</p>
<p>Bir ekim akşamıydı. Havada erken gelecek bir kış alameti vardı, ince, pis bir yağmur yağıyor, yaşamaktan bezmiş bu şehri, daha beter sıkıntıya boğuyordu. Semiramis yine o boktan turnelerden birine gitmişti. Sokaklarda dolaşıp, bu talihsiz şehrin ölümünü seyrettim. Üstüne ağıt gibi çöken bulutlara baktım. Yüksek tepelere çıktım, belki hala içinde temiz kanın aktığı bir damar görürüm, heyecanlanırım ve yeni bir yere gidebilirim diye. Hiçbir şey bana heyecan vermedi. Yüzümü, saçlarımı ıslatan, beni üşüten yağmur bile. Yeni bir başlangıç için gitmek fikri bana zor, hatta imkansız göründü. Semiramis’in, içinde hızla yaşlandığım evine dönüm.</p>
<p>Sokağa girdiğimde daha karanlık basmamıştı. Ara ara yağıp sokaklarda lüzumsuzca su birikintileri oluşturan yağmur dinmişti. Yine de ağırdı hava. Sokağın geleceksiz ve ümitsiz çocukları top oynuyorlardı.</p>
<p>Mikail’i Semiramis’in apartmanının girişinde buldum. İyice eskimiş ceketinin yakalarını kaldırmış, kapı önündeki taşlığa büzülüp oturmuştu. Başını duvara dayamıştı. Saatlerdir beni beklemekten yorulmuş, uyuyakalmıştı. Yanına yaklaşıp dikildim. Tıraşı uzamıştı. Halinde o eski havasından eser yoktu. Hafiften horluyordu. Uyanıp beni görmesini ve küskün bıçağını tam kalbime saplamasını istedim. Ama uyanacak gibi değildi. Eğildim, hafifçe omuzuna dokundum. Uyan demek istedim. Uyan ve bağrıma saplayacağın bıçakla bu bitmez tükenmez boşluktan beni kurtar! Uyanmadı.</p>
<p>O sırada çocuklardan birinin vurduğu top yüzüne geldi. Birden uyandı, beni görmeden yerinden fırladı, küfrederek çocukların üstüne yürüdü. Yakaladığı topu, kalbimde görmek istediği bıçakla yardı. O anda göz göze geldik. Top ve bıçak elinden düştü.</p>
<p>Doğrusu insanı intihara sürükleyecek kadar şanssızdı.</p>
<p>O günden sonra, beni takip etmeyi kesinlikle bıraktı. Yine de ara sıra karşılaşıyorduk. Beni görünce hızla sırtını dönüyor, aceleci adımlarla uzaklaşıyordu. Çok zayıflamıştı. Bu yenilgi onu bitirmiş gibiydi. Benim geçtiğim sokaklardan geçmiyor, benim bulunabileceğim mekanlara hiç uğramıyordu. Bir gün, bir semt pazarında karşılaştık. Küçük bir tabla üzerine birkaç düzine Paşabahçe bardak dizmişti. Gelip geçenlerin dikkatini çekmek için üç bardağı bir jonglör gibi havada çeviriyor, ona bakıp geçen kadınların arkalarından sesleniyordu. Beni görünce havada çevirdiği bardakları tutamadı.</p>
<p>Bu karşılaşmadan sonra durumunun daha da kötüleştiğini, çok yaşlandığını duydum. Galiba enine boyuna düşünmüş ve talihin benden yana olduğuna karar vererek, pes etmişti. Artık beni takip etmediği için müzikhole gitmeyi bırakmıştım. Hayata dair, insana dair ve Mikail’e dair, hiç de gülünç olmayan şeyler düşünerek vakit öldürüyor ve içki içiyordum. En büyük aşkını çalarak ve çaldığım aşkı ziyan ederek mahvettiğim adamın yokluğu beni fena halde sarsmıştı. Eskiden onu hatırladığımda gülerdim. Artık gülemiyordum. Bunun sıcak suyun içinde bileklerimi kesmek gibi bir şey olduğunu anladım. Bileklerimi keserken hiç acı duymamıştım, ama şimdi ruhum sızlıyordu.</p>
<p>Öyle çok içiyordum ki, bir gece evdeki bütün içkileri bitirdiğimi fark ettim. Gecenin çok geç bir saatiydi. Her yer kapanmıştı. Mecburen müzikholün yolunu tuttum. Karlı bir geceydi. Sokaklar buz tutmuştu. Şehrin en kirli kanının aktığı, en arka sokaklarından dolaştım. Teneke varillerde yaktıkları ateşlerde kirli ellerini ısıtan sokak çocuklarının, kuytu köşelere serdikleri mukavvaların üstünde yatmaya hazırlanan evsizlerin, zayıf ama sıcak sokak kedilerine sarılmış tinerci çocukların, dövüşen ya da dayak yiyen travestilerin, insanlardan korkmayı bile unutmuş, soğuktan ve açlıktan uluyan sokak köpeklerinin arasından geçerek yürürken, siyah ve sarkmış bir paltoyu takip ettiğimi fark ettim.</p>
<p>Barın en tenha köşesine oturmuş, başını öne eğmiş, bira içiyordu. Sessizce yanına gidip oturdum. Hiç kıpırdamadı, başını kaldırıp bakmadı. Beni tanıyamadığını düşündüğüm bir anda, gözlerini bira bardağına dikerek, titrek bir sesle: eskiden züccaciye dükkanım vardı dedi. Cam satardım. O çok şey isterdi, alırdım. Sonra sen çıktın. Şimdi hiçbir şeyim yok&#8230;</p>
<p>Bardağı başına dikti, titreyen elinin tersiyle ağzını sildi. Kızgın değil, düşman değil, öfkeli değil, müthiş acı veren bir sesle, keşke onu sevseydin dedi. Sevmedin, beni mahvettin.</p>
<p>Çıktı, gitti. Yerimden kalkamadım. Neden sonra ağladığımı fark edip dışarı çıktığımda, sokağın uçunda bir teneke varilin içinde yanan tahta parçalarının cılız ışığında, onun kara paltosunu sürükleyerek yürüdüğünü ve gecenin derin karanlığına karıştığını gördüm.</p>
<p>İşte o gece Mikail’in kalbi durdu.</p>
<p>1997</p>
<p>Ayfer Tunç, Aziz Bey Hâdisesi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2000, ss: 113-126</p>
<div></div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/ayfertunc/mikalin-kalbi-durdu/2008/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;MİKAİL&#8217;İN KALBİ DURDU&#8221; ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/mikailin-kalbi-durdu-oykusunun-cozumlemesi/2008/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/mikailin-kalbi-durdu-oykusunun-cozumlemesi/2008/12/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Nov 2008 23:18:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3897</guid>
		<description><![CDATA[  Ayfer Tunç, “Mikail’in Kalbi Durdu” adlı öyküsünü, “sıfır odaklı” ve “yansıtıcı bilinç” karışımı bir bakış açısıyla sunmaktadır; hem anlatım düzeyini benanlatıcının yaşantısına / tecrübesine odaklayarak, anlatanla, dinleyen /okuyan arasında mesafeyi kısaltıp, tek etkiyi yoğunlaştırmakta, hem de benanlatıcıyı ötekinin tavır ve tutumlarını değerlendirecek kadar duyarlı, algı düzeyi yüksek, zeki, duygulu bir konuma yerleştirerek seçkinleştirmektedir. Aşağıda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> </p>
<p>Ayfer Tunç, “Mikail’in Kalbi Durdu” adlı öyküsünü, “sıfır odaklı” ve “yansıtıcı bilinç” karışımı bir bakış açısıyla sunmaktadır; hem anlatım düzeyini benanlatıcının yaşantısına / tecrübesine odaklayarak, anlatanla, <span id="more-3897"></span>dinleyen /okuyan arasında mesafeyi kısaltıp, tek etkiyi yoğunlaştırmakta, hem de benanlatıcıyı ötekinin tavır ve tutumlarını değerlendirecek kadar duyarlı, algı düzeyi yüksek, zeki, duygulu bir konuma yerleştirerek seçkinleştirmektedir.</p>
<p>Aşağıda detaylandıracağımız bu teknik çerçeveye göre, benanlatıcının ve onun bakış açısıyla verilen Semiramis ile Mikal’in öyküleri “konu/olay” planda şu hususları içermektedir:</p>
<p>Benanlatıcı:</p>
<p>—İsmi ve yaşı belirsizdir. Mikail’i yaşlı olarak nitelelediğine göre, kendisi 25-30 yaşlarında olmalıdır.</p>
<p>—Başlangıçta onun asıl problemi kendisiyledir. Kayıp, yenilmiş, tembellikten doğan bir teslimiyetçilik içinde, “geleceksizlikte kaybolmuşluğun hastalıkÂ¬lı duygularına varlığı”nı teslim etmiş, “Yıllardır” onunla birlikte dolaşıp kendine huzurlu ve sakin bir karyola altı arayan bavulu”yla birlikte yeni sergüzeştlere açık bir “boşvermiş”tir (“Sokağa girdiğim sırada, gitmenin tam zamanı olduğu halÂ¬de, pencereleri ardına kadar açılınca serinleyen bir odada temÂ¬bel tembel esneyerek yatmak fikri, ya da düpedüz tembellik, hayata karşı derinden hissettiğim bu lezzetli tembellik&#8230;”).</p>
<p>—Semiramis’le nasıl tanıştığı, onun evine nasıl yerleştiği belirsizdir. Belirli olan onun Semiramis’le asla aynı hamurdan” olmayacağı, olamayacağıdır. Üstelik “Bunu düşünmek” de çok hoşuna gitmekte, kenÂ¬dini “ait olmadığı mekanlarda pervasızca dolaşan, cüretkar bir suçlu gibi” hissetmektedir. Bunlardan onun yanlış bir hayatı bilinçli (ve zorunlu) olarak yaşadığına, kültürel aidiyyetinin ise bu yaşayışa uygun düşmediğine hükmedebiliriz.</p>
<p>—Olay(ları) doğuran ortama kendiliğinden sürüklenmiş, “yabancısı olduğu.. bir hayatın en kaynayan yerinde tesadüfen” bulunmuştur. Biraz kendini eğlendirmek, biraz da Semiramis’e kendisi üstünde bir etkisi olduğunu hissettirmek amacıyla dahil olduğu ya da başlattığı olayların gelip dayanabileceği olumsuz noktaları hiç hesap etmemiştir. Bilahare bu tutumundan dolayı pişmanlık duyup, “Mikail’i gülünç kıyafeti ve demode bıyıklarıyla ilk gördüğüm gece, ona tepeden ve kibirli bir edayla bakarken, beni bir gün böylesine yaralayacağını bilseydim, ait olmadığımı kesinlikle bildiğim, ama gösterişli bir yabancılıktan fazlasıyla hoşlandığım için, bir türlü çıkıp gidemediğim, abartılı neşeleri samimi acılarla örülmüş bu karanlık insanların dünyasında kalmaz; gitmenin tam zamanı olduğu halde, tembelliğin tadında kendimi unutarak gidemediğim zamanların birinde, çekip giderdim.” diyecek, bu pişmanlığındaki samimiyeti de şu sözleriyle pekiştirecektir: “Ben kendimi hayatın akışına bıÂ¬rakmış, garip bir sarhoşluk içinde, hiçbir rekabet ve aşk duygusu taşımadan, öylesine bakıyordum. Biraz önceki kibirli halim de geçmişti. Sıkılıp pencereye çıkmış, komşuların ışık sızan pencerelerindeki gölgeleri gözetleyen yaşlı kadınlardan bir farÂ¬kım yoktu. Oysa Mikail’in beni hasmı olarak gördüğünü, ikinci karşılaşmamızda anlayacaktım.”</p>
<p>—“Şimdi düşünüyorum da” ile başlayan ve “İnsanın ruhunu tamamiyle kaybettiğini sandığı bu derin boşlukta, belki de yaşanabilecek en son duyguydu kibir.” vb. tespitleriyle gelişen bir özeleştiriyi sürekli diri tutmasına rağmen, “Yine de” kendisini “kibirlenmekten” alıkoymayı, muhtemel sonuçları ertelemeyi, onlara neden olacak girişimlerden kaçınmayı da hiç düşünmemektedir; çünkü kendisini “Vehimlerle örülü, sonunu çok merak ettiği”, “tatlı bir oyunun içinde kaybolmuş gibi” hissetmektedir:<br />
a)“Mikail’i görmek, hatta kendimi ona göstermek için pencereye çıktım.”,<br />
b)“Mikail’in kalbimde görmek istediği bıçaktan hiç etkilenmedim. Ruhum boşalmış gibiydi. Bu keskin çeliğin pırıltısı benim için sokaktan hızla geçen bir kedinin kuyruğu kadar anlamsızdı. Hatta ben, bizzat o bıçağa bir anlam katmak ve onu kalbimÂ¬de hissetmek arzusuyla yürüdüm. Kayıp çocuklardan biri olÂ¬mak hiç umurumda değildi. Öyle ki, o bıçak kalbime batsa bile, onunda gezip dolaşabilecek kadar gerçekdışı hissediyordum kendimi. Bu yüzden bıçağa doğru yürüdüm. Mikail’e karşı bir hareket olsun, raconlar dünyasında adım anılsın diye değil.”,<br />
c)“Mikail’in halini hatırlayıp gülerek, kendimi Semiramis’in kocaman yatağına sırtüstü bıraktım. Uyumuşum&#8230;”,<br />
d)“Semiramis bir sahil şehrinde iş almış, müzikholde çalışan birkaç kızla birlikte turneye gitmişti. (&#8230;) Ben sebepsiz bir hürlük duygusuyÂ¬la dolup taşarak şehrin uzun zamandır gitmediğim köşelerine gittim, çay bahçelerinde başımı masalara dayayarak uyukladım. Durgun sularda kendime baktım. Kendime dair küçük bir sevinç aradım. Yeni bir yol. Öyle sıcaktı ki hava, bulamadım.”,<br />
e)“Sırf beni takip etsin diye, her gece müzikhole gitmeye başladım. Bu durum Semiramis’i çok sevindiriyordu. Bunun bir tür bağlanmak olduğunu sanıyordu. Bağlanmaktı da aslında. Ama Semiramis’e değil. Celladıma.”,<br />
f)“Barın kalitesiz aynasında ifadesiz, yaşı belirsiz yüzüme bakıyordum. Bin yıl yaşamış gibi hissediyordum kendimi. Bundan derin bir üzüntü duydum. Hayatıma neden bu kadar yaÂ¬bancı kaldığımı sordum kendime. Daha çok şey soracaktım ama, Mikail’in adı geçince kendimden koptum”,<br />
g)“Mikail’i Semiramis’in apartmanının girişinde buldum. (&#8230;) uyuyakalmıştı. Yanına yaklaşıp dikildim. (&#8230;) Uyanıp beni görmesini ve küskün bıçağını tam kalbime saplamasını istedim. Ama uyanacak gibi değildi. Eğildim, hafifçe omuzuna dokundum. Uyan demek istedim. Uyan ve bağrıma saplayacağın bıçakla bu bitmez tükenmez boşluktan beni kurtar! Uyanmadı.”<br />
sözleriyle, daha çok Varoluşçu anlatılarda rastlanılabilecek o bilinçli bilinçsizlik halinin taşıyıcısı olmaktadır.</p>
<p>—Öte yandan, kendisinin belirlediği “suç”un bir kısmını Semiramis’e yükleyerek sorumluluğu paylaşma eğilimine ilaveten, “Hayatın tanımlanabilir, ilkel duygularla, garip törenler halinde yaşandığı; ufak ayak sürçmelerinin bile, itibarları bir anÂ¬da yerle bir ettiği raconlar dünyasında, Mikail’in düştüğü bu durum, ağır bir darbeydi. Hayat koşuşturmasından yorgun düÂ¬şen Anadol kontağı ilk çevirişte çalışsa ve Mikail sokağı afili bir kalkışla terk edebilseydi; belki de aramızdaki bu sessiz kavga hiç başlamayacaktı. Onu aşk rekabeti değil, başına gelen küçük aksilikler mahvetti.” tespitiyle, Mikail’i de “suç” alanına çekerek vicdanını rahatlatmaya çalışmakta ancak giderek suçluluk psikozunu da aşıp, konuyu doğrudan (muhtemel “intihar” tecrübesiyle eşleştirerek) bir iç ağrısına dönüştürmektedir: “Hayata dair, insana dair ve Mikail’e dair, hiç de gülünç olmaÂ¬yan şeyler düşünerek vakit öldürüyor ve içki içiyordum. En büyük aşkını çalarak ve çaldığım aşkı ziyan ederek mahvettiÂ¬ğim adamın yokluğu beni fena halde sarsmıştı. Eskiden onu hatırladığımda gülerdim. Artık gülemiyordum. Bunun sıcak suyun içinde bileklerimi kesmek gibi bir şey olduğunu anladım. Bileklerimi keserken hiç acı duymamıştım, ama şimdi ruÂ¬hum sızlıyordu.”</p>
<p>—Semiramis üstünden, öyküsü öyküsüne değen Mikail’in ölümüyle kendisiyle olan problemi bu kez onun hayatından bir şeyi “çaldığı” saplantısına, kalbini “kanırtan” bir acıya dönüşerek, yeni mecra kazanmaktadır; Mikal’in “durgun yüzünü ikiye bölen, modası geçmiş bıyıklarını” unutabilmişse de zihnine kazınan “bir adak hayvanının” çaresizliğini yansıtan “kederli gözleri”yle, onun kendisiyle “birlikte yaşadığına” inandığı “ruhundan” kurtulamamış; baktığı her aynada onun “dokunaklı yüzünü” görerek ve dolayısıyla uykusunu / huzurunu kaybedecektir (“&#8230;avucunda dura dura matlaşmış, küskün bıçağı değil, küskün gözleri kalbime battığı için, korkuyla uyandım.”, Mikail’in kalbi durdu, dedim fısıltıyla. Sonra, bu uğursuz cümleye kendim de inanmak istemeyerek tekrar ettim: Mikail’in kalbi durdu! Semiramis duymadı, çıplak bacaklarını gevşek karnına çekti. Onun geniş, rahat yatağında büzüldüm, ufacık kaldım. Bir daha gözüme uyku girmedi. O günden sonra uykuyu kaybettim. Buna huzuru kaybettim de denebilir.”)</p>
<p>—“Hiç kimsenin bilmediği, ama” kalbini “incecik kanatan bu acıdan kurtulmak için, önce her şeyi bilen ancak bir tür suçluluk duygusuyla onun gidişine karşı herhangi bir tepki göstermeyen Semiramis’i terkedecektir (“Bu sefil ölümün Mikail’in kaderi olduğunu söylediler ve gözleriyle pencerede Semiramis’i aradılar. Ben, bavulumu kalbimde derin bir sızıyla, ağır ağır doldururken, Semiramis kal demesinin fayda etmeyeceğini biliyor, susuyordu. Hiç konuşmamış olsak da, Mikail ile aramızdaki garip kavganın farkındaydı.”).</p>
<p>—Boşvermişliğini, Varoluşçu eğilimlerini, suçluluk ve sorumluluk duygularından kurtulma çabalarını zaman içinde sona erdirmeyi, deyim yerindeyse onca olumsuz şartlara rağmen selamete çıkmayı da başaracaktır benanlatıcı: “Şimdi uzak, sakin ve tekdüze bir şehirde, hayatımın, düzgün insanların safına katılmak için gönülsüz bir çaba gösterdiğim ve karanlığın şarkısından elimi eteğimi çektiğim şu aşamasında, Semiramis’i değil; bayağı da olsa, kaba, hain, zavallı da olsa, hüzünlü nefeslerle yaşayan müzikholü özlüyorum. Karanlığın kötü bir şarkısıydı orası. Tıpkı, şarkıcı kızların seslerindeki pürüzler gibi, hayatın ağır darbelerinin yüzlerde derin izler bıraktığı, parlak ışıklarının sahteliğine sığınmış, ağlamaklı mekan&#8230;”</p>
<p>Semiramis:</p>
<p>—Taşradaki adı Semra olan ve “Vaktiyle çok güzel olduğu eski fotoğraflarından ve geçkin yaşında bile kendine duyduğu güvenden anlaşılan” Semiramis, “vücutları taze olduğu sürece var olabilen kadınlardan çok daha akıllı olduğunu, kendi aleminde söz sahibi olmayı başararak ispat etmiş olmanın verdiği güvenle, yeni tanıdığı ve şehveti, kadınlığı, sorumsuz bir boşlukta alabildiğine yuvarlanmayı vaat ederek elinde tutmayı tasarladığı” ben anlatıcıya hayatını anlatırken, kültürel konumunu, hayata bakışını da ifşa etmektedir (“Semiramisler Semraların küçük didinmelerle kurdukları, mutlu görünen, sakil yuvaları dağıtırlar.”).</p>
<p>—“Akıllı ama bayağı bir kadın” olan Semiramis, bilerek ve isteyerek “kötü kadın”lığı seçmiştir: “Hayatına çok erkek girmiş. O hiçbirini sevmemiş ama hepsinden işine yarayacak bir şeyler kalmasını sağlamış. Kiminden akıllıca öğütler, kiminden rahat rahat harcayacağı kadar para, kiminden hastalıklı bir tutkunun biraz daha yaşanması için gözden çıkarılmış birkaç mücevher, kiminden birkaç tatlı anı. Kimiyle yaşadıklarından da ders çıkarmış.”</p>
<p>—“Şimdi yaşadığı ve pek memnun olduğu debdebe”yi, “metresi olduğu, yaşlıca, okumuş, biraz çirkin ve huysuz olÂ¬makla beraber, çok güzel kokan bir adam”a borçludur.</p>
<p>—Dirençli, geleceğini güvence altına almış kadın görüntüsüne rağmen, “dostu”nu kaybetmeyi göze alamamakta, onu Mikail vasıtasıyla kıskandırarak kendisine bağlamaya çalışmaktadır (“&#8230;tanıdığı erkekleri ve onunla birlikte yaşadığıma göre beÂ¬ni de hala çekici olan vücudunun, sıcağa rağmen ahenkli hareketleriyle banyoya yürüdü. Mikail’e kapıyı açmamaktan müthiş bir zevk aldığını hissettim.”, “Semiramis’in o bir anlık hain tebessümünü hatırlayarak&#8230;”).</p>
<p>Bu konudaki muhtemel olumsuzluklara karşı da donanımlıdır Semiramis. Çünkü, son dostunu kaybedip, ardından ağlasa da onu “çabucak unutabilecek kadar feleğin çemberinden geçmiş, yaşlı bir yosma”dır.</p>
<p>Nitekim, “yaşlı bir yosma” olarak oynadığı “tarafları kızıştırma oyunu”nun bilinciyle, terk edilirken herhangi bir tepki göstermeyecektir (“Bu sessiz düşmanlıkta Semiramis’in çok suçu var. Mikail’i ilk gördüğüm gece, yüzünde beliren hain tebessümle beni bu acıklı kavgada taraf olmam için tahrik ettiği söylenebilir. Bu, benim kendime bulduğum bir mazeret de olabilir. Semiramis kendince doğru yapmış da olabilir. Yanlış olan belki de sadece benimdir”, “Bu sefil ölümün Mikail’in kaderi olduğunu söylediler ve gözleriyle pencerede Semiramis’i aradıÂ¬lar. Ben, bavulumu kalbimde derin bir sızıyla, ağır ağır doldururken, Semiramis kal demesinin fayda etmeyeceğini biliyor, susuyordu. Hiç konuşmamış olsak da, Mikail ile aramızdaki garip kavganın farkındaydı.”).</p>
<p>—“İyice yumuşamış, iri göğüslerine”, “zevksiz ama pahalı yüzüklerle süslü parmakları”na rağmen, kendisini çekici kılan gece giysileriyle, geleceğini güvenceye almış akıllı kadın statüsünü ve yer yer de aciz, yardıma, korunmaya muhtaç kadın numaralarıyla dişiliğini iyi kullandığı anlaşılmaktadır (“Sabaha karşı bir gün mutlaka onu bırakıp gideceğim için, uzun uzun ağladı. Onu avutmaya kalkmadım. İçkiden ve uykusuzluktan bitkindi. Otobüse biner binmez sızdı.”).</p>
<p>Mikail:</p>
<p>—“&#8230;.bir ağıt gibi incecik uzayarak, ölümcül bir tutkunun peşinde hızla yaşlanmış, durgun yüzünü ikiye bölen, modası geçmiş bıyıkları&#8230;”, “Bir adak hayvanının çaresizliğini almış (&#8230;) kızgın olmaktan çoktan vazgeçmiş, kederli gözleri&#8230;”, komik adımlarla koşuşu, “İyice eskimiş”, “Yazlık, siyah (&#8230;) ceket”inden yakalarını dışarı çıkadığı “Beyaz gömleği”, “yıkana yıkana çekmiş pantolon paçalarının örtemediği beyaz çorapları”, içi “satılık mutfak eşyalarıyla tıklım tıklım dolu (&#8230;) steyşın Anadol arabası”yla Mikail, züccaciye dükkanını “çok şey iste”yen Semiramis’e “yedirip”, seyyar züccaciyeciliğe “düşmüş” biridir. Dolayısıyla, taleplerini karşılayamaz olunca da Semiramis tarafından kapıdışarı edilmiştir. Şimdi, aklı Semiramis’e takılı olarak karısını ve iki çocuğunu geçindirmeye çalışmaktadır.</p>
<p>—Yine benanlatıcıyla göre Mikail, “Açılmayan bir kapının zilini yalvarırcasına çalıp çalıp giden”, “Yüzündeki gergin ve sert ifadeye rağmen çok mahzun” bakan, “Halinde acıklı bir telaş, acemice örtmeye çalıştığı bir kırgınlık” bulunan bir adamdır.</p>
<p>—Semiramis’i yeniden kazanmak istemekte, benanlatıcıyı buna tek engel olarak görmektedir. Bunun için “hasım” bellediği benanltıcıyı “başlangıçta” korkutup kaçırmak isteyecek, bu mümkün olmayınca onu öldürmeye teşebbüs edecek, bu da mümkün olmayınca kendini tüketmeye başlayacaktır.</p>
<p>Kaçınılmaz bir şekilde üçüncü şıkka gelip saplanacaktır Mikail. Çünkü “&#8230;insanı intihara sürükleyecek kadar şanssızdı”r:</p>
<p>1-Ona kapıyı açmayan Semiramis’e ve onunla ilk kez gözgöze gelen benanlatıcıya “son bir şans” tanıdığı havasını verecekken, çalışmayan Anadol yüzünden tüm fiyakası bozulmasa “Anadol kontağı ilk çevirişte çalışsa ve Mikail sokağı afili bir kalkışla terk edebilse” benanlatıcıyla aralarındaki sessiz kavga “belki de” hiç başlamayacaktır; o andan itibaren Mikail’in kıskançlığı, bir onur kurtarma savaşına dönüşerek hız kazanacaktır.</p>
<p>2-Anadolunu tamir ettirmiş, saçlarını “şakaklarındaki birkaç tel kır saçı, özellikle” bırakarak boyatmış, özenle giyinmiş ve “hatta mahalleye sergilenecek gösterinin provasını yapmış” olarak benanlatıcıyı korkutmaya geldiğinde, heyecandan zor bulduğu sustalısını, “sende cezve takımı var mı?” diye soran müşterisi yüzünden kapatmak zorunda kalacaktır.</p>
<p>3-Benanlatıcıyı öldürmek istediği bir gün, Semiramis’in evinin girişinde uyuyuverecek. Top oynayan çocukların topu yüzüne çarptığında uyanacak, sinirle yerinden kalkıp, topu yaracak ve aynı anda benanlatıcıyı karşısında görüverince topu ve bıçağı elinden düşürecektir.</p>
<p>4-Yakınındayken öldürmediği benanlatıcıyı, uzaktan, kesin bir temizleyişle temizlemek için son bir girişimde daha bulunacaktır Mikail: Silah almak için Anadolunu satacak, ancak, “parayı alıp, sana bir parabellum getireceğim diyen adam kayıplara” karışınca son değerli malından da yoksun kalacaktır.</p>
<p>—Mikail, mezkur aksi tesadüflerle suya düşen erkeksi planlardan ve maddi kayıplarından sonra, benanlatıcıyı takipten vazgeçecek; yenilmiş ve yenilgileri yüzünden “bitmiş” bir adama dönüşecektir. Benanlatıcının bulunabileceği, uğrayabileceği sokaklardan, mekanlardan özellikle kaçınacak ve “tezgahlı züccaciyeci” olarak hayatını sürdürmeye çalışacaktır.</p>
<p>Semramis’i tanıyarak dükkânını, benanlatıcıyı tanıyarak kalan herşeyini kaybeden Mikail, gün be gün “çok zayıf”layacak, “çok ihtiyar”layacaktır.</p>
<p>Semiramis’e kavuşmak ya da hasmını öldürmek umuduyla değil, “Soğuk ve yorgun bir hesaplaşma gecesi”ni yaşamak umuduyla Semiramis’in çalıştığı müzikhole gitmeye başlayacak, belalısının üstüne üstüne giden benanlatıcıyla bu amaç için son kez orada karşılaşacaktır. Müzikhol’ün barı, içindeki yangını aynıyla benanlatıcıya aktarabileceği nihai yerdir. Böyle de yapar Mikail, “Cam satardım. O çok şey isterdi, alırdım. Sonra sen çıktın. Şimdi hiçbir şeyim yok&#8230;” dedikten sonra, “Kızgın değil, düşman değil, öfkeli değil, müthiş acı veren bir sesle” asıl ateşîn sözlerini sarfeder: “&#8230;keşke onu sevseydin dedi. Sevmedin, beni mahvettin.”</p>
<p>Benanlatıcının boşvermişliğinin, Semiramis’e onu hiç sevmeksizin geçici olarak “takıldığının” farkında olmuştur. Son sözleriyle benanlatıcıyı tüm ruhsal giysilerinden mahrum bırakmış ve dolayısıyla o ana kadar ulaşamadığı zafere ulaşmıştır Mikail. Ama kazandığı zafer, onu mutlu kılan bir zafer de değildir. Çünkü, o da muhtelif yorumlarla beslenerek çoğaltılan eylemlerinin gerçek nedenini açık ederek, onu hayata bağlayan sırlarından, gizlerinden olmuştur. Artık ağlama sırası benanlatıcıya geçmiştir. Gizlerini de tüketerek hiçbir şeysiz kalan Mikail’e ise sadece sekte-i kalpten ölmek kalacaktır.</p>
<p>***</p>
<p>Zaman:</p>
<p>Olay(lar) yazın (Temmuz ayında) başlayıp, sonbaharda (Ekim ayında) gelişmekte ve “Karlı”, sokakların “buz” tuttuğu bir vakitte bitmektedir.</p>
<p>Benanlatıcı, vaki olayları ne kadar kendi içinde saklamıştır, hangi “Şimdi”de, “uzak, sakin ve tekdüze bir şehirde (&#8230;) düzÂ¬gün insanların safına katılmak için gönülsüz bir çaba göster”mekte ve hangi “şimdi”de olay(ları)ı bize öykülemetedir, bunları bilmiyoruz. Bundan hareketle söyleyebileceğimiz sadece olay(lar)ın zamanıyla, öyküleme zamanının farklılığıdır. Ancak bu farklılık çok büyük bir zaman dilimini de içermez. Olayların akışı içinde “Tinerci çocuklar” ve “dayak yiyen travestiler”den söz edildiğine ve bunlar da özellikle son on yılın “göze batan” ve halen güncel olayları arasında yer aldıklarına göre, olay zamanı ile öyküleme zamanı da bu on yıl içindeki birkaç yılla sınırlı olmalıdır.</p>
<p>Mekan:</p>
<p>“İrinle sızlayan”, yaz aylarında “sıcaktan” inleyen “bu acaip semt” İstanbul’a ait bir semttir; Taksim’dir ya da Aksaray’dır.</p>
<p>—“Üstüne ağıt gibi” bulutların çöktüğü, ölümü seyredilebilen “talihsiz” bir şehir,</p>
<p>—Şehrin, hasta bir ciğer gibi iniltili ve derin soluklar alarak yaşayan, yorgun mahallesi”,</p>
<p>—“her gece dayak yiyen kadınların kırılan burunlarından akan kanın kokuÂ¬su”,</p>
<p>—“gaddar ve günahkar gece hayatı”,</p>
<p>—“güçlünün zayıfa çok olağanmışçasına, tereddütsüz gösterdiÂ¬ği şiddet”,</p>
<p>—“sokak çocukları gün boyunca ısınmış taşlara boylu boyunca uzanmışlardı.”,</p>
<p>—“Teneke varillerde yaktıkları ateşlerde kirli ellerini ısıtan sokak çocukları”,</p>
<p>—“kuytu köşelere serdikleri mukavvaların üstünde yatmaya hazırlanan evsizler”,</p>
<p>—“zayıf ama sıcak sokak kedilerine sarılmış tinerci çocuklar”, “</p>
<p>—“dövüşen ya da dayak yiyen travestiler”,</p>
<p>—“insanlardan korkmayı bile unutmuş, soğuktan ve açlıktan uluyan sokak köpekleri” vb. tespitler “genel” mekanın “Taksim” olma ihtimalini güçlendirmektedir. “Özel mekan”lar ise, çok genel tanımlarla ve öykü kişilerinin hayat standartlarına uygun şekilde verilmiştir:</p>
<p>—Sokak (lar) “dar”dır.</p>
<p>—Mikail’in evi: “hazin bir sessizlik ve fakirlik içinÂ¬de” oturulan ve duvarlarından acı sular sızan” bir evdir.</p>
<p>—Semiramis’in evi: : “Bir parça ferhalık veren”, “Yüksek tavan”lı bir salona ve “pencereleri ardına kadar açılınca serinleyen bir oda”ya sahiptir.</p>
<p>—Müzikhol/bar: “bayağı da olsa, kaba, hain, zavallı da olsa, hüzünlü nefeslerle yaşayan”, “KaÂ¬ranlığın kötü bir şarkısı” olan, “Tıpkı, şarkıcı kızların seslerindeki pürüzler gibi, hayatın ağır darbelerinin yüzlerde derin izÂ¬ler bıraktığı, parlak ışıklarının sahteliğine sığınmış, ağlamaklı mekan&#8230;”dır.</p>
<p>***</p>
<p>Ayfer Tunç, yukarıdaki konuşmasında yeralan (E dergisi, sayı: 16, Temmuz 2000) “Özellikle ‘Mİkail’in Kalbi Durdu’ benim üzerimde daha travmatik bir durum yaratmış öyküdür. (&#8230;) Travma olarak adlandırılacak kısım eğer toplumsal kesit anlamında (vurgu benim, Ö.L.) söylenirse, hayatın kendi kendine aktığı, dışarıdan müdahalenin olmadığı, bundan kastım da günlük hayatımızı şimdi yönlendiren birtakım araçların olmadığı bir dönemdir. Bu dönemin içinde insanların kendi kendilerini yaralamaları, kendi kendilerini bir anlamda tedavi etmeleri ve hayatın devamı. Bu şehir de bunun için biçilmiş kaftandır.” sözleriyle, öykü için önem arzeden “travmatik durum”ların anlam sınırlarını, uygulama yönünü bizzat tayin ederek, kaygı, kaygının duygusal içeriği, nevrotik kaygı / travmatik nevroz, güvensizlik, sarsıntı, heyecan vb. teknik kavramlar çevresinde yapılabilecek bir incelemeyi zaid kıldığı için, biz de bu konuya girmek yerine, René Girard(*)’ın klasik romanların anlaşılmasına katkı olarak geliştirdiği “üçgen arzu” teorisi çevresinde öyküdeki kişilerinin (yine travmatik durumlarla birebir bağlantısı olan) duygusal yönelişlerini ana hatlarıyla sunmanın daha yararlı olacağını düşündük:</p>
<p>Benanlatıcının, Semiramis’le ilişkisi, tek yanlı olarak istediği an bitirebileceği, karşılıklı menfaatler içeren bir ilişkidir; o Semiramis sayesinde bir barınak bulmuş, Semiramis de “çaptan düştüğü” zamanda genç bir “dost” edinmiştir. Bu nedenle, o arzulayan (özne), Semiramis arzulanan (nesne), Mikail dölleyen (dolayımlayıcı / médiateur) değildir. Kişilerarası ilgi düzeyi itibariyle, Mikail’in arzulayan, Semiramis’in arzulanan, onun ise dölleyen olması gerekmektedir.</p>
<p>Fakat, benanlatıcının, “Bu sessiz düşmanlıkta Semiramis’in çok suçu var. Mikail’i ilk gördüğüm gece, yüzünde beliren hain tebessümle beni bu acıklı kavgada taraf olmam için tahrik ettiği söylenebilir. Bu, benim kendime bulduğum bir mazeret de olabilir. Semiramis kendince doğru yapmış da olabilir. Yanlış olan belki de sadece benimdir.” sözlerinde sabitleşen eylemsel belirsizliğin (“&#8230;zil uzun uzun, acıklı bir ısrarla çaldı. Şefkatli duygulara yakışan Semraların yüzünde bulunması pek mümkün olmayan o hain tebessüm Semiramis’in yüzünde çok kısa bir an belirip kayboldu. Kapıyı niye açmadığını merak ederek ona baktım. Mikaildir bu, dedi. Çalar çalar gider.”) aksine Semiramis’in tutumundaki netlik, Semiramis’i doğrudan hem arzulanan, hem de dölleyen tahtına yerleştirmektedir.</p>
<p>Mikail’i tükenişe götüren, iki olgu ((1-“Onu aşk rekabeti değil, başına gelen küçük aksilikler mahÂ¬vetti.”, 2-<br />
“&#8230;keşke onu sevseydin dedi. Sevmedin, beni mahvettin.”) açısından bakıldığında ise, onu tükenişe götüren temel sebebin, arzuladığına ulaşamamaktan ya da kıskançlığında boğulmaktan kaynaklanmadığı, dolayısıyla onun da gerçek bir arzulayan (özne) konumunda bulunmadığı görülmektedir.</p>
<p>Örneğin:</p>
<p>—“Artık adım atamadığı bu evde, bir başka erkeğin yaşadığını düşünerek, yerini alan o yüzü görÂ¬mek için mi tam gidecekken başını kaldırıp pencereye baktı?”,</p>
<p>—“Ben kendimi hayatın akışına bırakmış, garip bir sarhoşluk içinde, hiçbir rekabet ve aşk duygusu taşımadan, öylesine bakıyordum. Biraz önceki kibirli halim de geçmişti. Sıkılıp pencereye çıkmış, komşuların ışık sızan pencerelerindeki gölgeleri gözetleyen yaşlı kadınlardan bir farkım yoktu. Oysa Mikail’in beni hasmı olarak gördüğünü, ikinci karşılaşmamızda anlayacaktım.” ifadelerine göre Mikail,</p>
<p>—“Bu turneye bir aşk imtihanı gözüyle bakmış, onu terk etmemi istemediği için, buzdolabını bin türlü yemekle doldurmuştu. Gece hiç yatmamış, durmadan içmiştik. Sabaha karşı bir gün mutlaka onu bırakıp gideceğim için, uzun uzun ağladı. Onu avutmaya kalkmadım.” ifadelerine göre Semiramis,</p>
<p>—“İnsanın ruhunu tamamiyle kaybettiğini sandığı bu derin boşlukta, belki de yaşanabilecek en son duyguydu kibir. Yine de kibirlenmekten kendimi alamadım. Mikail’i görmek, hatta kendimi ona göstermek için pencereye çıktım.” İfadlerine göre de da benanlatıcı,<br />
arzulayana dönüşmekte, ayrıca “Üçgen arzu” merkezli rol değişimlerinin, dönüşmelerinin dışında,</p>
<p>—“İnsanın ruhunu tamamiyle kaybettiğini sandığı bu derin boşlukta, belki de yaşanabilecek en son duyguydu kibir. Yine de kibirlenmekten kendimi alamadım. Mikail’i görmek, hatta kendimi ona göstermek için pencereye çıktım.” ifadesine göre, arzulayan, arzu dışı bir arzunun talep edicisi oluvermektedir.</p>
<p>“Üçgen arzu”daki sabit konumların bu öyküde değişebilir, dönüşebilir, çakışabilirliği şu paragrafta daha net biçimde görülebilmektedir:</p>
<p>“Başlangıçta beni korkutup kaçırmak istiyordu. Sonra sonra öldürmek istedi. Bütün istediği, ben olmasam da ona kapılarını artık kapatmış olan Semiramis’i tekrar elde etmekti. Defalarca zilini çaldırdığı halde kapının açılmamasının tek sebebi olduğumu sanıyordu. Bu çok gülünçtü aslında. Zaten Mikail’in halinde de, aramızdaki garip ilişkide de, aşırı gülme sonunda yakalanılan ağlama krizine benzer, acıklı, tuhaf bir şey vardı. Semiramis benim için hiçbir şeydi, onun için her şey. Mikail Semiramis için hiçbir şeydi, ben her şeydim.”</p>
<p>Mikail’in benanlatıcıyı öldürmeye teşebbüsleriyle, bardaklrı “bir jonglör gibi havada” çevirirken kırma sahnesi mizahi bir içerikle verilmiştir. Fakat bu mizahilik, okuyucuyu güldürmek amacıyla başvurulan bir mizahilik olmadığı gibi, ürkünç gülüşlere sebep olacak ironik unsurlar da taşımamaktadır. Buradaki mizahilik, hayatın içinde, en az yemek içmek gibi doğal bir oluşun ta kendisidir. Bu nedenle mizahilik, öyküye bir gülmece değeri yüklemediği gibi, karikatürleştirme hafifliği de getirmez; doğal eylemlerin, doğal bir yansıması olarak öyküleştirilen hayatları tüm yüzleriyle kavramamız için etkin bir işlev üstlenir.</p>
<p>Ve tabii ki bunlarla, Ayfer Tunç’un, estetik bir bütünlüğe yaslanan üslupçuluğunun, dili kullanma yetisinin ötesinde, insanî planda hemen ele gelmeyen, söze birden dökülemeyen şeylerin yoğunluğunu ve insanî durumların tüm teorik kalıplardan, sınırlardan azade olduğunu zımnen söyleyip, işleyişiyle, sadece çok iyi bir öykücü değil, yeni bir tarz oluşturan mükemmel bir öykücü olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>(*) Geniş bilgi için bkz: René Girard, Romantik Yalan ve Romansal Hakikat &#8211; Edebi Yapıda Ben ve Öteki, Metis Yayınları, İstanbul, 2001.</p>
<p>Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 5, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2001, ss: 407-443</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/mikailin-kalbi-durdu-oykusunun-cozumlemesi/2008/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PENCERE</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/pencere/2008/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/pencere/2008/11/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 Nov 2008 18:17:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>CEMAL ŞAKAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=388</guid>
		<description><![CDATA[-Sevgili ÖMER LEKESİZ’e- GİRİŞ (Ancak kasabalarda bulunabilecek türden geniş avlulu, iki katlı kâgir bir ev.) Kısa boylu, tıknaz biri -Terli. Omzunda büyükçe bir çanta.- iki kanatlı ahşap kapının önünde beklemektedir. Panoramik çekim. Adam kapının önünde durmaktadır. Sırtını sıradağlara vermiş bir kasaba; her taraf zeytin ağacı; yer yer mandalina ve portakal; bir ucu deniz Parke taşı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>-Sevgili ÖMER LEKESİZ’e-</p>
<p>GİRİŞ</p>
<p>(Ancak kasabalarda bulunabilecek türden geniş avlulu, iki katlı kâgir bir ev.)</p>
<p>Kısa boylu, tıknaz biri -Terli. Omzunda büyükçe bir çanta.- iki kanatlı ahşap kapının önünde beklemektedir.<span id="more-388"></span><br />
Panoramik çekim. Adam kapının önünde durmaktadır. Sırtını sıradağlara vermiş bir kasaba; her taraf zeytin ağacı; yer yer  mandalina ve portakal; bir ucu deniz<br />
Parke taşı döşeli yol<br />
70’li yıllara ait yerli bir otomobil<br />
Feraceli iki-üç kadın<br />
Az ilerideki kapının önünde oynayan çocuklar<br />
Zeytin seleleriyle bir traktör<br />
Adamın beklediği kapının arka plânı.<br />
Ev sahibinin, lise çağlarındaki oğlu kapıyı açar.<br />
Paslı menteşelerin çıkardığı gıcırtılarla adamın tüyleri diken diken olur.<br />
Geniş avluyu geçerken, bahçedeki bin türlü çiçeğe şaşar adam: Ortancaları tanır, sonra begonyaları, birkaç tür menekşe ve aslanağzını sonra. Güller ve evin girişini saran hanımelileri ilgisini çekmez.<br />
Salonun temizliği ve her şeyin yerliyerindeliğini abartılı bulur: Evin beklenen bir konuk için hazırlandığını düşünür.<br />
Ev sahibi yatakta, sırtı kırlentlerle desteklenmiş bir şekilde oturmaktadır. Ayakları battaniyenin altında.<br />
Arkadaşını görünce umutsuzca yerinden fırlamak ister.<br />
Konuk elleriyle rahatsız olma gibi bir işaret yapar.<br />
Birbirlerine uzun uzun sarılırlar. Birbirlerinin sırtlarını tapışlarlar. Fotoğrafımsı; güneş ve rutubetle sararmaya yüz tutmuş, kahverengi beyaz bir fotoğraf gibi kare kısa bir süre için donup kalmalı.<br />
Pencerenin önünde bir sedir; zeytin ağaçlarının ardında denizin varolduğunu hissettiren bir manzara.<br />
Duvarda, Kâbe işli bir halı.<br />
Yatağın başucunda, mahfazanın içinde bir Kuran.<br />
Perdeyle örtülü bir yüklük.<br />
Yatağın hemen yanında bir sehpanın üzerinde üç-beş kitap. Bolca fotoğraf.<br />
Pencereden, denize doğru uzun bir bakış.</p>
<p>BİRİNCİ BÖLÜM</p>
<p>(Ancak iki dost böyle sıcak ve uzun uzun sarılabilir.)</p>
<p>Konuk, ev sahibini yavaşça kırlentlere yaslar.<br />
Sedire oturur: Gözü zeytin ağaçlarına ve uzanan maviliğe takılır.<br />
Delikanlı, konuğun çantasını alır ve hürmetkâr bir şekilde odayı terkeder.<br />
İkisi de suskunluktan şikayetçi değildir. -Bahçedeki serçelerin sesleri, bir de uzaklardan köpek havlaması.-<br />
Ev sahibi sigara ikram eder:<br />
“Hastalandığımdan bu yana üç yıl geçtiğine göre, demek ki üç yıldır görüşemiyoruz. Gerçi o görüşmemiz de hastanede ne kadar oluyorsa o kadardı işte.”<br />
Konuk:<br />
“Biliyorsun&#8230;” Gözyaşları, melodramın ucuzluğuna düşmeden verilmeli.<br />
7’den 11’e. Konuk, sehpanın üzerindeki fotoğrafları karıştırır.<br />
Şaşırır.<br />
Fotoğrafların tümü, seyahatleri esnasında dostuna mutlaka her yeni ülkeden, her yeni şehirden sıcak mesajlarla yolladıklarıdır: Yüreği ezilir. Boğazında temizleyemediği bir hıkçık.</p>
<p>16-<br />
17-<br />
18- Yine pencereden. Panoramik.<br />
19- “Biz burada kısıldık, kaldık.” Şimdi ikisi de karenin iki yanındadır.<br />
20- Arkadaşına doğru dönmeye çalışır.<br />
İkindi güneşi ilkyaz bulutlarının arasından sıyrılır.<br />
Pencereden odaya üşüşen aydınlık.<br />
Uçuşan tozlar belirginleşir.<br />
Sigara dumanları hep aydınlığa uçar.<br />
Söylenmemiş sözler uçuşur güneşin aydınlığında.<br />
Aydınlık, odada uçuşan her şeyi çeker.<br />
Konuk:<br />
“Hepimiz bir kaderin peşindeyiz işte.” Tam cepheden çekilmeli. Yüzünün pencereye bakan yanında güneş, diğer yanında odada uçuşan her şey.<br />
Ev sahibi:<br />
“Baba ocağı sönmesin diye düşündük. Buralarda yaşamak daha kolay dedik. Nasılsa kurulu bir tezgâhımız var diye geldik, saplandık kaldık.”<br />
Birkaç karasineğin abartılı vızıltısı.<br />
Konuk:<br />
“Ben de hep seninki gibi bir yaşamım olsun istedim. Koşuşturmaktan, telâştan uzak. Sessizlik içinde. Okumak, yazmak için bolca vakit. Seyahatler beni yordu. Yazacaklarımı sanki yetiştiremeyecek gibiyim.<br />
31-<br />
32-<br />
33-Asıl seyahat yürekte galiba.”<br />
34- Ev sahibi: “Öyle deme. Bu kasabadan bakınca hiçbir şey görünmüyor. Sadece okumakla yürek beslenmiyor ki.”<br />
Delikanlı çayları getirir. Açık olanı babasına verir.<br />
Baba, oturmaya yeltenen oğluna göz ucuyla dışarı çıkmasını işaret eder.<br />
37’den 42’ye. Çaylar durmadan karıştırılır.<br />
“Senin yolladığın fotoğraflar, benim için dünyaya açılan birer pencere oldu.”<br />
Ev sahibi sehpadaki fotoğraflardan birkaçını rastgele alır.<br />
En üstte duran Mısır fotoğrafını gösterir: “Benim için Mısır bu işte. Kendime bir oyun kurdum. Yolladığın her fotoğrafın Evliya Çelebi’de karşılığını aradım. Senin notlarınla onun söylediklerini derleyip o şehirlere ait imgeler ürettim.”<br />
Gözlerini kısar.<br />
Karşısındaki pencerenin önünde dostu flûlaşır. Ters ışığın çizgileri yumuşatan, karedekileri bir rüyaya dönüştüren gizinden faydalanılmalı.<br />
Pencereden çıkar gider.<br />
Ürettiği imgelerin peşindedir. Gözlerinin önünde kare kare şehirler uçuşur. Hiçbiri önündeki fotoğraflara benzemiyordur artık.<br />
Zeytinlerin ardı denizdir.<br />
Denizin ardı; gökle denizin birleştiği sonsuz maviliktir.<br />
O mavilikte her şey kaybolur.<br />
Kareyi zorlayan zeytin dalları da çekilir, gider.<br />
İlkyaz bulutlarını rüzgâr alıp götürür.<br />
Odaya dolan ışıkla her şey maviye boyanır.</p>
<p>İKİNCİ BÖLÜM</p>
<p>Dağın yamacında bir zeytinlik<br />
Kasabaya kuşbakışı<br />
Zeytin ağaçlarının ardındaki deniz artık görünmektedir<br />
Sonra<br />
Küçük bir bağ evi<br />
Önündeki küçük düzlükte vişne, kayısı, incir, erik ağaçları<br />
Sarmaşıklarla sarılı kameriye<br />
Birkaç sandalye<br />
Ev sahibi için şezlong<br />
İki dostun oturduğu yerin arka plânı.<br />
Fotoğraflar ortadaki tahta masanın üzerindedir.<br />
Konuk çantasını kurcalar. Alnındaki boncuk boncuk terler, hırıltılı nefes alışları öne çıkarılmalı.<br />
Yeni çıkan iki kitabını masanın üzerine koyar.<br />
Gömlek cebinden kalem çıkarır.</p>
<p>Ayağa kalkıp denize doğru bakar:<br />
“İnsan bazen sözü bulamaz.”<br />
18- Kitapların kapağını açar.<br />
Sadece tarih atar; altına imza.<br />
Teşekkürle kitapları alırken, ev sahibi:<br />
“Gazetelerde ilânlarını görmüştüm.”<br />
Delikanlı büyük bardaklarda şıra getirir.<br />
Sandalyeye ilişir.<br />
Babasının gözlerine bakar.<br />
Bu kez itiraz yoktur.<br />
Rahatlar.<br />
“Aslında mutlaka yazmalıyım dediğim iki konu var. Bunlar belki de yaşamım boyunca ortaya koyacağım; yapmak istediğim buydu işte diyebileceğim çalışmalar olacak. Ama yollarda, otel odalarında olmuyor. Korkuyorum; çok da ömrümüz kalmadı bu dünyada.” Kameriye tam ortada olmalı. Arka plânda deniz ve göğün maviliği. Konuğun sözleri abartılmadan, duygusallığa bulaştırılmadan verilmeli.<br />
Oğlundan kendisini biraz daha dik oturtmasını ister:<br />
“Nasipten ötesi yok.”<br />
Vişne ağacına bir saka konar.<br />
Etrafta rüzgârın ektiği kır çiçekleri.<br />
Bir arı papatyada nasibini arar.</p>
<p>Konuk çantasını kurcalar yine.<br />
Ön gözden bir tomar fotoğraf çıkarır:<br />
“Sana gelmeyi düşündüğüm için son seyahatimde yollamadıklarım.”<br />
Zarfı almak için uzanırken ev sahibinin elleri titrer.<br />
İki damla gözyaşı bıyıklarında kaybolur:<br />
“Artık her birine ait hikayeler üretemiyorum. Yoruldum; muhayyilemin görüntülerin peşinden koşuşturmasından. Git git her kare diğerine benzemeye başladı.”<br />
Zarfı alır, hiç bakmadan masanın üzerine bırakır.<br />
Elini yine de çekmez onların üzerinden:<br />
“Hey gidi ülkeler!”<br />
Farkında olmadan zarfı okşar durur:<br />
“Hey gidi şehirler!”<br />
Konuk endişelenir:<br />
“Seni yaraladığımı bilmiyordum.”<br />
Ev sahibi telaşlanır, şaşırır: “Olur mu! Ne yarası! Onlar olmasaydı, ben nasıl yaşardım bu kasabada! O uzun yolculuklara çıkmasaydım beni hayata ne bağlardı!”<br />
Konuk rahat bir nefes alır. Çantasını yere bırakır.<br />
Delikanlıdan şıraları tazelemesi istenir.<br />
Ev sahibi:<br />
“Sadece birbirlerine benzemesinden korkuyorum. Bunca yolculuktan sonra geriye sadece birbirinin aynı imgeler kalmasından endişe ediyorum.</p>
<p>Belki de bundan sonra hiçbirine bakmam. Sadece bende kalan görüntüleriyle yetinebilirim.”<br />
47’dan, 55’e. 1’den 6’ya kadar olan kareler.<br />
Vişne ağacındaki saka uçmuştur.<br />
Papatyadaki arı aynı arı mıdır? Nasıl verilecekse!<br />
Alnındaki terler soğumuştur. Nefes alışlarındaki hırıltılar da geçmiştir.<br />
- Geçenlerde patronla, beni daha pasif bir göreve alması için görüştüm. Bir yıl daha dedi. Galiba emeklilikten başka umarımız yok.<br />
-Benim gibi zorunlu bir emeklilik<br />
-Bağışla! Bazen sözlerin nereye uçacağını, hangi yaralara konacağını hesaplayamıyoruz.<br />
-Hayır. Seni üzmek için söylemedim. Böyle olmasaydı diyorum bazen; senin yerinde olsaydım.<br />
-Gerçekten söylüyorum; asıl seyahat yürekte.<br />
-Gel de bunu yüreğime anlat.<br />
Konuk kalkar, ev sahibinin yanındaki tabureye ilişir. Ellerini onun ellerinin üzerine koyar.<br />
Yine boğazındaki&#8230;&#8230;&#8230;<br />
Gözler&#8230;<br />
Gözler&#8230;<br />
(Ancak iki dost böyle bakışır.)</p>
<p>ÜÇÜNCÜ BÖLÜM</p>
<p>Giriş 21’deki aynı pencereden denize doğru uzun bir bakış.<br />
Bu kez konuk pencerenin önünde ayaktadır.<br />
Güneş yüzünde yansır.<br />
Ayrılık üzerine sözler arar.<br />
Yaralamayan.<br />
Boğazı düğümlenmeden.<br />
Gölgesi yatağındaki ev sahibinin üzerine düşer.<br />
O da uğurlayıcı sözler arar.<br />
Umutla dolu.<br />
Esenleyici<br />
Kavuşmaya açık.<br />
Kavuşmaya açık.<br />
Esenleyici<br />
Umutla dolu.<br />
8- O da uğurlayıcı sözler arar.<br />
Gölgesi yatağındaki ev sahibinin üzerine düşer.<br />
Boğazı düğümlenmeden.<br />
Yaralamayan.<br />
Ayrılık üzerine sözler arar.<br />
Güneş yüzünde yansır.<br />
Bu kez konuk pencerenin önünde ayaktadır.<br />
1-Giriş 21’deki aynı pencereden denize doğru uzun bir bakış</p>
<p>Cemal Şakar, Pencere, Hece Yayınları, Ankara 2003, ss: 9-19</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/pencere/2008/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;PENCERE&#8221; ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/pencere-oykusunun-cozumlemesi/2008/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/pencere-oykusunun-cozumlemesi/2008/11/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 Nov 2008 18:16:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3938</guid>
		<description><![CDATA[  Cemal Şakar’ın “Pencere” adlı öyküsü, giriş ve onu izleyen üç bölümlük kuruluşuyla bir film senaryosu için yapılmış önçalışmayı anıştırmasına rağmen, öykü mantığına uyun kurgusu ve konusal boyutuyla alışılmışın dışında bir öykü olma niteliği taşıyor. Öykünün “Giriş” kısmında, klasik öykülerde metnin tümüne yayılarak verilen mekana mahsus detaylar bir yerde toplanarak, muhtemel oluşların hangi mekanda geçekleşeceği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> </p>
<p>Cemal Şakar’ın “Pencere” adlı öyküsü, giriş ve onu izleyen üç bölümlük kuruluşuyla bir film senaryosu için yapılmış önçalışmayı anıştırmasına rağmen, öykü mantığına uyun kurgusu ve konusal boyutuyla alışılmışın dışında bir öykü olma niteliği taşıyor.<span id="more-3938"></span></p>
<p>Öykünün “Giriş” kısmında, klasik öykülerde metnin tümüne yayılarak verilen mekana mahsus detaylar bir yerde toplanarak, muhtemel oluşların hangi mekanda geçekleşeceği ilk elde okura sunulup, onun asıl dikkatini yönelteceği başka hedeflerin varlığı daha başlangıçta imlenirken, kişilerin merak uyandıran ilk görüntüleri de belirleniyor.<br />
Burada “panoramik çekim”le belirlenen somut bir kareden (kapıdan) itibaren, genelden özele, tümden, parçaya geçilip; öykülü filmlerde etkiyi çeşitlendirerek güçlendirmek amacıyla başvurulan resim dondurma tekniği(1) aynıyla kullanılarak, mekana egzotik bir artı değer yükleniyor. Dondurulan ilk görüntü: kapı; önce önü sonra arkasıyla birbirini kesintisiz izleyen görüntü kareleri şunları içeriyor:<br />
—Ahşap kapının önü (önündeki “bekleyen”le, özelleşen ve onun sayesinde sıradanlıktan kurtulan bir kapı).<br />
—Kasabanın genel görünümü: Sıra dağlara yaslanmış, önü denize açılmış bir kasaba&#8230; Çoğunluk zeytin, yer yer de mandalina ve portakal ağaçlarıyla bezeli.<br />
—Kasabadan detay kareler: Parke taşla döşenmiş yol, üstünde 70’li yıllara ait yerli bir otomobil, Feraceli birkaç kadın, ikinci bir kapının önünde oynayan çocuklar, zeytin seleleri taşıyan bir traktör&#8230; “Canlı bir hayat”ın göstergeleri olan bu veriler, mekanın dinamik bir yapı olarak algılanmasını kolaylaştırırken, çevreye de resimsel bir değer kazandırmaktadır.<br />
—Ahşap kapının arkası. Kareler bu kez daha fazla, hedef içeren, yansımalı eylemleri içeriyor: 1—“Ev sahibinin, lise çağlarındaki oğlu kapıyı” açıyor. 2—“Paslı menteşelerin çıkardığı gıcırtılarla adamın tüyleri diken diken” oluyor.<br />
—Kapıdan “Geniş” avluya, oradan “salon”a geçerken” adamın eylemleri, film görüntülerine mahsus eylem olmaktan çok, tahkiyeye mahsus duyusal eylemler olarak dışlaşmaya başlar: “&#8230;bahçedeki bin türlü çiçeğe şaşar adam: Ortancaları tanır, sonra begonyaları, birkaç tür menekşe ve aslanağzını sonra. Güller ve evin girişini saran hanımelileri ilgisini çekmez.”, “Salonun temizliği ve her şeyin yerliyerindeliğini abartılı bulur: Evin beklenen bir konuk için hazırlandığını düşünür.”<br />
Ev sahibinin çekim dizelgesine dahil oluşuyla birlikte görüntü dondurma tekniğinin izlenmesi eylem plandan, durumsal plana aktarılır. Çünkü buradan itibaren iş, kurgusal bir dizgenin izlenmesine ve tahkiyeye düşecektir.<br />
Ev sahibi, felçlidir. Bu nedenle “umutsuzca” bir ani kalkış denemesine girişir. Adam, onun durumunu daha önceden bildiği ve belki de biraz kanıksadığı için el işaretiyle onu durdurur. Uzun uzun sarılmaları, uzunca bir ayrılığın göstergesidir. Bunun için Cemal Şakar, sarılma anını “fotoğrafımsı” bir kareyle anılaştırmak ister.<br />
Dış mekan tüketilmiş, iç mekan kare kare “biriktirilmeye” başlanmıştır bu arada: “Pencerenin önünde bir sedir; zeytin ağaçlarının ardında denizin varolduğunu hissettiren bir manzara. Duvarda, Kâbe işli bir halı. Yatağın başucunda, mahfazanın içinde bir Kuran. Perdeyle örtülü bir yüklük. Yatağın hemen yanında bir sehpanın üzerinde üç-beş kitap. Bolca fotoğraf. Pencereden, denize doğru uzun bir bakış.”<br />
Öykünün birinci bölümünde Cemal Şakar, sinematograflıkla(2), tahkiyecilik işlevini kurgu eşlemesiyle(3) birlikte yerine getirmeye başlar; diyalogları resimsel kompozisyonla destekleyerek onları hayatî ve estetik bir arkaplana oturtur.<br />
“Susarak konuşmak”, diğer bir söyleyişle söyleyeceklerini “hal diliyle söylemek” bölümün tüm içeriğini belirleyen temel bir eylemsiz eylemdir; kurgunun dayattığı tek açıklama dışında (“Hastalandığımdan bu yana üç yıl geçtiğine göre, demek ki üç yıldır görüşemiyoruz. Gerçi o görüşmemiz de hastanede ne kadar oluyorsa o kadardı işte.”) her başlangıç suskuyu davet eder, her açıklama boşluğa düşer.<br />
Cemal Şakar, deyim yerindeyse, attığı bu tek taşla iki kuşu birden vurmayı başarmıştır. Sinematografik sessizlikle, sözsel kaçamakları birleştirerek, hem tahkiye planında anlatılması mümkün olmayanı anlatmış, hem de birkaç sözcükle mükemmel bir estetik çerçeveyi çizivermiştir (“Biliyorsun&#8230;” Gözyaşları, melodramın ucuzluğuna düşmeden verilmeli.”, “Biz burada kısıldık, kaldık.”, “Hepimiz bir kaderin peşindeyiz işte.”, “Odaya dolan ışıkla her şey maviye boyanır.”)<br />
Bunu dedik de, söylenmesi gerekeni en saf biçimiyle ve tam yerinde, duygusal ve eylemsel boyutla birebir örtüşecek şekilde söylemekten başka nedir ki estetik? Yukarıdaki şekliyle “Pencere” öyküsünü “alışılmışın dışında” bir öykü olarak niteleyişimizin karşılıksız olmadığı da vaki estetik boyutunun ortaya çıkışıyla daha net görülebilmektedir.<br />
Birinci bölümle hemen aynı kurgusal ve estetik planda süren ikinci bölüm, Adam’ın seyyahlığıyla birlikte yazarlığının, arkadaşının içindeki yazamama ukdesinin somutlaştığı bir bölüm olmanın ötesinde, bu ana kadar uçları bilinçli olarak açıkta bırakılan kurgusal bağlantıların (Yeniden özelden genele açılan dondurulmuş kareler eşliğinde) gerçekleştirildiği bölümdür.<br />
Üçüncü bölümse, iç mekandan dış mekana geçilerek, görüntüsel (ve elbette estetik) dairenin tamamlandığı, resimsel kompozisyonun tahkiyenin yerine geçerek söz düzeyinde sunulan ayrılık hüznünü tüm mekana yaydığı son bölümdür.</p>
<p>***<br />
Cemal Şakar, “Pencere” öyküsündeki hepi topu üç kişilik öykü kadrosuna, sinematografinin öyküye ağan imkanlarını da yerli yerinde kullanarak, hüzün, vefa duygusu, aramak, bulunmak, yalnızlık, yitirmişlik, yorulmuşluk vb. kavramlar eşliğinde, benimsenilir, etkilenilir, paylaşılır bir “canlı hayatı” temsil ettirmiştir.<br />
Kurgu sağlamlığına azami özeni göstermiş, sinema kuramında önemli karşılıklar yüklenen “Pencere” kavramını öyküsüne ad olarak vermesi, bölümlerdeki parantez içi özet belirlemeleri oluşturan sözcükler de dahil kullandığı hemen her sözcüğü dikkatle seçmiştir.<br />
Öykü zamanıyla, öyküleme zamanı hemen hemen aynıdır; “70’li yıllara ait otomobil” belirlemesine göre her iki zaman da içinde yaladığımız günlere denk düşmektedir.<br />
Öykülerini oldum olası tertemiz bir Türkçe ile yazan, Cemal Şakar, “Pencere” öyküsünde de aynı tutumunu sürdürmüştür.<br />
“Pencere” öyküsü, yazarının, içeriğin suskuyla belirlendiği cümleler dizisinde, “Söylenmemiş sözler uçuşur güneşin aydınlığında.” cümlesiyle apaçık olanı açıklamaya, “Nasıl verilecekse!” sorusuyla da zeka gösterisine kalkışması dışında neredeyse kusursuz bir öyküdür.</p>
<p>______________________________</p>
<p>(1)Resim dondurma: Bir film gösterilirken, kuşaktaki herhangi bir resmi alıcı penceresi önünde istenildiği kadar tutma. Böylelikle devinimli bir görüntünün istenilen parçası görüntülük üzerinde bir resim gibi incelenebilir. (Nijat Özön, Sinema, Televizyon, Video, Bilgisayarlı Sinema Sözlüğü, Kabalcı Yayınevi, İst., 2000)<br />
(2)Sinematograf: Devinimi yazan, saptayan anlamına gelen bileşik sözcük. Lumiére Kardeşler’in kendi buluşları olan sinema aygıtına verdikleri ad. Bu aygıt hem alıcı, hem gösterici, hem de basım aygıtı olarak kullanılabiliyordu. Sinematograf ve bundan türeyen sinematografi (devinimi yazma, saptama) sonradan sinema, sine biçiminde kısaltılarak çeşitli anlamlarda kullanıldı; çeşitli sözcüklerin türetilmesinde temel alındı. (A.g.s.)<br />
(3)Kurgu eşlemesi: Kurgu sırasına resmin ve bu resimle ilgili sesin yan yana aynı düzeye getirilmesiyle yapılan eşleme. Basım eşlemesinin karşıtı olan kurgu eşlemesinde resim-ses ayrılığına uyulmaz. (A.g.s.)</p>
<p>(Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 5, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2002, ss: 467-473)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/pencere-oykusunun-cozumlemesi/2008/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ŞAİR NECMİ EFENDİ&#8217;NİN BAHAR KASİDESİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/nahitsirriorik/sair-necmi-efendinin-bahar-kasidesi/2008/10/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/nahitsirriorik/sair-necmi-efendinin-bahar-kasidesi/2008/10/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Oct 2008 21:04:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>NAHİT SIRRI ÖRİK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3952</guid>
		<description><![CDATA[  Yavaşça kapıyı açarak, Hatice Gülfam Hanım sessiz adımlarla içeri girdi. Birkaç gün evvel sadaret makamını ihraz eden Abdulkadir Hulûsi Paşa için zevcinin vücude getireceği kaside hakkında fikir edinmek istiyor, bunun yarılanıpyarılanmadığını merak ediyordu. Fakat, iki adım atar atmaz, kemikli ve esmer yüzü kıpkırmızı kesildi. Şair Necmi Efendi divitiyle kalemini bir tarafa bırakmış, kâğıtları elinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> </p>
<div>
<p>Yavaşça kapıyı açarak, Hatice Gülfam Hanım sessiz adımlarla içeri girdi. Birkaç gün evvel sadaret makamını ihraz eden Abdulkadir Hulûsi Paşa için zevcinin vücude getireceği kaside hakkında fikir edinmek istiyor, <span id="more-3952"></span>bunun yarılanıpyarılanmadığını merak ediyordu. Fakat, iki adım atar atmaz, kemikli ve esmer yüzü kıpkırmızı kesildi. Şair Necmi Efendi divitiyle kalemini bir tarafa bırakmış, kâğıtları elinden düşmüş, yeni sadrazamı medih ve tebcil eden beyitler düzeceğine uykuya dalıp gitmişti! Dişleri seyrelmeğe başlayan ağzı karışık sesler çıkarıyor, başındaki takke yana sarkıyordu.<br />
Hatice Gülfam Hanım sert bir el darbesiyle kocasının omuzunu sarstı. Necmi Efendi hemen gözlerini açmıştı, ve başının ucunda karısını dikili görür görmez, biraz çökük yanaklarına hafif bir pembelik geldi, âdeta gayr-ı şuûrî bir hareketle eli divite, kâğıda, kaleme uzandı. Divitle kalem tâ yanında, eski yerde duruyordu. Lâkin aşağıya düşmüş olan kâğıtları hemen alamadı. Bu alamayışta her hâlde mahmurluğun tesiri olacaktı. Hışımla eğilerek, Hatice Gülfam kağıtları topladı, ve bunları kendisine vermeden evvel, ne kadar yazdığını ve neler yazdığını bilmek istedi. Kâğıtlara bakınca da, kan beynine sıçradı. Yaprakların hemen hepsi bembeyazdı. Henüz vezirin ismi bile yazılmamıştı. Daha mukaddemeler yapılıyor, henüz girizgâhlarda dolaşılıyordu!<br />
—İkindi vakti erişmek üzeredir. Halbuki öğleden beri buradasın. Bu sedirde sana ilham değil, uyku geliyor! saat başında tek beyit mi yazdın? Bu gidişle sadrazam azledilinceye dek belki kasidenin yarısına varırsın!<br />
Uzun boylu, uzun yüzlü, uzun boyunlu, otuz beşlik kırklık bir kadındı. Yüksek hotozu ve dört uzun peşli entarisi ile büsbütün iri görünüyordu.<br />
Necmi Efendi, ilk ateşleri beliren bu harpten bir lâtife içinde çıkmak istedi.<br />
—Ne olmak ihtimâli mevcut? Biz de isimleri değiştirerek kasidemizi yeni vezire takdim ederiz!<br />
İstihkâr eden bir edâ ile Hatice Gülfam Hanım omuzlarını silkti:<br />
—Acep şimdi hoş söylediğine mi kailsin? Evde yatak ve yorgan bile kalmayınca mı meydana eser çıkaracaksın? İsmin zaten unutulup gitmiş. Bir şey yazıp takdim edebilsen bile, Paşanın methiyene ehemmiyet ve kıymet vereceği meşkûk! Hiç olmazsa elinde bir san’atın olsaydı, (-çarşıda dükkân aç!) derdim. Kazasker Harputî-zâde Hayrullah Efendi kerimesi Hatice Gülfam kaderinde esnaf haremi olmak ta yazılmışsa, Rabbimin takdirine ne diyebilirdim?<br />
Necmi Efendinin yarısı ağarmış yuvarlak ve kumral bir sakalla çevrili beyaz yüzünde, yorgunluğa benzer bir hâl vardı. Yüz birinci defa olarak asâletini ilân ettikten sonra, ve tarif edilemez bir istihzânın zehirlerini saçan renksiz ince dudaklarını büze büze, zevcesi (esnaf haremi olmak ta yazılmışsa!) diye ilâve ederken, göz kapaklarını, bitkin indirip kaldırdı. Sonra, yazmağa başladığı ve uykuya dalarak yere düşürdüğü kâğıdı eline aldı, usulü veçhile ikiye bükerek kalemini divite batırdı. Ağır ağır, mütereddit gibi, çekiniyor gibi, kâğıt kalemin üzerinde cızırdamağa başlamıştı.<br />
Hatice Gülfam hanım bir kere daha omuzlarını silkti:<br />
—Gayret et, belki de muvaffak bir eser vücude getirebilirsin. Eskiden ne kolay, ne güzel yazardın! Yazık, sende artık cevher-i şâiriyet tükendi!<br />
Necmi Efendi bir cevap vermiyor, sade elindeki kâğıdın titremesi kendisini kaplayan asabiyetin derecesini anlatıyordu.<br />
Hatice Gülfam buna değil, kalemin gene durduğuna dikkat etti, ve kocasında şâirlik nâmına hiçbir şey kalmadığı hakkındaki kanaati biraz daha kuvvetlendi. Ancak şimdi güzel bir eser yazmasa da, Necmi Efendinin eskiden kazanmış bulunduğu bir nâm ve şöhret vardı, ve bu nâm ve şöhret yeni sadrazamın huzurunda ne kadar eğilse, ne kadar aşağılara inse o kadar fazla ihsan göreceği muhakkaktı.<br />
—Efendi, Paşayı göklere çıkarmayı unutma. Kendi gibi bir veziri asırların görmediğini, bilmediğini birkaç kere tekrar et!<br />
—Olur, Gülfam, olur. Yedi kat yerin dibine geçmeğe lâyık olan bu herifi arşı alâya çıkarırım!<br />
Bıçak gibi keskin bir nazarla kocasına bakan kadın cevap vermeğe, mukabele etmeğe tenezzül etmedi, ve daha fazla kalırsa pek ağır bir söz söylemekten korkarak odadan ayrıldı.<br />
*<br />
Muhteşem ve giran-baha kürkünün içinde, Sadrazam Abdülkadir Hulûsi Paşa’nın ihtiyar ve birkaç illete birden müptelâ vücudu âdeta heybetli görünüyordu. Hint şallarının en nefisiyle yapılmış yastıklara dayanmış, Necmi Efendinin tebrik kasidesini ağır ağır okudu. Bu mütalâadan pek te memnun kalmışa benzemiyordu. Necmi Efendi kapının tam ucunda ince bir şilteye, lûtfen şeref-sadır olmuş bir emre tevfiken diz çöküp oturmuştu.<br />
Kasideyi okuyup bitirdikten sonra, Sadrazam paşa başını kaldırarak, huzurunda diz çökmüş iltifat ve ihsanını bekleyen adama baktı. Adı duyulmuş bir şâirdir diyerek, onu huzurunda oturttuğuna canı sıkılmıştı. Okuduğu bu uzun şiirden Paşa aslâ hoşlanmamıştı. Bulunduğu eski muharebelere ait senâları kafi görmüyordu. Hiç büyük cihangir ve kahramana benzetilmeyişine hiddetlenmişti. Halbuki başka bir şâir, Nefi, Genç Osman hattâ bıyıkları terlemeden bir cenge gitti diye onun şüphesiz kınından çıkarmamış olduğu kılıcını artık göklere atmasını söylememiş mi idi? Karşısındaki miskin ise sadâretinin uzun, pek uzun seneler devam etmesine duayı bile unutmuştu. Bu sadâretin mülk ve devlet için emsalsiz bir saadet ve ikbal devri açacağına imanını bile pek kat’i bir lisanla söylemiyordu. Evet, bu tebrikiye, devrin bütün şuarası tarafından takdim edilmiş şiirlerin hepsinden gevşek hepsinden hararetsizdi; cümlesinden zaifti. Ve kimbilir niçin, hepsinden geç takdim ediliyordu. Abdülkadir Hulûsi Paşa eserden bahsetmeğe tenezzül etmedi, sade Necmi Efendinin karısı tarafından edilmiş ısrarlara mağlûp olarak kasidenin son beytine doğru zikrettiği nokta hakkında, mağrur bir edâ ile sordu:<br />
—Haremin Mehmet Hayrullah Efendi kerimesi midir?<br />
—Evet, devletlim.<br />
Abdülkadir Hulûsi Paşa gençliğinde Hayrullah Efendi’den büyük iyilikler görmüştü; ve bu Hatice Gülfamın tâlimâtı mucibince tamamıyle aksine yazılmış, yani, Hayrullah Efendi, koca bir kazasker olduğu halde henüz hiçbir şey olmadığı devirde Abdülkadir Hulûsi Paşanın lûtf-didesi, bendesi vaziyetinde gösterilmişti.<br />
Kısa bir sükûttan sonra Paşa dedi ki:<br />
—Zamanı şebâbımda kendisini tanımıştım. Âlim ve fazıl bir zât idi.<br />
Ve sonra, bu kadar iltifâtın fazla bile olduğuna kâni, pencereden bahçenin tarhlarına bakmak için başını çevirirken, tahkîr eden bir sesle:<br />
—Kâhya efendiye var! dedi.<br />
Sadrazamın çukura batmış, lâkin parlak gözleri, eğilip etek öpen şâirin yüzüne bakmadı. Onun etek öpmesini men için eli en küçük bir hareketi esirgemedi. Gözleri Necmi Efendi’ye baksa bile onun gûya ki şeffaf olan mevcudiyetini delip geçecekti!<br />
Odadan çıktığı vakit, Necmi Efendi bir an kâhyanın yanına gitmemeği düşündü. Fakat heyhat ki artık evine sefâlet girmişti. Ve bahusus ki bu evde Hatice Gülfam vardı. Onun sitemleri, istihzaları, zehirden sözleri vardı.<br />
Kâhyanın huzuruna çıkmak için de Necmi Efendi yarım saat kadar bekledi. Ve yüz çeşit insan arasında yapayalnız ve zelil beklerken, acı acı düşünüyordu:<br />
&#8220;—Bir kere isimleri kalemimizden döküldüğü için, ancak bunun için, sanâ değil hicvetmiş bile olsak, isimlerini gelecek asırların tanıdığı ve tanıyacağı gafiller! Sayemizde ebediyet kazandıkları halde bize lûtfettiklerini zanneden küstahlar!&#8221; diye düşünüyordu.<br />
Kâhya Efendi köse sakallı, kaşı gözü, ağzı burnu mütemadiyen oynayan bir adamdı. Genizden gelen bir sesle:<br />
—Câize için, değil mi? diye sordu.<br />
Ve cevap beklemeksizin, yanında duran müteaddit al ipek keseler arasında en ufaklarından birini arayıp bularak Necmi Efendi’ye uzattı.<br />
Bu adamın gözleri bile Necmi’ye bakmıyor, onu görmüyordu!..<br />
*<br />
Kazasker Hayrullah Efendi, kızlarını oğulları derecesinde okutmağa dikkat ve itina gösterdiği gibi, damatlarının da mevki ve servetlerine değil, şahsî değerlerine bakmış ve böyle iyi okuttuğu kerimelerinden birini devrin müstait genç şairlerinden Necmi Efendi’ye vermişti. O vakitten beri de bu istidât tamamen inkişâf etmiş, Necmi, devrin bihakkın en büyük ve maruf şairlerinden biri olmuştu. Fakat onun bir kusuru, lâyık bulunduğu bütün hürmet ve itibarı görmesine mâni olan büyük bir kusuru vardı. Necmi Efendi dalkavukluk edemiyor, her gün sayısı çoğalan câriyelerden ayrılıp haremden dışarı çıkmak istemeyen padişahı Allahın devlet ve millete bir inâyeti şeklinde gösteremiyor, saray kadınlarına rüşvet yedirip büyük mansıplara geçen ve ortalığı zulme boğarak mal toplamaktan gayri bir şey düşünmeyen erkânın hayalî ehliyet ve hizmetlerini göklere çıkaramıyordu. Moskoflara ve Nemçelilere karşı mağlûbiyetten mağlûbiyete düşen intizamsız yeniçeri ordularının intizamlarını birer galebe suretinde tasvir edemiyor, gittikçe artan bir zulmün altında ezilen memleketi saadete garkolmuş bir ülke diye ilan edemiyordu. Ve böyle yapanların daima kendisine tercih edildiklerini, lûtuflara garkedildiklerini, gittikçe kendi fevkinde mertebelere eriştiklerini ve eriştirildiklerini gördükçe, artık hiçbir şey yazamaz olmuştu. Yavaş yavaş öyle bir hâle geldi ki, kendi kendisi için kendi zevki ve kendi hazzı için yazdıklarını da beğenmeyip yırtmağa başladı. Hemen bir seneden beri kalemi tamamen durmuştu. Ellerindeki ufak tefeği satarak yaşamışlardı.<br />
Fakat, istikamet illeti yüzünden babasının kendilerine hiçbir servet bırakmamış olduğuna hâlâ hiddetlenen Hatice Gülfam isyan etmiş, birkaç parça mülkten sonra sıranın birkaç parça elmasa geldiğini anlamıştı.<br />
—Koca bir kazasker kızıyım; bir düğüne, bir davete giderken küpesiz, yüzüksüz mü gideyim? diye bağırmıştı.<br />
Tam bu esnada sadarette bir tebeddül olmuş, makama Hatice Gülfam’ın babasından vaktiyle çok lütuf görmüş olan Abdülkadir Hulûsi Paşa geçmişti. Bunun üzerine kocasını bir tebrik kasidesi vücude getirmeğe kadın mecbur etmiş, Hayrullah Efendi’nin damadı olduğunu yazmasında da kat’iyetle israr etmişti. Necmi, sadrazamın konağından dönünce, onu kapı önünde buldu. Adeti olmadığı halde, anahtar sesine koşmuştu.<br />
—Paşayı gördün mü? Verdiği ihsan nedir?<br />
Hiçbir şey söylemeksizin, Necmi Efendi koynundan küçük para torbasını çıkarıp uzattı. Torbanın ufaklığını görür görmez Hatice Gülfam’ın canı sıkılmıştı; içindekini hemen boşaltıp saydıktan sonra:<br />
—En müptedi bir şaire de bu kadar verilmek mutaddır! diye homurdandı.<br />
Düşman bir nazarla başını kaldırmış, kocasının yüzüne daha yeni bakıyordu. Ve onun tepeden tırnağa sırılsıklam olduğunu o zaman gördü. Necmi Efendi pek te üşümüş olacaktı ki, rengi bembeyaz kesilmişti; zangır zangır titriyor, çeneleri birbirine vuruyordu.<br />
Filvaki, Paşa konağından surların yakınındaki evine kadar müthiş bir yağmur altında gelmiş, yağmur iliklerine kadar işlemişti.<br />
*<br />
Veziriâzam konağından dönerken yağmura tutulduğu o günden beri, Necmi Efendi ateşler içinde yanıyor, üç gün yataktan kalkabilirse beş gün kalkamıyor, günden güne kuvvetten düşüyordu. Aldığı câizeden pek az bir şey kalmıştı. Kendine geldiği zamanlarda Hatice Gülfam başına dikiliyor, (-yeni bir şey yazman gerektir! Yeni bir şey izhar etmen gerektir!) diye tazyik ve iz’aç ediyordu.<br />
Şair: —Pek hâlsizim kadınım! Beni biraz rahat bırak!<br />
dedikçe:<br />
—Sana pehlivanlık et diyen mi var ki, halsizlikten, kuvvetsizlikten şikayet edersin? Sende şâiriyet kalmadı! diye kinâyeleri, acı sözleri bırakmıyordu.<br />
Bu kadın, devrin zaten hemen bütün öteki ricâli gibi sadrazamını da, Abdülkadir Hulûsi Paşayı da methetmenin ne kadar ağır bir iş olduğunu takdir edemiyordu. O, Abdülkadir Hulûsi Paşa ki, enderunda herkese el’aman dedirtmiş, bulunduğu vilâyetlerde zulmü ve irtikâbiyle herkese el’aman dedirtmiş; o Abdülkadir Hulûsi Paşa ki, birkaç cenge kumandan giderek her seferinde düşman önünden kaçmış, ve nihayet, zulüm ve irtikâbı sayesinde toplayıp biriktirdiği servetlerden bir kısmını saraya rüşvet vererek bu makama erişmiştir. Onu methetmek, onda yüksek meziyetler ve kıymetler bularak onu .göklere çıkarmak Necmi Efendiye güç, pek güç geliyordu. İstikbalde tarih bu vezirin bütün seyyiatını teşhir eder, ona hırsız ve alçak damgası yapıştırırken, elinde o hırsızı ve alçağı Allahın bu mülke bir lûtuf ve nimeti şeklinde gösteren kasideleriyle Necmi Efendinin hâli ne olacaktı? Karısının bin israr ve ibramına rağmen bir türlü yeni bir kaside yazamıyor, kalbi buna bir türlü rıza gösteremiyordu.<br />
Nisbeten iyi olduğu bir gün, komşudan dönen Hatice Gülfam kendisine dedi ki:<br />
—Bir haftadan fazlaya yetecek akçamız kalmadı. Hazırlayacağın şiiri bu müddet içinde mutlaka bitirmen elzemdir. Hem gene talihin varmış. Mükemmel bir fırsat zuhur eyledi.<br />
Sordu:<br />
—Nedir? Yoksa Abdülkadir Hulûsi Paşa azledilip yerine namuslu bir adam mı nasbedilmiş?<br />
Gülfam bu yarı lâtife suale mukabele etmeği zait bularak devam etti:<br />
—Sadrazam Paşa Emirgân’da bir yalı yaptırıyormuş. Dünyadan haberimiz yok ki! Bu yalı bitmek üzere imiş! Mayıs iptidalarında Paşa orada büyük bir ziyafet verecek, tâ be-sabah âlemler olacakmış. Bu yalı münasebetiyle bir kaside takdim eylersin!<br />
Zincirlerinin şakırtısını duyan bir zindan mahkumu gibi, Necmi Efendi başını salladı. Çâre yok, bunu yazacaktı. Yazmakla da zillet ve felâket bitmeyecek, koynunda kaside ile sadaret konağına gidecek, küstah uşaklara yüz suyu dökerek eserini Paşaya gönderecek, o uşakların kalın ve küstah kahkahalarını, âdi sözlerini dinleyerek, kimbilir daha kimler arasında, kimbilir ne kadar zaman, kaç saat bekliyecekti!<br />
Geçen seferki kasideyi hiç te medihkâr ve tazimkâr bulmayan Paşanın, bu yeni kasidesine cevap olarak hakareti kâfi görmesi de imkan haricinde değildi.<br />
Henüz İstanbul seması bulutlarla kaplı, rüzgârlı ve keskindi. Fakat bilinmez nasıl bir şey baharın gelmiş olduğunu anlatıyor, keşfettiriyordu. Rüzgârda mı, havada mı, ağaçların çıplak dallarında mı, toprakta mı, her halde bir yerde ve her şey vardı ki, artık baharın gelip yetişmiş bulunduğunu ve birdenbire meydana çıkacak eskimiş bir dünyaya sanki birinci baharın tazeliğini ve saflığını vereceğini anlatıyordu. Her tarafa süzülüp giren ve henüz hiçbir yerde göze görünmeyen ve gözle sezilmeyen bu bahar, çok güzel ve taze bir şeydi. Kalp sevgi ile bütün dolmuş olduğu halde, lisânın bunu henüz kendi kendine bile ikrar etmediği o leziz tereddüt ve şüphe anları kadar güzel, bâkir ve mestedici bir şeydi. Kaç gündür terkedemediği yatağında Necmi Efendi gözlerini açtığı zaman, âdeta tamamen iyileştiğini hissetti. Kasideyi yazmak arzusunu kendi kendine, hariçten hiçbir ihtar görmeden duydu. Zihninde garip bir açlık, ruhunda taptaze bir heyecan, ışık vardı. Ve ruhundaki bu taptaze heyecan pek çok endişe ve ıstırabı silip götürüyor, vücude getirilecek bahar kasidesi yazılırken düşünülmesi icap eden tekmil hazin ve isyan ettirici mecburiyetleri de hep unutturuyordu. Hatice Gülfam bedestanda bir yüzük satmış olmaktan çatılmış suratı, mürtekip ve liyakatsiz bir sadrazama uzun ikbal seneleri dilenmek lüzumu, her sene baharın onu mülk ve milletin başında bir belâ olarak bulmasına dua etmekteki günah, onun galiz zevkler için kurdurduğu Emirgân kökünü Allahın cennetine benzetmek zarureti, bunların hepsi hatırından çıkmıştı. Necmi Efendi ancak bir bahar kasidesi yazıyordu. İnsanların yalan söylemedikleri, hile işlemedikleri ve günaha girmedikleri bir memlekette, çirkinlik olmayan, hırsızlık bulunmayan, cürüm ve ceza bilinmeyen bir memlekete, ayak öpülmeyen ve ayak öptürülmeyen bir memlekete ait baharı tasvir ediyordu.<br />
Şimdi kalemi bir kuş tüyü kadar hafif olmuştu. Mürekkebinden her rengin tılsımları dökülüyor, bulup kullandığı sözlerde her sesin akisleri duyuluyordu. Bahar bin bir kokusu ile, taze rüzgârları, taze ışıkları, taze yağmurları ile kasidesinde baştan başa yaşıyordu. Bu kaside ne Abdülkadir Hulûsi Paşa, ne onun dört elle sımsıkı sarıldığı mansıp, ne de belki arsasını zaptederek, malzemesini gaspederek ve işçi hakkını vermeyerek yaptırdığı o köşk vardı.<br />
Bu bir bahar kasidesi, bu baharın kasidesi idi.<br />
Hatice Gülfam birkaç kere yüksek hotozlu başını kapıdan içeri sokmuş, fakat her seferinde kendisini tamamen yazıya vermiş görerek çekilip gitmişti: İlham perisinin kırk yılda bir ziyaretine mazhar olan bir şairi yalnız bırakmak lâzımdır, diye düşünmüş olacaktı.<br />
Necmi Efendinin elindeki kâğıtlar beyitle doldukça ruhu hafifliyor, başı hafifliyor, yorgun ve hasta varlığındaki ıstırapları hiç hissetmiyordu. Ve şakakları atıyor, hafifçe gözleri kararıyor, sanki damarlarındaki kan ağır ağır boşalıp gidiyordu. Yazdı, yazdı. Yakuttan, zümrütten, elmastan ve inciden nihayetsiz bir zincir gibi, kelimeler, fikirler, teşbihler ve tasvirler birbirlerini velyederek ruhundan ve beyninden mütemadiyen kalemine ve kağıda iniyorlardı. Yazdı&#8230; durmadan yazdı. Tabiatın halkettiği mevsimler gibi ömrü ancak iki üç aydan ibaret bir bahar değil, kokuları ebediyen baş döndüren, renkleri ebediyen mesteden ve rüzgârlarının ilâhî yelpazeleri insanı müebbeden okşayan ilâhî bir bahar yaratmıştı. Ve ne kadar yorulduğunu, artık bir daha hiç geçmeyecek bir yorgunlukla bitâp düştüğünü ancak o zaman anladı. Eli kâğıtlarından ayrıldı, kalemi yanına bıraktı ve başı yastıklara düştü. Biraz evvel kendi kalkarken yarı açtığı pencerenin kafeslerinden gelen rüzgâr, ona yeni bir baharın ilk kokularını getiriyor, sonra da, yere eğiliyor, yaprakları dağılmış kasidenin satırlarına buseler bırakıyordu.<br />
Şair Necmi Efendi uyudu.<br />
*<br />
Hatice Gülfam içeriye son girişinde kağıtların yerde serilmiş olduğunu ve kocasının artık uyuduğunu gördü. Onun hâline dikkat bile etmeden derhal bu yerdeki kağıtları aldı, okumağa başladı. Kızının tahsiline kazasker Hayrullah Efendi çok ihtimam göstermiş, kendisine değme erkeğin görmediği bir tahsil verdirmişti. Elindeki bu bahar kasidesinin bütün güzelliğini Hatice Gülfam’ın hissetmemesine imkân yoktu. Tasvirlerin ve teşbihlerin nefâset ve ihtişâmiyle âdeta büyülenmiş, kadın sonuna kadar okudu, ve ancak o zaman farkına vardı ki, bunda Sadrazama hiçbir dua yoktur, Emirgândaki kasra dair hiçbir tasvir ve senâ yoktur, câize almağı temin edecek tek bir beyit, tek söz mevcut değildir. O zaman, gözlerinde tehevvür kıvılcımları birden tutuşarak, Gülfam elindeki kağıtları yatakta yatan vücuda, yastıkların ortasında gömülü duran başa uzattı:<br />
—Efendi, kastın beni deli etmek midir? Abdülkadir Hulûsi Paşa’nın ismini bile yazmamışsın! diye bağırdı.<br />
Fakat sonra, hayret ve dehşetten gözleri büyümüş, elleri fena bir rüyayı itmek ister gibi ilerde, (-A!&#8230; A!&#8230; ) diyerek iki adım geri çekildi ve ağlamağa başladı.<br />
Senelerin senelere değil, asırların asırlara devredecekleri bu ilâhî kasidesini yazar yazmaz Necmi Efendi uykuya, ebedî uykusuna dalmıştı. Yarı açık pencerelerin kafeslerinden bahar ona ilk kokularını ve serin rüzgârlarını gönderiyor, bunları minnettarâne ikram ediyordu.<br />
(Haziran 1931, Ankara, MUHİT, Nu. 36, Teşrin-i evvel 1931)</p>
<p>(*)Nahit Sırrı Örik, Sanatkârlar, Burhanettin Matbaası, İstanbul 1932, s. 7-23, Sanatkârlar, Hikâyeler I, Oğlak Yayınları, İstanbul 1996, s. 141 &#8211; 153)</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/nahitsirriorik/sair-necmi-efendinin-bahar-kasidesi/2008/10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;ŞAİR NECMİ EFENDİ&#8217;NİN BAHAR KASİDESİ&#8221; ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/sair-necmi-efendinin-bahar-kasidesi-oykusunun-cozumlemesi/2008/10/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/sair-necmi-efendinin-bahar-kasidesi-oykusunun-cozumlemesi/2008/10/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Oct 2008 21:03:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3947</guid>
		<description><![CDATA[  Hatice Gülfam Hanım, belirsiz zamanda, lâlettayin mekanda bir kapıyı açıp, sessiz adımlarla içeri (muhtemelen bir odaya) giriyor. Onu buraya getiren merakı: &#8220;Birkaç gün evvel sadaret makamını ihraz eden Abdulkadir Hulûsi Paşa için zevcinin vücude getireceği kaside hakkında fikir edinmek&#8230;&#8221; ve &#8220;bunun yarılanıp yarılanmadığını&#8221; görmek&#8230; &#8220;Yavaşça&#8221; ve &#8220;sessiz&#8221; sözcüklerinin, bir şeyi ürkütüp kaçırmaya sebep olmama [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> </p>
<p>Hatice Gülfam Hanım, belirsiz zamanda, lâlettayin mekanda bir kapıyı açıp, sessiz adımlarla içeri (muhtemelen bir odaya) giriyor. Onu buraya getiren merakı: &#8220;Birkaç gün evvel sadaret makamını ihraz eden Abdulkadir Hulûsi Paşa için zevcinin vücude getireceği kaside hakkında fikir edinmek&#8230;&#8221; ve &#8220;bunun yarılanıp yarılanmadığını&#8221; görmek&#8230;<span id="more-3947"></span></p>
<p>&#8220;Yavaşça&#8221; ve &#8220;sessiz&#8221; sözcüklerinin, bir şeyi ürkütüp kaçırmaya sebep olmama niyetini içerdiği düşünülürse, bu sözcüğün, ürkütülme, kaçırılma özelliğine sahip &#8220;esin&#8221; ve esine dayalı &#8220;kaside&#8221; ile bütünleştiği görülecek, daha öykünün başlangıcında yazarın öyküleme işini çok önemsediği farkedilecektir.<br />
&#8220;kemikli ve esmer&#8221; yüzün &#8220;kıpkırmızı&#8221; kesilişine eylemsel temel sağlamak üzere &#8220;Sessiz adımlarla içeri&#8221; girişin, &#8220;iki adım&#8221;la sınırlandırılması pek gerekmiyor ancak görülen şeye gösterilen tepkinin iyi verilmesi sanki yürüyüşün &#8220;iki adım&#8221;la kesilmesini dayatıyor: &#8220;Şair Necmi Efendi divitiyle kalemini bir tarafa bırakmış, kâğıtları elinden düşmüş, yeni sadrazamı medih ve tebcil eden beyitler düzeceğine uykuya dalıp gitmişti!&#8221;<br />
Şair Necmi Efendi, o mekanda uyuyabildiğine ve Hatice Gülfam Hanım da oraya destursuz girebildiğine göre, aralarında ciddi bir yakınlık olmalı ama biz bunu henüz bilmiyoruz. Necmi Efendi’yle ilgili ilk tanımlamalara göre bildiğimiz onun onca dağınıklığıyla Hatice Gülfam Hanım’ı, uyumasından daha çok kızdırdığı: &#8220;Dişleri seyrelmeğe başlayan ağzı karışık sesler çıkarıyor, başındaki takke yana sarkıyordu.&#8221; Nitekim Hatice Gülfam Hanım’ın, bu kızgınlığı sertçe bir davranışıyla da dışlaşıyor: &#8220;sert bir el darbesiyle kocasının omuzunu sarstı.&#8221;<br />
Sert bir el darbesiyle sarsılan omuzun, aşina bir omuz (kocasının omuzu) olması mecburiyetine bağlanmasıyla öykünün bu ilk iki kişisinin konumları da belirleniyor: Hatice Gülfam Hanım, Necmi Efendi’nin eşi. Bu bilgi ilk planda neyi düşündürmeli? Eşler arasındaki dayanışmayı, anlayışı, sevgiyi vb. Ama Hatice Gülfam Hanım’ın, kocasının uyumasına karşı gösterdiği tepki, onu sarsma fiilinin izlemesi ve karısını başucunda dikili görünce adamcağızın paniklemesi bizim yanlış düşündüğümüzü söylüyor: &#8220;Necmi Efendi hemen gözlerini açmıştı ve başının ucunda karısını dikili görür görmez, biraz çökük yanaklarına hafif bir pembelik geldi, âdeta gayr-ı şuûrî bir hareketle eli divite, kâğıda, kaleme uzandı. Divitle kalem tâ yanında, eski yerde duruyordu. Lâkin aşağıya düşmüş olan kâğıtları hemen alamadı. Bu alamayışta her hâlde mahmurluğun tesiri olacaktı.&#8221;<br />
Kağıtları alamayışın mahmurlukla ilişkilendirilmesi boşuna değil. Necmi Efendi’nin yaşı konusunda, henüz ihtiyar olmadığına, elinin ayağının iyi işlediğine (yarısı ağarmış yuvarlak ve kumral beyaz sakalla çevrili beyaz yüzü) bakarak bize tahminde bulunma imkanı veriliyor ve yine bununla kötürüm olmadığı halde karısından bir kötürüm muamelesi görmesi arasındaki çelişkiye dikkat çekiliyor: &#8220;Hışımla eğilerek, Hatice Gülfam kağıtları topladı ve bunları kendisine vermeden evvel, ne kadar yazdığını ve neler yazdığını bilmek istedi. (&#8230;) —İkindi vakti erişmek üzeredir. Halbuki öğleden beri buradasın. Bu sedirde sana ilham değil, uyku geliyor! saat başında tek beyit mi yazdın? Bu gidişle sadrazam azledilinceye dek belki kasidenin yarısına varırsın!&#8221;<br />
Yavaş, sessiz ve ilham sözcükleri arasındaki ilişki bu cümlelerde tümüyle netleşirken, vakit ve nesneler de belirleniyor: Necmi Efendi &#8220;öğleden beri burada&#8230;&#8221;, &#8220;İkindi vakti erişmek üzere&#8230;&#8221; ve ilham değil uyku getiren bir sedir var.<br />
Hatice Gülfam Hanım’ın, sedirin ilham değil uyku getirdiğini bilmesi kızgınlığını hiç etkilemiyor. İkindi vaktiyle bağlantılı zaman kaybını ve zaman darlığını vurgulaması kızgınlığının yeni bir boyutunu veriyor: &#8220;Bu gidişle&#8221;nin yedeğinde gelen alay! Bu arada, &#8220;sadrazam azledilinceye dek&#8221;ten o dönemde sadrazamların sık değişmesi hükmüne göre öykü zamanının tahmin edilebileceği gözden ırak tutulmamalı.<br />
Yüksek tempolu tahkiye de bir es: &#8220;Uzun boylu, uzun yüzlü, uzun boyunlu, otuz beşlik kırklık bir kadındı. Yüksek hotozu ve dört uzun peşli entarisi ile büsbütün iri görünüyordu.&#8221; Eşinin, &#8220;çökük yanakları&#8221;yla zayıf hatta cılız olması gereken Necmi Efendi’ye zıt düşen bir yanı daha&#8230; (uzun’un üç kere yinelenişi de bir diğer zıtlığa yani Necmi Efendi’nin kısa boyuna mı işarettir?)<br />
Bu es’e ve Necmi Efendi’nin &#8220;ilk ateşleri beliren bu harpten bir lâtife içinde çıkmak&#8221; istemesine rağmen, Hatice Gülfam Hanım’ın ikna olması muhal görünüyor. Çünkü, Necmi Efendi’nin latifesine &#8220;İstihkar eden bir edâ&#8221; ile karşılık veriyor: Tepki, alay derken, kızgınlığın hınca, hıncın hakarete, hakaretin erkeklik gurur ve onuruna yönelmesi&#8230; &#8220;Harp&#8221; çıkacak mı? Hayır. Çünkü Necmi Efendi, &#8220;tarif edilemez bir istihzânın zehirlerini saçan renksiz ince dudaklarını büze büze, zevcesi (esnaf haremi olmak ta yazılmışsa!) diye ilâve ederken, göz kapaklarını, bitkin indirip&#8221; kaldırıyor, &#8220;bir cevap vermiyor, sade elindeki kâğıdın titremesi kendisini kaplayan asabiyetin derecesini anlatıyor&#8230;&#8221; İlk tepkiler, ilk suçlamalar bir yana, Necmi Efendi’nin bu aşamada ki şu suçlamalara karşı suskunluğu zor sağlanabilecek bir suskunluk gibi görünmüyor.<br />
—Hoş bir şey söylemiyorsun, latifen adice,<br />
—Maişet sorunumuz büyük, sıra yatak ve yorgana gelebilir,<br />
—Bir şey yazıp takdim etsen bile, ünsüzlüğün, unutulmuşluğun yüzünden bunun kabulü şüpheli,<br />
—Ben kazasker kızıyım. Sen esnaflık yapabilecek zenaatı bile olmayan birisin. Esnaflığına da alnıma yazılmışsa razı olurum.<br />
—Bak senin kıymetini de bilmiyor değilim; eskiden kolay ve güzel yazardın, şimdi cevher-i şâiriyet’in tükendi; bu kesin kanaatimdir, artık hiçbir şeye sahip değilsin.<br />
Hatice Gülfam Hanım’da iyi niyetli bir cazgırın gizlendiği düşünülebilir mi? İsmi unutulmuş bir şairi diriltmek, bir kaside aracılığıyla rahat bir yaşama kavuşması için onu motive etmek niyeti&#8230; O cılız, sinik, muti, mütehammil Necmi Efendi’nin pasifliğinde yatan derin muhalefet bu soruyu zaid kılıyor. Ki, bu muhalefet muhal görülürse, bir erkeğin, amiyane bir deyimle onca &#8220;zılgıt&#8221;tan sonra Hatice Gülfam Hanım’ın &#8220;—Efendi, Paşayı göklere çıkarmayı unutma. Kendi gibi bir veziri asırların görmediğini, bilmediğini birkaç kere tekrar et!&#8221; emrine karşılık, Necmi Efendi’nin &#8220;—Olur, Gülfam, olur. Yedi kat yerin dibine geçmeğe lâyık olan bu herifi arşı alâya çıkarırım!&#8221; demesi de muhal görülmelidir.<br />
Bu cevap aynı zamanda onun muhalefetinin nedenini de içermektedir: &#8220;. Yedi kat yerin dibine geçmeğe lâyık olan bu herifi&#8221; övmeye karşı duruş&#8230; Şair, şirret kadınına mutlak tahammül gösteren Şair, dalkavukluğa, yalan şeyler yazmaya karşı çıkıyor. Eş olma onurundan taviz veriyor ama şair (insan) onurundan taviz veremiyor. Sahiden veremiyor mu? Eylemi ve pisikolojik baskıyı içeren &#8220;Ağır ağır, mütereddit gibi, çekiniyor gibi, kâğıt kalemin üzerinde cızırdamağa başlamıştı. (kalem, kâğıdın üzerinde cızırdamağa başlamıştı, Ö.L.)&#8221;, &#8220;Bıçak gibi keskin bir nazarla kocasına bakan kadın cevap vermeğe, mukabele etmeğe tenezzül etmedi, ve daha fazla kalırsa pek ağır bir söz söylemekten korkarak odadan ayrıldı.&#8221; cümlelerine bakılınca bu tavizi verdiği ama iş kasidenin takdimine dayanınca bu tavizi veremediği anlaşılıyor.<br />
Daha, Sadrazam Abdülkadir Hulusi Paşa’nın takdiminde bize &#8220;evet, bu tavizi vermemeli&#8221; dedirtecek hususlar aynen yeralıyor. O, illetlerini kürküyle kapatan bir mütekebbir; abartılı iltifatı, layık olmadığı övgüleri, iyiliğini gördüğü adamlara bile kendisi iyilik etmiş gibi gösterilmeyi bekleyen (en azından böyle gösterilmeye itiraz etmeyen) bir adam.<br />
Kasidede yer alacaklar konusunda Hatice Gülfam Hanım’la, sadrazamın talepleri ne kadar da benzeşiyor:<br />
&#8220;Kendi gibi bir veziri asırların görmediğini bilmediğini birkaç kere tekrar et!&#8221;<br />
&#8220;Karşısındaki miskin ise sadâretinin uzun, pek uzun seneler devam etmesine duayı bile unutmuştu. Bu sadâretin mülk ve devlet için emsalsiz bir saadet ve ikbal devri açacağına imanını bile pek kat’i bir lisanla söylemiyordu.&#8221;<br />
Necmi Efendi’nin gönülsüzlüğünden kaynaklanan doğal bir sonuç: Beğenilmeme ve tahkir.<br />
Burada açığa çıkan bir ilişki: Sadrazam gençliğinde, Hatice Gülfam Hanım’ın babası (Harput kökenli kazasker) Mehmet Hayrullah Efendi’den büyük iyilikler görmüş. Şair’in karısıyla tanımlanmasına yarayan bir ilişki aynı zamanda; yeni bir tahkir malzemesi&#8230;<br />
Maişet sorunu ile kasidenin takdimi arasındaki bağ şimdi tam olarak izah edilebiliyor: Sunulan kaside karşılığında alınacak câize ile maişet sorunundan kurtulmak! İşte, Necmi Efendi’nin o baskın muhalefeti de bu vesileyle iyice aydınlanıyor. O, sadrazam’ın tahkir eden bir sesle ilettiği &#8220;—Kâhya efendiye var!&#8221; emrini izlemek istemiyor. Ancak iki olgu onu kâhyaya gitmeye mecbur ediyor:<br />
1)Evine giren sefâlet,<br />
2)Sefaletin girdiği bu evde Hatice Gülfam gibi, sitemkar, istihzalı, zehirden sözleri olan birinin bulunması.<br />
Aslında ilk olgu şöyle veya böyle aşılabilecekmiş, gözardı edilebilecekmiş gibi görünüyorsa da, ikincisinin gözardı edilmesi bâ-husûs (en çok, hele) nitelemesiyle mümkün görünmüyor.<br />
Bu çatışmalı halden şairane bir meşrulaştırmaya başvurarak kurtulmaya çalışıyor Necmi Efendi: &#8220;—Bir kere isimleri kalemimizden döküldüğü için, ancak bunun için, sanâ değil hicvetmiş bile olsak, isimlerini gelecek asırların tanıdığı ve tanıyacağı gafiller! Sayemizde ebediyet kazandıkları halde bize lûtfettiklerini zanneden küstahlar! diye düşünüyordu.&#8221;</p>
<p>Öykünün ikinci bölümü, önce olay örgüsündeki muhtemel boşlukları da doldurmaya yarayacak genel bilgileri içeriyor:<br />
—Alim ve fazıl bir zat olduğu mütekebbir sadrazamca da teyid edilen kayınpeder Kazasker Harputî-zâde Hayrullah Efendi kızlarını da oğulları derecesinde okutmaya dikkat ve itina göstermiş. Demek ki, Hatice Gülfam Hanım’ın ciğer delen, yürek yakan sözleri, despotluğu biraz da bu özelliğinden kaynaklanıyor.<br />
Harputî-zâde, damatlarının mevki ve servetlerine değil, şahsi değerlerine önem verdiğinden tahsilli kerimelerinden birini Necmi Efendi’ye veriyor. Burada da Necmi Efendi’nin mevkiye ve servete sahip olmadığı ancak sağlam bir karaktere sahip olduğu belirtilmiş bulunuluyor.<br />
—Evlilikten sonra genç şairin istidadı tamamen inkişâf ediyor; devrin büyük şairleri arasına giriyor. Yukarıda bir vesileyle belirlediğimiz kusuru da burada ifşa ediliyor:<br />
&#8220;Necmi Efendi dalkavukluk edemiyor, her gün sayısı çoğalan câriyelerden ayrılıp haremden dışarı çıkmak istemeyen padişahı Allahın devlet ve millete bir inâyeti şeklinde gösteremiyor, saray kadınlarına rüşvet yedirip büyük mansıplara geçen ve ortalığı zulme boğarak mal toplamaktan gayri bir şey düşünmeyen erkânın hayalî ehliyet ve hizmetlerini göklere çıkaramıyordu. Moskoflara ve Nemçelilere karşı mağlûbiyetten mağlûbiyete düşen intizamsız yeniçeri ordularının intizamlarını birer galebe suretinde tasvir edemiyor, gittikçe artan bir zulmün altında ezilen memleketi saadete garkolmuş bir ülke diye ilan edemiyordu.&#8221; Oysaki Necmi Efendi, onun yapmadığını yapanların kendisine tercih edildiklerini, lûtuflara boğulduklarını da görüyor. Hatice Gülfam Hanım’ın istidat yitişi olarak değerlendirdiği, son bir yıldır kendi zevki için bile yazmama, yazamama sorunu da bundan kaynaklanıyor. Bu tutum iyi hoş da bedeli ağır oluyor: Karı, koca &#8220;Ellerindeki ufak tefeği satarak&#8221; yaşamak zorunda kalıyorlar.<br />
Öykünün zamanı konusundaki belirsizlik burada son buluyor. Moskoflara ve Nemçelilere karşı sürekli yenilen &#8220;intizamsız yeniçeri orduları&#8221; ve &#8220;gittikçe artan zulüm&#8221;&#8230; Öykünün zamanı Yeniçeri Ocağı’nın lağvına (1826) yakın bir bir zaman olmalı. Buna göre sadrazam da o devrin sadrazamlarından biridir, ancak yazar onun gerçek adını vermiyor.</p>
<p>Hatice Gülfam Hanım’ın fıtratına ilişkin yeni bir belirmele ile tahkiye tekrar genelden özele yöneliyor:<br />
1) &#8220;..istikamet illeti yüzünden babasının kendilerine hiçbir servet bırakmamış olduğuna hâlâ hiddetlenen Hatice Gülfam isyan etmiş&#8230;&#8221;. &#8220;Hâlâ&#8221;ya göre eskiden beri süregelen ve sonuçta isyana dönüşen tepkisi.<br />
2) &#8220;—Koca bir kazasker kızıyım; bir düğüne, bir davete giderken küpesiz, yüzüksüz mü gideyim? diye bağırmıştı.&#8221; cümlesine göre de kadınsı tutkularını ve gösteriş düşkünlüğünü dizginleyemeyişi.<br />
Hemen burada olay örgüsünün sağlamlığı adına yapılan tekrarlar devreye giriveriyor:<br />
1)Öykünün başlangıcında, &#8220;birkaç gün evvel sadaret makamını ihraz eden&#8221; şeklindeki kaydın yeterli görülmeyerek, sadaretteki değişikliğin yinelenmesi,<br />
2)Tahkiyedeki hakim zorlama unsurunu ihsasın yeterli görülmeyerek, Hatice Gülfam Hanım’ın yeni sadrazama tebrik kasidesi yazması (dolayısıyla karşılığında bol ihsan sağlama) konusunda kocasını zorladığının açıkça bildirilmesi,<br />
3-Sadrazamın, gençliğinde iyiliğini gördüğü bir adama hürmeten, beğenmediği kasideye câize ödemesi yeterince açık değilmiş gibi, Hatice Gülfam Hanım’ın kasidede babasından bahsedilmesindeki ısrarının vurgulanması.<br />
Ve bu tekrarlar yüzünden ertelenmiş bir beklemenin, karşılaşmanın ancak şimdi gerçekleşmesi: &#8220;Necmi, sadrazamın konağından dönünce, onu kapı önünde buldu. Adeti olmadığı halde, anahtar sesine koşmuştu.&#8221;<br />
Kahya ile görüşmesinde &#8220;Efendi&#8221;siz zikredilen Necmi Efendi’nin burada da aynı şekilde zikredilişinde (yazarın, onurdan tavize gösterdiği bilinçsiz tepki, vb. gibi) bir mana aranabileceğini belirtirken,<br />
—Anahtar sesine koşma biçiminde verilen ayrıntıda gizlenmiş meraklı bekleyişe,<br />
—İhsanın öfke yüklü susuşla verilmesine, &#8220;küçük&#8221; torbayı görünce doğan can sıkıntısına, onun içindeki saydıktan sonra gelen müptedilik suçlamasına ve düşman bir nazarla bakışa,<br />
—Necmi Efendi’nin hal-i pür melâlini veren cümlelere ve lâlettayin mekanın şimdi tayin edilişine,<br />
dikkat çekmeliyiz: &#8220;&#8230;onun tepeden tırnağa sırılsıklam olduğunu o zaman gördü. Necmi Efendi pek te üşümüş olacaktı ki, rengi bembeyaz kesilmişti; zangır zangır titriyor, çeneleri birbirine vuruyordu. Filvaki, Paşa konağından surların yakınındaki evine kadar müthiş bir yağmur altında gelmiş, yağmur iliklerine kadar işlemişti.&#8221;</p>
<p>Necmi Efendi için bu ıslanış &#8220;sonun başlangıcı&#8221; olabilir mi? Şundan ki:<br />
Necmi Efendi’nin kuvvetten kesilip, ateşler içinde yatağa düşmesi, Hatice Gülfam Hanım’ın gemi azıya almasını engellemiyor: &#8220;Kendine geldiği zamanlarda Hatice Gülfam başına dikiliyor, (-yeni bir şey yazman gerektir! Yeni bir şey izhar etmen gerektir!) diye tazyik ve iz’aç ediyordu.&#8221;<br />
İkincisi, çelebi mizaçlı, sevecen Necmi Efendi’ye yakışır ricalar (—Pek hâlsizim kadınım! Beni biraz rahat bırak!) anlayışsızlığın, acımasızlığın son perdesinden yükselen şu cevapla karşılaşıyor: &#8220;—Sana pehlivanlık et diyen mi var ki, halsizlikten, kuvvetsizlikten şikayet edersin? Sende şâiriyet kalmadı!&#8221;<br />
Bunlarla, Necmi Efendi için hayatın bir cazibesinin kalmadığı artık tümüyle belirginleşiyor.<br />
Öykünün bu noktasında yazarımız da Necmi Efendi kadar yorgun, bitkin düşmüş olmalı ki biz, doğsun artık şu malum son diye beklerken, yazarımız badanaj yapan bir kamyon gibi, tekrardan oluşan bir fasit dairede dönüp duruyor: Hatice Gülfam Hanım’ın anlayışsızlığı, sadrazamın zalimliği, dirayetsizliği, mağlubiyeti, rüşvetle sadrazam oluşu, sadrazamı methetmenin Necmi Efendi’ye zor gelişi ve karısının baskısına rağmen yeni bir kaside yazamayışı&#8230;<br />
Bu bakımdan, Hatice Gülfam Hanım’ın, &#8220;—Bir haftadan fazlaya yetecek akçamız kalmadı. Hazırlayacağın şiiri bu müddet içinde mutlaka bitirmen elzemdir. Hem gene talihin varmış. Mükemmel bir fırsat zuhur eyledi.&#8221; şeklindeki haber ve emri yazara tahkiyede işlenmeye müsait yeni bir damar sağlarken, bize de (Necmi Efendi’nin &#8220;Nedir? Yoksa Abdülkadir Hulûsi Paşa azledilip yerine namuslu bir adam mı nasbedilmiş?&#8221; sözlerinde açığa çıkan inadına, muhalefetine rağmen) &#8220;olmaz olmaz&#8221;ı görme şansı kazandırıyor.<br />
Haber ve emir şudur: &#8220;—Sadrazam Paşa Emirgân’da bir yalı yaptırıyormuş. Dünyadan haberimiz yok ki! Bu yalı bitmek üzere imiş! Mayıs iptidalarında Paşa orada büyük bir ziyafet verecek, tâ be-sabah âlemler olacakmış. Bu yalı münasebetiyle bir kaside takdim eylersin!&#8221;<br />
Baskılar karşısında his ve düşüncelerini ifade edemeyen Necmi Efendi’ye yazar desteği: &#8220;Zincirlerinin şakırtısını duyan bir zindan mahkumu gibi, Necmi Efendi başını salladı. Çâre yok, bunu yazacaktı. Yazmakla da zillet ve felâket bitmeyecek, koynunda kaside ile sadaret konağına gidecek, küstah uşaklara yüz suyu dökerek eserini Paşaya gönderecek, o uşakların kalın ve küstah kahkahalarını, âdi sözlerini dinleyerek, kimbilir daha kimler arasında, kimbilir ne kadar zaman, kaç saat bekliyecekti!&#8221; Daha kötüsü, kötü akibetin yinelenme itimali: &#8220;Geçen seferki kasideyi hiç te medihkâr ve tazimkâr bulmayan Paşanın, bu yeni kasidesine cevap olarak hakareti kâfi görmesi de imkan haricinde değildi.&#8221;</p>
<p>Odadan dışarıya, dışarıdan Necmi Efendi’ye yönelen yazar bakışının güdümünde sürüyor tahkiye. Biraz romantizm, bolca ayrıntı&#8230; Necmi Efendi adına sevindirici tespitler: &#8220;Kaç gündür terkedemediği yatağında Necmi Efendi gözlerini açtığı zaman, âdeta tamamen iyileştiğini hissetti. Kasideyi yazmak arzusunu kendi kendine, hariçten hiçbir ihtar görmeden duydu. Zihninde garip bir açlık, ruhunda taptaze bir heyecan, ışık vardı. Ve ruhundaki bu taptaze heyecan pek çok endişe ve ıstırabı silip götürüyor, vücude getirilecek bahar kasidesi yazılırken düşünülmesi icap eden tekmil hazin ve isyan ettirici mecburiyetleri de hep unutturuyordu.&#8221;<br />
Bu aşamada, Hatice Gülfam Hanım’ın bedestanda yüzük satmış olmaktan çatılmış suratını unutuş, sadrazam için Emirgan köşkünü Allah’ın evine benzetme derdinden kurtuluşla erişilen hafiflik, dinginlik içinde baharın diriliğine öykünürcesine baharı tasvire başlayış&#8230; Necmi Efendi yepyeni hal üzere ona yakışan bir iş üzerinde iştiyakla çalışıyor: &#8220;Şimdi kalemi bir kuş tüyü kadar hafif olmuştu. Mürekkebinden her rengin tılsımları dökülüyor, bulup kullandığı sözlerde her sesin akisleri duyuluyordu. Bahar bin bir kokusu ile, taze rüzgârları, taze ışıkları, taze yağmurları ile kasidesinde baştan başa yaşıyordu. Bu kaside ne Abdülkadir Hulûsi Paşa, ne onun dört elle sımsıkı sarıldığı mansıp, ne de belki arsasını zaptederek, malzemesini gaspederek ve işçi hakkını vermeyerek yaptırdığı o köşk vardı.&#8221;<br />
Evet, &#8220;Bu bir bahar kasidesi, bu baharın kasidesi idi.&#8221;&#8230; Hiç bir zorlamayı kabul etmeyen sanatsal ibdanın kendiliğinden gerçekleşmesi, sanatta içtenliğin vazgeçilemezliği, sanatta özgürlüğün gerekliliği&#8230;<br />
Necmi Efendi’nin, Hatice Gülfam Hanım’ın gözetlemelerinden habersiz, yazdıkça mest oluşu, mest oldukça yazışı&#8230; Mücevherler yarışan dizelerin kendiliğinden sökün edişi, aşırı yorgunluğun yazarak unutuluşu ve bu unutuluşla yorgunluğun katmerlenişi&#8230;<br />
Ne kadar kinci yazarımız, yapılması gereken rövanşları asla unutmuyor ve öykünün başlangıcında paniğe neden olan, kucağına zoraki düşülen uykuya inat burada rahat mı rahat, kendiliğinden mi kendiliğinden bir uykuyu gerçekleştiriyor.</p>
<p>Bu arada, Hatice Gülfam Hanım’ın ajancılık oyunları da sürüyor. &#8220;&#8230;içeriye son girişinde&#8230;&#8221; onu çok sinirlendiren uykuya bu kez aldırmayıp, yerdeki kağıtları alıpokumaya başlıyor. Tahsil konusunun yinelenişi&#8230; Nedeni belli: Necmi Efendi’nin yazdığı kasidenin güzelliğini anlamak için bu gerekiyor. &#8220;Elindeki bu bahar kasidesinin bütün güzelliğini Hatice Gülfam’ın hissetmemesine imkân yoktu. Tasvirlerin ve teşbihlerin nefâset ve ihtişâmiyle âdeta büyülenmiş, kadın sonuna kadar okudu,&#8221; Buraya kadar tamam, Hatice Gülfam Hanım, kasidenin hakkını teslimden geri durmuyor ama, onun yazılma nedeni olan maişet sorunu sözkonusu olunca bakışı anında değişiveriyor ve &#8220;ancak o zaman farkına vardı ki, bunda Sadrazama hiçbir dua yoktur, Emirgândaki kasra dair hiçbir tasvir ve senâ yoktur, câize almağı temin edecek tek bir beyit, tek söz mevcut değildir.&#8221; Hatice Gülfam Hanım, suskunluğundan doğan bir anlık iyilikten hemen sıyrılıverip, malum tavrına bürünüveriyor: &#8220;O zaman, gözlerinde tehevvür kıvılcımları birden tutuşarak, Gülfam elindeki kağıtları yatakta yatan vücuda, yastıkların ortasında gömülü duran başa uzattı: —Efendi, kastın beni deli etmek midir? Abdülkadir Hulûsi Paşa’nın ismini bile yazmamışsın! diye bağırdı.&#8221;<br />
Necmi Efendi, uyuduğu için ilk defa suçluluk duymuyor, paniklemiyor, kekelemiyor, rica etmiyor, bu zehirli sözleri yüreğine gömmüyor. Çünkü o şimdi Hatice Gülfam Hanım’ın bile elinden alamayacağı bir özgürlüğe kavuşmuş görünüyor. Kimbilir belki de ilk defa &#8220;senin dediğini yine de yapmadım, beklentilerini gerçekleştirmedim&#8221; dercesine Hatice Gülfam Hanım’a yüzündeki donmuş tebessümleri gönderiyor: &#8220;Senelerin senelere değil, asırların asırlara devredecekleri bu ilâhî kasidesini yazar yazmaz Necmi Efendi uykuya, ebedî uykusuna&#8221; dalmış bulunuyor<br />
Hatice Gülfam Hanım, eşinin ölüsüyle karşılaşan normal bir kadının yapacağını yapıyor: &#8220;&#8230;hayret ve dehşetten gözleri büyümüş, elleri fena bir rüyayı itmek ister gibi ilerde, (-A!&#8230; A!&#8230; ) diyerek iki adım geri çekildi ve ağlamağa&#8230;&#8221; başlıyor.<br />
Câize alamayışına mı yoksa kocasız kalışına mı ağlıyor belli değil. Belki ona reva gördüğü zulümlere ağlıyor, belki de ardında mal, para, çocuk bırakmayan bir adamla evlenmiş oluşuna&#8230;<br />
O hangi amaçla ağlarsa ağlasın hayat, Necmi Efendi’nin ölüm öncesi iyiliğindeki gibi devam ediyor: &#8220;Yarı açık pencerelerin kafeslerinden bahar ona ilk kokularını ve serin rüzgârlarını gönderiyor, bunları minnettarâne ikram ediyordu.&#8221;</p>
<p>***<br />
Kaside ve ölüm, Şair Necmi Efendi’nin Bahar Kasidesi’nde tahkiyenin iki ayağını ve iki temel simgesini teşkil ediyor.</p>
<p>Kaside:<br />
Kaside, beklenen ancak gelmeyen (en azından, beklenilen şekliyle gelmeyen) şiir; Sanatsal övgülerle de yüceltilen dirayetli, kabiliyetli devlet adamları elinde muhteşem zamanları idrak eden Osmanlı’nın, sanatsal övgülere muhatap olamayan liyakatsiz, beceriksiz devlet adamları elinde çöküşü yaşamaya başlaması&#8230;<br />
İnhitat dönemi devlet adamlarının, muhteşem zamanlardaki devlet adamlarına mahsus geleneksel övgüleri -belki de sadece işlerine geldiği için- yaşatmak isterken hüsrana uğramaları&#8230; Sanatsal övgünün gerçek muhataplarına hiç zorlamasız ulaşması&#8230; Zoraki yapılması halinde de ihtişamını kaybeden devlet, mazide gömülmüş şöhretler gibi, yalancı ışıklar, iki bulut arasında parlayıp kaybolan az parıltılı şimşekler gibi güdük, kısır, tık nefesli olması&#8230;</p>
<p>Ölüm:<br />
Ölüm, sanatkarın ölümü olması bakımından önemli. Orduları yenilen, halkı zor günler yaşayan devletin sadrazamı için methiye yazamayan şairin, eşinin asalet, nakit temini ve şöhret baskısıyla kaside yazmak üzere odasına kapanmışken, gerçek bahar kasidesi yazarak ölmesi&#8230; Olmayan bir şey için şiir inşa etmektense, mazide kalmış muhteşem zamanların bahar diriliğini, neşvesini, bir umut, bir kurtuluş çabası ve ebedi güzellik tutkusu olarak geleceğe aktarması&#8230;<br />
Neden ölüm? Buradaki ölüm, kapanan ve açılan devirlerin simgesi. Kapanan, yenilgilere, toprak kaybına, zulme dayalı ve övgülere layık olmayan şu devir. Açılan, aslında açılan bir devir yok, mevcut olumsuzluklarıyla o devir sürüyor; sadece bu devrin yerini bahar gibi bir devre bırakabileceği düşünülüyor, umut ve hayal ediliyor&#8230; Şair, mesleğine uygun olanı yapıyor: Güzellikleri dile getirerek, güzele davet ediyor. İşini tamamlayınca ölüyor; karanlık bir devrin ölü bir bedenin toprağa gömüldüğü gibi zamana gömüleceğini söylercesine, neticede bir kurtuluş ve yeni bir hayatın başlangıcı olan ölümün zoraki yaşanan bir hayattan kurtuluş olduğunu, insan onuruna uygun bir hayatın bu zamanın dışında bulunduğunu anlatırcasına ölüyor.<br />
Necmi Efendi’nin ölümü, havası kesilen bir akciğerin iflası gibi, saraydan besini kesilen bir çevrenin iflasını da temsil ediyor.</p>
<p>Şair Necmi Efendi’nin Bahar Kasidesi, başı, sonu olan bir öykü, yani klasik tarza bağlı bir tahkiye örneği.<br />
Yazar, ürkek, korkak bir erkeğin hüznüyle, şirret bir eşin kocasının başında Demokles’in kılıcı gibi sallanışını, sadrazamın kibrini, öyküdeki bariz denetimini ve fazla kaçan tekrara rağmen, müdahalesiz, kendiliğinden oluşan net sözcüklerle verebiliyor.<br />
Olaya uygun atmosferi, bir dantela gibi hassasiyetle işlenmiş olay örgüsü, ilginç (&#8220;Dişleri seyrelmeğe başlayan ağzı karışık sesler çıkarıyor&#8221;, &#8220;Ne olmak ihtimâli mevcut?&#8221;, &#8220;Acep şimdi hoş söylediğine mi kailsin?&#8221;, &#8220;kâğıt kalemin üzerinde cızırdamağa başlamıştı.&#8221;, &#8220;Fakat, istikamet illeti yüzünden babasının kendilerine hiçbir servet bırakmamış olduğuna hâlâ hiddetlenen&#8230;&#8221;, &#8220;Paşayı gördün mü? Verdiği ihsan nedir?&#8221; vb.) ama kulağı tırmalamayan, gözü yormayan sentaksıyla güzel bir öykü&#8230; Mazideki insanımızın hayatından güzel bir kesit, tarihimizden dolaylı bir nakil.</p>
<p>(Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 1, Kaknüs Yayınları, İstanbul, ss: 367-401)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/sair-necmi-efendinin-bahar-kasidesi-oykusunun-cozumlemesi/2008/10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GÜLŞEFDELİ  YEMENİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/huseyinsu/gulsefdeli-yemeni/2008/10/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/huseyinsu/gulsefdeli-yemeni/2008/10/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Oct 2008 18:22:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HÜSEYİN SU</dc:creator>
				<category><![CDATA[Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=391</guid>
		<description><![CDATA[Yunus’un anısına; ‘paslanmaz bıçak’ gibi. Olan o gün oldu, o gün ve o ân. Oldu ve bitti. İlk ânda yalnızca bana oldu sanmıştım. Ama değil, ona da oldu, nişanlıma yani. Parmağımızdaki yüzüklerimiz daha yerlerini ısıtmamıştı bile. Ağzından çıkan sözün bu denli ağır düşeceğini kestiremedi belli ki, düşünemedi enine boyuna. Demek ki onun gırtlağı dokuz boğum [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yunus’un anısına;<br />
‘paslanmaz bıçak’ gibi.</p>
<p>Olan o gün oldu, o gün ve o ân.<br />
Oldu ve bitti. İlk ânda yalnızca bana oldu sanmıştım. <span id="more-391"></span>Ama değil, ona da oldu, nişanlıma yani. Parmağımızdaki yüzüklerimiz daha yerlerini ısıtmamıştı bile. Ağzından çıkan sözün bu denli ağır düşeceğini kestiremedi belli ki, düşünemedi enine boyuna. Demek ki onun gırtlağı dokuz boğum değildi. Sözünü geri almak, sözün açtığı yaraya merhem olmuyordu işte, yırttığı yeri  yamamıyordu. İki yıldan beri özenle dokuduğumuz kumaş, bir ânda yırtıldı gitti. O yara, kanayıp duruyordu şimdi gözlerimizin önünde. O yara ki, halam onu altmış yıldır ihtimamla taşıyordu kalbinin en mutena yerinde; tam ortasında. Biliyorum, aramızda yırtılan kumaşın yarısı elinde; halamı, kâlbini, yarasını göremeden ve neye uğradığını bilemeden duruyordu karşımda. Parmağımdaki yüzükle oynuyorum sandı. Çıkardım, elini tutup avucuna koydum. Aynen filmlerdeki gibi. İki yüzüğün birbirine değmesiyle çıkan metal sesinden anlamış olacak ki olup biteni, irkildi birden. Hiç konuşmadan, halamın ardından odasına geçtim. Az sonra salonun kapısının, ardından da dışkapının açılıp örtülüşünün sesi duyuldu. Gidiyordu besbelli ve elinde iki parça gönül kumaşı vardı. Omuzları düşmüş, kolları sarkmış mıydı bilmiyorum. Düşüncemin ardını kovalamadım. Kendime yenilmekten korktum.<br />
Altmış yıldan beri, halamın gözünden daha çok koruduğu o değerli şey, sanki bir kristal gibi ellerinden kayıp üçümüzün ortasına düşüvermişti işte. Eğilip toplayamazdık artık onları. Benim ayaklarıma batan kıymıkların, halamın kâlbini nasıl dağladığını, ona nasıl acılar tattırdığını anlayabiliyordum. Çünkü bugüne dek onu hayata bağlayan duygularının, anılarının, kâlbinde, yedi kat muşambaya sarılı bir muska gibi sımsıcak sakladığı sevginin, çocukluğum ve gençliğim süresince tanığı olmuştum. O anıların ve mukaddes bir duyarlık kazanmış o sevginin bana nasıl sirayet ettiğini bizzat yaşayarak görmüştüm. Hiçbir şeyi uzun uzun anlatmadığı hâlde her geçen gün halama daha çok yaklaşmış, onu daha çok sevmiş ve anlamıştım. O da, benim bu hâlimi gördükçe, yarasına merhem sürülmüş gibi rahatlar, durulurdu.<br />
Halamın öyküsünü derli toplu hiç kimseden dinlemedim. Onun hayatı, herkes için söze dökülemeyecek kadar manevî bir mahremiyete sahipti âdeta. Herkes, halamdan söz ederken, koruması gereken mesafeyi, durması gereken yeri, aşmaması gereken sınırı bilirdi. Bütün bunlar, onun konuşulamaz bir insan oluşundan değildi elbette. Tam tersine; yüzünden tebessümü hiç eksik olmayan, sevecen, yumuşak başlı, evde her şeye, her yere, her işe yetişmeye çalışan bir insandı. Büyüklerden birisi biz çocuklardan bir şey isteyecek olsa, yerinden ilk yekinen halam olurdu. Ellerimiz onun eteğinden ayrılmaz, dizinin dibinden kalkmazdık. Bir tavuğun civcivleri gibi, halam ev içinde ve ev dışında nereye giderse biz çocuklar da ardından dökülürdük hemen. Ben de ablalarım da ne öğrendiysek halamdan öğrenmişizdir. Dört kardeşin dördü de doğumumuzdan itibaren halamın koynunda büyümüşüz. Geceleri ağladığımızda o uykusuz kalır, bezimizi o değiştirir, beleğimizi o sarar, beşiğimizi o sallarmış. Hastalandığımızda neremizin ağrıdığını annemizden çok halam bilirmiş. Dördümüzü de annemiz doğurduğu hâlde halamız büyütmüş. Bütün bunlara karşın bir kez bile şikâyet ettiğini, alnını kırıştırdığını gören olmamış. Bizi, anne ve babamızdan daha çok sahiplenirdi halam. Onlara karşı bile korurdu. Anneme ve babama karşı inatlaştığım, onları dinlemediğim olurdu, ama halamın önünde bir avuç topraktım her zaman. Ablalarım da öyle.<br />
Babamın büyüğüydü halam. Hem bu nedenle, hem de ayrıntılarıyla bilmediğim öyküsü nedeniyle gerek babamın, gerekse annemin halama karşı görülmedik bir biçimde saygıları vardı. Dedemle babaannem öldükten sonra evimizi çekip çeviren görünürde babam, evin hanımı da annem olduğu halde; evimizde sözü geçen, bir ‘hanımsultan’ ağırlığı ve etkinliği ile yine halamdı. Ablalarımın da, benim de adlarımızı halam koymuş. Benim adımın konmasında buruk bir gerginlik yaşandığını da halam anlatmıştı bana. Ablalarımda olduğu gibi, annemle babam adımı koymasını ondan bekleyip durmuşlar tam bir hafta. O da koymak istediği adı söylemekten utanıp, kendisinin ne demek istediğini anlayarak onlar söylesin diye ummuş. Sonunda babam nüfusa kaydettireceğini söyleyince, beşiğimin başına gelmiş, kundağımı kucağına almış, önce dudakları titremiş, gözleri buğulanmış. Öpmüş, yanağımı yanağına bastırıp kulağıma adımı söylemiş: Hayatında bir kez, onu da su yolunda gördüğü nişanlısının adıymış bu.<br />
Ben de, yanağıma düşen gözyaşı damlalarıyla ürpererek, gözlerimi açıp çil çil halamın yüzüne bakmışım. Bütün bunları bana anlatırken, hâlâ çil çil yüzüne bakan bir bebeği sever gibi yanağımı okşar, alnıma düşen saçlarımı yukarı kaldırırdı parmaklarıyla.<br />
Halam, bana adını verdiği nişanlısını bir kez görmüş. Buna da görmüş denir mi bilmem. O zamanlar köyde oturuyorlarmış. Daha sonra babamın işi nedeniyle gelip yerleşmişler şehre. Halamın nişanlısı askere gitmeden önce dedemlerle vedalaşmak için evimize gelirken, halam da suya gidiyormuş. Sokağın başından nişanlısının geldiğini görünce tepeden tırnağa ateş basmış halamı. Nereye bastığını bilemez olmuş. Etrafındaki her şeyin dönmeye başladığını sanmış. Nişanlısı üç beş adım ilerisinde durup kendisinin yaklaşmasını bekliyormuş. Şöyle bir gözucuyla bakacak olmuş, hepsi bu kadar işte. Altmış yıldan beri belleğinde sakladığı resim, o gözucu bakışın alıntıladığı görüntüymüş. Bağlı kaldığı yakınlıksa bir adım arayla yanından geçişten ibaretmiş. O karşılaşmadan, nişanlısının ‘Yarın gidiyorum, Allahaısmarladık’ dediğini, kendisinin de ‘Güle güle, yolun açık olsun’ diye cevap verdiğini hatırlardı hep. Bu iki cümleyi her tekrar edişinde tatlı tatlı hüzünlenir, ağzında bir akide şekeri eziliyormuş gibi yanakları eminirdi. Eve giden nişanlısının elinde bulunan, halam için babaanneme bıraktığı hediyeleri bile farketmediğini biraz mahcup, biraz da saf bir gururla hatırlardı. Babaannem, hediyelerini verirken, nişanlısının vedalaşmaya geldiğini söyleyip ‘Allah kavuştursun’ demiş halama. Halam, ‘Yolda karşılaştığımızı annem hiç bilmedi’ derdi. Bununla övünür müydü, yoksa üzülür müydü kestiremezdim.<br />
Halamın nişanlısı askerden dönmemiş. Ölmüş, öldüğü yerde de toprağa vermişler. Onu yakıp kavuran hasreti yüzünden okunurdu, ama bu hasretini dile getirdiği tek cümlesini bile duymadım ağzından. Birçok şey anlatacağını umarak nişanlısının neden öldüğünü sorduğumda bir sözcükle cevap verirdi; inceağrıdan. Nişanlısını alıp götüren inceağrı, halamda anlaşılmaz derecede incelmiş bir sevgi ve sadakate dönüşmüştü.<br />
Halam, annemin, babamın, bizlerin, bütün yakınlarımızın ve onu tanıyan herkesin kırmaktan, incitmekten kaçındığı, saydığı, sevdiği ‘halakız’dı. Asıl adını ancak büyükler bilir ve herkes ona ‘halakız’ derdi.<br />
Canlı bir bereket gibi dolaşırdı evimizin içinde halam. Onun gözünün gördüğü her yer düzelir, elinin değdiği her şey çoğalırdı âdeta. Ağladığımızda elini başımıza koysa su gibi durulurduk. Ne ablalarım birbirleriyle, ne de ben ablalarımla kavga edebilirdik halamın yanında. Sesini yükseltmeden, hiçbirimizden yana farkedilebilir bir tavır koymadan hepimizin hırçınlıklarını giderir, bir ortasını bulup isteklerimizi yerine getirir ve sonunda dördümüzü de kanatlarının altında toplardı. Annem için bir görümceden çok kendisini sevdiren, saydıran, her işin ucundan tutan, kocasına, misafirlerine karşı hiçbir zaman eli ayağı dolaşacak durumda kalmasına fırsat vermeyen bir öz anneydi. Babamla annemin sözleri karşılaşacak olsa hemen araya girer, annemi arkalar, babamın da aile erkeği gururunu koruyarak ortalığı yatıştırırdı.<br />
Halamın odası benim için evimizin en temiz, en huzurlu köşesiydi. Yatağını ne zaman açar, ne zaman toplar farkına bile varamazdık. Giysilerinden hiçbirini sağda solda bırakmazdı. Odasında yok denecek kadar az eşyası vardı. Hiç giysi dolabı da kullanmadı halam. Giysilerini duvardaki askıya asar, üzerine de bir örtü çekerdi. Diğer eşyaları ise odasının iki yanında karşılıklı duran iki kanepenin altında olurdu. Seccadesi, sağ köşesi kıvrılmış olarak sürekli serili dururdu köşede. Tespihi, bir çatal iğneyle seccadesinin kıyısına takılı olurdu hep. Burcu burcu kokardı bu oda her zaman. Kapının ardındaki sandığı bizim için mucizeler dükkânıydı. Ablalarımla birlikte halama sandığını sık sık açtırır, bohçalarını çözdürür, her bir eşyasını, yıllardır bizlerin kısmeti diye sakladığı, çoğunun adını halamdan ve ablalarımdan duyduğum örtüleri, işlengileri, oyaları, pullu tülbentleri, nişanlısından kalan kehribar tespihi, kat kat örtüler içinde sakladığı sararıp solmuş, köşeleri kırılmış, kıvrılmış fotoğrafları, taşlı yüzüğü, kolyeleri, fotoğrafsız boş, sırmalı çerçeveyi elden ele dolaştırır, kokularını içimize çeker, gizemli bir saygıyla halama verirdik. O da, hepsini, ayrı ayrı eski bohçalarına yerleştirir, yıllardır sabitleşmiş köşelerine koyardı. Halamın sandığını açması, bohçalarını çözmesi bizim için apayrı bir oyun ve mutluluktu. O sandıkta ve sandıktaki eşyalarda ne bulurduk bilmiyorum.<br />
Ablalarım bir bir gelin olup gittikçe halamın sandığı da boşaldı. Yalnızca benim için sakladığı eşyaların bohçası kalmıştı. Her biri için daha çocukken kendilerine vereceğini söylediği çeyizler için ne kavgalar ve küsüşmeler olurdu ablalarım arasında. Halam, hepsinin arasını bulur, her birini de kendisine vereceği çeyizin en güzeli, en sevdiği şey olduğuna inandırırdı. Bunların hiçbirini biz çocuklardan başka kimseye de açıp göstermezdi. Annem bile bilmezdi halamın sandığındaki çeyizlerin neler olduğunu. Bizler, halamın bizim için neler neler sakladığını anlattıkça, annemle babam memnun, biraz da üzgün gülümserlerdi. Annem, ablalalarım için bir şeyler alacak olsa da babamı razı edemese, ablalarımı, hemen halama yollar ve ertesi gün istedikleri eve gelmiş olurdu. Babam bu ‘hile’nin çoğu zaman farkına varsa bile halama hayır diyemezdi.<br />
Ablalarımın üçünün de gelin oluşundan sonra halamla daha çok yakınlaştık. Daha çok üstüme düşmeye başladı. Oysa neredeyse çocukluk çağını geride bırakmış delikanlı olmuştum. Liseyi bitiriyordum o yıllarda. Benim için, psikolojik olarak büyüklerden uzaklaşmam, savruk yaşamam gereken bir dönem olmasına karşın, halama karşı düşkünlüğümün artması yaşımı ve psikolojimi aşan bir şeydi. O hiçbir şey anlatmasa, yaşadıklarını hiçbir zaman anmasa da, ben her geçen gün halamın iç dünyasına daha çok yaklaşıyor, hiçbir ayrıntısını tam olarak bilmediğim öyküsünü, sadakatini, sevgisini, yaşlandıkça incelen, inceldikçe güzelleşen ‘halakız’ı daha çok seviyor, daha çok saygı duyuyordum. Tam kestiremesem de halamda beni etkileyen, çeken başka bir şey vardı.<br />
Halamın, benim gözümde bu denli saygınlık kazanması, ona, bir manevî kişiye bağlanır gibi bağlanmam, benim bir pervane, onunsa bir mum kesilmesi, geçmişiyle, geçmişine bağlılığı ve bu bağlılık uğruna evlenmeden, çoluk çocuk sahibi olmadan, ev bark kuramadan, önce baba evinde, sonra da kardeşinin ve gelinin yanında yaşaması, kendisi için genç kızlık düşleriyle süslediği, göz nuru dökerek gece gündüz düzdüğü çeyizlerini, yüzünden hiç eksik etmediği süzgün tebessümle vere vere, yalnızlaştıkça sevgisinin tümünü en yakınındaki kimse ona yöneltmesi değil; bütün bunların ötesinde, hatta üstünde, hayat karşısındaki mazlûmiyetini, sille yemişliğini, dik bir omuzla, ışıltılı ama dokunaklı bir bakışla, hep sessiz ama hiçbir şeyi de cevapsız bırakmayan bir dille, vakarlı ve razı bir duruşla karşılaması, bu karşılamadaki kararlılığı, bir ayak bile olsa geri çekilmeden, sarsılsa bile düşmeden durmasıydı. Halam buydu işte; müşfik ve gergin, ağlamaklı ve güleç, zayıf ve dik, sevecen ve sessiz, yaşlı ve diri&#8230;<br />
Tam bir ibadet dirisiydi halam. Bizden duyduğu yorgun mutluluk bir yana, halamın her şeye karşın hayata tutunuşuna, kendi kendisine yettiği gibi benden babama kadar hepimize de yetişmesine, üşengeçlik nedir bilmeyişine, altmış yaşında değil de on sekiz yaşında bir kızmış gibi tezcanlı oluşuna hep imrenirdi annem. Ablalarımın en küçük hatalarında, annemle babamın onlara gösterdiği örnek halam olurdu. Her üç ablam da halama çektikleri konusunda aralarında yarışırlar ve her biri en çok kendisinin halama benzediğini iddia ederek nasıl bir becerikli kız olduklarını kanıtlamaya çalışırlardı. Nasıl olsa kız halaya çekerdi. Geç yatar, erken kalkar, az uyur, ama hep dingin olurdu. Ramazanda sahur, diğer günlerde sabah namazları ve bütün vakitler için evimizin, ileri gitmeyen, geri kalmayan, durmayan çalarsaatiydi. Her sabah babamı, annemi, ablalarımı ve beni mutlaka uyandırırdı. Günde beş vakit, vaktin geldiğini, ihmal etmişsek geçtiğini bize hatırlatır, aymazlığımız devam ediyorsa sitem ederdi. Yatmadan önce her gün hiç aksatmadan abdest alır, odasına çekilir ve gecenin geç saatlerine dek ışığı yanardı. Hayattan farklı bir birikim elde etmişti halam. Hayatı, hepimizinkinden çok farklı bir süzgeçle süzmüştü o. Bu nedenle onun elindeki hayata ilişkin tutunacak ipuçları, değer yargıları ve yaslanılacak dayanakları bizimkilerden çok daha farklı ve yalın görünüyordu bana. Onun korunakları bambaşkaydı. Onun için de bize dokunan ona pek dokunmuyor, bizi yıkan onu yıkamıyor, belki yalnızca sarsıyordu. Onu yıkan ve yakan şeyler de bize kâr etmiyordu. Onun çifte kavrulmuş kâlbi, yakınlarının ve tanıdıklarının tümünün yerine birden yanacak kadar göyünmüştü acı ve hasretle.<br />
Bizim için olduğu kadar yakınlarımızın, tanıdıklarımızın ve uzak, yakın bütün mahallelilerin de ‘hala’sıydı o. Bu nedenle evimizin kapısı âdeta örtülmek bilmezdi. Halamın kendisine olan mahviyetle özdeş güveninin kat kat fazlası, onu diğer insanların nezdinde de ‘ermiş kadın’ konumuna getirmişti. Söyleyeceği hiçbir şey olmasa bile, ki çoğu zaman bir şey de söylemezdi, sonuna kadar, çocuk, genç, yaşlı demeden herkesi dinlerdi. Belki de onun bu yumuşak sabrıydı insanların acısını alan ve onları rahatlatan. Düşünüyorum da, konuşsa ne söyleyebilirdi halam, sabah akşam durmadan kendisine gelip gidenlere&#8230;Güleryüzle karşılayıp gönderme ve; sabret, her şey geçer, Allah kerim, kalbini bozma, ne istersen O’ndan iste, ne verirse O verir, biz neyiz ki, kulun elinden bir şey gelmez, deniz insanın malı olsa yanmışa bir bardak su vermez&#8230; gibi birkaç söz işte. Zaten çocukluğundan beri Kur’an ve mevlitten başka hiçbir şey okumamıştı. Okuyamazdı da. Mevlidin sonundaki kesikbaş öykülerini, Hz. Ali cenklerini ve Peygamberin ölümünü anlatan bölümleri akşamları bize ve kendisine çaya gelen kadınlara, emsalleri olan kızlara defalarca ezberden okur, okurdu. Kendisi üzerine kondurmasa bile herkesin gözünde ve gönlünde manevî bir kişilik kazanmıştı halam.<br />
Halakızdı önce o.<br />
Sonra ermiş bir kadın oldu.<br />
Kendisi de, biz de farkında değildik, ama o, gönül yolunda yayan yapıldak ilerliyormuş meğerse.<br />
Kadınlar, genç kızlar rüyalarını yorumlatmak için uzak demez, yakın demez halama gelirlerdi. Onun yorduğu rüyalarından hayır çıkacağına inanırlardı belli ki. Hamile kadınlar, sağ salim doğum yapabilmek için gelip okunurlardı halama. Oysa namazda okuduğu dualardan ibaretti halamın bildiği dualar da. Doğacak çocuklarının adlarını halama koydururlardı. Yakınlarımızın hemen hepsinin çocuklarının adlarını halam koymuştu. Bu nedenle olmalı, düğünlerde bayramlarda yakınlarımız bir araya geldiğinde aynı adla çağrılan birçok çocuk olurdu. Genç kızlar beklentileri, kadınlar kocaları ve çocukları, hastalar sağlıkları, darda olanlar sıkıntıları için halamın duasını alırlardı.<br />
Çevresinde olup bitenlerin, gelip kendisini buluveren bunca insanın, bunca dileklerinin, hayatın bunca kalabalığı arasında bir deniz durgunluğu, güven ve teslimiyet kaygısızlığı ile hiçbir şeyi azımsamadan, hiçbir şeyi yüksünmeden yaşayıp giderdi halam. Daha sonraları kadın erkek, genç yaşlı, çoluk çocuk bütün insanların hayatlarındaki çırpınışlarına daha yakından tanık oldukça, halamın razılığının mı, yoksa insanların cinnete bu denli yakın duruşlarının ve çırpınışlarının mı haklı olduğunu, hatta hayatımıza hangisinin yön verdiğini, hangisinden vazgeçersek kaybedeceğimizi düşündükçe aklım karışırdı. Bu koskoca şehirdeki bütün insanlar gibi babamın da, güneşin doğuşuyla birlikte çıkıp günboyu hayat denen o ‘şey’le çarpışarak, güneşin batışıyla eve dönüp yine halamın dünyasında, kahvesini içip ayaklarını uzatarak, annemin serdiği seccade üzerinde alnını yere koyarak ve bizlerin henüz çarpışmalardan yara almamış, örselenmemiş yüzlerimize dalarak huzur bulması, ‘buraya’ sığınması, gösterdiği yönde yürümeyi tam göze alamadığım titrek bir ok gibi görünürdü hep bana.<br />
İşte o zaman hep ulu bir çınara tutunmak ihtiyacı hisseder, bunun da güvenli bir yere yaslanmak zorunluluğu olduğunu düşünürdüm. Gençlik bunalımlarımla ilgilenmeğe çalışan öğretmenim bunun bir kaçış olduğunu söylediğinde, daha o cümlesini tamamlamadan karşı koymuş ve kaçmak isteyenin yönünün kalabalığa, kesintisiz süren, sürekli her alanda kahramanlar üreten, bu kahramanları da hep birbirine kırdırtan şu yanıbaşımızdaki hayat mücadelesi denilen kavgaya dönük olması gerektiğini söylemiştim. Boyumdan büyük lâflar ettiğimi düşünmüş ve biraz da müstehzî, halamın dünyasını bir boşluk olarak tanımlamıştı. Oysa ben, kendisinin halam kadar bile güvenli basmadığını görebiliyordum. Haklı çıktım elbette. Öğretmenimden öğrendiklerimin hemen hepsini unuttum ama halamla birlikte yaşadıklarım, halamın hayatı, hâlâ benim hayatıma yön veriyor.<br />
Ardından koştuğu bir şey yoktu halamın. İpince bir titreşimdi hayat onun için. Önünü gösteren, kâlbinden düşen ürkek bir ışıktı. Yaşadıklarının tümü, gelip avucunda sarılan bir yumaktan ibaretti. Kâlbindeki derin, ince sızı, hayatı yeniden ve istediği gibi, ihtirassız yoğurma gücü kazandırmıştı ona. Onun için her şey olacağına varıyordu nasıl olsa. İnsanların bunca itişip kakışması ahmaklıklarındandı. Anlıyorum ki, halamın belki de el yordamıyla da olsa bulduğu, sanırım onun neyi bulduğunun farkında bile olmadan bulduğu, o ince bağlantıyı bulmaktı. O, bir bitkinin kökleri gibi toprağın altından akıp giden su damarlarına ulaşmıştı. Halamın öyküsü, insanın o büyük romanına karışıyordu. Halama bakıp yürekleri parçalananlar, onun hasretinde bulduğu huzurdan ve ayaklarının toprağın altındaki suya değişinden habersizdiler.</p>
<p>Nişanlım evimize gelip gittikçe, görüşmeleri arttıkça, halamın ona karşı ilk günlerdeki hevesi ve yakınlığı kalmaz olmuştu. Beni kırmaktan korkarak belli etmemeğe çalışsa da, bir şeylerin çok iyi gitmediğinin farkına varıyordum, ama bu ilişkinin neresinde ne tür bir yanlışlık olduğunu göremediğim için yalnızca izliyordum. Halamın gördüğü, benim de görmemem için son derece dikkatli olduğu bir şey vardı. Onu görmeye başlıyordum galiba. Halama yukardan bakıyor, onu evde kalmış bir kız, işçimen, hatta hamarat bir yaşlı kadın olarak görüyordu nişanlım. İlk önceleri tamı tamına böyle tanımlamasam da, hatta tanımlamaktan eğilimlerim nedeniyle kaçsam da gücüme gitmeye başlamıştı nişanlımın tavırları. Halamın karşısında ayak ayak üstüne atması, halamın elinden su alıp içmesi, hemen her şey için halamdan önce davranmaması, tersine nasıl olsa halamın işiymiş gibi istifini bozmadan beklemesi gibi onca çok doğal görünen davranışları kalbime batıyordu âdeta. Halama bakarak mutlaka eğilip büküleceğini, yeniden biçimleneceğini umuyordum. Ama insan, içindeki alasını, en karşı konulmaz durumlarda saklasa bile, kimsenin önemsemeyeceğini sandığı bir ayrıntı karşısında dışarı vuruyordu.<br />
O da öyle yaptı. Hem kendine hem bana etti. Söyledim ya, en çok da halama etti. Çünkü o unutacaktı. Ben de. Ama halamın yarı yıkık duran gönül duvarı biraz daha uçacaktı. Halam, belki de onun etkileneceğini umarak, benim için sandığında kalan son bohçasını getirip göstermek için odasına gittiğinde, salonda ikimiz oturuyorduk karşılıklı. Saçlarını geriye atıp, ‘Ne vardı ki, onları nereye koyacağım ben?’ dediğinde dişime taş değmişti. Ama iş işten geçmişti çoktan. Halam salona girdi elindeki sarı nakışlı yeşil bohçayla. Belki de kalbine doğmuştu, yüzünde ürkek bir tebessüm dolaşıyordu. Halamın çıkarıp gösterdiği onca çeyizden yalnızca karyola ve masa takımını eline alıp şöyle bir baktıktan sonra sehpanın üstüne bırakıverdi. Kehribar tespihi bana verdi halam. Acemi parmaklarımın arasında kayan tespih tanelerinin çıkardığı şıkırtı kâlbimin üstüne vurup salonda yankılanıyordu. En sonunda bir çift yemeni çıkardı bohçasından halam, gülşefdeli bir çift yemeni. Yemeniler dillerinden iple birbirine bağlanmış ve topuklarına da basılmıştı. Hiç giyilmemişti. Derisi buruşmasın için olacak içleri de bezle doldurulmuştu. Yemenilerin içlerindeki bezleri çıkartıp bana uzattı ve ‘Onun için almıştım ta o zaman, sonra sana sakladım. Kısmet seninmiş’ dedi. Yüzünü allar bastı halamın. Titreyen ellerini boşalan bohçaya dolayıp gizledi. Yemeniler manevî birer eşya olarak elimdeydi, nutkum tutulmuştu. Deri ve naftalin kokusunu hissediyordum yalnızca. Nişanlıma uzattım. İki parmağıyla yemenileri birbirine bağlayan ipten kaygısızca tuttu ve yan tarafa bırakıverdi. Basit bir gülüşle güldü. O basit gülüş, bir değirmen taşı gibi halamla benim kâlplerimizin üzerine düştü. Sonra da bir cümle ile o değirmen taşını döndürdü: ‘Zevksiz ve çok eski şeyler hepsi de’ dedi. Sesinin bu denli soğuk ve kuru olduğunun farkına nasıl da varmamıştım. Halam da, koynundan çıkardığı beşibiryerde’yi ona uzatıyordu tam o sırada. Boşalan bohçasını kıskıvrak toplayıp kalktı halam. Nişanlıma baktım. Ne yaptığının, neyi küçümsediğinin farkında bile değildi.<br />
İşte olan olmuştu artık.</p>
<p>Halamın odasına girdiğimde, elleri koynunda, kanepenin pencereye yakın ucuna ilişmiş oturuyordu. Yüzü pencereye dönüktü. Ben içeri girince olduğu yerde kıpırdandı. Yüzüne yaydığı gülümsemeyi seğriyen dudakları zor zaptediyordu. Yalnız bırakmasaydın, dedi. Yutkundu. Asıl kendisiydi yalnız kalmak isteyen. Hâliyle beni etkilemek istemiyordu. Doğru söylüyor, hepsi de işe yaramaz, kullanılamayacak şeyler, dedi. Benimkisi de işte&#8230;diye içlendi, elini hafifçe boşlukta salladı. Halamın yaşlandığının ilk kez farkına varıyordum.<br />
Sonunda kendini tutamadı.<br />
Gözyaşları kâlbimin üstüne bir sağanak gibi indi birden.</p>
<p>(*) Hüseyin Su, Gülşefdeli Yemeni, Hece Yayınları, Ankara, 1998, ss: 7-22</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/huseyinsu/gulsefdeli-yemeni/2008/10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

