<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Haberler</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/haberler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 19:54:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>SITKI CANEY İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/ademyanar/sitki-caney-ile-soylesi/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/ademyanar/sitki-caney-ile-soylesi/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Feb 2012 19:50:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ADEM YANAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13103</guid>
		<description><![CDATA[-Ebuzeran uzun soluklu bir şiir. Yoğun, ertelene ertelene birikmiş bir nefesin “kün” deyişteki, “hu” deyişteki bir ses ve anlam zenginliğiyle zorunlu olarak zuhura çıkması diyebilir miyiz onun için? -Evet, Ebuzeran 40 şiirden oluşan tek bir şiir.  Elbette böyle uzun soluklu şiirler yazmanın hem kendine özgü zorlukları hem kendine özgü imkânları var. Şiirin ritmi ve imgeleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Ebuzeran uzun soluklu bir şiir. Yoğun, ertelene ertelene birikmiş bir nefesin “kün” deyişteki, “hu” deyişteki bir ses ve anlam zenginliğiyle zorunlu olarak zuhura çıkması diyebilir miyiz onun için?</em></strong></p>
<p>-Evet, Ebuzeran 40 şiirden oluşan tek bir şiir.  Elbette böyle uzun soluklu şiirler yazmanın hem kendine özgü zorlukları hem kendine özgü imkânları var. Şiirin ritmi ve imgeleri şiir boyunca hiç kesintiye uğramıyorsa,  <span id="more-13103"></span>şiir bütün mısralarıyla güçlü bir ırmak gibi akıyorsa, işte o zaman uzun soluklu bir şiirden söz edebiliriz. Ben bütün şiirlerimde ritim ve imge akışının güçlü olmasını her zaman çok önemsedim. Bu yüzden şiirlerimde ses ve musikinin çok fazla öne çıktığı hatta öyle ki bunun zaman zaman şiirin künhüne varmaya engel olduğu söyleniyor ki bu doğrudur. Ebuzeran şiirinde musikinin böyle bir engel oluşturmaması için ses ve anlam dengesini gözetmeye çalıştım.</p>
<p><strong><em>-Kimi dizelerin tekrarı, pekin bir söyleyişi beraberinde getiriyor. Bu pekinliğin yanısıra aslında tekrarla tekranlanmaz olana ulaşma hedefi de mi gözetiliyor içten içe?</em></strong></p>
<p>-Yer yer nakarat gibi tekrarlanan mısralar uzun soluklu şiirlerin tabii unsurlarından biridir bence. Bunu bütün uzun soluklu şiirlerde görebiliriz. Bu, şiirin bütünlüğüne, ana damarına şiir boyunca bağlı kalmamızı sağlar.  Ebuzeran şiirindeki <strong>“ey bütün zamanların çıldırtan gözyaşları / şimdi bir tek damlanla tufandır yüreğimiz / şimdi kıyam / şimdi aşk / şimdi secdedeyiz “ </strong> mısralarının yer yer tekrarlanmasının da bu bağlamda değerlendirilmesini isterim.</p>
<p><strong><em>-Neden “Ebuzeran”, neden “ bütün zamanların bütün devrimcilerine”?</em></strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/380552_2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13108" title="380552_2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/380552_2.jpg" alt="" width="270" height="431" /></a>-Çünkü bana göre aşk, sürekli bir devrimdir ve en devrimci söylemdir şiir, şair de <strong>“aşkın yeryüzündeki pençesi”</strong> ve bu yüzden Ebuzaran şiirinin ithafı <strong>“bütün zamanların bütün devrimcilerine”</strong>…  Haksızlığa baş kaldıranlara, zulme boyun eğmeyenlere&#8230;  Mazlumdan, garipten, yoksuldan yana olanlara…  Sahabe Ebuzer bu duruşun sembol isimlerinden biri. Ebuzeran da Ebuzerler demek ve ben Ebuzerlerin şiirini yazmaya çalıştım; yalnız, garip ve mazlum bütün devrimcilerin.</p>
<p><strong><em>-Az şiir yazıyor ve uzun aralıklarla kitaplaştırıyorsunuz onları. Ama biz biliyoruz ki hep şiir üzeresiniz. Hangi kaynağın sütüdür ki onu içimenin doyumsuz keyfinden siz  mutmain olmadan erişmiyor bizlere?</em></strong></p>
<p>-Şiirimi besleyen kaynakların en başında ağır acılarıyla, çetin sorularıyla yaşanılan hayat var. Tabii ki bütün okuduklarım, dinlediklerim de bu hayatın içinde. Başta Kutsal Kitap Kur’an olmak üzere mütefekkirlerin ittifakla kabul ettiği hayatı yorumlayan tüm fikir kitapları, çocukluğumun masalları, öyküler, romanlar, filmler ve elbette şiirler ve şairler. “Şair Lebid’den Sezai Karakoç’a” şiirin bütün başkentleri… Ebuzeran şiiri de bu beslenmeye, bu birikime dayanarak gelenekselle aykırıyı, destanla ağıtı, modernle klasiği bir potada eritmenin, bütün zamanların bütün şiirlerini en ortak damarı yakalayıp özetleyerek yeniden yeni bir sesle Sıtkı Caney diliyle söylemenin çabasıdır.</p>
<p><strong>-Ebuzeran’da söylenenle görünen arasında sıkı bir ilişki var hatta sesin bir tür görünürlüğe tebdili&#8230; ne dersiniz?</strong></p>
<p>-Doğrudur, sadece Ebuzeran’da değil bütün şiirlerimde var bu görsel taraf. Bazen bir sinema filmi sahnesi, bazen bir fotoğraf karesi,  bazen bir resim gibi kendilerini etkilediğini söyleyenler oldu. Bunun nedeni sadece sinema ile olan yakın ilgim değil elbette. Resimle fotoğrafla uğraşmamın da bir payı var sanırım. Ebuzeran şiirinde bu görselliğin daha da belirgin olması biraz da tarih ve coğrafyayla ilgili.  Geçmişten geleceğe birçok farklı zamanı dolaşan ve birçok farklı mekâna uğrayan bir şiir Ebuzeran. <strong>“</strong><strong>şimdi sonsuz sabah öncesi bu son akşamda / kar yağar yağar kan akar akar yeni bir bahar olur / mekke’de kudüs’te bağdat’ta şam’da / aşk bir gün her yerde iktidar olur / yeniden buluşuruz mescidiaksa’da beytülharam’da / yetime yoksula iman yine yar olur“ </strong>mısralarını örnek olarak söyleyebilirim.</p>
<p><strong><em>-</em></strong><em>Ebuzeran için “eşzamanlılık ve süreklilik içinde Ebuzer Hazretlerinden Sıtkı Caney’e erişen şiirin kıyam halidir” diyebilir miyiz?</em></p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-13105" title="sitkiic" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/sitkiic.jpg" alt="" width="400" height="300" /></p>
<p>-Şiir,  bana göre öncelikle varoluşumuzun künhüne, aşk’a hakikat’e varma çabasıdır ve bu anlamda şiir, insan aklının nefsiyle</p>
<p>yoğurduğu bütün ideolojilerin, bütün istismarların, bütün firavunlaşmaların karşısındadır. Ebuzeran şiiri de Ebuzer’iyle, Che Guevara’sıyla, Kur’an ayetleriyle, bu bağlamda okunmalıdır. Ne Marksist şiir ne İslamcı şiir diye yaftalanmalıdır. Yıllar önce bir yazıda İslamcı şair diye söz edilmişti benden. Birilerine benim için o Komünistin şiirlerinde ne buluyorsunuz diyenler de oldu. Yeri gelmişken söylemek istiyorum, ben kendimi sadece Müslüman ve Devrimci olarak tanımlıyorum, İslamcı ya da Komünist olarak değil. Bütün önyargıların tam karşısında yer alan ön yargıları parçalayabilecek en önemli güce, sanata, özellikle de şiire önyargıyla yaklaştığınız sürece onu anlayabilmeniz asla mümkün olamayacaktır ki ben düşüncesi mezhebi ve meşrebi ne olursa olsun önyargılı kimselerin Ebuzeran şiirini okumasını da anlamasını da beklemiyorum.</p>
<p><strong>-Ebuzeran’ın kapağı ve alt başlığı “daima isyan” mı diyor? Ateş kırmızısından Ebuzeri bir dağlayıcılığı imgeleyen söz alevine geçişi çevrenizde aşırı bulanlar oldu mu?</strong></p>
<p>Kitap kapağının tasarımını çok beğenenler olduğu kadar beğenmeyenler de oldu.  Öyle sanıyorum ki şimdiye kadar hiçbir kitap kapağının tasarımı bu kadar çok konuşulup tartışılmadı. Bu da kitap kapağının alışılmış şiir kitabı kapaklarından çok farklı olduğunun ve dikkat çektiğinin en belirgin kanıtı ki kitabın içeriğine, Ebuzeran şiirinin devrimci ruhuna da uygun bir kapak tasarımı bence.  Birilerinin “şiir kitabı kapağı böyle mi olur demeleri’ bir şiirden anladıkları ve bekledikleri kadarıyla kapakta mehtap, gün batımı, mum ışığı, papatya gibi zarafet ve romantizm unsurlarını bulamamalarındandır, onları da hoş görmek lazım,  bir kasıt yok yani, beklentileri kendilerine göre…</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK KİTAP, 01.02.2012)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/ademyanar/sitki-caney-ile-soylesi/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KAHİRE KİTAP FUARI VE TAHRİR MEYDANI ÜZERİNE NOTLAR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/kahire-kitap-fuari-ve-tahrir-meydani-uzerine-notlar/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/kahire-kitap-fuari-ve-tahrir-meydani-uzerine-notlar/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2012 22:06:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13079</guid>
		<description><![CDATA[1-Geçtiğimiz hafta, Uluslararası Kitap Fuarı için Kahire’deydim. Onların “park” dedikleri, bizimse ancak “tarla” diyebileceğimiz çok geniş bir alanda kurulmuştu kitap fuarı. Bizdeki semt pazarlarından daha salaş, daha gürültülüydü. Çığırtkanları kulak zarı patlatan cinsindendi, tezgahtarları ise soğan satıcıları kadar bilgiliydi. Uluslararası Fuar’ın Arap ülkelerine mahsus kısmı birazcık daha derli toplu gibiyken, Suudi’lerin standı ise ancak kendi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1-Geçtiğimiz hafta, Uluslararası Kitap Fuarı için Kahire’deydim.</p>
<p>Onların “park” dedikleri, bizimse ancak “tarla” diyebileceğimiz çok geniş bir alanda kurulmuştu kitap fuarı. Bizdeki semt pazarlarından daha salaş, daha gürültülüydü. Çığırtkanları kulak zarı patlatan cinsindendi, tezgahtarları ise soğan satıcıları kadar bilgiliydi.</p>
<p>Uluslararası Fuar’ın Arap ülkelerine mahsus kısmı birazcık daha derli toplu gibiyken, <span id="more-13079"></span>Suudi’lerin standı ise ancak kendi ülkelerinde gerçekleştirebilecekleri bir fuar görünümünde olmasının ötesinde kraliyetin kibrini yansıtan her türlü araçla  tahkim edilmişti.</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-13085" title="fuar" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/fuar-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></p>
<p>Sahaflara ait bölüm dahil, bilimsel kitapların sergilendiği yerler iğreti çadırların içindeydi. Fuar tarlası çok geniş olduğundan yayınevleri için sanırım bir alan sınırlamasına da gidilmemişti; bu yüzden kitap çoktu ancak katılımcı sayısı, bizdeki gişe tarzlı Tüyap Fuarı’ndaki kadardı.</p>
<p>Yayıncıların konumlanmasında ciddi bir tür ayrımı yoktu; ilgili harita, kroki gereksiz görülmüştü; stantlara numara verme işlemi ise henüz keşfedilmemişti.</p>
<p>Fuar alanındaki kadın ve çocuk sayısı, erkek sayısının yaklaşık üç misliydi. Bu yüzden yayınevi sayısı kadar da mısırcı, dondurmacı vardı.</p>
<p>Fuarın açılışı Tahrir Kıyamı’nın birinci yıl dönümüne denk geldiği için, pislik dahil her şeyi abartmakta çok mahir olan Kahireliler büyük olaylar çıkacağı söylentisini her yere yaymışlar. Bir ara iptal edilmesi bile düşünülen fuar, söz konusu nedenle gerilimli bir şekilde açıldığından hareketini, neşesini biraz geç bulmuş.</p>
<p>2-Fuardaki işlerimi bitirip, Cuma günü, Nil’in aslanlı köprüsünden Tahrir Meydanı’na yürüyen protestocuların arasında karıştığımda, ne yalan söyleyeyim bizim ya da Solcuların 12 Eylül öncesi mitinglerindeki ortamı tekrar yaşayacağımı sanıyordum ancak meydana varır varmaz yanıldığımı anladım.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/tahrir1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-13086" title="tahrir1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/tahrir1-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Tahrir Meydanı kalabalıktı kalabalık olmasına ama neredeyse hemen herkeste “geçiyordum uğradım” kabilinden bir rahatlık vardı.</p>
<p>Ellerindeki megafonlarla grupları yönetmeye çalışanları, onların slogan buyruklarını anında takip edenleri ve elbette polisleri bir saat kadar yakından inceleyince neden yanıldığımı anladım.</p>
<p>Durum özetle şundan ibaretti: Protestocular neyi, nasıl yapacaklarını tam olarak bilmedikleri gibi, polisler de onların olası eylemlerine nasıl karşılık vereceklerini bilmiyorlardı. Bu karşılıklı bilgisizlik aşırı hesaplı bir davranışı beraberinde getirdiği için tekinsiz bir ortam da oluşmuyor, tekinsizliğin olmadığı yerde toplumsal heyecan eriyor, protesto için orada bulunan kalabalık sanki (Ankara’daki malum örnekleriyle) bir partinin olağan genel kurulu için toplanmış gibi görünüyordu.</p>
<p>Çaycısı, çorbacısı, mısırcısı, bayrakçısı, düdükçüsü işlerini rahat rahat görürlerken, protestocularla, polisler karşılıklı bilgisizliğin doğurduğu tedbirli bir duruşla meydanda bekleşiyorlardı.</p>
<p>Siz şimdi haklı olarak “Peki o gün dört kişi daha neden öldürüldü?” diye soracaksınız. Benim edindiğim intibaya ve bu intibamı destekleyen yerli gözlemcilerin verdikleri bilgilere göre Tahrir Kıyamı’nın ilk gününden beri ölenler polisin tecrübesizliği ve beceriksizliği yüzünden ölmüştür. Polis, yukarıdan aldığı talimatların protestocular tarafından ihlal edildiğini gördüğü anda hemen -varlığını ispat eden tek şey olarak- tabancasına sarılıyor ve şuursuzca çevresine ateş açıyor; kendi meslektaşları dahil kurşun kime denk gelirse o ölüyor.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/tahrir2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-13087" title="tahrir2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/tahrir2-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Buradan bakıldığında Hüsnü Mübarek’i gönderenin aslında protestocular olmadığı, dost bildiği ülkelerin desteğini yitirmesinin onun sonunu hazırladığı söylenilebilir.  Yitirdiği dış desteklere karşılık, yıllardır iliklerine kadar sömürdüğü halkına ve onun evlatlarından oluşan askere, polise yaslanacak yüzü de kalmadığından paşa paşa gitmiş gibi görünüyor Hüsnü.</p>
<p>Bu yüzden Tahrir Kıyamı, meydana geldiği ülkeden çok diğer Arap ülkelerini etkilemesiyle asıl büyük bir değer ifade ediyor. Yetmiş üç kişinin öldüğü son büyük olayı saklı tutarak söyleyecek olursam, Tahrir’in iki güne bir hareketlenmesi yukarıda söylediğim abartılı bakışın, dilin bir sonucudur. Kahireliler mendil almak için tesadüfen aynı anda toplanan on kişilik bir gruba bile “nümayişçi” gözüyle bakıyorlar çünkü.</p>
<p>Dolayısıyla Mısır planında Arap Baharı’nın, halk tarafından gerçekleştirilmiş değil, birileri tarafından öyle uygun görülmüş bir bahar olduğunu söylemiş oluyorum ama bilesiniz ki şunu da hatırımdan hiç çıkarmıyorum: O topraklar Seyyid Kutub’un, Halit İstanbuli’nin toprağıdır; orada sükunet bile büyük bir direniş, tam zamanında söylenen her Kelime-i tevhid bir el bombasıdır.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK, 08.02.2012)</strong><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/kahire-kitap-fuari-ve-tahrir-meydani-uzerine-notlar/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BOLONYA SÜRECİNDE TÜRK ŞİİRİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/ozkangozel/bolonya-surecinde-turk-siiri/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/ozkangozel/bolonya-surecinde-turk-siiri/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2012 22:04:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖZKAN GÖZEL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13089</guid>
		<description><![CDATA[Bizce açık olmayan nokta, içinde bulunduğumuz bu değişim sürecinden dolayı şiir yazmaksızın varlığımızı sürdüremeyeceğimizdir. T. S. Eliot, “Şiirin Sosyal Görevi” (1945) “Çağımızın derdi”, diyor Thomas Stearns Eliot (1888-1965), “Tanrı ve İnsan hakkında atalarımızın inandıkları şeylere inanmamak değil sadece, ama Tanrı ve İnsan konusunda onlar gibi hissedememektir… Benim korktuğum şey, bu [dini] duyguların ölmesidir. Aynı şekilde, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bizce açık olmayan nokta, içinde bulunduğumuz bu değişim sürecinden dolayı şiir yazmaksızın varlığımızı sürdüremeyeceğimizdir. </em>T. S. Eliot, “Şiirin Sosyal Görevi” (1945)</p>
<p>“Çağımızın derdi”, diyor Thomas Stearns Eliot (1888-1965), “Tanrı ve İnsan hakkında atalarımızın inandıkları şeylere inanmamak değil sadece, ama Tanrı ve İnsan konusunda onlar gibi <span id="more-13089"></span>hissedememektir… Benim korktuğum şey, bu [dini] duyguların ölmesidir. Aynı şekilde, şiirde ifade bulan duyguların ve şiire duyduğumuz ihtiyacın da yok olması mümkündür. İşte böyle bir yok oluş, belki de, bazı kişilerin, hiçbir amaca hizmet etmeyeceği halde, arzu edilir buldukları bir dünya birliğini kolaylaştırabilir”.</p>
<p>Bugün, belli bir Tikel, hegenomik tikelliğini, “globalleşme” payeli bir şal marifetiyle örtmek, örtbas etmek istiyor. Kendinden maada cümle tekillikleri, tekil adları bir takım “evrensel” kriterlere, standartlara veya değerlere müracaatla bir sözümona-Evrensel’de massetmeye, a-nonim’leştirmeye yönelmiş bulunuyor. Bugün biz, olanca farklılık ve başkalık söylemlerine rağmen (ve ne garip ki, bazen de bu söylemler yoluyla) cümle kendilikleri yontup tesviye, giderek de tasfiye etmekte olan bir süreci yaşıyoruz. Eğer bir çeşitlilik varsa, bu, farklı tektipleştirme usullerine müracaattan kaynaklanıyor olmalı. Bu süreçte, kendine evrensel süsü veren ve Mevcut Durum’dan azami istifadenin yolunu tutan Hegemonik Tikel, hakikaten Başka olana (yani Hasım ve/veya Rakip de olabilecek olana) hiçbir şekilde rıza ve tahammül göstermese de, işleyişine makul bir esneklik katmak, mantığına da meşrulaştırıcı bir düşünsel payanda temin etmek üzere, bir tür “farklılıklar oyunu”na müsaade etmekten, hatta bu oyunu, belli sınırlar ve kurallar dâhilinde, teşvik etmekten geri durmuyor. Çark, kendi-olmayanı kimliğinden edip kendine katarak esneye esneye dönüyor.</p>
<p>Başta Dil olmak üzere bir toplumun (öncelikle kendi toplumunun) kendine mahsus vasıflarını koruma ve sürdürme zaruretine dikkat çeken İngiliz şairi Eliot’ın 1945’te yani ikinci perdesi 1989’da açılan bu çağın tam başında söylediği bu sözlerden, bizim de kendi hesabımıza öğreneceğimiz şeyler olmalı. Globalleşme sürecinde, Avrupa sürecinde, Bolonya sürecinde… Türk Düşüncesi, Türk Eğitimi, Türk Şiiri… nereye gidiyor sorusu, kendimizden bihaber ve kendimize bigâne değilsek, acilen gündemimize oturmalı. Kendimize, adımıza, kendi adımıza sahip çıkmak gibi bir meselemiz varsa, Mevcut Durum’un haysiyet-kırıcı bir tarzda tektipleştirici işleyişinden ve onu meşrulaştırıp pekiştiren İdeoloji’nin artan nüfuzundan şikayet ediyorsak, bu meseleleri artık dert edinmemiz gerekiyor.</p>
<p>İlginçtir, Eliot yukarıdaki satırları İkinci Dünya Savaşı’nın sonu, dolayısıyla <em>Pax Americana</em>’nın tam da başlangıcı olan bir tarihte kaleme almış. Bu alıntının yer aldığı makale, “Şiirin Sosyal Görevi” başlığını taşıyor (T.S. Eliot, <em>Edebiyat Üzerine Düşünceler</em>, çev. S. Kantarcıoğlu, Paradigma yay., 2007). Başlıkta geçen “sosyal” ibaresini, bir toplumu tam da o toplum yapan her neler ise onların özlü ifadesi anlamında “millî” diye de anlayabiliriz, hatta belki de öyle anlamalıyız; zira, aynı makalede, “hiçbir sanatın şiir kadar ısrarlı bir şekilde milli olmadığını” vurgulayan Eliot’ın kendisidir. Keza, “her dilin şiirinde sadece o dili ana dili olarak konuşanların anlayabileceği unsurların olduğuna” işaretle Şiir’in “bir tek o dilde söylenebilecek ve başka dillerde ifadesi edilmesi zor olan” şeyleri ifade ettiğine dikkatimizi çeken, dahası “bir toplumda, daima, kendi zamanının ilerisinde, ona bağımlı olmaksızın yenilikleri hazmedebilen ve şiirden anlayan öncü bir grubun olması gerektiğini” vurgulayan yine Eliot’tır.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/bologna.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13096" title="bologna" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/bologna.jpg" alt="" width="240" height="240" /></a>Gitgide daha çok kanıksanır hale gelen dayatılmış bir normallik düzeninde yaşıyoruz.  Mütedavil cari normların icbarı ve teshiri altında, sersemletilen insanlar, içinde sürüklendikleri süreci norm-al sayıyor ve bu süreçle birlikte sürüklenmekten ekseriya memnun görünüyorlar. Mevcut İdeoloji, bu memnuniyetin derecesi ölçüsünde, olan-biteni kaçınılmaz, giderek de makbul ve arzuya şayan göstermekte fazlaca zorluk çekmiyor. Peki ama Şiir, bu İdeoloji’de delikler açabilir mi? Olanı başka türlü görmede, keza başka türlü olanı görmede bize yardımcı olabilir mi? Şiir; insanları Mevcut’a göre, Mevcut için ve Mevcut adına eğip-bükerek, yontup-tesviye ederek onları uygun ve elverişli bir biçime sokan ya da, Althusser’in diyeceği gibi, insanlar üzerinde Devletin İdeolojik Aygıtı (DİA) olarak biçimlendirici ameliyelerde bulunan hâlihazır eğitim düzeneğinde, tornasında, tezgâhında çatlaklar oluşturabilir mi? İnsanlar “Mevcut’tan Başka Türlü”yü Şiir’in açtığı yolda/n düşünebilir mi, düşleyebilir mi, hissedebilir mi?</p>
<p>Tarif ve analiz edilemediğinden, zapt edilip avuçlanamadığından, dahası para da etmediğinden, istiskal edilmek bir yana, yok farz edilip <em>konu-dışı, giderek de devre-dışı bırakılan</em>a (Şiir’in adlandırabileceği bir şeydir o!) zihnimizde, kalbimizde, dolayısıyla hayatımızda Şiir yoluyla bir yer açabilir miyiz? Globalleştikçe çivisi çıkan dünyamızda Şiir, alçalan şuur düzeyimizi yükseltici, azalan hassasiyetimizi arttırıcı, körelen hassalarımızı bileyici ve ayaklar altına alınan haysiyetimizi oradan tutup kaldırıcı bir etki yaratabilir mi? Başka türlü söylersek, Şiir, DİA olarak Eğitim’in zihinlerde, ruhlarda, hayatlarda yol açtığı tahribatı telafi edebilir mi? Ya da, Şiir, diyelim Avrupaî ölçekte Yüksek Öğrenim’in standardizasyonunu amaçlayan bir Bolonya Süreci’ne rağmen, bize mahsus olanı muhafaza ve geliştirme görevini bugün de yerine getirebilir mi? Ezcümle: Şiir, yontulmaktan bizi muhafaza edecek alternatif bir eğitim sağlayabilir mi?</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/arton33.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13097" title="arton33" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/arton33.jpg" alt="" width="300" height="388" /></a>Chuang Tzu (İ. Ö. 4. asır), bilge kişiyi, “yontulmamış kütük” olarak adlandırıyordu. Şiir, bilgeliğin kapılarını bize elbet aralayabilir ve kendimize dayatılan sınırlamaları fark ettirecek bir hassasiyeti bize elbet kazandırabilir. Ama… Ekranlara ve vitrinlere ayarlı olmayı çağdaş, temel “olma tarzı” olarak kanıksamış olan biz çok-bilmiş zamânelerin, önce, Şiir’le b/ilgilenme’yi şuurlu bir şekilde temel bir uğraş alanı olarak seçmesi gerekir. Bir kez bu yola girildiğinde ancak Çağdaş Eğitim’in “düşünsel ve duygusal sınırlamaları”nı fark edip aşmada Şiir’in neler sağlayabileceği hakkıyla anlaşılabilecektir. Ancak o zaman anlaşılabilecek bir diğer temel husus da varlıkla ilişkinin Dil<em>de</em> kurulduğudur – lisân ve/veya gönül olarak Dil<em>de</em>.</p>
<p>Ufku ve programı Mevcut’a hizmetle, Mevcut’u tahkimle, Mevcut’u takdisle mukayyet olan Mevcut Eğitim’in bizi, İdeoloji’de, “eğitilmiş özneler” olarak kurarken üstümüze saldığı etkilerin savuşturulmasında, keza “yontulmamış” bir yanımız kalmışsa hala onun korunup geliştirilmesinde, Şiir’in sunduğu imkân bize yardımcı olabilir. Kendi adına ve kendi adını düşünüp-düşlemekten geri durmayan “ad sahibi” fertler olarak temayüz etmede biz Şiir’den yardım umabiliriz. Şiir, Mevcut Durum’u koruyup sürdürmeye hizmet eden hâkim mantık-ve-işleyiş’in bir “dışı” veya bir “ötesi” olduğunu duyumsayabilmenin ve düş-ünebilmenin imkânı sağlayabilir bize. Bu imkân, bizi, dünyaya bakışımızı, dolayısıyla dünyaya karşı takındığımız tavrı gözden geçirmeye, giderek değiştirmeye yöneltebilir. Ama bu yöneltme, biz söz konusu bakış ve tavır değişikliğine <em>zaten yönelmiş ve hazır haldeysek</em>, ancak o zaman, –hakkıyla– gerçekleşebilecektir.</p>
<p>Evet, Şiir’in alternatif eğitimine sahiden kendimizi açtığımızda, Mevcut Durum’la ilişkimizde belirlenen duyuş-düşünüş şeklimiz ile yaşam tarzımızı gözden geçirmeye başlamamız, bu çağda, bu zamanda yaşıyor olmanın ne idüğüne kafa yormayı temel bir işimiz olarak kabul etmemiz, sonuç olarak da Durum’dan memnuniyete garkolmayı bırakarak bize dayatılanı reddetme ve “bu değil!” deyip “başka türlü olanı” aramaya başlamamız imkân dairesine girer. Keza, fert ve toplum olarak “kendi olma” meselesini baş araştırma konusu olarak önümüze koymamız da bu surette mümkün olur. O zaman, çeşitli yollardan bir “dünya birliği”ne doğru gidiyor görünen Çağcıl Süreç’te şu önemli soruyu da elbet kendimize sorarız: Avrupa standartlarında eğitim yapmamızı isteyenler, Avrupa standartlarında şiir yazmamızı da isteyecekler mi?</p>
<p>Şiir’den sağlanan alternatif eğitimi kastedercesine Eliot, bir başka yerde, “Eğitimin bir işlevi de yaşadığımız çağın düşünsel ve duygusal sınırlamalarından kurtulmada bize yardımcı olmasıdır” demektedir.  Bizi çağdaş, aşırı-çağdaş kılan yani bizi yaşadığımız çağa, bu çağ’daki Mevcut Durum’a sıkı sıkıya bağlayan, rapteden, çivileyen, zımbalayan, tıkan, hapseden, kapatan çağdaş, aşırı-çağdaş eğitimin demek ki çekivermeli kuyruğunu! Nietzsche, çevresindeki dummkopf zamânelere “Ben sizin için değil, gelecek çağdakiler için yazıyorum. Beni yüz yıl sonra anlayacaklar!” derken aşırı-çağdaş’ların zinhar anlamayacakları ve asla benimseyemeyecekleri çağ-aşırı bir konumdan sesleniyordu.</p>
<p>Eğitim, evet; ama hangi eğitim? Burada, eğitimde yatan eğilime dikkat etmek gerekiyor öncelikle. Hangi eğitim? Mesela bir Bolonya sürecinin, o sürece hâkim eğilimin belirlediği eğitim mi? Bu sürecinin veya buna benzer süreçlerin Türk Düşüncesi’yle, Türk Şiiri’yle, ezcümle bize mahsus olanla ilgisi nedir? Bize mahsus olan ne? Biz kimiz? Bugün, bu ve benzeri soruların hakkını yiyen ve bizi sahte veya tâlî sorularla meşgul eden bir ortam mevcut. Bugün, maalesef. Bunların, hakkı verilmiş bir biçimde, düşünülmesi, konuşulması ve tartışılması esasen alternatif eğitimin / alternatif eğilimin üstesinden gelebileceği bir görev.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK KİTAP, 01.02.2012)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/ozkangozel/bolonya-surecinde-turk-siiri/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8230;VE &#8216;KARABATAK&#8217; ÇIKTI!</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/ve-karabatak-cikti/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/ve-karabatak-cikti/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2012 19:28:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDEBİSTAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13074</guid>
		<description><![CDATA[Karabatak nefes kesen bir dalıştan sonra nihayet su yüzüne çıktı! Edebiyat dergiciliğinde yeni bir rüzgâr estirmesi beklenen dergi, edebiyatın yanı sıra güzel sanatlara da kanatlarını açıyor. Şiirden öyküye, denemeden gezi yazılarına, eleştiriden çevirilere, fotoğraftan illüstrasyona, sinemadan tiyatroya göz kamaştıran bir ufuk teklif ediyor seçkin okuruna. Röportajlarıyla da ses getireceğe benziyor Karabatak. Dergi ilk olarak mikrofonunu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Karabatak</em> nefes kesen bir dalıştan sonra nihayet su yüzüne çıktı! Edebiyat dergiciliğinde yeni bir rüzgâr estirmesi beklenen dergi, edebiyatın yanı sıra güzel sanatlara da kanatlarını açıyor. Şiirden öyküye, denemeden gezi yazılarına, eleştiriden çevirilere, fotoğraftan illüstrasyona, sinemadan tiyatroya göz kamaştıran bir ufuk teklif ediyor <span id="more-13074"></span>seçkin okuruna. Röportajlarıyla da ses getireceğe benziyor Karabatak. Dergi ilk olarak mikrofonunu Türk müziğine derin izler bırakan Timur Selçuk’a uzatıyor. Selçuk, “İnsanda su arayan bir yan kalmamış,” diyerek sanat insan ilişkisine yeni bir boyut kazandırıyor.</p>
<p><em><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/kara.bmp"><img class="alignleft size-full wp-image-13075" title="kara" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/kara.bmp" alt="" /></a>Karabatak</em>’ın yayın yönetmenliğini, edebiyat alanında olduğu gibi dergicilik alanında da önemli işler başarmış olan tecrübeli bir isim, şair – yazar A. Ali Ural yapıyor. Daha önce çıkarmış olduğu <em>Merdiven Sanat, Kitap Haber</em> ve <em>Merdiven Şiir </em>gibi yayınlarla edebiyatımıza ciddi katkılar sağlamış olan Ural, <em>Karabatak</em>’ta yetkin şair ve yazarların ürünlerine yer vermekle kalmıyor, her zaman olduğu gibi genç ve yeni kalemlere de kapılarını açıyor. İki ayda bir daldığı derinliklerden çıkması beklenen <em>Karabatak </em>muhtevasının yanı sıra grafik sanatçısı<em> </em>Sedat Gever’in<em> </em>estetik tasarımıyla da Türk okurunun beğenisine sunuluyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/ve-karabatak-cikti/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AYNA İNSAN</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/ayna-insan/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/ayna-insan/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2012 17:33:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDEBİSTAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13069</guid>
		<description><![CDATA[Ayna İnsan Şiir, Edebiyat, Kültür Sanat Dergisi  2012 Ocak, Şubat, Mart /2. Sayısıyla okurla buluşuyor. Bu sayımızda Prof.Dr. İskender Pala ile yazma süreci, roman ve son yayımlanan kitabı “OD” u konuştuk. Derginin 2.sayısında Semiha Kavak, Gönül Yonar, Ufuk Gökmeriç, deneme ve inceleme yazılarıyla, Cengiz Kara öyküyle, Nihan Işıker Furuğ Ferruhzad’tan çeviri şiirle, Abdullah Eraslan, Akide [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ayna İ</strong><strong>nsan Ş</strong><strong>iir, Edebiyat, Kültür Sanat Dergisi  2012 Ocak, Ş</strong><strong>ubat, Mart /2. Sayısıyla okurla buluş</strong><strong>uyor.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Bu sayımızda Prof.Dr. İ</strong><strong>skender Pala ile yazma süreci, roman ve <span id="more-13069"></span>son yayımlanan kitabı “OD” u konuş</strong><strong>tuk. Derginin 2.sayısında Semiha Kavak, Gönül Yonar, Ufuk Gökmeriç, deneme ve inceleme yazılarıyla, Cengiz Kara öyküyle, Nihan Iş</strong><strong>ıker Furuğ</strong><strong> Ferruhzad’tan çeviri ş</strong><strong>iirle, Abdullah Eraslan, Akide Ufuk Türkeli, Ayş</strong><strong>e Keskin, Burcu Yalkın, Fatih Yavuz Çiçek, İ</strong><strong>shak Altundağ</strong><strong>, Kubilay Bürgan, Mert Öztürk, Naime Erlaçin, Ömer Faruk Hatipoğ</strong><strong>lu, Seyit Pelitli ş</strong><strong>iirleriyle yer aldılar.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Ayna İ</strong><strong>nsan; İ</strong><strong>z Bırakan Ş</strong><strong>airler bölümünde Türk ş</strong><strong>iirinin uç beylerinden İ</strong><strong>lhan Berk’i andı.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İ</strong><strong>çindekiler</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-13070" title="aynadergi" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/02/aynadergi-215x300.jpg" alt="" width="215" height="300" />Ayna İ</strong><strong>nsan/Sunuş</strong><strong>: Renklerin Dilinden Anlamı Görmek<br />
Semiha Kavak: Devrimci Hamlelerin Ş</strong><strong>iiri: Manifestolar<br />
Söyleş</strong><strong>i: Ayna İ</strong><strong>nsan Sordu, Prof. Dr. İ</strong><strong>skender Pala Yanıtladı<br />
Ufuk Gökmeriç: Ş</strong><strong>iirde Öyküleme Sorun Olabilir mi?<br />
Cengiz Kara: Çinekoplar/Öykü<br />
Gönül Yonar: Kendine Yolculuğ</strong><strong>un Adı: Siddharta<br />
İ</strong><strong>z Bırakan Ş</strong><strong>airler: İ</strong><strong>lhan Berk</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Ve ş</strong><strong>iirleriyle<br />
Naime Erlaçin : Çatı<br />
Abdullah Eraslan : Sevinçsizlik<br />
Akide Ufuk Türkeli : Temmuz Korkusu<br />
Ayş</strong><strong>e Keskin : Ömür Takvimi<br />
Burcu Yalkın : Hesap<br />
Fatih Yavuz Çiçek : Ayna ve Gölgeler<br />
İ</strong><strong>shak Altundağ</strong><strong> : Karabeyaz<br />
Nihan Iş</strong><strong>ıker : Çeviri Ş</strong><strong>iir/Furuğ</strong><strong> Ferruhzad/Gecede Buluş</strong><strong>ma<br />
Ömer Faruk Hatipoğ</strong><strong>lu : Ölürsem<br />
Seyit Pelitli : Her Aş</strong><strong>k Acildir<br />
Kubilay Bürgan : Ş</strong><strong>izofren(im)<br />
Mert Öztürk : Ş</strong><strong>izofrensiz Kovalamaca</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Ayna İ</strong><strong>nsan dergisinin temin edilebileceğ</strong><strong>i yerler;</strong><br />
<strong><br />
Ayna İ</strong><strong>nsan 2.Sayısı  Ankara&#8217;da Kurtuba Kitabevi, Turhan Kitabevi, İ</strong><strong>mge Kitabevi, İ</strong><strong>stanbul&#8217;da Beyoğ</strong><strong>lu Mephısto, İ</strong><strong>zmir&#8217;de Kemeraltı Kitapçı Musap, Antalya&#8217;da AKSAV, Bursa&#8217;da ASA Kitabevi,  Giresun&#8217;da Truva Kitap Cefe Sanatevi, Mersin&#8217;de Tekağ</strong><strong>ağ</strong><strong>aç Kitabevi ve Ütopya Kültür Merkezi&#8217;nden, Trabzon&#8217;da Trabzon Sanat Evi&#8217;nden temin edilebilir.<br />
</strong><strong> </strong><strong><br />
Ayna İ</strong><strong>nsan İ</strong><strong>letiş</strong><strong>im : </strong>aynaveinsan@gmail.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/ayna-insan/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;KAYIP BESMELE&#8221; SİYAMİ ERSEK&#8217;TE</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/sibeleraslan/kayip-besmele-siyami-ersekte/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/sibeleraslan/kayip-besmele-siyami-ersekte/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Feb 2012 15:03:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SİBEL ERASLAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13062</guid>
		<description><![CDATA[Bugün Mevlid Kandili, Hz. Peygamber’in (sav) dünyaya teşrif ettiği gün&#8230; O, Rahmeti gazabını aşmış Rabbimizin, merhametiyle müsemma son elçisidir&#8230; Kemalini “rahmet”le ışıldatan büyük bir ikramın muhatabıyız, tüm insanlık alemi olarak&#8230; Kuranı Kerim’in dediğine göre; “içimizden birisidir” Peygamber ve “bize çok düşkün” olmasıyla namlıdır. Prof. Süheyl Ünver: “Kalbinizde öyle bir yer olsun ki, oraya hiçbir üzüntü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bugün Mevlid Kandili, Hz. Peygamber’in (sav) dünyaya te</strong><strong>ş</strong><strong>rif etti</strong><strong>ğ</strong><strong>i gün&#8230;</strong> O, Rahmeti gazabını aşmış Rabbimizin, merhametiyle müsemma son elçisidir&#8230; Kemalini <strong>“rahmet</strong>”le ışıldatan büyük bir ikramın muhatabıyız, tüm insanlık alemi olarak&#8230; Kuranı Kerim’in dediğine göre; “<strong><em>içimizden birisidir</em></strong>” Peygamber <span id="more-13062"></span>ve “<strong><em>bize çok dü</em></strong><strong><em>ş</em></strong><strong><em>kün</em></strong>” olmasıyla namlıdır.</p>
<p><strong>Prof. Süheyl Ünver: “<em>Kalbinizde öyle bir yer olsun ki, oraya hiçbir üzüntü ve sıkıntı girmesin</em></strong>” deyivermişti elindeki minyatürlerle uğraşırken. Birden durup, gözlüklerinin üzerinden bakarak, kendini dikkatle izleyen küçük kızı Gülbün’e (Mesera) kalpteki benekten bahsetmişti&#8230; Kalpteki siyah ve narin bir benektir <strong><em>“Süveyda</em></strong>”ki; o kalp beneğinin, insanın tüm hakikatini içerdiğini söyler arifler&#8230; Sevgili Efendimiz de alemlerin süveydasıdır. Onun sevgisi, dünyalık tüm nizaları, çekişmeleri, siyasetleri, hesaplaşmaları dışarıda bırakır&#8230;</p>
<p>“<strong>Ki</strong><strong>ş</strong><strong>i sevdi</strong><strong>ğ</strong><strong>iyledir</strong>”. Mevlit Kandili vesilesiyle, Hz. Peygamberimizi (sav) yeniden hatırladığımız gibi, anne babalarımızı, yetişmemizde hakkı emeği olan öğretmenlerimizi, gurbetteki kardeşlerimizi, evladımızı, dostlarımızı, çocukluk günlerimizden itibaren geçtiğimiz tüm yolları hatırlayacağız. Çünkü sevmek ve hatırlamak, geniş zamanlıdır, coşkusu kadar hüznüyle de galiptir benliklere. Bütün sevdikleriniz, Peygamberin âbâsı altındadır&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Ben kalbimin yerini bilmezmişim meğer, babamı kollarımda hastaneye yatırana kadar. Göğsümün sol yanında küçük bir uzuvmuş sanırdım, onu. Ellerimde, telaştan birbirine dolanan ayak bileklerimde, saç tellerimin uçlarında bile atarmış oysa kalbim, <strong>Siyami Ersek Hastanesi’</strong>nde babamı beklerken öğrendim&#8230; O hastanede ikmal ettim şu meşhur çocukluk ezberimiz olan Amentüyü, Allah’ı, Melekleri ve Kitapları, Resulleri ve Ahiret Gününü, ezberden hakikate taşıyan bir mekan oldu benim için&#8230; <strong>Ba</strong><strong>ş</strong><strong>hekim Prof. </strong><strong>İ</strong><strong>brahim Yekeler</strong>, dünyanın en büyük sanatı olan insanla ve şaheser mahiyetindeki kalp ile uğraşan bir mihmandar. Her milletten, her yaştan, her cinsten insanın kalbiyle hemhal olan bir şifa yurduna çevirmiş idealist ekibiyle Siyami Ersek Hastanesi’ni. Prof. Yekeler de tıpkı Prof. Ünver gibi, kalbin özündeki beneğe rikkat eden sanatkarlardan<strong>, in</strong><strong>ş</strong><strong>ırah</strong> suresini tefsir ediyor &#8230;</p>
<p>Başarıyla geçen kalp ameliyatından sonra <strong>Prof. </strong><strong>Ş</strong><strong>ahin Uçar</strong>’ı, Siyami Ersek’teki odasında ziyaret etmiştim, geçenlerde konuştuk. 1973’te kaleme aldığı <strong>Kufi Besmele</strong>’sini ararmış meşhur hat üstadı. 73’te yazdığı bu mükemmel hatt-ı şerif ile <strong>Prof. Kaya Bilgegil</strong>’in dikkatini çekmiş ve aynı hattın bereketiyle asistanlığa adım atmış Prof.Uçar&#8230; Her nasılsa yıllar sonra eskizlerini ararken, dostu Prof. Yekeler kendisine telefon açmış; müzehhibe ablası <strong>Edibe Yekeler</strong>’in meşhur Kufi Besmele’sini tezhib etmek istediğini söylemiş. Meğerse İbrahim Bey, yazıldığı günlerde Kufi Besmele’nin fotokopisini çektirmiş. İyi ki de böyle yapmış. Yıllar sonra Besmelesine tekrar kavuşmak, Prof. Uçar için “<strong>basübadelmevt”</strong>, ölümden sonra diriliş gibi olmuş&#8230; Yekeler böyle birisi işte; ölüm/dirim geçer güzel ellerinden&#8230;</p>
<p>Siyami Ersek Hastanesi’ndeki “<strong><em>hezarfen</em></strong>”lerden birisi de <strong>Doç. Dr. Ay</strong><strong>ş</strong><strong>e Emre. “<em>Kalp, Yüre</em></strong><strong><em>ğ</em></strong><strong><em>ini Ferah Tut</em></strong>” adlı kitabı, masamda bana bakıyor. “<strong><em>Kendine hayrı olan insan, enerjisini özgürce, yaratıcı ve anlamlı bir </em></strong><strong><em>ş</em></strong><strong><em>ekilde yönlendirebilir, evrenin ona kar</em></strong><strong><em>ş</em></strong><strong><em>ı de</em></strong><strong><em>ğ</em></strong><strong><em>il, onun için var oldu</em></strong><strong><em>ğ</em></strong><strong><em>unu görür ve Tanrı’nın sevgisine sı</em></strong><strong><em>ğ</em></strong><strong><em>ınarak ya</em></strong><strong><em>ş</em></strong><strong><em>amını olabildi</em></strong><strong><em>ğ</em></strong><strong><em>ince onurlandırır</em></strong>” diyor Emre&#8230; Tüm bu modern kelimelerle yeniden kurduğu cümle; geleneğimizdeki “<strong><em>Ho</em></strong><strong><em>ş</em></strong><strong><em>ça bak zatına”</em></strong> nefesini terennüm ediyor. Kalp mütehassıslığı, onları, modern zamanların yeni arifleri kılmış olsa gerek&#8230;</p>
<p>Bir Mevlit Kandili’nde, kalbinizi dinlerken, orada tüm sevdiklerinizi yeniden bulmak ne güzel! Kayıp bir Besmele’nin yeniden ortaya çıkışı gibi&#8230;</p>
<p><strong>(STAR, 04.02.2012)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/sibeleraslan/kayip-besmele-siyami-ersekte/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SANAT VE KURAM&#8230; KÜRE&#8217;DEN</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/sanat-ve-kuram-kureden/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/sanat-ve-kuram-kureden/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Feb 2012 19:42:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDEBİSTAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12229</guid>
		<description><![CDATA[Küre Yayınları, sanat kuramıyla ilgili Batı’da son asırda meydana gelen düşünce değişiminin antolojisini yayınladı. Charles Harrison ve Paul Wood’un Art in Theory 1900-2000 an anthology of changing ideas adlı eserinin 2003 tarihli ikinci baskısından Sanat ve Kuram 1900-2000 Değişen Fikirler Antolojisi adıyla Sabri Gürses tarafından çevrildi. 20. yüzyılda görsel sanatlarıın kuramlarına dair kapsamlı bir derleme [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Küre Yayınları, sanat kuramıyla ilgili Batı’da son asırda meydana gelen düşünce değişiminin antolojisini yayınladı.</p>
<p><strong>Charles Harrison</strong> ve <strong>Paul Wood</strong>’un <strong>Art in Theory 1900-2000 an anthology of changing ideas</strong> adlı eserinin 2003 tarihli ikinci baskısından <strong>Sanat ve Kuram 1900-2000 Değişen Fikirler Antolojisi</strong> adıyla <strong>Sabri Gürses</strong> tarafından çevrildi.</p>
<p>20. yüzyılda görsel sanatlarıın kuramlarına dair kapsamlı bir derleme olan <strong>SANAT VE KURAM</strong>, sanatçıların yanısıra eleştirmenlerin, filozofların ve politikacıların da metinlerini içeriyor.</p>
<p>Bu metinler, “modern düşünce”nin tarihini ve gelişimini belgeleyecek ve temsil edecek nitelikte olan metinler arasından özenle derlenmiş.</p>
<p>Kronolojik olarak düzenlenen eserde, sembolizmin mirasından postmodernizme kadar sanat alanında yaşanan tartışmalar sekiz ana kısım halinde ele alınmış. Her bir kısım, ilgili dönemdeki uygulamalarda yaşanan başlıca gelişmeleri ve kuramsal kaygıların ana hatlarını, çağdaş dünyada etkin politik ve ekonomik güçlerle karşılıklı etkileşimlerini değerlendiren bir giriş yazısı ve ele alınan konuya esas teşkil eden bir denemeyle başlatılmış.</p>
<p><strong>SANAT ve KURAM</strong>’ı okurken, sanat olgusunu ve ilgili uygulamaları akılda bulundurmak gerekiyor. Bu ise, sadece resimlerin konularını hatırlamayı değil, nesne ve yüzeylerin ayırt edici özelliklerini tanımayı beraberinde getiriyor.</p>
<p><strong>SANAT ve KURAM</strong> antolojisi en çok da, onu sadece sanat tarihi incelemesi için bir kaynak olarak değil, aynı zamanda modern sanatın birinci elden deneyimine eşiklik ve eşlik eden bir birikimi sunduğundan, konunun ilgililerine, kitabın iyisini okuyanlara yararlı olacaktır.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com">www.edebistan.com</a></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/11/sanatkitap.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-12230" title="sanatkitap" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/11/sanatkitap-219x300.jpg" alt="" width="219" height="300" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/sanat-ve-kuram-kureden/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÖZKAN GÖZEL&#8217;DEN YENİ KİTAP: VARLIKTAN BAŞKA&#8230;</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/ozkan-gozelden-yeni-kitap-varliktan-baska/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/ozkan-gozelden-yeni-kitap-varliktan-baska/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Feb 2012 18:33:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>CEMAL ŞAKAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12867</guid>
		<description><![CDATA[“BAŞKASI METAFİZİKTİR” Özkan Gözel’in Emmanuel Levinas (1906-1995) üzerine yaptığı doktora çalışması Varlıktan Başka – Levinas’ın Metafiziğine Giriş adıyla İthaki Yayınlarca kitaplaştırıldı. Fransızca olarak yazılan tez, Gözel tarafından Türkçeye çevrilmiş ve ‘kısmi müdahale ve ilavelerle zenginleştirilerek’ kitaplaştırılmıştır. Kitap Varlık ve Öte/ki; Başkalık ve Aşkınlık ve Etik Öznelik adlı üç ‘kesim’den oluşmaktadır. I. Kesim’de, Levinas’ın gençlik dönemi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“BAŞKASI METAFİZİKTİR”</strong></p>
<p>Özkan Gözel’in Emmanuel Levinas (1906-1995) üzerine yaptığı doktora çalışması <em>Varlıktan Başka – Levinas’ın Metafiziğine Giriş</em> adıyla İthaki Yayınlarca kitaplaştırıldı. Fransızca olarak yazılan tez, Gözel tarafından Türkçeye çevrilmiş ve ‘kısmi müdahale ve ilavelerle zenginleştirilerek’ kitaplaştırılmıştır. <em></em></p>
<p>Kitap <em>Varlık ve Öte/ki; Başkalık ve Aşkınlık</em> ve <em>Etik Öznelik </em>adlı üç <span id="more-12867"></span>‘kesim’den oluşmaktadır. I. Kesim’de, Levinas’ın gençlik dönemi çalışmalarına odaklanılmaktadır. II. Kesim’de, Bir metafizik olarak etiğin şekli ve şemali belli, net bir iddia ve belirgin bir söylem olarak ortaya çıktığı dönem ele alınırken; III. Kesim’de, onun düşüncesinin nihai bir forma kavuştuğu son dönem üzerinde durulmakta ve etik öznelik meselesi ele alınmaktadır.</p>
<p>Almanya’ya Husserl için giden Levinas, orada Heidegger’i keşfeder ve <em>Varlık ve Zaman’</em>ı çoşkuyla karşılar. Bu iki filozof Levinas’ın felsefi kariyerinde silinmez izler bırakır. Ancak Heidegger’in Nasyonal Sosyalist Parti’ye katılmasıyla birlikte, Levinas düşüncesinde temelli değişmeler meydana gelir ve Heidegger’in varlık felsefesine tam anlamıyla aykırı ve karşıt bir mecraya girer. Aslında bu yol ayrımı Levinas’ı; başından beri varlık sorununun hakimiyeti altında gelişmiş tüm Batı felsefesini eleştirmeye kadar götürür. O, asıl ayrımın varlık ve hiçlik ya da var olmakla var olmamak arasında değil de, varlık ile öte arasında olduğunu söyler.</p>
<p>Bilindiği gibi başkası/öteki Levinas felsefesinin doğup beslendiği kritik eşiktir. Levinas’ın “ilk felsefe” olarak gördüğü ve metafizikle bir tuttuğu etik, tam da ötekinin gündeme geldiği bu noktada anlam kazanır. Burada temel soru, “massedilemeyen, indirgenemeyen, temsil edilemeyen, dolayısıyla hep kendisi olarak kalan” başkası ile ilişkinin ne şekilde olacağıdır.  Özkan Gözel’in de vurguladığı üzere Levinas, etiği tarif ederken, varlıkta çakılı kalmanın aksi istikametinde gerçekleşen “varlıktan-soyunma” olayını öne çıkarır. Varlıktan-soyunma, soyut düşünüm düzeyinde değil de başkasına yakınlık, ona karşı sorumluluk ve çıkar-gözetmezlik gibi somut durumlarda gerçekleşir. Filozofa göre, varlığı aşmanın ya da ondan soyunmanın yegane yolu ötekiyle müşahhas karşılaşmadır ki bu da yüze ilişki olarak etikte vuku bulabilir ancak.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/varliktanyazi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-12868" title="varliktanyazi" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2012/01/varliktanyazi-195x300.jpg" alt="" width="195" height="300" /></a>Levinas, başkasıyla karşılaşmayı ya da onunla ilişkiyi etik bir temelde anlar. Ona göre başka/sı her halükarda bana aşkın olandır ve bu durumda başka/sı olanla kurulan ilişki, aynı zamanda aşkın olanla kurulan ilişkiyi ifade eder. Levinas için aşkın olan, öte olan; varlığın ya da bir başka ifadeyle ontolojik olanın ötesidir. Yalnız, Levinas’ta aşkınlığın, etik somutluk içerisinde, yani ben-başkası ilişkisinin müşahhas ve şahsi yapısı içerisinde gerçekleştiğini vurgulamak gerek. Ayrıca, özneyi özgürlükten ve bilinçten hareketle tarif eden Batı felsefesinin genel eğilimin aksine olarak, Levinas’ın özneliğin tarifinde sorumluluğu merkeze aldığına işaret etmek önem arz etmektedir.</p>
<p>Başkasının başkalığını, ben’im ölçülerime göre olmayışıyla açıklayan Levinas’ın buradaki ilişkiyi etik temelli kurması, yaşadığı Nazi dehşetiyle de ilgili olmalıdır. Dahası Mösyö Chouchani ile birlikte yaptığı Talmud okumaları da, onun felsefesini etik temelli kurmasında pay sahibidir. Çünkü, Gözel’in ifadeleriyle, “Etik ilişkide başkası, karşımızda duran, ihtiyaçları olan, yüzünün ifadesiyle bana “Öldürmeyeceksin!” diyen başkasıdır, “yoksul”dur, “yetim”dir, “yabancı”dır o. Yoksa o, sözgelimi Hegel’deki, Husserl’deki ya da Sartre’daki gibi düşüncede, tasavvurda, tahayyülde varolan ya da varsayılan başkası değildir, mesela <em>alter ego</em> değildir.” Beşerin, ancak ötekine açılarak insanlaşabileceğinin varsayıldığı bir etik anlayışıdır Levinas’ınki. Bu ötekine açılma, dolayısıyla varlığı aşma soyut, düşünümsel, ideal ya da ideel bir durumu ifade etmez. Özkan Gözel’e göre, Levinas felsefesinde, varlıktan soyunmuş, kendisinden çıkmış kimse, Kutsi Olan’a yönelmiş etik öznedir ve etik özne, veli figürüne yakınsar, giderek onu ifade eder.</p>
<p>Bir bakıma, Levinasçı etik, kişinin ötekiyle ilişkisinde onu kendine tercih ve takdim etmesi anlamında tasavvuftaki “îsar” kavramını çağrıştırmakta; dahası, ötekiyle somut ve dolaysız ilişkinin gerekli kıldığı diğergam bir faaliyet olarak “verme” (<em>donner</em>) de “infak” kavramını akla getirmektedir. Bununla birlikte, tasavvufla olan bu benzerliği daha öteye taşımak kuşkulu görünmektedir; sözgelimi, varlıktan sıyrılma, kendinden çıkma gibi Levinasçı kavramlarla “fenâfillah” arasında bir ilişki kurmak güçtür: zira Levinasçı düşünce, ‘ayrılık’ temelli bir düşüncedir. Buna göre, ben başka/sı’nda massolmaz hiçbir şekilde; o, başkasına yaklaşmakla birlikte hep kendi olarak yani ayrı olarak kalır. Sonuçta, Levinasçı etik, birleşmeyi değil de “ayrılık içre yakınlığı” varsayar: Bir olma, aynı olma, kaynaşma gibi haller burada hiçbir şekilde söz konusu edilemez. Dolayısıyla, Levinas’ın “mutlak manada öteki” olarak adlandırdığı Tanrı ile birleşme, O’nda massolma gibi bir düşünce onun etik ‘teoloji’sine kökten yabancıdır. Hemen ilave edelim ki Levinas’a göre Tanrı ile ilişkinin en ayrıcalıklı yolu öteki ile yani fakru zaruret içerisindeki kimse ile kurulan ilişki anlamında etiktir.</p>
<p>Nazi dehşetini yaşamış olan Levinas için etik özne, “mahrumiyet, fakr ve acziyet içindeki başkası karşısında, onun soran, sorgulayan, cevap bekleyen bakışları altında “<em>Var olmaya hakkım var mı?”</em> sorusunu kendisine soran, bu surette de kendini, tuttuğu konumu, yeri, mevkiyi, kısacası topyekûn varlığını ve varlıkta yer tutmanın meşruiyetini sorgulayan kimsedir.” Zamanlar, coğrafyalar, insanlar farklı olsa da dünyanın yaşadığı dehşet hiç değişmemektedir. Burada önemli olan yaşanan dehşet karşısında insanın akıl ve ruh sağlığını kaybetmeden sahih sorular sorabilmesi ve insanları sahih bir ortak paydaya çağırabilmesidir. Etiği felsefenin temeline yerleştiren Levinas’ın bunu ne kadar yapabildiği öncelikle felsefecilerin tartışmalarıyla belirginlik kazanacaktır.</p>
<p>Son olarak, Gözel’in kullandığı Türkçeye değinmekte yarar olduğunu düşünüyorum; çünkü onun kullandığı dil, ülkemizde felsefeyle uğraşanlar, özellikle felsefe metinleri çevirenler için bence örnek niteliktedir. Osmanlı Türkçesinden ve dahi kadim Türkçeden bihaber feylosoflar, kelime uydurmak zorunda kalmaktadırlar. Herhangi bir tarihsel anlam yükü, çağrışım ve nüans taşımayan bu uydurulmuş kavramlarla felsefe yapmak zorunda kalanlar ve onların takipçileri için felsefe bir kat daha zorlaşmaktadır. Oysa Gözel, hem genişlik hem de derinlik bakımından sahip olduğu dil vukufiyeti sayesinde, Levinas’ı rahatlıkla bizim dilimizle telif edebilmiştir. Kitap bu yanıyla Türkçeyi bir kabile dili olarak gören; bunun yanısıra Türklerin göçerliğine atıf yaparak Türkçenin fiil yüklü bir dil olduğunu, dolayısıyla bizden, büyük filozof çıkmadığı/çıkamayacağı saptamalarına da bir cevap niteliğindedir.</p>
<p>Özkan Gözel, Levinas felsefesinde merkezi bir rol oynayan başkalık,  anlam, duyarlık ve öznelik kavramları etrafında bir tartışmayı açmış bulunmaktadır. Türkiye’de Levinas üzerine kitaplık çapta yapılmış ilk çalışma olan <em>Varlıktan Başka </em>şimdi yankısını bulmayı bekliyor.</p>
<p><strong>(YENİ ŞAFAK KİTAP, 05.01.2012)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/ozkan-gozelden-yeni-kitap-varliktan-baska/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HAYRİYE</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/yusufkenan/hayriye/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/yusufkenan/hayriye/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Jan 2012 16:48:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>YUSUF KENAN HASENOĞLU</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13003</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Yaşlı şairlerin okuyup sevdiği biriysen, hele alenen destekliyorlarsa kendinden hemen şüphe duymalısın, yanlış sapağa girmişsin. Ama adı sanı duyulmamış genç insanlar, hatta şiiri bile sevmezken sana denk gelip şiiri sevmeye başlıyorsa, ama bu sevgide hep şüphe duyuyorsa, düşman olmakla dost olmak arasında bocalıyorsa sürekli, işte yazdığın o şey şiirdir. Şüphe uyandırıyorsam var hissederim kendimi.&#8221; Yukarıdaki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>&#8220;</em><em>Yaşlı</em><em> </em><em>şairlerin</em><em> </em><em>okuyup</em><em> </em><em>sevdiği</em><em> </em><em>biriysen</em><em>, </em><em>hele</em><em> </em><em>alenen</em><em> </em><em>destekliyorlarsa</em><em> </em><em>kendinden</em><em> </em><em>hemen</em><em> </em><em>şüphe</em><em> </em><em>duymalısın</em><em>, </em><em>yanlış</em><em> </em><em>sapağa</em><em> </em><em>girmişsin</em><em>. </em><em>Ama</em><em> </em><em>adı</em><em> </em><em>sanı</em><em> </em><em>duyulmamış</em><em> </em><em>genç</em><em> </em><em>insanlar</em><em>, </em><em>hatta</em><em> </em><em>şiiri</em><em> </em><em>bile</em><em> </em><em>sevmezken</em><em> </em><em>sana</em><em> </em><em>denk</em><em> </em><em>gelip</em><em> </em><em>şiiri</em><em> </em><em>sevmeye</em><em> </em><em>başlıyorsa</em><em>, </em><em>ama</em><em> </em><em>bu</em><em> </em><em>sevgide</em><em> </em><em>hep</em><em> </em><em>şüphe</em><em> </em><em>duyuyorsa</em><em>, </em><em>düşman</em><em> </em><em>olmakla</em><em> </em><em>dost</em><em> </em><em>olmak</em><em> </em><em>arasında</em><em> <span id="more-13003"></span></em><em>bocalıyorsa</em><em> </em><em>sürekli</em><em>, </em><em>işte</em><em> </em><em>yazdığın</em><em> </em><em>o</em><em> </em><em>şey</em><em> </em><em>şiirdir</em><em>. </em><em>Şüphe</em><em> </em><em>uyandırıyorsam</em><em> </em><em>var</em><em> </em><em>hissederim</em><em> </em><em>kendimi</em><em>.&#8221; </em></p>
<p>Yukarıdaki alıntı Hayriye Ünal&#8217;ın 2010 baskılı &#8220;Gerekli Açıklama&#8221; kitabı üzerine Hece dergisinde yayınlanan söyleşiden alınma. Bu satırları, Hayriye Ünal şiiri karşısındaki tutumumu ortaya çıkarmak, söz konusu şiiri nasıl karşılayabileceğimin yollarını aramak için kullanacağım. Elbette şairin anlattığı gibi bir genç değilim yani şiiri Hayriye Ünal ile sevmeye başlamış değilim. Şiiri seven, okuyan ve öğrenen biri olarak karşılaşıyorum Hayriye Ünal şiiriyle, aslında Hayriye Ünal&#8217;ın kendisiyle demeliyim. Hayriye Ünal&#8217;ı tasavvurumda bir yere konumlandırmaya çalışırken, kendisinin ifade ettiği gibi düşman olmak dost olmak kadar kesin durumlara yöneltmiyor karşımdaki portre. Tereddütlerle, şüphelerle bu yazıya başlıyorum.</p>
<p>Bu yazının başlığını şairin önadından oluşan tek bir kelime olarak tercih edişimin nedenleri var. En öndeki neden, şairin soyadının onun için fazlalık olduğunu düşünmem. Şairi ifade etmesi yönüyle &#8220;Ünal&#8221;ın fazlalık olduğunu, gereksiz olduğunu düşünüyorum. Bu soyadı, hem lafı uzatıyor hem de bir &#8220;soy&#8221;a ulamış oluyor şairi. Belki başkaları için böyle bir konudan söz açılamaz. Ancak &#8220;Hayriye&#8221; için bu gerektir diyorum ben.</p>
<p>Beni rahatsız eden, bu şiire karşı güvensizlik telkin en önemli öge; şiirdeki göndermelerin belirgin ve kesin bir bağlama/nokta-i nazara bağlı olmayışı. Okuduklarını, başka metinleri Hayriye Ünal şiirinde/dünyasında bir yerlere yerleştirilmiş, konumlandırılmış görüyoruz. Ancak bu neye göre böyle yapılmış? Yukarıdaki alıntıyı yaptığım söyleşi de şu ifadeye de yer vermiş şair: &#8220;<em>&#8216;</em><em>Babaya</em><em> </em><em>mühürlenmek</em><em>&#8216; </em><em>diye</em><em> </em><em>bir</em><em> </em><em>kavram</em><em> </em><em>var</em><em>, </em><em>hristiyanî</em><em> </em><em>bir</em><em> </em><em>kavram</em><em> </em><em>olarak</em><em> </em><em>oğlun</em><em> </em><em>Tanrıyla</em><em> </em><em>ilişkisini</em><em> </em><em>anlatıyor</em><em>. </em><em>Fakat</em><em> </em><em>biz</em><em> </em><em>bunu</em><em> </em><em>her</em><em> </em><em>baba</em><em>-</em><em>evlat</em><em> </em><em>için</em><em> </em><em>uyarlayabiliriz</em><em>. </em><em>Babanın</em><em> </em><em>mührünü</em><em> </em><em>kırmak</em><em> </em><em>gerekiyordu</em><em>.&#8221;</em> Bu cümleleri okuduğumda hemen şunu sordum niye bunu her baba-evlat için uyarlayabiliriz? O uyarlama işine razı olan &#8220;biz&#8221; kim acaba? Bu şiirin merkezinde, &#8220;merkezsiz bir ben&#8221; olarak Hayriye Ünal var. Ölçütler, &#8220;hükümler mecellesi&#8221;, kelimelerin mana yükü, iyinin doğrunun ve güzelin ne olduğu; Ünal&#8217;ın avuçlarının içinde. Göndermelerin onun dünyasında nereye değdiğini bilmek imkansız, gönderme yapılan metinlerin ve isimlerin peşinde yolumuzu kaybedebiliriz. Elbette, donanımlı/donanımsız olmakla alakalı bir durumdan söz etmiyorum; bu şiirin, &#8220;aynı suda iki kere yıkanılma&#8221; imkanı olmayan bir nehir olduğunu hissediyorum. Bu durumun, bu şiirin iddiasını boşa çıkarma ihtimali dürtüklüyor beni, tereddüt etmekten alamıyorum kendimi.</p>
<p>Benim yukarıdaki rahatsızlığımı çeşitli yollarla ve biçimlerle Hayriye Ünal&#8217;a yöneltildiğini gördüm. Hemen söyleyeyim ki bu doğrudan doğruya şairin şahsıyla alakalı bir konu. Kişiselleştirmeye açık, hatta edebiyat-dışı bir yönelime neden olabilecek bir yapısı var. Aklımdaki soruyu gayet açık bir şekilde ortaya koymak istiyorum: Hristiyanî bir kavramı ya da başka bir kavramı, imgeyi Hayriye Ünal kim olarak kullanıyor? &#8230;&#8217;dan öğrendim cümleyle bakmak istiyorum burada. Bir metin var, bu metin arkasındaki yazar kim, bu yazarın arkasındaki insanlar/toplum kim?</p>
<p>Dediğim gibi Hayriye Ünal&#8217;ın bende güvensizlik telkin eden bu durumu, çeşitli yollarla, biçimlerle eleştiri olarak kendisine yöneltildiğini gördüm. Dergâh ve Fayrap dergilerinde Murat Güzel, Sezai Karakoç&#8217;tan aldığı &#8220;Hükümler Mecellesi&#8221; kavramı etrafında Hayriye Ünal şiirine &#8220;Ademin Kızlarından Biri&#8221; kitabındaki şiirler merkezinde eleştiriler yöneltti. Murat Güzel&#8217;in bir tespitini ben de benimsiyorum: Sezai Karakoç, söz konusu eleştiride İlhan Berk&#8217;i, kendi müslümanlığından, inancından yola çıkarak değil, herhangi bir &#8220;tekvin teorisi ve ona dayalı bir hükümler mecellesi&#8221; olmadığı için eleştirmiş ve bu yüzden İlhan Berk&#8217;i insanın kainattaki yerini arayan ama bulmaya niyeti olmayan bir tutumla eleştirmişti. Murat Güzel&#8217;in, bunu Hayriye Ünal için söylemesi anlamlı geliyor bana.</p>
<p>Ancak burada Hayriye Ünal&#8217;ın &#8220;Hükümler Mecellesi&#8221; ve Çok Sesli Şiir yazısındaki şu cümle düşüyor zihnime: &#8221; Eleştiri kisvesi altında adam asmaca oyunun bir yansıması da var elbette.&#8221; Ünal&#8217;ın bu cümlesinin yanına, Murat Güzel&#8217;in yazıları için &#8220;Bu eleştiri kıstaslarının sadece kendisine uygulanması&#8221;ndan dem vurmasını koymak gerek. Doğal olarak burada bir taraf tutmak gereğini görüyorum ve şüphelerimi/rahatsızlığımı bir kenara koyarak gönülden Hayriye Ünal&#8217;dan yana hissediyorum kendimi. Yazımın başındaki alıntılamayı hatırlayarak &#8220;adı sanı duyulmamış bir genç&#8221; olarak bir şiiri, bir şairi algılamaya çalışırken eksiksiz bir tutum takınmaya çalışıyorum. Tam bu noktada, bu işlerin içinde olmayan biri olarak, Baki Asiltürk&#8217;ün YKY&#8217;nin şiir yıllığındaki Hayriye Ünal&#8217;la ilgili şu cümle daha anlaşılır kılıyor birçok şeyi benim için: &#8221; Kimseyle unvan maçına çıkmıyor; ama sürekli bir hareketliliği var. Ötekilerle arasına &#8216;takip mesafesi&#8217; koymaya özen gösteriyor.&#8221; Tabi, burada Hayriye Ünal&#8217;ın lehine bir ajitasyon tablosu oluşturma tehlikesi oluşmuş oldu. Ben şu andaki duruma bakarak &#8220;Hayriye Ünal&#8217;dan yana&#8221;yım ancak Hayriye Ünal&#8217;ın da benim ölçütlerime göre &#8220;kötüleşebileceği&#8221;, &#8220;adam asmaca&#8221; oynayabileceği, çifte standart uygulayabileceği, bencilleşebileceği ihtimaline pay bırakıyorum bütün &#8220;tereddütlü&#8221; durumumla. Pay bırakmak ve hatta bu saydıklarıma meyledecek potansiyeli görüyorum. Bilmiyorum, yanılgı içerisindeyim mi acaba, göreceğiz bunu zamanla.</p>
<p>Türk şiiri; akımların, kuşakların veya ortak bir anlayışta toplanan şairlerin şiiri değildir daha çok şairlerin şiiridir, tek tek şairlerin&#8230; &#8220;Şair olmak&#8221; ayrıca ilgi isteyen bir şiir meselesidir. Türkiye ve Türk edebiyatı, şairlerin egosunu şişirecek klişe argümanlarla doludur. O kadar ki şair bilinmenin avantasından faydalanmak isteyenler olduğu gibi bir suçlama, bugün Türkiye&#8217;de mevcuttur ve buna müracaat edilir. Öte yandan, şairin var olduğu ama şiirin ortalarda görülmediği gibi esnafça bir eleştiri de itibar görüyor.  Bu ahval, kimi yönleriyle edebiyatın bir konusu olan, kimi yönleriyle edebiyatı ilgilendirmeyen bir konu olan şair olmayı bir mesele diye önümüze koyuyor. Şiir eleştiricileri de bu konuyu gündemlerine almalılar. Bu konuda Hayriye Ünal&#8217;ın tutumu, kendisinin dahil olduğu dönem düşünüldüğünde dikkate değer bir tutumdur. Paragrafın başından beri aktardığım durum, bugün için şairlerde şair kimliğinin ağırlığını taşımanın yükü; şiire karşı olmadık efsunlamalar, takdisler uydurmalarını getiriyor. Döneminin kokusunu iyi almasından kaynaklanıyor sanırım; Hayriye Ünal, &#8220;şiire beslenen özel duyguları&#8221; anlamayarak mevcut durumda şair kalmanın ve şiir yazmanın olanağını saklı tutmayı başarıyor.</p>
<p>Hayriye Ünal&#8217;ın yazdığı şiirle türkiye&#8217;nin gidişatı arasında paralellikler kurmak, Hayriye Ünal şiiri üzerinden bir Türkiye okuması yapılamaz. Ancak Türkiye&#8217;nin gidişatından, değişiminden yola çıkarak Hayriye Ünal şiirindeki değişimler hakkında fikir sahibi olunabilir. Bu durumu, şairin şiirinde ortaya koyduğu; birçok yazıda söylenen ancak yöneliminin belirginliği noktasında tereddütlerim olan, mücadele/isyan temalarıyla ilişkilendirerek tekrar bir kritize yapmak gerekecektir. Öyle anlıyorum ki Hayriye Ünal şiirinin, paragrafın girişinde söylediğim durum bakımından, pasif bir yönü var. Türkiye&#8217;deki siyasî değişimler, toplum dönüşümlerinin ya da siyaset/toplum üstüne yapılan mühendisliklerin sonucunda beklenen değişimlere Hayriye Ünal&#8217;ın kendisinin de uymasından söz ediyorum. İmâl edilen gettoların birinin içerisinde ama onun dışında bir şiir yazan Hayriye Ünal&#8217;dan acaba tam da beklenen bu gettonun içerisinde kalıp onun dışında şiir yazması mı? Isyanın direnmenin, insan kalmanın, insanın kendisine ihanetine bigane kalmamanın şiiri; acaba gerçekten böyle bir hikayenin içerisinde mi yer alıyor şair ve şiiri? Bu yazıyı yazmadan önce Ünal&#8217;ın şiirlerini, poetika ve eleştiri yazılarını, blog yazılarını, söyleşilerini okudum; şairin şiiriyle başardığını söylediği şeyi, şairin kendi kendisinden sağlamasını alamayız diyorum ben. Tabi, baştaki alıntıyı anımsayarak bu yargıma da büsbütün abanmış ve fikrisabit değilim. Hem Hayriye Ünal&#8217;la ilgili tereddütümü, hem de kendi hükmüme olan güvensizliğimi sürdüreceğim ki bunun şiire dair bana başka ufuklar açacağını hissediyorum.</p>
<p>Ünal&#8217;ın şiir üstüne eleştiri ve poetika yazıları son on yıldaki dikkate değer girişimlerden. Eşikteki Özgürlük – Çoksesli Şiir kitabını, eleştiriden çok, poetik bir kitap olarak kabul edebiliriz. Kitaptaki yazılarda, manifestoların barındırdığı keskin çizgiler, hükümler yok. Bir şiiri, bir şairi de eleştiri nesnesi olarak ele almadığını da hesaba katarsak, bu kitabın bir eleştiri kitabı olmadığını da söyleyebiliriz. Ancak kitaptaki son dört yazıda Hayriye Ünal&#8217;ın çağdaşı şairlere ve poetik ürünlere dönük değerlendirmeleri, eleştirileri de mevcut. Fakat bu yazıları, Ünal&#8217;ın Hece dergisindeki &#8220;Takip Mesafesi&#8221; yazılarıyla aynı niyeti, aynı paralelliği taşımadığı için büsbütün eleştiri yazıları olarak değerlendirme imkanı yok. Manifestolar çağının geçtiği, manifesto yığılmalarının kendi gücünü ve işlevini yok ettiği bir dönemde Hayriye Ünal&#8217;ın ortamdaki hurafeleri hedef seçmesi ve şiir bildirilerinin yığılmalarına karşı &#8220;temiz&#8221;lemeler yapması daha işlevsel olmuş görünüyor. Eşikteki Özgürlük kitabı şiir – dışı unsurlara karşı, şiire bir nefes alacak saha açma çabası değerlendirilebilir. Fakat bunu yaparken Hayriye Ünal&#8217;ın başka şiirlerin mezarcılığını üstlenmeye fazlaca kapıldığı yerler olmuş. Bunun Hayriye Ünal&#8217;ın kendisini de yanıltabileceğini, bazen boşa düşürebileceğini sanıyorum.</p>
<p>İşte bütün bunlar ve benim tereddütlerim salt, dolaysız bir şekilde &#8220;Hayriye&#8221;yi tanıyabilecek mi?  Şiir aradaki mesafeyi kaldırabilecek mi? Benim &#8220;okuyucu&#8221;luğum buna yetişebilecek mi? &#8220;Hayriye&#8221; acaba buna yetecek şiiri ortaya koyabilmiş mi/koyabilecek mi? Türk şiirinin, bu insanî tecrübeyi sağlayacağına inanıyorum.</p>
<p><strong>(AŞKAR DERGİSİNDEN ALINMIŞTIR)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/yusufkenan/hayriye/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÖLÜ UYGARLIK VE PEYGAMBERLERİN TEKNOLOJİSİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/olu-uygarlik-ve-peygamberlerin-teknolojisi/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/olu-uygarlik-ve-peygamberlerin-teknolojisi/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Jan 2012 21:00:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>LÜTFİ BERGEN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12997</guid>
		<description><![CDATA[Sorokin bir makalesinde “Uygarlık ya da Kültürlerin Ömürleri ve Ölümleri” başlığını açar. O’na göre, Danilevski, Spengler ve Toynbee’nin uygarlık ya da kültürlerin doğup, büyüyüp, yaşlanıp, çözülüp, öldükleri organizmamsı kuramlarına ait terimleri ya anlamsız, ya müphem ya da sathidirler. Sorokin, Toynbee’nin “uygarlıkların ölümü” hakkındaki hükmünü şöyle özetler: “Yirmi altı “uygarlıktan” en az onaltısı bugün ölmüş bulunuyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h6>Sorokin bir makalesinde “Uygarlık ya da Kültürlerin Ömürleri ve Ölümleri” başlığını açar. O’na göre, Danilevski, Spengler ve Toynbee’nin uygarlık ya da kültürlerin doğup, büyüyüp, yaşlanıp, çözülüp, öldükleri organizmamsı kuramlarına ait terimleri ya anlamsız, ya müphem ya da sathidirler. Sorokin, Toynbee’nin “uygarlıkların ölümü” hakkındaki hükmünü şöyle özetler: <span id="more-12997"></span>“Yirmi altı “uygarlıktan” en az onaltısı bugün ölmüş bulunuyor. Bu onaltı uygarlığın içinde Mısır, And dağları mıntıkası, Minos, Sümer, Maya, Hint, Suriye, Yunan, Babil, Meksika, Arap, Yukatan ve Osmanlı uygarlıkları ile Çin uygarlığı vardır. Geri kalan on uygarlıktan (Batı, Yakın Doğu, Hristiyan, İslam, Rusya, Hindu, Uzak Doğu Çin, Japon, Polenezya, Eskimo ve göçebe uygarlıklar) Batı uygarlığı hariç hepsi, Batı uygarlığı tarafından yok edilme ve massedilme tehlikesi altında can çekişmelerinin son safhasındadırlar. Batı uygarlığı bile büyük bir buhran içindedir.” Sorakin’e göre bu tür söylem ilk bakışta inandırıcıdır. Fakat sıkı bir şekilde incelendiğinde bazı sorunlara yol açar. Bu sorunlardan <em>birincisi</em> şudur: Bugün sönmüş olduğu varsayılan uygarlıkların büyük kısmı halen canlıdır. Örneğin Yunan- Roma uygarlığının büyük kısmı için bu böyledir. Homer, Hesiod, Sofokles, Artistofanes, Sokrat, Platon, Zenon, Epikür; güzel sanatlardan Dor, İon, Korent; hukuk bakımından Roma Hukuku’nun  Corpus Juris Civilis; siyasal sistemler bakımından İsparta demokrasisi, Roma imparatorluk düzeni, Yunan- Roma uygarlşığının siyasi ve ekonomik örgütleri; son olarak da Yunan- Roma uygarlığının kültürel değerleri taklit edilmektedir. <em>İkinci</em> olarak da “Uygarlığın Ölümü” deyimi tüm kültürün bir parçasının yok olmasını kasdediyorsa doğrudur. Örneğin Mısır dili ölmüştür. Ancak Mısır uygarlığı; örneğin din ve ahlâkını Yahudiliğe, siyasi modelini de Roma’nın monarşik rejimini etkileyerek Hıristiyanlığa vermiştir. <em>Üçüncü </em>olarak,  Danilevski, Spengler ve Toynbee,  “uygarlığın ölümünden”, onun bütünlüğünün ve kişiliğinin çözülmesini kasdediyorlarsa, bu anlayış doğru değildir. Uygarlıklar gerçek bütünler olsaydı, çözülmeleri oradan buradan olmazdı. Örneğin rusya uygarlığının nedeni ve niçini Avrupa’nın tarihine bakmadan anlaşılamaz. İskandinav, Balkan, Polonya- Alman tarihi ve Hansa birlikleri Avrupasının tarihi olmadan Tatar istilasından önceki Rusya tarihi anlaşılamaz. Büyük Petro’dan sonraki Rusya tarihindeki hiçbir şeyi, ilk önce Batı Avrupa’ya bakmadan anlamak mümkün değildir. Bu, Bizans, Arap, Moğol, Türkiye ve Asya’nın sosyal ve kültürel dünyaları söz konusu olduğunda daha da böyledir. Bu, Toynbee’nin kıstasına göre, uygarlıklar arasında bir Rus uygarlığından bahsettiği halde bir Rus uygarlığının olamayacağı demektir. Bunun yerine, Avrupa’nın bütününü ve Asya’nın dörtte üçünü kaplayan çok büyük bir Avrupa- Asya uygarlığı vardır, denilmelidir (SOROKİN, 1964: 12- 21). Görüldüğü üzere Sorokin uygarlıkların ölümü ve çevrimsel çöküşü teorisine katılmaz. O’na göre belirli sosyo-kültürel sistemler binlerce ve hatta daha uzun zaman yaşamaktadırlar. Bunlar bazen coşkun bir canlılık göstermekte ve yayılmakta, bazen etkilerinin azaldığı kansızlık devrelerinden geçmektedirler. Fakat inişli ve çıkışlı canlılık devrelerinden geçen bir organizma gibi onlar da hayatta kalmaktadırlar. Hatta büyük kültür sistemlerinin herhangi birisinin şurada veya burada gerçeklenişine bakılacak olursak; onun tipik ve jenerik şekillerinin ölümsüzlük kuvvetinde oldukları görülür.</h6>
<h6>Sorokin’in soruları bu noktada kalmaz. O, “Ne zaman bir uygarlık doğmuştur?” sorusu ekseninde örneğin Batı uygarlığının doğuşu hangi sebebe racidir, diyecektir. Bu uygarlık için başlangıcı sorgulayan sorular ileri sürer. Bu uygarlığı hangi devletin kuruluşuna bağlamalıdır? Marovenj krallığına mı? Karolenj krallığına mı? Mukaddes Alman Roma İmparatorluğu’na mı? Yoksa Hristiyanlığın batı’da hakim olduğu an mı? Ya da göç dalgaları ile ve yahut Roma İmparatorluğu’nun çöküşü denilen olayla mı?</h6>
<h6>Sorokin’in bu soruları bizim açımızdan da önemli. Çünkü İslam düşüncesinde helak kavramı çerçevesinde “önceki uygarlıkların ölümü” hakkında yaygın bir görüş bulunmakta. Ancak burada yaygın görüşün “toplumların ölümü” üzerinden değil de “uygarlıkların ölümü” üzerinden algı geliştirmesi hatalı görünmektedir. Kur’an’da iki ayet var ki önceki nesillerin yeryüzünde güç, kuvvet, imar yönünden biz Hz. Peygamber (asv) ümmetinden daha güçlü olduğunu işaret ediyor: “Ve nice nesiller helâk ettik onlardan önce. Onlar, bunlardan daha çokluktu, daha güçlü kuvvetliydi, derken şehirleri delik deşik etmişlerdi, her tarafı ellerine geçirmişlerdi fakat bir kaçacak yer mi var?” (50: 36); “Onlar, yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki onlardan öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna baksınlar? Kuvvet bakımından onlardan daha güçlüydüler ve yeri (toprağı) altüst etmişlerdi. Onların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi.” (30: 9) Bu iki ayetle ilgili olarak şu ileri sürülecektir: Hz. Peygamber (asv) vahyi çölde aldığına göre ayetin kasdı, Araplardan önceki bazı kavimlerin Araplara göre durumu ile ilgilidir; yoksa uygarlık geçmişte günümüze nazaran daha güçlü olduğu değildir.</h6>
<h6>Bu itiraza karşı şu ifade edilebilir. Öncelikle, ayette yok edilenin uygarlık değil de toplum olduğu unutulmuş görünüyor. Bu nedenle kapitalizm bir uygarlık biçimi olarak salt 16. Yüzyıl Avrupasına has kabul edilemeyecektir. Firavun’un “Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin yollarına erişirim” (40: 36) sözü ile modern zamanın tekebbür kültürü arasında bir bağlantı olduğu görülecektir. Uygarlıkların birbirini etkilemesi gibi, medeniyetin de resulden resule geçen bir zincir olduğu söylenebilir. Bu çerçevede Sorokin’in yaklaşımlarının haklılık payı oldukça büyüktür. Medeniyet de uygarlık da birbirini etkilemektedir. Bu, insan bilgisinin kaynağının vahiy olmasından ileri gelmektedir. Örneğin Kabil, Habil’i öldürünce kardeşinin cesedini ne yapacağını bilememişti. “Allah, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek yeri eşeleyen bir karga gönderdi.” (5: 31) Böylece insanlık gözlemin bir bilgi biçimi olduğunu idrak etti. Ancak insan bilgisinin salt gözlemle tekamül edemeyeceği açıktır.</h6>
<h6>Peygamberlerin nezdinde yürüyen bir teknoloji var. Bu teknoloji, Heidegger’in sıkıntı duyduğu teknoloji değil. Belki buna teknoloji demek de hatalı sayılabilir. Ancak Hz. Nuh’un deniz kültürüne aşinalığı olmayan bir beldede “gemi yapması” bir teknolojinin varlığına işaret ediyor. Müfessirlere göre Hz. Nuh’unyaptığı gemi buharlı idi. Modern denilen bilim- teknik buharlı gemiyi 19. Yüzyılda başarılı bir şekilde kullanmaya başladığına göre aradaki zamanda bu bilginin kullanılmaması ya unutulduğundan ya da ihtiyaç duyulmamasından olabilir. Needham’a göre bilgi her kültür çevresinde aynı şekilde kullanılmaz. Nitekim Needham, Çin’de demirin tanınmasını M.Ö. VI. yy’ın ortalarına doğru ve Konfüçyüs’ün hayatından az önce gerçekleştiğini, oysa Batı’da bunun M.S. onyedinci yüzyılda mümkün olabildiğini ifade eder. Needham’a göre bunun açıklanmasında çok sayıda teknik neden bulunabilir, fakat bunda marifet Çinli eski demir ustalarına aittir (NEEDHAM, 2000: 76- 77). Çinli ustaların bunu nereden öğrendiği meselesine bir cevap getirmez. Bu durumda bizim az önce kullandığımız “peygamberlerin teknolojisi” kavramının işlerlik kazandırılması mümkündür. Kur’an’a göre tarihte demiri etkin şekilde kullanan hatta ondan çelik imal eden birisi var: “(Zülkarneyn) Bana, demir kütleleri getirin. Nihayet dağın iki ucunu denkleştirdiği vakit: Ateş yakıp körükleyin, dedi. Demiri bir ateş koru haline getirince. Bana erimiş bakır getirin üzerine dökeyim, dedi.” (18: 96). Demek ki, Zülkarneyn’in zorbalardan kurtarmak için kullandığı teknolojiyi, uygarlık fikrinin insanı köleleştirmek için kullanarak saptığı söylenebilir.</h6>
<h6>-       NEEDHAM Joseph, Doğulu İnsan ve Zaman- Beşeri hukuk ve Tabiat kanunları, İz yayıncılık, 2000</h6>
<h6>-       SOROKİN Pitirim Alexandrovich, Sosyal Değişim Üzerine denemeler, Sevinç Matbaası, 1964</h6>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/olu-uygarlik-ve-peygamberlerin-teknolojisi/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

