Arşiv | Haberler

AYŞE KARA İLE SÖYLEŞİ

Hece, Hece Öykü, Türk Edebiyatı dergilerinde öykü, deneme ve şehir yazıları yayınlanan Ayşe Kara, 2003 yılında ilk romanı Bir Tanzimat Prensesi Refia Sultan ‘ı yazmıştı. Kara, uzun bir aradan sonra yeni romanı “Lâl” ile çıktı okuyucunun karşısına. Yazar, romanıyla ilgili “Lâl’in nüvesi, “aidiyet” “gerçekliğin göreceliği”, “zemin kayması” olarak düşmüştü içime. Bugün merkezli, dün etkenli çok katmanlı bir roman.”diyor.

-Lâl romanı, 17 Ağustos depreminden Bosna’da yaşanan katliama, kaybolan bir eşin acısından aşkın heyecanına kadar pek çok konuyu ele alıyor. Romanınızı kurgularken çıkış noktanız neydi?

-Lâl’in nüvesi, “aidiyet” “gerçekliğin göreceliği”, “zemin kayması” olarak düşmüştü içime.

Bugün merkezli, dün etkenli çok katmanlı bir roman. Son yıllardaki garip durum; Yazının devamını oku.

Haberler

KÜÇÜK ARI’YI HİÇ EDERKEN…

“Dokuz parmaklı bir kadın, kostümünü hiç terk etmeyen bir süper kahraman, kimlik buhranında aklını yitiren bir adam ve Nijeryalı bir göçmen; Küçük Arı.”

Küçük Arı, geçtiğimiz yılın aralık ayında okura sunulan ve buna rağmen ismini 2009 yılının en başarılı romanları listesine yazdırmayı başaran bir kitap. 2006 yılında yayınlanan Incendiary adlı kitabının aynı yıl yirmi ülkede basılması ve Somerset Maugham gibi prestijli ödülleri alması ile haklı bir üne kavuşan Chris Cleave, Küçük Arı adlı ikinci romanının satış başarısıyla edebiyat dünyasındaki yerini sağlamlaştırmış görünüyor.

Küçük Arı’nın, hayatları sıra dışı bir olayla kesişmiş iki kadının hikayesi olduğunu öğrendiğimde, Khaled Hosseini’nin Bin Muhteşem Güneş’i belirdi zihnimde. Bin Muhteşem Güneş de tıpkı Küçük Yazının devamını oku.

Ekli Dosyalar:

Haberler

RECEP ŞÜKRÜ GÜNGÖR

YILMAZ YILMAZ: RUHUM ÖYKÜDE KARAR KILDI

yyBir garip âdem desem… Ben Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdum. Üniversiteye kadarki eğitim hayatım orada geçti. 1999′da Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği bölümüne girdim. 2003′te mezun oldum. İlk görev yerim Çorum oldu. Çorum’da, şimdiki adı Samanyolu Koleji olan Murathan Koleji’nde çok güzel dört yıl geçirdim. Zaten şehirler bizim için güzel kılan insanlar değil midir? Çok güzel arkadaşlar edindik, dostlar kazandık, sazına sohbetine hayran kaldığımız ağabeylerle tanıştık. O bakımdan zor oldu Çorum’dan ayrılmak. Sonrası, Yozgat. Şimdi Yozgat’ın Çekerek ilçesinde idareci olarak devam etmekteyim görevim. Dergâh, Hece Öykü, Yedi İklim, Fayrap, Yolcu, Bir Nokta, Edebiyat Ortamı gibi dergilerde yayınlandı, yayınlanıyor öykülerim. Dunyabizim.com ve edebistan.com sitelerinde Yazının devamını oku.

Ekli Dosyalar:

Haberler

ÖMER LEKESİZ

GELENEK SÖMÜRGENLERİ İÇİN, YENİDEN…

Mithat Şen, hayatın özünü ve işleyişindeki iç-dinamikleri resmeden bir ressamdır…

“Ladini” biri olduğunu söylese de metafizikle fiziğin ortak salınımında odaklanır sanat anlayışı ve bu yüzden resimleri ontolojik planda “kutsal” olanla irtibat halindedir…

“Bana göre böyledir” demeliyim aslında. Çünkü, sanat eseri sadece yorumlanır, hiçbir zaman tüketilemez.

Bu vargılarımda, Zeynep Sayın’ın Şen resimleri ile ilgili okumalarının etkisi büyüktür. Ayrıca, Şen’in sanat ve sanatsal etkinlikler konusundaki düşünceleri de benim için hep “birinci derecede” önemli olmuştur.

Ayşegül Sönmez, Şen’le,”İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı”nın katkılarıyla gerçekleşen , İstanbul Modern’deki “Gelenekten Çağdaşa”adlı sergi üstüne konuştu (Bkz.: Radikal, 04.03.2010).

Doğan Hızlan’la Zeynep Sayın’ın yazılarından hareketle, Yazının devamını oku.

Ekli Dosyalar:

Haberler

MART 2010 DERGİLERİ: Ğ, İKİNDİ YAĞMURU, TEMRİN….

yumusakge1Ğ DERGİSİ, SAYI: 6
6. sayısında Tanpınar’ı ağırlayan Ğ, özgün projelerine hız kesmeden devam ediyor. Alıştığımız soruşturmalarının yerini bu kez, sıra dışı bir yöntemle gerçekleştirilen söyleşiler almış. “Genç yazarların kendini yeterince ifade edememesi” sorununu kendisine dava edinmiş dergi, bundan böyle iki sayıda bir, genç bir yazarla söyleşi yapacağını duyuruyor. “Projenin” ikinci ayağında ise genç yazar, tercih ettiği bir usta yazarla söyleşi yapacakmış.
Bu sayının genç şairi; “ironinin beyaz mendilini hınzır bir tebessümle dalgalandıran” Cihat Duman. Duman, şair Hayriye Ünal ile söyleşiyor. 3. Sayıdan beri düzenli olarak devam eden “İlk sayı” bölümünde ise, Roman Kahramanları dergisi genel yayın yönetmeni Irmak Zileli M. Fatih Kutan’ın sorularını cevaplandırmış.
Derginin aranan isimleri Kadir Yanaç ve Mustafa Yaşar’ın eşsiz Yazının devamını oku.

Ekli Dosyalar:

Haberler

ALLAH’A VE ONU SEVENLERE DOST

Yazdıkça beni bir heyecan sarıyor. Kalb atışlarım hızlanıyor. Nefes nefese kalıyorum. İçim, med-cezire tutulmuş, inen-çıkan, çekilen-kabaran denizden farksız. Hafızam, şimşek hızıyla parlayıp sönen hayallerle dolup taşıyor. Zihnim, anıların akınlarıyla allak-bullak. Gözümün önünden bir bir renkli resimler akıp gidiyor. Düşündükçe, o günler bana masalmış gibi geliyor.”

Doğrudur, Hamit Can yazarken bir vecd içindedir.

Zor yazardı, yazdıklarını yayınlamakta da çok cimri idi. Aziz ve kadim dostu Ömer Lekesiz “Hamitcan, her derviş gibi söz iznini almadan konuşmadı, yazmadı… Attar’ın neslindendi, kelimenin Yazının devamını oku.

Haberler

MİTHAT ŞEN: “GELENEK BU TOPRAKLARIN GENETİĞİDİR”

Bir sanatçıyı, Mithat Şen’i, ‘Gelenekten Çağdaşa’ sergisini tartışmak üzere niye seçtim? Her şeyden önce gelenek denilen hiç de homojenleştirilmeye, kolay kolay çağdaşlaştırılmaya gelmeyecek meseleye yıllardır büyük bir titizlikle ve zarafetle yaklaşğı için… Bir sanatçı olarak ‘Geleneğe çağdaş bir yorum getiriyorum’ demediği için… Bu coğrafyanın kendine ait özel bir imge üretme şeklinin ve şemalinin olduğuna inandığı için… Modern öncesi denilen o okyanusu illa ki yağmalayacaksak bu okyanusta az buz yıkanmadığı için… Cranach’la Dürer’i bilirken Levni’yle Osman’ı da bildiği için… Ve belki de cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar, Türkiye sanatıyla ilgili yapılmış en hoyrat ve kaba seçki olması itibariyle çok incittiğinden, ‘Gelenekten Çağdaş’a sergisini çok tartışmamız gerektiği Yazının devamını oku.

Haberler

Başka bir edebi modernleşme mümkün müydü

Varlık Dergisinin Şubat 2010 1229 sayılı sayısında ‘Başka Bir Edebi Modernleşme Mümkün Müydü?’ sorusu eşliğinde bir dosya yayınladı. Savaş Kılıç imzası ile bir tartışma dergi sayfalarında yer aldı. Tartışmaya Hilmi Yavuz, Sabit Kemal Bayıldıran, Özdemir İnce, Hulki Aktunç, Güven Turan, Ömer Lekesiz, İbrahim Yıldırım, Murat Gülsoy ve Baki Ayhan. T. Fikirleriyle katkıda bulundular.

Varlık Dergisi, yaşanan bunca siyasal gelişmelerin sebep olacağı zemini yoklayarak olması gerekeni bizzat kendisi üstlenerek bir tartışmayı başlattı. Edebi alanda başlayan bu tartışma elbette ki tahrik olmuş zihinlere yeni sorular eşliğinde başka tartışmaların kapısını aralayacaktır. Bu cesaretinden dolayı Varlık Dergisine teşekkürlerimizi sunuyoruz. Aslında bu soru sürekli zihinlerin derinliklerine saklı duruyordu. Böylece gün yüzüne çıkma imkânı buldu. Ve bu yakıcı soru, bugüne kadar sahip olunan fikirlerin nasıl bir boşlukta yüzdüğünü göstermesi bakımından da önemlidir. Yazının devamını oku.

Haberler

ÖMER LEKESİZ’LE SÖYLEŞİ

ol1-Son dönemde sanat konusunda gazete yazısının sınırları içinde güncel ve sorgulayan yazılar yazıyorsunuz. Bir sinema eleştirmeni eleştirememekten muzdarip olduğunu söylemişti bir söyleşide. Sayfa hali yani yer olmaması dolayısıyla. Oysa eleştirinin yeri genelde dergilerdir. Bu yüzden, dilerseniz söyleşimize şu soruyla başlayalım: Bir kitabı ya da bir konuyu bir köşe yazısında ele almanın güçlükleri neler? Bir sınırlılıktan mı söz etmek daha doğru, yoksa bir yeterlilikten mi?

-Gazete yazılarında vuruş (karakter) sayısı bellidir. Elbette bu bir sınırlanmayı ifade eder. Öte yandan, gazete yazıları zaten bir günlük ya da bir okunmalık yazılardır; deyim yerineyse kısa süreli bir tüketim malzemesidir. Haliyle, söz konusu sınır ve tüketim olgusu yazara söyleyeceğini özlü söylemeyi, ele aldığı konuyu en önemli yanlarıyla işlemeyi dayatmaktadır. Gazete yazılarımla eleştiri yapmıyorum. Ki, ayrıca yapmamam da gerekiyor. Özü itibariyle popülist olan bir düzlemde konuşuyorum çünkü. Popülist olan ciddi olanın düşmanıdır zaten. Bir farkla ki, edebiyat merkezli konuları Yazının devamını oku.

Ekli Dosyalar:

Haberler

AYŞE KARA İLE “LAL” ÜSTÜNE ŞÖYLEŞİ

ak1- Okurlar sizi Refia Sultan isimli romanınız ile tanıdılar. Tabi bu arada yazdığınız öyküler de var. Romana uzanan süreç nasıl gelişti? Refia Sultan’ı okura böylesine sevdiren neydi?

- Saltanatın, Erkin, acz, aşk ve ölümle karşılaşmasıydı Refia Sultan’da anlatılan. Gücün, acze yenik düştüğünü görmüştük. Tanzimat dönemine; tam da büyük bir kırılma noktasına denk düşüyordu hikaye. Refia da tüm bunları üzerinde gördüğümüz bir kişilikti. Ve o kitaptaki karakterlerimiz de “tarihi” olmalarına rağmen sanki günümüzde de yaşayan canlı karakterler gibiydiler. Evet öyküler de var ve en az büyük hikâyeler kadar önemliler benim için.

-İkinci romanınız yayımlandı, Lâl düşlerin, düş kırıklıklarının, insana özgü gelgitlerin, arayışların, seçimlerin sergilenmesi sanki. ‘Derin’ çıkmazlar, ‘umut’ arayışları… İlk anda ismi dikkat çekiyor/merak uyandırıyor. Neden Lâl? Lâl sizin için neyi ifade ediyor?

-Lâl uzun sancılı bir sürecin sonucu. Galiba ben bu süreçte İbn-i Arabi’ nin “Tanrı Musa’ya ateş olarak göründü” sözü misali varlığın özünü ateş olarak hissettim. Ve bu da romana yansıdı; zarf mazruf durumundan ismi ateş renkli cevher anlamındaki Lâl oldu. Dört unsurdan Ateş’in temsilidir belki. Şimdi dönüp baktığımda, ilk çalışmam Ebruli, Toprak’mış. Bulanık Sular da Su. Erkin, iktidarın anlatıldığı Refia Sultan’da Hava’ydı belki… Aynı zaman da “dilsiz” anlamı ile de Nergis’in susuşunu ifade ediyor Lâl.

-Genelde romanlarınızın tasarım ve oluşum süreçlerinden özelde ise Lâl’in nasıl ortaya çıktığından söz eder misiniz?

-Elbette böylesi büyük hikâyeler planlamadan, tasarlamadan yazılamaz. Fakat benim için yazıda en mühimi duygudur. Önce hikâyenin bende doğması; kendilerini anlatmaya mecbur etmesi gerek. Yani önce su; “duygu” gelir. Sonra “dil” “düşünce.” Daha sonra suyun kıyısına kervanlar, yolcular -karakterler ve malzeme- gelir ve şehri kurarlar. Bu safhada, öz, biçimi doğurmuş, hikâye artık kuşanacağı formu, konuşacağı dili bulmuş; kendi iç gerçekliğini kurmuştur.

Sonra artık anlatmak istediğim her şeyi metnin, karakterlerin üzerinden düşünmeye başlarım. Onlara bende heyecan uyandıracak mekânlar, kisveler seçerim. Onları çeşitli hal, düşünce ve eylemleriyle birlikte hayal ederim. Onları gerçeklerden beslenen olaylarla, durumlarla (şu durum, şu karaktere uygundur, şu diğerini çok iyi ifade eder gibi) muhkemleştiririm. Karanlık odam –zihnim- artık onlara aittir. Onlar orada yaşarlar. Otururlar konuşurlar, yemek yerler, birbirleri ile karşılaşırlar. Bende varlık kazanırlar.

Fakat bazen bir nokta gelir, öyle bir gerçeklik kazanırlar ki istiklallerini deklare eder, istikameti onlar belirlerler. Korkunç bir çekişme olur aramızda. Bu biraz fantastik gelebilir, ama böyle olur. Benim karakterlerim zorbadırlar- kendilerini yazara rağmen yazdırırlar. Aynı zamanda iyi bir yanı da vardır bu durumun; sanki sorumluluk üzerinizden kalkar. Çekinceleriniz azalır. “Canınız nasıl isterse, nasıl isterseniz ben de sizi öyle yazarım.” dersiniz.

Özel de Lâl’e gelirsek: Lâl’in nüvesi, “aidiyet”, “gerçekliğin göreceliği”, “zemin kayması” olarak düşmüştü içime. Sonra dallandı budaklandı, beni de gölgesine altına alan kocaman bir çınar oldu. Bugünden geriye dönüşle anlatılan, İstanbul merkezli bir coğrafya romanı doğdu.

-Romanınızın konusunu tarihsel bir çerçeve içine oturtmuşsunuz. Romanı üstüne kurmuş olduğunuz aile nasıl bir aile?

-Şehirli ve geleneği temsil misyonu yüklenmiş bir aile. Romanın esas kişileri seksen kuşağından Nergis, Fatih ve Fuad. Bugünden geriye gidiyor, ailenin tarihi üzerinden dünyalarına ve yakın tarihe; devrimlerin Fatihli muhafazakârlar üzerinde yarattığı travmaya şahit oluyoruz.

Türkçe ezan ilk kez Fatih Camii’nde okunuyor, Fatih Camii’nden seferberlik, Fatih Belediyesi’nden Cumhuriyet ilan ediliyor. Küskünlük, Mekke’ye göç ve geri dönüş. Ve kendi içlerinde kırılmalara tanık oluyoruz. Oğulları Fatih’in maddenin nakli üzerinde düşünme çabalarını, kızları Nergis’in yitik eşini beklerken Bosna dolayısıyla kuzeni Fuad’la karşılaşıp aşık olmasını görüyoruz. Genelde coğrafya/ din/dil… özelde bir çocuğun üzerinden aidiyeti sorguluyoruz.

-Romanın belgesel yanını oluşturabilmek için geniş bir araştırma, inceleme yaptınız mı?

-Refia için çok geniş bir okuma yapmıştım, fakat Lâl için belgesel anlamda bir okuma yapmadım. Zaten bildiğim üzerinde düşündüğüm şeylerin sunumu oldu bu roman. (Örneğin Cezeri; ağabey dediğim mühendis bir amca oğlunun yıllardır masasında Arapçadan Türkçeye çevrilmeyi, çizimlerinin yapılmasını bekliyordu. Bunun yanında Fatih’te oturan biri olarak, göç, küskünlük hikâyeleri dinlemiştim. Hicaz Demiryolu’nun yapımı ve yıkımı beni çok etkilemişti.

“Belgesel yanı” sorunuza Hicaz Demiryolunu da kattığınızı var sayarsak, elbette bu konuda yapılmış kıymetli çalışmaları izledim, okudum. Hicaz hattını, tarihi Hicaz trenini görmek için Şam’a gittim. Hicaz treniyle kısa da olsa yolculuk yaptım. Ürdün’de Vadi-i Rum’da çölde çadırda kaldım. Fakat doğrusu döndükten sonra metne birkaç kelime dışında bir şey katmadım. Mehmed Fuad bana ne yaşadığını ne hissettiğini anlatmış meğer. Akif’in “Necit çöllerinden Medine’ye” de çöle dair çok şey söylemişti bana.

-Neden bir muhafazakâr ailenin dünyasını anlatıyorsunuz?

-Onların da herkes gibi hikâye olmaya hakları var. Şayet biri bu romanı yazsaydı ben yazmazdım belki. Birçok yüzü var bunun. Okumak istediğim romanı yazmak durumda kaldım diyelim. Öz eleştiri yapmak istedim, kendimizi tiye almak istedim, diyelim. Muhafazakârları insani yönleri ile anlatmak, kendimizi ifade etmek; başkalarına bir “merhaba” demek istemiş de olabilirim. Bu ne bir savunmadır ne de bir saldırı: “Bu bir arzuhaldir.” İşte üzerinde konuşup durduğunuz, kıyameti kopardığınız muhafazakâr insanlar. Onların da düşleri, düş kırıklıkları, kalpleri, aşkları, arzuları var. İşte size evlerinin, kalplerinin kapısını sonuna kadar açtım. Lütfen içeri buyurun. “Gelin tanış olalım” dedim

-Roman içinde Tanpınar epeyce yer tutuyor…

-Tanpınar evet. Romanın belgesel bir yanı olduğundan tanıklık gibi bir hevesi olduğundan söz etmiştik. Tanpınar Türk edebiyatında ve düşünce hayatında bir fenomen. Öte yandan Tanpınar’da diğer karakterler gibi romana girmek istemiş olabilir, kim bilir.

-Depremi yazmak bunu metafor olarak alıp yazmak zor zanaattır! Pek çok zorlu yollardan gidilir ve en önemlisi duygusal ağırlığı olan metinlerdir, bu bağlamda siz neler yaşadınız?

-Evet çok zor bir çalışma oldu. Gidip gidip depreme geri dönmek. Deprem atmosferi yaratmak… Galiba ben yazarken depremle yüzleştim ve alıştım.

-Konu deprem olunca, çekindiğiniz oldu mu yazarken? Kötü anıların okurların gözünde yeniden depreşerek daha ilk sayfalarda kitabı ellerinden bırakacağı endişesine kapıldınız mı?

-Doğrusunu isterseniz yazarken okur değil de beni yazmaya iten neden etkin oluyor. Yani hazır bir kabule hitap eden bir şeyler yazmayı hedeflemiyorum. Okur, kitap oluştuktan sonra devreye giriyor zihnimde. -Ah acaba nasıl bir şey oldu, ya berbat bir şeyse?-

Deprem; evet hiç sevimli değil. Ama ya kişisel depremler? Hastalıklar, ölümler, yıkımlar, kayıplar… Bunlar hayatın içinde mutlak olarak var. Şunu da görmek gerek ki yer sarsıldığında, insanın üzerinde sonradan olma ne varsa silkeler atar, insanı çırılçıplak bırakır. Doğrusu bu da anlatılmaya çokça değer bir varlık durumu, müthiş bir yüzleşme diye de düşünüyorum. Kaldı ki edebiyat çok da “keyifli” bir şey değildir,

lalkapakBunun yanında müsaade eden kısımlarda, -deprem atmosferinden geriye gidilen anlatım tekniğini öteleyerek- deprem geri plana çekildi, hatırlanan zamana bölüm başlarındaki tarihlerle geçildi. Ferihan Hala karakteri de eylemleri ile gerilimi yumuşatmayı üstlendi. Nergis/ Fuad aşkı ise her şeye baskın çıkıp kitaba kendi rengini verdi zaten.

-Kentler barındırdığı insanların ruhunu taşıyorsa yıkık kentin ruhunu nasıl taşıyabilmektedir insanlar?

-Aidiyet duygusuyla sanırım. Toprak çok büyük bir aidiyet. Yıkık kentleri terk edenler o kadar az ki …

-Peki şunu sorayım: İstanbul’un romanın ana mekânı seçilmesindeki sebepleriniz neler? Ele aldığınız/değindiğiniz konu dağarcığına uygun kent olarak mı gördünüz İstanbul’u?

-Elbette İstanbul’un mekân olarak seçilmesi bilinçli bir tercihti. Yalnızca kent tarihinden yola çıkılmış olsa bile İstanbul üzerinden Türkiye tarihini okumamız mümkündür. Özel de Fatih’e gelirsek Fatih mekân olarak Sezai Karakoç’un dediği gibi “Şehir içinde şehir”dir. Bizans’tan beri, tekfur sarayı, imparatorluk kiliseleri, dünyanın ilk Kapalıçarşı’sı gibi yapılanmalarıyla olduğu gibi… daha sonra da Osmanlı İmparatorluğu üzerinde etkin bir konumdadır.

Süleymaniye, Fatih külliyeleri, su kemerlerinden su verilen evlerde ilim adamalarının oturmaları gibi nedenlerle de yön verici, belirleyici bir konumda olmuştur. Bu yalnızca geçmişte kalan bir şey değildir. Geleneğe yaslanan önemli simalara bakıldığında bugün Türk düşünce, siyaset, devlet adamlarını etkilemiş bir mahaldir ki hâlen de öyledir. Mesela Bilim Sanat Vakfı. Şu anda dışişleri bakanımız vasıtası ile dünyada etkin olan bir kuruluştur.

Fakat bu meselenin bir yüzü. Ben de İstanbul’u romandaki karakterler gibi aşk derecesinde seviyorum. İstanbul güzelliği ile dev bir organizma imiş gibi hareketliliği, karmaşası, kaosu ile beni de büyülüyor. Ben de onda kaybolmak, erimek yitmek istiyorum. Bazen şöyle düşünüyorum, acaba bütün bu hikâyeleri İstanbul’dan bahsetmek için mi yazıyorum. Refia da İstanbul romanıydı. Lâl de. Bundan sonra gelecek iki metin, “Şehir ve Düşler” ismi altında denemeler de İstanbullular.

-Tanıklıklar kimi zaman hoşumuza gider kimi zaman üzer bizleri, ama tanıklık inkâra gelmez. Tanıklıkların kaydını düşen bir yanı da var romanınızın. Romanınız kaynağını güncel olaylardan alıyor. Oysa edebiyatta güncel olanı küçümseme eğilimi vardır. Bu noktada ne/ler söylersiniz? Düşlerle gerçeklerin iç içe geçtiği diyaloglar, iç monologlar ve zamanda geriye dönüşler ile örülmüş Lâl’da yaşanmış olayların ya da gazete haberlerinin rolü ne kadar? Romandaki kişiler çok canlı, hareketli, renkli. Sanki romandan fırlayıp günlük hayata karışacakmış gibiler. Bu karakterleri tanıdığınız kişilerden mi oluşturdunuz?

- “…kitaptan fırlayacaklarmış gibiler.” Bunu iltifat olarak kabul ediyorum. Bu yukarıda bahsettiğim karanlık odada onlarla çok uzun zamanlar geçirmiş olmamdan kaynaklanıyor sanırım. Nedense gelecek zamanlarda bizi tanımak isteyen insanlar beni çok heyecanlandırıyor. Bu bağlamda “tanıklığı” çok önemsiyorum. “Biz; sizden öncekiler böyle bulunduk yeryüzünde. Böyle durduk. Böyle yaşadık.” Gazete haberleri ve televizyon, metnin içeriği için gerekliydi bu romanda. Edebiyat ve güncele gelirsek..

Benim romanım nasıl olmalı, hikâyesini nasıl anlatmalı, sorusuna kafa yorarken, “ insan gibi hayat gibi olsun” diye karar vermiştim. Dili duru, düşüncesi derin. Hem münzevi, hem curcunayı seven. Karakterler fildişi kulede yaşasa bile dışarıda gündelik hayatın sıcaklığı akmalı. Yani bilinçli bir tercih bu. Hem kadim kültürden, hem sokaktan, hayattan beslenen bir roman.

Tanıklığa gelince evet kesinlikle ama bu şunun gibi bir şey; bir yapı, demir, çimento taş, v.s den oluştuğu halde o yapıya baktığımızda saydığımız malzemeyi değil de estetik bir tasarım görmeniz gibi… Ve ya insanın bedeni çeşitli gıdalarla oluştuğu halde kendisine bakanın; “ıspanak, tavuk, elma” diyemeyeceği gibi dönüşen, başkalaşan bir tanıklık bu.

Buradan hareketle romandaki hiçbir karakter gerçek hayattan değil. Ali, Halide İzzetbegoviç’i karakter olarak saymalı mıyız bilemiyorum, ama biriktirdiğim gözlediğim tiye aldığım bir çok durumu, olayı yeri geldikçe kullanıyorum elbette. Mesela, “şu durum, Nergis’in şu olayını fevkalade iyi ortaya koyar, şu iş Ferihan’a çok yakışır, Fuad tam da böyle davranırdı .”gibi.

-Kaybolan eşini, iki çocuğuyla senelerce bekleyen Nergis’in, Bosna Dayanışma Grubu’nda yıllar sonra karşılaştığı kuzeni Fuad’la yaşadıkları üzerinden işleme düşüncesi ve bu noktada yaşanan içsel sorgulamalarla toplumsal hayatta yaşanan aşikar gizlilikleri paralel anlattığınız görülüyor. Niçin?

-Fert ve toplum birbirinden ayrılamaz. Fakat Nergis’in paradoksu, her an dönmesi muhtemel eşi ve babalarını bekleyen çocukları. Yani Nergis’in anne kadın oluşundan ötürü hikâye saklı bir aşka dönüşüyor. Bosna, Nergis’i, Fuad’ı ve ailenin hikâyesini fevkalade bir düzlemde buluşturuyor. Bunun yanında Bosna/İstanbul/Mekke bu coğrafyanın eskimez bağlarını, Sirebrenitsa katliamı da dünyanın bu coğrafyaya halen nasıl baktığını gösteriyor.

-Özellikle kadın-erkek ilişkilerinde cins ayrımı gözetmeksizin kahramanlarının içinde bulunduğu insanlık durumunu gözler önüne seriyorsunuz. Okura bir çözüm sunmuyor, sadece gösteriyorsunuz… Bu çerçevede mahremiyet algısı/nın dönüşümüne ilişkin de önemli çıkarımlar yapılabilir romanın kimi bölümlerinden hareketle. Bunları yazarken çekince duyduğunuz oldu mu hiç?

-Yazmak noktasında değil ama açık konuşmak gerekirse yayınlamak noktasında evet. Ama bunu, bir kısır döngüyü aşmak, muhafazakâr yazarların pasifize edilmiş; rahipleştirilmiş, rahibeleştirilmiş karakterlerini kırmak için bilhassa yaptım. -Zaten başka türlü yazmak bence metni eksik, nakıs kılardı.- Hatta erkek karakterleri biraz da bu çizgi üzerinden; eril duygularla sağlamlaştırdım. Ama elbette naif ve mesafeliler. Müstehcen ve teşhirci değiller.

-Romanınız eleştirel bakışı yanında, duygu dolu yeni/eski sevilerin ve bundan doğan çaresizliklerin de anlatıldığı bir sanat yapıtı… Lâl’ın dili, duygudan duyguya, bireyselden toplumsala, somuttan soyuta uzanırken kadın bilincine dair neler söylüyor?

-“Sanat yapıtı” olması için kadın bilincine, erkek bilincine değil edebiyat bilincine bakmak bizi daha doğru bir kapıya çıkarır diye düşünüyorum. Teslisi çekerseniz nasıl ki Hıristiyanlık anlayışı çökerse, aşkı çekerseniz gelenek çöker. Tasavvufi şiirler dahi ilâhi aşkı sevgilinin dudağı ile gözü kaşı ile tasvir eder. Buyurun Mesnevi. Baştan sona değin insanlık halleri cismani aşk ile doludur. Kur’an, en güzel kıssa der bir aşk hikâyesine.

Tanpınar’ın “bizim romanlarımızdır” dediği türkülerimiz… kimin annesi, kendisi bir sevda türküsü söylemez ki. Sanırım, aşk başka ellerde abartılınca biz terk ettik. Tıpkı gül medeniyeti iken şimdi elimizde evimize gül getirmeye utanır olmamız gibi.

Fakat şu noktanın üzerinde gerçekten düşünüyorum: Sukût medeniyetinden gelen biri olarak, susmanın o harika lezzetini terk edip neden konuşuyorum, beni buna iten ne? Bir gün sukûtun o büyülü dünyasına dönebilmeyi ümit ediyorum.

-Roman dünyanızın iç dünyasına dair birkaç sorum olacak. İlki aşk üzerinden tasavvuf kültürünün romanınıza fazlaca ağma sebebi?

-Doğası gereği zira bu kült bir roman. Bu coğrafyaya ait; bu medeniyeti anlatan bir şey yazmak istiyorsanız, eserinizin düşünsel nüvesini tasavvufun meydana getirmesi çok olağan bir durum.

Bir roman için bunu söylemek ne kadar doğrudur bilmiyorum ama Lâl’in mimarisi hakkında düşünürken camiyi örnek aldım. Kubbesi; aşk, zemini; aidiyet. Dört ana karakter, Nergis(güzellik ve aşk), Fatih(düşünce), Fuad(hareket) Nilüfer(otorite) kubbeyi tutan dört ayak. Yan karakterleri ve yan öyküleri de kubbeyi destekleyen yarım kubbeler gibi düşündüm. Bunun üzerinde düşünürken gördüm ki İslam sanatının cem’idir camii. Düşüncemizin merkezi olması; ses, musiki, ahenk, kıssa, hikmet gibi soyut kavramların yanında, çini, hat, tezhip, arabesk, kündekari’ye… hatta halıya kadar sanatımızı, zanaatımızı cem ediyor. Bir tek minyatür dışarıda kalıyor. Sanırım minyatürün barındırdığı düşsel düzlemi de mabedin atmosferi veriyor. Ayrıca dikkat edildiğinde görülecektir ki bu kitap ufak tefek değişikliklerle sondan başa doğru da dizilebilir, okunabilir. Tasavvufi bir anlayışla; bir çemberin, bir gerdanlığın iki ucu gibi birleşir başlangıç ve son.

-Seksenli yıllardan sonra tasavvufun değişime dair ipuçları da var romanda. Bu değişimi şeyh, mürit ilişkisini nasıl görüyorsunuz?

-Benim bir şey söylememle, romanın söylemesinde fark var. Benim söyleyeceğim şudur. Kalbin kapısı kapanmış olamaz… Özü cevher olmak, ilahi bir nefha olmak hasebiyle her zaman güzel insanlar vardır, güzellikleri istismar etmek isteyenler de.

-Özellikle Bosna dramı ve Serebrenitza katliamı tanıklıklar bağlamında yeniden konuşulmalı. Biraz bunu konuşalım diyorum… Sizin yaşamınızda, düşünsel dünyanızda Bosna’nın ve Aliya’nın nasıl bir yeri var? Peki Aliya’yı farklı kılan ne?

-Size bunu uzun uzun anlatmak isterdim ama korkarım ki okur, “Bu söyleşiyi kitap yapsaydınız” diyecek. Aliya’nın, Doğu ve Batı Arasında İslam’ının ben de çok özel bir yeri var. Benim için de o bilge bir kral. Birçok insan gibi ben de Bosna ile ilgilendim. Bu çerçeve de Halide’yi tanıdım. Fuad karakterini doğuran minik bir öykü de dinledim Halide’den. Evinde kalan, ve savaş başladığında Bosna’ya koşan petrodolarları hareketlendiren genç bir adamın öyküsüydü bu. Bu hikâyeyi kurarken esas oğlana çok yakışacağını düşünerek roman kişisi yaptım onu.

-Peki buradan hareketle romanın bazı boyutları Bosna dramının ağır sonuçlarını gerçekliğin somut yüzüyle anlatma kaygısı olarak da nitelenebilir mi?

-Elbette böyle de nitelendirebiliriz bunu.

-Öte yandan genel olarak seksen sonrasında İslamcıların tartıştığı konular, yaşadıkları sıkıntılar yanında dünyada meydana gelen değişmeler, yıkımlar, işgaller de romana dahil oluyor. Romanın coğrafyası nasıl kuruldu? Romanı yazmaya koyulurken böylesine geniş içerikli bir roman planlıyor muydunuz?

-Seksenli yıllar. Evet romanda etkin zaman dilimi seksenli yıllardır. Yirmili yaşları kuşak olarak kabul edersek şimdi ellili yaşlarda olmalı hepsi. Birden bire bir iyileşme, değişme, mucizevi şeyler beklentisi. Marşlar. Heyecanlar. “Ne yapmalı?” Bir İpek Yolu belgeseli bile ne kadar da heyecan vericiydi. Doğru bir yerden bakmışsınız. Seksen kuşağı esas alındığı için bugünden geriye uzandı roman. O noktadan romanın coğrafyası kuruldu.

-Ülkenin (geniş) bir dönemini yansıtırken, aslında o dönem içindeki ‘yaralı’ insanları anlatmayı mesele ediniyor da diyebilir miyiz bu roman için?

-Kesinlikle. Ben bütün bakmayı seviyorum galiba. Hem dönem var, hem de dönemin içinden insanlar…

-Malzemesi gerçek gerçeklik olup oradan yepyeni bir dünya yaratan kurmaca dünya, yani edebiyat dünyası ile rüya mekanizması arasında bir benzerlik tespit etmek mümkün mü?

-Bu tespiti başta Tanpınar olmak üzere birçok kişi yaptı. Evet “uyanık görülen rüyalar” düş ve gerçeğin, gerçek ötesinin karışımıdır kurmaca. Bilinç tıpkı rüya mekanizmasında olduğu gibi bilinçaltı ve bilinç/üstüyle ilişki kurarak perdeleri aralamak, görünenin ötesini algılamak, varlığı anlamlandırmak istiyor olmalı. Yazar zaten düş yorumcusudur. Düşü gören de kendisidir, düşü yoran da. Düşler… Düşü üzerinde düşünür ve düşünü konuşur.

-Roman kahramanlarının görüşlerinin yazara bağlanmasının ve eserin geri planda kalmasının bir eksiklik olduğu söylenir. Roman kahramanlarının görüşlerinden dolayı yanlış anlaşılmaktan korkar mısınız? Romanınızı bütün olarak yaşanan çürümelere ilişkin bir uyarı olarak da görebilir miyiz?

-Bütün iyi edebiyatçılar bilir ki kim daha ustaca yalan söylerse, o usta edebiyatçıdır. Bu bağlamda karakterlerini konuştururken kendine ait bir fikri vardır elbet. Yanlış anlaşılmak istemem elbette. Ama “benim baktığım yerden bakın” demek gibi bir lüksünüz de yok sanırım. Çürüme, bozulma; artık şöyle düşünüyorum: insanın olduğu her yerde, her zaman bozulma vardır. Bazen yükselir, düşer. Şimdi iletişimin yaygınlığı her şey gibi bozulmayı daha da yaygınlaştırıyor olmalı. Ben başkalarını uyaranlardan hoşlanmıyorum. Herkes kendi kalbini uyarmalı.

ak2-Söyleşimize ‘dün’den devam edelim istiyorum. Yazıyla buluşmanızın başlangıcına gidelim; nasıl oldu o an?

-Gerçekten de “o an” müthişti. Yazı tepeme balyozla inmişti.

Doğrusu bunu anlatacağımı hiç düşünmemiştim. Hece de konuşmak, aile içinde konuşmak gibidir belki. Belki de sizin dediğiniz gibi “mahremiyet” algısının dönüşmesidir bu. O halde şöyle:

Yaşıtlarımdan epey önce okumaya başlamıştım. Önümden yazılı hiçbir nesne okunmadan geçmiyordu. Buna ilaç prospektüsleri kullanım kılavuzları, gazete kağıtlarından yapılan kese kağıtları da dahil. On beş yaşında klasikler… çizgi romanlar… sonra dini fikri siyasi eserler… yutar gibi, su içer gibi tılsımlı bir şeyi arar gibi. Fakat tehlikeli bir silahmış gibi kalemle aramda bir uzaklık vardı.

Sonra… belki yüklendiklerim ağırlığı belki de çok safça çocukça bir düşünce ile etrafımda gördüğüm, acılar…adaletsizlikler nedeniyle korkunç bir boşluğa düştüm;anlam kaybına uğradım. Büyük bir kopuş. Kendi çapımda büyük bir çile. İçimde bir kaleye kapanıyordum. Dil alınıyordu benden. (Bu sahneyi Nergis’e ödünç vermiştim romanda)

Fatih’de psikiyatrların hastalarına “kan iğnesi ve sabır” yazdıklarını duymuştum. Sabır kelimesine büyük bir öfke duyuyordum. Bir yabancıya gidip kendimizden şikayet etmek istemiyor, hem de birebir Freud’un takipçisi hekimlere saygı duymuyordum. Fakat bu arada dış dünya ile aramda köprüler kalkıyordu.. O günlerde elime bir kitap geldi, bir kadın psikiyatrın anlatıldığı biyografik bir romandı bu. Ve kitapta aynen benim gibi sukuta bürünen biri vardı. Ve psikiyatr hastalarına dünya görüşlerine göre davranmıyordu. Tam bu sırada bir doktor yakınım, “paraya tapmamak” gibi bir erdemi olan bir hanım psikiyatrdan söz etti bana. “Erdemli biri.” O halde gidilebilinir.

Fakat, anlatmak için gittiğim yerde yine susuyor, yalnızca ağlıyordum. Tam bir karşılaşmaydı bu: Fatih/Taksim. Çamaşırı nasıl gözükmüyor? Diye düşündürecek mini etekli bir kadın, ve ben. Benden resimler yapmamı istemişti. Yeraltı nehirleri çiziyordum; narçiçeği renkli, petrol rengi anaforlar. Birkaç hafta böyle geçti galiba. Ağlamaya ve susmaya devamla. Belki beni konuşturmak için verdiği ilacın etkisiyle oldu bu…Bir akşamüzeri kanepede uzanmış Yazının devamını oku.

Ekli Dosyalar:

Haberler

CEMAL ŞAKAR

KAZA VE KADER ARASINDA “LAL”

lalkapak1Ayşe Kara’nın ikinci romanı Lâl, Timaş Yayınlarınca (Şubat 2010) okura sunuldu. Günümüz romanında baskın bir eğilim olarak görünen postmodern gerçekçiliğe sırt dönerek, klasik tarzda yazılan romanda, Sermüezzin ailesinin üç kuşak boyunca yaşadığı değişim, dağılma ve kırılmalar ana tema olarak işlenmektedir. Ailenin yaşadıkları 20. yüzyılın başından itibaren romana konu olmuştur. Bu bakımdan, romanın ‘hikaye zamanı’ 1850′lerden 1999′lara kadar uzanmaktadır. Yaklaşık yüzelli yıllık tarihsel geçmiş, romanda alabildiğine zengin malzemeleri kullanma imkanı vermiştir. Zaten bu tarihsel kesit, ülkemiz açısından derin kopuşların, kırılmaların, savaşların ve darbelerin yaşandığı, Yazının devamını oku.

Haberler

ÖMER LEKESİZ

SİZİN KİTSCH’İNİZ KAÇ PARALIK?

Doğan Hızlan’ın Cuma günkü “Kültürel belleğimiz görsel sınavdan geçiyor” başlıklı yazısını okudum önce.

İstanbul Modern’deki, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın katkılarıyla gerçekleşen “Gelenekten Çağdaşa” / Modern Türk Sanatında Kültürel Bellek” adlı sergiyle ilgiliydi yazısı.

Hızlan’ın sanatsal konulardaki “sevgi yüklü” bakış açısı herkesin malumudur: “Sanat olsun da ne olursa olsun” demekle kalmaz, bu bağlamda yapılan her güzel faaliyeti olumlar.

Kimin neyi, niçin, nasıl yaptığından çok, sanat adına “yapılanın kendisi” kıymetlidir onun için.

Bu yazısında da aynı kucaklayıcı yaklaşımı sergiliyor; gelenek – çağdaşlık, Doğu – Batı çatışmasından hareketle “Görsel sanatlar üzerinden sorunsalın en iyi, simge örneklerini vererek düzenlenen bu sergi, sanırım bizim kafamızdaki birçok soruya çağdaş bağlamda yanıt bulmamızı sağlayacak zenginlikte.” sözleriyle sergiyi olumlarken, belirttiğimiz doğrultuda bir görevi daha ifa etmenin huzurunu samimi olarak yaşıyor: “Ben genel bir yazıyla serginin, kültürel bellek konusunda bizi düşündüren önemini öne çıkardım.”

Sonra da dönüp Radikal 2’den Zeynep Sayın’ın aynı sergiyle Yazının devamını oku.

Ekli Dosyalar:

Haberler

CEMAL ŞAKAR

BİRİKİM’İN ÖZGÜRLÜKÇÜ TEOLOJİSİ

Birikim dergisinin 250. sayısı (Şubat 2010), Sol ve İlahiyat konulu dosyaya ayrılmış. Ömer Laçiner, dosya için yazdığı takdim yazısında, bir platform oluşturmak derdinde olmadıklarını söylemektedir: “Çünkü buradan hangi kritik noktada biteceği bilinmez bir ‘yol arkadaşlığı’ndan başka bir şey” oluşmayacaktır. Önerisi şöyledir: “Yani öncelikle dinî ve lâdinîliğin vaktiyle nasıl ayrıştığını, bu ayrışmanın üzerinde cereyan etiği Tanrı/Allah, kul, insan kavramlarının hem dini/lâdinî zihniyet ayrımının iki yakasında hem de o zihniyet tarzlarının kendi iç ayrımlarında (kabaca sol-sağ diyelim buna) nasıl içeriklendirildiklerin irdelemekle başlamak lazımdır.”

Marksizmle Müslümanların yolu sık sık kesişmiştir; Yazının devamını oku.

Haberler

NURETTİN DURMAN

Bir “Nurettin Durman şiiri”: 28 ŞUBAT

Bunu da gördüm işte
Hiç üşenmedim sordum kendime
Geçti evet geçti gitti bir defa daha hayatımızdan
Birkaç kırık birkaç yaramaz ağrı ve kanayan yara
Bırakarak, tabi kendinden bir iz kalsın için
Bırakarak geçti gitti.

Bunu da gördüm ya
Hiç dert değil artık bu koca dünya
Daha kim bilir kimler, neler, kilitli kalmış evrak
Bir ıssızlık nefesi kadar
Bir sabah trafiği kadar
Bu caddeler taşıyacak elbet korkusuzca insanları

Çocuklar gülsün istedim
Mutlu olsun dedim
Daha ne olsun
Kalacak olan bir arpa boyu bu Yazının devamını oku.

Haberler

Zeynep Sayın: Mal bulmuş Mağribi, yağmalarmış tarihi…

I.

Sanat iktidar zırhı giyindiğinde, kendi araçları ona yabancılaşır.”

Ivan Nagel

Tarih için nostalji neyse, sanat için oymuş kitsch; anıların derinliğinde özlem dolu, tarihi tekrar etmeyi gülünç kılan, tekrar ettikçe çarpıtan, tarihte gedik açan şeymiş. Bir nesnenin kitsch olabilmesi, gelecekten çok daha tahmin edilemez hale gelen bir geçmişin kitsche dönüşebilmesi, kendi özdeşliğine dil çıkarabilmesi için geçmişi kurtarır gibi yapmak değil, gerekiyorsa boğulmaya bırakmak gerekirmiş. Belki ucuzmuş kitsch, belki gereğinden fazla gösterişliymiş, yine de Yazının devamını oku.

Ekli Dosyalar:

Haberler

Hüzeyme Yeşim Koçak’tan yeni kitabı: Şapkamın Altı

HÜZEYME YEŞİM KOÇAK’ın DENEMElerinden oluşan yeni kitabı, ROMANTİK KİTAPlar arasından çıktı.

Şapka bir başlıktır ve altından ne çıkacağı meçhuldür.

Dünya devasa bir şapkayken ve hayat yüzünü şapkayla örtmüşken; altındakileri görmek yürek ister.

İçinden tavşan mı, bukalemun mu, koyun sürüleri ya da kırmızı şapkalı kız mı fırlayacaktır. Şapkalar, ardı ardına dizilmiş, resmigeçit mi yapacaktır? Bütün kavga, bir kel kafa, bir kuru şapka için mi olacaktır? Başlar gitse de, şapkalar mı kalacaktır?

Şapkamın Altı, bir yazar şapkasına dönüşür sonunda. Şapkasını çıkartan Yazar, yürek ve zihin emeğini paylaşır; kitabıyla okuru selâmlarken “kelimeler meydanında”.

Edebiyatın sihirli ve cazibeli şapkasıyla zevkli bir yolculuğa çıkarsınız, akıp giden cümleler sayfalar boyunca.

Ekli Dosyalar:

Haberler

Ayşe Kara’nın romanı LAL… ç ı k t ı

lalkapakSermüezzin Osman Nuri ile Gülnihal Hanım’ın 1850’li yıllarda Fatih semtinde evlenmeleriyle kurulan Sermüezzin Ailesi’nin, 4. kuşağına da uzanan serüveninin iç-içe anlatıldığı, AYŞE KARA imzalı LÂL Timaş Yayınları’nca okurlara sunuldu.

Mevlana’nın “Bütün alemin halleri, belki bir rüyadır; yorumu öbür dünyada belli olacaktır” sözüyle açılan Lâl, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin 3. gününden başlatılmış.

Büyük dedelerinin mekanında yaşamayı sürdüren 3. Kuşak Sermüezzin’lerin anlatıldığı romanda, 2. Kuşaktaki iki erkek kardeşten birinin Fatih’te, diğerininse devrimlere tepki duyarak Fatih’ten ayrılıp Mekke’de sürdürdüğü hayatlar da önemli kesitleriyle yer almaktadır.

Bu yanıyla Lâl, zaman olarak Birinci ve İkinci Meşrutiyet, Birinci Yazının devamını oku.

Ekli Dosyalar:

Haberler

ATEŞten KELİMELER

-Ateşten Kelimeler bir kitap mıdır; Ömer Lekesiz nam kişi bir şârih midir? Yoksa ortada, milyonlarca ayetin/kelimenin içindeki ateşi yutan ve bununla “dile düşen” bir âdem mi vardır? Benim melalim, âdemin ateşinin kıyısında tutuşma korkusundan mı gelmektedir? Bilmiyorum. Ateşten kelimeler, bana, kendim olan bir ağlayış, bir sızlanış, bir arzu, bir tedirginlik, bir dua, bir rüya olabileceği ihtimalini dirilttiği için mi melal var? Bilmiyorum. Sussam, harcım değil; konuşsam kasvet. Beni ikisi arasında bıraktı Ateşten Kelimeler. Ömer Lekesiz’in Ateşten Kelimeler’ini okuduktan sonra iki hal içre buldum kendimi. Fakat iki ayrı hal değil, Tanpınar’ın ifadesiyle yekpare bir an içinde iki hal: heyecan ve melal. (Mehmet Narlı, Dergah, Şubat 2010)

-Lekesiz, yaptığının farkında, kaleminin götürdüğü gitmiyor; kalemini bilinciyle ördüğü rüyanın içerine doğru itiyor. Kıssaların baş isimleri, modern zamanların bazı isimleri, Yazının devamını oku.

Haberler

soran sorgulayan entelektüel Cemil Meriç

HECE’nin Bir Entelektüel Tedirgin Cemil Meriç(*) başlıklı özel sayısı, bir entelektüelin yaşamı, yazdıkları çevresinde Türkiye’nin geniş, engin, zikzaklı, dönemeçlerle, labirentlerle dolu kültür haritamızı tartışma, değerlendirme gündemimize sunuyor.

Her zaman üstü açık kalan, yüzyıllardır üstü kapanmayan uygarlık yaramızın, çeşitli yönleri, birbirini tamamlayan, birbirini yok eden nitelikleri Cemil Meriç’te düğümlenmiştir.


Bazı adlar var ki, ortalama bir düşüncenin sığlığındaki rahata razı olmadıkları için, sevenlerle nefret edenlerin hedefinde ve sürekli savaş alanlarında eleştiri tehlikesine maruz kalırlar.


Tarafları yoktur, ateşli taraftarları vardır.

Hiçbir zaman kimseden yana olmazlar, çarpışanlardan hiçbiri Yazının devamını oku.

Haberler

28 Şubat kime darbe vurdu

Birkaç gün sonra post modern darbenin bilmem kaçıncı yıldönümü anılacak. Bir yönüyle bin yıldan uzun süreceğini ilan eden bir Genelkurmay başkanının kehaneti tutmamış sayılabilir. Düz siyaset açısından bakıldığında 28 Şubatın mağdurları iktidarda görünüyor. Başbakan ve Cumhurbaşkanının eşlerinin başörtülü olduğu bir ülkedeyiz artık. Diğer taraftan aynı yöneticilerin kızlarının başını kapatarak üniversiteye giremediği bir ülkedeyiz. Hatta devletin başı eşiyle bir orduevine bile giremiyor!

Mesele bu kadar basit değil tabii ki. Bin yıl sürecek post modern darbe sürecinin bu ülkede nelere mal olduğunu sıralamanın alemi yok. Toplum mühendisliğinin en kaba tarzda oynandığı Yazının devamını oku.

Ekli Dosyalar:

Haberler

Eser Gnder Hasan Aycın Çizgileri
  • En Yeniler
  • Yazarlar
  • RSS
  • Haberler

Göz Kirası

ss5.jpg atif_bedir_1508_13.JPG ss46.jpg ss14.jpg 043_007.jpg ss22.jpg 100_0848.JPG DSCF0017.JPG

Anketler

Edebistan RSS 'ten yararlanıyor musunuz?

Sonuçları Göster

Yükleniyor ... Yükleniyor ...