<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Harar</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/harar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 19:54:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>DEMOKRATİK BİR HAK OLARAK İSLAMCILIK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/demokratik-bir-hak-olarak-islamcilik/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/demokratik-bir-hak-olarak-islamcilik/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:30:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>CEMAL ŞAKAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13006</guid>
		<description><![CDATA[Her şeyin ölümünü ilan etmeye meyyal postmodernist söylem karşısında sarsıntı geçiren büyük anlatılar, kendilerini yeniden kuracakları muhkem bir zeminden mahrum kalmaktadır. Bu zeminsizlik ya da zeminin kayganlığı, geçişkenliği postmodern durumun kendisidir. Hiçbir anlatının kendisi olarak kalamadığı, kendisini varkılamadığı bu geçişken zeminin yarattığı kötümserlik nedeniyle dünya bildiğimiz bir yer olmaktan çıkmaya başlar. Çünkü dünyayı nasıl bileceğimizi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Her şeyin ölümünü ilan etmeye meyyal postmodernist söylem <span id="more-13006"></span>karşısında sarsıntı geçiren büyük anlatılar, kendilerini yeniden kuracakları muhkem bir zeminden mahrum kalmaktadır. Bu zeminsizlik ya da zeminin kayganlığı, geçişkenliği postmodern durumun kendisidir. Hiçbir anlatının kendisi olarak kalamadığı, kendisini varkılamadığı bu geçişken zeminin yarattığı kötümserlik nedeniyle dünya bildiğimiz bir yer olmaktan çıkmaya başlar. Çünkü dünyayı nasıl bileceğimizi ya da nasıl bilemeyeceğimizi açıklamak için muhkem zeminler üzerinde yükselen dünya görüşlerine ihtiyaç vardır. Dünyayla karşı karşıya kalan insan, kendi dışında var olan bu çıplak gerçeklikle ancak yaslandığı, beslendiği ve bağlandığı dünya görüşü sayesinde ilişki kurabilir. (Elbette herkes dünyayı anlamak, anlamlandırmak zorunda değildir. Ancak Allah’la misak yapmış müminler için âlemle dünyayla insanla anlamlı bir ilişki kurmak imanının bir gereğidir).  Kendi dışındaki şeyler, ancak o görüş muvacehesinde anlamlı bir hale gelir, dahası anlamlı bir bütüne kavuşur.</p>
<p>Kendi içinin sanrıları, sancıları, rüyaları, hülyaları yerine, gerçek bir dünyada yaşadığının ve bu dünyada başkalarının da yaşadığının bilincinde olmanın geçerli tek yolu, dünyayı, dünyada oluşu anlamlandırabilmektir. Başkalarının yaşadığını, başkalarıyla yaşamanın zorunluluğunu fark eden insan; ‘başka sanrıların, sancıların’ da olabileceğini anlar. Başkalarının varlığı ve birlikte yaşamanın zorunluluğu ancak ideolojik bütünlüklerle aşılabilir. İnsan teki üzerinden anlatmaya çalıştığımız farkında oluş, ‘bireysel bir uyanış’ ya da Hay bin Yakzan hikayesi değil; postmodernizmin verdiği ölüm ilanlarının yarattığı karamsarlıkla yıkılan, çözülen siyasal umutların, siyasal eylemliliğin hâlâ mümkün olabileceğine dair bir hikayedir. Çünkü unutulmamalıdır ki asıl hikaye, siyasal sorunların her halükarda ideolojilerle anlaşılabilir olduğudur.</p>
<p>Bir çocuk büyütülür gibi özenle, kıvançla bakıp büyütülmüş siyasal umutlar, beklenmedik şekilde bir duvara toslayıp dağılabilir, un ufak olabilir (Yaklaşık otuz yıllık siyasi umutlar 28 Şubat’ta benzer bir duvara toslamıştı. İronik bir şekilde tosladığı bu duvar postmoderndi ve İslamcılar postmodern durumun vaat ettiği çokluk, çoğulculuk, yerellik ve cemaat vurgularından nasıl da ilham alıyor olmuşlardı). Umutsuzluğun en koyu olduğu, dünyanın karardığı bu anlarda, elde ne kaldığını ya da ne kalmadığını anlamak için yine de bir ideolojiye ihtiyaç vardır. Elbette bu ideoloji eskisinin aynısı değildir, olmayacaktır, olamayacaktır. İşte tuzak tam da bu eskisi gibi olamayışın eşiğinde bizi beklemektedir. Çünkü bütün bir yerküreyi kaplamış egemen, hegemonik bir söylem bu yıkılan, kararan umutların yerini doldurmak için teyakkuzda beklemektedir. Dahası bu egemen söylem hem yıkımın sebebi, hem de yıktığının yerini dolduracak psikolojik üstünlüğe sahiptir.</p>
<p>İnsan genellikle altında kaldığı bu ağır enkazdan biraz başını kaldırabildiğinde daha dehşetli bir tabloyla yüz yüze gelir: Dünyayı anlayabildiği, anlamlandırabildiği kavramsal çerçevenin de bu yıkımdan nasibini aldığını görür ve daha acı olanı yıllarca inançlarını, umutlarını sarıp sarmaladığı kavramlarının artık parodisinin yapıldığına tanık olur. Hep diri tutmaya çalıştığı ve ancak onun sayesinde başkalarının farkına vardığı bilinçten söz etmek sadece gülünesi bir durumdur; dünyayı değiştirmeyi, ümmet olmayı vurgulayan evrenselci ve tarih-üstü tasavvuru çoktan tarih-dışı kalmıştır. İşte bu yıkım daha adil ve ahlaklı bir dünya tasavvurunun taşıyıcısı olan insanın imhasıdır. Bu insan yeniden ayağa kalkamazsa kendisiyle birlikte, inandığı dünya da, un ufak olduğu sistemin içinde eriyip dönüşecektir. İnsanın nerede durduğuyla anlamlı olan ideolojik tasavvurlar, bu zemin kaybıyla birlikte buharlaşırken, yıkılmışlık, yalnızlık ve yılgınlıkla birlikte ideolojiler de gözden düşer.</p>
<p>İdeolojinin gözden düşmesinin yarattığı en büyük tehlike, insanın kendisini daha önce bağladığı, bağlı kıldığı sınırların da silikleşmesidir. Önceleri özenle kaçtığı, sakındığı sınırlar hemen yakındadır; adım atsa mı, atmasa mı! Adım atanlar için, yeni ibahelerle birlikte sınırlar esner, genişler; diğerlerininse elinde bir zamanlar hamiyetle kucakladıkları ‘insanlık davası’nda kırık dökük parçalar kalır. İşte bu nokta sistemin kesin zaferidir: Onun yaydığı çokluk, çoğulculuk, yerellik ve cemaat söylemine uygun olarak, elde kalan kırık dökük parçalarla kimi mikro politikalara eklemlenmek rahatlatıcıdır; ya da sistem içinde eriyip ilan edilen ibahelerle –bugünün yaygın retoriğine uygun olarak– müteahhit olmak radikal bir sınır ihlalidir. Artık değiştirilip dönüştürülecek bir dünya kalmamıştır; hâl böyle olunca taşıyıcı insana da ihtiyaç yoktur.</p>
<p>Bugünün koşullarında ideolojinin ölümüyle doğan boşluğu, ‘söylem’ ya da ‘yorum’ doldurmaktadır. Bu alt-üst olmuş bir dünya demektir; bilincin yerini bilinçdışı alır, üretimin yerini tüketim, insanın yerini özne, bütünün yerini parça, tümelin yerini tikel, nesnelliğin yerini öznellik, merkezin yerini merkezsizlik, mekanın yerini yersiz-yurtsuzluk. Böylesi bir dünya, daha önce de söylediğimiz gibi insanlık davasını üstlenmiş insanın bildiği, tanıdığı, dolayısıyla güvenle adım atabildiği bir dünya değildir. Dahası ‘tarihin sonu’ söylemlerinin de evrenselci bir yaklaşımla ele alındığı, bütün dünyanın çoktan liberalizme kani olduğu ya da olmak yolunda ilerlediği savlarının güçlenmesiyle birlikte, umutsuzluk giderek bir karanlığa dönüşmektedir. Çünkü bu ikna oluşla birlikte ‘sistemin’ hemen her alanı kapladığı duygusu güçlenir. Sistemin hemen her alanı kapladığı duygusu, muhalif olunacak bir zeminin de kalmadığı psikolojisini yayar ve insanı zımni bir boyun eğişe razı eder.</p>
<p>Bu durum, bir zamanlar büyük fikirlerin, büyük davaların sahibi olan, dolayısıyla dünyayı –sistemi– parmağının ucunda hisseden insanların, sistemin içine çekilmesi, sistem tarafından massedilmesi anlamına gelir. Farkında olunsun ya da olunmasın bütün inanışlar yeniden gözden geçirilir. Çünkü yepyeni bir dünyaya adım atılmıştır ve her ne yapılacaksa bu dünyanın içinde yapılacaktır; bir farkla ki, artık bu yapılacaklar sistemin içinde kalınarak yapılacaktır. Artık umutların yeniden yeşerebilmesi için yeni bir dil, yeni kavramlar, yeni yöntemler ve yeni politikalar icap etmektedir.</p>
<p>Ülkemizde İslamcılar açısından bakıldığında son yirmiyıl handiyse böyle bir arayışla geçmiştir. Başta Kuran’la ilişki biçimi (Aynı zaman diliminde meydana gelen meal çalışmalarındaki artışın böylesi bir arayışla ilişkisi olmalıdır. Dahası meal çalışmalarında ve diğer dini konuların ele alınışında rasyonel, akılcı bir anlayışın baskın bir söylem olarak doğması da manidardır. Yine bir dönem modernist/reformist olarak telakki edilen kimi Müslüman aydınların görüşlerinin revaç bulması ve demokrasi, parlamenter rejim hatta laiklik gibi konuların bu anlayış etrafında dolayımlanarak tartışmaya açılması da düşünülmelidir) olmak üzere hemen her konu yeniden ele alınmış ve bu döneme kadar kesinlikle kabul görmemiş, peşinen İslam dışı kabul edilmiş birçok kavram, politik araç, siyaset anlayışı yeniden masaya yatırılmıştır. İlk ameliye olarak göze çarpan yaklaşım, zaten süregelen modernlik eleştirisinin daha da yoğunlaştırılarak sürdürülmesi olmuştur. Üstelik yeni dönemde postmodernistler bu konuyla ilgili alabildiğine zengin bir literatür de sağlamışlardı. Modernliğin ürettiği temel kavramlar, haklı bir şekilde İslam’a uymadığı gerekçesiyle reddedilmiş ve geleneksel değerler yeniden ele alınmaya çalışılmıştır. Ancak bu ele alış, tam da postmodern durumun yarattığı parçalanmışlık içinde gerçekleşmiş ve geleneksel değerler doğup beslendiği dünya görüşünden koparılıp tekilleştirirlerek sorunsallaştırılmıştır.</p>
<p>Doğup beslendiği zemini kaybetmiş, bir anlamda organik ilişkilerini sürdüremez olmuş kavramların tekilleştirilerek, modernizm eleştirisinde argüman olarak kullanılması; insanları bir zar gibi sarmış olan ‘tarihin sonu’, ‘başka bir dünyanın olanaksızlığı’ fikrini yırtma, nefes alma çabaları olarak elbette değerliydi. Ancak bu yaklaşım, sadece kavramların mistifiye edilmesiyle sonuçlanmıştır. Modernlikle kesin uyuşmazlıkları nedeniyle insanla hayatla dünyayla organik ilişkileri kopan kavramlar, hakikatin görünümleri olarak kendi zamanları beklemek üzere askıya alınmıştır. Böylelikle sözgelimi sıdk Hz Ebubekir, adalet Hz. Ömer, haya Hz. Osman, ilim Hz. Ali üzerinden imgeleştirilmiştir. Uğruna can verilen/verilecek olan değerlerin imgeleşmesiyle birlikte, klasik politik sorular/sorunlar diyebileceğimiz, bir zamanların can yakan, uğruna ölümler göze alınan meseleleri de yeni dünyanın, yeni sistemin kaygan zemininde öte’lenip artık dudak bükülesi, aşırı politize bir dönemin tarihsel ve konjonktürel şartlarına mahkum edilmiştir. Böylece bir dönemin politik enerjisi, gösterene yöneltilerek yüceltilmiş ama sistem tarafından emilmiştir. Örneğin, milyonlarca insanın niçin açlıkla yüz yüze yaşadığı sorusu, sadece ‘eski tüfek’liğin ya da ‘kulağı kesik’liğin göstergesi olarak gülünçleştirilmiştir.</p>
<p>Gelinen bu noktada farklılık, çokluk, çoğulculuk, cemaat, yerellik ve bir arada yaşama gibi kimi kavramlar olumlanarak sahip çıkılmış; bunların antitezleri sayılabilecek birlik, merkezilik, evrenselcilik, ümmet gibi kavramlar toplumsal barışı ve huzuru tehdit eden, ortak akla darbe vuran meşum kavramlar olarak lanetlenmiştir. Postmodernizmin açığa çıkarıp yeşerttiği ve tüm dünyada homojenleştirmeye çalıştığı kavramları, özellikle yeni kuşak Müslümanların önemli bir bölümü, kısa zamanda içselleştirmiş ve meselelerini bu kavramlarla düşünür, ifade eder olmuşlardır. Postmodernliğin ifade biçimleri; her yanını bir zar gibi kaplayan sistemin içinde kalan diğer marjinal gruplarla bu kesimi yan yana getirmiştir. Söz konusu yan yanalık, elbette postmodernliğin zorunlu sonuçlarındandır. Zira postmodernlik herkese ifade hakkını, düz bir zeminde herhangi bir büyük anlatı ve hiyerarşi dayatmaksızın vermektedir. Mikro kimlik taleplerinden feminist taleplere; ifade özgürlüğünden yaşam biçimi taleplerine kadar uzanan oldukça zengin bir yelpaze içinde yer alan mikro ve marjinal gruplarla bir aradalığı yadırgamaksızın savunan yeni kuşak ile görece eski kuşak arasında derin, aşılamaz bir uçurum meydana gelmiştir (Sözünü ettiğimiz uçurumun en güzel örneklerinden biri, ülkemizde İslamcılığın önemli aktörlerinden biri olan Ali Bulaç’la, bayan yazarlar arasında, daha çok kadın hakları, kadının konumu bağlamında uzun zamandır süren tartışmalardır. Bu tartışmalarda bayanlar, Ali Bulaç’ı fazlasıyla anakronik, gelenekselçi, bugünün dünyasını kavramaktan uzak bulmaktadırlar).</p>
<p>Açıktır ki, meydana gelen uçurum ‘dil’ ile ilgilidir. Postmodernliğin yarattığı belirsizlik, müphemlik daha da önemlisi parçalanmışlık içinde insanlar kelimelere, kavramlara rahatlıkla istedikleri anlamları yükleme imkanına kavuşmuş ve bu nedenle de yeni dünya düzeninde kuşaklar arası iletişim neredeyse imkansızlaşmıştır. Daha da vahimi yukarıda değindiğimiz gibi bir dönemin kavramları meşum ilan edilip şüpheli, kuşkulu, korkunç ve izafi bir hale getirilmiştir. Gözde olanlar sistemin üretip parlattığı kavramlardır artık; sözgelimi özgürlük herhangi bir dünya görüşünün belirlediği bir kavram olmaktan çıkıp ‘her ortamda herkes ve her şey için’ talep edilir olmuştur. Ortak dünyanın, ortak dilin oluşturduğu tuhaf birliktelikler, tanımlanamaz koalisyonlar sonucunda bir dönemin sözcüleri, aktörleri dışarıda ve dahi öteki olarak kalmıştır (Bu sürecin, Refah Partisi’nin 1994 yılındaki yerel seçim galibiyetiyle başladığını söylemek sanırım yanıltıcı olmaz. Çünkü daha sonraki gerek yerel, gerekse genel seçimlerde sonuçlar katlanarak büyüdü ve 2002’de Ak Parti hükümetiyle perçinlendi. Süreç, haklı olarak muhafazakar, dindar kesimin merkeze taşınması olarak değerlendirildi. Merkeze taşınma, siyasal İslamcı söylemi zayıflattı, daha da önemlisi muhafazakar ve dindar insanlar, modernliğin değiştirici, dönüştürücü gücü oldular). Tabii ki bu durum, ideolojilerin sonunu çoktan ilan etmiş sistemin kesin zaferiydi.</p>
<p>Merkezsizliğin, parçalanmışlığın, büyük anlatıların zayıflamasının sonucu Müslümanlar kendilerini sivil toplum kuruluşları üzerinden ifade etmeye başlamışlar ve bu yeni dönemde, siyasal talepler geri çekilirken, ‘temsil talepleri’ öne çıkmıştır. Bunca parçalanmışlığın doğal sonucu olarak da, Müslümanlar sistem üzerindeki baskı gücünü kaybetmişlerdir. Gelinen noktada, insanlar meramlarını sivil toplum kuruluşlarının gittikçe karnavallaşan, festivalleşen, her türlü rengin cümbüşünde düzenlenen ‘gösteri’lerinde mozaiğin renklerinden bir renk mesabesinde ifade edebilir olmuştur. Zaten iktidarlar da bu tür gösterileri, ‘demokratik bir hak’ olarak görmeye ve kabul etmeye çoktan hazırdılar. Aslında söylemeye bile gerek yok; İslamcılığın iktidarlarca bahşedilen demokratik bir hak olarak telakki edilmesi, onun da bir büyük anlatı olmaktan çıktığının en güzel delilidir. Postmodern durumun ‘seçtiğin kadar özgürsün’ şiarı gereği, her türlü büyük anlatı, diğerleriyle aynı hizada yan yana duran seçeneklerden bir seçenek haline gelmiştir ki, bu nokta bireysel hak ve sorumlulukların doğduğu kritik eşiktir. Zaten postmodernler için özgürlük de, böylesi bir seçim özgürlüğü kadardır; seçtikçe özgürleşirsin (Unutulmamalıdır ki, postmodern toplumlar kendi meşruiyetini bu seçim-tüketim özgürlüğü üzerine kurmuşlardır; elde tek ölçüt kalmıştır, bireysel özgürlük).</p>
<p>Elde ne kaldığını ya da ne kalmadığını anlamak için yine de bir ideolojiye ihtiyaç vardır demiştik, ancak ideolojiler kendi kavramlarıyla bir anlamda kendi dil dünyasında yaşarlar. Zaten yeni bir dil kurmak ancak yeni bir dünya kurmakla ya da tersinden yeni bir dünya kurmak ancak yeni bir dille mümkündür. Tabii ki burada esas fail, böylesi bir dili kuracak ve taşıyacak insandır. Yaşanan bunca olumsuzluğa rağmen, ‘milyonlarca aç insanın hakları’nı sorabilmek için; başından beri sistemin dışında kalabilmeyi başarmış bir avuç sanatçı, aydın ve âlimlerin gittikçe daralan yaşama ve ifade alanlarını genişletmek ve seslerini; yeni bir dil ve dünya kurmaya talip genç kuşaklarca buluşturmanın sahih kanallarını inşa etmek gerekmektedir. Çünkü siyaset ancak siyasal bir topluluğun kurulmasıyla mümkündür. Bu bağlamda sanatçı, aydın ve âlimlere düşen öncelikli görev, bunca parçalanmışlık içinde kendilerini birer ada olarak konumlandırıp varlığını sürdüren grupların diğerleriyle iletişimini mümkün kılacak ortak bir dili üretmek ve parçalanmanın bir sonucu olarak her bir grubun elinde kalmış anlam parçacıklarını yeniden üst-anlama eklemlemektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/demokratik-bir-hak-olarak-islamcilik/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ŞAİRİ PARÇALAMAK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/yunusadiyaman/sairi-parcalamak/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/yunusadiyaman/sairi-parcalamak/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:28:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>YUNUS ADIYAMAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiri, Edebiyat, Eleştiri Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13010</guid>
		<description><![CDATA[“Hakikatlerin ortasında kanaatsiz ve yalnız başına dolaşmak  ne bir insanın ne de bir azizin işidir; ama bazen bir şairin işi olabilir&#8230;” E.M. Cioran Yazın tarihinde şiirleriyle fikirleri ayrı ayrı ele alınan, birbirlerinden koparılmaya çalışılan bir çok şairle karşılaşmak mümkündür.  Böyle durumlarda benimsenen tavır genellikle şairin düşüncelerinden uzak durulması gerektiğine, şiirlerininse okunabileceğine yönelik telkinleri, icâzetleri içerir.  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Hakikatlerin ortasında kanaatsiz ve yalnız başına<br />
dolaşmak  ne bir insanın <span id="more-13010"></span>ne de bir azizin işidir;<br />
ama bazen bir şairin işi olabilir&#8230;</em>”<br />
E.M. Cioran</p>
<p>Yazın tarihinde şiirleriyle fikirleri ayrı ayrı ele alınan, birbirlerinden koparılmaya çalışılan bir çok şairle karşılaşmak mümkündür.  Böyle durumlarda benimsenen tavır genellikle şairin düşüncelerinden uzak durulması gerektiğine, şiirlerininse okunabileceğine yönelik telkinleri, icâzetleri içerir.  Edebiyatla iyi kötü ilişki kurmuş her okuyucu az da olsa bu telkinlerden payına düşeni almış, icâzet makamlarının etkisinden ne yazık ki kurtulamamıştır.  Şairin şiirini onun düşünce dünyasından müstakil bir eser olarak görmemize yönelik yürütülen şuursuz propaganda yüzünden şairler, olayın esasına henüz vâkıf olmayan okurlar için güven vermeyen, kendilerine kuşkuyla bakılması gereken kişilere dönüşmüştür. Böyle okurlar için şairler fikir âleminde uçlarda dolaşan, radikal tutumların sahibi aykırı kişiliklerdir; onlar ya hiç bir şeye tam anlamıyla inanamamışlardır ya da inandıklarına kendilerini sağlıklı olmayan bir tutkuyla adamışlardır. Çoğunlukla yalın, saf olan inanç  ve bağlanma bile şairlerde girift bir hal almaktan kurtulamamıştır. Eğer bir şair inanmışsa onun şüphe içermeyen bir inançla şekillenmiş fikirleri mutlaka diğer görüşlerle arasına kolayca belirgin çizgiler çekmekten çekinmeyen aşırılıklarla bezelidir ve mümkün olduğu kadar bunlardan uzak durmak gerekir. Düşünce dünyasında da söz sahibi olmak isteyen her şair bu okurlar için gereğinden fazla iddialıdır ve aynı zamanda eleştiriye, değişime kapalı biridir. Bunun gibi ön yargılar şairin şiiri ve düşüncesini ayrıştırmaya yönelik gayretlerin bir sonucu olarak kolayca zihinlerde yer edinebilmiştir. Acaba bu okurlar şairi bir bütün olarak görmek istememekte gerçekten haklı mıdır?</p>
<p>Şair her görüşte her şahısta geçerli bir yan bulabilecek maharete sahiptir. Şairin hakikate ulaşma tutkusu kimde, nerede karşılaşırsa karşılaşsın ona sırtını dönmesini imkansızlaştırır. Kendi inançlarıyla, ideolojisiyle çatışsa da yüz yüze geldiği her koşulda önemsenmesi gerken, üzerinde düşünülmesi gerken hakikat parıltılarını ya doğrudan görür ya onları sezer ya da arar. Şair bu haliyle bir tasavvuf yolcusunu andırsa da bir tasavvufçunun eriştiği olgunluğa sahip olmadığı için çoğunlukla bu hakikatleri içine sinecek şekilde bir’leştirmekte oldukça zorlanır ve zihni allak bullak olur. Keskin tavırlarla, kökten karşı çıkışlarla, ‘kendim ve ötekiler’ şekilinde tezahür edebilen meydan okumalarla şair belki de karışık zihninin doğurduğu gerginlikle başedemediğini itiraf eder. Eninde sonunda şair bir’leştirme konusundaki yetersizliğini veya bu bir’leşmeyi başardığına dair yanılgısını kabullenmek zorunda kalır. Nihayetinde şairin de her insan gibi temel bir kalkış noktasına ihtiyacı vardır. İçine düşeceği zor durumları  kestirmekte gecikmeyen şair en azından kendisini dağılmaktan korumak için olsa gerek en çok inandığı, gerçekten inanılmaya değer bulduğuna dört elle sarılır. Şair daha sonra asıl hakikatin, geçerliliğin kendisinin de bağlandığı dine, ideolojiye mahsus olduğunu; farklı din, ideolojilerde ve onları benimseyenlerde gözlemlediği kendince hakikatlerin de ancak kendisinin bağlandığı hakikatin yansımaları olduğunu ilan etmekten çekinmez. Bu tutumun şairlere özgü coşkunlukla, belagatle birleştiğini gözlemleyen, şair tabiatına tam anlamıyla aşina olmayan okurlar arasında, şaire birbiri ardına psikiyatrik tanılar koymaya kadar varan bir takım abartılı değerlendirmeler olağan hale gelir ve  bir şekilde kişisel bütünlüğünü korumayı başaran şair okurlar tarafından parçalanır. Aslında hakikatin çok farklı biçimlerde, umulmadık yerlerde, kişlerde tebarüz edişini müşahede edebilecek yeteneklere fazlasıyla sahip olan şair diğer insanlardan farklı olarak bunları çok önemser ve bu nedenle sürekli durduğu yeri sorgular, yadırgar. Bu yüzden yan yana gelmesi zor olan bir çok haslet şairin bünyesinde içiçe geçer ve şair bunları kendi hakikatiyle özgün bir şekilde harmanlasa, dikkate değer bir bütünlük içinde sunsa bile dışardan yüzeysel değerlendirmelerle bakılınca çelişkili, sorunlu bir kişilik olarak görülmeye devam eder.</p>
<p>Düşünceleriyle ötekileştirmeye, dışında tutmaya eğilimli bir kişi olarak görülsede şairin bütün karmaşası aslında dışarda bırakmamak arzusundan kaynaklanır. İnsana dair olan her şeyi bir bütünlük içinde kavramak, eritmek ister. Zira Kur’an-ı Kerim’deki daha çok şairler üzerine çarpıcı beyanlarıyla meşhur olmuş Şuarâ Suresi’nin 255. Ayet’inde şairler için “Görmedin mi; onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar.” denmesi şair ruhiyatına dair önemli şeyler söylemesinin yanında şairliğe soyunan daha doğrusu bu ruhu taşıyan kişileri bekleyen tuzaklara yönelik önemli de bir ikazdır. Şairin neredeyse bütün varoluşu emmek isteyen, ona nüfuz etmek isteyen ruhuna yönelik yapılan bu uyarı şairin bu dünyadaki imtihan konusunu ona hatırlatır gibidir. Bazı meallerde “şaşkın şaşkın” kelimesinin yerine “hayret” kelimesinin tercih edilmesiyle de şairin yaratılış, hakikat karşısında bir insanın sınırlarını zorlayan heyecanı dile getirilmek istenmiş ve  şairin varlığı bir bütün olarak kavrama arzusu ve bunu başaramayışı nedeniyle hissettiği coşkulu çaresizlik vurgulanmış gibidir. Kısacası, şairin boyundan büyük işlere denetleyemediği bir iştiyakla kalkışan hâletiruhiyesine ve onu bekleyen tuzakların çokluğuna, büyüklüğüne işaret edilmiştir. Bizzat “bütünlük” endişesinin onu parçalayabilecek bir hal alabileceği hatırlatılmıştır. İşte okurlar da şairdeki bütünlük kaygısını tam olarak anlayamadıkları için onu ayrıştırarak ele alma hatasına düşerler.</p>
<p>Bir çok özelliği şahıslarında cemetmeyi kendi kişisel bütünlüklerini koruyabilecek ölçüde de olsa başaran şairler uzun ve sancılı bir arayıştan sonra bir inanca veya ideolojiye sonuna kadar bağlanmış gözükselerde onları herhangi bir konuda kesin tutumlara sahip olmaktan alıkoymaya çalışan bir şüphenin pençesinde kıvranmaya çoğunlukla devam ederler. Şairi kendisi ve bütün varoluş hakkında şüphesiz itimat edebileceği kanaatlere götürebilecek yolun üstünde  hakikatin tecellilerindeki şaşırtıcılık gibi kafa karıştırıcı o kadar çok şey vardır ki şairin sonunda savunmasız kalışını anlamamak elde değildir. Şair İsmet Özel “Tahrir Vazifeleri” adlı eserinin “İnanmalı Mı, İnandırmalı mı?” başlıklı bölümünde şöyle der: “Eğer bir kimsenin inandığı şeyin yanlış ve fakat bu inanışta bir samimiyet olduğunu anlamışsak orada ‘inanılmaya değer bir şey’  bulunduğunu da zımmen itiraf etmiş oluruz.” Şairin hakikat uğrundaki pervasız yolculuğuna müdahil olan “samimiyet” gibi bir çok yan unsur da vardır ve bunlar şairin hakikatle kurmaya çalıştığı ilişkiye katkı sundukarı kadar onu daha da çetrefilli hale sokmaya adaydır. Görünen o ki tüm ayakları yere sağlam basan, mutlaka önemsenmesi gereken düşüncelerine rağmen bazı okurların ısrarla şairi kafası karışık bir adam olarak görmeye devam etmesinde ve onun fikirleriyle şiirlerini bir bütün olarak ele almaktan kaçınmasında;  hakikate yönelik tutkunun ve “samimiyet” benzeri farklı bir çok etkenin şair kişilliğinde doğurduğu sonuçları okurun doğru yorumlayamayışı etkili olmaktadır.</p>
<p>Notlar:</p>
<p>- Metnin girişindeki E.M. Cioran alıntısı yazarın “Çürümenin Kitabı” adlı eserinin “Şairlerin Asalağı” başlıklı bölümden alınmıştır.( Metis, Nisan 2010, İstanbul)</p>
<p>- Metindeki Şuarâ Suresi’nin 255. Ayet’inin meali İbni Kesir kaynaklıdır.</p>
<p>-Metindeki İsmet Özel’e ait cümleler yazarın “Tahrir Vazifeleri” adlı kitabının “İnanmalı Mı, İnandırmalı mı?” başlıklı bölümünden alınmıştır. (Şûle, Ağustos 2009, İstanbul)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/yunusadiyaman/sairi-parcalamak/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>O SES&#8230; SANA YOL GÖSTEREN SES</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/fuatturker/o-ses-sana-yol-gosteren-ses/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/fuatturker/o-ses-sana-yol-gosteren-ses/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:22:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>FUAT TÜRKER</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13030</guid>
		<description><![CDATA[Çok mutlu olduğunu düşünen insanın dahi içini sıkan ve ona huzursuzluk veren onlarca konusu vardır. Kimileri ise mutlu olduğunu söylerken gerçekte rol yapar; sahte mutluluk maskesiyle dolaşır. Çünkü insanın gerçekten huzur ve mutluluğa kavuşması, sıkıntısız yaşaması, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu hedeflediği bir yaşam sürmesiyle mümkün. Rahmeti her şeyi kuşatan Rabb&#8217;imiz, sonsuz merhametiyle bu gerçeği Kur’an’da haber [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çok mutlu olduğunu düşünen insanın dahi içini sıkan ve ona <span id="more-13030"></span>huzursuzluk veren onlarca konusu vardır. Kimileri ise mutlu olduğunu söylerken gerçekte rol yapar; sahte mutluluk maskesiyle dolaşır. Çünkü insanın gerçekten huzur ve mutluluğa kavuşması, sıkıntısız yaşaması, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu hedeflediği bir yaşam sürmesiyle mümkün. Rahmeti her şeyi kuşatan Rabb&#8217;imiz, sonsuz merhametiyle bu gerçeği Kur’an’da haber verir.</p>
<p>Kur’an’ın bu sırrından habersiz olan bazı insanlar, huzur ve mutluluğu yakalayabilmek için çeşitli yollar denerler. Allah her konuyu çözümüyle birlikte yarattığı halde, insanlar çözümü genellikle Kur&#8217;an dışında ararlar.</p>
<p>Psikiyatrist ve psikologlar dışında son dönemde insan ruhuna şifa arayışları yaşam koçlarıyla sürüyor. İnternette arama motorlarında &#8220;yaşam koçu&#8221; kelimelerini arattığınızda, hedeflerinize ulaşmada size rehberlik teklif eden bu insanlara dair sayfalarca sonuç çıkıyor.</p>
<p>Kimi yaşam koçları, &#8220;sana rahatlık ve huzur veren, ilhamlar veren, bir anda sana güzel fikirler sunan o ses, güvenmeni söyleyen ses, o ses sana hep güzel mesajlar veren ses, o ses olman gereken yerde olmanı, yapman gereken işi yapmanı sağlayan ses, o ses seni yönlendiren sana mutlu bir hayat yaşatmaya çalışan seni koruyan kollayan sana yol gösteren ses&#8221;  gibi ifadelerle muhtemelen vicdanı anlatıyor. Allah’ın ilhamı olan ve hep doğruyu işaret eden şaşmaz pusulamız vicdanı.</p>
<p>Ancak bir kısmı, insanda bağımsız güç gören, insana benlik veren Kur’an dışı bir bakış açısıyla olaylara bakıyor. O yönde yol gösteriyor.</p>
<p>Örneğin bir yaşam koçu kendisini tanıtmak için, bir müzenin ya da bienalin yalnız da dolaşılabileceğini ama –kendisini ima ederek-bir rehberle gezildiğinde her açıdan daha doyumlu ve hedefe yönelik olunacağını yazmış.</p>
<p>Doğrudur, ancak &#8220;temiz akıl sahipleri&#8221; için hayat rehberi Kur&#8217;an&#8217;dır. Kur’an, derin saygıyla içi titreyerek Rabb’inden korkan, sakınan, samimi inanan insanların yol göstericisidir. İnsanı yaratan Yüce Allah, kulu için en doyumlu ve asıl hedefe yönelik hayat şeklini Kur&#8217;an&#8217;la haber verir. Kur&#8217;an, yaşamanın sanatını anlatan kılavuz. Kin ve nefretten arınmayı, aydınlığı, estetiği, şefkat ve merhameti anlatan kitap. O, Allah ile derin bağlantıyı, en zor anda aşkı ve muhabbeti diri tutar.</p>
<p>İnsanı korku, panik ve çağın hastalığı olan stresten uzak tutacak, kalbine şifa olacak asıl şey, Allah’a ve mesajına sarılmaktır. Allah’a yakın olmak, O’na sığınmaktır. İnsanın en büyük yardımcısı Allah&#8217;tır; O&#8217;na dayanmaktan daha büyük destek yoktur.</p>
<p>Materyalist bakış açısıyla ne insanda ne de dünyada huzur olamaz. İnsan metalden, taştan oluşan bir varlık değil. İnsan, ruhu olan bir varlık. Ruh da dinin dışında bir rahatlık bulamaz; Allah&#8217;ı anmanın dışında huzura kavuşamaz.</p>
<p>Kalbe hitap etmeyen yöntemlerle psikolojik destek insana yarar sağlamaz. Kalplere, ruhlara şifa olan Kur&#8217;an&#8217;dan ve Allah’ı anmaktan uzak kalınmamalı. Allah’tan uzak kaldıkça kalp kararır, körelir.</p>
<p>Her sorun gibi, mutsuzluğun çözümü de Kur&#8217;an&#8217;la insanlara bildirilir. İnsanlar ancak Allah’ın beğendiği güzel ahlakı yaşadıkları, O’nun, üzerlerindeki korumasını kavradıklarında dünya hayatının her anından zevk alabilirler. Ancak o zaman Allah’ın benzersiz sanatıyla yarattığı güzellikleri gereği gibi takdir edip, mutlu olmayı başarabilirler. Her yere Allah aşkıyla bakar ve dünyada da cennet benzeri bir hayat yaşarlar.</p>
<p>Allah&#8217;a yakın yaşamadığında insanın dünyası cehenneme döner. Allah&#8217;ı aşkla sevdiğinde ise cennete benzer. Huzurlu bir hayata kavuşmak için sevilmez Allah. Allah sevildiği için ruh açılır, dünya cennet gibi olur.</p>
<p>Her devirde inananlar, yaşadıkları zorluklarda Allah&#8217;ı anarak, tevekkül ederek kurtuluş bulmuşlardır. Bize can veren, bizi bizden iyi bilen Allah, kalplerimizin nasıl huzur bulacağını şöyle haber verir:</p>
<p>“… Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah&#8217;ın zikriyle mutmain olur. (Ra&#8217;d Suresi, 28)</p>
<p>Göğüslerimizde kıldığı tek kalp O’nun aşkıyla dolu olmalı. Bir kez aşık oldu mu insan, sonsuza dek bırakmamalı. İnsan, Rabb&#8217;ini anar, Rabb&#8217;i için sabreder, O&#8217;na tevekkül eder; böylece kalbi tatmin bulur. Gerçek huzurun ve gerçek kurtuluşun yolu budur. O ses, yol gösteren ses O’dur…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/fuatturker/o-ses-sana-yol-gosteren-ses/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SÜREKLİLİK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/sureklilik/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/sureklilik/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:18:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MUHAMMET ENES TOPGÜL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13042</guid>
		<description><![CDATA[Kendisinden, çevresinden ve kâinattan bağımsız olarak konumlandırdığı bir hayatı izah etmekte zorlanır insan. O, ancak kendisini bir şekilde anlamlandırdığı, toplum içinde var olma kaygısı çektiği, kâinatı gözlemleyebilecek bir bilinçlilik haline eriştiği zaman anlaşılabilir bir hayat sürebilir aslında. Selbî bir bakış açısıyla ilk olarak insanın ne yapmaması, nasıl davranmaması, ne olmaması gerektiğini; hâsılı ne/lerden kopuk bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kendisinden, çevresinden ve kâinattan bağımsız olarak <span id="more-13042"></span>konumlandırdığı bir hayatı izah etmekte zorlanır insan. O, ancak kendisini bir şekilde anlamlandırdığı, toplum içinde var olma kaygısı çektiği, kâinatı gözlemleyebilecek bir bilinçlilik haline eriştiği zaman anlaşılabilir bir hayat sürebilir aslında. Selbî bir bakış açısıyla ilk olarak insanın ne yapmaması, nasıl davranmaması, ne olmaması gerektiğini; hâsılı ne/lerden kopuk bir yaşantı sürdüremeyeceğini tespit etmek, hem sergilenen her bir tavrın, özünde bir anlam taşıdığının gösterilmesine hem de süreklilik bağlamında insan hayatının okunmasına imkânı verecektir.</p>
<p>Öncelikle insan, kendinden kopuk yaşamamalıdır. Bu kopukluk, geçmiş, mevcut ve gelecek bağlamında kendini konumlandıramamak demek. Yani süreklilik arz eden bu vetire içerisinde, ait olması gereken yeri tayin edememek. Ya geçmişte kalarak, günden ve yarından; ya ânı yaşarak dünden ve yarından; ya da geleceği kurarak dünden ve şimdiden bağımsız bir hâlet-i rûhiyeye sahip olmak. Sürekliliği gözetmez ve kopukluğun büyüsüne kapılırsa insan -ki bu, dertsiz ve hedefsiz yaşamak anlamına gelir-, kendisi hakkındaki iyi eğilimli öngörülerden uzak düşer. İnsan için aslolan sonsuza ait olmaktır. Onun dışındaki her şey asıldan kopmayı ve ait olmadığı bir yere çakılmayı ifade eder. Asılla irtibat hali, insana anlam kazandırırken, asıldan kopukluk durumu, insanı, yönünü tayin edememek gibi bir sorunla karşı karşıya bırakır. İnsanın, dünü tahlil eden; şimdiyi inşa eden ve yarını hayal eden üç gözlüğü bulunmalıdır. Ancak bu süreklilik veren bakış açısıyla insan bütün olur, zaman tasavvurundaki tevhidi elde eder.</p>
<p>İkinci olarak insan, çevresinden kopuk olmamalıdır. Bu kopukluk, insanın sosyolojik, psikolojik ve biyolojik niteliklerinin görmezden gelinmesi anlamına gelir. İnsan tab‘an medenî bir varlıktır. Yalnızlık ise sadece Allah’a mahsustur. İnsan O’na özenmeli, esmâsının tecellilerini kovalamalıdır, doğru, ama haddini ve sınırlılıklarını da bilmeli, kendi konumunu isabetle tayin etmelidir. Çünkü esmâya kanat açarken, nefsin isteklerine boyun eğmek her zaman mümkündür. Nefis her şeyden kendine bir pay biçer. Yalnız yaşamayı tatlı addederken farkına varmadan egosunu tatmin ediyor olabilir insan. Bunun önüne geçmenin tek yolu, insanın, zorunlu uzaklaşmalar ve iç veya dış çekişmelerin ittirmesiyle değil, bilinçli ve süreli mesafelerle sosyal konumunu belirlemesidir. İnsanın psikolojik niteliklerini görmezden gelmesi, melekelerin hakkı ile kullanılamamasına atıf yapmaktadır. Nasıl eşyanın yerinden edilmesi zulüm ise insanın, kendine has özelliklerini vaz olundukları istikamette kullanmaması da zulümdür. Biyolojik niteliklerin yitimi ise inzivâ hayatının içselleştirilmesi ve/veya mutlak kabul edilmesinin sonucudur. Halbuki insan, yeme-içme, cinsel tatmin, dinlenme gibi nakîsalar ile örülüdür ve bunlarla insandır. Bunların göz ardı edilmesi, insanın özü/cevheri dışında yer alan hususiyetlerle çelişmesi anlamına gelecektir. Aslına bakılırsa insan, sosyolojik, psikolojik ve biyolojik çevrilmişliği ile varlığının farkına varmaktadır ve bu farkına varış tevhidin, zemine/dünyaya bakan yönüdür.</p>
<p>Üçüncü olarak insan kâinattan kopuk olmamalıdır. Bu kopukluk, insanın kendisi dışındaki kozmosu anlamsızlaştırmasını ifade etmektedir. Her şeyin, kendisi ile anlam kazandığını düşünen insan, kendisini fazlaca önemsiyor demektir. İnsan kainata salt mekanik bir gözle baktığında da, salt metafizikleştirilmiş bir algıyla onu anlamaya çalıştığında da bir şeyleri gözden kaçırıyor ve anlamsızlaştırma sürecinin yemi oluyor aslında. Doğru, kainatta bir döngü var, müthiş kurallı ve kesinlikle aksamıyor. Öte yandan inanan bir insan için kainattaki her bir varlık Allah’ın esmâsını ve mührünü taşıyor. Gören bir göz bir yapraktan da, bir yıldızdan da tutarlı davranan bir yaratıcıya ulaşabiliyor. Ancak buradaki sıkıntı şu: Bu iki unsur arasındaki denge gözetilmediği zaman, ilkinde insan-merkezli bir algı ve salt determinist bir bakış açısıyla ve aynı zamanda hem ilk var oluşun hem de varlığın devam edişinin yaslandığı medâr (ana nokta) gözden ıraklaştırılmakta; ikincisinde ise her şeyin yaratıcıya işaret eden yönü üzerinde yoğunlaşmanın neticesinde, kainatın dinamikliği ve döngüselliği ile bu hareketlilikten insanın alacağı ve topluma sunacağı medâr (ana nokta) ya da medârlar gözlemlenemez bir hal almaktadır. Her iki düşünüş tarzı da kâinattan kopukluk anlamına gelmektedir ve mezmûm bir hâldir. Dolayısıyla kâinat hakkındaki bilinçlilik durumu insanın, tevhidin evreni ya da evrenin tevhidine açılması demektir.</p>
<p>İnsanın, kendisi, çevresi ve kâinat ile olan ilişkisi bütünlük ve devamlılık ekseninde yürümelidir. Bu üçü hem olmalı hem de birlikte olmalıdır. Ancak o zaman hayata dair tevhidî bir bakış söz konusu olabilir. Yani insan kendisi ve çevresi ile bütünlüklü yaşasa ancak kâinat ile ilgili herhangi bir anlam ilişkisi kuramasa bir şeyler eksiktir. Keza çevre ve kâinatı anlamlandırırken, insanın kendisinden kopuk olması da aynıdır. Veya kendisi ve kâinatı anlamlandırırken sosyal çevrilmişliğinin farkına varmaması ve onu inşa yolunda adım atmaması da tevhid bakımından bir eksikliktir. İnsan dengeli bir şekilde, anlamlı kılması gereken her şeyle bilinçli bir bağ kurmalıdır. Aksi bir durum gâye-i hayalden uzaklaşma sonucunu doğurur.</p>
<p>Peki, insan nasıl anlaşılabilir bir hayat sahibi olur? Aslına bakılırsa yukarıda zikredilen bütün/cül/lüğü korumak esastır, ötesi ise teferruat. Bazen teferruatlar da önemlidir ama esasın olmadığı yerde onlardan bahsetmek asıl teferruattır. Bundan dolayı insan, kendisi, çevresi ve kâinatı anlamlı kılabiliyorsa zihninde, büyük oranda kendi meçhullüğünden ve anlamsızlığından sıyrılmış demektir. Bu hal, tam olarak kişinin, konumunu idrak etmesidir. İdrak edilen ve dolayısıyla anlamlılaştırılan ene (ego), çevre ve kâinat ise ideali hem kurma hem de yaşa/t/ma imkanı verir. Tüm bu eylemler, insanın, sürekliliğini kavraması için bir fırsattır. İnsanın sürekliliği, sadece bu dünyada, birbirlerinden ayrılmaması gereken unsurlar hakkındaki süreklilik bilinci anlamında değil, dünya-öncesi, dünya ve dünya sonrası olmak üzere üç hayat düzlemindeki konumunu netleştirmesi manasında kullanılmaktadır ve asıl olan süreklilik de budur. İnsanın, bu dünyada birleştirdiği ve kopuk olmaktan kurtardığı üç unsur, üç hayat düzlemini birleştirebiliyorsa başarılıdır. Aksi takdirde yine dengeler bozulacaktır. Ya varlık problemi ya dünyevîleşme ya da uhrevîleşme ile karşı karşıya kalınacaktır.</p>
<p>Zaten tevhîdin işaretlerinden biri de, bu dâimi süreklilik dengesini kovalamak değil mi?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/sureklilik/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ESİR ŞEHİR ÜÇLEMESİ: &#8216;GELDİK YOL AYRIMINA&#8217;</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/esir-sehir-uclemesi-geldik-yol-ayrimina/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/esir-sehir-uclemesi-geldik-yol-ayrimina/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:16:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiri, Edebiyat, Eleştiri Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13048</guid>
		<description><![CDATA[Kemal Tahir “sanat için sanat” anlayışını, sanatın kuvvetlinin emrine verilmesi olarak değerlendirdiği için kendi sanat anlayışını, burjuva elitizmine mahsus sanat anlayışının dışında oluşturmakla kalmamış, burjuva elitizminin 19. yüzyıldan itibaren ürettiği tüm roman estetik ve eleştirisine dair kuramları da reddetmiştir. Bu yanıyla, o kuramları büyük bir hayranlık içinde taklit ederek konuşma kabiliyeti kazanabilen eleştirmenler nezdinde kural [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kemal Tahir “sanat için sanat” anlayışını, sanatın kuvvetlinin <span id="more-13048"></span>emrine verilmesi olarak değerlendirdiği için kendi sanat anlayışını, burjuva elitizmine mahsus sanat anlayışının dışında oluşturmakla kalmamış, burjuva elitizminin 19. yüzyıldan itibaren ürettiği tüm roman estetik ve eleştirisine dair kuramları da reddetmiştir.</p>
<p>Bu yanıyla, o kuramları büyük bir hayranlık içinde taklit ederek konuşma kabiliyeti kazanabilen eleştirmenler nezdinde kural tanımaz bir konuma oturan Kemal Tahir, romanın modern döneminde oluşan şehir romanı, tarihi roman, nehir romanı, tezli roman, satirik roman, otobiyografik roman, psikolojik roman&#8230;. gibi alttürleri içinde pragmatist bir tutumla gezinmekle kalmayıp, bu alttürlerdeki “tematik merkezi” belirleyen tarihi, sosyolojik, politik ve psikolojik verileri de güya kendi kural tanımaz sanat anlayışı doğrultusunda kullanan biri olarak mimlenmiştir.</p>
<p>Bu yazıda incelemeye çalışacağımız <em>Esir Şehrin İnsanları</em> (EŞİ, 1956), <em>Esir Şehrin Mahpusu</em> (EŞM, 1961) ve <em>Yol Ayrımı</em> (YA, 1971) [<em>Esir Şehir</em> üçlemesi] örneğinden baktığımızda ise onun, öncelikle aristokrat bir ailenin hikayesine yaslandığını, uzun ve şehir merkezli metninde kurucu unsur olarak tarihi malzemelere dayandığını, bireysel gerçekliği toplumsal gerçekliğe feda etmeksizin gündelik hayatın temel dinamiklerini soyutladığını, ekonomi – siyaset –yönetim ilişkisini bir çelişkiler matrisi içinde topladığını, epik olandaki dramatik özü gözettiğini, kahramanlarla kaybedenlere mahsus  bir yaşama felsefesini içten içe işlediğini ve dolayısıyla “çoklu düzey”de kurguladığı <em>Esir Şehir</em> üçlemesinde burjuva estetik eleştirinin kuramlarına karşı çok “müstagni olduğunu” görürüz.</p>
<p>Bu durumda, söz konusu çoklu düzey üzerinden, Kemal Tahir’in yazarlık tutumunu, Maurice Merelau-Ponty’nin “Yazara, felsefeciye danışılır ya da fikir sorulur, dünyayı askıda tutmaları kabul edilmez, tavır almaları istenir; onlar konuşan insanın sorumluluklarından kaçamazlar” yorumunun içine çekmemiz ve <em>Esir Şehir</em> üçlemesini malum burjuva sanat zihniyetinin ve eleştiri ezberinin dışında durarak okumamız gerekmektedir ki, Kemal Tahir’in kendisi de zaten bizi buna yönlendirmektedir: “Görünürdeki olaylar, birbirini tutmaz, parça parça maskaralıklar&#8230; Bunları birbirine bağlamak için akıl ister&#8230; Yoğurup yeni anlamlar çıkaracaksın! Öyle anlamlar ki, geçmişlerin karanlıklarını aydınlatacak&#8230; Günün en dolaşık düğümlerini çözecek&#8230; Geleceğe yol gösterecek&#8230;” (YA, s: 182)</p>
<p><em>Esir Şehir</em> üçlemesi, adını <em>Esir Şehrin İnsanları</em> adlı ilk romanın giriş bölümünden (Esir İstanbul) alır; kapsamı aynı romanın 194. sayfasında “esir memleket” olarak genişletilir ve  ikinci bölümde yer alan (Bulanık Su) şu gerekçeye bağlanır:</p>
<p>“Muharebede düşman karşıdadır. Üniformalıdır. Az da olsa, çok olsa da bir zaman sonra önemi kalmaz. Kaçarsın, kovalarsın&#8230; Anında ölenler, yaralananlar olur. Ama, hep ileri bakmanın rahatlığı vardır. Oysa esir bir şehirde, dost kim, düşman kim bilinmez!” (EŞİ, s: 228).</p>
<p>Üçlemede 1912 yılından başlatılan hikaye, şu dört tarihteki dört önemli siyasi kırılmanın üzerinden anlatılır: Nisan- 16 Mart 1920 (Kâmil Bey’in İstanbul’a dönüşünü izleyen günlerde İngilizlerin İstanbul’u İşgali), 14 Temmuz 1921 (Fransız Balosu),  9 Ağustos 1930 (Serbest Parti oluşumunun Vakit gazetesinde duyurulması), 17 Kasım 1930 (Serbest Parti’nin kapanma kararının Vakit gazetesinde duyurulması).</p>
<p>Üçleme, her şeyden önce bir İstanbul (şehir) romanıdır; ondan sekiz yıl uzak kalanlarla, onu korumak için canlarını feda edenlerin “Canım İstanbul’um” nidalarına hemen aynı düzeyde muhatap olan İstanbul’daki hayat, Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Albay Şevki Bey’in yaveri Mehmet Ali’nin intihar haberiyle birlikte bir dergide yayınlanan (içeriği Mehmet Akif’in dizeleriyle güçlendirilmiş) mektubuyla özetlenir:</p>
<p>İstanbul’un can damarları kesiktir. Haydarpaşa’dan Eskişehir’e kadar tren yoluna İngilizler el konmuş, İzmir hattını Fransızlar, Konya’ya kadar olan kısmını da İtalyanlar almıştır çünkü.</p>
<p>Son on yıl içinde 50.000 evin yandığı İstanbul’da, Kasımpaşa’da çıkan yeni bir yangında 400 ev, 9 dükkan, iki cami, bir kilise ve bir karakol yanmıştır. Yangın yerlerinde kendini satan 113 küçük kız çocuğu toplanmıştır. Belsoğukluğunun, frenginin, cinayetlerin arttığı, Hrisantos’un polisi öldürdüğü, polisin de vatandaşları vurduğu bir zamandır; utanmazlık en büyük suç olarak yakalara yapışmış, Osmanlı insanı rüzgarın önündeki kuru yaprak gibi savrulmuş, hiç kimse eski yerinde bulunmaz olmuştur.</p>
<p>Ekmek 17 kuruşa çıkmış, amele gündelikleri ödenmez olmuş, ihanet, ihbar ödül verme nedenine dönüşmüştür. Buna karşılık Beyoğlu’nda sinemalar, birahaneler, gece kulüpleri, meşk yerleri, tiyatrolar, müşterilerine Beyaz Ruslar’ın hizmet ettiği garden barlar açıktır.</p>
<p>Kılık kıyafetlerini düzeltmeleri için yardım yapılacağı haberi duyulunca büsbütün hırpani giyinmeye başlayan subaylara karşı saygı unutulmuş, bilakis tahkir etmeler başlamıştır (EŞİ, s:30-42).</p>
<p>Söz konusu mektupta özetlenen İstanbul hayatı, üçlemenin en önemli karakterlerinden biri olan Kâmil Bey’in metnin ilerleyen kısmındaki yaşantısı ve tanıklıklarıyla birlikte daha malumat yüklü, daha zengin bir anlatıma kavuşacaktır.  Örneğin Üsküdar’da halk içinde yaşamaya başlayan Kâmil Beyin gerçek sandığı birçok şey tepetaklak olacak, polisin, jandarmanın, memurun, işgal kuvvetlerine var güçleriyle çalıştıklarına inanışı, Kuvayı Milliyecilerden birisini tutmaya gelmiş İngiliz polisine yardım eder görünen yorgun bir polisin belki aynı gece Anadolu’ya geçen kalabalık bir takıma kılavuzluk edeceğini öğrenişiyle kayboluverecektir. (EŞİ, s: 110). Öte yandan adliye iş takip eden, yargılanan insanlarla tıklım tıklım dolacak; hapishane yetmediği için yeni yapılan tevkifhanede (EŞİ,  s: 118) dışarıdaki hayatın çirkin yüzünü aynıyla temsil eden bir yaşayış biçimi oluşacaktır (EŞM, s:  104-200). “Bir orman yangınında bütün dalları yanmış kocaman bir çam gövdesine” benzeyen Çemberlitaş, Binbirdirek Meydanı’ndaki bayram yeri kalabalığı, şeker işpotası önündeki izdiham, (EŞM, s: 17, 18), Cambaz Kadı Medresesi üzerinden medreselerin kapanması ve tarihi mekanların yağmalanışı, Kapalıçarşı’daki ticari hareketlilikte el emeğinin göz nurunun yok pahasına satılışı (YA, s: 94-98, 303, 308) hikayenin genel akışı içinde anlatılacaktır.</p>
<p>Kâmil Bey, Abdülhamit’in en zengin vezirlerinden Selim Paşa’nın tek çocuğudur; Galatasaray’da ve Oxford’da okumuştur; Fransızca, İngilizce, İtalyanca ve İspanyolca bilmektedir. Spora ve zamanın ünlü ressamlarıyla arkadaşlık edecek kadar sanata düşkün bir aristokrat olarak zamanının çoğunu Avrupa’da geçirmektedir. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından iki yıl önce Avrupa’ya gitmiş, savaşın başladığını  Saint-Tropez’de bir  İspanyol prensi ahbabının yatında, Osmanlı’nın savaşa girişini ise Kordova’da bir İspanyol şatosunda ikamet ederken öğrenmiştir (EŞİ, s: 9, 29, 103; EŞM, s: 149; YA, s: 242).</p>
<p>Atletik yapılı, soğukkanlı, durgun, ciddi (şakayı beceremeyen) kendisine “yavrum” denilmesinden ve omzunun okşanmasından hoşlanmayan, başkalarının yardımına muhtaç olmayı kendisine yediremeyen otuzlu yaşlarındaki Kâmil Bey, Osmanlı’nın yenilme süreci hızlandıkça mülklerinin gelirlerine ulaşamaz olup, Londra ve Paris’teki nakit kapılarının yüzüne kapanması üzerine, bir süre karısının elmaslarını satarak geçinip, bu kaynak da tükenince Madrid Elçiliği’nde çalışmak zorunda kalmasa ve ortalığın düzelmesi beklentisi boşa çıkıp, orada barınması imkansız hale gelmese İstanbul’a dönmeyi düşünmeyecektir (EŞİ, s: 9, 11, 13, 43, 44, 132).</p>
<p>Kâmil Bey’in kendisi gibi bir paşa kızı olan karısı Nermin Hanım ve altı yaşındaki kızı Ayşe’yle birlikte İstanbul’a dönüşünü “ekonomik nedenlere” bağlayan Kemal Tahir, hem onun Avrupa’daki sekiz yılını hem de bu sekiz yıl içinde olup biten büyük tarihi olayları (Trablus, Balkan yenilgilerini, Sarıkamış bozgununu, Çanakkale savunusunu, Bolşevik ihtilalini, Anadolu hareketinin başlamasını, savaşa ilişkin kimi aşamaları) zikretmekle yetindiği gibi, Kâmil Bey’in, Nermin Hanım’ın ve Ayşe’nin dönüş yolundan önceki hikayelerini, yine Kâmil Bey’in  hapse girişiyle (1921) Yol Ayrımı’nda tekrar ortaya çıkışı (1930) arasındaki dokuz yılı çok genel hatlarıyla vermekle yetinmiştir. Bunlar üçlemenin olay örgüsünde bir kopukluğa yol açmamakla birlikte onun kimi halkalarını silikleştirmektedir.</p>
<p>Ki, bu da Kemal Tahir’in, anlattığı (ve üçlemenin tümünde anlatacağı) hikayeyi onun kendi zamanıyla ve mekanıyla mukayyet olarak, çok az sayıda geri dönüşlerle (romancı tutumu saklı olarak) bir tür vakanüvis tutumuyla anlatmasından kaynaklanmıştır; Kâmil Bey’in İstanbul’a geliş nedenini ve hemen bu gelişi izleyen Kerkük’teki petrol yataklarında bulunan topraklarını satma baskısını salt ekonomik bir çerçevede sunması da öncelikle bu vakanüvis tutumundan beslenmektedir. Ancak bu belirlememiz, olguların kendi nesnelliği içinde sunulması (nesnel tutum) şeklindeki bir değerlendirmeye de engel teşkil etmemektir. Burada asıl üzerinde durulması gereken Kemal Tahir’in söz konusu ekonomik çerçeveyi, hikayenin ileriki aşamalarındaki hamiyet, fedakarlık, kahramanlık, vefakarlık vb. kavramlarla şekillenen “milli” bir idealizmle çelişkiye düşmeksizin bütünleştirmiş olmasıdır.  İstitraden söyleyecek olursak bu durum, Kemal Tahir’in Solcular ve Sağcılar tarafından “çelişkili”, İslamcılar tarafından “hidayete ermiş” biri olarak nitelenmesinin de asıl nedeni oluşturmaktadır.</p>
<p>Kâmil Bey’in, “büyük din adamlarımızdan Sait Molla’nın” başında bulunduğu İngiliz Dostları Derneği’ni temsilen gelip, kendisinden Kerkük’teki topraklarını Ermeni Gülbenkyan’a satmasını isteyen İngiliz subayına verdiği olumsuz cevap, kelimenin tam manasıyla onun için sonun başlangıcıdır.</p>
<p>Kâmil Bey’i ikna etmek maksadıyla söylenen “Osmanlı hanedanı üyeleri çoktan satmaya başladılar hisselerini&#8230; Geçenlerde, Abdülhamit’in kızlarından Şaziye Sultan’a küçük bir hisse için on bin İngiliz altını verdik. Aslında, biliyorsunuz, Musul ve çevresindeki petrol alanlarının gerçek sahibi, Abdülhamit’ti. İttihatçılar elinden aldılar mülkiyetini&#8230; Biz, bunu olup bitti de sayabiliriz. Barışta bu topraklar mutlaka sınırlarınızın dışında kalacak&#8230; Kılıç hakkının ne demek olduğunu siz Osmanlılar iyi bilirsiniz. Hiçbir şey ödememek de mümkündü” şeklindeki sözler onun perspektifinin maddi olandan ideal olana evrilmesine sebep olacak fakat hayatının gelecek on yılında yokluk, hapislik, ayrılık, acı, üzüntü ve hastalık gibi ağır bedelleri ödemesini de beraberinde getirecektir.</p>
<p>Bu bağlamda, üçlemedeki süredizime göre Kâmil Bey:</p>
<p>1-Ailesiyle birlikte İstanbul’a geldiklerinde, Nermin Hanım’ın “kocalarını, görüşte kılıbık, gerçekte pis zampara eden dediği dedik” halasına ait Nişantaşı’ndaki “en değerli” kargir konağa misafir olurlar. Halanın kocası Enişte Bey, mason nişanı taşıyan, politikadan anlamazlığa vurduğu halde, bütün işlerini parti kodamanlarına dayanarak, hükumetle çeviren, Edirne’den ötesini bilmez göründüğü halde Almanya’nın en önemli şirketlerine yıllardır temsilcilik eden, Abdülhamit zamanında işleri tıkırında olan, İttihatçılar gelince durumu daha da güçlenen, Mütareke’dense hiç şikayet etmeyen biridir. (EŞİ, 25). Hala, enişte ve kadın özgürlüğünü orospuluk hakkının artması olarak anlayan dul kızları Sabriye’nin Kamil Bey’in Kerkük’teki topraklarını satınalmak isteyen İngiliz subayın faydasından fayda sağlama niyeti taşıdıkları ortaya çıkınca (EŞİ, s: 59-60) Kâmil Bey, onların konağını terkederek,   anneannesinden kalan Bağlarbaşı’ndaki harabe köşkün bir kısmını acilen onartarak, oraya yerleşir.</p>
<p>2-“Başı sarıklı, dili Kuranlı dalaverelere sarılarak, ekmek parasını çıkarmaya uğraşmak” Kâmil Bey’e “pek ayıp bir iş gibi” geldiğinden (EŞİ, s: 115), kendisiyle aynı sosyal role sahip olmasına rağmen yanlış bir evlilik yüzünden hayatı kararıp, yaşamak için dervişlikte karar kılan (EŞİ, s: 69) Mahir Paşa’nın oğlu Fuat Bey’in Anadolu’ya geçme kararından da etkilenip, parasızlık yüzünden yoğun olşarak yaşadığı med-cezr içinde Galatasaray’dan arkadaşı İhsan’la karısı Nedime’ye ait (Anadolu hareketini destekleyen) Karadayı gazetesinin yönetimini üstlenir. Dolayısıyla artık Anadolu hareketine inanmakla kalmayıp (EŞİ, s: 156) Kuvayı Milliyecilerin safında yer alır (EŞİ, s: 189-190).</p>
<p>3-Bir gizli kurye işinde yakalanınca (EŞM, s: 294) tutuklanıp Bekirağa Bölüğü’ne götürülür, Harp Divanı tarafından kendisine isnat edilen şuçu üstlenip, 7 yıla mahkum edildikten sonra da Yeni Tevkifhane’ye nakledilir (EŞM, s: 19). Aynı olaydan tutuklanan arkadaşı Ramiz aradan on yıl geçtikten sonra bu olayı şöyle değerlendirir: “Abdülhamit’in en güvendiği adamlarından Selim Paşa’nın oğluna kızdı Damat Ferit, Millicileri ele vermediğinden&#8230; Yargılanmayı izledi aralıksız. Başkaca, petrol yataklarında toprakları vardı. İngilizler sıkıştırıp almak istemişlerdi. İyi de para verdiler. ‘Satmam’ diye diretince, onlar da galiba baskı yaptı Harp Divanı’na&#8230; Kâmil Bey, Nedime Hanım’ı kurtarmak için suçu üstüne almıştı düpedüz&#8230; Beni kurtaran Harp Divanı, Kâmil Bey’i kurtaramadı. 15 yıl kürek cezasını ancak yedi yıla indirebildi” (YA, s: 180).</p>
<p>4-Kâmil Bey, Yeni Tevkifhane’de “Müslüman yatağı” denilen ancak din sömürüsüyle yolunu bulan it kopuk takımının doldurduğu ikinci kısıma verilir. Hiç namaz kılmamış, hangisinin kaç rekat olduğunu bile çoktan unutmuş olan Kâmil Bey (EŞM, s: 53), buradaki adı ağaya dönüşen Faytoncu Osman’ın din üzerinden sürdürdüğü sömürüye alışmakta güçlük çeker.  Ramiz Efendi’nin Karısı Fatma Hanım’ın bir görüş sırasında verdiği un kurabiyesini (EŞM, s: 187) çalanlardan biri olan Seringel’in Fatma Hanım için “orospunun biridir” demesi üzerine, ona ve destekleyicisi Faytoncu Osman’a sille tokat girişir. Hatırlılar koğuşundan Arif Bey olaya müdahil olarak Kâmil Bey’i hapsane kopuklarının elinden kurtarır. Nermin Hanım’ın eniştesi vasıtasıyla Kâmil Bey’in ayak takımı ile bir arada bulundurulmaması hususunda Müsteşar’dan intikal eden bir emir üzerine o da Arif Bey’le birlikte kalmaya başlar.</p>
<p>5-Uzun zamandır kızı Ayşe’yi babasıyla görüşe getirmeyen (EŞM, s: 344) Nermin Hanım’ın, Kâmil Bey’in durumunu bilmeyen hatta onun İspanya’da olduğuna, Nermin’in ondan boşanması için boş kağıdının beklendiğine inandırılan Doktor Lütfi Bey’le flörtünü açığa çıkaran 14 Temmuz 1921 tarihli Fransız Balosuna katılma haberi üzerine şu notu yazarak Nermin Hanım’ı boşar: “Nermin, Sizi boşuyorum. Ayşe’ye bırakacağım dükkanla köşk için avukatım eniştenizi görecek, (&#8230;) Madam Eleni’nin buraya gelmesine artık hiç lüzum yok. Ayşe’yi de göndermeyin. Babalık haklarımı tam olarak kullanmaya başladığım zaman, ben onu arar bulurum” (EŞM, s: 378).</p>
<p>6-Bir yıl dokuz ay süren hapis hayatından Kuvayı Milliye affıyla kurtulan (Kâmil Bey, hapishane arkadaşı Arif Bey’le birlikte onun Amasya’daki çiftliğine giderler. Davalarını kazanıp, sınır dışındaki çiftliklerini, petrol hisselerini alıncaya kadar da İstanbul’a dönmez (YA, s: 179)</p>
<p>7-Bir arkadaşına yazdırdığı “öldü” notunun Nermin’e ulaşmasını sağlar. Bağlarbaşı’ndaki köşkün onarımında çokça yardımı gördüğü, oraya yerleştikten sonra da dostluğunu ilerlettiği Fuat Mahir’in hayat felsefesini (“İnsan, bir kere tek başına kalmaya görsün! Nerede olsa tek başınadır. Meydan savaşında bile&#8230;”, EŞİ, s: 69) ve yıllardır görmediği kızıyla ilgili tutumunu (“Baktım, beni yüzüstü bırakıp giden anasına çekmiş&#8230; Hiçbir şey demeden ayrılacaktım”, YA, s: 214) içselleştiren Kâmil Bey,  Nermin Hanım’dan sonra hiç bir kadınla da ilgilenmeksizin (hatta ona olan cinsel tutkusundan da hiçbir şey kaybetmeksizin, YA, s: 235), ilk karşılaşmalarında Ayşe’nin kendisini tanımamasından çok sezgilerinin zayıflığına üzülerek (YA, s: 234) Soğanağa’daki konağında yaşamayı sürdürür. Kendisi gibi bir Kuvayı Milliyeci olan Ayşe’yle kavuştuktan sonra da aynı şekilde devam eder hayatı.</p>
<p>Yukarıda zikrettiğimiz “vakanüvis tutum”la,  yine orada saklı tuttuğumuz romancı tutumunu birlikte değerlendirdiğimizde, Kemal Tahir’in karakterlerin psikolojilerine mahsus belirlemelerinde ilk tutumundan tümüyle sıyrıldığına ve adeta bir insan kaşifi olduğuna tanık oluruz. Bundan daha da ilginci, karakterlerin psikolojk durumlarına ilişkin hemen tüm yorumlarında “Tanrısal göz”e hemen hiç başvurmaksızın, karakterlerin iç  dünyalarını kendilerine veya doğrudan diğer karakterlere keşfettirme yöntemini uygulamış olmasıdır. Ayrıca karakterlerinin tarih, din, dini kurumlar, yobazlık, çağdaşlık, devrimcilik, hainlik, çıkarcılık, düşmanlık ilişkilerini de yine anlatıcı (yazar) merkezli olarak değil, doğrudan onların ruhsal yapıları ve hayat telakkileri üzerinden mezkur yönteme yaslanarak vermekle kalmaz, aynı kavramlar çevresinde kimi zaman çelişkiye düşmek pahasına okuru sormaya ve sorgulamaya yöneltmeyi hedefler:</p>
<p>Bu bağlamda Fuat Mahir kendi içini okuyan, kendi eleştirisini kendisi yapan biridir: “Gençliğinde görüş tutan, boks yapan, iyi ayak topu oynayan, eskrimde Avrupa’nın en ustalarıyla başa çıkan, zengin, güçlü, yakışıklı olduğu kadar da uçarı hovarda, birkaç Batı dilini ana dili gibi bilen” Fuat Mahir içinden geçtiği kıyametten Kadirilik, Ruafilik limanına sığınmıştır. Kız çocuklarının kadınlar tarafından eğitilmelerine, Batı kültürüyle  yetiştirilmelerine karşı olan Fuat Mahir, dünya ile arasına bir kara cüppeyi gerdiğini (EŞİ, s: 69) fark edecek kadar bilinçli, Türklerin tarikat kurucusu olduklarını, Arap mezheplerinin sufiliğe, Türkler’ce benimsenen tarikatların ise tasavvufa dayandığını bilecek kadar da aydındır (EŞİ, s: 67-68, 69, 72, 80, 84).</p>
<p>Kâmil Bey, belki de son parasını tekkeye bağışlamaktan vaz geçip, elinin en dar olduğu zamanda borç olarak ona bırakan Fuat Mahir’in (EŞİ, s: 99) seçimini ve hayat felsefesini anlayışla karşılamasına rağmen, yine onun etkisiyle şu değerlendirmeyi yapar: “ Eski adamlar, bütün davranışlarını dine uydurmaya çalışmışlardı. Yürüyen ve değişen hayatı donmuş kalıplara uydurmaya çalışmaktan daha zavallı bir iş olur mu? Zamanın hakim sosyal fikri (din) olduğu, herkes servetini, canını, şerefini ona bağladığı halde, onu kurtarıp yaşatalım derken nasıl da kolayca berbat etmişlerdi. İşte, her vesika, her ferman, her kadı mahkemesi hükmü, dini, başka başka kazançlara alet edebilmek için, akıl almaz, şeriat hileleriyle dolu. Kâmil Bey, o zamana kadar bir türlü anlayamadığı bazı şeylerin sebeplerini şimdi bulmuştu. Sözgelimi, İstanbul’u dolduran büyük camilerin yanına neden böyle sürü cemaatsiz mescit yapılmış? Devrin, bir fermanla baş kesip aynı fermanla bütün bir serveti yağma etmek düzenine çare bulmak için&#8230; Her vakıf, din perdesi altında garanti edilmiş bir servetten, güvene alınmış bir mirastan başka bir şey değil&#8230;” (EŞİ, s: 115).</p>
<p>Kemal Tahir, öte yandan  bu ve benzeri aydın bakışının nasıl bir akibete bağlandığını sorgulamaya da aracı kılar Kâmil Bey’i: “Çöken imparatorluk, aydınlarını da uçuruma beraber sürüklemekteydi. İslamcılığın 350 milyonla sayılan kalabalığı, Turancılığın yüz  milyonla hesaplanan uçsuz bucaksız stepleri üzerine kurulan hayaller, Balkan bozgunundan sonra asırlık baskılarla hadım edilmiş sinirlere, şehvetî bir kımıldama vermiş, dört yıllık kanlı boğuşma bu bunak sinirleri işte bu bitkin kımıldamanın tam ortasından çekip koparmıştı.”</p>
<p>Bununla da yetinmez Kemal Tahir, burada eleştirilmeyen üç tarzı siyasetten biri olan Batıcılığı (ve onu temsil eden Kemalizmi) adı farmasona çıkmış eski İttihatçı yeni Kuvayı Milliyeci Doktor Münir’in diliyle eleştirerek hem yol ayrımının nedenini hem de yol ayrımını ortadan kaldıracak yeni siyasi düşüncenin çerçevesini de belirlemekten geri durmamıştır: “Bir dünya imparatorluğu, yüzyıllar boyu, yüzlerce nesillerin birleşik gayretiyle, kanları, canları, malları pahasına doğmuş, kökleşmiş, gelişmiş, yaşatılmıştır. Tarihin bir döneminde, herhangi bir nesil, bu tasfiyeye karar verebilir mi? ‘Veririm’ derse bu kararın meşruluğu hangi vesikalarla ispatlanır? Yani, bir imparatorluğun tasfiyesinde taraflar nasıl meydana gelir? Vekaletnameleri hangi noter tasdik eder, veraset ilamlarını hangi mahkemeler çıkarır? Bunları güzelce araştıracağız Murat oğlum! Bunları kurcalamanın sırasıdır. Çünkü biz kurcalamazsak, biri çıkıp kurcalayacak er geç&#8230; Hem de, ‘Bunlar ne kansız heriflermiş yahu, yediden yetmişe!’ diye mezarımıza tükürerek&#8230; Durumun gerçeği şudur yavrum! 1908’in padişahçı İttihatçıları imparatorluğu yıktılar, 1923 Kuvayı Milliyecileri bir dünya imparatorluğunun miras hesaplarını tasfiyeye oturdular. Peki neydi tasfiye edilecek miras? Yedi yüz yıllık bir dünya imparatorluğu&#8230; Ne durumdaydı son zamanlarında bu imparatorluk acaba? O kadar uzağa gitmeyelim, 1908’de İttihatçıların eline geçtiği zamanın durumunu soruyorum, yani bundan yirmi iki yıl öncesinin durumunu (&#8230;)1908’de Bosna-Hersek, Bulgaristan, Girit, Kıbrıs, Mısır, Tunus, Cezair, Trablusgarp, Sudan çeşitli anlaşmalarla imparatorluk topraklarından sayılıyordu. Sayıldığı için de nüfusumuz kırk üç milyonu aşkındı. Bu toprak üzerinde malımız olan yedi bin kilometre demiryolu döşeliydi. Dikkat et, dört yüz yıllık hilafetin bütün dünya islamları üzerindeki manevi haklarını katmıyorum. Tasfiye edilen miras Osmanlının sırf kılıç gücüyle vuruşarak aldığı, tarih boyu vuruşarak savunduğu mirastı. Evet oturuldu masaya&#8230; Karşımızda yirmi iki devlet&#8230; Bilir misin, iki bölümde tamamlanan Lozan anlaşmasının bütün oturumları ne kadar sürmüştü? (&#8230;) Beş buçuk ay (&#8230;) Değil bir dünya imparatorluğunun mirası, bir mahalle bakkalının mirası bile, bizim bugünkü mahkeme usullerimiz göz önüne getirilirse, bu kadar kısa zamanda tasfiye edilip karara bağlanamaz. Haklar her zaman silahla savunulmaz. Hakkımız olanlara önce mutlaka sahip çıkardık. Fırsat kollayarak beklerdik. Sırası geldikçe yeniden pazarlık teklif ederdik. Hesaplaşma isterdik. Güç yetmeye geldi mi, elimizden zorla alınanı zorla geri alamazdık belki ama, bize zorla da ‘Bağışladık’ dedirtemezlerdi. Diyelim ki, bıçağın altına yatırdılar ve dedirttiler, hatta işkenceyle bir şeyler de imzalattılar. Böyle anlaşmalar kişiler arasında da, toplumlar arasında da, bütün tarih boyu geçerli sayılmamıştır. İlk fırsatta böyle bir imza reddedilir. İşkencecilerin yakasına sarılınır. Yoksa, bu durumda ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ diye şişinerek dolaşılmaz. (&#8230;) Yunanlılar (&#8230;) Anadolu’da yenildikleri halde, Lozan’da Batı Trakya’yı bizden almayı bile başardılar, sanki biz yenilmişiz gibi&#8230; Böyledir, milletlerin milli amaçlarına varmaları. Kurtuluş iki türlü olur: Ya bütün haklarını en son zerresine kadar koruyarak kurtulursun, ki gerçek kurtuluş budur. Ya da haklarından birçoklarını vererek kurtulursun! Bu da bir kurtuluştur ama, öyle pek övünülecek, kasınılacak çeşitten sayılmaz. Hele rejim değişmelerinde tarihsel haklardan vazgeçmekle hiçbir ilintisi olamaz. Söz gelimi Bolşevikler, Çarlık İmparatorluğuna pekâlâ sahip çıktılar. (&#8230;) Mümkün olsun olmasın isteyeceksin! Çünkü, vazgeçmeye, bağışlamaya hakkın yok!&#8230; Babanın malı değil! Her fırsatta isterdik, dengine düşerse alırdık! Ama o zaman dünya içindeki yerimiz, güdeceğimiz politika, başka türlü olurdu. Tarihte birikmiş haklar böyle aranır. Dünyada çok az milletin eline geçmiştir bizimki kadar büyük tarih birikimi&#8230;” (YA, s: 461-464)</p>
<p>Yine aynı bağlamda Kâmil Bey, karısı Nermin Hanım’ın, Nermin Hanım’ın da onun piskolojisini okumaktadır:</p>
<p>Anadolu’ya dönerlerken 28 yaşında olan Nermin Hanım, salt güzel değil aynı zamanda onurlu, kibar ve en nankör durumlarda bile kat kat güzelleşen kadınlardandır (EŞİ, 15). Kâmil Bey nasıl paşa oğluysa, Nermin Hanım da paşa kızıdır. Yirmi yaşına kadar yoksullukla, güvensizlikle, maddi manevi hiçbir zorlukla karşılaşmamıştır. Babası Taceddin Paşa aşırı kumar tutkusu içinde aniden ölünce fakirlikle yüz yüze gelmekle kalmamış, alacaklıların borçlu bir eve nasıl saldırdıklarına, yağma eder gibi, her şeyi nasıl kapıp götürdüklerine, arkada bıraktıkları sefil boşlukların insanın içine nasıl dayanılmaz bir umutsuzluk saldığına tanık olmuştur. O günlerden sonra “dengeli kişiliğinin ruh gücündeki en yalınkat yön, yaşama zorluklarına karşı hiç beklemediği bir anda güvensiz kalmak korkusu” olmuştur (EŞİ, s: 15-16).</p>
<p>Kâmil Bey, o umut kırıcı yoksulluk içinde (EŞİ, s: 65) Nermin Hanım’ı güvenlik içinde tutma azmiyle çeviri yapmak da dahil iş imkanları üretmeye çalışmasına rağmen, hayatındaki biricik güçsüzlüğün, güvenlik arama budalalığı olduğunu (YA, s: 471) söyleyen Nermin Hanım’a göre (Fuat Mahir’in de etkisiyle) tam da bu noktadan kaçmak durumunda kalmıştır: ”Mahpustaydı Kâmil Bey (&#8230;) Kuvayı Milliye’ye çalıştığı için yedi yıl cezaya çarpılmış bir insanın karısı, düşmanların milli bayramları onuruna verdikleri bir baloya katılmıştı. Suçluydu. Hiçbir özürü de olamazdı. (&#8230;) Kâmil Bey için, var olmak yok olmak günleriydi. Fazladan mahpustu. İyice sıkıştırılmıştı. Mektubunu okuduğum zaman bunları böyle düşündüm diyemem. Sonra sonra buldum. Hak verdim. Zafer kazanılıp mahpustan kurtuluncaya kadar, daha doğrusu, malını mülkünü yeniden eline geçirinceye kadar sürdü, bu hak veriş&#8230; (&#8230;) Sonra&#8230; Durum değişmişti. Yıllar duyguları sakinleştirmeli, yoksulluğun bunaltısı geçip gittiği için, insan daha serinkanlı, daha çok yönlü düşünmeli, yüzde yüz haklı olmanın imkansızlığı üzerinde durmalı, değil midir? (&#8230;) Ödevini mertçe yerine getirmiş insanların yürek rahatlığını mahpushanede Kâmil Bey’in duymadığına eminim. Arada bir bizim sorumluluğumuzdan kaçtığını sezip bunalmıştır. ‘Vicdan acısı duydu’ demiyorum. Bu kadar bencil olanlar, vicdan acısını da, kaytarmacılıkla örtbas etmekte kullanırlar kolayca&#8230; Çektikleri bütün acıların suçunu karşılarındakine yükletirler. Bu kadar karmaşık bir yürekle iskambil oynanamazken vatan kurtarıcılığına çıkılır mı? (&#8230;) Ayşe’nin babasına, 1921’lerde, İstanbul şehrinde, bize ekmek parası kazanmak, hapse girmekten daha zor geldiğine eminim. (&#8230;) Geçim zorluğuyla karşılaşır karşılaşmaz, sorumluluktan kaçmayı seçti. (&#8230;.)  Başına gelenlerin etkisinde mi kaldı, diyeceksiniz? Ben böyle etkilere inanmam! Ancak, yatkın olduğumuz şeylerin etkisinde kalırız. Derviş arkadaşı kin tutmadı, demiyorum ki&#8230; Tersine, onun kin tutmaya hakkı vardı. Ayşe’nin babası bize karşı duyduğu kinle etkilendi arkadaşının başına gelenlerden&#8230; Yıllar boyu, onun gibi davranmaktan başka bir yol aramadı. Artık zengin olduğu halde, yoksul kılığına girip gelmiş&#8230; Kızıyla, babasının arkadaşıymış gibi konuşmak istemesi düpedüz gaddarlıktır. (&#8230;) Biz mi dedik, ölmüş? Hayır! Avukatı böyle bir şey duyduğunu yazdı. Sonraki mektuplarımıza da artık hiç karşılık vermedi. (&#8230;) Ayıplamıyorum. Bunlar gerçekten romantik yaratıklardır. Gerçek romantikler, ne kadar yumuşak, hatta gözü yaşlı görünseler, gerçekten üzülmezler. Çünkü, romantik olmak bencil olmaktan gelir bence&#8230; Gerçekten üzebilmek için insanın gerçekçi olması gerekir. Kâmil Bey, kızının ne sağlığıyla ilgilendi, ne okumasıyla&#8230; Sonra bir gün apansız, pusudan atlar gibi, yoluna çıkmak istedi. Kinin korkunçluğuna bakın ki, bir kere bile uzaktan görmediğine eminim! Nasıl dayandı buna! Hangi güçle! Kin tutma gücüdür bu&#8230; (&#8230;) Kaytarmak&#8230; Kız, gönlünün dilediği çıkmazsa, sorumluluk yüklenmeden savuşup gidecek! (&#8230;) Ayşe’nin babasını sevmediğimi anladım. Sevip sonra sevmemek değil, hiçbir zaman sevmediğimi&#8230; Galiba o da beni, hiçbir zaman gerçekten sevmemişti. Aslında&#8230; Nasıl demeli?.. Biz, yani ben, Ayşe, babası çok benziyoruz birbirimize&#8230; Aslında bizimkisi gerçekten yaşamak değil&#8230; Bizler yaşama şaşkınlarıyız galiba&#8230; Olur mu böyle şeyler? Oluyor işte” (YA, s: 471-476).</p>
<p>Kâmil Bey’le Nermin’in bu karşılıklı psikolojiik analizleri Doktor Münir’in şu muhteşem gözlemiyle tamamlanıyor: “Bir gariplik var gibi geldi bu yaman güzellikte&#8230; Nasıl demeli? Güzelliği çekici değil Nermin Hanım’ın, sanki itici&#8230; Daha doğrusu, ısıtıcı değil, tersine üşütücü&#8230; Bir kalın zırh bu güzel kadını sımsıkı sarmış, bütün tehlikelere karşı koruyor&#8230; İlle de erkeklere karşı&#8230; Yeşil gözleri bile zırh gibi&#8230; Derinliği hiç yok&#8230; Göstermek istemiyor ama, gülümsemesi çok kibirli olduğunu meydana vuruyor.” (YA, s: 445). Yine Doktor Münir’in “Aslında bu bizim Kuvayı Milliyeciler bir başka insan soyu. (&#8230;) Yirmi dört saate bir kere vatanı kurtarmazlarsa sapıtırlar” (YA, s: 243); “Hayalperver adamlar&#8230; Gerçeğin yerine kolayca uydurmayı koyup kendilerini aldatarak rahatlamayı yadırgamazlar. Oturup sabırla beklemeyi, sabırla acı çekmeyi, yoksulluğun her çeşidine katlanmayı bilirler” (YA, s: 248) şeklindeki tespitlerinin de Nermin Hanım’ın Kâmil Bey’le ilgili tespitlerini güçlendirdiğini zikretmeden geçmeyelim.</p>
<p>Nedime Hanım’sa kendi psikolojisinin ve telakkilerinin ifşa edicisi olarak çıkarılır okur karşısına. Hamileyken, doğacak çocuğunun adını Murat koymak isterken ( EŞİ, s: 220), yeni modaya uyarak onun adını Mustafa Kemal koyan (EŞM, s: 282) ve Mustafa Kemal mitinin üretilmesine katkıda bulunan (EŞM, s: 212) Nedime Hanım, bizim zamanımızdaki Türkan Saylan’ın rol modeli gibidir. “Hele şu savaşlar bir bitsin&#8230; İlk işim, kadın çarşaflarıyla boğuşmak olacak&#8230;” diyen (EŞİ, s: 169) Nedime Hanım “Geriliği atmak için zorunluğa hiç bakmamalı&#8230; Aklım erdi ereli ben çarşaftan nefret ediyorum. Ne zaman peçemi indirsem, bir çalınmış mal haline geldiğimi düşünerek sıkılırım. Çarşaf yobaz uydurması&#8230; Tersine, kapalılık, hele peçe kullanmak kadını daha hayasız ediyor. Peçede bir çeşit kesin güven var&#8230; Oysa insan, bugün, hayat karşısında kesin güven duymamalı” sözleriyle (EŞİ, s: 170) yukarıda vurguladığımız her şeyi sonuna kadar sorma ve sorgulama niyetinin tipik ve elbette faşist örneklerinden biri olarak, kendi zamanından çıkıp bizim zamanımıza uzanır.</p>
<p>Hikayesi üçlemenin ikinci kitabında büyük yer tutan, üçüncü kitabında ise adı zaman zaman zikredilen Binbaşı Arif Bey, muhalif bir mahkum tarafından “İttihatçıların domuzu, koca levazım paşasını tepeleyen deli bir herif ” olarak niteleniyor. Kâmil Bey’e hapsanedeki kavgasında sahip çıktığı sırada revirde kalan (EŞM, s: 102) Merzifonlu Arif Bey’in kimliğini, mizacını hemşerisi Sefer anlatıyor. Yeni binbaşı olmuştur, nişancı, mert, cesur ve (Sefer ona layık görmese de) kitap okuyan biridir. Mutemet biri olduğu için Talat Paşa tarafından kötüleşen iaşe işlerine bakmakla görevlendirir. Askerin iaşesini birilerinin çalıp çırptığına tanık olup, bunları yetkililerine haber verdiğinde ‘savaşı kazanınca icaplarına bakarız’ cevabıyla karşılaşınca işten yılmış, vicdanı elvermeyince tekrar ilgilenmeye başlamış ama problemin ucu “Kaynata beyin katibi”ne dayanınca, ona kaynatasının yanında meydan dayağı atmış. Talat Paşa buna sevinir gibi görünmesine rağmen, Arif Bey’in Harp Divanı’na verilmesine engel olmayınca, yargılanmış ve askerin yiyintisini geçe bırakma, ordunun gücünü azaltma, dövme, sövme suçundan üç yıla hüküm giymiştir. Bu yüzden “Jöntürk ne demek? Padişah düşmanı demek&#8230; Bir adam vatan-millet haini olmayınca padişaha karşı gelemez. Padişaha hainlik ettin mi, ister istemez korkacaksın! (&#8230;) Binbaşımın Jöntürklüğü başka&#8230; Binbaşımın Jöntürklüğü ‘Askerin yemesi içmesi, giyim kuşamı düzelsin’ diye bir Jöntürklük&#8230; Berikine geldi mi, beriki rezil Jöntürk” yorumunu da yapan Sefer, halkın İttihatçılarla ilgili bakışını temsil etmekle birlikte, Arif Bey’in şahsında istisnai bir durumun da altını çizmektedir (EŞM, s: 205-210, 227-228).</p>
<p>Üçlemenin son kitabında en önemli karakterlerden biri olan Kuvayı Milliyeci Murat’la, siyasi ve ekonomik açıdan bir pragmatist olan Kadir, üçlemenin ikinci kitabında 185. ve 186. sayfalarda birlikte görünürler. Ramiz Bey’in karısı Fatma Hanım Kâmil Bey’e görüşe gelirken, Murat “İlle ben de geleyim Fatma Teyze” diyerek ona takılmıştır; Fatma Hanım’a göre kendini Kuvayı Milliyeci sanmaktadır. Kadir ise Fatma Hanım’ın Ramiz Efendi’den olma oğludur.</p>
<p>Genç olması nedeniyle dünya görüşü, düşünce ve yorum kabiliyeti daha çok Doktor Münir tarafından –kendisine fark ettirilmeksizin- belirlenn Murat’ın İstanbul çocuklarının büyük çoğunluğu için de geçerli olan yetişme şartlarıyla, hayat algısı ve siyasi görüşleri Şükran’ın sorgulamalarında ve Kadir’in ilgili yorumlarında sergilenir daha çok. Kadir’in psikolojisine ilişkin okumaları da Murat’la, yine Şükran birlikte yaparlar.</p>
<p>Şükran’ın “Ne zaman aç kaldınız? Nerede, niçin?” sorusunu “Dünya savaşı patladığı zaman sekiz yaşındaydım. Yıllarca et yemedik biz bütün mahalleli, doyasıyla, şeker yüzü görmedik. Kadınlar, erkenden fırınların kapısına yığılırlardı da, akşama kadar itişe kakışa vesika ekmeği beklerlerdi. Adam başına üç yüz gram&#8230; Süpürge tohumlarıyla karışık hamur&#8230; Biz, sokaklarda dolaşırdık, köpek yavruları gibi başıboş&#8230; Aç acına&#8230;” (YA, s: 482) şeklinde cevaplayan Murat’ın annesi o küçükken ölmüş, babası da bir daha evlenmemiştir. Uysal bir çocuk olduğu halde annesinin zorlamasıyla dövüşçü bir karakter edinmiştir (YA, s: 417). Şükran’ın Kadir’le ilgisi sorusuna verdiği cevap (onda eleştirdiği şeyleri kedisinin yapmıyor olma esasına göre) onun kimliğini belirleyen hususları içeriyor: “Kadir, insanları kendi çıkarı için köle gibi çalıştırmaya hazırlanıyor. Eğer bir yerde tökezlerse, köle işletenlerin en kıyıcısı olacak&#8230; Babası yedeksubaymış&#8230; Yüzbaşılıktan emekli&#8230; ‘Binbaşı’ diyor. Bu kadarcık olsun, yalan söyleyecek. Anası bir kayyumun kızıymış&#8230; ‘Paşa kızı’ dedi. Tuttuğu yol, yalansız söktürülmez. ‘Atak değildi. Yumuşak başlı görünürdü’ dediniz. Yanlış. Her şeyi hırsla istiyor. Ama bu hırs, onurlu erkek hırsı değil&#8230; Köle hırsı&#8230; Canı neyi isterse alacak, hak etsin, etmesin&#8230; Gücü yeterse zorla&#8230; Yetmezse ayaklarımıza kapanıp ağlayarak&#8230; Yalanlarını tutsanız, yüzleri kızarmaz bunların&#8230; biraz üsteleseniz, doğruyu alırsınız ağızlarından&#8230; Direnme nedir bilmezler. Kendilerini alçaltmaktan tat duyuyor sanırsınız!” (YA, s: 485).</p>
<p>Kuvayı Milliyeci olmasıyla Kâmil, Arif, Münir, Cemil ve Celadet Beylerle, Ramiz Efendi’nin rahle-i tedrisatından geçtiği, Ankara’ya yakınlıklarıyla bilinen Hakkı Tarık ve Asım Us’un (YA, s: 8, 11) Vakit gazetesinde çalışıyor olmakla da iktidar ilişkilerini, oyunlarını iyi bildiği belli olan Murat, Serbest Fırka olayını birinci ağız olarak anlatan Ağaoğlu Ahmet’ten sonra gerek hazırladığı haberler gerekse yorumlarıyla mezkur olayı tashih eden, aydınlatan asıl kişi olarak öne çıkar. Diğer bir söyleyişle Murat, hem halkın hem de yeni rejim taraftarlarının gazını almak, tepkisini ölçmek maksadıyla sahnelenen bir siyaset oyunun en iyi okuyucusu olma rolünü üstlenir. Fevzi Çakmak’ın engellemesiyle Ağrı İsyanı bölgesine röportaj için gidemez ama, Serbest Fırka’nın kapanışını Meclis’te bizzat izleyerek (YA, s: 428-431, 451-460), “derin devlet”i ilk ifşa eden, Partiyi Kurarken, kendilerine Ankara’dan verilen paranın Fethi Bey’le Tahsin Bey arasında kaldığını söyleyen ilk ağız olur (YA, s: 452).</p>
<p>Murat Kuvayı Milliyeci’dir, dolayısıyla Cumhuriyet Halk Fırkası’nı tutmaktadır ama onun bir çıkmaza sürüklendiğinin hatta faaliyeti dizginleşmiş ve iptal edilmiş Serbest Fırka’ya karşı “çoktan” yenildiğinin bilincindedir (YA, s: 461). Kadir ise Serbest Fırka yanlısı gibi görünmemeye çalışsa da onun temsil ettiği fikirleri de aşan dizginsiz, ilkesiz, sorumsuz ve idealsiz bir yaşayıştan yanadır.</p>
<p>Murat, güçlü bir karizmaya sahiptir. Kadir’se  onunkine göre silik olan kişiliğini hem Murat’ın çevresine yaslanarak hem de fırsatını bulduğunda onu kötüleyerek kendini göstermeye çalışmaktadır (YA, s: 415).</p>
<p>Oysa ki, ikisi de aynı mahalleden yetişmiştir. Kanserden ölen Fatma Hanım her ikisini de annelik yapmıştır; Murat ona “teyze” kocası Ramiz Efendi’ye ise “amca” diye hitap etmekte (YA, s: 151); Ramiz Efendi’ye örselenmez bir sevgiyle bağlı ve onun son zamanlardaki fakirlikten yılgınlığını, içine kapanışını, sessizliğini ve hırçınlığını, yol ayrımına gelme nedenini anlama gayreti içindedir (YA, s: 171, 328-331, 440). Oğlu Kadir ise babasının onca sevgisine ve onu koruma çabasına rağmen adeta onun varlığından utanç duymakta  (YA, 151, 173), dava arkadaşlarıyla birlikte onu düşüncelerinden, vatanseverliğinden, ideallerinden dolayı mahkum etmektedir: “Hep Serbestçi&#8230; Bütün işe yarayanlar Serbestçi. Bir de babamla arkadaşlarına bak! En başta Kâmil Bey&#8230; Sonra Doktor Münir denilen geveze&#8230; Sonra binbaşı emeklisi Arif Bey&#8230; Sonra Cehennem Topçu Cemil Bey&#8230; Bir Kuvayı Milliye’dir tutturmuşlar. Kimi hapis yatmış yıllarca, kimi sürünmüş. Hele babamın durumu hepsinden acıklı. Bilmem sana anlattı mı? Bir gemi dolusu mavzer satacaklarmış Anadolu’ya, az kalsın! ‘Kırk bin tüfek’ diyor. Tüfek başına, beş lira komisyon almak işten değilmiş. İki yüz bin lira tutar aşağı yukarı. Bizi on parasız bırakıp gitmiş, Sakarya Savaşı’na&#8230; İki yerinden yaralanmış. Sürünüyor şimdi, öğretmen aylığıyla, üstte yok, başta yok&#8230; Kendisini yoksulluktan kurtaramamış&#8230; Vatanı kurtarmakla övünüyor. Bir memlekete düşman girdi mi, millet yediden yetmişe ayaklanır, bu bakımdan vatan kurtarmak kolay! Zor olan! Milleti hür yaşatmak&#8230; Bolluk içinde&#8230; Takriri Sükun Kanunu çıkar, İstiklal Mahkemeleri kur! Bugün şunu as, yarın bunu&#8230; Millette on para kalmamış&#8230; Köylü inim inim inliyor&#8230;” (YA, s: 212-213)</p>
<p>Ramiz Efendi ise Kadir’deki değişime ilişkin hayretini gizlemeksizin, anlamaya çalışır onu: “Hepimize oyun etti köpoğlusu, bilir misin? Bana, Kâmil amcasına, Arif Bey amcasına, Doktor Münir Bey’e&#8230; Doktor Münir Bey söyler. Hele Kâmil Bey&#8230; ‘Nereden çıkardık biz bu oğlanın tüccar olacağını’ der durur. Nereden çıkardık sahi?.. Biz neden, ev ocak, bu oğlanı dükkan tezgah sahibi olacak diye düşündük? Bir çapaçuldu evet, okumaya yazmaya yatkın değil gibiydi. Nobrandı hep böyle&#8230; Eline geçeni biriktirirdi. İşe yarasın yaramasın&#8230; Okulda, öteberi alır satar, hiç akla gelmedik şeyleri yan yana getirerek trampalar yapardı. Bundan yanıldık galiba. Ama nasıl değişiverdi köpoğlusu, ortayı bitirince? Parlak öğrenci olmadı hiçbir zaman ama, hiçbir sınavdan da korkmadı.” (YA, s: 170).</p>
<p>İttihatçı Avukat Celadet Bey’in yazıhanesinde staj yapan Kadir’le babasının ilişkisini en iyi değerlendirmek de -Fatma Hanım’dan kalan hatıra yatak takımını satma işi çevresinde- yine Murat’a düşer: “Anladım ki, onunkisi baba-oğul ilişkisi değil, var olmak – yok olmak meselesiydi&#8230; Kendi kendiyle yaptığı ne korkunç bir boğuşma sonunda yatak takımını satmaya karar verdi, kim bilir? Hayır, buna ‘karar verdi’ denemez! Baş eğmek zorunda kaldı. Ama kendisi de, eminim bunun böyle kesin bir kopuş olacağını kestirememiştir. Böyle bir şeyi kökünden koparacağını&#8230; En korktuğu şeyin kendi tarafından, kendi başına getirileceğini&#8230; Evet, ne olduysa kahvede bizi beklerken oldu. Evirdi çevirdi, sanırım, boşa koydu dolduramadı, doluya koydu aldıramadı, sonunda kendisini yaşamaya bağlayan son bağın –oğlu Kadir bağının- koptuğunu anladı. (YA, s: 442)”</p>
<p>Kadir’in karakterini cazibesini kullanarak açığa çıkaran (YA, s: 194-201) Avukat Celadet’in zengin dul baldızı Şükran’ın bilinçaltını –Dostoyevski vârî bir derinlikte- deşelemeyi de yine Murat başarır: “Yoksulluğun verdiği korku, bize yıllarca, süprüntü bekçiliği yaptırdı. Bu süprüntü bekçiliği yalnız yoksulların işi değil&#8230; Zenginler de bir başka çeşit süprüntü bekçisi&#8230; (&#8230;)  Şu bakımdan süprüntü&#8230; Bir devlet müzesinin değerini kat kat artıracak bir tabloyu satın alıp duvarınıza asmışsınız da, yıllardır bir kere bile bakmamışsınız. Daha korkuncu, bakmışsınız da hiçbir şey anlamamışsınız. Koca bir salon dolusu kitaplarınız var, duvarları kaplamış baştan başa&#8230; Hepsi maroken ciltli&#8230; Çoğu tek kalmış dünyada&#8230; (&#8230;) Birini bile açmamışsın&#8230; (&#8230;.) Milyonlarınız var, sofrada dana eti posası geveliyorsunuz. Tonlarla şampanya, viski satın almaya gücünüz yeterken, ancak bir bardak maden suyu içmenize izin vermiş doktorunuz. Gene de boyuna biriktiriyorsunuz. (&#8230;) Siz kendisini güçlü sanan kölelerdensiniz&#8230; Daha dün tanıdığınız bir erkeği, içmeye alıkoyuyorsunuz, baş başa, gece vakti&#8230; Ona, yatmaktan, adlı adınca, laf etmeyi kabadayılık sanıyorsunuz. Budalalık bu&#8230;” (YA, s: 489-491)</p>
<p>Üçlemenin üçüncü kitabında Murat’a yüklenen psikolojileri yorumlama görevi, Kemal Tahir’in Murat karakterini içselleştirmesinden, diğe bir söyleyişle bir yazar olarak Murat karakterini kendi karakterine göre oluşturmasından kaynaklanıyor olabilir. Onu yer yer kendisinin de çok iyi bildiği Çorum ağzıyla konuşturması (YA, s: 10) ve orta oyunundan fırlayıp gelmiş bir tip gibi kurguladığı Saray şoförü Dadal Efendi tipini de yine ona çözümletmesi (ve yukarıda benzer örneklerini gördüğümüz şekilde, yine bu vesileyle Murat’ı da  -bir ucu toplumsal analizlere çıkacak şekilde- kendisine çözümletmesi) söz konusu ihtimali daha da güçlendirmektedir: “Evliya Çelebi’yi okudu okuyalı anlamadığı şeydi bu. Enikonu bir dünya görüşüne benzeyen, onun kadar sistemleştirilmiş bir bakış özelliği&#8230; İnsanları, olayları, fikirleri abartmak.. Kendini de –elbette-  abarttığı için her şeye abartarak bakmak&#8230; O kadar ki, bu abartış, Osmanlı insanında doğal hale geldiğinden ancak, başka ölçülere sahip olanlarca farkına varılır. ‘Neden peki? Nereden gelmiş?’ (&#8230;) Çünkü, daha önceleri yoktu bu özellik galiba&#8230; On yedinci yüzyılda&#8230; Başlamış, sonlarına doğru çok gelişmiş&#8230; Belki de Kanuni’de başlamış&#8230; Çünkü, imparatorluktaki gelişmenin, doğaya karşı büyümeye dönüşü Süleyman döneminde başlar. Doğaya karşı büyümeye, yani, kansere dönüş&#8230; Evet, imparatorluğun bu en güçlü göründüğü sıra ki, hazine tamtakırdır. Padişah kırk beş yıl tahtında kaldığı halde, bu tahtın çevresinde aralıksız kanlı iktidar boğuşmaları sürmüştür. Medreselilerin ayaklanıp çeteler halinde eşkiyalığa soyunmaları&#8230; Sipahi toprak düzeni, büyümüş imparatorluğu sırtında taşıyamaz hale geldiğinden iltizam sistemine geçiş&#8230; (&#8230;) Böyle başlayan çöküş dönemi uzun süre, içten çürüyüp, dıştan dünyaya meydan okuduğu için Osmanlı insanını bir bakıma gerçekçi, bir bakıma gerçek dışına düşürmüş olarak dünyaya başka türlü bakan abartıcı bir yaratık haline getirmiştir. Bugün imparatorluk çöküp dağıldığı halde, Dadal Efendiler, dünyaya abartılı bakmayı, Osmanlı insanı olarak, fırsat buldukça sürdürmektedirler. Bu açıdan, Dadal Efendi’nin buraya gelirken İstanbul Valisini Hakkari’ye sürmesi ne kadar gerçek hesaplara dayanıyorsa, komiserle konuştuktan sonra, bütün güvenini yitirerek dehşete kapılması da o kadar gerçek hesaplara dayanıyordu. Osmanlı insanı, şartlar değişmedikçe, en aptal iyimserlikten, yani umuttan, en aptal umutsuzluğa yuvarlanarak şaşkın, aynı zamanda hem güçlü, hem de güçsüz debelenecekti.” (YA, s: 404-406).</p>
<p>Murat’ın özelde Dadal Efendi’yle genelde ise Osmanlı insanıyla ilgili bu analizlerinin nedeni ise Vakit gazetesinde musahhih olarak çalışan, Edebiyat Fakültesi öğrencisi, Kurtuluş adlı bir dergiyi çıkaran, Cambaz Kadı Medresesi’ni işgal ederek orada barınan, sağlığı bozuk, yoksul ama idealist şair Selim Nuri’nin “Komünistlik”le suçlandığını duyan hemşerisi Dadal Efendi’nin nu hemen terk etmesidir.</p>
<p>Arkadaşları arasında idealleriyle kendisine özel bir yer oluşturmaya çalışan Selim, ideolojinin asıl muhatabından daha Kemalist, daha sıkı bir Kuvayı Milliyecidir. Babası Nuri öğretmen medreseli bir Çorumlu’dur. Selim üç yaşındayken Balkan Savaşı’na gönüllü olarak gitmiştir. Seferberlikte yedek subay olarak tekrar silah altına alınmış, 1918’de, ateşkes anlaşmasının imzalandığı günün sabah nereden geldiği anlaşılamayan bir serseri kurşunla şehit düşmüştür. O sırada yedi yaşında olan Selim, üvey babası zenaatı olmasını istemesine rağmen ona direnerek okumakta karar kıldığı için ilkokulu yarı aç, yarı çıplak olarak bitirmek ve liseyi parasız yatılı olarak okumak zorunda kalmış. Orta ikiden beri şiirle uğraşan Selim, Murat’a göre şiirden çok, belki edebiyat tarihçisi olabilecek kadar nesire yatkındır. Hiçbir şeyden şikayet etmemesi, hiç kimseden bir şey beklemeksizin inançlarını savunması onu komik olmaktan kurtarmaktadır. “Kurtuluş kime yaramış, haksız baskı, açık soygun, sürünen halk yığınları&#8230; Fasafiso bunlar arkadaş&#8230; Kurtuluş olduğu için oluyor bunlar&#8230; Kurtuluş olmasaydı namussuzluk bile var olmazdı” diyen Selim, (YA, s: 21-22), kapağına Hürriyet Heykeli resmini koymakta ısrar ettiği Kurtuluş dergisinin basımı sırasında, oğlancılığı kendisine de isnat etmeye kalkışan oğlancı bir matbaacıyı dövmüş, onun ihbarı üzerine Moskova’dan para alan “Komünist” suçlamasıyla sorguya çekilmiş, sorgu esnasında da yine onurunu korumak için gücünü kullanınca öldüresiye dövülerek sokağa bırakılmıştır.</p>
<p>Tasavvuflar ilgili kimi olumlu değerlendirmelerine rağmen, din eleştirisinde ilke olarak “Marksist bir terminoloji” içinde duran Kemal Tahir konu ölüm karşısındaki acizlik olunca, metafizik duyarlılığının yükselmesine engel olamayıp, Şükran’ın dilinden şu kelimelerle haber verir Selim’in ölümünü: “Ne gençlik&#8230; Ne doktorluk bilimi&#8230; Ne de ruh gücü&#8230; Ne de para&#8230; Hatti şiir bile hiçbir işe yaramadı. Kaptırdık ölüme Selim Nuri’yi&#8230;”</p>
<p>Yirmi yaşında Selim’e ulaşan ölüm, bugünü sorgulayarak aydınlık geleceğe ulaşmak isteyen yeni neslin doğru sorulara doğru cevaplar üretmesinin ertelenmesidir bir bakıma. Çünkü geleceğin doğru kurgulanması açısından son derece elzem olan, dil, edebiyat ve kültür konularını Selim bakış açısıyla –hem de sorgulama esnasında- irdeleyen başka bir kimse bulunmamaktadır üçlemede:</p>
<p>“Arapçayı bırakıp gavurcaya yönelmenin farkı nedir?” diyen Selim, dergide radyo programını neden yazdın? sorusunu da “Yazılıdır. Altı parça var. Altısı gavur musikisinden. Kelen’den uvertur, Berliyoz’dan Suit Trayena kartaj&#8230; Hele, Grig denilen herif her kimse ondan Antante sonat maskaralığı&#8230; ayıptır” diye cevap verir.</p>
<p>His ve yaşayış planında Selim’e yakın duran tek kişi olmasına rağmen, bir tür ölmeden önce ölmekle ondan ayrılan Ramiz Efendi’nin öncelikli ruhsal gözlemcisi Murat’tır, Kadir ve Münir de onu izlerler.</p>
<p>Ramiz Efendi, savaş sırasında dayanıştığı insanların sulh zamanında kendi dertlerinin telaşına düşmeleriyle hem halen devam ettirdiği “kurtuluş” heyecanında, hem de yoksulluğunda yine bir başına kalmıştır. Arkadaşları (özellikle Kâmil Bey’le Münir Bey) severler sevmesine Ramiz Efendiyi ancak, kendileri (örneğin Soğanağa’daki köşkte Picasso, Utrillo, Modigliani’nin yüksek pahalı orijinal tabloları arasında, Caddebostan’daki köşkte hizmetçiler eşliğinde) zengin hayatı yaşarlarken, Ramiz Efendi’nin yeni bir elbise içinde bile hoyrat, huzursuz ve devasa yalnız duruşunu (YA, s: 442) sadece Murat fark edebilir.</p>
<p>Karısı Fatma Hanım’dan kalan yatak takımının satılmadıysa da satılığa çıkarılmış olması (YA, s: 329), Necip Fazıl’ın Bir Adam Yaratmak’ında incir ağacının kesilmesinin kahraman üzerindeki derin etkisine benzer bir etki yaratır Ramiz Efendi’de.  Bu yüzden, nicedir zihninde dönmedolap gibi dönen “Yol ayrımı” sözünden ve onun çağrışımını güçlendiren “Şu dağın oylumuna / doyulmaz yaylımına / hakkınız helal edin / geldik yol ayrımına” (YA,  s 327)  şeklindeki bir dörtlükten nihilizme yuvarlanır Ramiz Efendi: “Biz yol ayrımına bile gelemedik! Yol ayrımına, yolu olan gelir! Hani bizim yolumuz? Hani diyorum!&#8230;. Hani?..” (YA, s: 327, 330)</p>
<p>Kâmil Bey’in kızı Ayşe üçlemedeki karakterlerin tümünde sevgi, acıma duygusu uyandıran en etkili dramatik figür olmasına rağmen, olayların gelişiminde, kendisiyle ilgili hayatlar üzerinde hemen hiçbir etkiye sahip değildir. Babası tarafından zayıf sezgili biri olarak nitelenen (YA, s: 234) Ayşe’nin psikolojini, babasıyla kavuşmasını hazırlayan Doktor Münir’le Naci değil, annesi Nermin Hanım’la, Şükran belirlerler. Nermin Hanım, Ayşe ile Kadir’in nişanlanmalarına, Kadir’in pragmatist kişiliği, Ayşe’nin ise “istediği gibi çekip çevireceği, dilediği biçime sokacağı bir adam” araması nedeniyle itiraz ederken, Şükran, Ayşe’nin babalığı Lütfü’yü Alman kadınla yatarken yakalamasındaki hınzırlığı “O yaşta kızlar, içeride ne göreceklerini kestirdilerse kıyıcılıklarından vurmazlar kapıları” sözleriyle görünür kılarken, babasının yanına geçmek için Lütfü’nün evinden ayrılırken söylediği sözleri de kişiliğine mahsus önemli bir ipucu olarak gördüğü halde, o davranışını “anlamaya aklım ermedi pek” diyerek yorumsuz şekilde sunar: “Lütfü Bey’e saygılarımı lütfen söyleyin! Bana şimdiye kadar harcadıklarını bir işe girer girmez ödemeye başlayacağımı da söyleyin ltüfen” demiş. Babalığına allahaısmarladık demez mi diye sormuşlar. “Burada allahhaısmarlanacak, bir bu kırmızı balıklar var! Diye cam havuzu gösterip yürümüş.” (YA, s: 478)</p>
<p>Kemal Tahir’in üçlemenin tümünde Osmanlı, dini, sosyal ve ekonomik hayat, siyasi hayatın göstergeleri durumudaki Cumhuriyet Halk Fırkası (Kurucusu ve yöneticileri) ve Serbest Fırka Olayı üzerinden naklettiği “tarihi hakikatler”, üçlemenin yayınlandığı tarihler (1956, 1961 ve 1971) itibariyle, resmi tarihteki  bilgilere göre fevkalade yeni, çapıcı (hatta çoğunun öğrenilmesi, öğrenilmişse bile açıklanması yasaklanmış) bilgilerdir. Ancak bugün itibariyle bu konulara orta seviyede ilgi duyanların bile  çok daha fazlasını öğrendikleri, konuştukları bilgiler hükmündedir.</p>
<p>Dolayısıyla Esir Şehir üçlemesi’ne söz konusu bilgilerin zihinleri ayartıcı cazibesi üzerinden değil, o zamanki insanların duygu ve düşünceleri, toplumsal, siyasal ve ekonomik şartları, savaşın, yoksulluğun, hürriyet talebinin yol açtığı çatışmalar, çözülmeler hatta travmalar üzerinden okuduğumuzda asıl Kemal Tahir’in Batı romanın sınırlarını da kıran romancılık hakkını teslim etmiş oluruz. Öte yandan, ATÜT düşüncesi, Anadolucu Sosyalizm açısından da Kemal Tahir’in öncü olma rolünü yine bu sayede belirleyerek, onun romancı ünvanının yanına tarihçi, sosyolog, aydın kimliğini ekleyebiliriz ve <em>Esir Şehir</em> üçlemesinin son romanında, Münir Bey’in dilinden verilen ve “Biz, Batıyla er geç, ister istemez hesaplaşmak zorundayız! Bunu gerçekten yapmadıkça, Batıya hizmet teklif etmekle belayı başımızdan defleyemeyiz!&#8230; Bunu böyle bilesin, Gazeteci Murat! İşini ona göre tutasın” cümleleriyle biten toplumsal manifestoyu, kolonizasyona ilk güçlü itiraz (aynı zamanda ilk yerli vurgu) ve kolonizatörlerin ifşasına bir katkı olarak okuğumuzda ancak Kemal Tahir’i daha iyi anlamış oluruz.</p>
<p>Tüm bunarla birlikte, bir alacağını ancak kadın kullanmak suretiyle Ankara’dan (devletten) tahsil edebilen Mahmut Celalettin Bey’in yaşadığı travmayı (YA, s: 252, 263-269) ve Kemal Tahir’in -birkaçını aşağıda da aldığımız- ayrıntılarla zenginleşerek çoğalan, büyüyen romancılık dehasını, salt edebi hazzını gereğince yaşamak için Esir Şehir üçlemesini okumayı da ihmal etmemelidir:</p>
<p>Hapishane değiştirirken: “Kâmil Bey&#8230; yıllarca Avrupa otellerinde yatıp kalkmış, zengin paşa oğlu alışkanlığıyla bavulunu almayı düşünmeden yürüdü”. (EŞM, s: 9)</p>
<p>“Bilmez misin? Hürriyetten bu yana, oğlanların yarısı Niyazi, yarısı Enver&#8230;” (EŞM, s: 247)</p>
<p>“Mısırlı Prenses Fahire Hanımefendi’yle Kontes Maria Blokinova&#8230; Prensesin burnu biraz küçülecek&#8230; Rus kontesin tatar gözleri de bir parça irileştirilecek&#8230;” (EŞM, s: 286)</p>
<p>“Dünyanın bütün kadınları güven ister” (EŞM, s: 377)</p>
<p>“Avukat Mahmut Celalettin Bey’in yazıhanesinde dört kişiydiler, daha doğrusu dört eski İttihatçı&#8230; (&#8230;) Dördüncüleri, burada bulunanların hepsinden daha gerçek, daha canlı İttihatçı, duvarda rahatça yerleştiği yaldızlı çerçevesinden konuşanlara biraz küstün bakan Sadrazam Talat Paşa merhumdur” (YA, s: 40)</p>
<p>“Artık Deniz Yolları vapur işletmiyor, balolar düzenliyor! Balo için sebep de aranmaz oldu çoktandır” (YA, s: 43)</p>
<p>“Gerçek madrabaz hiç maaş istemeyecek&#8230; Çünkü, benim vereceğim aylığın on kadını, bana sezdirmeden, hem de beni zarara hiç sokmadan çıkaracak!” (YA, s: 131)</p>
<p>“Biliyorum vuramadı ama, kaldırdı ya vurmak için sen ona bak!” (YA, 191)</p>
<p>“Doktor Manir, Murat’ın yüzüne ürküntüyle baktı. Bu bakışta ‘Eyvah, gene savaş anılarından açacaklar!’ anlamı vardı.” (YA, s: 248)</p>
<p>“Böyle karışıklıklarda, kahraman ölçüsü her zaman doğru kullanılmıyor.” (YA, 289)</p>
<p>“Yazık ettik! Satmadınız! Olabilir. Satılığa çıkardık ya&#8230; Ne demektir satılığa çıkardık? Gözden çıkardık!” (YA, s: 329)</p>
<p>“Takılırdık arkadaşlar&#8230; ‘Kaçıncı Selimliğin üstünde bugün?’ diye sorardık. Ya ‘Birinci Selimliğimiz’ derdi, ya ‘İkinci Selimliğimiz&#8230;’ Tanıdım tanıyalı bir kere bile ‘Üçücü Selim’ dediğini duymamıştım. (&#8230;) Birinci Selim, ‘Öfkeliyim’ demek, yani, Yavuz Selim, ‘Bi kadeh atalım!’ Yani, Sarhoş Sarı Selim&#8230; Pansiyona götürdüğümüzün galiba üçüncü günüydü. Bir şeyler konuştuk. Biraz iyileşmiş gibi geldi bana&#8230; ‘Bugün kaçıncı Selimlik üstümüzde arkadaş’ dedim. Birden keyfi kaçtı. Yere bakarak yavaşça, ‘Üçüncü Selim’ demesin mi? ‘’Neden arkadaş’ diye sordum! “Yenildik, Kabakçı Mustafalara da ondan’ diye gülümsemeye çalıştı.” (YA, 451)</p>
<p>NOT: Bu yazıda <em>Esir Şehir</em> üçlemesinin, İthaki Yayınları’nca yapılan 2005 yılı basımları esas alınmıştır.</p>
<p><strong>(HECE DERGİSİ, KEMAH TAHİR ÖZEL SAYISI, OCAK 2012)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/esir-sehir-uclemesi-geldik-yol-ayrimina/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HİLMİ BEY KARINDAŞIMIN ŞEYHÜLİSLAMLIK MACERASINA DAİR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/irfankulyutmaz/hilmi-bey-karindasimin-seyhulislamlik-macerasina-dair/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/irfankulyutmaz/hilmi-bey-karindasimin-seyhulislamlik-macerasina-dair/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:14:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İRFAN KÜLYUTMAZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12944</guid>
		<description><![CDATA[Cânımdan muazzez kaarilerim, nasılsınız, eyi misiniz, inşallah eyi ve âfiyetdesinizdir, deyerekden lakırdıma başlayorum. Efendim, bileyorum &#8220;Sûbhanallah!&#8221; nîdalarıyla hayrete gark olayorsunuz. &#8220;İrfan Bey, bu şeyhülislâmlık mevzuu da nereden çıktı? Cumhuriyet idaresi, şeyhülislâmlığı ilgâ edmemiş miydi? Dinî mes&#8217;eleleri Diyânet Riyâsetine tevdî eylememiş miydi? Hem Hilmi Bey&#8217;in müktesâbatıylan, bunun ne alâkası var.&#8221; deyorsunuz. Hâkkı âlîniz var, zaten bendeniz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Cânımdan muazzez kaarilerim, nasılsınız, eyi misiniz, <span id="more-12944"></span>inşallah eyi ve âfiyetdesinizdir, deyerekden lakırdıma başlayorum.</p>
<p>Efendim, bileyorum &#8220;Sûbhanallah!&#8221; nîdalarıyla hayrete gark olayorsunuz. &#8220;İrfan Bey, bu şeyhülislâmlık mevzuu da nereden çıktı? Cumhuriyet idaresi, şeyhülislâmlığı ilgâ edmemiş miydi? Dinî mes&#8217;eleleri Diyânet Riyâsetine tevdî eylememiş miydi? Hem Hilmi Bey&#8217;in müktesâbatıylan, bunun ne alâkası var.&#8221; deyorsunuz.</p>
<p>Hâkkı âlîniz var, zaten bendeniz de bu lakırdıdan maksad, frenk lisânında deneyor ya &#8220;ironie&#8221; eyleyordum. Efendim, bittâbi Hilmi Bey karındaşım  şeyhülislâmlık makâmına duhûl edmeyor, edmemiş idi. Mâlum âlîniz, Şâir &#8211; î Âzâm Bâkîy Efendi hırs ü hased ile şeyhülislâmlık makamını işgâl içün ömrünü temam etmiş, lâkin bu emeline  vâsıl olamamış idi. Hilmi Bey karındaşım, Reisicümhûrumuz Abdullah Beyefendi&#8217;nin sofrasını izzetlendirdiğü demden beridir deyorum ki Hilmi Bey karındaşım dahi saltanat kayığına sırtını sürdmüşdür.<br />
Latîyfe edeyordum  kendisine &#8220;Hilmi Bey, can biraderim, âhir ömründe niyçün şeyhülislâm olmayasın!&#8221; Devrân döndü, Naipaul nâm keferenin memleket hududlarına duhûl edmekliğine mâni olmasiyle efkâr-ı umumîyyenin nezdinde ve hem bendenizin nezdinde dahi orta boy bir şeyhülislâm intibâı vermiş idi. Hakîkat, bizzat Hilmi Bey karındaşım dahi, şahsı içün işbu meyânda vehimlere kapılmış idi.</p>
<p>Hatta, bir seher vakdiydi, afyonumu patladmamış idim daha. Kayfemi höpürdetiyor iken, maazallah, bizim fakîr hânenin cümle kapısı &#8220;güm güm&#8221; deyü inleyerekden sankiy başımıza hâneyi yıkacak idi. Bismillah deyü fırlayıp &#8220;aman bizim fakîr hâne secdeye varmadan yetişeyim&#8221; diyerek kapıya yettim. Kapının mandalını düşmesiyle &#8220;İrfan Beyciğim!&#8221; diye höykürerek atıldı bir sadâ. Bir de ne göreyim, Hilmi Bey karındaşım heyecandan ve helecandan titreyordu.</p>
<p>Meğer bir rûya görmüş imiş. Rûyasında gülümseyerekden Şâir-î Âzâm Bâkîy Efendi: &#8220;Naipaul mevzuunda seni takdîr etdim Hilmiciğim&#8221; demiş ve elinde tutmakda olduğu Zenbilli Ali Efendi&#8217;nin şeyhülislâmlık kavuğunu Hilmi Bey karındaşımın başının üzerine bırakmış. Karındaşımın alnına bir de nurlu bûsesini kondurmayı ihmâl etmemiş. Kalkdı, sarıldık karındaşımla. Tebrik etdim. Bu mubarek rûyanın üzerinden bir zaman geçdikden sonra Hilmi Bey karındaşımın &#8220;İslâm&#8217;ın Zihin Tarihi&#8221; adıyla tab olunan eseri neşrolmuş idi. Karındaşım, rûyanın tesirindeydi hâlâ. Hatta hâfî bir surette bir tefsir içün kalemini yokladığını Şehpender Hanım&#8217;dan duymuş idim.<br />
Bir müddeddir, birtakım lüzûmsuz münâkaşalara sebebiyyet veren Hilmi Bey karındaşımı iykâz etdim. İsmet Bey, mühim bir şairimizdir. Biraderim, pek muteber karındaşım bu mevzuuda hırs ü hasedüne yenilmeyesin dediydim. Fekat, rûyanın tesiriyle iykâzıma itibar etmediydi. Lâkin, evvelki  gün, gene rûyasında Bâkîy Efendi&#8217;yi görmüş imiş. Alnının nuru, kaşlarının çatıklığından seçilmeyormuş. Zenbilli&#8217;nin kavuğu ise Bâkîy Efendi&#8217;nin kucağında bekleyormuş. Pek hüzünlüydü. &#8220;Biraderim, üzülmeyesün; hüzün ki en çok yapışandır bize, deyen sen deyil miydin?&#8221; deyerek teselli etdiydim. Lakırdımı işitince boş boş yüzüme baktıydı. Hilmi Bey karındaşım eyidir, eyidir yâ hu!</p>
<p>Efendim, bu ay da tahrir istihkâkımız bu kadar: Telâkıy gelecek aya inşallah. O vakde kadar zâtınıza hoşca bakınız ve Rabb’ime emanet olunuz muazzez kaarilerim. Au Revoir, canlarım benim!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/irfankulyutmaz/hilmi-bey-karindasimin-seyhulislamlik-macerasina-dair/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HİLMİ YAVUZ ÇIRPINDIKÇA BATAĞA SAPLANIYOR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/salimduzleyen/hilmi-yavuz-cirpindikca-batiyor/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/salimduzleyen/hilmi-yavuz-cirpindikca-batiyor/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:11:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>S. SALİM DÜZLEYEN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12925</guid>
		<description><![CDATA[Zaman gazetesindeki 08.01.2012 tarihli yazısında “İslam iki büyük medeniyet üretmiştir: İlki ve hiç şüphesiz en büyüğü, Vahyin ve Sünnet&#8217;in inşa ettiği Ahlak medeniyetidir. İkincisi ise, Estetik Medeniyet! İslam&#8217;ın bu büyük estetik medeniyetinin, Vahyin ve Sünnet&#8217;in ürünü olduğunu göz ardı etmek sözkonusu değil. Bu medeniyet İslam&#8217;ın medeniyetidir ve elbette Vahyin ve Sünnet&#8217;in ürünüdür” deme gafletinde bulunmakla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Zaman gazetesindeki 08.01.2012 tarihli yazısında “İslam iki büyük medeniyet üretmiştir: İlki ve hiç şüphesiz en büyüğü, Vahyin ve Sünnet&#8217;in inşa ettiği Ahlak medeniyetidir. İkincisi ise, Estetik Medeniyet! İslam&#8217;ın bu büyük estetik medeniyetinin, Vahyin ve Sünnet&#8217;in ürünü olduğunu göz ardı etmek sözkonusu değil. <span id="more-12925"></span>Bu medeniyet İslam&#8217;ın medeniyetidir ve elbette Vahyin ve Sünnet&#8217;in ürünüdür” deme gafletinde bulunmakla kalmayıp bu gafletini görünür kılmak için İsmet Özel’in ilgili  kimi görüşlerine –üstelik onları yarım okumak ve çarpıtmak suretiyle- yaslanmaya kalkışmıştı.</p>
<p>Müslüman yazarların İslami bir perspektifle medeniyet konusundaki doğruları kendisine hatırlatması üzerine, bir gaflete düştüğünü, nefsine yenilip İsmet Özel’e gereksiz yere saldırdığını onuruyla kabul etmek yerine yine Zaman gazetesindeki 15.01.2012 tarihli yazısında, birinci yazısındakine göre daha pespaye bir üslupla Müslümanlara karşı müslümancılık oynamaya yeltenmişti.</p>
<p>Bu yazısına verilen cevaplarda, aklının yetmediği konularda konuşmaması, Müslümanca bir bilince, dile, analiz gücüne ve itibara sahip olmanın bir bedeli gerektirdiği, kendisinin hiçbir bedel ödemeksizin ağabey rolüne soyunmasının çok komik kaçtığı sağlam mantıklara ve açık gerekçelere dayanılarak ortaya konulunca bu kez kendi söz bataklığında çırpındıkça batmak pahasına, tipik bir kamyoncu üslubuyla bir yazı daha yazdı.</p>
<p>Zaman gazetesindeki 22.01.2012 tarihli bu yazısında “büyük Medeniyet demedim, küçük medeniyeti kastettim ama anlamadılar” şeklinde gevelemelere başlayan Hilmi Yavuz, hala özür dileyip büyüklüğü elde etmek varken dil oyunlarıyla, yine hakaretli söyleyişlerle kendi söz batağında debelenmeyi seçti.</p>
<p>Güya “gazeteci” nitememesiyle küçümseye çalıştığı Ömer Lekesiz’in 18.01.2012 tarihli yazısında (Yeni Şafak) yer alan “Hayyâm, Sa’dî, Hâfız, Ahmed-i Dâî, Nevâyî, Nedîm vb. estetik anlayışın zirvesine yükselmiş <strong>yüzlerce güzide isimin</strong> aynı zamanda -Halil İnalcık Hoca’nın isimlendirmesiyle- “Has-bağçede ‘ayş u tarab” ile gününü gün eyleyerek medeniyet şuurundan ürete ürete, medeniyet şurubu ürettikleri” şeklindeki söyleyişini itiyadı olduğu üzere yarım ve yamuk okuyarak onu neredeyse Nedim’i tekfire kalkışmakla suçlayıp gafletinin, yanlışlarının ve kamyoncu üslubunun üzerine bir de tüy dikti.</p>
<p>Hilmi Yavuz’a tavsiyemiz, kimseyi daha fazla kendisini rencide etme zorunda bırakmaksızın, yukarıda zikredilen gafletinin farkına varması, hem bu gayfletinden hem de gafletindeki ısrarın verdiği bunaltıyla hakarete yeltenmesinden dolayı ilgili kişilerden özür dileyip yerine oturmasıdır.</p>
<p>Özür dilemek kendisini küçültmez, büyütür.</p>
<p>Firavun bile bir ayağı çukurdayken özür dilemişti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/salimduzleyen/hilmi-yavuz-cirpindikca-batiyor/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İLHAN BERK&#8217;İN ÇİĞNENMİŞ GÜL&#8217;Ü</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/mehmetsumer/ilhan-berkin-cignenmis-gulu/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/mehmetsumer/ilhan-berkin-cignenmis-gulu/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 22:23:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MEHMET SÜMER</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiri, Edebiyat, Eleştiri Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12744</guid>
		<description><![CDATA[Çiğnenmiş Gül, İlhan Berk’in ölümünden sonra defterleri arasında derlenip toplanarak yayımlanan son kitabı. Bu bilgi, Metin Celal’in kitabı hazırlayan Gonca Özmen’le iletişim kurarak verdiği bilgilerden. Dolayısıyla kitap, öteki İkinci Yeni şairlerinin son yıllarda derlenip yayımlanan şiirleri gibi “kitaplarına girmemiş şiirler” mi yoksa İlhan Berk’in son yazdığı şiirleri mi olduğu sorusuna cevap verecek herhangi bir açıklama [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çiğnenmiş Gül, İlhan Berk’in ölümünden sonra defterleri arasında derlenip <span id="more-12744"></span>toplanarak yayımlanan son kitabı. Bu bilgi, Metin Celal’in kitabı hazırlayan Gonca Özmen’le iletişim kurarak verdiği bilgilerden. Dolayısıyla kitap, öteki İkinci Yeni şairlerinin son yıllarda derlenip yayımlanan şiirleri gibi “kitaplarına girmemiş şiirler” mi yoksa İlhan Berk’in son yazdığı şiirleri mi olduğu sorusuna cevap verecek herhangi bir açıklama içermediği için kitabın yayım sürecini ancak bu şekilde ikinci bir kaynaktan öğrenebiliyoruz. Kitaptaki şiirler İlhan Berk’in kitaplarına girmemiş şiirleri mi yoksa son yazdığı ama yayımlamaya ömrünün vefa etmediği şiirleri mi sorusu, kitabın nereye yerleştirileceği konusunda önemli bir soru.  Zira birinci durumda, yani İlhan Berk’in daha önce yazdığı veya yayımladığı halde kitaplarına almadığı şiirler olması halinde, elimizdeki kitabı bütünlüklü bir yapı olarak İlhan Berk anıtının üstüne koymak ihtimali olmayacaktır. Oysa ikinci ihtimal –ki benim de üzerinde duracağım geçerli bilgi budur– İlhan Berk şiirinin bu kitaba kadar bitmemiş olduğunu ve dolayısıyla önceki bütün değerlendirmeleri son söz olarak kabul etmemeyi gerektirir.</p>
<p>Öyleyse söze ilk cümleye dönerek devam edelim. Çiğnenmiş Gül, İlhan Berk’in son kitabı. Bir bakıma şiirinin gelip durduğu yer. Bu kitap, arkasında kocaman bir şiir birikimi taşıyor, sırtını dağ gibi bir şiire yaslamış. Kastım gelenek veya Türk şiir tarihi filan değil, doğrudan İlhan Berk’in yetmiş beş yıllık şairliğidir. Bu kitabın nereden geldiğini ve gelip nerede durduğunu anlamak biraz da arkasındaki birikime bakmakla mümkün.  Orhan Koçak, Turgut Uyar’ın kendini yeniden yaratma deneyimini incelediği kitabında İlhan Berk için şöyle bir cümle kuruyor: “İlhan Berk’in ilk kitabı İstanbul (1947) ile başyapıtı Atlas (1976) bir aile fotoğrafında farklı kuşaklardan bireyler gibi dururlar.” Orhan Koçak’ın saptamasında dikkate değer nokta, İlhan Berk’in toplu şiirlerine aldığı ilk kitabından on ikinci kitabına kadarki 29 yıllık süreçte bitmeyen arayışı ve değişimin vurgulanmasıdır. Hep kendi şiirinin babası ve oğlu olmuş tek kişilik bir şair ailesi İlhan Berk. Oysa o kitaptan Çiğnenmiş Gül’ün yayımlandığı tarihe kadarki 35 yıllık süreçte kendini sürekli yenileyen bu şairin dönüşümü hiç de bitmiş değildir. Bu durumu yalnız Orhan Koçak değil, örneğin Memet Fuat da “sanki şiirin kırk türlü yazılacağını göstermek için gelmiştir” diyerek açıkça belirtmiştir. Sonra Mehmet H. Doğan ondaki bu bir ipte durmayan cambaz tavrını “değişimi şiirinin anayasası yapmış” diyerek yeniden dile getirmiştir. Demek ki İlhan Berk’in en önemli özelliği diğer İkinci Yeni şairleriyle beraber ve hatta onlardan fazla kendini sürekli değiştirebilmesi ve her seferinde yeniden yaratabilmesidir. Kendisi de hakkında yapılan bu saptamalara İnferno (1994) kitabında değinecek ve onaylayacaktır. Sonra da “ben bir anlatım doymazıyım” diyerek kendini en iyi yine kendisi tarif edecektir.</p>
<p>Çiğnenmiş Gül, İlhan Berk’in “uç beyi” sıfatıyla şiirin bütün kıyılarını yoklamış, bütün sınır boylarında dolaşmış ve uzun bir şiir koşusunun sonunda gelip durduğu gölgeliktir. Öylesine bir dinginliğe erişmiştir. Kitap, “Dedim Ota”, “Keçi Yolu”, “Yol Boyu”, “Ketumdur Taş” ve “New York” başlıklarını taşıyan beş bölümden ve toplam on dokuz şiirden oluşuyor. Hepsi de Japon haikularını anımsatan doğanın anlık değişmelerini derin hisler ve gözlemlerle aktaran şiirler. Her şeyi ilk defa görmüş gibi bir şaşkınlık duygusu içinde ve öylesine çarpıcı. Yer yer İslam kültürüyle ilişki kurarken, örneğin Gazali’den veya Hz. Muhammed’den bahsederken bile, bu tamamen yabancı veya primitif kimlik göze çarpıyor. Berk’in şiiri onca yıllık sorgulamalarına rağmen bu kitapta dinginliğe erişmiştir belki ama özne hâlâ bir anlama ulaşmış değildir. Açık ki İlhan Berk şiirle birtakım süslü, güzel cümleler dizmek derdinde değil. Onun şiirde uğraştığı çok ciddî varlık meseleleri var. Bu meseleler bu kitaba özgü değil elbet, başından beri onun anlamlandırmaya çalıştığı varoluş meseleleri. Ölümünden iki yıl önce şiirle ilgili bir konuşmasını dinlerken de aynı fikre varmış ve onun dilin belağatına ilişkin tarafıyla şair olmadığını anlamıştım. Sık sık tekrarladığı “şiir bir cehennemdir” sözüyle de bunu anlatmak istiyordu.</p>
<p>İlhan Berk, bu kitabın durduğu yere nasıl geldi? Elbette nedensizce ve birdenbire değil. Bunu yukarıda da belirttiğim gibi geriye dönerek anlamak mümkün. Örneğin Orhan Koçak’ın “başyapıtı” dediği Atlas’ta “Taşın konuştuğu duyulmuş mudur?” diye bir soru sorar ve bu soru tam otuz beş yıl sonra “Taş ketumdur” diye cevabını bulur. Bu cevap, yıllarca taşları, otları, ağaçları dinlemiş bir şairin ulaştığı sonuçtur. Gerçekten İlhan Berk şiiri başından beri çok sık doğaya odaklanır ve ona klasik belağatın teşhis dediği sanatla anlaşılamayacak kadar derin bir biçimde nüfuz eder. Kül’deki (1978) “Doğanın Gizli Tarihi” başlıklı şiirinde kullandığı ifadeyle “doğanın çalışışı”na öteki şairlerden farklı ve fazla olarak nasıl odaklandığını gösterir. Bu kitaptaki dinî figürlere duyulan ilginin de örneğin ta Güzel Irmak’tan (1988) beri süregeldiğini söylemek mümkün. Ama herhalde Çiğnenmiş Gül’ün en belirgin işaretleri, dahası ilgi ve içeriği itibariyle öncüsü Avluya Düşen Gölge (1996) olmalıdır. Nitekim o kitabın başında okurla yapılmış bir kontrat gibi şu dizeler dikkat çeker: “Dilin doğasında sözün sıfıra indiği bir dil vardır. / Dili o sınırda tutmak, / Ordan yazmak…” İşte elimizdeki bu kitap, tam da sözün sıfıra indiği o dilden, o sınırdan, taşın ketum olduğunun anlaşıldığı o nerdeyse sözsüz dilden doğmuş bir kitaptır. Öyle ki bu az sözcükle kurulmuş şiirler yer yer birer aforizmaya dönüşür. Örneğin “Gideriz hep bilmeden / Yazmak ki geriye dönmektir” dizeleri, yazmak eyleminin doğasını çok çarpıcı biçimde yakalamıştır. Gerçekten de insan, geleceği yazmak için bile olsa geriye döner. Çünkü insan, yine bu kitaptaki dizelerle söylemek gerekirse, ancak bütün gördüklerinin parçasıdır.</p>
<p>Bir de vurgulanması gereken bir diğer nokta, bu şiirlerin çoğunlukla ses merkezli imgelerle kurulduğudur. Nerdeyse görme engelli bir şairin şiirleri hissini veren bu şiirler, evrendeki bütün varlıkları birer ses olarak algılar. Nitekim şu dize bunu açıkça belirtiyor: “Bir daha anladım sesti her şey”</p>
<p>İlhan Berk, büyük bir şiirin son taşını o şiire yakışırca koymuş. Doksan yıllık bir ömürde sözcüklerle, seslerle ve görüntülerle girdiği müthiş çarpışmanın sonunda yokluğun elinden onlarca kitap kurtarmayı başarmış bir şair olarak duyduğu son sesleri de bize bildirmiş ve denize “hâmûş” olarak dökülmüştür. Çiğnenmiş Gül, şairin “hâmûş” olmadan önce söylediği son sözler. Bu yüzden onu dinlerken dışımızdaki ve içimizdeki bütün sesleri kısmak ve bu duru dilin tadına varmak gerekiyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/mehmetsumer/ilhan-berkin-cignenmis-gulu/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BEN&#8217;İN HİKAYESİ Mİ, HİKAYENİN BEN&#8217;İ Mİ?</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/mihribaninankaratepe/benin-hikayesi-mi-hikayenin-beni-mi/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/mihribaninankaratepe/benin-hikayesi-mi-hikayenin-beni-mi/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 22:22:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MİHRİBAN İNAN KARATEPE</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12748</guid>
		<description><![CDATA[Birinci kişi ağzından aktarımları oldum olası severim. Bu metinle okur arasındaki mesafeyi kısaltmanın en kestirme yoludur. Birinci kişili aktarımların okurda uyandırdığı yakınlık hissi ve metnin doğrudan alıcısına hitap ediyor oluşu okurun da lehine bir durumdur. Okurun metinde yer alan karakterlerle özdeşim kurmasına yardım eder. Yazar için de durum bu kadar iç açıcı mıdır? Öykü yazmaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Birinci kişi ağzından aktarımları oldum olası severim. Bu metinle <span id="more-12748"></span>okur arasındaki mesafeyi kısaltmanın en kestirme yoludur. Birinci kişili aktarımların okurda uyandırdığı yakınlık hissi ve metnin doğrudan alıcısına hitap ediyor oluşu okurun da lehine bir durumdur. Okurun metinde yer alan karakterlerle özdeşim kurmasına yardım eder.</p>
<p>Yazar için de durum bu kadar iç açıcı mıdır?</p>
<p>Öykü yazmaya başladığım ilk günden beri içimde yankılanan bir soru var:</p>
<p>Yazdıklarımın benim öz yaşamımla ilgisi araştırılır ve karakterlerimin yapıp ettikleri tümüyle benim üstüme kalırsa?</p>
<p>Eminim birçok öykü ya da roman yazarı; eserinizde anlattığınız kendi hayatınız mı, filanca karakteriniz gerçekte siz misiniz, kabilinden soruların muhatabı olmuştur. Kurmaca eser ortaya koyan yazarlar bu tip sorulardan çekinselerdi yazdıklarını yayımlamaya devam edemezlerdi.</p>
<p>Tarık Buğra’nın “Oğlumuz” öyküsünü yazdığında çocuksuz olduğu biliniyor. Ya da Ali Haydar Haksal’ın “ Sarıldığım Soğuk Bir Ceset” öyküsünü bir kadının ağzından anlatıyor oluşuna da bu bağlamda şaşmamak lazım. Kurmaca yazarının ‘empati’ kurma yani kendini başkasının yerine koyabilme, onun gözüyle görme yeteneğine sahip olmaklığı zorunludur.</p>
<p>Ancak gerçek yazarla kurmaca metni aktaran ses genelde birbirine karıştırılır. Hele de bu ses, ben diyorsa… Oysa kurmaca yapıyla okura sunulan dünyanın sözcüsüdür o… Metnin sesidir, dilsel bir öznedir. Anlatıcı diye tabir edilir. Eseri kaleme alan yazarla, kurmaca dünyayı okura sunan bu özne birbirinden farklıdır. Bazen birinci kişi bazen üçüncü kişidir, bazen birden fazladır, örtülüdür, silikleşmiştir… Metin içinde değişkenlik gösterebilir, çeşitlenebilir ve farklı kimliklerde karşımıza çıkabilir. Kimlikten kastımız da elbet bakış açısıyla ortaya konulan, anlatıcının anlattığı dünyaya olan mesafesidir. Öyle ki bazen her şeyi bilir, görür, tanrı bilicidir. Bazen okurla beraber, aynı sıradan bakar dünyaya… Her halükârda bu sesi belirleyen, ses sahibi kılan da gerçek yazarın ta kendisidir.</p>
<p>Öykü birinci kişi ağzından aktarılınca özyaşamöyküsüyle karıştırılıyor. Özyaşamöyküsü; öncelikle ‘yaşamın herhangi bir kesiminde, sanat, siyaset ya da bilim alanlarının herhangi bir dalında etkinlik göstermiş, başarı kazanmış bir kimsenin kendi yaşamını anlattığı’ düzyazı türüdür. Yazarının kendi özel dünyasıyla sınırlıdır. Yazarının dönemini yansıtmak gibi bir kaygısı yoktur, bu bağlamda egosu yüksek bir türdür özyaşamöyküsü. Yazar, doğumundan eserini kaleme aldığı güne kadar belleğinde öne çıkanları bir bir okura aktarır. Yaşamının bir kesiti, içinde bulunduğu bir eylem, tanıdığı bir insan değil, sıralı ya da sırasız bütün yaşamıdır okura sunulan.</p>
<p>Özyaşamöyküsü (otobiyografi) türü edebiyatımızda pek yaygın bir tür değil. Fakir Baykurt’un özyaşamöyküsünden kısa bir alıntı yapalım:</p>
<p>“Burdur’a bağlı Yeşilova ilçesinin Akçaköyünde 1926 yılında doğdum. Altı çocuklu, az topraklı bir köylü ailesinin yukarıdan ikinci çocuğuyum.(…)</p>
<p>Sanata köyümde ilkokul öğrencisiyken hece ölçüsüyle şiirler yazarak başladım.</p>
<p>(…) ilk şiirim, ölen öküzümüz yerine aldığımız bir tosun üzerineydi sanırım: “ Yüz kırk liradır değerin / Seni her yerde öğerim”.(Papirüs, sayı:46-47)</p>
<p>Görüldüğü gibi yazar birinci kişi ağzından kendi yaşamında anlatmaya değer bulduklarını doğumundan başlamak suretiyle anlatıyor.   Özyaşamöyküsünde tahkiye, betimleme, açıklama, dramatize etme gibi yollara başvurabileceği gibi kronolojiye dikkat ederek ya da etmeyerek daha düz bir anlatım da tercih edilebilir.</p>
<p>Bir de yazarın kendini bir öykü ya da roman kişisi gibi kurguladığı, öykü ya da roman sanatının imkânlarıyla hayatını anlattığı özkurmaca anlatı var.</p>
<p>Son dönemde özkurmaca anlatının başarılı bir örneği de Hasan Aycın’ın “Müşahedat” isimli eseri… Yazar, eserini “yaşantı” olarak belirlemiş. Eserini öykü olarak da tanımlayabilirdi. Sanıyorum yaşantı sözüyle kurmaca’ya değil gerçeğe yakınlığına vurgu yapmak istemiş. Peki yaşantı’da kurgu yok mu?</p>
<p>Eser, yazarın doğup büyüdüğü Aslıhantepecik Köyü’nün kısa bir betimlemesiyle başlıyor. Arkasından köy halkının cenaze namazı kılışı okura ‘gösteriliyor’. Cenazenin kimliğinden yazarın ailesine, ailenin kültürel kodlarına, oradan yazarın doğumuna gidiyoruz. Şimdiki zaman kipiyle aktarılan bütün bu manzaralar yazarın da okurla beraber aynı sıradan geçmişine baktığı izlenimi uyandırıyor:</p>
<p>“Bir zamanlar kuş uçar, kervan göçer bir hanın yanında kurulmuş Aslıhantepecik(…)</p>
<p>Köyün sakinleri, bindokuzyüzellibeşin bunaltıcı bir cumartesi gününde cenaze namazı kılıyorlar. (…)</p>
<p>Anne iğde kokularının ortalığı sardığı o gün ‘oğlumun ruhunu incitirim’ diye ağlayamıyor.(…)</p>
<p>Allah, yazsonu bir oğulla yüzlerini yeniden güldürdüğünde ‘onun ismini verirseniz bu da ölür’ diyenler oluyor.” (a.g.e. S.9)</p>
<p>Özkurmaca anlatılar, biyografik göndermeler içermesi, yazarının bütün hayatını anlatıyor olması itibariyle özyaşamöyküsüne benziyor.  Özyaşamöyküsünde olduğu gibi yer ve mekân belirlemelerinde, kişi adlarında gerçeğe uygunluk, söz konusu metinde olayın geçtiği zamanın belirlenmesinde de aynı titizlikle kendini gösteriyor.</p>
<p>Hayatımıza dair hatıralarımız en erken dört yaşından itibaren başlar. Dolayısıyla yazarın doğduğu yıla dair izlenimlerini başkalarından duyduğu şekliyle aktarması da gerçeğe uygunluk gösteriyor. Fakat yine de ‘ben’ demiyor.  Kitabın ilerleyen satırlarında da yazar, kendi benine dışarıdan bakmayı sürdürüyor. Hayatını birinci kişi ağzından anlatmak yerine, kendini bir öykü ya da roman kişisi gibi kurgulamayı tercih ediyor. Müşahedat’ın bu yönü eseri özyaşamöyküsü olmaktan çıkarıyor.</p>
<p>Özkurmaca anlatılar ‘Müşahedat’ örneğinde olduğu gibi yazarının bütün yaşamını içermeyebilir. Bir durum, bir kişi, yazarın hayatında iz bırakmış bir eylemden yola çıkılarak da kurmaca anlatı vücuda getirilmiş olabilir.</p>
<p>Cemal Şakar’ın “Karşılaşma” (Sular Tutuştuğunda, s.57, Hece Yay.) öyküsü buna bir örnektir. Öykü başlıktan sonra, ‘Mustafa Işık: İçine doğru kanayan bir yara’ belirlemesiyle başlıyor. Öykünün kimden ya da neyden ve hatta nasıl söz ettiği daha işin başında okura duyuruluyor. Öyküde söz konusu kişiyle yazarın karşılaşması zamanda kırılmalarla verilirken, öykü içinde ikinci bir öykü kurularak okuduğumuz öykünün karşılaşan bu iki dostun üzerinde konuştuğu öykü olduğu, asıl bu karşılaşmanın yazar tarafından üretildiği izlenimi uyandırılıyor.</p>
<p>Peki bu durumda yazarın ben’iyle metindeki ben’i birbirinden nasıl ayırt edeceğiz?</p>
<p>Yapısalcı bir yaklaşımla aslolan metindir, yazar yoktur handiyse ölmeden ölmüştür mü demeli?</p>
<p>Madem ki anlatı metnini ortaya koyan gerçek yazarın dışında bir de metnin sesi dediğimiz gizli yazardan söz ediyoruz? İşin vebali onun boynunun üstüne midir?</p>
<p>Dilbilim; ‘kelime olmadan düşünce olmaz’ der. Bu ilke, nerde söz varsa orada bir düşünce sistemi vardır da demiş olur. Bir söz hangi kalıba girerse girsin, bağlandığı dünya görüşünden ayrı düşemez kanımca… Post-modern bir yanılgıyla yazarını dinlemeyen başıboş karakterlerin varlığından dem vurarak yazarın kendini temize çekmesinden(!) söz edemeyiz. Daha testi kırılmadan bütün kurmaca kişilerinin yanaklarını bilinçli ya da bilinçdışı okşayan, zamana ve mekâna hükmeden yazardan başkası kendisidir.</p>
<p>O hâlde yazarın her şeyden önce yazacağı türe karar vermesi en doğrusudur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/mihribaninankaratepe/benin-hikayesi-mi-hikayenin-beni-mi/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KARDEŞLERİMİZDEN SELAM GETİRDİM</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/kardeslerimizden-selam-getirdim/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/kardeslerimizden-selam-getirdim/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 22:21:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AKİF HASAN KAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şehir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12751</guid>
		<description><![CDATA[İlk Heyecanlar… Medine: Hac mevsiminde, Hac farizamı yapmak üzere Hicaz’daydım. Öncesinde, kurayı bekleme heyecanı, kuranın çıkması; sonrasında hazırlık telaşı… Ve nihayet İzmir’den hareket. Uçağa gece bindik, Medine’ye sabaha karşı inik. Uçak inişe hazırlanırken, camdan Mescidi Nebi’yi gördüm. Yerden, gökyüzüne doğru yoğun bir ışık; bir şey görmenin imkânı yok ama biliyorsun ki, Mescidi Nebi oradadır. Otele [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İlk Heyecanlar…</strong></p>
<p>Medine: Hac mevsiminde, Hac farizamı yapmak <span id="more-12751"></span>üzere Hicaz’daydım. Öncesinde, kurayı bekleme heyecanı, kuranın çıkması; sonrasında hazırlık telaşı… Ve nihayet İzmir’den hareket.</p>
<p>Uçağa gece bindik, Medine’ye sabaha karşı inik. Uçak inişe hazırlanırken, camdan Mescidi Nebi’yi gördüm. Yerden, gökyüzüne doğru yoğun bir ışık; bir şey görmenin imkânı yok ama biliyorsun ki, Mescidi Nebi oradadır. Otele bavulları bırakır bırakmaz mescide koşuyoruz. Yanımda kafileden arkadaşlar.</p>
<p>Avluya girmeden, daha Bulut Mescidi’nin önündeyken görüyorum yeşil kubbeyi. Salâvatlar, Selatü selamlar… Hz. Peygamber’in huzuruna çıkacak olmanın heyecanı… Az sonra Selam kapısından giriyorum mescide. Sonrası; hep mescitte ve çevresinde, rüya gibi gelip geçiveren sekiz gün. Sonunda Mekke’ye hareket…</p>
<p>Mekke: Mekke’ye gidecek olmanın en önemli göstergesi; ihram. Çin malı otobüslerle zor bir yolculuktan sonra akşam saatlerinde Mekke’ye giriyoruz. Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra hemen Mescidi Haram’a hareket ediyoruz. Fotoğraflardan bildiğim, görüntülerini izleyip durduğum Beyt’e varıyorum nihayet.</p>
<p>Kâbe’yi görünce, içimde eksik bir şeyler tamamlanıyor, her şey yerli yerine oturuyor sanki. Yıllardır, böylesi eksikliklerle nasıl yaşamışım diye hayret ediyorum. Tavaf, say… Dualar…</p>
<p><strong>Sonrası…</strong></p>
<p>İlk izlenimlerim, hemen hemen herkeste uyanan ortalama hisler. İlk heyecanların sersemliğini üzerimden atıp, etrafa daha duru bakmaya başlayınca her şey birden farklılaşıverdi. Kimi zaman çok umutlandım. Yeryüzünün bütün kardeşleri toplanıp gelmişti işte. Ancak olması gerekenle mevcut arasındaki uçurum beni ürküttü. Müslümanların kendileriyle, inançlarıyla bu kader çeliştiğini görmek beni çok üzdü. İslam, Müslümanları birleşmeye, birlik olmaya, cemaat olarak hareket etmeye davet ederken; bu günün Müslüman’ı alabildiğine bireysel hareket ediyor. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların, Allah’ın atıf yaptığı Kâbe’ye koşmaları, etrafında pervaneler gibi dönmeleri müthiş, dehşet bir olay. Ancak, bütün bu tavafların, duaların yalnızca kendi hesaplarına olması, Müslümanların geleceği adına endişe verici.</p>
<p>Yapılan duaları duyuyorsunuz, -zaten genelde din görevlileri tarafından yüksek sesle cemaate tekrar ettiriliyor- hep affolunma, arınma, cennet talepleri var. Müslüman bunları istemelidir elbette, ama Ümmet adına da bir duamız olması lazımken, ne yazık ki bu konuda, birkaç istisna hariç pek bir şey görmedim.</p>
<p>Hacerü&#8217;l-Esved’in başında birbirini itekleyen, ezen, hakaret edenler… Makam-ı İbrahim’e elini sürmek isterken, diğer insanlara eziyet edenler…  Tavaf devam ederken, tam da Tavaf’ın içinde namaz kılanlar… Otobüse binme telaşıyla bağrışanlar, kavga edenler… Bazen oturarak veya yatarak, geçiş yollarını daraltıp kardeşlerinin hakkına girenler… Elindeki çöpü, pervasızca istediği her yere atanlar…</p>
<p>Bu saydıklarım yalnızca Türk hacılar için geçerli değil tabii. Mesela, Hacerü&#8217;l-Esved’e en çok rağbet edenler ve insanlara bu konuda en çok eziyet edenler İran’lılar. Makam-ı İbrahim’in çevresinde hep Hindistanlı Müslümanları görebilirsiniz. Tavaf devam ederken namaz kılmaya çalışanlar genelde Afrikalı Müslümanlar.</p>
<p>Özellikle Arefe günüyle birlikte her taraf, bütün yollar çöp yığınına dönüyor. Çöp sorunundan şikâyet edip, daha sözü bitmeden elindekini yere atanları çok gördüm. Bütün bunlar ve daha saymak istemediğim diğerler olaylar. Hac’cın insanlara olgunluk katmasını beklerken karşılaştığım bu hadiseler, aslında küçük şeyler gibi görünmesine karşılık, Müslümanların birlik ve beraberliğini bozan, dahası onları birleştirme adına atılacak adımları engelleyen olaylar olarak aklımda kalanlar.</p>
<p>Sevr dağına tırmandım. Hanımın zoruyla, cebren de olsa çıktım. Bana kalsa iki tavaf fazla yapmayı yeğlerdim. Yol kenarında kimi küçük çalılar var. Baktım, üzerine çaput, poşet parçası bağlanmış. Hem bir tane değil. Birkaç tane gördüm. Burada da mı? Bu batıllık, şirk ne kadar yayılmış, nerelere ulaşmış demeden alamadım kendimi. Bazılarını söktük ağaçtan. Yol yapmaya çalışan adama, bunları kim bağlıyor dedim. Bir şeyler söyledi ama anlamadım. Gerek Sevr, gerekse Nur Dağı’na çıkanlar genelde Türkler ve uzak doğulular.</p>
<p>Genel anlamda, organizasyonda çok ciddi sıkıntılar var. Oteller temiz değil. Türsab’ın hacılara yaptığı otobüs, servis eziyeti çekilir gibi değil. Mekke şehirleşme açısından çok düşündürücü. Beş yıldızlı bir otelin hemen yanında harabe binalar görülüyor. Şehir içi yollar, trafik inanılmaz. İster istemez, Ümmü’l Kura’da -Şehirlerin anası- böyle olmamalı diyorsunuz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Bir duam var…</strong></p>
<p>Bu gün Müslümanların en büyük problemi ortak bir gündem etrafında çalışamamalarıdır. Bu gündemsizlik, kimi samimi çabaları da Ümmet adına boşa çıkarıyor. Altı milyon Müslüman’ın bir araya geldiği bir ortamda, Ümmet adına bir aksiyonun, bir düşüncenin, bir sinerjinin ortaya çıkmaması ne kadar üzücü. Müslümanların ve hatta insanlığın ortak problemleri ortada dururken, günden güne bu sıkıntılar artarken, bir Müslüman’ın yalnızca kendi hesabına cennet talep etmesi, af istemesi, arınmayı beklemesi ne kadar doğrudur? Her Müslüman, kendi zamanının Müslüman’ı olması gerekirken, anlatılanlar hep geçmişe dair şeyler. Eski güzel günlere olan özlem sık sık dile getiriliyor. Ancak, bahsi geçen günlere yeniden kavuşabilmek için neler yapılması gerektiği konusunda pek bir şey anlatılmıyor. “Bu gün, bu güneşin altında, ayakları yere basan bir Müslüman olarak ben ne yapıyorum, ne yapmalıyım?” diye düşünmek, düşündürtmek lazım. Meseller, kıssalar, menkıbeler üzerinden bir din anlatısının, bu kadar çok problemleri olan bir ümmete yararının olmadığı mevcut durumdan zaten belli oluyor.</p>
<p>Hac vesilesiyle bir araya gelen altı milyon Müslüman’ın içinde, sosyologlar vardır sanıyorum. Yine aynı şekilde, ekonomistler, sinemacılar, edebiyatçılar vardır. Bütün bu insanlar branşlarına göre ayrılıp, ümmetin ve insanlığın ortak problemleri adına çalışmadırlar. Çeşitli masalar oluşturarak, her bir masada bir konuyu enine boyuna irdeleyerek ortak bir sonuç bildirgesi yayınlamalılar ve ülkelerine bu kitapçıklarla dönmeliler. Ve o yıl, o gündem etrafında ülkelerindeki diğer meslektaşlarıyla çalışmalılar. Önümüzdeki yıl Hac’ca gelecekler, o yıl neler yapıldığına dair raporlarla gelmeliler. Bu çalışma hemen bütün alanlara yaygınlaştırılmalı. Ziraat mühendisleri bile toplanmalı. Ben inanıyorum ki, yalnızca bir toplanma, bir araya gelme bile olsa ortaya müthiş bir aksiyon, bir sinerji çıkar. Ve bu durum, ümmetin yeniden bir araya gelmesinde, toparlanmasında büyük bir adım olur, bir başlangıç olur.</p>
<p>Bunu kim yapacak? Hangi irade bu insanları bir araya toplayacak? Şu andaki mevcut Arap hükümetinin bu yapacak vizyonu yok. Zaten böyle bir istekleri, böyle bir dertleri de yok. Hac’ca gelen ve sokaklarda yatan binlerce insanı gördükten sonra, onlardan zaten bir şey beklemek abesle iştigal olur. Burunlarının dibindeki Afrika ülkeleri açlıkta kırılırken, hiçbir şey yapmayanlar, böyle bir düşünceye zaten sahip olamaz. Öyleyse kim yapacak? Öncelikli olarak düşünen insanlar buna önderlik edecek. Bu konuda yazacak, çizecek, konuşacak. Önce böyle bir gündem oluşacak. Bu işe asıl sahip çıkması gerekenler zorlanacak, sıkışacak ve adım atmak zorunda kalacak.</p>
<p>Bu yazdıklarımı, fırsat buldukça kafiledeki arkadaşlara anlattım. Kimi zaman çok heyecanlı, hararetli konuştuğumu söyleyenler oldu. Onlara şunu dedim; “Bu gün, başbakan bana bu konularda düşüncelerimi sorsa, ben ona da aynı heyecanla, aynı aşkla anlatırım. Evdeki çocuklarıma da aynı anlatırım, buraya köyden Hac yapmaya gelmiş amcaya da aynı anlatırım. Bu benim hayalim, bu benim duam.”</p>
<p><strong>İsraf…</strong></p>
<p>Beni en çok yaralayan konulardan bir tanesi de maalesef israfın çok olması. Bir yanda sokaklarda yatanlar veya fakir ülkelerde açlıktan ölen insanlar, diğer tarafta alabildiğine bir israf. Özellikle de yemek israfı hat safhada. İki çocuğundan birini tercih etmek zorunda kalan Somali’li annenin, Hac yapan bir Müslüman’ın bir günlük israfı, çöpe attığı kadar yiyeceği olsaydı, evladını yolda bırakmaz, ölüme terk etmezdi.</p>
<p>Daha acısı da var. Bir gün kafileden birine, kaç para harcadığını sordum. Yedi bin lira dedi. Yola çıkmadan önce de üç bin lira harcamış. Hediyeler almış. Türkiye’de eve bırakmış. Dönünce de Hac mevlidi yapacakmış. Ona kaç para gider dedim. Beş bin lira falan gider dedi. Toplam, on beş bin lira etti. Hac mevlidi yapma, ne gerek var dedim. Ben kahveye nasıl çıkarım, bana ne derler dedi. Çevrenizde fakir genç yok mu evlendirin, fakir öğrenci yok mu okutun dedim. Bu kadar paraya kaç kişinin hayatı kurtulur bilmiyordu. Anlatım. Anlamış mıdır? Bilmiyorum. Benim bu konuda düşüncelerimi bildikleri halde, bazıları beni Hac mevlidine çağıracağını söyledi. Çağırmayın, gelmem dedim. Gitmem. Böyle bir şeye alet olmam mümkün değil.</p>
<p>Hacıların, Arabistan’dan aldığı şeyleri de ibret için görmek lazım. Çoğu Çin malı. Üste para verseler alınmayacak şeyler. Ama neden böyle oluyor, insanların basireti mi bağlanıyor nedir? Alıyorlar.</p>
<p>Arafat’tayız. Vakfe bitmişti. Hemen karşı çadırımızda bir din görevlisi kafilesine nasihat ediyor. İslam’da ruhban sınıfı yoktur diyor. Birisi dua eder, diğerleri âmin der, böyle dua olmaz diyor. Dua içten olmalı, kalpten olmalı, samimi olmalı diyor. Turist gibi gezmeyin, alış-verişi bırakın, ibadet edin, ümmete dua edin diyor. O konuşuyor benim yüreğimin yağları eriyor. İsraf etmeyin diyor. Nafile Hac’ca gelmek için çeşitli yollara başvurup bir sürü para harcamayın. O paralarla fakir bir genci okutun, Allah size on tane nafile Hac sevabı verir diyor. Oh diyorum. Nihayet. Hamdolsun. Doğru söze ne denir.</p>
<p><strong>Kardeşlerimi gördüm…</strong></p>
<p>Bütün bunlardan sonra, bir de kardeşlerimi gördüm. Kimini gördüğümde ağlamak geldi içimden. Bazılarını görünce güldüm. Ama yeryüzünün kardeşleri toplandık, bir araya geldik. İyisiyle, kötüsüyle samimi bir Hac yaptık birlikte. Size onlardan selam getirdim; Afganistanlı Selahattin’den, Tayvanlı Feyaz’dan, Nijerli Abdülaziz’den, Makedonyalı Recep’den, Bulgaristanlı Hüseyin’den, Hindistanlı Abdurrahman’dan, Bosnalı İbrahim’den, İranlı Yusuf’dan, Kerküklü Halil’den selam getirdim.</p>
<p>Soranlara öyle diyorum; kardeşlerimi gördüm ve size onlardan selam getirdim. Bundan başka, hiçbir Müslüman Beyt’i görmeden ölmemeli bence. Mutlaka gitmeli, mutlaka görmeli.</p>
<p>Bütün yazdıklarım bir yana, bazı düşüncelerim de var ki, bunları ancak Müslümanlar bunları konuşacak olgunluğa erdiğinde söyleyebilirim. O güne kadar bende saklı kalacaklar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/kardeslerimizden-selam-getirdim/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

