<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Bir Avarenin Düşleri</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/harar/bir-avarenin-dusleri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Feb 2012 22:09:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>BİR AVARENİN DÜŞLERİ 15- KAHİRE MEKTUPLARI&#8230; SEYYAHIN İZİNDE</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-15-kahire-mektuplari-seyyahin-izinde/2008/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-15-kahire-mektuplari-seyyahin-izinde/2008/11/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 31 Oct 2008 22:32:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ATIF BEDİR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Avarenin Düşleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atıf Bedir]]></category>
		<category><![CDATA[Düş]]></category>
		<category><![CDATA[Kahire]]></category>
		<category><![CDATA[Kahire Mektupları]]></category>
		<category><![CDATA[Seylahın Düşleri]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3038</guid>
		<description><![CDATA[Bir Ramazan gecesi avlunun en uzak köşesinde; ayışığının ve yıldızların altındayım; çıt yok, yalnızca bir ses var, binlerce yıllık bir ses; seslerin sesi; Kur’an sesi. Uzakta, sütunların arasında gölgeler; eğilip kalkan gölgeler; kadın gölgeleri, erkek gölgeleri. Sonra eller, yakaran eller; kadın elleri, erkek elleri. Kahire’ye geldim geleli bu kaçıncı gelişim bilmiyorum. Hep o yazıyı görmek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir Ramazan gecesi avlunun en uzak <span id="more-3038"></span>köşesinde; ayışığının ve yıldızların altındayım; çıt yok, yalnızca bir ses var, binlerce yıllık bir ses; seslerin sesi; Kur’an sesi.<br />
Uzakta, sütunların arasında gölgeler; eğilip kalkan gölgeler; kadın gölgeleri, erkek gölgeleri.<br />
Sonra eller, yakaran eller; kadın elleri, erkek elleri.<br />
Kahire’ye geldim geleli bu kaçıncı gelişim bilmiyorum.<br />
Hep o yazıyı görmek için geldim.<br />
Kimseye sormadım, nerede o yazı diye?<br />
Kendim görmek istedim; seyyahın anlattığına göre, görmemek mümkün değildi çünkü.<br />
Görmek gerekir demişti seyyah; anlatmakla olmaz, görmek gerekir.<br />
“Harem duvarının sol tarafında bir besmele-i şerife vardır. Sultan Süleyman asrında Karahisarî Hazretleri Kâbe-i Şerife&#8217;ye giderken Mısır&#8217;a uğrayıp bu cami-î şerifte bir eserimiz olsun diye bir besmele yazmış ki uzunluğu kırk  adımdır. Vacibüsseyr (görmek lazım) bir hatt-ı azim olup her elifi sekizer arşın uzunluğundadır ki güya sünbüle-i besmele bismillah ile henüz yazılmış zannolunur.”<br />
Ben göremedim.<br />
Sonra kendime kızdım, yoksa ben bakıp da görmeyenlerden miydim?<br />
Nasıl olur da göremem böyle bir yazıyı.<br />
*<br />
Bu gün Cuma belki bu son gelişim; bu kez tüm öğleden sonramı ayırdım.<br />
Bu gün mutlaka göreceğim ve görünceye kadar her yanını dolaşacağım.<br />
Cuma kılındı, başladım dolaşmaya.<br />
Önce mihrap, ‘haremin sol tarafında’ diyordu seyyah; yani içeride olması gerekir.<br />
Tüm kıble tarafını boydan boya taradım.<br />
Sonra mihrabın önünden, üst kavisindeki; ‘Allahtan başka ilah yoktur ve Muhammed (s.a.v) O’nun Resulüdür’ yazısını okuyarak geçtim.<br />
Seyyahın ‘bir ahşap oyma minberi vardır ki görenlerin aklı perişan olur’ dediği minberin önünde durdum, ve&#8230;.<br />
Sütunların arasından yürümeye başladım.<br />
Pencere kenarları, sütun başları beyaz taş üzerine çiçek desenleri oyularak işlenmiş.<br />
Tüm nakışlar biribirinden farklı ama, bu işlemeler bir yerden sonra bitiyor.<br />
Çok garip; sütunların geri kalan kısmı artık işlemesiz.<br />
Sonra tam ortaya, seyyahın diliyle ‘Kâbe misali’ şadırvanın bulunduğu yere yürüdüm. Şimdi olmayan hurma ağacının gölgesini, suyu akmayan şifalı havuzdaki su şırıltısını hissetmek istedim.<br />
Şimdi tekrar başladığım noktadayım; artık sormalıyım.<br />
Görmeden gidersem çok üzülürüm.<br />
Daha soracak birini aramaya fırsat bulamadan görevli geldi ve gezdirmek istediğini söyleyen gözlerle başladı anlatmaya.<br />
Mihrabı, minberi işaret etti.<br />
Sonunda sordum büyük besmele nerede?<br />
Tavanı işaret etti; işaret ettiği yerde boydan boya ahşap üzerine ayetler yazılıydı ama ardığım bu değildi.<br />
Hayır o değil ‘Büyük Besmele, Besmele-i Karahisarî nerede?<br />
Yok dedi görevli, büyük besmele yok.<br />
Artık ben de emin oldum; yoktu.<br />
Defalarca yapılan saldırı, tadilatlar sırasında yok olmuştu herhalde.<br />
Belki de en son restore sırasında sütunlara yapıldığı gibi üzeri boyanmıştır.<br />
Belki de, halâ bir yerlerdeydi ama ben görememiştim.</p>
<p>*<br />
Miladi 835 yılında Bağdat’da Abbasi Devleti sırasında, Halife Me’mun’un muhafız alayı komutanı Buharalı Oğuz Türkleri’nden Tolun’un bir oğlu oldu.<br />
Tolun, oğlunun ismini Ahmet koydu.<br />
Askerî ve dinî eğitim gören Ahmed İbni Tolun, 868’de Mısır’a vali vekili tayin edildi. Tolunoğlu Ahmet Mısır’a geldikten yedi yıl sonra bağımsızlığını ilan etti ve Tolunoğlu Devleti’ni kurdu, yıl 875.<br />
Devletin sınırlarını Anadolu Toroslarına kadar genişletti.<br />
Ne yazık ki bu devlet uzun ömürlü olmayacak 905 yılında yine Abbasi’ler tarafından yıkılacaktı.<br />
Otuz yıl hüküm süren Tolunoğlu Devleti’nin bu ortalama insan yaşamından çok daha kısa olan ömründen günümüze öyle bir eser kaldı ki bu kısa ömre değer.<br />
Sultan Ahmet İbni Tolun bir gün Resulluh Efendimizi (S.A.V) rüyasında gördü; Efendimiz ona bir cami yaptırmasını işaret ediyordu.<br />
Rüyada efendimiz caminin kıblesini bile işaret etmişti; hicretten 265 yıl sonraydı.<br />
Bu günden (1429) düşündüğümüzde üzerinden bin küsür yıl daha geçmiş olduğunu görürüz; buradaki küsürat 164 yıldır.<br />
Bu yüzden hicretten sonra geçen bu 265 yılın ne kadar kısa olduğu, henüz herşeyin ne kadar yeni ve diri olduğunu anlayabiliriz.<br />
Ahmet İbni Tolun yeri ve kıblesi dahi işaret edildiği üzere bir cami inşa ettirmeye başladı; gerisini Evliya Çelebi’den dinleyelim:<br />
“Gören kale zanneder. Zira, dört tarafindaki bedenleri ve iki kat duvarlarının metaneti bir kalede yoktur. Kare şeklinde bir büyük camidir. Duvarının boyu tam kırk arşın (26 m) olup Kabe-i Şerife hacminde bina olunmuştur. Mihrabı, Hazreti Resül&#8217;ün tarifiyle olduğundan bütün kiblelerden sahihtir.  Hazret-i Risaletin nazargâhı olduğundan ruhaniyet vardır.<br />
Hz. Musa (a.s.) koyunlarını bu mahalde otlatır ve ibadet ederdi. Ahmed İbn-i Tolun Camii, çok eski bir mabed olup mihrabı Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Hızır (a.s.) makamıdır. Mihrabında fecir vakti namaz kılanın dünyevi ve uhrevi hayır duaları makbul olur.<br />
Avlusunun ortasında, Kabe misali kubbenin altında şifalı bir havuz vardır. Bu havuzun sol yanında bir büyük hurma ağacı vardır ki Mısır ikliminde misli yoktur. Destur-u Resulullah ile Medine hurması hasıl olur. Avlusu serapa beyaz mermer-i ham döşelidir.<br />
Caminin kuzeyinde ve biraz uzakça olan minaresi dört köşe, üç şerefeli ve gayet sanatkarâne işlenmiştir. İki yüz basamaklı minareye müezzinleri dışarıdan çıkarlar. Yine ol kadar kalın minare değildir. Ancak üstad-ı kâmil öyle sanatkarâne işlemiş ki tabir ve tavsif ile olmaz, görmeğe muhtaçtır.”<br />
Madem seyyahların üstadı Çelebi böyle buyurmuş ‘tabir ve tavsif ile olmaz, görmeğe muhtaçtır’ demiş Kahire’ye gelip de görmemek olmaz diyerek geldim ilk kez buraya.<br />
Daha ilk görüşten itibaren, bu yapının Kahire’deki en kutsal mabed olduğunu hissettim.<br />
Buradaki atmosfer aslında şu; umarım anlatabilirim.<br />
Bin yıllık bir mabedin içindesiniz.<br />
Öyle muhteşem bir fiziki görünüşü, büyüklüğü yok; ama bir yücelik var<br />
Buradaki fark Mimar Turgut Cansever’in “Arab dünyasında meydana getirilen hiçbir eser, İbn-i Tolun Camii&#8217;nin yüceliğine sahip değil.” Diyerek kastettiği yücelik.<br />
Bu yücelik seyyahın dediği gibi ‘ruhaniyet’ yani ruh yüceliği olsa gerek.<br />
Çünkü ne Mehmet Ali Paşa Camiî gibi muhteşem bir kubbesi, ne de Sultan Hasan Camiî gibi ince işlenmiş minarelere sahip.<br />
Yüceliği bir ruhu olmasında gizli.<br />
Mabedin bulunduğu mekan, yapılma şartları, üzerinden geçen zaman, sütunlar, işlemeler, buradan gelip geçenler, avlunun ortasında ‘kâbe misali’ şadırvan, burada bin yıldır namaz kılanlar, ellerini açıp yakaranlar, bu arada kurulan yıkılan devletler; ama hep ayakta kalan bir mabed.<br />
Bu gün hiçbir turistik gezinin rotasında yer almayan; ancak meraklılarının arayıp bulduğu bu mekan, daha ilk görüşte bir kaleye giriyormuş izlenimini verse de; avlusundan içeriye adım attığınızda nasıl bir manevi atmosferin içine girdiğinizi anlamanız uzun sürmüyor.<br />
‘Kahire’yi görmeyen, dünyayı görmüş sayılmaz.’ Der Binbir Gece Masalları.<br />
Biz de artık buna ekleyebiliriz:<br />
Ahmet İbni Tolun Camiî’ni görmeyen, Kahire’yi görmüş sayılmaz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-15-kahire-mektuplari-seyyahin-izinde/2008/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR AVARENİN DÜŞLERİ 14 &#8211; KAHİRE MEKTUBU III: SOKAK NOTLARI</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-14-kahire-mektubu-3-sokak-notlari/2008/10/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-14-kahire-mektubu-3-sokak-notlari/2008/10/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Oct 2008 14:06:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ATIF BEDİR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Avarenin Düşleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atıf Bedir]]></category>
		<category><![CDATA[Kahire Mektupları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=2788</guid>
		<description><![CDATA[Kahire sadece bir resimdir. Ama çok güzel bir resim. Resimden çokkatlı yeni binaları çıkarsanız, geriye Binbir Gece Masalları’nın o çok kubbeli, çok minareli gizemli şehirlerinden en alımlısı kalır. Gerçekte Binbir Gece Masalları’nın şehirlerinden biridir Kahire. Bunu en iyi El Ezher Parkı’ndan şehri seyrederken anlarsınız. Parkın tam ortasındaki seyir yerinde durup; şehri üçyüz altmış derecelik bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Kahire sadece bir resimdir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Ama çok güzel bir resim.<span id="more-2788"></span><br />
</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Resimden çokkatlı yeni binaları çıkarsanız, geriye Binbir Gece Masalları’nın o çok kubbeli, çok minareli gizemli şehirlerinden en alımlısı kalır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Gerçekte Binbir Gece Masalları’nın şehirlerinden biridir Kahire. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Bunu en iyi El Ezher Parkı’ndan şehri seyrederken anlarsınız.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Parkın tam ortasındaki seyir yerinde durup; şehri üçyüz altmış derecelik bir açıyla seyretmeniz gerekir</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Şehrin o güzelim silüetine ilişkin ne varsa çok eskilerden: Tolunoğulları’ndan, Fatimî’lerden, Eyyubî’lerden, Memlük’lerden, Osmanlı’dan kalmıştır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Daha sonra yapılan herşey bu güzelim silüete vurulan çirkin bir fırçadır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Bunu da en iyi şehrin ara sokaklarına girince anlarsınız</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Şehrin İslami silüetini görebileceğiniz bir diğer mekân da<span>  </span>Mehmed Ali Paşa Kalesi’dir; ama bunun dezevantajı uzaktan seyretmeniz gereken yerlerden birinde olmanızdır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Kubbeler, kubbeler, minareler.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Sanki bu şehirde bir zamanlar bir cami yapma savaşı yaşanmış.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Cami dedikse öyle şimdiki gibi beton garabetler değil; estetik ve sanatın en uç noktasını yakalama çabasında olan eserlerden söz ediyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Sanki yapılan sadece bir mabed değil; yaratıcının şanına yakışacak an güzel evi inşa etme yarışıdır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Bu eserlerin sadece ihtiyaçtan kaynaklanmadığı çok açık.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Çünkü, diyelim binlerce kişiyi alacak kapasiteye sahip muhteşem Sultan Hasan Camiî’nin hemen on metre yakınına yine aynı büyüklükteki Rifaiye Camiî’ni yapmanın mantığı nedir?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Yan yana durarak muhteşem bir bütünlük oluşturan bu iki camiîde günümüzde nüfusu yirmi milyonu bulan Kahire&#8217;de vakit namazlarında iki saf bile dolmuyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Bu iki büyük camaiînin yakınındaki irili ufaklı diğer camileri ise hiç saymıyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Kahire sadece güzel bir resimdir demiştik: Evet öyle.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Şehrin ara sokaklarında dolaşmaya devam edelim.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Hayal kırıklığına uğramak istemezseniz şehri sadece seyredin.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Şehrin o muhteşem silüetinde gördüğümüz kubbelerin, minarelerin yanına vardığınızda aslında onların birçoğunun birer harabeden ibaret olduğunu görerek öfkelenmemeniz mümkün değil.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Ve sokaklar, dükkânlar, pazarlar&#8230;.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Rengarenk meyvelerin dizildiği ve Kahire’de bolca bulunan taze meyve suyu satıcılarının dükkânlarında asgari temizlik kurallarının esamesinin okunmaması yüzünden tadamadığınz tadlar.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Üzerlerinde sineklerin uçuştuğu meyveler&#8230;.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Ara sokaklarda yürürken burnunuza gelen kesif koku.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Buna rağmen Nil kıyısında nisbeten temiz olan caddede yürümek yerine; sizi sürekli ara sokakların çekmesi nasıl açıklanabilir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Belki de sürekli yeni bir sürprizle karşılaşmanın albenisi: İlk kez göreceğiniz bir eser; ilk kez göreceğiniz bir sokak. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">İlkkez göreceğiniz insanlar; süslenip püslenip Nil kıyısına gelen insanlar yerine doğal halleriyle insanlar.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Kahveler: Tüm Kahire sokakları kahvelerle dolu, nargile kahvelerin vazgeçilmezi; en ünlüleri de Fişhevî<span>  </span>ve Necip Mahfuz Kahvesi. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Her ikisi de turistik dükkânların bulunduğu Han Halilî çarşısıda, Fişhevî Kahvesi açık bir mekan: daracık bir sokağı tamamen işgal etmiş. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Sokağa girince kahveye girmiş oluyorsunuz, ama aynı zamanda sandalyelerin arasından insanlar gelip geçiyor. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Necip Mahfuz Kahvesine gelince; diyebilirim ki Kahire’deki tamamen kapalı mekana sahip ve kapısında güvenlik dedektörü bulunan tek kahve. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Bu yüzden girip oturmayı istemedim nedense; Fişhevî Kahvesini tercih ettim. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Belki de Mehmet Âkif’in de El- Ezher’in tam karşısında bulunan bu kahvenin müdavimi olduğunu bir yerlerde okuduğum içindir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Evet Kahire’yi dolaştıkça, içine girdikçe sadece bir resimden ibaret olmadığını; insanların bu şehirde yaşamalarının bir nedeni olması gerektiğini anlamaya çalışmak en iyisi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Bu resim bile görülmeyi hakediyor doğrusu.</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-14-kahire-mektubu-3-sokak-notlari/2008/10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR AVARENİN DÜŞLERİ 13 / KAHİRE MEKTUBU II : HİLVAN YOLCULUĞU</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-13-kahire-mektubu-ii-hilvan-yolculugu/2008/09/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-13-kahire-mektubu-ii-hilvan-yolculugu/2008/09/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Sep 2008 21:36:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ATIF BEDİR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Avarenin Düşleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=2159</guid>
		<description><![CDATA[Bir Cuma günü ezanın okunmasına az bir zaman kala, Kahire’den gelen metrodan Hilvan İstasyonu’nda indim. İstasyonun önünden geçen caddeden sol tarafa doğru yürümeye başladım. Satıcı tezgâhlarının arasından binbir sesin eşliğinde geçtim. Bu istasyonun 1930’lu yıllardaki halini canlandırmaya çalıştım zihnimde. Kuşkusuz binaların bir çoğu yoktu o zamanlar. İstasyonun önünden her iki yana uzanan cadde boyunca işporta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal">Bir Cuma günü ezanın okunmasına az bir zaman kala, Kahire’den gelen metrodan Hilvan İstasyonu’nda indim.<span id="more-2159"></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İstasyonun önünden geçen caddeden sol tarafa doğru yürümeye başladım.<br />
</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Satıcı tezgâhlarının arasından binbir sesin eşliğinde geçtim. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bu istasyonun 1930’lu yıllardaki halini canlandırmaya çalıştım zihnimde. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kuşkusuz binaların bir çoğu yoktu o zamanlar. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İstasyonun önünden her iki yana uzanan cadde boyunca işporta tezgahları ve meyve pazarı kurulmuş. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bunca ses arasında içimi ferahlatan şey, çeşit çeşit meyvelerin sergilendiği pazar tezgâhlarıydı. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bu mevsimde (Temmuz ayı) en çok bulunan meyve mango.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Mangonun o kadar çok çeşidi var ki ( yaklaşık yirmi çeşidi olduğu söyleniyor) onu da burada gördük. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kabuğu yeşil olanından tutun da sarısı, kırmızısı, moru daha nice nice renkleri. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ama mangoyu meyve gibi yemenin zorluğu da ayrı. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>En iyisi sokaklarda, caddelerde bolca bulunan meyve suyu satıcılarından taze sıkılmış suyunu içmek. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Meyve olarak yedikten sonra, uzun süre dişlerin arasına giden liflerini temizlemek durumunda kalmazsınız böylece. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Mangonun suyu da meyve suyundan çok<span>  </span>meyve<span>  </span>püresi gibi. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ve tezgâhlarda bildiğimiz meyveler: İncir, üzüm, kavun. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bu üç meyveyi görünce işte burada geçireceğimiz altı ayı kolaylaştırcak üç güzel, dedim kendi kendime.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Çünkü yaza yakışan en güzel meyveler bunlar.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Meyvelerin güzelliğine dalıp asıl buraya gelme nedenimi unuttum: Mehmet Âkif Ersoy.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Evet Hilvan’a beni Mehmet Âkif getirdi. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Sanki beni buralara çağırdı büyük şair.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Eğer M.Âkif buraya gelmeseydi, burada yaklaşık on yıl yaşamasaydı, Kahire’de ne kadar kalırsam kalayım Hilvan’a gelmeyi düşünmezdim.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Mehmet Âkif Ersoy dokuz yüz yirmili yılların sonundan, otuzlu yılların sonuna kadar Hilvan’da mütevazi bir evde yaşamış.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Hilvan, Kahire’ye otuz kilometre uzakta bir banliyö.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Hem mesafe hem de konum açısından Ankara-Sincan gibi düşünülebilir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kahire-Hilvan arasında şimdilerde metro çalışıyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kahire’nin Tahrîr Meydanı’ndan kalkan metronun son durağı Hilvan istasyonu.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Metro yolculuğu yaklaşık otuz dakika sürüyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kuşkusuz otuzlu yıllarda bu yolculuk daha uzundur.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>M.Âkif sadece Cuma günleri Kahire’ye gelir, Cuma namazını kıldıktan sonra bir kaç tanıdığına uğrar, sonra Hilvan’a dönermiş.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bir Cuma günü tam tersini yaptım Kahire’den Hilvan’a gittim.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Daha yenilerde tesbit edilen yaşadığı evi, sokağı kısacası Hilvan’ı bir görmek istedim.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Vakit tam da öğle saatleri, alabildiğine sıcak.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Yaklaşık on beş dakikalık bir yürüyüşten sonra sokağı buldum.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Tek katlı mütevazı bir ev.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bahçesinde bir kaç ağaç, ağaçtan ağaca gerilmiş iplerde kuruyan çamaşırlar, bu evde halen yaşayan birilerinin olduğunu gösteriyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Evin satın alınarak müzeye dönüştürülmesi konusunda çalışmalar sürüyormuş.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>M.Âkif Mısır’da yaşarken Kur’an-ı Kerim tercümesi ile uğraşmış ve tercümeyi bu evde bitirmiş.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ama daha sonra rahatsızlanarak Türkiye’ye dönmüş.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Yaptığı tercümeyi tekrar Mısır’a dönemezse yakılmasını isteyerek bir arkadaşına teslim etmiş.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Türkiye’ye döndükten sonra rahatsızlığı ilerlemiş ve hakkın rahmetine kavuşmuş.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>M.Âkif’in on yıl boyunca uğraşarak yaptığı tercüme vefatından sonra yakılmış. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Okuyan bir iki kişi tarafından Kur’an-ı Kerim’in bundan daha güzel tercüme edilemeyeceğinin söylenmesine rağmen; o günkü şartlara göre M. Âkif’in endişelerini anlamak mümkündür.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Çünkü sohbetlerinden anlaşıldığına göre, hem tercümenin son halini almadığı, hem de başka amaçlarla kullanılma endişesi bulunmaktadır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>M.Âkif’in Hilvan’da yaşadığı düşünülen ev bu gün hâlâ ayakta ve şu an sokağının tek müstakil evi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Sokaktaki diğer tek katlı evler yıkılarak yerine çok katlı binalar yapılmış; sırada bu ev var.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Aynı sokakta bulunan bir kahvenin önünde oturdum, bir çay içtim.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>‘Haydi hazırlanın Nil kenarına gidiyoruz.’ Diyen bir ses duydum sanki.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Mehtaplı gecelerde Nil kıyısına inip, arkadaşlarıyla şiirler okuyan, çay içen, sohbet eden, Türkiye özlemi çeken, ömrünün son on yılını bu sokakta geçiren büyük şairi düşündüm.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bu evin bir odasında, loş bir lambanın önünde ömrünün son şiirlerini yazan şairi düşündüm.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İşte bu evde yazdığı şiirlerden biri:</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><em><span>Lâ-mekanlarda mısın, nerdesin, ey gâib İlah?</span></em></p>
<p class="MsoNormal"><em><span>Dönerim enfüsü, âfâkı ezelden beridir.</span></em></p>
<p class="MsoNormal"><em><span>Serpilip kubbene donmuş, o ışık damlaları,</span></em></p>
<p class="MsoNormal"><em><span>Seni, yer yer arayan yaşlarımın izleridir!</span></em></p>
<p class="MsoNormal"><em><span><span>                              </span>Hilvan, 19 Kasım 1933</span></em></p>
<p class="MsoNormal"><em><span> </span></em></p>
<p class="MsoNormal"><span>Taze nane yapraklı çayı bitirip kalktım ve o evin önünden bir kez daha geçerek Kahire’ye döndüm.</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-13-kahire-mektubu-ii-hilvan-yolculugu/2008/09/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR AVARENİN DÜŞLERİ 12/ KAHİRE MEKTUBU 1</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-kahire-mektubu-1/2008/06/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-kahire-mektubu-1/2008/06/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 May 2008 22:59:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ATIF BEDİR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Avarenin Düşleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/index.php/bir-avarenin-dusleri/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-kahire-mektubu-1/2008/06/</guid>
		<description><![CDATA[KAHİRE MEKTUBU 1 Şimdi de ehramlar ülkesindeyiz Sağda Musa’nın bayrağı dikili Solda Firavun’un ( Sezai Karakoç, Hızırla Kırk Saat) Bugün sütunlarının küskün ihtişâmıyle, Ne ser-nigûn oluvermiş, aman bakın Nil’e! ‘Mehmet Âkif Ersoy, Fir’avun ile Yüz Yüze) Kahire adı hep uzak ve sisli bir şehir imgesi çağrıştırmıştır bende. Uzak ve sisli. Şehri yakıp kavuran kızgın bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>KAHİRE MEKTUBU 1<br />
Şimdi de ehramlar ülkesindeyiz<br />
Sağda Musa’nın bayrağı dikili<br />
Solda Firavun’un<br />
( Sezai Karakoç, Hızırla Kırk Saat)<span id="more-1797"></span></p>
<p>Bugün sütunlarının küskün ihtişâmıyle,<br />
Ne ser-nigûn oluvermiş, aman bakın Nil’e!<br />
‘Mehmet Âkif Ersoy, Fir’avun ile Yüz Yüze)</p>
<p>Kahire adı hep uzak ve sisli bir şehir imgesi çağrıştırmıştır bende.<br />
Uzak ve sisli.<br />
Şehri yakıp kavuran kızgın bir güneş.<br />
Çölün ortasında kendi varlığının farkında olmadan yaşayan gizemli ehramlar.<br />
Ve Nil.<br />
Ve Mehmet Akif ( Mısır adını duyunca hep aklıma gelir)</p>
<p>Şimdi Mayıs ayının son günlerine doğru geldiğim Kahirede’yim işte.<br />
Hiç düşünmediğim bir zamanda, plansız ve proğramsız bir şekilde sürüklendim buraya.<br />
İtiraz etmedim Kahire’ye, edemedim, hiç zamanı değildi diyemedim.<br />
Sen beni çağırıyorsan bir bildiğin vardır dedim ve geldim.<br />
Çünkü Kahire bir bildiği olan şehirlerdendir diye düşündüm.<br />
Musa (a.s)’nın ve Yusuf(a.s)’un şehridir.<br />
Yeryüzünü yeryüzü yapan şehirlerdendir.<br />
İnsanlığın yazgısında eli olan şehirlerdendir.<br />
Ortadoğu’nun karmaşık kaderinin ilk ilmikleri dokunan şehirdir.</p>
<p>Şehre geldim ve Nil’i gördüm.<br />
Nil’i hergün gördüm.<br />
Şimdi de bu yazıyı yazdığım odadan çıksam, salona geçsem ve baksam Nil’e.<br />
Sabah saatleri ve şehrin üzerinde yoğun bir sis var.<br />
Irmağın üzerini ince bir tül gibi örten sis bir süre sonra dağılcak.<br />
Sabahları serin ve sisli şimdilik.<br />
Ama öğleye doğru sis dağılıyor ve gece yarısına kadar sıcak yakmaya başlıyor şehri.</p>
<p>Bu saatlerde balıkçı tekneleri dışında sessiz ve sakin Nil.<br />
Akşamın ışıklarından ve  gürültülü turist gemilerden iz yok.<br />
Nehir derin bir sessizliğe gömülmüş; bir kaç balıkçıya rızık vermeye hazırlanıyor.<br />
Tam karşıda bir balıkçı teknesi var.<br />
Önce üç kişi görüyorum üzerinde; bir kadın, bir çocuk, bir adam.<br />
Nil’de rızkını arayan bir aile diye düşünüyorum.<br />
Kadın kürek çekiyor, erkek ağları nehre bırakıyor, yedi sekiz yaşlarında bir kız çocuğu da seyrediyor.<br />
Kadının kürek çekme hızıyla adamın ağları nehre bırakma hızı uyumlu.<br />
Sonra bir çocuk daha çıkıyor ortaya, bir daha çıkıyor; toplam beş kişi oluyorlar.<br />
Kimbilir ne zaman çekecekler ağları, ne kadar balık çıkacak, bu gün karınları doyacak mı?<br />
Ve Nil binlerce yıldır olduğu gibi sisler içinde sessiz ve derin akamaya devam ediyor.</p>
<p>Bu şehre ilişkin ilk izlenimlerim hiç de olumlu değil.<br />
Yoğun bir trafik; kirli, gürültülü ve pahalı bir şehir, etrafta sürekli bahşiş isteyen insanlar.<br />
Bir haftayı geçirdiğim ve altı ay kalacağım bu şehre ilişkin ilk izlenimler böyle.<br />
Umarım bu altı ay boyunca gelirken yanıma yol arkadaşı olarak aldığım iki insan, Sezai Karakoç ve Mehmet Akif Ersoy beni yalnız bırakmazlar.<br />
Ya da onlar beni buralara çağırdılar kimbilir.<br />
Çağrıya uydum ve geldim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-kahire-mektubu-1/2008/06/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR AVARENİN DÜŞLERİ / 11-YARASINI SAKLAYAN ŞEHİR: BEYRUT</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-11-yarasini-saklayan-sehir-beyrut/2008/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-11-yarasini-saklayan-sehir-beyrut/2008/05/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Apr 2008 22:58:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ATIF BEDİR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Avarenin Düşleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/index.php/bir-avarenin-dusleri/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-11-yarasini-saklayan-sehir-beyrut/2008/05/</guid>
		<description><![CDATA[11 Nisan 2008 gece 02.30’da Havaalanından Beyrut şehir merkezine doğru yol alırken; yol yorgunu zihnimden bu şehre ilişkin o kadar ses (evet ses) geçiyor ki, ilk bakışta alelade (caddeleri, binaları, ışıkları olan) bir şehirle karşılaşmanın şaşkınlığı içindeyim. Zihnimden geçen sesler, sabah gün ışıyınca gerçek Beyrut’u göreceğimi söylese de; işte karşımda bir şehir duruyor: Işıl ışıl. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>11 Nisan 2008 gece 02.30’da Havaalanından Beyrut şehir merkezine doğru yol alırken; yol yorgunu zihnimden bu şehre ilişkin o kadar ses (evet ses) geçiyor ki, ilk bakışta alelade (caddeleri, binaları, ışıkları olan) bir şehirle karşılaşmanın şaşkınlığı içindeyim.<span id="more-1647"></span></p>
<p>Zihnimden geçen sesler, sabah gün ışıyınca gerçek Beyrut’u göreceğimi söylese de; işte karşımda bir şehir duruyor: Işıl ışıl.<br />
Hangisi gerçek bilmiyorum; zihnimdeki mi, gördüğüm şehir mi?<br />
Evet burası Beyrut.<br />
İlk bakışta diğer şehirlere benzeyen (hele ilk kez gece gördüyseniz) bir şehir.<br />
Gerçekten şaşkınlık verici bir durum.<br />
Belki de bana öyle gelmiştir.<br />
Bendeki Beyrut imgesini oluşturan unsurlar(şiirlerin, yazıların, haberlerin, görüntülerin oluşturduğu) : Yıkılmış, bombalanmış, karanlık, karamsar, içine kapanmış, yılgın, üzgün,  yerle bir olmuş bir şehirdir.<br />
Oysa gördüklerim karışsında bu imgeler yerle bir olmaktadır.<br />
Sanki Beyrut, dur bakalım diyor; işte tam da ben buyum.<br />
Aslında diğer şehirlerden bir şehirmiş gibi görünmek benim en aslî karakterimdir.<br />
Çünkü ben sürekli yıkılırım ve küllerimden yeniden doğarım.<br />
Evet  bu şehri en iyi ifade edecek cümle bu olmalı:<br />
KÜLLERİNDEN DOĞAN ŞEHİR<br />
Ama bu cümle de o kadar çok kullanıldı ki!<br />
Başka bir şey bulmalı; ama ne?<br />
Yaralı ama; yarasını saklayan desek nasıl olur?<br />
Evet olabilir :<br />
YARASINI SAKLAYAN ŞEHİR</p>
<p>Yaralı, hattâ yarası halen kanıyor; ama gören öyle canlı ve cıvıl cıvıl bir şehir görüyor ki; yok kardeşim ne yarası; bu şehir yaşıyor diyebilsin.<br />
Bu şehir yaşıyor;gerçekten kelimenin bütün anlamlarıyla yaşıyor.<br />
Şöyle düşünelim: Hani bir adam vurulmuş, delik deşik edilmiş, yere düşmüştür; koşarak başucuna varırsın; bileğini tutar nabzına bakarsın; nabzı atmaktadır.<br />
Etrafta kesin ölmüştür bakışlarıyla bekleşenlere bağırırsın: YAŞIYOOOR.<br />
Böyle ama, tam da böyle de değil.<br />
Hani yaşamak vardır ya; adam hayatını yaşıyor deriz<br />
Böyle ama, böyle de değil<br />
Hani yaşayıp gidiyoruz işte, buna yaşamak denirse deriz.<br />
Böyle ama, tam da bu değil.<br />
Hani adam yaralıdır ama, etrafta yaralı olduğunun bilinmesini istememektedir; sağlıklı bilinerek halletmesi gereken son bir iş vardır; kallavi bir iş.<br />
İşi bitirir ve yere yıkılır.<br />
Böyle ama, tam da bu değil.<br />
Beyrut işi bitirip yere yıkılacağa hiç benzememektedir.<br />
Şimdilik bulabildiğim en iyi cümle bu :<br />
YARASINI SAKLAYAN ŞEHİR</p>
<p>Yaralı ama yaralı değilmiş gibi davranıyor; yani yarasını saklıyor.<br />
Şimdi şehrin ruh halini çözdük mü?<br />
Hiç sanmam.<br />
Beyrut için bunun gibi yüzlerce cümle kurulabilir.<br />
Ama, üç günlük Beyrut izlenimlerimin sonucunda bulabildiğim en iyi cümle bu.<br />
Üç gün boyunca sokaklarında, caddelerinde, sahilinde, tepelerinde dolaştım.<br />
Bir gün şehirden çıkıp ülkenin en güneyine indim.<br />
Diğer gün en kuzeyine gittim.<br />
Bir uçtan diğer ucuna kadar gördüm Lübnan’ı.<br />
Evet Lübnan dedim; yabancı bir kelime gibi geliyor Lübnan kelimesi.<br />
Ama bir de şu kelimelere bakın Trablus (Tripoli) , Sayda (Saida), Sur (Sour); ne kadar bizden değil mi?<br />
I. Dünya Savaşı’ndan sonra Trablus’tan Maraş’a yürüyerek geldiğini anlatırdı dedemin kardeşi.<br />
Anadolu sınırlarına beş saatlik mesafedeki ülke, ne kadar uzakmış gibi geliyor oysa.<br />
Üç günün sonunda hafızamda yalnızca imajlar, resimler, fotoğraflar kaldı ve şimdi ben bunları uç uca ekleyip düzgün cümleler kuramıyorum.<br />
O zaman imdadıma kırık dökük kelimeler yetişiyor.</p>
<p>GECE/ ŞEHİR/ IŞIK/ SABRA ŞATİLLA/ ARİEL ŞARON/ MÜLTECİ KAMPLARI/ FİLİSTİN/ AYETULLAH HUMEYNİ POSTERLERİ/ KARARTMA PERDELERİ/ REKLAM PANOLARI/ POSTERLER/ AFİŞLER/HASAN NASRALLAH / DUVARDA İÇSAVAŞTAN KALMA BİR KURŞUN YARASI/ HÜSEYİN FADLALLAH/ YERDE YENİ BİR FÜZE OYUĞU/ İÇ SAVAŞ/ NİZAR KABBANİ/ BİNALAR ARASINDA ENKAZ BOŞLUĞU/ TRABLUS/ YIKILAN BİNALARIN İNŞAATI/ HİZBULLAH/ SAYDA/ REFİK HARİRİ / KARARGÂH/ Şİİ BÖLGESİ/ SÜNNİ BÖLGESİ/ SUR ŞEHRİ/ AKDENİZ/ HIRİSTİYAN BÖLGESİ/ AMERICAN ENGLIHS LEARNING CENTER/ İRAİL SINIRI/ ZAFER/ YENİ ŞEHİT OLMUŞ KOMUTANIN MEZARI BAŞINDA KUR’AN OKUYAN KADINLAR/ SİYASAL KRİZ/ İSRAİL SALDIRISI/ DÖRT MİLYON MİSKET BOMBASI/ İSRAİL UÇAKLARI/ KALEŞNİKOFLU BAYRAK/ NARGİLE/ YERLE BİR OLMUŞ BİNA/ FRANSIZCA/ TAHLİYE/ HERON/ SURİYE SINIRI/ GÜNEY BEYRUT/ DAHİYE/ 2006 İSRAİL KATLİAMI/ DİRENİŞ&#8230;&#8230;.</p>
<p>Bu imaj/kelimeleri daha da uzatmak mümkün.<br />
İşte bu yüzden; hani deriz ya anlatmak için kelimeler yetersiz kalıyor.<br />
Ama kelimelerin gücüne inanmak gerekir.<br />
Kelimeler de anlatmasa ne anlatır bir şehri?<br />
Belki bir fotoğraf; hani Spencer Platt’e ‘yılın en iyi fotoğrafı’ ödülü kazandıran o fotoğraf:<br />
Yıkılmış binalar, yıkıntılar arasında ne yapacağını bilemeyen, oradan oraya koşuşturan insanlar; önde üstü açık son model bir arabayla geçerken cep telefonuyla fotoğraf çeken gençler.<br />
Tam da savaş sırasında böyle manzaraların yaşandığı bir şehri savaştan iki yıl sonra düşünebiliyor musunuz?<br />
Hayır mı?<br />
O zaman düşünmenizi öneririm.<br />
İsrail’in en büyük savaşa hazırlandığının söylendiği bu günlerde; eğer Beyrut’un ayakta kalmanın kitabını yazdığını bilirseniz; bu haberlere güler geçersiniz.<br />
Bir not: Bizi İsrail sınırına kadar götüren Lübnanlı mihmandar, sınırı göstererek;<br />
işte Filistin dedi.<br />
İsrail değil mi orası dedik saf saf.<br />
Hayır Filistin; işgal edilmiş Filistin toprakları dedi.<br />
Böylece bizim algımızla, bir Lübnanlının algısı arasındaki belirgin farkı fark etmenin mahcubiyetini yaşadık.</p>
<p>Üç günün sonunda yine gece yarısı şehirden ayrılırken; artık çok farklı bir Beyrut vardı zihnimde: Bu şehir sadece yarasını değil, o kadar çok şey saklıyordu ki! bunları üç gün değil, üç yıl da kalsak anlamamız mümkün değildi.14 nisan 2008 gece 01.00</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-11-yarasini-saklayan-sehir-beyrut/2008/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR AVARENİN DÜŞLERİ / 10-HAVADA TURNA SESİ GELİR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-10-havada-turna-sesi-gelir/2008/04/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-10-havada-turna-sesi-gelir/2008/04/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Mar 2008 22:57:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ATIF BEDİR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Avarenin Düşleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/index.php/bir-avarenin-dusleri/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-10-havada-turna-sesi-gelir/2008/04/</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazı bir türkü yazısı değildir. Bir türkü dinleyicisi olarak iyi bir türkü duyduğumda kaleme sarılma ihtiyacı hissederim.Ama hep tutarım kendimi. Zaten ozan söylemiş söyleyeceğini; onun sözünün üzerine ne söylenebilir ki diye düşünürüm. Ama öyle türküler var ki; sizi bir şeyler yazmaya mecbur eder. Bunlardan biri de ‘Havada Turna Sesi Gelir’âˆ— adlı türküdür. Geçen yazımızda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazı bir türkü yazısı değildir.<br />
Bir türkü dinleyicisi olarak iyi bir türkü duyduğumda kaleme sarılma ihtiyacı hissederim.Ama hep tutarım <span id="more-1529"></span> kendimi. Zaten ozan söylemiş söyleyeceğini; onun sözünün üzerine ne söylenebilir ki diye düşünürüm. Ama öyle türküler var ki; sizi bir şeyler yazmaya mecbur eder. Bunlardan biri de ‘Havada Turna Sesi Gelir’âˆ— adlı türküdür. Geçen yazımızda ‘Havada Turna Sesi Var’ şeklinde bahsettiğimiz türkünün adı aslında ‘Havada Turna Sesi Gelir’ şeklinde olacaktır. Bu hata bize bu yazıyı yazdırmıştır. Çünkü türküler eksik sözü kaldırmaz .<br />
Türkülerde beni çeken sözlerden çok müziktir, söyleyiş tarzıdır. Bu yüzden bazı türküleri bazı sesler söylediğinde kulak kabartmışımdır. Daha sonra o türkü benim türkülerimden biri olmuştur.<br />
Türkülerin hikayesinden, o günkü şartlarda hissettirdiklerinden, okuyanından, yazanından çok; sadece ve sadece naçizane bir türkü dinleyicisi olarak türküleri dinlerken oluşan karşılığıdır, hissettiklerimdir. Aslında türkülerin satır aralarını doldurmak, hikayelerini sakız gibi oradan oraya çekerek dizi filmlerini yapmak türkülerin içini boşaltmaktan başka bir şeye yaramamaktadır. Ozanların teferruata sapmadan, çok yalın bir şekilde, yaşamı imbikten damıtıp en güzel sözü bularak söylediklerine ilave edecek hiçbir sözümüz yoktur.<br />
Hisarlı Ahmet’ten alınan Kütahya yöresine ait ‘Havada Turna Sesi Gelir’ adlı türküyü kendi sesinden yöresel ağızla gerçeğine uygun olarak dinleme imkânımız var.<br />
Bu türküden başka yine ‘Elif Dedim Be Dedim’ ve ‘Yağmur Yağar’ adlı türküleri de söyleyen Hisarlı Ahmet’tir. ‘Elif Dedim Be Dedim’ adlı türküdeki ‘Kuş kanadı kalem olsa yazılmaz benim derdim’ sözü sözler arasına yerleşmiştir. Bu söz o günden bu güne kullanılmaktan bir hâl olmuştur. Hatta bir şairin kitabının da adıdır.<br />
Havada Turna Sesi Gelir türküsünün yiğit bir edayla ağır bir söylenişi vardır. Başta yiğit bir Eğe havasıyla başlayan türküdeki eda; ilerledikçe ağırlaşır ve hüzünlü bir şekilde biter.<br />
Türkü daha başlar başlamaz öyle derinden bir ses gelir ki sizi alır yüzlerce yıl öncesine götürür. Sanki ses bin yıllık bir sestir. Bu sesin içinde tarihimiz, kaderimiz, geleceğimiz, garipliğimiz, yalnızlığımız vardır. Sözlerde açılması gereken bir kapıdan söz edilmese; diyeceğiz bozkırların ortasında çadır kurmuş, çadır sökmüş oradan oraya göç ederken söylemişiz bu türküyü. Biz çadır kurup çadır sökerken üzerimizden turnalar göç etmiş oradan oraya.<br />
Ozanın geçtiğimiz yüzyıl; bindokuzyüzlü yılların başında doğup, sonlarına doğru bu dünyadan göçtüğünü bilmesek böyle düşüneceğiz. Ama biz biliriz ki o gün ağızdan çıkan söz o günün sözü değildir. Belki söz; bin yılın imbiğinden süzülen ve elde kalandır.<br />
Ozanın hayat hikayesinde elde kalan söz şudur: Kutlu toprakları ziyaret edip geldikten sonra türkü söylemeye devam eder. Çevreden Hacı olan insanın artık bu işlerden elini eteğini çekmesi gerekir diyenlere; ‘Ben sazımla Rabbime sizlerden daha yakınım’ der. Burada ozanın dindarlığına atıf, türküdeki güzelliği belirleyen ana unsur değildir. Ozan dindar olamasa da türkü güzel bir türküdür. Bin yılın imbiğinden süzülen söz; içinde bir çok insanî ve sahici duygu  barındırır. Önemli olan ozanın bu toprakların sözünü söylüyor olmasıdır. Bu toprakların sözü ise en güzel sözdür. Bu topraklarda söz söyleyen herkes aynı ırmaktan beslenip söylemiştir sözlerini. Beslenilen ırmak ise akıp gittiği zaman ve mekanlarda ne kadar tadı, kokusu, rengi değiştirilmeye çalışılsa da öz itibariyle kendini korumuştur.<br />
Dönelim türküye..<br />
Türkü; havada turna sesi gelir diye başlar. Zihnimizde mekân kavramı oluşmuştur. Gökyüzü ve yeryüzü. Gökyüzünde turnalar uçmakta ve sesi ta yeryüzüne; bize kadar gelmektedir. Zaman ise belirsizdir.<br />
Gökte turnalar göç eder ; biz altında göç ederiz.<br />
Sanki biz hâlâ bu toprakların üzerinde göçümüzü sürdürürüz.<br />
Bu turnalar nerelere gider bilinmez. Ama kültürümüz göç eden turnaları mutlaka kutsal topraklara uğratır. Göç sırasında kutlu topraklara uğrayan turnalar Kâbe’den, Kerbelâ’dan, Bağdat’tan geçer. Turna ile Hz. Ali (r.a) arasında bir ilinti kurulmuştur. Bu yüzden en çok da semah kültüründe kullanılır.<br />
Turnalar ayrıca bir semaha adını da verir:Turna Semah’ı.<br />
Turna Semah’ı turnanın kanat vuruşu, uçuş ve duruşunu canlandıran figürlerle dönülür.<br />
Türküdeki turnanın ağzı dolu yemdir. Ağzındaki yemleri; yani şeker ile hurmayı bize getirir. Kutlu topraklardan gelecek en güzel hediye ise Peygamber Yemişi hurmadır.<br />
Belki de turna, bir güzelin turna şekline bürünmüş hâlidir.<br />
Güzel yârdır.Turna sesi yârin sesidir. Yârin ağzından çıkan söz ise şeker ile hurma değerindedir.<br />
Ama karşımızda ağlayan bir güzel vardır; güzel şeker gibi sözler etmek yerine; ağlayıp durmaktadır.<br />
Ozanımız güzele ‘git güzel karşımda ağlayıp durma’ der.<br />
Yâr çekip gitmiştir. Üzülmüştür.<br />
Gönül koymuştur, kırılmıştır.<br />
Üzerine kapıyı çekerek eve kapanmıştır.<br />
Ozan söylediğine bin pişmandır.<br />
Çünkü yâr kendisi için ağlamaktadır.<br />
Sanki ‘ben senin için, senin âkıbetin için ağlıyorum; sen beni karşından kovuyorsun’ der gibidir.<br />
Buna rağmen sevdiğinden azar işitmiş ve kovulmuştur.<br />
Bu olanlara dair hiçbir söz olmasa burada en içli sesi duyarız, ‘aç kapıyı nazlı yârim, ben geliyorum’.<br />
Bu bir yalvarma sesidir. Öyle bir söylenir ki, bu sözde bin pişmanlık vardır. Özür vardır. Ayrıca bir özür sözüne gerek de yoktur; çünkü bu sözde olmasa da söyleyişte bu pişmanlık ve özür yakıcı bir şekilde vardır. Duygu ise sahici bir duygudur.Bu yüzden türküler sesli dinlendiğinde söyler sözünü. Söz olarak kuru bir ifade sesin rengi ve kokusuyla birleştiğinde söylenmeyenleri de söyler.<br />
Kapının açılması isteği öylesine içten bir duyguyla söylenmiştir ki yâr kapıyı sonuna kadar açar. Çünkü ozan öyle şeylerden bahsetmektedir ki; ortada hayati bir mesele vardır.<br />
Ozan demektedir ki sevdiğine: Benim sonum son değil; düşman elinde ölüm fermanım var.<br />
İşte yârin ağlamasına sebep budur.<br />
Ama bu fermanı yazan düşman sarhoş haliyle yazmıştır. Sarhoş hâlde yazılan söz ise söz değildir. Bu yüzden yazılan bu fermanın hükmü yoktur.<br />
Sonra şöyle seslenir fermanı yazanlara; göndersinler kendi fermanımı kendim yazayım. Öyle bir yazayım ki kalemle, divitle değil; zülfüm teliyle.<br />
Artık zülüf teliyle yazılan fermanın ölüm fermanı olmayacağı da bellidir.<br />
Türküyü bir çok sanatçı okumuştur. Daha da yüzyıllarca okunacağa benzer. Çünkü hakiki bir türküdür. Okuyanlar içerisinde bağlama çalmada  kendine özgü üslup ve icrasıyla bir ekol oluşturan Talip Özkan en iyi icracıdır. Talip Özkan türküde müziği öne çıkararak bağlama çalışındaki ustalığı ‘tarama tezeneli icra ve seri parmak hareketleri ‘ ile sesini de aynı ölçüde kullanarak söylemiştir.<br />
Bir diğer icracı ise Sümeyra Çakır’dır. Yakıcı ve derinlerden gelen içli bir sesi olan Çakır; türküyü neredeyse bir ağıt gibi okur. Dinleyenler daha türkü başlarken anlarlar; anlatılanlar acı ve can yakıcıdır.<br />
Bir de şair Erdal Çakır söyler ki; ancak şanslı insanlar dinleyebilir.<br />
Hepsi sekiz dizeden oluşan güfte, müzikle birleşince unutulmaz türküler arasındaki yerini çoktan almıştır. Bize ise takdirin dışında bir şey kalmamıştır.</p>
<p>âˆ—<br />
Havada Turna Sesi Gelir Kanadı Kırma<br />
Ağzı Dolu Yem Getirir Şeker İle Hurma<br />
Git Güzel Karşımda (Bi Danem) Ağlayıp Durma<br />
Aç Kapuyu Nazlı Yarim Ben Geliyorum</p>
<p>Burma Da Burma Duman Tüter Dağın Belinde<br />
Okunmadık Fermanım Var Düşman Elinde<br />
Bunu Da Yazan Yanlış Yazmış Serhoş Halinde<br />
Gönder A Beyim Ben Yazayım Zülfüm Telinle</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-10-havada-turna-sesi-gelir/2008/04/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR AVARENİN DÜŞLERİ / 9- HEP AYNI YERDEN KANAYAN</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-8-hep-ayni-yerden-kanayan/2008/03/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-8-hep-ayni-yerden-kanayan/2008/03/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Feb 2008 22:59:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ATIF BEDİR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Avarenin Düşleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/index.php/bir-avarenin-dusleri/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-8-hep-ayni-yerden-kanayan/2008/03/</guid>
		<description><![CDATA[Gözlerinin ışıltısını kaybetmiş çocuk ey! Şimdi seni hangi dağ uyutur göğsünde? Hangi ırmak emzirir? Hangi deniz kandırır susuzluğunu? Şehirlerin karlı ve sisli sokaklarında sokak lambaları yanarken gözlerin hangi pencereye yaslanır? Kasabaların ikindi ıssızlığında hangi el tutar elinden? Bir sokak kapısı kapanır, bir pencere açılır. Demiri tavında döver bir demirci örse çekiç vurur, dokuduğu kilime bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gözlerinin ışıltısını kaybetmiş çocuk ey!<br />
Şimdi seni hangi dağ uyutur göğsünde?<br />
Hangi ırmak emzirir?<span id="more-1449"></span><br />
Hangi deniz kandırır susuzluğunu?<br />
Şehirlerin karlı ve sisli sokaklarında sokak lambaları yanarken gözlerin hangi pencereye yaslanır?<br />
Kasabaların ikindi ıssızlığında hangi el tutar elinden?<br />
Bir sokak kapısı kapanır, bir pencere açılır.<br />
Demiri tavında döver bir demirci örse çekiç vurur, dokuduğu kilime bir turna nakşeder bir kız, taşın ruhunu arar bir taş ustası, bir terzi en beyaz kumaşları biçer&#8230;<br />
Doğar kanarsın, büyür kanarsın, ölür kanarsın.<br />
Yazgın ülkenin yazgısıyla aynıdır.<br />
Ülken, toprakların da kanadıkça kanar.<br />
Birileri senden önce keşfetmiştir kanayan yerini, acıyan yerini.<br />
Nerde bulunsan fark etmez, Ortadoğu’da, Afrika’da, Balkanlar’da, Kafkaslar’da.<br />
Birileri bulur seni ve kanatır yaranı.<br />
Hani derler ya yumuşak karın.<br />
Senin de yumuşak karnın budur.<br />
Kanayan yerinin farkına varmaman.<br />
Birileri senin yaranı senden iyi bilerek hep aynı yere vururken; sen hep başka yerlerinin acıdığını düşünürsün.<br />
Ah bir bilsen yaranın tam yerini; iyileştirmek için çareleri de bulursun.<br />
Bir dinlesen yaranın tam yerini gösterenleri, yollara işaret koyarak işte yol buradan gider diyenleri, dirilirsin yeniden, iyileşirsin mutlak.</p>
<p>Acının coğrafyası yoktur.<br />
Anne eve koşar; kapıda bekleyen birileri mi var?<br />
- Oğlum sen mi geldin?<br />
- Ben gelmedim anne.<br />
Baba eve koşar, kapıda bekleyen kimse yok.<br />
Gelen ben değilim.<br />
Çünkü hep aynı yerden kanayan yaram depreşti yine; ama nerem acıyor bulamıyorum.<br />
Birileri benim yaramın yerini benden daha iyi biliyor ve hep aynı yere vuruyor.<br />
Aynı yerden kanatıyor, aynı yerden.<br />
Ben gelmedim.<br />
Ben şimdi bir düşteyim; kendimi attım  deli bir çayın serin sularına.<br />
Islandı saçlarım, alnıma düştü.<br />
Yattım sıcacık kumların üzerine gökyüzüne bakıyorum, gökyüzünden turnalar geçiyor.<br />
‘Havada turna sesi var ‘âˆ— diyor bir ses, bir ses daha diyor.<br />
Ve çöllerde, yaylalarda, şehirlerde, varoşlarda başımı kaldırıp baksam gökyüzüne duyarım seslerini.<br />
Turnalar geçer yaram iyileşir.<br />
Turnalar geçer, düşlere dalar giderim.</p>
<p>Gözlerinin ışıltısını kaybetmiş çocuk ey!<br />
Hep aynı yerden kanayan yaran ne alemde?</p>
<p>âˆ— Hisarlı Ahmet’ten alınan türküyü en iyi kendisi söyler. Talip Özkan içli okur, Sümeyra Çakır’dan dinledikçe içinizde bir şeyler burkulur. Daha başka söyleyenler de vardır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-8-hep-ayni-yerden-kanayan/2008/03/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR AVARENİN DÜŞLERİ / 8-BİR TRENİN PENCERESİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-8-bir-trenin-penceresi/2008/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-8-bir-trenin-penceresi/2008/02/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2008 22:56:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ATIF BEDİR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Avarenin Düşleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=1342</guid>
		<description><![CDATA[İşte kâlp burada çarpıyor Âsi ırmaklara dayamış alınyazısını Hüznünden ne yapacağını bilememiş Siz onun böyle durgun olduğuna aldanmayın İçinde ne kıyametler kopar Yağmur yağsa günlerce ağlar Uzakta bir ağaç Yakında bir dere görse Vedalaşıp gider uzaklara Gözleri penceredir trenlere Çarpışır ıssız bozkır yollarında Saçılır bedenler Bir aşk acısını bilir Bir de ayrılık]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İşte kâlp burada çarpıyor<br />
Âsi ırmaklara dayamış alınyazısını<br />
Hüznünden ne yapacağını bilememiş <span id="more-1342"></span><br />
Siz  onun böyle durgun olduğuna aldanmayın<br />
İçinde ne kıyametler kopar<br />
Yağmur yağsa günlerce ağlar<br />
Uzakta bir ağaç<br />
Yakında bir dere görse<br />
Vedalaşıp gider uzaklara</p>
<p>Gözleri penceredir trenlere<br />
Çarpışır ıssız bozkır yollarında<br />
Saçılır bedenler<br />
Bir aşk acısını bilir<br />
Bir de ayrılık</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-8-bir-trenin-penceresi/2008/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR AVARENİN DÜŞLERİ / 7-TOPRAĞIN KOKUSU</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-7-topragin-kokusu/2008/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-7-topragin-kokusu/2008/01/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Dec 2007 22:48:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ATIF BEDİR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Avarenin Düşleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=1188</guid>
		<description><![CDATA[Adam sabah erkenden kalktı. Odanın sokağa bakan penceresini açtı. Nefesi buharlaşıp uçuştu havada. Seher kuşları çoktan gitmişti. Umarım yine gelirler dedi. Hâlâ bırakmadılar bizi. Her sabah gün doğarken nasılda çığlık çığlığa öterler. Herhalde bu da onların zikridir. Adam sokağa baktı; gökyüzüne baktı düşündü. Alt sokaktaki fırından, yeni pişmiş ekmek kokusu geliyordu. Gece yağmur yağmış, toprağın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Adam sabah erkenden kalktı.<br />
Odanın sokağa bakan penceresini açtı.<br />
Nefesi buharlaşıp uçuştu havada. <span id="more-1188"></span><br />
Seher kuşları çoktan gitmişti.<br />
Umarım yine gelirler dedi.<br />
Hâlâ bırakmadılar bizi.<br />
Her sabah gün doğarken nasılda çığlık çığlığa öterler.<br />
Herhalde bu da onların zikridir.<br />
Adam sokağa baktı; gökyüzüne baktı düşündü.<br />
Alt sokaktaki fırından, yeni pişmiş ekmek kokusu geliyordu.<br />
Gece yağmur yağmış, toprağın kokusunu havalandırmıştı.<br />
Ekmek ve toprak kokusu ne de güzel yakışmıştı birbirine.<br />
Aslında ekmek bir bakıma toprağın kokusudur diye düşündü.<br />
Adam toprak kokusu dedi.<br />
Toprak dedi.<br />
Toprağımız eskisi gibi kokmuyor artık dedi.<br />
İnsanlar ne isterler topraktan.<br />
Bitirdik onu.<br />
Yürüyüşümüz, gidişimiz de toprağa doğrudur.<br />
Bir gün kavuşacağımız şeye karşı bu ne hoyratlık.<br />
Belki bir gün bizi toprak kabul etmeyecek.<br />
Ya da bizi kabullenecek toprak bulamayacağız.<br />
Ama yine de umut.<br />
Bir parça umut.</p>
<p>Çünkü kim ne derse desin, bu toprakların derinlerinde bir yerde gizil bir güç var.<br />
Tüm eğmelere, bükmelere, kanırtmalara karşı yerden kalkan, üstününün başının kirini pasını temizleyen, silkelenen; ayağa kalkıp yürüyen, insana güç veren, dayanak olan gizil bir güç var bu toprakların derinlerinde.<br />
Bundandır bu türküleri, bu şiirleri, bu hikayeleri söylememiz.<br />
Bundandır günde beş kez aynı ırmakta yüz yıkamamız.<br />
Bu toprağın derinindeki gizil güçtür bizi biz yapan.<br />
Bizi başkalarından ayıran.<br />
İnsan olmanın ne demek olduğu bilincini sürekli diri tutan, inanmanın erdemini, ilkelerin yüceliğini göğsünde bir bayrak gibi taşıyıp; çağlardan çağlara taşıyıp duran gizil bir güç var bu topraklarda.</p>
<p>Adam uzaklara baktı.<br />
Gözleri bir kamera gibi soldan sağa doğru tüm şehri taradı.<br />
Gün doğmuştu, güneşi göremedi ama camlarda altın gibi parlıyordu.<br />
Uzak tepeleri, gecekonduları, sisin boğduğu apartmanları, sararmış güz yapraklarını dökmemek için direnen ağaçları gördü.<br />
Bizim tüm hoyratlıklarımıza rağmen bizi bırakma ey toprak!<br />
Her sabah gelip gündoğumunda öten seher kuşları gibi bırakma bizi dedi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-7-topragin-kokusu/2008/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR AVARENİN DÜŞLERİ / 6-GÖKYÜZÜDE ARICIK KUŞLARI</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-5-gokyuzude-aricik-kuslari/2007/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-5-gokyuzude-aricik-kuslari/2007/11/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Oct 2007 22:54:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ATIF BEDİR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Avarenin Düşleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=1013</guid>
		<description><![CDATA[Bağa üzüm kesmeye gider misin? Bu sesi duymayalı çok uzun zaman oldu.. Üstelik şimdi bu sesi duyduğun yer çok farklı bir yer. Belki de otuz beş yıldan fazla bir zamandır aynı eylem için duyulan bu sesin çağrışımı o kadar çok ki. Bu sesin içinde çok uzaklarda kalmış bir çocukluk, uzun bağ yolları, üveyikler, arıcık kuşları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bağa üzüm kesmeye gider misin?<br />
Bu sesi duymayalı çok uzun zaman oldu..<br />
Üstelik şimdi bu sesi duyduğun yer çok farklı bir yer.<br />
<span id="more-1013"></span> Belki de otuz beş yıldan fazla bir zamandır aynı eylem için duyulan bu sesin çağrışımı o kadar çok ki.<br />
Bu sesin içinde çok uzaklarda kalmış bir çocukluk, uzun bağ yolları, üveyikler, arıcık kuşları var.<br />
 Bu sesin içinde hasret, gurbet, sıla, bölük bölük turnalar var.<br />
Bu sesin içinde uzun zaman önce kaybedilmiş, uzun zamandır görüşülmeyen insanlar var.<br />
Bu sesin içinde hafızamızın gerilerine itilmiş, üzeri kalın bir örtüyle örtülmüş anılar var.</em></p>
<p>Eylül ayının ortaları gelmiş, sıcaklar daha etkisini yitirmemiştir.<br />
Buralarda üzüm bağı olmaz, havası uygun değildir, her akşamüzeri sis çöker; bazen birkaç gün kalkmaz.<br />
Sisli hava üzümlere gelmez; bağ olmadığı için ağaçlara yürütülmüş asmalarda bu yüzden üzümler küllenir, daha olgunlaşmadan çürür gider.<br />
Bu yüzden buranın bağları, havası daha uygun olan başka köylerdedir.<br />
Bu yüzden bağbozumuna gitmek uzun ve yorucu bir hazırlık gerektirir.</p>
<p>Akşamdan evde bir koşuşturmadır gidiyor.<br />
Anlıyorsun ki bağbozumu için hazırlık var.<br />
Seni de bağa götürmeleri için yalvarıyorsun.<br />
Erken yola çıkacağız uyanamazsın diyorlar.<br />
Uyanırım diyorsun ve onlardan önce uyanıp, hazırlanıp bekliyorsun.<br />
Erkenden çıktığınız yol uzadıkça uzuyor; önünüzde üç dört saatlik bir yol var.<br />
Hava ısındıkça kara saçlarından alnına doğru ter akmaya başlıyor.<br />
Gün öğleye dayanıyor.<br />
Çam ağaçlarının gölgesi kısaldıkça kısalıyor.<br />
Derelerden, dik yamaçlardan, ince patika yollardan yürüyorsunuz.<br />
İyice acıkıyorsun, sonunda bir ağacın altına oturuyorsunuz, azık açılıyor.<br />
Büyükler pınarda abdest alarak namaza duruyor çimenlerin üzerinde.<br />
Yeniden yola düşüyorsunuz; yolun bir an önce bitmesini istiyorsun.<br />
Akşamdan beri içinde dönenip duran sevinç sağanağa dönüşüyor.<br />
Seni oraya çeken şeyin ne olduğunu düşünmeden, sadece ve bir an önce orda olmak istiyorsun.<br />
Biliyorsun ki herkes döndükten sonra bir iki ay orada kalacaksın.<br />
Oysa senin için bunların hiç önemi yok.<br />
Seni sürekli orda bıraksalar bir daha da arayıp sormasalar hiç umurunda değil.<br />
Gün iyice eğiliyor; ağaçların gölgeleri uzuyor.<br />
Nihayet ikindiye doğru köye ulaşıyorsunuz.<br />
Köye girdikten sonra birkaç evi geçerek ulaşıyorsunuz o yakın akrabanın evine.<br />
Tahta kapıyı açıp giriyorsunuz.<br />
Yer tahtaları gıcırdıyor ayaklarınızın altında.<br />
Sarımtırak bir renkle boyanmış çardak daha yeni yıkanmış.<br />
Önce bir serinlik ve temizlik koksu; sonra ev sahipleri karşılıyor sizi.<br />
Gökyüzünde arıcık kuşları uçuşuyor.<br />
Bahçedeki kara kovanlardan her yana vızır vızır arılar gidip geliyor.<br />
Nar ağaçları çiçeklerini döküp nara durmuş.<br />
Asmalarda üzüm salkımları ışıldıyor.<br />
Hemen sofra kuruluyor.<br />
Ev sahibi eline bir kap alarak bahçeye yollanıyor.<br />
Bir süre sonra geliyor ve sofradaki yiyeceklerin arasına kara kovandan kestiği balı ekliyor.<br />
Gökyüzündeki arıcık kuşlarının arasına kırlangıçlar karışıyor.<br />
Bir süre sonra hava kararıyor ve tepenin arasından altın bir tepsi gibi ay çıkıyor.<br />
Ay ışığında ateşböcekleri oynaşmaya başlıyor.<br />
Yol yorgunluğundan olduğun yerde uyuyakalıyorsun<br />
.<br />
Ertesi sabah, daha gün doğmadan uyanıyorsun.<br />
Sepetler sandıklar hazırlanıp katıra yükleniyor.<br />
Karşı yamaçtaki bağa gidiliyor.<br />
Çam ağaçlarının dallarında ağustos böceklerinin sesleri birbirine karışırken; güneş, toprağın üzerine sıcacık tülünü örtmüştür.<br />
Vadiyi tam ortasından bıçak gibi ikiye bölen dere kayıtsızca akmaktadır.<br />
Sessizlik kaplamıştır her yanı.<br />
Açık bir alanda, koyunlar başlarını birbirine sokmuş; gölgelik bir yer bile aramaya vakit bulamadan; çoktan öğle uykusuna dalıp gitmişler.<br />
Doğa kayıtsız, uysal ve dingin.<br />
Güneş, yeşil yapraklar arasındaki altın sarısı üzümlere vurmaktadır.<br />
Bağa varır varmaz şeftali ağacına koşuyorsun.<br />
Tam da şeftalilerin olgunlaşma mevsimi.<br />
Tahmininde yanılmıyor, bağın tam ortasındaki ağaçta kızarmış tüylü şeftalileri görüyorsun.<br />
Koşarak dalından bir tane koparıp hemen ısırıyorsun.<br />
Şeftalinin suları ağzının kenarından çenene doğru sızıyor.<br />
Daha şeftaliyi bitirmeden, bu kez koşarak incir ağacının yanına gidiyorsun.<br />
Yeşil yapraklar arasında sararmış incirleri görüyorsun.<br />
İncir ağacına doğru koşarken, incir kuşları uçuşuyor.<br />
En sevdiğin incir de yarısı incir kuşları tarafından yenmiş ve güneşin kuruttuğu incirlerdir.<br />
Daha sonra ceviz ağacına tırmanıyorsun.<br />
Ceplerini yeşil cevizlerle dolduruyorsun.<br />
Yorgun düşünceye değin oradan oraya, bir ağaçtan diğerine koşuşturuyorsun.</p>
<p>Bu arada büyükler hummalı bir çalışmaya girişmişler, farkında bile değilsin.<br />
Artık büyükler için bir yıldır beklenen an, onca çabanın, çalışmanın ürününü alma zamanı gelmiştir.<br />
Artık bağbozumu zamanıdır.<br />
Bağbozumu bir şenliktir, esenliktir.<br />
Üzümler kesilip sandıklara dolduruluyor.<br />
İyilerinden seçilenlerse eve götürüp yemek üzere sepetlere yerleştirilerek üzerleri bağ yaprağıyla kapatılıyor.<br />
Toplanan üzümler tahta bir tekneye boşaltılıp, üzerine özel bir toprak serpiliyor.<br />
Güçlü kuvvetli birisi ayağına geçirdiği temiz bir çizmeyle tekneye çıkıyor ve üzümleri çiğnemeye başlıyor.<br />
Teknenin önünde bulunan tahta oluktan ezilen üzüm suyu bir kaba akıyor.<br />
Kaba dolan üzüm suyu büyük bir kazana aktarılıyor.<br />
Kazan dolduğunda altındaki odunlar tutuşturuluyor.<br />
Bir süre sonra kaynamaya başlayan üzüm suyu tahta bir kepçeyle savruluyor.<br />
Üzüm suyu biraz sonra kara pekmeze dönüşüyor.<br />
Pekmez köpüğü kazanın üzerini kaplıyor.<br />
Artık pekmez olmuştur; pestil, bastık, horaf, ceviz sucuğu, samsa gibi kışlıklar yapılabilir.<br />
Bu çalışma gündüzleri sıcakta, geceleri ay ışığının altında birkaç gün sürer.<br />
Yaratıcı’nın verdiği rızk için edilen şükürler, yapılan dualarla artık denkleri yükleyip yola düşme zamanıdır.<br />
Arkada sararmış bağ yaprakları arasında, incir ağaçlarının dallarında gözden kaçmış; bekli de kasten kuşlar için bırakılmış birkaç salkım üzüm, birkaç incir kalmıştır.<br />
Bağ bozulmuştur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/atif-bedir/bir-avarenin-dusleri-5-gokyuzude-aricik-kuslari/2007/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

