<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Deneme</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/harar/deneme/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Feb 2012 11:43:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>DEMOKRATİK BİR HAK OLARAK İSLAMCILIK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/demokratik-bir-hak-olarak-islamcilik/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/demokratik-bir-hak-olarak-islamcilik/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:30:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>CEMAL ŞAKAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13006</guid>
		<description><![CDATA[Her şeyin ölümünü ilan etmeye meyyal postmodernist söylem karşısında sarsıntı geçiren büyük anlatılar, kendilerini yeniden kuracakları muhkem bir zeminden mahrum kalmaktadır. Bu zeminsizlik ya da zeminin kayganlığı, geçişkenliği postmodern durumun kendisidir. Hiçbir anlatının kendisi olarak kalamadığı, kendisini varkılamadığı bu geçişken zeminin yarattığı kötümserlik nedeniyle dünya bildiğimiz bir yer olmaktan çıkmaya başlar. Çünkü dünyayı nasıl bileceğimizi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Her şeyin ölümünü ilan etmeye meyyal postmodernist söylem <span id="more-13006"></span>karşısında sarsıntı geçiren büyük anlatılar, kendilerini yeniden kuracakları muhkem bir zeminden mahrum kalmaktadır. Bu zeminsizlik ya da zeminin kayganlığı, geçişkenliği postmodern durumun kendisidir. Hiçbir anlatının kendisi olarak kalamadığı, kendisini varkılamadığı bu geçişken zeminin yarattığı kötümserlik nedeniyle dünya bildiğimiz bir yer olmaktan çıkmaya başlar. Çünkü dünyayı nasıl bileceğimizi ya da nasıl bilemeyeceğimizi açıklamak için muhkem zeminler üzerinde yükselen dünya görüşlerine ihtiyaç vardır. Dünyayla karşı karşıya kalan insan, kendi dışında var olan bu çıplak gerçeklikle ancak yaslandığı, beslendiği ve bağlandığı dünya görüşü sayesinde ilişki kurabilir. (Elbette herkes dünyayı anlamak, anlamlandırmak zorunda değildir. Ancak Allah’la misak yapmış müminler için âlemle dünyayla insanla anlamlı bir ilişki kurmak imanının bir gereğidir).  Kendi dışındaki şeyler, ancak o görüş muvacehesinde anlamlı bir hale gelir, dahası anlamlı bir bütüne kavuşur.</p>
<p>Kendi içinin sanrıları, sancıları, rüyaları, hülyaları yerine, gerçek bir dünyada yaşadığının ve bu dünyada başkalarının da yaşadığının bilincinde olmanın geçerli tek yolu, dünyayı, dünyada oluşu anlamlandırabilmektir. Başkalarının yaşadığını, başkalarıyla yaşamanın zorunluluğunu fark eden insan; ‘başka sanrıların, sancıların’ da olabileceğini anlar. Başkalarının varlığı ve birlikte yaşamanın zorunluluğu ancak ideolojik bütünlüklerle aşılabilir. İnsan teki üzerinden anlatmaya çalıştığımız farkında oluş, ‘bireysel bir uyanış’ ya da Hay bin Yakzan hikayesi değil; postmodernizmin verdiği ölüm ilanlarının yarattığı karamsarlıkla yıkılan, çözülen siyasal umutların, siyasal eylemliliğin hâlâ mümkün olabileceğine dair bir hikayedir. Çünkü unutulmamalıdır ki asıl hikaye, siyasal sorunların her halükarda ideolojilerle anlaşılabilir olduğudur.</p>
<p>Bir çocuk büyütülür gibi özenle, kıvançla bakıp büyütülmüş siyasal umutlar, beklenmedik şekilde bir duvara toslayıp dağılabilir, un ufak olabilir (Yaklaşık otuz yıllık siyasi umutlar 28 Şubat’ta benzer bir duvara toslamıştı. İronik bir şekilde tosladığı bu duvar postmoderndi ve İslamcılar postmodern durumun vaat ettiği çokluk, çoğulculuk, yerellik ve cemaat vurgularından nasıl da ilham alıyor olmuşlardı). Umutsuzluğun en koyu olduğu, dünyanın karardığı bu anlarda, elde ne kaldığını ya da ne kalmadığını anlamak için yine de bir ideolojiye ihtiyaç vardır. Elbette bu ideoloji eskisinin aynısı değildir, olmayacaktır, olamayacaktır. İşte tuzak tam da bu eskisi gibi olamayışın eşiğinde bizi beklemektedir. Çünkü bütün bir yerküreyi kaplamış egemen, hegemonik bir söylem bu yıkılan, kararan umutların yerini doldurmak için teyakkuzda beklemektedir. Dahası bu egemen söylem hem yıkımın sebebi, hem de yıktığının yerini dolduracak psikolojik üstünlüğe sahiptir.</p>
<p>İnsan genellikle altında kaldığı bu ağır enkazdan biraz başını kaldırabildiğinde daha dehşetli bir tabloyla yüz yüze gelir: Dünyayı anlayabildiği, anlamlandırabildiği kavramsal çerçevenin de bu yıkımdan nasibini aldığını görür ve daha acı olanı yıllarca inançlarını, umutlarını sarıp sarmaladığı kavramlarının artık parodisinin yapıldığına tanık olur. Hep diri tutmaya çalıştığı ve ancak onun sayesinde başkalarının farkına vardığı bilinçten söz etmek sadece gülünesi bir durumdur; dünyayı değiştirmeyi, ümmet olmayı vurgulayan evrenselci ve tarih-üstü tasavvuru çoktan tarih-dışı kalmıştır. İşte bu yıkım daha adil ve ahlaklı bir dünya tasavvurunun taşıyıcısı olan insanın imhasıdır. Bu insan yeniden ayağa kalkamazsa kendisiyle birlikte, inandığı dünya da, un ufak olduğu sistemin içinde eriyip dönüşecektir. İnsanın nerede durduğuyla anlamlı olan ideolojik tasavvurlar, bu zemin kaybıyla birlikte buharlaşırken, yıkılmışlık, yalnızlık ve yılgınlıkla birlikte ideolojiler de gözden düşer.</p>
<p>İdeolojinin gözden düşmesinin yarattığı en büyük tehlike, insanın kendisini daha önce bağladığı, bağlı kıldığı sınırların da silikleşmesidir. Önceleri özenle kaçtığı, sakındığı sınırlar hemen yakındadır; adım atsa mı, atmasa mı! Adım atanlar için, yeni ibahelerle birlikte sınırlar esner, genişler; diğerlerininse elinde bir zamanlar hamiyetle kucakladıkları ‘insanlık davası’nda kırık dökük parçalar kalır. İşte bu nokta sistemin kesin zaferidir: Onun yaydığı çokluk, çoğulculuk, yerellik ve cemaat söylemine uygun olarak, elde kalan kırık dökük parçalarla kimi mikro politikalara eklemlenmek rahatlatıcıdır; ya da sistem içinde eriyip ilan edilen ibahelerle –bugünün yaygın retoriğine uygun olarak– müteahhit olmak radikal bir sınır ihlalidir. Artık değiştirilip dönüştürülecek bir dünya kalmamıştır; hâl böyle olunca taşıyıcı insana da ihtiyaç yoktur.</p>
<p>Bugünün koşullarında ideolojinin ölümüyle doğan boşluğu, ‘söylem’ ya da ‘yorum’ doldurmaktadır. Bu alt-üst olmuş bir dünya demektir; bilincin yerini bilinçdışı alır, üretimin yerini tüketim, insanın yerini özne, bütünün yerini parça, tümelin yerini tikel, nesnelliğin yerini öznellik, merkezin yerini merkezsizlik, mekanın yerini yersiz-yurtsuzluk. Böylesi bir dünya, daha önce de söylediğimiz gibi insanlık davasını üstlenmiş insanın bildiği, tanıdığı, dolayısıyla güvenle adım atabildiği bir dünya değildir. Dahası ‘tarihin sonu’ söylemlerinin de evrenselci bir yaklaşımla ele alındığı, bütün dünyanın çoktan liberalizme kani olduğu ya da olmak yolunda ilerlediği savlarının güçlenmesiyle birlikte, umutsuzluk giderek bir karanlığa dönüşmektedir. Çünkü bu ikna oluşla birlikte ‘sistemin’ hemen her alanı kapladığı duygusu güçlenir. Sistemin hemen her alanı kapladığı duygusu, muhalif olunacak bir zeminin de kalmadığı psikolojisini yayar ve insanı zımni bir boyun eğişe razı eder.</p>
<p>Bu durum, bir zamanlar büyük fikirlerin, büyük davaların sahibi olan, dolayısıyla dünyayı –sistemi– parmağının ucunda hisseden insanların, sistemin içine çekilmesi, sistem tarafından massedilmesi anlamına gelir. Farkında olunsun ya da olunmasın bütün inanışlar yeniden gözden geçirilir. Çünkü yepyeni bir dünyaya adım atılmıştır ve her ne yapılacaksa bu dünyanın içinde yapılacaktır; bir farkla ki, artık bu yapılacaklar sistemin içinde kalınarak yapılacaktır. Artık umutların yeniden yeşerebilmesi için yeni bir dil, yeni kavramlar, yeni yöntemler ve yeni politikalar icap etmektedir.</p>
<p>Ülkemizde İslamcılar açısından bakıldığında son yirmiyıl handiyse böyle bir arayışla geçmiştir. Başta Kuran’la ilişki biçimi (Aynı zaman diliminde meydana gelen meal çalışmalarındaki artışın böylesi bir arayışla ilişkisi olmalıdır. Dahası meal çalışmalarında ve diğer dini konuların ele alınışında rasyonel, akılcı bir anlayışın baskın bir söylem olarak doğması da manidardır. Yine bir dönem modernist/reformist olarak telakki edilen kimi Müslüman aydınların görüşlerinin revaç bulması ve demokrasi, parlamenter rejim hatta laiklik gibi konuların bu anlayış etrafında dolayımlanarak tartışmaya açılması da düşünülmelidir) olmak üzere hemen her konu yeniden ele alınmış ve bu döneme kadar kesinlikle kabul görmemiş, peşinen İslam dışı kabul edilmiş birçok kavram, politik araç, siyaset anlayışı yeniden masaya yatırılmıştır. İlk ameliye olarak göze çarpan yaklaşım, zaten süregelen modernlik eleştirisinin daha da yoğunlaştırılarak sürdürülmesi olmuştur. Üstelik yeni dönemde postmodernistler bu konuyla ilgili alabildiğine zengin bir literatür de sağlamışlardı. Modernliğin ürettiği temel kavramlar, haklı bir şekilde İslam’a uymadığı gerekçesiyle reddedilmiş ve geleneksel değerler yeniden ele alınmaya çalışılmıştır. Ancak bu ele alış, tam da postmodern durumun yarattığı parçalanmışlık içinde gerçekleşmiş ve geleneksel değerler doğup beslendiği dünya görüşünden koparılıp tekilleştirirlerek sorunsallaştırılmıştır.</p>
<p>Doğup beslendiği zemini kaybetmiş, bir anlamda organik ilişkilerini sürdüremez olmuş kavramların tekilleştirilerek, modernizm eleştirisinde argüman olarak kullanılması; insanları bir zar gibi sarmış olan ‘tarihin sonu’, ‘başka bir dünyanın olanaksızlığı’ fikrini yırtma, nefes alma çabaları olarak elbette değerliydi. Ancak bu yaklaşım, sadece kavramların mistifiye edilmesiyle sonuçlanmıştır. Modernlikle kesin uyuşmazlıkları nedeniyle insanla hayatla dünyayla organik ilişkileri kopan kavramlar, hakikatin görünümleri olarak kendi zamanları beklemek üzere askıya alınmıştır. Böylelikle sözgelimi sıdk Hz Ebubekir, adalet Hz. Ömer, haya Hz. Osman, ilim Hz. Ali üzerinden imgeleştirilmiştir. Uğruna can verilen/verilecek olan değerlerin imgeleşmesiyle birlikte, klasik politik sorular/sorunlar diyebileceğimiz, bir zamanların can yakan, uğruna ölümler göze alınan meseleleri de yeni dünyanın, yeni sistemin kaygan zemininde öte’lenip artık dudak bükülesi, aşırı politize bir dönemin tarihsel ve konjonktürel şartlarına mahkum edilmiştir. Böylece bir dönemin politik enerjisi, gösterene yöneltilerek yüceltilmiş ama sistem tarafından emilmiştir. Örneğin, milyonlarca insanın niçin açlıkla yüz yüze yaşadığı sorusu, sadece ‘eski tüfek’liğin ya da ‘kulağı kesik’liğin göstergesi olarak gülünçleştirilmiştir.</p>
<p>Gelinen bu noktada farklılık, çokluk, çoğulculuk, cemaat, yerellik ve bir arada yaşama gibi kimi kavramlar olumlanarak sahip çıkılmış; bunların antitezleri sayılabilecek birlik, merkezilik, evrenselcilik, ümmet gibi kavramlar toplumsal barışı ve huzuru tehdit eden, ortak akla darbe vuran meşum kavramlar olarak lanetlenmiştir. Postmodernizmin açığa çıkarıp yeşerttiği ve tüm dünyada homojenleştirmeye çalıştığı kavramları, özellikle yeni kuşak Müslümanların önemli bir bölümü, kısa zamanda içselleştirmiş ve meselelerini bu kavramlarla düşünür, ifade eder olmuşlardır. Postmodernliğin ifade biçimleri; her yanını bir zar gibi kaplayan sistemin içinde kalan diğer marjinal gruplarla bu kesimi yan yana getirmiştir. Söz konusu yan yanalık, elbette postmodernliğin zorunlu sonuçlarındandır. Zira postmodernlik herkese ifade hakkını, düz bir zeminde herhangi bir büyük anlatı ve hiyerarşi dayatmaksızın vermektedir. Mikro kimlik taleplerinden feminist taleplere; ifade özgürlüğünden yaşam biçimi taleplerine kadar uzanan oldukça zengin bir yelpaze içinde yer alan mikro ve marjinal gruplarla bir aradalığı yadırgamaksızın savunan yeni kuşak ile görece eski kuşak arasında derin, aşılamaz bir uçurum meydana gelmiştir (Sözünü ettiğimiz uçurumun en güzel örneklerinden biri, ülkemizde İslamcılığın önemli aktörlerinden biri olan Ali Bulaç’la, bayan yazarlar arasında, daha çok kadın hakları, kadının konumu bağlamında uzun zamandır süren tartışmalardır. Bu tartışmalarda bayanlar, Ali Bulaç’ı fazlasıyla anakronik, gelenekselçi, bugünün dünyasını kavramaktan uzak bulmaktadırlar).</p>
<p>Açıktır ki, meydana gelen uçurum ‘dil’ ile ilgilidir. Postmodernliğin yarattığı belirsizlik, müphemlik daha da önemlisi parçalanmışlık içinde insanlar kelimelere, kavramlara rahatlıkla istedikleri anlamları yükleme imkanına kavuşmuş ve bu nedenle de yeni dünya düzeninde kuşaklar arası iletişim neredeyse imkansızlaşmıştır. Daha da vahimi yukarıda değindiğimiz gibi bir dönemin kavramları meşum ilan edilip şüpheli, kuşkulu, korkunç ve izafi bir hale getirilmiştir. Gözde olanlar sistemin üretip parlattığı kavramlardır artık; sözgelimi özgürlük herhangi bir dünya görüşünün belirlediği bir kavram olmaktan çıkıp ‘her ortamda herkes ve her şey için’ talep edilir olmuştur. Ortak dünyanın, ortak dilin oluşturduğu tuhaf birliktelikler, tanımlanamaz koalisyonlar sonucunda bir dönemin sözcüleri, aktörleri dışarıda ve dahi öteki olarak kalmıştır (Bu sürecin, Refah Partisi’nin 1994 yılındaki yerel seçim galibiyetiyle başladığını söylemek sanırım yanıltıcı olmaz. Çünkü daha sonraki gerek yerel, gerekse genel seçimlerde sonuçlar katlanarak büyüdü ve 2002’de Ak Parti hükümetiyle perçinlendi. Süreç, haklı olarak muhafazakar, dindar kesimin merkeze taşınması olarak değerlendirildi. Merkeze taşınma, siyasal İslamcı söylemi zayıflattı, daha da önemlisi muhafazakar ve dindar insanlar, modernliğin değiştirici, dönüştürücü gücü oldular). Tabii ki bu durum, ideolojilerin sonunu çoktan ilan etmiş sistemin kesin zaferiydi.</p>
<p>Merkezsizliğin, parçalanmışlığın, büyük anlatıların zayıflamasının sonucu Müslümanlar kendilerini sivil toplum kuruluşları üzerinden ifade etmeye başlamışlar ve bu yeni dönemde, siyasal talepler geri çekilirken, ‘temsil talepleri’ öne çıkmıştır. Bunca parçalanmışlığın doğal sonucu olarak da, Müslümanlar sistem üzerindeki baskı gücünü kaybetmişlerdir. Gelinen noktada, insanlar meramlarını sivil toplum kuruluşlarının gittikçe karnavallaşan, festivalleşen, her türlü rengin cümbüşünde düzenlenen ‘gösteri’lerinde mozaiğin renklerinden bir renk mesabesinde ifade edebilir olmuştur. Zaten iktidarlar da bu tür gösterileri, ‘demokratik bir hak’ olarak görmeye ve kabul etmeye çoktan hazırdılar. Aslında söylemeye bile gerek yok; İslamcılığın iktidarlarca bahşedilen demokratik bir hak olarak telakki edilmesi, onun da bir büyük anlatı olmaktan çıktığının en güzel delilidir. Postmodern durumun ‘seçtiğin kadar özgürsün’ şiarı gereği, her türlü büyük anlatı, diğerleriyle aynı hizada yan yana duran seçeneklerden bir seçenek haline gelmiştir ki, bu nokta bireysel hak ve sorumlulukların doğduğu kritik eşiktir. Zaten postmodernler için özgürlük de, böylesi bir seçim özgürlüğü kadardır; seçtikçe özgürleşirsin (Unutulmamalıdır ki, postmodern toplumlar kendi meşruiyetini bu seçim-tüketim özgürlüğü üzerine kurmuşlardır; elde tek ölçüt kalmıştır, bireysel özgürlük).</p>
<p>Elde ne kaldığını ya da ne kalmadığını anlamak için yine de bir ideolojiye ihtiyaç vardır demiştik, ancak ideolojiler kendi kavramlarıyla bir anlamda kendi dil dünyasında yaşarlar. Zaten yeni bir dil kurmak ancak yeni bir dünya kurmakla ya da tersinden yeni bir dünya kurmak ancak yeni bir dille mümkündür. Tabii ki burada esas fail, böylesi bir dili kuracak ve taşıyacak insandır. Yaşanan bunca olumsuzluğa rağmen, ‘milyonlarca aç insanın hakları’nı sorabilmek için; başından beri sistemin dışında kalabilmeyi başarmış bir avuç sanatçı, aydın ve âlimlerin gittikçe daralan yaşama ve ifade alanlarını genişletmek ve seslerini; yeni bir dil ve dünya kurmaya talip genç kuşaklarca buluşturmanın sahih kanallarını inşa etmek gerekmektedir. Çünkü siyaset ancak siyasal bir topluluğun kurulmasıyla mümkündür. Bu bağlamda sanatçı, aydın ve âlimlere düşen öncelikli görev, bunca parçalanmışlık içinde kendilerini birer ada olarak konumlandırıp varlığını sürdüren grupların diğerleriyle iletişimini mümkün kılacak ortak bir dili üretmek ve parçalanmanın bir sonucu olarak her bir grubun elinde kalmış anlam parçacıklarını yeniden üst-anlama eklemlemektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/demokratik-bir-hak-olarak-islamcilik/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>O SES&#8230; SANA YOL GÖSTEREN SES</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/fuatturker/o-ses-sana-yol-gosteren-ses/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/fuatturker/o-ses-sana-yol-gosteren-ses/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:22:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>FUAT TÜRKER</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13030</guid>
		<description><![CDATA[Çok mutlu olduğunu düşünen insanın dahi içini sıkan ve ona huzursuzluk veren onlarca konusu vardır. Kimileri ise mutlu olduğunu söylerken gerçekte rol yapar; sahte mutluluk maskesiyle dolaşır. Çünkü insanın gerçekten huzur ve mutluluğa kavuşması, sıkıntısız yaşaması, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu hedeflediği bir yaşam sürmesiyle mümkün. Rahmeti her şeyi kuşatan Rabb&#8217;imiz, sonsuz merhametiyle bu gerçeği Kur’an’da haber [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çok mutlu olduğunu düşünen insanın dahi içini sıkan ve ona <span id="more-13030"></span>huzursuzluk veren onlarca konusu vardır. Kimileri ise mutlu olduğunu söylerken gerçekte rol yapar; sahte mutluluk maskesiyle dolaşır. Çünkü insanın gerçekten huzur ve mutluluğa kavuşması, sıkıntısız yaşaması, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu hedeflediği bir yaşam sürmesiyle mümkün. Rahmeti her şeyi kuşatan Rabb&#8217;imiz, sonsuz merhametiyle bu gerçeği Kur’an’da haber verir.</p>
<p>Kur’an’ın bu sırrından habersiz olan bazı insanlar, huzur ve mutluluğu yakalayabilmek için çeşitli yollar denerler. Allah her konuyu çözümüyle birlikte yarattığı halde, insanlar çözümü genellikle Kur&#8217;an dışında ararlar.</p>
<p>Psikiyatrist ve psikologlar dışında son dönemde insan ruhuna şifa arayışları yaşam koçlarıyla sürüyor. İnternette arama motorlarında &#8220;yaşam koçu&#8221; kelimelerini arattığınızda, hedeflerinize ulaşmada size rehberlik teklif eden bu insanlara dair sayfalarca sonuç çıkıyor.</p>
<p>Kimi yaşam koçları, &#8220;sana rahatlık ve huzur veren, ilhamlar veren, bir anda sana güzel fikirler sunan o ses, güvenmeni söyleyen ses, o ses sana hep güzel mesajlar veren ses, o ses olman gereken yerde olmanı, yapman gereken işi yapmanı sağlayan ses, o ses seni yönlendiren sana mutlu bir hayat yaşatmaya çalışan seni koruyan kollayan sana yol gösteren ses&#8221;  gibi ifadelerle muhtemelen vicdanı anlatıyor. Allah’ın ilhamı olan ve hep doğruyu işaret eden şaşmaz pusulamız vicdanı.</p>
<p>Ancak bir kısmı, insanda bağımsız güç gören, insana benlik veren Kur’an dışı bir bakış açısıyla olaylara bakıyor. O yönde yol gösteriyor.</p>
<p>Örneğin bir yaşam koçu kendisini tanıtmak için, bir müzenin ya da bienalin yalnız da dolaşılabileceğini ama –kendisini ima ederek-bir rehberle gezildiğinde her açıdan daha doyumlu ve hedefe yönelik olunacağını yazmış.</p>
<p>Doğrudur, ancak &#8220;temiz akıl sahipleri&#8221; için hayat rehberi Kur&#8217;an&#8217;dır. Kur’an, derin saygıyla içi titreyerek Rabb’inden korkan, sakınan, samimi inanan insanların yol göstericisidir. İnsanı yaratan Yüce Allah, kulu için en doyumlu ve asıl hedefe yönelik hayat şeklini Kur&#8217;an&#8217;la haber verir. Kur&#8217;an, yaşamanın sanatını anlatan kılavuz. Kin ve nefretten arınmayı, aydınlığı, estetiği, şefkat ve merhameti anlatan kitap. O, Allah ile derin bağlantıyı, en zor anda aşkı ve muhabbeti diri tutar.</p>
<p>İnsanı korku, panik ve çağın hastalığı olan stresten uzak tutacak, kalbine şifa olacak asıl şey, Allah’a ve mesajına sarılmaktır. Allah’a yakın olmak, O’na sığınmaktır. İnsanın en büyük yardımcısı Allah&#8217;tır; O&#8217;na dayanmaktan daha büyük destek yoktur.</p>
<p>Materyalist bakış açısıyla ne insanda ne de dünyada huzur olamaz. İnsan metalden, taştan oluşan bir varlık değil. İnsan, ruhu olan bir varlık. Ruh da dinin dışında bir rahatlık bulamaz; Allah&#8217;ı anmanın dışında huzura kavuşamaz.</p>
<p>Kalbe hitap etmeyen yöntemlerle psikolojik destek insana yarar sağlamaz. Kalplere, ruhlara şifa olan Kur&#8217;an&#8217;dan ve Allah’ı anmaktan uzak kalınmamalı. Allah’tan uzak kaldıkça kalp kararır, körelir.</p>
<p>Her sorun gibi, mutsuzluğun çözümü de Kur&#8217;an&#8217;la insanlara bildirilir. İnsanlar ancak Allah’ın beğendiği güzel ahlakı yaşadıkları, O’nun, üzerlerindeki korumasını kavradıklarında dünya hayatının her anından zevk alabilirler. Ancak o zaman Allah’ın benzersiz sanatıyla yarattığı güzellikleri gereği gibi takdir edip, mutlu olmayı başarabilirler. Her yere Allah aşkıyla bakar ve dünyada da cennet benzeri bir hayat yaşarlar.</p>
<p>Allah&#8217;a yakın yaşamadığında insanın dünyası cehenneme döner. Allah&#8217;ı aşkla sevdiğinde ise cennete benzer. Huzurlu bir hayata kavuşmak için sevilmez Allah. Allah sevildiği için ruh açılır, dünya cennet gibi olur.</p>
<p>Her devirde inananlar, yaşadıkları zorluklarda Allah&#8217;ı anarak, tevekkül ederek kurtuluş bulmuşlardır. Bize can veren, bizi bizden iyi bilen Allah, kalplerimizin nasıl huzur bulacağını şöyle haber verir:</p>
<p>“… Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah&#8217;ın zikriyle mutmain olur. (Ra&#8217;d Suresi, 28)</p>
<p>Göğüslerimizde kıldığı tek kalp O’nun aşkıyla dolu olmalı. Bir kez aşık oldu mu insan, sonsuza dek bırakmamalı. İnsan, Rabb&#8217;ini anar, Rabb&#8217;i için sabreder, O&#8217;na tevekkül eder; böylece kalbi tatmin bulur. Gerçek huzurun ve gerçek kurtuluşun yolu budur. O ses, yol gösteren ses O’dur…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/fuatturker/o-ses-sana-yol-gosteren-ses/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SÜREKLİLİK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/sureklilik/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/sureklilik/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:18:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MUHAMMET ENES TOPGÜL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13042</guid>
		<description><![CDATA[Kendisinden, çevresinden ve kâinattan bağımsız olarak konumlandırdığı bir hayatı izah etmekte zorlanır insan. O, ancak kendisini bir şekilde anlamlandırdığı, toplum içinde var olma kaygısı çektiği, kâinatı gözlemleyebilecek bir bilinçlilik haline eriştiği zaman anlaşılabilir bir hayat sürebilir aslında. Selbî bir bakış açısıyla ilk olarak insanın ne yapmaması, nasıl davranmaması, ne olmaması gerektiğini; hâsılı ne/lerden kopuk bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kendisinden, çevresinden ve kâinattan bağımsız olarak <span id="more-13042"></span>konumlandırdığı bir hayatı izah etmekte zorlanır insan. O, ancak kendisini bir şekilde anlamlandırdığı, toplum içinde var olma kaygısı çektiği, kâinatı gözlemleyebilecek bir bilinçlilik haline eriştiği zaman anlaşılabilir bir hayat sürebilir aslında. Selbî bir bakış açısıyla ilk olarak insanın ne yapmaması, nasıl davranmaması, ne olmaması gerektiğini; hâsılı ne/lerden kopuk bir yaşantı sürdüremeyeceğini tespit etmek, hem sergilenen her bir tavrın, özünde bir anlam taşıdığının gösterilmesine hem de süreklilik bağlamında insan hayatının okunmasına imkânı verecektir.</p>
<p>Öncelikle insan, kendinden kopuk yaşamamalıdır. Bu kopukluk, geçmiş, mevcut ve gelecek bağlamında kendini konumlandıramamak demek. Yani süreklilik arz eden bu vetire içerisinde, ait olması gereken yeri tayin edememek. Ya geçmişte kalarak, günden ve yarından; ya ânı yaşarak dünden ve yarından; ya da geleceği kurarak dünden ve şimdiden bağımsız bir hâlet-i rûhiyeye sahip olmak. Sürekliliği gözetmez ve kopukluğun büyüsüne kapılırsa insan -ki bu, dertsiz ve hedefsiz yaşamak anlamına gelir-, kendisi hakkındaki iyi eğilimli öngörülerden uzak düşer. İnsan için aslolan sonsuza ait olmaktır. Onun dışındaki her şey asıldan kopmayı ve ait olmadığı bir yere çakılmayı ifade eder. Asılla irtibat hali, insana anlam kazandırırken, asıldan kopukluk durumu, insanı, yönünü tayin edememek gibi bir sorunla karşı karşıya bırakır. İnsanın, dünü tahlil eden; şimdiyi inşa eden ve yarını hayal eden üç gözlüğü bulunmalıdır. Ancak bu süreklilik veren bakış açısıyla insan bütün olur, zaman tasavvurundaki tevhidi elde eder.</p>
<p>İkinci olarak insan, çevresinden kopuk olmamalıdır. Bu kopukluk, insanın sosyolojik, psikolojik ve biyolojik niteliklerinin görmezden gelinmesi anlamına gelir. İnsan tab‘an medenî bir varlıktır. Yalnızlık ise sadece Allah’a mahsustur. İnsan O’na özenmeli, esmâsının tecellilerini kovalamalıdır, doğru, ama haddini ve sınırlılıklarını da bilmeli, kendi konumunu isabetle tayin etmelidir. Çünkü esmâya kanat açarken, nefsin isteklerine boyun eğmek her zaman mümkündür. Nefis her şeyden kendine bir pay biçer. Yalnız yaşamayı tatlı addederken farkına varmadan egosunu tatmin ediyor olabilir insan. Bunun önüne geçmenin tek yolu, insanın, zorunlu uzaklaşmalar ve iç veya dış çekişmelerin ittirmesiyle değil, bilinçli ve süreli mesafelerle sosyal konumunu belirlemesidir. İnsanın psikolojik niteliklerini görmezden gelmesi, melekelerin hakkı ile kullanılamamasına atıf yapmaktadır. Nasıl eşyanın yerinden edilmesi zulüm ise insanın, kendine has özelliklerini vaz olundukları istikamette kullanmaması da zulümdür. Biyolojik niteliklerin yitimi ise inzivâ hayatının içselleştirilmesi ve/veya mutlak kabul edilmesinin sonucudur. Halbuki insan, yeme-içme, cinsel tatmin, dinlenme gibi nakîsalar ile örülüdür ve bunlarla insandır. Bunların göz ardı edilmesi, insanın özü/cevheri dışında yer alan hususiyetlerle çelişmesi anlamına gelecektir. Aslına bakılırsa insan, sosyolojik, psikolojik ve biyolojik çevrilmişliği ile varlığının farkına varmaktadır ve bu farkına varış tevhidin, zemine/dünyaya bakan yönüdür.</p>
<p>Üçüncü olarak insan kâinattan kopuk olmamalıdır. Bu kopukluk, insanın kendisi dışındaki kozmosu anlamsızlaştırmasını ifade etmektedir. Her şeyin, kendisi ile anlam kazandığını düşünen insan, kendisini fazlaca önemsiyor demektir. İnsan kainata salt mekanik bir gözle baktığında da, salt metafizikleştirilmiş bir algıyla onu anlamaya çalıştığında da bir şeyleri gözden kaçırıyor ve anlamsızlaştırma sürecinin yemi oluyor aslında. Doğru, kainatta bir döngü var, müthiş kurallı ve kesinlikle aksamıyor. Öte yandan inanan bir insan için kainattaki her bir varlık Allah’ın esmâsını ve mührünü taşıyor. Gören bir göz bir yapraktan da, bir yıldızdan da tutarlı davranan bir yaratıcıya ulaşabiliyor. Ancak buradaki sıkıntı şu: Bu iki unsur arasındaki denge gözetilmediği zaman, ilkinde insan-merkezli bir algı ve salt determinist bir bakış açısıyla ve aynı zamanda hem ilk var oluşun hem de varlığın devam edişinin yaslandığı medâr (ana nokta) gözden ıraklaştırılmakta; ikincisinde ise her şeyin yaratıcıya işaret eden yönü üzerinde yoğunlaşmanın neticesinde, kainatın dinamikliği ve döngüselliği ile bu hareketlilikten insanın alacağı ve topluma sunacağı medâr (ana nokta) ya da medârlar gözlemlenemez bir hal almaktadır. Her iki düşünüş tarzı da kâinattan kopukluk anlamına gelmektedir ve mezmûm bir hâldir. Dolayısıyla kâinat hakkındaki bilinçlilik durumu insanın, tevhidin evreni ya da evrenin tevhidine açılması demektir.</p>
<p>İnsanın, kendisi, çevresi ve kâinat ile olan ilişkisi bütünlük ve devamlılık ekseninde yürümelidir. Bu üçü hem olmalı hem de birlikte olmalıdır. Ancak o zaman hayata dair tevhidî bir bakış söz konusu olabilir. Yani insan kendisi ve çevresi ile bütünlüklü yaşasa ancak kâinat ile ilgili herhangi bir anlam ilişkisi kuramasa bir şeyler eksiktir. Keza çevre ve kâinatı anlamlandırırken, insanın kendisinden kopuk olması da aynıdır. Veya kendisi ve kâinatı anlamlandırırken sosyal çevrilmişliğinin farkına varmaması ve onu inşa yolunda adım atmaması da tevhid bakımından bir eksikliktir. İnsan dengeli bir şekilde, anlamlı kılması gereken her şeyle bilinçli bir bağ kurmalıdır. Aksi bir durum gâye-i hayalden uzaklaşma sonucunu doğurur.</p>
<p>Peki, insan nasıl anlaşılabilir bir hayat sahibi olur? Aslına bakılırsa yukarıda zikredilen bütün/cül/lüğü korumak esastır, ötesi ise teferruat. Bazen teferruatlar da önemlidir ama esasın olmadığı yerde onlardan bahsetmek asıl teferruattır. Bundan dolayı insan, kendisi, çevresi ve kâinatı anlamlı kılabiliyorsa zihninde, büyük oranda kendi meçhullüğünden ve anlamsızlığından sıyrılmış demektir. Bu hal, tam olarak kişinin, konumunu idrak etmesidir. İdrak edilen ve dolayısıyla anlamlılaştırılan ene (ego), çevre ve kâinat ise ideali hem kurma hem de yaşa/t/ma imkanı verir. Tüm bu eylemler, insanın, sürekliliğini kavraması için bir fırsattır. İnsanın sürekliliği, sadece bu dünyada, birbirlerinden ayrılmaması gereken unsurlar hakkındaki süreklilik bilinci anlamında değil, dünya-öncesi, dünya ve dünya sonrası olmak üzere üç hayat düzlemindeki konumunu netleştirmesi manasında kullanılmaktadır ve asıl olan süreklilik de budur. İnsanın, bu dünyada birleştirdiği ve kopuk olmaktan kurtardığı üç unsur, üç hayat düzlemini birleştirebiliyorsa başarılıdır. Aksi takdirde yine dengeler bozulacaktır. Ya varlık problemi ya dünyevîleşme ya da uhrevîleşme ile karşı karşıya kalınacaktır.</p>
<p>Zaten tevhîdin işaretlerinden biri de, bu dâimi süreklilik dengesini kovalamak değil mi?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/sureklilik/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BEN&#8217;İN HİKAYESİ Mİ, HİKAYENİN BEN&#8217;İ Mİ?</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/mihribaninankaratepe/benin-hikayesi-mi-hikayenin-beni-mi/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/mihribaninankaratepe/benin-hikayesi-mi-hikayenin-beni-mi/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 22:22:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MİHRİBAN İNAN KARATEPE</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12748</guid>
		<description><![CDATA[Birinci kişi ağzından aktarımları oldum olası severim. Bu metinle okur arasındaki mesafeyi kısaltmanın en kestirme yoludur. Birinci kişili aktarımların okurda uyandırdığı yakınlık hissi ve metnin doğrudan alıcısına hitap ediyor oluşu okurun da lehine bir durumdur. Okurun metinde yer alan karakterlerle özdeşim kurmasına yardım eder. Yazar için de durum bu kadar iç açıcı mıdır? Öykü yazmaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Birinci kişi ağzından aktarımları oldum olası severim. Bu metinle <span id="more-12748"></span>okur arasındaki mesafeyi kısaltmanın en kestirme yoludur. Birinci kişili aktarımların okurda uyandırdığı yakınlık hissi ve metnin doğrudan alıcısına hitap ediyor oluşu okurun da lehine bir durumdur. Okurun metinde yer alan karakterlerle özdeşim kurmasına yardım eder.</p>
<p>Yazar için de durum bu kadar iç açıcı mıdır?</p>
<p>Öykü yazmaya başladığım ilk günden beri içimde yankılanan bir soru var:</p>
<p>Yazdıklarımın benim öz yaşamımla ilgisi araştırılır ve karakterlerimin yapıp ettikleri tümüyle benim üstüme kalırsa?</p>
<p>Eminim birçok öykü ya da roman yazarı; eserinizde anlattığınız kendi hayatınız mı, filanca karakteriniz gerçekte siz misiniz, kabilinden soruların muhatabı olmuştur. Kurmaca eser ortaya koyan yazarlar bu tip sorulardan çekinselerdi yazdıklarını yayımlamaya devam edemezlerdi.</p>
<p>Tarık Buğra’nın “Oğlumuz” öyküsünü yazdığında çocuksuz olduğu biliniyor. Ya da Ali Haydar Haksal’ın “ Sarıldığım Soğuk Bir Ceset” öyküsünü bir kadının ağzından anlatıyor oluşuna da bu bağlamda şaşmamak lazım. Kurmaca yazarının ‘empati’ kurma yani kendini başkasının yerine koyabilme, onun gözüyle görme yeteneğine sahip olmaklığı zorunludur.</p>
<p>Ancak gerçek yazarla kurmaca metni aktaran ses genelde birbirine karıştırılır. Hele de bu ses, ben diyorsa… Oysa kurmaca yapıyla okura sunulan dünyanın sözcüsüdür o… Metnin sesidir, dilsel bir öznedir. Anlatıcı diye tabir edilir. Eseri kaleme alan yazarla, kurmaca dünyayı okura sunan bu özne birbirinden farklıdır. Bazen birinci kişi bazen üçüncü kişidir, bazen birden fazladır, örtülüdür, silikleşmiştir… Metin içinde değişkenlik gösterebilir, çeşitlenebilir ve farklı kimliklerde karşımıza çıkabilir. Kimlikten kastımız da elbet bakış açısıyla ortaya konulan, anlatıcının anlattığı dünyaya olan mesafesidir. Öyle ki bazen her şeyi bilir, görür, tanrı bilicidir. Bazen okurla beraber, aynı sıradan bakar dünyaya… Her halükârda bu sesi belirleyen, ses sahibi kılan da gerçek yazarın ta kendisidir.</p>
<p>Öykü birinci kişi ağzından aktarılınca özyaşamöyküsüyle karıştırılıyor. Özyaşamöyküsü; öncelikle ‘yaşamın herhangi bir kesiminde, sanat, siyaset ya da bilim alanlarının herhangi bir dalında etkinlik göstermiş, başarı kazanmış bir kimsenin kendi yaşamını anlattığı’ düzyazı türüdür. Yazarının kendi özel dünyasıyla sınırlıdır. Yazarının dönemini yansıtmak gibi bir kaygısı yoktur, bu bağlamda egosu yüksek bir türdür özyaşamöyküsü. Yazar, doğumundan eserini kaleme aldığı güne kadar belleğinde öne çıkanları bir bir okura aktarır. Yaşamının bir kesiti, içinde bulunduğu bir eylem, tanıdığı bir insan değil, sıralı ya da sırasız bütün yaşamıdır okura sunulan.</p>
<p>Özyaşamöyküsü (otobiyografi) türü edebiyatımızda pek yaygın bir tür değil. Fakir Baykurt’un özyaşamöyküsünden kısa bir alıntı yapalım:</p>
<p>“Burdur’a bağlı Yeşilova ilçesinin Akçaköyünde 1926 yılında doğdum. Altı çocuklu, az topraklı bir köylü ailesinin yukarıdan ikinci çocuğuyum.(…)</p>
<p>Sanata köyümde ilkokul öğrencisiyken hece ölçüsüyle şiirler yazarak başladım.</p>
<p>(…) ilk şiirim, ölen öküzümüz yerine aldığımız bir tosun üzerineydi sanırım: “ Yüz kırk liradır değerin / Seni her yerde öğerim”.(Papirüs, sayı:46-47)</p>
<p>Görüldüğü gibi yazar birinci kişi ağzından kendi yaşamında anlatmaya değer bulduklarını doğumundan başlamak suretiyle anlatıyor.   Özyaşamöyküsünde tahkiye, betimleme, açıklama, dramatize etme gibi yollara başvurabileceği gibi kronolojiye dikkat ederek ya da etmeyerek daha düz bir anlatım da tercih edilebilir.</p>
<p>Bir de yazarın kendini bir öykü ya da roman kişisi gibi kurguladığı, öykü ya da roman sanatının imkânlarıyla hayatını anlattığı özkurmaca anlatı var.</p>
<p>Son dönemde özkurmaca anlatının başarılı bir örneği de Hasan Aycın’ın “Müşahedat” isimli eseri… Yazar, eserini “yaşantı” olarak belirlemiş. Eserini öykü olarak da tanımlayabilirdi. Sanıyorum yaşantı sözüyle kurmaca’ya değil gerçeğe yakınlığına vurgu yapmak istemiş. Peki yaşantı’da kurgu yok mu?</p>
<p>Eser, yazarın doğup büyüdüğü Aslıhantepecik Köyü’nün kısa bir betimlemesiyle başlıyor. Arkasından köy halkının cenaze namazı kılışı okura ‘gösteriliyor’. Cenazenin kimliğinden yazarın ailesine, ailenin kültürel kodlarına, oradan yazarın doğumuna gidiyoruz. Şimdiki zaman kipiyle aktarılan bütün bu manzaralar yazarın da okurla beraber aynı sıradan geçmişine baktığı izlenimi uyandırıyor:</p>
<p>“Bir zamanlar kuş uçar, kervan göçer bir hanın yanında kurulmuş Aslıhantepecik(…)</p>
<p>Köyün sakinleri, bindokuzyüzellibeşin bunaltıcı bir cumartesi gününde cenaze namazı kılıyorlar. (…)</p>
<p>Anne iğde kokularının ortalığı sardığı o gün ‘oğlumun ruhunu incitirim’ diye ağlayamıyor.(…)</p>
<p>Allah, yazsonu bir oğulla yüzlerini yeniden güldürdüğünde ‘onun ismini verirseniz bu da ölür’ diyenler oluyor.” (a.g.e. S.9)</p>
<p>Özkurmaca anlatılar, biyografik göndermeler içermesi, yazarının bütün hayatını anlatıyor olması itibariyle özyaşamöyküsüne benziyor.  Özyaşamöyküsünde olduğu gibi yer ve mekân belirlemelerinde, kişi adlarında gerçeğe uygunluk, söz konusu metinde olayın geçtiği zamanın belirlenmesinde de aynı titizlikle kendini gösteriyor.</p>
<p>Hayatımıza dair hatıralarımız en erken dört yaşından itibaren başlar. Dolayısıyla yazarın doğduğu yıla dair izlenimlerini başkalarından duyduğu şekliyle aktarması da gerçeğe uygunluk gösteriyor. Fakat yine de ‘ben’ demiyor.  Kitabın ilerleyen satırlarında da yazar, kendi benine dışarıdan bakmayı sürdürüyor. Hayatını birinci kişi ağzından anlatmak yerine, kendini bir öykü ya da roman kişisi gibi kurgulamayı tercih ediyor. Müşahedat’ın bu yönü eseri özyaşamöyküsü olmaktan çıkarıyor.</p>
<p>Özkurmaca anlatılar ‘Müşahedat’ örneğinde olduğu gibi yazarının bütün yaşamını içermeyebilir. Bir durum, bir kişi, yazarın hayatında iz bırakmış bir eylemden yola çıkılarak da kurmaca anlatı vücuda getirilmiş olabilir.</p>
<p>Cemal Şakar’ın “Karşılaşma” (Sular Tutuştuğunda, s.57, Hece Yay.) öyküsü buna bir örnektir. Öykü başlıktan sonra, ‘Mustafa Işık: İçine doğru kanayan bir yara’ belirlemesiyle başlıyor. Öykünün kimden ya da neyden ve hatta nasıl söz ettiği daha işin başında okura duyuruluyor. Öyküde söz konusu kişiyle yazarın karşılaşması zamanda kırılmalarla verilirken, öykü içinde ikinci bir öykü kurularak okuduğumuz öykünün karşılaşan bu iki dostun üzerinde konuştuğu öykü olduğu, asıl bu karşılaşmanın yazar tarafından üretildiği izlenimi uyandırılıyor.</p>
<p>Peki bu durumda yazarın ben’iyle metindeki ben’i birbirinden nasıl ayırt edeceğiz?</p>
<p>Yapısalcı bir yaklaşımla aslolan metindir, yazar yoktur handiyse ölmeden ölmüştür mü demeli?</p>
<p>Madem ki anlatı metnini ortaya koyan gerçek yazarın dışında bir de metnin sesi dediğimiz gizli yazardan söz ediyoruz? İşin vebali onun boynunun üstüne midir?</p>
<p>Dilbilim; ‘kelime olmadan düşünce olmaz’ der. Bu ilke, nerde söz varsa orada bir düşünce sistemi vardır da demiş olur. Bir söz hangi kalıba girerse girsin, bağlandığı dünya görüşünden ayrı düşemez kanımca… Post-modern bir yanılgıyla yazarını dinlemeyen başıboş karakterlerin varlığından dem vurarak yazarın kendini temize çekmesinden(!) söz edemeyiz. Daha testi kırılmadan bütün kurmaca kişilerinin yanaklarını bilinçli ya da bilinçdışı okşayan, zamana ve mekâna hükmeden yazardan başkası kendisidir.</p>
<p>O hâlde yazarın her şeyden önce yazacağı türe karar vermesi en doğrusudur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/mihribaninankaratepe/benin-hikayesi-mi-hikayenin-beni-mi/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YÜKSEK BİR KÜLTÜR YARATMAK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/isikyanar/yuksek-bir-kultur-yaratmak/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/isikyanar/yuksek-bir-kultur-yaratmak/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 22:17:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>IŞIK YANAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12763</guid>
		<description><![CDATA[“Yüzemez yunuslar çaylar içinde” Aşık Mahsunî Bugünün kültür dünyasına baktığımızda eskiyen bir şeyler görürüz. Gördüğümüz bu şey, klasik bir ifadeyle, nicelik ve nitelik ayrımlarının dışındadır: Sayıları binleri bulan edebiyat siteleri, bloglar, guruplar ve bunlara ek olarak edebiyat dergileri, fanzinlerle örülü sanat dünyasında ortalama algı (ki aslında bu zamanlara kadar kültürün dili) eskimektedir: Tanıdığımız onlarca yazar, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Yüzemez yunuslar çaylar içinde”<br />
Aşık Mahsunî</p>
<p>Bugünün <span id="more-12763"></span>kültür dünyasına baktığımızda eskiyen bir şeyler görürüz. Gördüğümüz bu şey, klasik bir ifadeyle, nicelik ve nitelik ayrımlarının dışındadır: Sayıları binleri bulan edebiyat siteleri, bloglar, guruplar ve bunlara ek olarak edebiyat dergileri, fanzinlerle örülü sanat dünyasında ortalama algı (ki aslında bu zamanlara kadar kültürün dili) eskimektedir: Tanıdığımız onlarca yazar, üslup ve kurgu olarak belli şeylerin etrafında dönmektedir. Fakat bu mevcut yapının hayatı kavrama noktasında sıkıntılar yaşadığı da bir gerçektir.</p>
<p>Böyle bir edebî ortam içerisinde yeni bir kültürel dilin kurulması ihtimali ancak seçkinci sıyrılmalarla mümkün olabilecektir; bu elbette ve doğal olarak sınıfsal değildir. Diğer taraftan yazarın dünyayı yorumlama biçiminin -ister tek bir cümlede isterse de metnin tamamında- ifadesi olan dilin ve onun unsurlarını ağırlıklarından kurtararak kullanmanın hala geçerli olduğunu ve birçok yazar tarafından hala çok etkili bir biçimde kullanıldığını belirtmek gerekir; dilin bu kullanımı insan temelinde, her zaman kabul edilebilecek bir niteliğe sahiptir; bundan vazgeçmek mümkün değildir. Ama bir başka temelde (akılda) ilerleyen bir ifade tarzına da gereksinim vardır. Bu, kültürel ifade tarzına egemen olan ve birçok yerel yazarın buraya ait olmama lüksü içerisinde verdiği ürünlerin dışında ve bu coğrafyada olmanın imkanını basit tarihsel kurgulara -mesela tarihsel romanlara- kurban etmeyen niteliklere sahip olmalıdır: Kafa karışıklıklarının doğurduğu aşırı öznellikler yoluyla değil aklın tertiplediği ama tamamen yerli yerinde bir sanatsal ifade.</p>
<p>Türk modernliği ne kadar sevsek de sevmesek de bir ilerleme kaydetmiş bunu kültürel bir imkana çevirmiştir -başarılı olmasa da-. Tarihin bir kronolojiden, kesin başlangıç ve sonlardan oluşmadığını biliyorsak aynı toplumda bu modern imkanların bir ironi yaratacağı muhakkaktır. Oluşan bu ironi, sadece aşılmış olan toplum tabanının yukarısında olmayı ifade eden ama en önemli şeyi, çevresine bakınmayı ihmal eden bir özellikteydi; çünkü ironinin malzemesi olacak şeyler için aşağı bakmaktaydı. Bugün bu dil, kısmen romanın ileti biçimi olsa da en etkili şiirde kullanılmaktadır. Bütünlüklü düşünen, yazan ve yaşayan şairlere özgü yüceltici tavır da bu ironiden payını almakta, böylece aslında okurun bir metni okumaya dönük özlemini yok etmektedir. Daha kötüsü, belki okumuş olma ama bu yazarların hangi bağlamdan hareket ettiklerini algılayamama halini yaratmaktadır. Oysa oluşan bu ironi, gülme dışında da çok daha etkili bir şekilde sanatsal bir imkana dönüştürülebilirdi.</p>
<p>Bu nedenle yüceltme nosyonunu edebî faaliyetlerden dışladığımız zaman yine aynı durumla karşılaşırız. Çünkü hayatı tanımlayan basit doğruluk ilkeleriyle yüce arasındaki edebî ilişki her zaman kavramsal değildir. Çoğunlukla ifade edilebilmesi güç bazı insanî yönelimleri işaret eder. Sadece bu bakımdan incelendiğinde bile bir sanat yapıtının bunların dışında bir durağanlıkta ilerlediğinden bahsedebilir miyiz? Ya da çerçeveyi biraz daha genişletirsek, edebî olan, sadece tercih ettiği konu ve üslup açısından değerlendirilse bile okurun hayatında olmayan bir şeye onu inandırmaktan vazgeçebilir mi? Bu sorunun cevabı farkında olmasak da edebiyatın karakterinde bir değişim var mı yok mu sorusunu sordurur bize. Fakat şunu söylemek gerekir, icra ediciler yani yazarlar ve şairler aslında bir yüceltme eylemi bağlamında edebî okumalar yapmış fakat kendi metinlerini böyle bir konuma elverişli kuramadıkları için yüksek kültüre eklemlenme konusunda başarısız olmuşlardır; geride bıraktıklarını düşündükleri şeyi ironinin malzemesi yapmışlardır. Dolayısıyla bu başarısızlık bir başka edebî yönelimi söz konusu etmiştir; o da insan gerçeğinde derinleşme kaygısından uzaklaşmadır. Bu durum batıda da söz konusu olmuştur: Sovyet ciddiyeti karşısında işi şakaya vurup onu güldürmeye çalışmanın yansımaları. Tersine bir bakışla ve daha yakından incelendiğinde, ciddiye alınan yapıtların hala insanın etrafındaki sosyal sıkıntılar çerçevesinde olduğudur ki yaşadığımız günlerde bu bakış açısının giderek daha belirgin olacağını düşünüyorum.</p>
<p>Böylece aslında bu görece kopuşun edebî olandan uzaklaşma olduğu çok sonra anlaşılmıştır: Yazar olmak ile herhangi bir ünlü kişi olmak arasındaki geçirgenliğin en üst seviyeye çıktığı zaman: Metin okumalarından bağımsız, doğal yetenek miti etrafında örgütlenmiş, tesadüfen bir şeyler başaran sıradan yazarın ironi becerisiyle, kısa zaman aralıklarında gerçek bir edebiyatçı gibi görülmesi. Gerçek ironi şudur: Bu yazarlar, özcü, bütünlüklü yani eski yazalar gibi anılmak istemektedirler ama icra ettikleri edebiyatın baskısıyla o yazarların taklidi bile olamamaktadırlar. Böylece her zaman dönüp gururlanabileceğimiz bir mirasın bir tuğlası olmak yerine bize kestirme yollardan söz etmektedirler. Böylece yüksek bir kültür ihtimali zayıflamaktadır.</p>
<p>Sonuç olarak, insanların geleceğe dönük düşlerini etkileyen çeşitli neden sonuç bağları bulunmaktadır. Bunların en basitinin sosyal sorumluluk çerçevesinde örgütlendiğini kaçırmamak gerekir. Ama aynı zamanda ona karşı inançsızlığı da pekiştiren, onu bir ada haline getirip marjinalize eden şeylerle birlikte de varolabilmektedir. Hayatın unsurlarının verebileceği bir payenin bütün bunları aşabileceğini düşünmek gerekmektedir. İşte klasik gelecek tasavvurlarından bu görece kopuş insanların onlara kayıtsız kalmasına, düşmanca bir ironiye kurban etmelerine sebep olmaktadır. Şunu unutmamak gerekir ki dünyanın bambaşka bir hal aldığını düşündüğümüzde bile bu bir kopuşa işaret etmez. O eski dünya bir döngüsellik çerçevesinde yeniden gelir ve yerini alır. Çünkü insanlar, bu sefer de hayatlarını tartacak bir şeylerin arayışına girerler. Bundan dolayı, yüksek bir kültür oluşturma noktasındaki gayretler yeni ve akli yoğunluğa işaret etse de bu, insan gerçeğinde bir kopuşun başlangıcı değildir.</p>
<p>(Dergah, Ekim 2011)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/isikyanar/yuksek-bir-kultur-yaratmak/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ŞÖYLE GARİB BENCİLEYİN</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/soyle-garib-bencileyin/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/soyle-garib-bencileyin/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 22:06:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MUHAMMET ENES TOPGÜL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12796</guid>
		<description><![CDATA[Derviş, dövene elsiz, sövene dilsiz, her dâim gönülsüz ve mütevâzi olmalı, ötelere bakmalı sürekli. Durmayı zül addetmeli, yürümeyi nimet bilmeli, aramalı. Bildiklerini unutmalı, bilmediğine tâlib olmalı. Dikkat çekmemeli, sessiz, boyun bükük, dili oruçlu, gönlü rabbi ile hemhâl olmalı. Duranlar onu görünce hareketlenmeli, “oldum” diyenler, onu görünce talebeliğe besmele çekmeli, “vardım” diyenler, onunla, yolun bitmeyeceğinin idrakine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Derviş, dövene elsiz, sövene dilsiz, her dâim gönülsüz ve mütevâzi olmalı, <span id="more-12796"></span>ötelere bakmalı sürekli. Durmayı zül addetmeli, yürümeyi nimet bilmeli, aramalı. Bildiklerini unutmalı, bilmediğine tâlib olmalı. Dikkat çekmemeli, sessiz, boyun bükük, dili oruçlu, gönlü rabbi ile hemhâl olmalı. Duranlar onu görünce hareketlenmeli, “oldum” diyenler, onu görünce talebeliğe besmele çekmeli, “vardım” diyenler, onunla, yolun bitmeyeceğinin idrakine varabilmeli, “yandım” diyenler, onun gözlerinde yananı görüp ham olduğunu bilmeli. Halk içinde olmalı, halk farkına varmamalı. Dervişin tüm sermayesi gönlü olmalı, onun dışındakileri yük addetmeli ve atmalı, dünyada yaşayacağı kadar dünyaya, ukbâda yaşayacağı kadar ukbâya değer vermeli. Fısıltısı çığlık, konuşması hikmet olmalı. Hem suskunluğun hem kelâmın hakkını verebilmeli. Ama asla ve asla edebinden taviz vermemeli. Her hak sahibine hakkını teslim edebilmeli. Kendisini derviş bilmeyen Yûnus gibi olmalı. Yûnus gibi derviş olmalı.</p>
<p>“Bir garîb ölmüş diyeler, üç günden sonra duyalar, soğuk ile yuyalar, şöyle garîb bencileyin…” Kendisini böylece garîb diye tavsîf eder Yûnus. Kelimenin tüm çağrışımlarıyla garîb. Yani, yalnız, kimsesiz, yabancı, ilginç, hüzünlü… Yûnus’u anlayan kaç kişi olmuştur, ona yâren olabilen, yaban/cı/lığını gideren, hüznüne ortak olan? Yûnus yabancı idi bu dünyaya. Âidiyet kesbedemedi buraya belli ki. Uykuda olduğunu gayet iyi biliyordu, gerçek dünyaya uyanacağını bildiği için. Ölümü, garîbliğinin sonu, saadetinin ilk adımı kabul etti dervişlik mesleği gereği. O yüzden bu dünyada ölüme atfettiği değer, öte dünyaya açılan bir kapı olmasındandı. Şâirin “İstemem nakl-i cenâzemde çeleng ü ahenk. Debdebe ile gidilir saha değildir makber. Orası medhalidir bârigâh-ı Mevlâ’nın. Kapısından içeri acz ile girmek ister” [Tâhiru’l-Mevlevî] dediği gibi, ölümünü olabildiğince sessiz, sedâsız, mütevâzi hayâl etti ve belki de istediği gibi oldu kim bilir.</p>
<p>Ölümünü üç gün sonra duysundu insanlar, “bir garîb öldü” desinlerdi, kerevete uzattıktan sonra adını sanını bilmedikleri bu garîbi soğuk su ile yıkasınlardı. Öyle ya bu bedenin artık sıcak suya ihtiyacı yoktu, her insan bu noktada eşitti. Güç bela bir kefen bulup dolasınlardı bedenini. Tıpkı doğduğu zaman beyaz kundağa sardıkları gibi. Yine âmir-memur, zengin-fakir, çirkin-güzel bir olsundu böylece. Beyazlar içinde toprağın kara bağrına, sessizce ve herkes gibi bir başına defnetsinlerdi onu. Yeter ki, bu ölüm, birilerine bu dünyanın bir sonu olduğunu, dünyada olanın dünyada kaldığını, sonsuz olanın ise kalb-i selîm olduğunu hatırlatsındı. Sessiz bir şekilde, dingin bir ifade ile boylu boyunca yatan bu garîb, ölüme attığı adımın izini insanlarda görmek istemişti belki de. Belki de bu, onun, bedeni ile vereceği son iz olacaktı. O ki, şiir gönül isterdi, insan ise çoğu zaman gözdü…</p>
<p>“Bencileyin gülmedik baş, cihana gelmiş var mıdır?” derken, hem gül/e/meyişine hem yalnızlığına işaret etmişti Yûnus. Gülemeyişi yalnızlığından değil, dünyanın tabiatındı. İnsan gülmeye gelmemişti bu âleme. Aksine her dem ağlasa yeriydi. Çünkü hiç bitmeyecek gibi gelen ama göz açıp kapayıncaya dek sonlanan bir gurbetteydi. Yaşayacağı yerden fersah fersah uzaktaydı. Nitekim “gözü dolu yaş gerek” demişti dervişlik mesleğini anlatırken Yûnus. “Benzim sarı, gözlerim yaş” diyerek âşık olma ile benzin sararması ve gözlerin yaşarması arasında ilgi kuran da o, “yârim için ben ağlarım” diyen de oydu. Yârinin kim olduğunu tasrihe ise gerek yoktu. Onun gülmekten çok ağlamayı vurgulaması, dervişliğin gereğiydi. Çünkü insan ancak gözyaşıyla arınır, paklanırdı. Zaten “Yûnus günahın çoktur, sen ağlarsan haktır; yarın sana gerektir Muhammed şefaati” derken gözyaşlarının sebebini biraz olsun izah etmişti. Yine o, ebedî bir hayatta gülmek için burada ağlamak ve kulluk etmek gerektiğini “aglayadum bu dünyede yarın anda gülem deyü” diyerek anlatmıştı. Özetle, dervişlik mesleğinde gülmekten çok ağlamak vardı, tıpkı kalabalıktan ziyâde yalnızlık olduğu gibi.</p>
<p>Yûnus’un ölüme yüklediği anlamın en temel çağrışımı yalnızlık. Bu yalnızlık, dervişlik gereği tabiat halini alan bir hayat tavır ve tarzının, ölüme de taşınması aslında. Aslında Yûnus, yaşadığı gibi ölme erdemine erişebilmek için yalnız ve garîb bir ölümü tahayyül etmişti. Çünkü böyle ölebilirse, âhirette de öldüğü gibi haşrolunabilirdi. Sadece o ve rabbi. Belki de dervişlik mesleğini buradan hareketle Hz. Ebû Zer’e dayandırıyordu. Öyle ya, o da “yalnız yaşar, yalnız ölür, yalnız diriltilirdi…” Yûnus’un hayalinde gerçek bir insan olmak vardı. Dünyada, çevresi, makam ve mevkisi, evlâd ve iyâli, ihvân ve ehibbâı ile tanımlanan ve konumu tespit edilen sıradan bir ölümlü değil, âhirette, bir ömür iki büklüm yaşamış olmanın sevinciyle rabbinin huzuruna yine iki kat, boynu bükük varabilmenin kaygısını çeken bir diri olarak var olmayı istemişti. Herhalde mezar taşında “eli boş gidilmez gidilen yere, rabbim boş gelmedim ben suç getirdim, dağlar çekemezken o ağır yükü, iki kat sırtımda pek güç getirdim” yazan şâir [Tâhiru’l-Mevlevî] de Yûnus’la aynı duyguları terennüm ediyordu. Öyle ya, insan böyle olursa insandı.</p>
<p>Yûnus’a göre bu can bedenin misafiriyse de, ölmek âşıklara kesinlikle yaraşmazdı. Ölen bedendi, insan ise evvel ve âhir olanın isminin tecellisinin ikrâmı ile sonsuz olacaktı. Beden misafirini kabre yolladıktan sonra başlardı her şey. Hele de serde âşıklık varsa, hele de serde dervişlik varsa. Yûnus bir devâ aramıştı mesleği gereği. Bu öyle bir devâ olmalıydı ki, iki dünyada da huzur versin. Garîblik devasını/deryasını bulduğunda Yûnus, Yûnus olmuştu belki de. Dünyadaki mecâzi yalnızlığında, mutlak anlamda Yalnız olanın kapısını bulmuştu. Ama O, kendi dışındaki her yalnızlığı gideren bir yalnızdı. Dolayısıyla Yûnus’un bu dünyadaki yalnızlığı, ebedî âlemdeki birlikteliğin bir ön hazırlığıydı. Yûnus Ehad ve Ferd olanın yalnızlığına ayna olmak ve sonsuzluk için dervişlik mesleğini seçmişti. Çünkü her bir insan her bir ismin tecellisini taşırdı. Kimine Hilm, kimine Kahhâr, kimine Celâl, kimine Cemâl isimlerinin izlerini taşımak düşerken, Yûnus’a da yalnızlık düşmüştü belli ki.</p>
<p>Yûnus öyle sessiz yaşadı ki, sonunda sesi sonsuz oldu. Öyle sustu ki, sessizliği her dîlde makes buldu. Öyle güzel göçtü ki bu dünyadan, arkasından bakanlar hayrân kaldı. Oldu, buldu ve bulduğu hâl üzere sâbit kadem kaldı. Ete, kemiğe bürünen o, Yûnus diye göründü ve kendi oluşunu “…şöyle garîb bencileyin” ifadesi ile taçlandırarak hakikatin ilk basamağına, garîb olmakla adımlanacağını akleden kalplere fısıldadı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/soyle-garib-bencileyin/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HAYATIMIZIN BİLEĞİ TAŞI: ZORLUKLAR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/fuatturker/hayatimizin-bilegi-tasi-zorluklar/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/fuatturker/hayatimizin-bilegi-tasi-zorluklar/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 22:03:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>FUAT TÜRKER</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12802</guid>
		<description><![CDATA[Zorluklar hayatımızın bileği taşıdır; onlara sürtüne sürtüne keskinleşiriz. (Gassion) İnsan, güzel ahlakı kazanabilmesi için dünyada eğitimden geçiyor. Eğitim gereği yolda zorluklar var; acılar ve çile var. Başka türlü bir eğitim, insan aklının alabileceği şekilde mümkün değil, tek yöntem bu. Ancak Allah, insanları sadece güçlerinin yeteceği zorluklarla sınıyor. Zorluğu boşuna vermez Allah, sevdiği ve merhamet ettiği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Zorluklar hayatımızın bileği taşıdır; onlara sürtüne sürtüne keskinleşiriz. (<span id="more-12802"></span>Gassion)</p>
<p>İnsan, güzel ahlakı kazanabilmesi için dünyada eğitimden geçiyor. Eğitim gereği yolda zorluklar var; acılar ve çile var. Başka türlü bir eğitim, insan aklının alabileceği şekilde mümkün değil, tek yöntem bu. Ancak Allah, insanları sadece güçlerinin yeteceği zorluklarla sınıyor.</p>
<p>Zorluğu boşuna vermez Allah, sevdiği ve merhamet ettiği için verir. Zorluk, insana yemek içmek gibi gereklidir, güzelliktir. Zaten bu zahirinde bir zorluktur. Çünkü zorlukla beraber kolaylık vardır. Allah kolay olanda başarılı kılacağını bildirir ancak kolay olanı kabul edersek kuşkusuz&#8230;</p>
<p>Bazen zorlanmak gerekir; gevşek kalınca kopabilir çünkü. Kur&#8217;an&#8217;da, &#8220;Allah’ın ipine sımsıkı sarılın&#8221; buyrulur. Sımsıkı olmak için biraz zorlanmak, canımızın yanması gerekir. Bir ipe sımsıkı sarılıp beklemek yorar insanı ama yorulmanın sonunda rahatlık gelir.</p>
<p>Gün içinde ne yaparsak yapalım, Allah’a bağlarsak şeytan ve nefsimiz mesai yapamaz. Nefsimizi bir kenara bırakırsak, gelen herşeyi Allah’ın lütfu olarak görebiliriz. Hiçbir şey zor gelmez o zaman. Aklın, kalbin, ruhun temizi var ama nefsin temizi yok. Üzerimizdeki tek pislik nefsimizse pisliğinden kaçınıp, arınmamız gerekir. Allah hep nefsi arındırmanın yollarını öğretir. Nefis çıplak kalırsa donar zaten.</p>
<p>Allah bizim için herşeyin güzelini ve aslında kolayını yaratır. Biz nefsimize uyarak zorlaştırırız. Nefsi beslemek, ısıracağını bile bile kuduz köpeği beslemek gibi. Sen besle, o sana düşmanlık yapsın. Çileyi belayı sahiplenmeli insan, ama nefse lokma vermemeli.</p>
<p>&#8220;Yapacağın işte nefsine danışmak ve o ne derse aksini yapmak kemâldir&#8221; der Mevlana. Allah nefsimizi sonuna kadar sınar. Telkinlerinden etkilenmezsek yaşadığımız her nefsani zorluğun ardından Allah kolaylık vaat eder. Allah’a ne kadar yakın olursak gelen zorluklardan o kadar etkilenmeyiz.</p>
<p>İnsan genellikle zorlukta Allah’ı anıp, kolaylıkta unutur. Zorlukta da Allah&#8217;ı anmak önemli. İmtihan geldiğinde de Rabb&#8217;imizden hoşnut olmalı, zul görmemeli. Allah&#8217;tan hoşnut olmak hüzün, stres, acı, panik, korku gibi duygular yaşatmaz. Şer gibi de görünse, her olay inananlar için hayırla yaratılır. Karşımıza çıkan görüntülerle yüzleşme zamanında göstereceğimiz sabır ve güzel ahlakın, Allah Katında çok değerli olmasını umut ederiz.</p>
<p>Zor zamanlarda şeytan faaliyettedir. Ancak şeytan, istediği kadar eziyet etsin, vesvese versin; her an şuuru açık ve teyakkuzda tutmak onu zorlar. Şeytana karşı bilenmemiz gerekli. Allah&#8217;ın beğendiği davranış, ona yenik düşmemek. Zaten şeytan sadece çağırır, zorlayıcı gücü yok. Zorlanmadan gidiyorsak, sorun bizde demektir.</p>
<p>Sabır, zorluk zamanlarında Allah’ı hatırlamak, zorluğun ardından vereceği kolaylığı beklemektir. İsabet eden her zorluk, Allah’a yakınlaşmamıza vesile olacak ve gösterdiğimiz sabırdan zevk duyacak iken biz acı vereni seçiyor, tahammülsüz davranıyoruz.  Olayları, batınındaki hayır ve hikmetle değerlendirmek yerine görünen yüzüyle değerlendiriyoruz</p>
<p>Zorluk geldiğinde, &#8220;başkaları varken neden ben&#8221; diyor, dünyada bulunuş amacımızın imtihan olduğunu unutuyoruz. Aczimizi görüp boyun eğmiyor, Allah&#8217;ın bizim için yarattığı kaderi beğenmiyor, O’na dayanıp-güvenmiyoruz</p>
<p>Oysa sabır ve tevekkül göstererek yaşanan zorluklar, dünyada ve ahirette güzellik olarak karşılık bulur. Her şeyin Allah&#8217;ın kontrolünde olmasına teslim olamamak insanın kendine yaptığı zulüm iken, inanan insan için nimettir. Kur&#8217;an kıssalarında, Allah&#8217;ın vahyi üzerine annesinin Hz. Musa (as)’ı nehre bıraktığı, Hz. İbrahim (as)&#8217;ın oğlu İsmail’i rüyasına binaen kurban etmeye kalktığı anlatılır. Ama çocuklarına duydukları sevgiye rağmen halisane teslim olup, emrolunduklarına itaat ettikleri için Allah, her ikisini de çocuklarına tekrar kavuşturur. Önemli olan, kimi zaman zorlasa da Allah&#8217;a tam itaattir, tam teslimiyettir. Teslim olduğunda, arkası aydınlık olan tüm kapıların açılacağını unutmamalı insan.</p>
<p>Süreç zorlu da olsa bir operasyonla görmeyen gözlerinin açılacağını öğrenen insan her acıyı göze alır. İnanan insan da aydınlığa kavuşacağını umut ederek yaşadığı tüm zorluk ve sıkıntılara sabır gösterir. Ve ne kadar fazla zorluk isabet ederse, Rabb’ine olan aşkını kanıtlayacağı fırsatlar da artar. Kaldı ki Allah üst üste zorluk yaşatmıyor. Kolaylıkların arasındadır zorluklar ve belirlenmiş olan zamanda son bulur.</p>
<p>Bitmeyen imtihan yoktur. Ancak bazen sarp yokuşlar hiç aşılamayacakmış gibi görünebilir. Yardım isteriz Allah&#8217;tan. O, dualara icabet edendir. Dua ederiz ki, icabet etsin. Kendi öngörümüzle olması imkansız gibi görünen her şeyi Allah, sonsuz gücüyle dilediği gibi ve dilerse sebepsiz yaratabilir. O, sebeplerden münezzehtir ve yarattığı hiçbir olay birbirine bağlı olmak zorunda değildir.</p>
<p>Her an bir bela gelebilir. Nedenini de haber verir Allah; tevbe etmemiz ve öğüt almamız için. Allah&#8217;ın maddi ve manevi zorluklar vermesi, gafletten kurtulmamız, O&#8217;nun dosdoğru yoluna girmemiz için verdiği mesajlar. Dünya hayatına hırsla bağlanmak yerine sonsuz yaşam için hazırlık yapmak gerektiğinin mesajları. Mesajları alabilmek için görünür sebeplerin arkasındaki hikmetleri anlamaya çalışmalı.</p>
<p>Allah hastalık verir; o, İlahi hediyedir. Böylelikle hep O’nu hatırlar, O’na daha yakın oluruz. Kolumuz kopsa bir şey olmaz; yeter ki kalbimiz tatmin olsun.</p>
<p>Zorluk zamanlarında insandaki aşk, sadakat ve vefa ortaya çıkar. Bu imtihanda hep iyi olanlar, hep güzel ahlaklı olanlar kazanır. Aklı başında, dürüst, kararlı, samimi insan zorluklardan asla etkilenmez, her zaman sadakatini sürdürür. Samimi inanan insan, Allah’a bir kez aşık olur, bir kez iman eder ve bir daha sonsuza kadar asla bırakmaz.</p>
<p>Dünya hayatının en zoru, ahiretin anahtarı. Ki biz Peygamberimiz (sav) gibi zulüm mü gördük, Hz. İbrahim (as) gibi ateşe mi atıldık, Hz. Yunus (as) gibi balığın karnında, Hz. Yusuf (as) gibi önce kuyuda ardından yıllarca zindanda mı kaldık, Hz. Eyyub (as) gibi hastalıklar mı sardı bizi, Hz. Musa (as) gibi Firavun&#8217;un zulmüne mi uğradık, Hz. İsa (as) gibi tuzaklar mı kuruldu bizim için?&#8230; İmtihansız bir hayat hiç çekilir bir şey mi? O zaman neden iman ettik? Yalvarırız Allah’a, “bana zorluk göster ki Sana olan sevgimi, inancımı, sadakatimi kanıtlayayım.”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/fuatturker/hayatimizin-bilegi-tasi-zorluklar/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GAME FOREVER</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/game-forever/2011/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/game-forever/2011/12/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 22:19:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HAYRİYE ÜNAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12564</guid>
		<description><![CDATA[Şiirde yabancılaşmayı sağlayan unsurlar sıklıkla şaşırtıcılık veya buluş çerçevesinde değerlendirilir. İhmal edilen bir başka işlevi daha vardır ki o da şudur: kuralı henüz dil içinde oluşmamış bir kullanım yaratarak muhatabın zihninde bir inşa faaliyeti. Bu oldukça katı biçimci bir davranış gibi duruyor; fakat başka türlü fark kümesindeki anlamı aktarma şansımız yok. Bir şiirin dil içinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Şiirde yabancılaşmayı sağlayan unsurlar sıklıkla şaşırtıcılık veya buluş çerçevesinde <span id="more-12564"></span>değerlendirilir. İhmal edilen bir başka işlevi daha vardır ki o da şudur: kuralı henüz dil içinde oluşmamış bir kullanım yaratarak muhatabın zihninde bir inşa faaliyeti. Bu oldukça katı biçimci bir davranış gibi duruyor; fakat başka türlü <em>fark</em> kümesindeki anlamı aktarma şansımız yok. Bir şiirin dil içinde kaçak, içeri sızmış bir dil gibi kendi kurallarını işletmeye başlaması bundan dolayı dikkate değer ve nadiren gerçekleşen bir şeydir. Shelley’in kulakları çınlasın! Çoğunlukla da patenti yanlış ellere geçesi, kültürel iktidar eliyle. Şiir dili, muhatap olduğu topluluğa yabancı olabildiği oranda fark yaratır. Fark’ı oldukça özel bir anlam yükleyerek kullanıyorum.  Derrida’nın <em>differance </em>veya Lyotard’ın <em>differend</em>’inden kılpayı başka bir şey, şiire özel olarak. Muhataptaki karanlık bölgenin muhatap tarafından ortaya çıkarılmasını sağlayacak bir karşılık bölgesi. <em>Eşlenik</em> bölge. <em>Tek kullanımlık norm</em> diyelim ona.</p>
<p>Şiir diyalojik olabildiği oranda <em>kabul edilemez</em> olmayı da sürdürecektir. Çetin bir savaş durumundan söz etmiş oluyoruz. Bu, kuru sıkı bir muhalefetten, ezberlenmiş bir yer altı söyleminden, lafla etik gemisi yürütmekten oldukça başka bir şey. Diyalog ancak ve ancak karşılıklı mutabakatsızlık durumunda ortaya çıkabilir. Aslında –hadi bu sırrı da verelim- <em>einfühlung</em> da bir aldatmacadır. Kimse kimsenin yerinde değildir. “Yerinde olsaydım”ın nesnel hiçbir karşılığı yoktur. Önce candır.</p>
<p>Yeni bir oyun icat etmek ve birine kurallarını anlatmaya çalışmak oldukça diyalojik bir konuşma yaratmaktadır. Oyun icat etmek şiir yazmaktır. Mucit, başkasıyla olan dilsel bağda asimetriyi ortaya çıkararak çalışır. Şair de. “Herhangi bir sözcükle canın ne istiyorsa onu söylemek gibi bir şey olamaz. Yaptığımız her yeni uygulama karanlıktaki bir sıçrayıştır; her mevcut niyet, yapmak istediğimiz herhangi bir şeye uyacak şekilde yorumlanabilir. Öyleyse ne uyum olabilir ne de çatışma.” (Kripke)</p>
<p>Dua, günah çıkarma, Tanrıyla konuşma vb. görünüşte tekyönlü olan fakat inanan kimsenin bir şekilde –lütuf ve kazalara yüklenen anlamlar aracılığıyla- cevap aldığını düşündüğü eylemler de bize bu konuda bir şey öğretebilir. Bu eylemler esnasında olan şey, aslında kişinin benliğini kurmasıdır. Tövbe, affediş, istek, rica, tapınma vb. tümüyle başkasıyla olan bu ilişki –karanlıktaki bir sıçrama!- esnasında oluşan şey, ortaya çıkan sonuç dilseldir ve bu benliğin öteki sayesinde süreğen oluşudur. İnandığı için bir “şey”le, bir “kimse”yle <em>irtibat</em> halinde olan insanda benlik sürekli kurulma aşamasındadır. Kimse ve şey olarak genişletmemin sebebi, bunu cezbe gibi durumlardan ayırmaya çalışmamdır. Cezbe sağırdır. İrtibatı keser. Mutlak ötekiye katılarak ötekinin parçası olmayı düşler.</p>
<p>Oysa bizim için birisinin <em>kendisinden ayrılmadan</em> bu eylemlere devam ediyor oluşu önemlidir. Aşk gibi kuvvetli durumlarda <em>dilin kaçıyor </em>oluşu da bu dilsel kurulmanın sekteye uğradığının nefis bir kanıtıdır. Benlik askıya alınır. Fakat aşkın elde tutulamayan bir şey oluşu, ötekiyle ilişkinin hep asimetrik kalmaya mahkûm oluşu, yani dolaylı yoldan Zenon paradoksu (Mesafe ile başedilemez. Zenon paradoksu birçok esere uygulanabilir. Proust, heteroseksüel karşılaşmanın imkânsızlığı masalını beslercesine “her cins kendi köşesinde yalnız ölecek” demiştir.) sayesinde <em>zamanla</em> kendimizi yeniden <em>açıklıkla</em> görmeye başlarız. Şiir kendinden biraz geri çekilebilmeyi de gereksinir daha iyi görmek için. Kripke haklıdır. Ne gerçek uyum ne de gerçek çatışma mümkündür. Diyalog ancak bu ne başı ne sonu olan patika yolda sürer sürerse. Yanıtlar ve sorular hiç eşleşmeden. Korku ve ümit arasında sürüyor oyun.</p>
<p>*<em>Çoksesli Şiir Sözlüğü</em>’nün Asimetrik Diyalog maddesinde genişletilmiş olarak yer alacak.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/game-forever/2011/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>RE-AL-T-ÜST</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/kamildoruk/realt-ust/2011/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/kamildoruk/realt-ust/2011/12/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 22:18:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>KAMİL DORUK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12567</guid>
		<description><![CDATA[«allah’a ve âhirete inanıp, allah’ın kendilerine verdiği malları onun yolunda harcasalardı, onlara afet mi gelirdi!» (nisa) &#8230; «ey yaban eşekleri, bu tarafda tuzaklar vardır. bu tarafda pusuda kan içiciler vardır» “ey oyun tarafına koşan yaban eşekleri! bu oyunlar tarafında türlü türlü tuzaklar vardır ki, bunları yol üzerine nefis ve şeytan kurmuşdur. bu oyun tarafında pusuda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>«allah’a ve âhirete inanıp, allah’ın kendilerine verdiği malları onun yolunda harcasalardı, <span id="more-12567"></span>onlara afet mi gelirdi!» (nisa)</p>
<p>&#8230;</p>
<p>«ey yaban eşekleri, bu tarafda tuzaklar vardır. bu tarafda pusuda kan içiciler vardır»</p>
<p>“ey oyun tarafına koşan yaban eşekleri! bu oyunlar tarafında türlü türlü tuzaklar vardır ki, bunları yol üzerine nefis ve şeytan kurmuşdur. bu oyun tarafında pusuda saklanmış nefis ve şeytan vardır ki, sâlikin kanını içip onu helâk ederler.” (msnv. 5/150, b 514)</p>
<p>«oklar uçucu, yay gaybdan pinhândır. civânlık üzerine yüz ihtiyarlık oku erişir»</p>
<p>“havâdis okları zâhirdir, fakat o okların yayı âlem-i gaybdan olduğundan, gizlidir. nitekim gençlik üzerine yüz ihtiyarlık oku erişir. zîrâ gençlik hâdisât-ı kevniyyeden olduğu gibi, ihtiyarlık dahi bir hâdisedir.” ankaravi hazretleri eflâtun’dan naklen buyururlar ki: “felek yaydır ve havâdis oklardır ve hedef insandır ve atıcı ancak allah teâlâdır, binâenaleyh, kaçacak yer neresi?!” (msnv. 5/150, b 515)</p>
<p>/bunlar hikmet pınarları. okumamla akıp duruyor göz ü gönlümün (vü göz-i gönlümün) önünde. etrafa saçmak, paylaşmak istiyorum; ancak, bakınıyorum, bir çay kaşığı sığacak ağzı bulunan bir akıl</p>
<p>göremiyorum&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>burnunun dibinde adaletsizlik ve zulmü göremeyip/yazamayıp, dünyaya nizamat vermeğe kalkışan (fetva makamı) köşe kadılarıyle dolu türkiya (stanbol) medyası&#8230;</p>
<p>yazdıkları kaztede, arz-ı endam eyledikleri televizyon ve lak-lak etdikleri radyoda aylarca maaş verilmemesi ve muvazzaflar arasındaki ücret adaletsizliği karşısında suskun ve köd kalan dilsiz şeyatin&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>göz alabildiğine düz (başka bir yüksekliğin görülmediği) bir ovanın ortasındaki birkaç metrelik tepeciğe çıkan, kendini dünyanın zirvesinde zannedip böyle bir iddiada bulunma cehalet ve ahmaklığında bulunur&#8230; bugünki medyanın tamamı ve yazıp-çizen ve konuşanların ekserisi (şeyatin ve dostları tarafından böyle kurgulanıp istendiğinden) tam böyle. (bunlar hacı-hoca olsun, umreci-zümreci olsun) bunun böyleliği, utanmazlıklarından/utanamamazlıklarından (“din hayadır” : hayasızın dini olmaz) belli, besbelli&#8230;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>çınar görmemişin çalıyı ağaç (yüksek) zannetmesi gibi, daha kalitelisini okumamış, karşılaşmışsa da, ahmaklığından, anlayamayor diye diye elinden bırakmış akıl ve iz’an sefilânına ne söyleyebilirsin&#8230;</p>
<p>evet, bu yaygın/baskın realiteye ne söyleyebilirsin&#8230;</p>
<p>(söylesen, söze zulmetmiş olursun. /hamakat ve zulum, yazı-turadır. biribirine yakışır köftehorlar. tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş. /içinde medya yemeği pişmiş&#8230;)</p>
<p>&#8230;</p>
<p>«bu böyledir»</p>
<p>(akp yaparsa: özelleştirme. yunanistan yaparsa: “sahibinden satılık ülke” /bu söz benden sadır olmadı. sahibini bulmak için herhangi bir kahvehaneye uğramanız yeterli.)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/kamildoruk/realt-ust/2011/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İNKITA GÜZELLEMESİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/inkita-guzellemesi/2011/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/inkita-guzellemesi/2011/12/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 22:12:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MUHAMMET ENES TOPGÜL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12581</guid>
		<description><![CDATA[Lügatte ayrılmak, kesilmek, kesintiye uğramak, yarım kalmak, sona varmak gibi anlamlara gelen “inkıtâ” kelimesi, dünya hayatında sıklıkla karşılaşılan bir durumu tasvir ediyor aslında. Klasik Mutezilî kelâm algısındaki ecel-i maktû‘ (kesik/kopuk ecel) çerçevesinde temellendirilen ve böylece daha rahat anlaşılabilecek olan inkıtâ, öncelikle devamı olan bir şeyin yarıda kalması demek. Yani normal şartlarda devam etmesi gereken herhangi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Lügatte ayrılmak, kesilmek, kesintiye uğramak, yarım kalmak, sona varmak <span id="more-12581"></span>gibi anlamlara gelen “inkıtâ” kelimesi, dünya hayatında sıklıkla karşılaşılan bir durumu tasvir ediyor aslında. Klasik Mutezilî kelâm algısındaki ecel-i maktû‘ (kesik/kopuk ecel) çerçevesinde temellendirilen ve böylece daha rahat anlaşılabilecek olan inkıtâ, öncelikle devamı olan bir şeyin yarıda kalması demek. Yani normal şartlarda devam etmesi gereken herhangi bir şeyin, ârızî bir sebeple kesintiye uğraması. Mesela genç bir insanın bir kaza sonucu veya amansız bir hastalıkla ölmesi, muhtemel bir âfetle pek çok insanın yaşantısının sona ermesi bu bağlamda ele alınabilir.</p>
<p>Ecel-i müsemmâ, kişinin normal şartlarda yaşabileceği azâmî hayatı temsil ederken; ecel-i maktû‘ bu sürenin, kaza, katl, âfet gibi olağandışı hâdiselerle sonlanması için kullanılıyor. Dolayısıyla kazâ, katl ve âfet gibi, kişinin hayatının bir bölümünü -yani tabii olan hayat hakkını- alıp götüren durumlar, bazı sorgulamaların da beraberinde getiriyor. Mesela kazada ihmali bulunan kimse var mı, katl olayında kasıt var mı, âfetten zarar görülmesinin müsebbipleri kimler? Sonuç olarak ecel-i maktû‘ daha aktif bir hayat algısına kavuşma imkânı veriyor. Tabiî ki bunun yanında, insanın bırakın yıllar, aylar, günler sonrasını, bir adım ilerisi için dahi plan yapmaktan âciz bir varlık olduğunu anlamaya imkân veriyor.</p>
<p>Öte yandan modern insanın özelde inkıtâ yani ecel-i maktû‘, genelde ise (ölüm ve sonrası gibi) bunun sonuçları ile ilgili tutarlı herhangi bir öngörüsünün olmadığı anlaşılıyor. Çünkü o, sadece ve sadece bu dünya hakkında müteyakkız bir pozisyona sahip. Bizatihi gördüğü, içinde yaşadığı, duyu organlarıyla kavrayabildiği “şimdi” ile hemhâl. Hâlbuki her sene bir defa veya birden fazla olmak üzere çeşitli hâdiseler ile karşılaşıyor. Galiba asıl problem, insanın karşılaştığı “alışık olunmayan” durumları sıradanlaştırması, normalleştirmesi ve önemsiz bir kisveye büründürmesi. Mesele bir diğer açıdan değerlendirildiğinde ise, insanın bizâtihi tecrübe etmediği şeyler ile ilgili kronik şüphesi dikkat çekiyor. İnsan, en yakınına veya kendi başına gelinceye kadar bazı şeyler hakkındaki mesafeli tutumunu her dâim sonuna kadar koruyor. İlkinde kanıksama, ikincisinde ise umursamama hali baskın. Her ikisinin sonucu ise aynı: İnkıtâdan faydalanamamak.</p>
<p>İnsanın pek çok hayali var ve bunlardan büyük bir kısmı bu dünya (ed-dünyâ) ile ilgili, ilintili. Daha iyi bir yaşam standardı, bunun modern dönemde en çok dile getirileni olsa gerek. Daha iyi bir araba, daha iyi bir ev, daha iyi bir iş gibi taleplerle süsleniyor bu anlayış. Özetle insan, her şeyin dahasını istiyor. Açıkçası “daha iyi bir âhiret” diyenlerin sayısı gitgide azalıyor. İşte bu bilinçlilik halinin yitirilmesinin önüne geçmenin belki de en etkili yollarından biri, insanın kendisi dışında gerçekleşen; âcizliğini, zaman, zemin, makam, mevki, ideal gözetmeksizin ortaya koyan ve inkıtâ kavramı içerisinde mütalaa edilebilecek hâdiseleri mantıklı bir surette anlamlandırabilmesi.</p>
<p>Bu noktada insanın bazı sorunlarla karşı karşıya kaldığı da ifade ve itiraf edilmeli. Nitekim onun “daha iyi bir âhiret” düşüncesini sindirebilmesi için gerekli olan araçlar ve işaretler de günden güne sosyal hayattan siliniyor. Ezân sesleri şehrin içinde yiti/rili/yor, pragmatik kaygıların hâkim olduğu şehir planlamaları sonucunda İslâm şehrinin ibâdethâne merkezli estetiği kayboluyor, mezarlıklar şehir dışına sürülüyor, torunlarına şifâhî olarak İslâm kültürünü aktaran ak sakallı dedeler artık yetişmiyor, insan ve dolayısıyla güven ilişkisi azalıyor, maddî olan fazlaca önceleniyor ve diğer yandan insanın sosyal çevrilmişliği öte-dünya merkezli bir hayatı ve ölüm düşüncesini engelliyor, insanı tek bir dünyaya mahkum ediyor. Tek dünyası olan insan ise, varını yokunu buraya tahsis ediyor.</p>
<p>İnkıtâ kavramının çağrıştırdığı ilk ve muhtemelen en dikkat çekici şey, şüphesiz ki ölüm. Özellikle normal bir ölümü (aslına bakılırsa hiçbir ölüm normal değildir), normal olmayan bir ölümden ayıran her şey inkıtâ kapsamında değerlendirilmeli. Modern dönemle birlikte insanlar, sadece yaşları dikkate alınarak ayrı birer kategori şeklinde sınıflandırıldı. Bu kategorizasyon da, diğerlerinde olduğu gibi her türlü geçişgenliğe kapalıydı. Yani çocuk, genç, orta yaşlı ve ihtiyar kimseler, artık birbiriyle ilintisiz kimseler olarak anlamlandırılıyordu (tıpkı kadın, erkek, anne, baba, sevgili, öğretmen vb. gibi). En rağbet gören grupların, gençlik ve orta yaşlılık olduğu da aşikârdı. Dolayısıyla insanlar sürekli genç kalmanın ve mümkünse hiç yaşlanmamanın yollarını aradılar ve hala arıyorlar. Bu kategorize etme biçim/ler/i, her bir grubun ayrı bir tüketici ve pazar teşkil etmesi bakımından önemli olduğu gibi, ölümün ötelenmesi bakımından da dikkat çekici. Çünkü ölümle yaşlılık arasında yarı-zorunlu bir ilişki var ve modern dönem bundan olabildiğince uzaklaşmak istiyor. İşte bu bakış açısına göre yaşlanamadan ölümle tanışılması durumu, normal olmayan bir ölüm biçimi.</p>
<p>İslâm bakış açısına göre ise insan, can emânetini taşımakta ve onu ne zaman sahibine teslim edeceğini bilememektedir. Bilememe durumu modern insan için de geçerli ancak bu bilememeyi anlamlandırma tarzı iki tasavvurda oldukça farklı. Bu bilinmezlik ilkini, dünyadan daha fazla kâm almaya iterken; ikincisini, ölüme ve âhirete her dâim hazır olmak gibi bir yükümlülükle karşı karşıya bırakıyor. Çünkü o, emâneti en az zâyiatla sahibine iâde etmenin sorumluluğunu taşıyor. Bunun sonucunda ise bu dünyada tattığı/yaşadığı nimetlerin asıllarına kavuşmayı arzuluyor.</p>
<p>Ancak nereden bakılırsa bakılsın her iki tasavvur için de inkıtâ farklı açılardan da olsa söz konusu. Modern insan inkıtâı değerlendirirken sebepler dışında hareket edemiyor. Hayat algısı, inkıtâ ve ölüm telakkisini de etkiliyor. Böylece ölüme sebep olan hâdiseler etrafında, sadece ölüme sebep olmak bakımından ayrıntılı bir tahlile girişiliyor. Yaşı, hastalığı, hastalık sebepleri, doktoru, tedavisi, tedavi süresi veya kaza, kaza yeri, kaza tarafları, ihmal ihtimalleri, ilk yardım sorunları ya da katil, maktul, katl sebebi, deliller gibi unsurlar bizâtihi dikkat edilesi bir şey olan inkıtâı ve ölümü gölgeliyor. Hâlbuki her bir ölüm, o an ölmeyenler için bir âyettir ve bizzat ölüm olduğu için dikkate alınmalı, üzerinden öte dünya adına dersler çıkarılmalıdır. Bu, insan açısından bakıldığında böyle.</p>
<p>Toplumlar açısından değerlendirildiğinde ise deprem, sel, yangın gibi âfetler süregelen bir şey/ler/i kesiyor ve yarım bırakıyor. Geride ise tamlığını yitiren onlarca aile, ev, iş, insan, umut, sevgi, hayal hasılı hayat kalıyor. Modern insan bunları anlamlandırırken de kendi hayat algısının içerisinde hareket ediyor ve zemin etüdü, yapı malzemesi, yapı denetimi, halkın bilinçlendirilmesi veya yağış miktarı, kanalizasyonların yeterliliği, şehir planlaması ya da ahşap, çelik, yanmaz yapı malzemeleri, yangının nasıl başladığı, kaç itfaiye aracının olaya müdahale ettiği gibi ikincil sorunlarla fazlaca meşgul oluyor. Hâlbuki asıl olan âfettir ve her bir âfet ilgilisine çok şey söyleyen birer âyettir. Âfetler, hem insanın ne kadar ilerlese de (“ilerleme” paradigmasının sorunları ayrı bir konu) tabiat karşısında hala bazı yönleriyle âciz olduğunu hem de toplumsal ve/veya küresel güç sahibi olmanın, bir imtihândan başka bir şey olmadığını, bunların, gelip-geçisi iktidar günleri (eyyâmullâh) olarak değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.</p>
<p>Her şeye rağmen inkıtâı anlamlandırmaktan ziyâde ondan uzaklaşmayı yeğliyor insan. Ancak imtihân sahnesinde olunduğu kavranıldığı zaman, “mallar, canlar ve ürünlerdeki eksiltilmeler” anlam kazanabiliyor. Özetle, dinamik bir hayat ve tutarlı bir ölüm algısına imkân veren inkıtâ bağlamında değerlendirilebilecek şeylerin tamamı, kişinin dikkatini kendi âcizliğine çekmek için ciddî bir imkân sunuyor. Bu bakımdan o, ötelenesi değil güzellenesi bir şey olarak anlamlandırıldığında aslî yerini buluyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/inkita-guzellemesi/2011/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

