<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Şehir Yazıları</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/harar/istanbul-yazilari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Feb 2012 22:09:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>KARDEŞLERİMİZDEN SELAM GETİRDİM</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/kardeslerimizden-selam-getirdim/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/kardeslerimizden-selam-getirdim/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 22:21:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AKİF HASAN KAYA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şehir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12751</guid>
		<description><![CDATA[İlk Heyecanlar… Medine: Hac mevsiminde, Hac farizamı yapmak üzere Hicaz’daydım. Öncesinde, kurayı bekleme heyecanı, kuranın çıkması; sonrasında hazırlık telaşı… Ve nihayet İzmir’den hareket. Uçağa gece bindik, Medine’ye sabaha karşı inik. Uçak inişe hazırlanırken, camdan Mescidi Nebi’yi gördüm. Yerden, gökyüzüne doğru yoğun bir ışık; bir şey görmenin imkânı yok ama biliyorsun ki, Mescidi Nebi oradadır. Otele [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İlk Heyecanlar…</strong></p>
<p>Medine: Hac mevsiminde, Hac farizamı yapmak <span id="more-12751"></span>üzere Hicaz’daydım. Öncesinde, kurayı bekleme heyecanı, kuranın çıkması; sonrasında hazırlık telaşı… Ve nihayet İzmir’den hareket.</p>
<p>Uçağa gece bindik, Medine’ye sabaha karşı inik. Uçak inişe hazırlanırken, camdan Mescidi Nebi’yi gördüm. Yerden, gökyüzüne doğru yoğun bir ışık; bir şey görmenin imkânı yok ama biliyorsun ki, Mescidi Nebi oradadır. Otele bavulları bırakır bırakmaz mescide koşuyoruz. Yanımda kafileden arkadaşlar.</p>
<p>Avluya girmeden, daha Bulut Mescidi’nin önündeyken görüyorum yeşil kubbeyi. Salâvatlar, Selatü selamlar… Hz. Peygamber’in huzuruna çıkacak olmanın heyecanı… Az sonra Selam kapısından giriyorum mescide. Sonrası; hep mescitte ve çevresinde, rüya gibi gelip geçiveren sekiz gün. Sonunda Mekke’ye hareket…</p>
<p>Mekke: Mekke’ye gidecek olmanın en önemli göstergesi; ihram. Çin malı otobüslerle zor bir yolculuktan sonra akşam saatlerinde Mekke’ye giriyoruz. Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra hemen Mescidi Haram’a hareket ediyoruz. Fotoğraflardan bildiğim, görüntülerini izleyip durduğum Beyt’e varıyorum nihayet.</p>
<p>Kâbe’yi görünce, içimde eksik bir şeyler tamamlanıyor, her şey yerli yerine oturuyor sanki. Yıllardır, böylesi eksikliklerle nasıl yaşamışım diye hayret ediyorum. Tavaf, say… Dualar…</p>
<p><strong>Sonrası…</strong></p>
<p>İlk izlenimlerim, hemen hemen herkeste uyanan ortalama hisler. İlk heyecanların sersemliğini üzerimden atıp, etrafa daha duru bakmaya başlayınca her şey birden farklılaşıverdi. Kimi zaman çok umutlandım. Yeryüzünün bütün kardeşleri toplanıp gelmişti işte. Ancak olması gerekenle mevcut arasındaki uçurum beni ürküttü. Müslümanların kendileriyle, inançlarıyla bu kader çeliştiğini görmek beni çok üzdü. İslam, Müslümanları birleşmeye, birlik olmaya, cemaat olarak hareket etmeye davet ederken; bu günün Müslüman’ı alabildiğine bireysel hareket ediyor. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların, Allah’ın atıf yaptığı Kâbe’ye koşmaları, etrafında pervaneler gibi dönmeleri müthiş, dehşet bir olay. Ancak, bütün bu tavafların, duaların yalnızca kendi hesaplarına olması, Müslümanların geleceği adına endişe verici.</p>
<p>Yapılan duaları duyuyorsunuz, -zaten genelde din görevlileri tarafından yüksek sesle cemaate tekrar ettiriliyor- hep affolunma, arınma, cennet talepleri var. Müslüman bunları istemelidir elbette, ama Ümmet adına da bir duamız olması lazımken, ne yazık ki bu konuda, birkaç istisna hariç pek bir şey görmedim.</p>
<p>Hacerü&#8217;l-Esved’in başında birbirini itekleyen, ezen, hakaret edenler… Makam-ı İbrahim’e elini sürmek isterken, diğer insanlara eziyet edenler…  Tavaf devam ederken, tam da Tavaf’ın içinde namaz kılanlar… Otobüse binme telaşıyla bağrışanlar, kavga edenler… Bazen oturarak veya yatarak, geçiş yollarını daraltıp kardeşlerinin hakkına girenler… Elindeki çöpü, pervasızca istediği her yere atanlar…</p>
<p>Bu saydıklarım yalnızca Türk hacılar için geçerli değil tabii. Mesela, Hacerü&#8217;l-Esved’e en çok rağbet edenler ve insanlara bu konuda en çok eziyet edenler İran’lılar. Makam-ı İbrahim’in çevresinde hep Hindistanlı Müslümanları görebilirsiniz. Tavaf devam ederken namaz kılmaya çalışanlar genelde Afrikalı Müslümanlar.</p>
<p>Özellikle Arefe günüyle birlikte her taraf, bütün yollar çöp yığınına dönüyor. Çöp sorunundan şikâyet edip, daha sözü bitmeden elindekini yere atanları çok gördüm. Bütün bunlar ve daha saymak istemediğim diğerler olaylar. Hac’cın insanlara olgunluk katmasını beklerken karşılaştığım bu hadiseler, aslında küçük şeyler gibi görünmesine karşılık, Müslümanların birlik ve beraberliğini bozan, dahası onları birleştirme adına atılacak adımları engelleyen olaylar olarak aklımda kalanlar.</p>
<p>Sevr dağına tırmandım. Hanımın zoruyla, cebren de olsa çıktım. Bana kalsa iki tavaf fazla yapmayı yeğlerdim. Yol kenarında kimi küçük çalılar var. Baktım, üzerine çaput, poşet parçası bağlanmış. Hem bir tane değil. Birkaç tane gördüm. Burada da mı? Bu batıllık, şirk ne kadar yayılmış, nerelere ulaşmış demeden alamadım kendimi. Bazılarını söktük ağaçtan. Yol yapmaya çalışan adama, bunları kim bağlıyor dedim. Bir şeyler söyledi ama anlamadım. Gerek Sevr, gerekse Nur Dağı’na çıkanlar genelde Türkler ve uzak doğulular.</p>
<p>Genel anlamda, organizasyonda çok ciddi sıkıntılar var. Oteller temiz değil. Türsab’ın hacılara yaptığı otobüs, servis eziyeti çekilir gibi değil. Mekke şehirleşme açısından çok düşündürücü. Beş yıldızlı bir otelin hemen yanında harabe binalar görülüyor. Şehir içi yollar, trafik inanılmaz. İster istemez, Ümmü’l Kura’da -Şehirlerin anası- böyle olmamalı diyorsunuz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Bir duam var…</strong></p>
<p>Bu gün Müslümanların en büyük problemi ortak bir gündem etrafında çalışamamalarıdır. Bu gündemsizlik, kimi samimi çabaları da Ümmet adına boşa çıkarıyor. Altı milyon Müslüman’ın bir araya geldiği bir ortamda, Ümmet adına bir aksiyonun, bir düşüncenin, bir sinerjinin ortaya çıkmaması ne kadar üzücü. Müslümanların ve hatta insanlığın ortak problemleri ortada dururken, günden güne bu sıkıntılar artarken, bir Müslüman’ın yalnızca kendi hesabına cennet talep etmesi, af istemesi, arınmayı beklemesi ne kadar doğrudur? Her Müslüman, kendi zamanının Müslüman’ı olması gerekirken, anlatılanlar hep geçmişe dair şeyler. Eski güzel günlere olan özlem sık sık dile getiriliyor. Ancak, bahsi geçen günlere yeniden kavuşabilmek için neler yapılması gerektiği konusunda pek bir şey anlatılmıyor. “Bu gün, bu güneşin altında, ayakları yere basan bir Müslüman olarak ben ne yapıyorum, ne yapmalıyım?” diye düşünmek, düşündürtmek lazım. Meseller, kıssalar, menkıbeler üzerinden bir din anlatısının, bu kadar çok problemleri olan bir ümmete yararının olmadığı mevcut durumdan zaten belli oluyor.</p>
<p>Hac vesilesiyle bir araya gelen altı milyon Müslüman’ın içinde, sosyologlar vardır sanıyorum. Yine aynı şekilde, ekonomistler, sinemacılar, edebiyatçılar vardır. Bütün bu insanlar branşlarına göre ayrılıp, ümmetin ve insanlığın ortak problemleri adına çalışmadırlar. Çeşitli masalar oluşturarak, her bir masada bir konuyu enine boyuna irdeleyerek ortak bir sonuç bildirgesi yayınlamalılar ve ülkelerine bu kitapçıklarla dönmeliler. Ve o yıl, o gündem etrafında ülkelerindeki diğer meslektaşlarıyla çalışmalılar. Önümüzdeki yıl Hac’ca gelecekler, o yıl neler yapıldığına dair raporlarla gelmeliler. Bu çalışma hemen bütün alanlara yaygınlaştırılmalı. Ziraat mühendisleri bile toplanmalı. Ben inanıyorum ki, yalnızca bir toplanma, bir araya gelme bile olsa ortaya müthiş bir aksiyon, bir sinerji çıkar. Ve bu durum, ümmetin yeniden bir araya gelmesinde, toparlanmasında büyük bir adım olur, bir başlangıç olur.</p>
<p>Bunu kim yapacak? Hangi irade bu insanları bir araya toplayacak? Şu andaki mevcut Arap hükümetinin bu yapacak vizyonu yok. Zaten böyle bir istekleri, böyle bir dertleri de yok. Hac’ca gelen ve sokaklarda yatan binlerce insanı gördükten sonra, onlardan zaten bir şey beklemek abesle iştigal olur. Burunlarının dibindeki Afrika ülkeleri açlıkta kırılırken, hiçbir şey yapmayanlar, böyle bir düşünceye zaten sahip olamaz. Öyleyse kim yapacak? Öncelikli olarak düşünen insanlar buna önderlik edecek. Bu konuda yazacak, çizecek, konuşacak. Önce böyle bir gündem oluşacak. Bu işe asıl sahip çıkması gerekenler zorlanacak, sıkışacak ve adım atmak zorunda kalacak.</p>
<p>Bu yazdıklarımı, fırsat buldukça kafiledeki arkadaşlara anlattım. Kimi zaman çok heyecanlı, hararetli konuştuğumu söyleyenler oldu. Onlara şunu dedim; “Bu gün, başbakan bana bu konularda düşüncelerimi sorsa, ben ona da aynı heyecanla, aynı aşkla anlatırım. Evdeki çocuklarıma da aynı anlatırım, buraya köyden Hac yapmaya gelmiş amcaya da aynı anlatırım. Bu benim hayalim, bu benim duam.”</p>
<p><strong>İsraf…</strong></p>
<p>Beni en çok yaralayan konulardan bir tanesi de maalesef israfın çok olması. Bir yanda sokaklarda yatanlar veya fakir ülkelerde açlıktan ölen insanlar, diğer tarafta alabildiğine bir israf. Özellikle de yemek israfı hat safhada. İki çocuğundan birini tercih etmek zorunda kalan Somali’li annenin, Hac yapan bir Müslüman’ın bir günlük israfı, çöpe attığı kadar yiyeceği olsaydı, evladını yolda bırakmaz, ölüme terk etmezdi.</p>
<p>Daha acısı da var. Bir gün kafileden birine, kaç para harcadığını sordum. Yedi bin lira dedi. Yola çıkmadan önce de üç bin lira harcamış. Hediyeler almış. Türkiye’de eve bırakmış. Dönünce de Hac mevlidi yapacakmış. Ona kaç para gider dedim. Beş bin lira falan gider dedi. Toplam, on beş bin lira etti. Hac mevlidi yapma, ne gerek var dedim. Ben kahveye nasıl çıkarım, bana ne derler dedi. Çevrenizde fakir genç yok mu evlendirin, fakir öğrenci yok mu okutun dedim. Bu kadar paraya kaç kişinin hayatı kurtulur bilmiyordu. Anlatım. Anlamış mıdır? Bilmiyorum. Benim bu konuda düşüncelerimi bildikleri halde, bazıları beni Hac mevlidine çağıracağını söyledi. Çağırmayın, gelmem dedim. Gitmem. Böyle bir şeye alet olmam mümkün değil.</p>
<p>Hacıların, Arabistan’dan aldığı şeyleri de ibret için görmek lazım. Çoğu Çin malı. Üste para verseler alınmayacak şeyler. Ama neden böyle oluyor, insanların basireti mi bağlanıyor nedir? Alıyorlar.</p>
<p>Arafat’tayız. Vakfe bitmişti. Hemen karşı çadırımızda bir din görevlisi kafilesine nasihat ediyor. İslam’da ruhban sınıfı yoktur diyor. Birisi dua eder, diğerleri âmin der, böyle dua olmaz diyor. Dua içten olmalı, kalpten olmalı, samimi olmalı diyor. Turist gibi gezmeyin, alış-verişi bırakın, ibadet edin, ümmete dua edin diyor. O konuşuyor benim yüreğimin yağları eriyor. İsraf etmeyin diyor. Nafile Hac’ca gelmek için çeşitli yollara başvurup bir sürü para harcamayın. O paralarla fakir bir genci okutun, Allah size on tane nafile Hac sevabı verir diyor. Oh diyorum. Nihayet. Hamdolsun. Doğru söze ne denir.</p>
<p><strong>Kardeşlerimi gördüm…</strong></p>
<p>Bütün bunlardan sonra, bir de kardeşlerimi gördüm. Kimini gördüğümde ağlamak geldi içimden. Bazılarını görünce güldüm. Ama yeryüzünün kardeşleri toplandık, bir araya geldik. İyisiyle, kötüsüyle samimi bir Hac yaptık birlikte. Size onlardan selam getirdim; Afganistanlı Selahattin’den, Tayvanlı Feyaz’dan, Nijerli Abdülaziz’den, Makedonyalı Recep’den, Bulgaristanlı Hüseyin’den, Hindistanlı Abdurrahman’dan, Bosnalı İbrahim’den, İranlı Yusuf’dan, Kerküklü Halil’den selam getirdim.</p>
<p>Soranlara öyle diyorum; kardeşlerimi gördüm ve size onlardan selam getirdim. Bundan başka, hiçbir Müslüman Beyt’i görmeden ölmemeli bence. Mutlaka gitmeli, mutlaka görmeli.</p>
<p>Bütün yazdıklarım bir yana, bazı düşüncelerim de var ki, bunları ancak Müslümanlar bunları konuşacak olgunluğa erdiğinde söyleyebilirim. O güne kadar bende saklı kalacaklar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/akifhasankaya/kardeslerimizden-selam-getirdim/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DOĞU NOTLARI: MALATYA, ANTEP, URFA&#8230;</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/dogu-notlari-malatya-antep-urfa/2011/10/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/dogu-notlari-malatya-antep-urfa/2011/10/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Sep 2011 22:28:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MUHAMMET ENES TOPGÜL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şehir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11868</guid>
		<description><![CDATA[Biraz uzaklaştım İstanbul’dan yine. Hem özlemek hem de onun, üzerimdeki yorgunluğunu bir nebze olsun atabilmek için. İzmir’den, Malatya’ya geçtim. Ardından da Antep ve Urfa’yı ziyaret etme imkanı buldum. İstanbul’dan on yedi gün ayrı kalmışım. Sanki üç-beş ay gibi geçti günler. İstanbul bende ne zamandır sabite halini aldı bilmiyorum. Ama her bir geziden sonra İstanbul’a daha [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Biraz uzaklaştım İstanbul’dan yine. Hem özlemek hem de onun, <span id="more-11868"></span>üzerimdeki yorgunluğunu bir nebze olsun atabilmek için. İzmir’den, Malatya’ya geçtim. Ardından da Antep ve Urfa’yı ziyaret etme imkanı buldum. İstanbul’dan on yedi gün ayrı kalmışım. Sanki üç-beş ay gibi geçti günler. İstanbul bende ne zamandır sabite halini aldı bilmiyorum. Ama her bir geziden sonra İstanbul’a daha bir sıkı tutunuyorum. Halbuki Anadolu, özellikle de Doğu ne kadar güzel; hem insanı hem de görülmesi gereken yerleri ile…</p>
<p>Malatya yine gelişmiş, değişmiş maddî olarak. Ne zaman gelsem bir farklılık görebiliyorum şehirde. Dört sene olmuş buralara gelmeyeli. Eski belediye binasının yerinde yeller esiyor. Bir gecede yıkmışlar denilene bakılırsa. Yenisine ise bazı tartışmalar olsa da taşınılmış sonunda. Mimar Ahmet Vefik Alp’in projesi idi bu yapı. Yukarıdan bakınca üç hilal şeklinde diye sürüncemede kalmıştı inşaat bir süre. Ak Partili belediye taşınmamıştı. Ama ısrar edilmemiş hatada.</p>
<p>Yeni (Teze) Cami’yi tadilâttan sonra görmüştüm zaten. Çevre düzenlemesi ile biraz daha oturmuş. Belediye otobüsleri yenilenmiş, yollar güzelleşmiş. Özellikle de şehrin az dışına yapılan büyük siteler ilgi çekici. Sürekli olarak sağa ve sola genişliyor şehir. Tüm bunlara rağmen şehirde bir şeyler eksik gibi. Şehrin bu kadar süratli gelişmesi sanki dinî telakkîleri zedelemiş gibi. Öte yandan şehrin manevî dokusu sanki Somuncu Baba ile eski Malatya’daki bazı ziyaretlere hasredilmiş. Burada eş-dost ziyaretlerine bayağı vakit ayırdık. Göremediğim için üzüldüğüm iki insanın ilki oldukça rahatsız olan Cercis Dayı, ikincisi ise il dışında olduğu için göremediğim Muharrem Amca. Muharrem Keçeli 1960’tan beri aynı dükkanda sahaflık yapıyor. Kendisiyle tanışalı sanırım 8-10 sene oldu. Keşke dükkanına girip onun sessiz bakışları eşliğinde birkaç kitap alabilseydim… Eski Malatya’ya (Battalgazi) da gittik, Selçuklu yapısı olan Ulu Cami’yi, yeni restore edilen Kervansaray’ı ve diğer bazı mekanları ziyaret ettik. Buranın belediye faaliyetleri merkezden daha iyi kanaatimce. Merkezdeki pek çok tanıdığın şahitlikleri de bu yönde.</p>
<p>Bazı günleri de çevre illere ayırma imkânımız oldu. Ne zamandır görmeyi istediğim ama bir türlü yolumu düşüremediğim bir şehirdi Antep. Bu sefer Antep ve Urfa’ya iki gün tahsis ederek bu özleme son vermek nasip oldu. Antep tahminimin çok üzerinde bir şehir. Hem modern görüntüsü hem de neredeyse her sokak arasında yaşayan tarihi ve nezih bir surette temaşâya açılan klasik yapıları ile oldukça ilgi çekici bir sentez. Şehir düzenli, temiz. Savaş müzesi, mutfak müzesi, kalesi, bakırcılar çarşısı, baharatlar, yemekler, katmer (ama Zekeriya Usta’nın elinden yenilmesi gerek), zahter, meyan ve böğürtlen şerbetleri, güler yüzlü esnafı, bu şehrin ilk anda akla gelenleri. Antep’te dünyanın en büyük mozaik müzesinin açılışı da biz orada iken Başbakan tarafından yapıldı. Benim ilgimi en çok çeken şey ise, -görebildiğim kadarıyla- tarihi yapıların neredeyse tamamının restore edilmiş olması. Bu noktada hem vakıflar müdürlüğünü hem de yerel belediyeleri tebrik etmek gerek. Sanırım bu şehri seven insanlar güzel bir el birliği içerisindeler. Her sokak arasında tarih var. Daha doğrusu Antep, ruhu diri olan bir şehir. Bir gün yetmiyor bu şehre ama vakit dar. Yine de geceyi Antep’te geçiriyoruz. Ertesi sabah ise hedef Urfa.</p>
<p>Antep’ten ne kadar uzaklaştığımı hatırlamıyorum ama dikkatimi Halfeti tabelası çekti. Sonuçta yapmam gereken sadece direksiyonu sağ tarafa kırmaktı. İyi ki öyle yapmışım. Her ne kadar Urfa’ya varışımız 2 saat kadar gecikse de burayı görmek her şeye değdi. Sanki çöl ortasında bir vaha Eski Halfeti. Baraj gölü altında kalmış pek çok şey. Bu durum ise turizm açısından istediği tanıtımı bir türlü yapamayan Halfeti’ye çekmiş dikkatleri. Sağlı sollu sürekli olarak fıstık bahçeleri uzun süre devam etti yol boyu. Ancak yine de belirgin bir kuraklık ve sıcaklık var. Eski Halfeti’ye yukarıdan bakınca ilk anda şaşırıyor insan. Bir an Çeşme veya Alanya’da hissediyor kendisini. Ufak bir kasaba görüntüsüne sahip olan mekan, baraj suları üzerinde tur yapan teknelerle renklenmiş. Su altında kalan bir köy, uzaktan görünen minaresi… Yol Urfa’ya uzuyor.</p>
<p>Şanlıurfa’ya bundan önceki gelişim 21 sene öncesindeydi. Hatırımda kalanlar ise sadece Balıklı Göl ve yolda yaptığımız araba kazası. Şimdi ise daha dikkatliyim şehre karşı. Ziyaret yerlerinin nezaheti ve nezafeti ile şehrin durumunun örtüşmediğini hemen belirtmek gerek. Şehrin durumunu, bu anlamda Mısır’ın bazı bölgelerine benzettim hemen (mesela Nasr bölgesi). Buna rağmen etkileyici ve manen huzur veren bir şehir burası. Ben Eyüp Peygamber’in sabrına ve İbrahim Peygamber’in tevekkülüne bir kez daha talip oldum bu şehirde. Özellikle Urfa Kalesi’nin tepesinden şehre bakarken, -belki de- yegane yeşilliğin Halîlu’r-Rahmân bölgesinde olduğunu fark ettim. Yani bazı insanlar için ateşler gül bahçesi olduğu gibi, yine o insanlar gönüllerinin huzuru binlerce yıl sonrasında dahi hissedilebiliyor. Asıl halinin M.Ö. 9500’lü yıllarda inşâ edildiği düşünülen kalenin aşağıya inişi oldukça ibretâmiz. Bitmeyen bir labirent. Zaman zaman daralan, zaman zaman genişleyen ama her haliyle taş taş yontulduğunu haykıran muazzam bir tünel. Tabii ki Urfa’ya gelince buranın olmazsa olmazlarından da imkan ölçüsünde istifade ettik. Yemekleri, çarşısı, isotu, mırrası, ziyaretgâhları, kalesi ile bu şehir şimdiden yine davet ediyor beni.</p>
<p>Buraya havayolu ile gelmiş olsam da, Malatya-Antep-Urfa arasında toplam 10-12 saat kadar direksiyon salladım tahminen ve oldukça yoruldum. Araba ile yolculuk her zaman tercihimdir her şeye rağmen, özellikle de gece yolculuğu. Yolların sakinliği, incelip uzayışları ve yarenliği çok güzel. Ve bitiyor bu günler işte. Ne zaman yeniden nasip olacağını kestirmek de zor. Yollar İstanbul’a mı çıkıyor hep? Her adımın sonu bu güzel, nazlı şehre mi varıyor?</p>
<p><strong>(7-13 Eylül 2011) </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/dogu-notlari-malatya-antep-urfa/2011/10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR ŞEHR-İ ŞİİR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/semihakavak/bir-sehr-i-siir/2011/09/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/semihakavak/bir-sehr-i-siir/2011/09/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Sep 2011 06:30:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SEMİHA KAVAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şehir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11567</guid>
		<description><![CDATA[“Çıkalım sayd ü şikâre Çatarız belki o yâre” Eski bir İstanbul şarkısındaki gibi eskinin seyrine çıkmak özlemi zaman zaman hasıl olur. Belki de hakkında en çok yazılıp, söylenen bir şehir olmuştur hep İstanbul. Toynbee “geleceğin dünya şehri” olarak tanımlamıştı onu. İnsanı, doğası, tarihi dokusuyla bütün zamanların tanımlamalarının daima yetersiz kaldığı/kalacağı şehirdir. “Eskilerin deyimiyle “şerefü’l-mekân bi’l-mekin”. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Çıkalım sayd ü şikâre<br />
Çatarız belki o yâre”</em></p>
<p>Eski bir İstanbul şarkısındaki gibi eskinin seyrine çıkmak özlemi zaman zaman hasıl olur.</p>
<p>Belki de hakkında en çok yazılıp, söylenen bir şehir olmuştur hep İstanbul.</p>
<p>Toynbee “geleceğin dünya şehri” olarak tanımlamıştı onu.</p>
<p>İnsanı, doğası, tarihi dokusuyla bütün zamanların tanımlamalarının daima yetersiz <span id="more-11567"></span>kaldığı/kalacağı şehirdir. “Eskilerin deyimiyle “şerefü’l-mekân bi’l-mekin”. “Bir beldenin kıymet ve şerefi orada oturanlara bağlı”dır.</p>
<p>İstanbul’da zamanda ve mekânda büyük emeği olan şahsiyetlerin izlerini her yanda görebilmek mümkün.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/08/1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-11570" title="1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/08/1.jpg" alt="" width="209" height="241" /></a>Osmanlı, Türk ve Avrupalı mimarlarla yardımlaşarak şehri güzelleştirme çabasına gitmiş, Türkler, Boğaziçi kültürünün oluşmasında suyla uyum sağlayan yalıları, kayıkları, sandalları, çeşmeleri, şadırvanları ile kültürün gelişmesine büyük katkıda bulunmuşlardır.</p>
<p>Pek çok ressam ve minyatür sanatçısı da şehri eserlerinde işleyip canlı tutulmasını sağlamışlar. Coğrafî konumu,  ticarî ve kültürel özellikleri dolayısıyla Bizans ve Osmanlı dönemlerinde Doğu ve Batı dünyasının geçişlerini sağlayıp tanışmalarına vesile olan nokta olması sebebiyle de ayrıcalıklıdır İstanbul.</p>
<p>Tarihler boyunca camiler, kiliseler, sinagoglar bu şehrin ikliminde dinî ve kültürel değerleriyle birlikte varlıklarını sürdürmüşlerdir. Halen de sürdürmektedirler.</p>
<p>Asırlardır farklı dil ve dinlerden insanları misafir etmiş, ruhunu tüm güzellikleriyle paylaşmış olan bu “hayat dolu” şehrin dokusunun daima canlı kalabilmesi için bugünün insanları, modern çağın bütün keşmekeşi ve dağdağasına rağmen, eskilerin yaşattığı lezzetleri çocuklarına taşıma arzusunu içlerinde ne kadar hissediyorlar acaba?</p>
<p>Belki de şehrin içinde yaşayanlardan çok şehrin dışından gelenler bunu daha iyi görüp farkedebiliyorlardır.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/08/2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-11571" title="2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/08/2.jpg" alt="" width="265" height="190" /></a>Bazen bir vapur güvertesinden Boğaz’ı seyre dalarken, bazen en yüksek bir tepeden temaşa ederken zamana sığdırabilmek zordur İstanbul’u…</p>
<p>Hayatın inceliklerini, zarafetini yaşatır, yaşatırken düşündürür…</p>
<p>Şairane bir perspektife sahip olan Galata Kulesi Haliç ağzının en güzel görülebildiği yerlerden biridir.</p>
<p>Eyüp her zaman geleneksel kültürün vazgeçilmez konaklama yerlerinden biri olarak mistik havasını, Fatih dinî dokusunu muhafaza etmiştir.</p>
<p>Rumeli yakasında Gümüşsuyu ve Yıldız Parkı, karşıda Fethi Paşa Korusu, Kandilli’de Hidiv Kasrı ve Beykoz koruları en çok ziyaret ettiğimiz yerlerden yalnızca birkaçı.</p>
<p>İstanbul’da çok fazla gerilere gitmeden dahi, eski sokaklar ve bir zamanların cumbalı, ahşap evlerinden, o eski dokudan pek eser kalmadı artık. Tek bir tanesine rastladığımızda dahi durup seyre daldığımız anlar çok olmuştur.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/08/31.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11573" title="3" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/08/31-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Suriçi’nde tek tük Süleymaniye konakları, Eyüp, Üsküdar ve Sultanahmet’te, eski Türk evlerinin izlerine rastlamak mümkün. Boğaziçi’nde Çengelköy, Kandilli tarafları ile, Göksu civarındaki eski sokaklar ve evler her zaman görülmeye değer güzellikte.</p>
<p>Mesela evlerin süslemelerinde kültürümüzde sözlü kaynaklara ne kadar değer verildiği hemen gözümüze çarpabilir.</p>
<p>Mânidar sözler, hemen hemen her yerde duvarlarda levhalara, kapı girişleri gibi yerlere estetik bir değer kazandırılarak yazılıp, asılmış.</p>
<p><strong>Musikî</strong></p>
<p>Eski İstanbul’da yaşayan ve bilinen bir musikîden söz edilir her zaman. Bizim toplumumuzda musikînin ayrı bir yeri ve önemi vardır.</p>
<p>Musikîye olan aşinalığımızın izlerini de dinî, cami ve tekke musikîsi olarak ayrı safhalarda görebilmek mümkündür.</p>
<p>Özellikle Ramazan ayında teravih sonrası fasılları halk arasında sıklıkla yapılan faaliyetlerden biri olmuştur.</p>
<p>O dönemdeki uygulamaların günümüzde de farklı şekillerde halen devamlılığını koruduğunu görmekteyiz. Bu da Ramazan ve Musikî  kültürümüzün yokolmadığına işarettir.</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-11574" title="4" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/08/4-300x208.jpg" alt="" width="300" height="208" /></p>
<p>Artık büyük bir metropol haline dönüşen İstanbul için de, tarihler boyunca durmadan değişim ve gelişim bir zorunluluktur. Bütün sahip olduğu tarihî mirası ile İstanbul gelecek tarihin de kültür terkibidir.</p>
<p>Her gün binlerce hüznün, binlerce neşenin ve umudun yaşandığı bir şehirdir İstanbul.</p>
<p>Kadimdir bilgeliği, bildirmeye çalışmazsınız, bilir. Onunla aynı zaman ve mekânsınızdır.</p>
<p>Yüreğinde hep bir tevazu gizlidir İstanbul’un… Yalnızca temaşa edilmekle kalınmaz, onun gizemine ermek, sırrını kavramak gelir ardından.</p>
<p>Şairin dediği gibi, asırlık gölgeler altında;</p>
<p><em>“İnce bir yağmur altında gezeceksin bu şehri.</em><em><br />
</em><em> Ama yine de bin yıllık gölgeler düşecek üzerine.</em><em><br />
</em><em> Siyah beyaz bir fotoğraf gibi duran bu ıslak sokaklarda, su gibi akacaksın.</em><em><br />
</em><em> Kalbinin ritmini şehrinkine uyarlayıp yürüyeceksin.”</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>(Mocca 2011)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/semihakavak/bir-sehr-i-siir/2011/09/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BEKLENEN GÜN YA DA BİR İFTARIN HİKAYESİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/kamildoruk/beklenen-gun/2011/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/kamildoruk/beklenen-gun/2011/08/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Aug 2011 22:25:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>KAMİL DORUK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şehir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Kekeç]]></category>
		<category><![CDATA[Atilla Bayramoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Erhan Zorba]]></category>
		<category><![CDATA[Fuat Susuz]]></category>
		<category><![CDATA[iftar]]></category>
		<category><![CDATA[Kamil Doruk]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Ocaktan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Karaalioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Necat Çavuş]]></category>
		<category><![CDATA[Nurettin Özlük]]></category>
		<category><![CDATA[Nurettin Yaşar]]></category>
		<category><![CDATA[ömer lekesiz]]></category>
		<category><![CDATA[Salih Tuna]]></category>
		<category><![CDATA[Sıtkı Caney]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdettin Yiğitcan]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Ziya Cömert]]></category>
		<category><![CDATA[Zeki Ertürk.]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11594</guid>
		<description><![CDATA[(Laleli’den Esenler’e esen, çeyrek asırlık kurufasulye esintisi) (kurufasulye makâmesi) 17 ağustos 2011 (17 ramazan 1432/04 ağustos 1427) cıharşanba günü, beklenen gün gelip çatdı. beklenen gün, deyimi, medya/basım-yayım denen nev zuhur-i garibe-i hilkat’den sıçrayan, eşeği yaldızlamak gibi, tabiiyi gayr-i tabiiye dönüştürme bulaşıklığından ibaret. tilivizyon ekranlarında saatlerce bitmeyen “son dakika” ve “flaş flaş…” lar gibi… işbu tahririn [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(Laleli’den Esenler’e esen, çeyrek asırlık kurufasulye esintisi)</p>
<p>(kurufasulye makâmesi)</p>
<p>17 ağustos 2011 (17 ramazan 1432/04 ağustos 1427) cıharşanba günü, beklenen gün gelip çatdı.</p>
<p>beklenen gün, deyimi, medya/basım-yayım denen nev zuhur-i garibe-i hilkat’den sıçrayan, eşeği yaldızlamak gibi, tabiiyi gayr-i tabiiye dönüştürme bulaşıklığından ibaret. tilivizyon ekranlarında saatlerce bitmeyen “son dakika” <span id="more-11594"></span>ve “flaş flaş…” lar gibi… işbu tahririn tabii başlığı: beklenen akşam. ancak, ifadeyi ışıkdan, flaşlıkdan/gözalıcı-parlaklıkdan, yaldızdan mahrum etmemek (gayr-i şuuri) hiss-i tabiisi neticesinde, böyle denile… ancak; bu bulaşıklıkdan bile-bile kurtulmamak niye, deyu bir sual zuhur ider ise, çalıyı dolanıb puan almak gayesiyle, derim ki: gün, zaman kavramına aynalık etmede tercih edilse, isabetlidir. akşam ile zaman kelimesinin yan-yana durması, pek şık kaçmıyor. zaman akşamdan kaçar; çünki, akşam, zamana zevali/zamanın zevalini çığırışdırır. anlatacağımız mevzu ise, çeyrek asırdan artık bir zaman dilimini/vakti mündemic…</p>
<p>tam burada ikinci ‘ancak’a gelirsek: bu kadar uzun bir zaman sözkonusu ise, zeval ve dolayısıyle akşam, kendiliğinden gelip sofranın baş köşesine kurulmaz mı? buna itiraz, pek mümkin görünmüyor /ise: aristo haklı değil: bir şey hem A, hem B olabilir; hemi de aynı anda!..</p>
<p>bu kadar gevezelik (ve zeka fiyakası/akıl-akıl gel flaş-flaşa takıl zevzekliği) yetdi ise, gelelim beklenen günün zevaline/ikindi sonrasına, deyecekken, deyemeyorum, çünki, bekleneni atlayıp günü dahi tek yüzlü/turasız pula / kel aynağa çevirme dolusuna tutulmak diye buna denir, herhalde…</p>
<p>*</p>
<p>anlatacaklarımı düşününce, osman harîrî’nin makâmat’ı gelip gelip zihnimi tokatlayor (aslında okşayor da, edebi okşamanın arifan nezdinde ma’nası, tokatdır). hani o, makamelerinden birine başlarken, zaman zaman hâris hemmam’a dedirtir:</p>
<p>«yarı aydınlık yarı karanlık bir geceyi kûfe’de, sabaha kadar sohbetle geçirmişdim. ay, gümüş bir gerdanlık gibi duruyordu. arkadaşlarım da hep edebiyat âşığı kimselerdi. sahban’ı unutturacak kadar düzgün ve güzel konuşuyorlardı. kendilerinden faideli şeyler öğrenilir, arkadaşlıkları arzu olunurdu. insan onlara karşı usanç değil, sevgi hissederdi. ay kayboluncaya, uyku gözümüzde tütünceye konuşup durduk&#8230;» (kûfiyye makamesi)</p>
<p>işte bana bunu hatırlatacak meclisin oluşması için, müdavim/muhib hatırlanması katkısında bulundum, kıyıdan/köşeden, bir haftalık hazırlık devresinde, fikri ortaya atıp tatbik eden yusuf ziya beğefendiye.</p>
<p>sonunda beklenen akşam gelip çatdı. teklif-i meclis yusuf ziya beğ ve yanında sinema üstadı ve mahallenin doğrucu davudluğuna soyunacak kadar helal süt emmiş insan evladından ve muharriran-ı mevkute-i yevmiden salih beğefendi ile, iftar çadırına doğru yola revan olduk.</p>
<p>forum istanbul nam mahalden geçer iken, perde-i muhayyilemde yine aynı temsil: fokur-fokur-istanbul.</p>
<p>esenler’deki şehirlerarası otobüs garajındaki tuhaf mescidin önünden, enkara’dan bu meclis-i mahsus hatırı için icabet edib yorulmağı göze almış, hatırşinas şâir-i rakîk sıtkı beğefendiyi kafilemize ilhak edib, yaklaştığımız iftar meclisinin hususiyeti şu meyanda idi kim:</p>
<p>her kim, aşçılıkdan gazeteciliğe, köşe yazarlığından şairliğe elinden bir şeyin kurtulamadığı vahidüddin beğefendinin, çeyrek asır evvelinde, laleli’deki aşevi dükkanına uğramışlardan.. el’ân hayatda ve erişilebilir ve erişebilir yerde bulunanlardan ise, bunların buluşması&#8230;</p>
<p>buluşup, vahidüddin ustanın, o dillere destan, bildiğimiz klasik (kuru fasulye için, işbu ‘klasik’ nitelemesi/çeşitlemesi, bendenize değil, yusuf ziya beğefendiye aitdir), ya’ni sulu kuru fasulye yemeğinden, çeyrek asır evvelki gibi (amma, şimdi, eski toprak baba-delikanlılar olarak) birlikde yemek&#8230;</p>
<p>her ne kadar, girişinde, esenler belediyesi şehir parkı yazsa da, mücavir meskunların, beşyüzevlerlilerden küçükköylülere ve gaziosmanpaşalılara, “adaparkı” diye adlandırdıkları parkın içinde bulunan şark sofra çadırının hududu dahiline duhul eylediğimizde, akşam ezanı okunmasına, ya’ni (bilmeyenler için:) iftara, ya’ni (bilmeyenler için:) oruç açmağa (oruç ne demek, bilmeyenleri ta’y etmez isem, okumağı bırakacaksınız, biliyorum. neler de bilirmişim!) çeyrek saat kalmış idi.</p>
<p>kalmış idi de, salih beğefendi, ahmed beğefendinin, kendileri arz-ı endam idene dek, günahını alayazdı: yok burayı bulamazmış; yok, çünkim bulmak istemezmiş gibi konuşayazmış (tilifonda); yok tek kollu kahramanlığını bahane edebilir imişmiş&#8230; (ancak, tek kollu kahraman, muhterem kolu ve olanca haşmetiyle belirince, tevbe istiğfar yoluna koyulmak mecburiyetinde kaldı&#8230;)</p>
<p>*</p>
<p>vahidüddin usta, üç gündür, bu güne/akşama/iftara hazırlık için, kuru fasulye yiyormuş. –beraberinde komşuları da.– çünki, artık aşçılık günleri hayli geride kaldığından, ha deyince kaliteli, ağızda eriyecek fasulyenin adresini bulmak kolaycacık değil. ikiyüz-üçyüz gram, tek pişirimlik ala-ala, nihayet bu akşama hazırladığı fasulyeyi bulmuş.</p>
<p>evet, taze kırmızı biberli ve orta karar sulu mübarek kuru fasulye, vahidüddin usta elyapımı olarak bizi istikbal ediyor. ediyor da, kafa şişiren ney faslına, salih beğ bozuluyor: nedir bu kardeşim&#8230;</p>
<p>necat beğefendi adını koyuyor: insanlar yemek ile vahdet-i vücud olurken&#8230;</p>
<p>ben de, çok lazımmış gibi, arifanın arasında bulunmaklığımı unudup, kendimi kurufasulye gibi nimetden sayıp, dipnot israf ediyorum: vahdet-i fasuli oluyorken&#8230;</p>
<p>—insan kişi, oruçlu iken tahrire kalkışırsa, işte böyle, sırayı şaşırır, hâzirûnun omuzları üzerinden atlayıp, cork diye kuru fasulye tenceresine düşer…—</p>
<p>efendim, kuru fasulye tabaklara gelmeden, kimler ile yüzyüze geldik, müşerref olduk&#8230;</p>
<p>buraya kadar zikretdiğim iki isminkinden başlayıp, bölge bölge (bilebildiğim kadarıyle) gider isek: karadeniz eşrafı: fuad beğ (her ne zaman görüş alanıma girse, o meclisde kendimi biraderimin evinde, ev sahibi gibi rahat hissederim: dünya yansa hasırım yanmaz), attila beğ (mesai arkadaşlığımız günlerinde, bir ricam ile bizzat ve candan ilgilenişini unutamam), ihsan beğ (ev sahibliğinden komşuluğa, arada bir çık görün cancağızımlardan), mustafa beğ (merdübanda sudan bahane ile fırça), ömer beğ (müdirimi, facebook zorlaması ile dürtdüğüm için, nasıl estağfirullah diyeceğimi, hâlâ kara-kara düşünüp duruyorum); doğu anadolu/kürdistan tarafları: nureddin beğ (sıdıka batu han’da sıtkımız sıyrılça, moral kadehinden kana kana içerdik.. eğer ki yakalayabilir isek), erhan beğ (geçen sene beni sırtlayıp başakşehir’e atacak kadar insaniyet ve dostluk mezhebinde vüs’at sahibi); malatya – elaziz – mardin sülalesinden (triosu veya üçlemesi demekden ehvendir): nureddin beğ (dost edindiklerini, suyunu çıkarmadan bırakmaz; ya’ni, yanında kuraklık çekmezsiniz, rahatça hacca bile yayan revan olabilirsiniz, yanınızda ise), necat beğ (amerika’yı dahi okşayacak kadar gönlü geniş, diyeyim, arifan anlasın), sıtkı beğ (husisi izahata konu), zeki beğ (ilk görmemiş olabilirim, amma, enkara bürokrasisinin türbe yeşili zulmüne maruz kalmışlardan), ahmet beğ (buraya gelmeden birkaç saat önce, ekranda, arkasından değil, yüzüne karşı söylendim: hemi sakal hemi kravat ne oli!!! ekranda, karşısındaki dilberden çevirip, yüzüme bakmadı amma, burada iki cüğarasını çarpdım); konyanın batısından balkanlara, müteferrik: esbak-ı meb’usandan mehmed beğ (yeni devir ve arap-fars’dan mezun olup, memleketime meb’us kesildi), ve bendeniz.</p>
<p>(inşaallah nisyan çukuruna düşmemişem. çıkılmaz.)</p>
<p>*</p>
<p>imdi; bunları öylesine bir tedirginlik ile yazayorum ki, işbu meclis, tekrarlanabilir veya tekrarlanmaz, kısmet işi; amma, buraya gelmekle faş oluyoruz, dedirtmemeli. bilakis, şu fani dünyada gölgemiz bir yerlere değmiş, deyu serinlesin isterim yürekler.</p>
<p>*</p>
<p>yusuf ziya beğ ile, kimler idi vahidüddin ustanın laleli’deki dükkanının müdavimleri, deyu düşünürken, insanlık maluliyetiyle hatırlayamayıp, şimdi aklıma gelen: yaşayan/canlı şair, canım-ciğerim kardeşim hüseyin. (kimdir deyu sual eylemen: yaşayan başka şair hüseyin mi var?) yüz metre kadar mesafedeki edebiyat fakültesinden, veya iki yüz metre ötedeki erenler’den yürüyüp gelmişliğimiz vakidir, hüseyin ile. o günlerin şair berna yiğitcan’ı vahdet ustanın, zıpkın şair hüseyin’i kapıda görünce, gözlerini öyle bir parlatışı vardı ki, bu muhabbeti kıskanmamayı, ancak şuur zoruyla hatırlatırdım kendime…</p>
<p>sonraki senelerde, hüseyin ile kadırga’daki bol kepçe öğrenci aşçılarında (az çorba, az kuru, az pilav, bol ekmek ve bol su…) kuru fasulye yedik, amma, artık hem öğrenci değildik, hemi de yediğimiz vahidüddin ustanın kuru fasulyesi değildi…</p>
<p>ya, şair-i seyyariden yeşil pasaporta, iki omuzunda sekiz karpuza bana mısın demeyen canımız-ciğerimiz şaban beğefendi kardeşimiz, vahidüddin ustanın lali’deki aşevinde kuru fasulyesinden tadanlardan mı idi? çok kuvvetle, yüzde doksandokuz dokuzyüzdoksandokuz nisbetinde müsbet ihtimal, diyorsam da, o seneler enkara’da kenan evrenin çin’den hediye cins ördeklerini parkdaki kümeslerinden aşırıp karın doyurma ameliyesi ile meşgul de bulunabilir tarzındaki, hafızama takılan, bindebirlik huysuz ihtiyar kuruntusu, içimi kemirdi. yüzdeyüz doğrusunu rabbi’l-âlemin ve kardeşimiz bilir. lûtfedib aydınlatır ise, müteşekkir kalırız, efendim.</p>
<p>*</p>
<p>vahidüddin ustanın kuru fasulyesiyle iftar etme meclisinin bulunduğu şark çadırına döner isek:</p>
<p>ezana beş-on dakika kala, edebistan nokta kom’un ser-müdiri ömer beğefendi, ummanda beliren muhteşem bir kartal gibi zuhur eyleyince, çok şükür, dedim, hazreti görmek saadetine nail olduk.</p>
<p>ufak bir aksaklık zuhurunda, yusuf ziya beğ, meclisin mürettibi olarak sabık avukat nureddin beği şirk koşunca, anladık ki, vahidüddin ustanın kadim dostu ve hemşehrisi beğefendi de işin içinde imiş…</p>
<p>yaşayan en nureddin beğ ile değil de, diğer (öz) nureddin beğ ile, ateş ve tütün sermayesini birleştirip, bir şirket kurup, müşriklerden olduk. yalnız şirketi, çadırın divanhanesinde değil, gürültü tedavisi cari bimarhane gibi olan tumanhanesinde kurduk. kurduk da, pek uzun ömürlü olmadı, çünki, diyarbakır’dan kalkan uçaklar kuzey ırak’daki taşeron terör örgütü pekaka’nın kamplarını bombalamağa başlamısıyle, aramızda bulunan iki yevmi mevkute müdir-i umumisi, vazife saikiyle ayaklanınca, meclis dağıldı.</p>
<p>esbak-ı meb’usandan mehmet beğ, dağılma merasimine yakalanmadan, sebeb-i müsafir ileri sürüp, firar eylemiş idi.</p>
<p>trabzonlu salih beğ ve malatyalı ahmet beğ, daha tumanhaneye inip nargileler söylenmeden, ana çadırda, vazife pusulasına uyup firari-i meclis olmuş idi.</p>
<p>bu arada, tumanhane önünden umumi firar vuku bulurken, fakirin başına, alık-alık bakınırken, pişmiş tavuğun başına gelen geldi: vahidüddin ustanın hemşehrisi köftehor sevabcı, amr ibnül as’ın hakemliğindeki gibi beni oyuna getirip, yüksüğü parmağıma geçirip, cebren ve hile ile biat etmesin mi? eh, bir ramazan gecesinde şaz bir şıh olmaklık da yazılı imiş kaderde…</p>
<p>eh, şimdi artık, cebren ve hile ile de olsa, malatyalı bir mürid edindik’e, sahib-i makâmat osman harîrî’nin «malatiyye makamesi»nden iktibas kaçınılmaz hale geldi:</p>
<p>*</p>
<p>«haris hemmam anlatıyor ve diyor ki:</p>
<p>«yol devemi malatya’ya bağladığımda, heybem altınla dolu idi. şehre yerleşince, âdetim üzre, vaktimi zevk u sefa yerlerine gitmeğe, seçme ve nadir bulunur nükteler, fıkralar toplamağa hasretmiş idim. ne, güzel bir manzarayı, ne de bir saz meclisini kaçırıyordum. hiçbir eğlence yeri ve hiçbir ilim meclisi olmazdı ki, ben orada bulunmayayım…</p>
<p>«nihayet malatya’da benim için yerine getirilecek bir arzu ve durmak için bir sebeb kalmayınca, yolculukda gereken şeyleri almak için, altınları gözden çıkarmağa karar verdim…</p>
<p>«hazırlık tamamlanıp tam malatya’dan ayrılacağım sırada, zevk ehli dokuz kişinin şarap içmek için bir tepede oturduklarını gördüm, ve hemen, şaraplarını değil sohbetlerini arzulayıp, kadeh tokuşturmak için değil de onlarla kaynaşmak maksadıyle yanlarına gitdim.</p>
<p>«meclisin onuncusu olup aralarına katışınca, anladım ki onlar da evvelce biribirini tanımayan insanlar, başka-başka yerlerden gelmiş garip kimseler imiş. yalnız edebiyatın verdiği yakınlık onları hısım-akraba gibi bir yerde toplamışdı. aralarında hiçbir ayrılık-gayrılık yokdu; cevza yıldızları gibi sıralanmışlar, bir cümlenin mütenasip parçaları gibi dizilmişlerdi. onların yanına gitmekden bir sevinç duydum, beni onlardan haberdar eden talihe şükretdim. artık onlarla edebiyatdan konuşuyor, şaraplarından değil sohbetlerinden zevk alıyordum. nihayet söz dallanıp budaklandı, bizi karşılıklı bilmeceler, muammalar söyleşmeğe getirdi. (&#8230;)» (makamat; milli eğitim basımevi. çeviren: sabri sevsevil)</p>
<p>*</p>
<p>otuzaltıncı sıradaki malatiyye makamesi bu minval üzre devam ediyor.</p>
<p>bizi, şahane kuru fasulyesi bahanesiyle, hoş sohbetinin damağımızdaki tadı dolayısıyle bu meclisde biraraya getiren vahidüddin usta da malatyalı şuaradan.</p>
<p>söz şuaradan açılmışken, gecenin, vahidüddin ustanın yanısıra makbulü, elazizli şair sıtkı beğe dair bir tevafuku belirtmeden geçemeyeceğim: beğimizi otogardaki tuhaf mescidden almış iftar çadırına geliyorken, yusuf ziya beğ dedi ki: “işte her şeyiyle şairliği besbelli bir adam. sorsak içimizden kim şair diye, herkes onu gösterir.” iftar başladıkdan sonra da, mardinli şair necat beğ dedi: “içimizdeki en şair adam sıtkı. şairliğine en sadık adam. buna hayatı şahid.”</p>
<p>bu arada, sıtkı beğin dile getirdiğine göre, dört adet şiir kiabı baskıda imiş.</p>
<p>(bu yazıyı nasıl, makameden hitameye erdireceğimi düşünürken, iskender, gordiyon’dan geçerken seslendi: kes, bitsin-gitsin, vesselam… –işte böyle kadem-karar sahibi adamlar olmasa, biz sefiller seneye kadar düşünürüz de, ömrümüz düşer, bir hitame düşüremeyiz.)</p>
<p>bakalım seneye ne ola…</p>
<p>bakalım,vesselam.</p>
<p><strong>EDİTÖRÜN NOTU:</strong></p>
<p>Yazarımızın engin anlayışına sığınarak, ilgili kişileri soyadlarıyla belirtelim ki, keyfe keder bir hal oluşmasın ve dahi yazarımızın isabetlü tahlili muhataplarını eksiksiz kuşatsın:</p>
<p>İftar yemeğini tertip eden: Yusuf Ziya Cömert.</p>
<p>Kurufasulye gibi pişmemekte inat eden bir mahluku iyi bir yemek olmaya ikna eden: Vahdettin Yiğitcan.</p>
<p>Dostlarını o sofrada isteyen: Kamil Doruk.</p>
<p>Kurufasulyeye gösterdikleri teveccühle onun kendisini nimet saymasına vesile olanlar: Necat Çavuş, Sıtkı Caney, Ahmet Kekeç, Salih Tuna, Mehmet Ocaktan, Fuat Susuz, Atilla Bayramoğlu, İhsan Durdu, Mustafa Karaalioğlu, Ömer Lekesiz, Nurettin Özlük, Erhan Zorba, Nurettin Yaşar,  Zeki Ertürk.</p>
<p>canım-ciğerim kardeşim hüseyin: mahallemizin medar-ı iftiharı şair Hüseyin Atlansoy.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/kamildoruk/beklenen-gun/2011/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>NİL&#8217;DEN TUNA&#8217;YA OSMANLI&#8217;NIN İZİNDE 1</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/sevdadiragacambaz/nilden-tunaya-osmanlinin-izinde-1/2011/08/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/sevdadiragacambaz/nilden-tunaya-osmanlinin-izinde-1/2011/08/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 31 Jul 2011 22:22:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SEVDA DIRAGA CANBAZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şehir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11372</guid>
		<description><![CDATA[Dubrovnik / Raguza İzlenimleri 15.07.2011 /Cuma 1. Bölüm Saat 17.15 sularında İstanbul Atatürk Hava Limanına ulaşabilmek için yola çıktığımızda istemesek de Cuma ve akşam trafiği başlamıştı bile… Taksi şoförümüz pek hoşnut değildi bu saatte köprü trafiğine girmekten… Bunu sohbet esnasında birkaç kez hissettirdi. Fakat ne çare… Müşterisinin isteğini nazlanarak kabul etmek zorunda kalmıştı bir kez… [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dubrovnik / Raguza İzlenimleri</strong><br />
<strong>15.07.2011 /Cuma</strong><br />
<strong>1. Bölüm</strong></p>
<p>Saat 17.15 sularında <span id="more-11372"></span>İstanbul Atatürk Hava Limanına ulaşabilmek için yola çıktığımızda istemesek de Cuma ve akşam trafiği başlamıştı bile…</p>
<p>Taksi şoförümüz pek hoşnut değildi bu saatte köprü trafiğine girmekten… Bunu sohbet esnasında birkaç kez hissettirdi. Fakat ne çare… Müşterisinin isteğini nazlanarak kabul etmek zorunda kalmıştı bir kez… Şaşırıyorum… İstanbul’daki taksi şoförleri de pek nazlı… Demek ki ekonomik problemleri yok… Neyse ki Allah yardımıyla bir saat gibi kısa bir sürede Çamlıca’dan Atatürk havalimanına vardık. Şoförün de serzenişleri çok şükür ki boşa çıktı…</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-11373" title="1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/14.jpg" alt="" width="233" height="252" /></p>
<p>Vaktinden yarım saat önce Bamtur kontuarında olduğumuz için Tur yetkilimiz henüz gelmemişti. Yaklaşık 20 dakikalık bekleyişten sonra gelen Tur görevlimizden uçak biletlerini ve Tur Programını teslim alıyoruz. Henüz uçağımızın kalkışına iki saat kadar süre olduğundan çekin işlemleri sonrası, bagaj yükünden kurtulur kurtulmaz karnımızı bir güzel doyurmak için bir yerde oturuyoruz. Zira daha önceki tecrübelerimden biliyoruz ki gideceğimiz yerlerde Türk mutfağını arayacağız.  Üç yıldır yeşil pasaportu aldığımdan beri bu seyahatimizle birlikte 14 ülkeyi dolaşmış olacağız. Zamanın Evliya Çelebisi olmaya adayız hani…J</p>
<p>Evliya Çelebi dedim de Evliya Çelebi’nin de Dubrovnik’e gittiğiniz bilmem bileniniz var mı? Hatta Seyahatnamesi’nde <em>Dobrovenedik Vilayetine Gittiğimiz”</em> ve <em>“Dobrovenedik Kalesi”</em> diye bir başlık bile var. Bunu Dubrovnik’teki dolaşırken öğrenen yol arkadaşlarımız oldukça şaşırmıştı. MaşaAllah Evliya Çelebi’nin neredeyse gitmediği bir yer yok gibi… Ben de bu zamanın Evliya Çelebisi gibi hissetmiyor değilim kendimi… Zira bir süredir onun yolundayız hani…</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/25.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-11374" title="2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/25.jpg" alt="" width="270" height="222" /></a>Bu yorucu yolculuğun benim için en cazip kısmıysa sanırım Ragusa/ Dubrovnik ve Bosna olacak… Zira turun Sırbistan ve Makedonya kısmını ikinci kez göreceğim&#8230; Çünkü 2009’da gittiğim Sırbistan’da Tuna kalelerini dolaşırken Kutsal İttifak savaşlarında çarpıştığımız kalelerin ve Karlofça’da yitirdiğimiz yerlerin hepsini dolaşmıştık… Venedik’e vermek zorunda olduğumuz Mora’dan Dalmaçya’ya kadar olan yerleri ve Barbaros Hayreddin Paşa’nın dolaştığı Adriyatik Denizi’ni, Dalmaçya kıyılarını ve Unesco’nun Dünya Kültürel Mirası içerisine aldığı Kotor Körfezi’ni görmeyi oldukça arzu ediyordum… Zira Kotor’a Hayreddin Paşa’nın gitmiş olduğunu bileniniz var mıdır bilmem…</p>
<p>Bu gezi sayesinde bu merakımı önemli ölçüde gidermiş ve buralar hakkında bir fikir sahibi olmuş olacağım. Ayrıca bu vesileyle beni iki yıldır Lübnan, İspanya ve Dalmaçya’da dolaştıran Barbaros Hayreddin Paşa çalışmasına da minnetlerimi sunuyorum…</p>
<p><strong><em>Dubrovnik’e Varışımız</em></strong></p>
<p>Uçağımız Pistteki Tarafik yoğunluğundan dolayı 20 dakika kadar rötarla 21.15’te havalanabildi. Yaklaşık Bir saat kırk dakika süren bir yolculuktan sonra Dubrovnik havalimanına iniş yaptığımızda Türkiye saati ile saatimiz 23.00 sularıydı.      Ancak, Dubrovnik ile Türkiye saati arasında bir saatlik zaman farkı dolayısıyla saatlerimizi bir saat geçe ayarladık.</p>
<p>Uçaktan inişimizden sonra Pasaport ve gümrük kontrollerinin ardından Tur rehberimiz bizi karşıladı. Havaalanında bizi bekleyen otobüsümüze bindik.  Yapacağımız panaromik Dubrovnik ve Cavtat (Savtat ) turları için havalimanından hareket ettik. Ancak Uçak saatlerinin akşama alınması şanssızlığımız oldu. Zira programımızda belirtilen Cavtat turunu gezimizin son gününe bırakmak zorunda kaldığımızı öğrendik. Bu yüzden Mlini Koyu’nda bulunan Otelimiz Asteria’nın yolunu tutmak zorundaydık. <a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/33.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11375" title="3" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/33-300x208.jpg" alt="" width="300" height="208" /></a>Gece otele giriş yaptıktan sonra odamızın manzarasına hayran olup, gece ve geç vakit de olsa bahçede ve deniz kenarında biraz dolaşmak ve bu temiz havayı ciğerlerime doldurmayı arzu ettim. Zira burnuma dolan kekik kokuları beni mest etmişti. Otelde karşılaştığımız insanların zarifliği gözden kaçmadı… Burada bulunduğumuz süre içerisinde de edindiğim kanaat Hırvatların Turizm işini iyi öğrendikleri yönünde oldu… Hakikaten zarif ve neşeli insanlar… İyi ki de dolaşmışız. Zira bu güzel otelin tadını iki gece burada konaklamamıza rağmen gün boyu dolaştığımız ve gece ancak yatmak içi geldiğimiz için çıkaramadık.</p>
<p>Ne kadar doğal bir ortam… Dağlar, yeşillikler ve hemen yanı başımızdaysa deniz… Buram buram kokan kekik kokuları… Büyük şehrin kirli havasından sonra buranın bol oksijeni çarpmaz inşallah diye gülüşüyoruz… Biraz dolaştıktan sonra vakit hayli geç olduğundan dolayı gece turumuzu kısa keserek odamıza döndük&#8230; Zira ertesi gün yoğun bir program bizi bekliyordu. Ertesi gün hem Dubrovnik’i dolaşıp,  hem de E La Fifi ( Elafiti/ Üç Adalar) turunu gerçekleştireceğiz. Bu yüzden zaman sınırlı olacak. Sabah 07’de verilen uyandırmanın ardından Sabah erkenden kalkıp, eşimle kahvaltımızı alacağız&#8230;</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/44.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11376" title="4" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/44-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Kahvaltıları bizim kahvaltılarımıza benzese de et, sosis benzeri şeyleri pas geçtiğimizden oldukça sade bir kahvaltıyla yetinip, ardından bizi bekleyen Panaaromik Balkan turumuza başlıyoruz başlamasına da adı üzerinde tam panaromik… 6 günde yaklaşık 4000 km lik yol dile kolay!  Zira programı yetiştirmek zorundayız… Bu yüzden turumuz da bence panoromik değil, Ultra panoromik bir tur oluyor… Ancak yine de şikâyetçi değiliz… Altı ülke de ancak böyle yetişebilir zaten… Bizim serzenişimiz biraz daha uzun kalsaydık buralarda şeklinde oluyor…</p>
<p>16 Temmuz 20110 sabahı ilk ziyaretimizi Dubrovnik’e yapıyoruz. Merak içerisindeyim. Zira burayı yani Osmanlı zamanındaki Raguza Cumhuriyeti olarak bilinen Dubrovnik şehrini merak ediyorum. Şu an Hırvatistan’ın Dalmaçya kıyısındaki Ortaçağ’dan kalma 49.000 nüfuslu  bu şehri  merak etmemek ne mümkün!..</p>
<p>Aslında Dubrovnik, 7. yüzyılın ilk yarısında Epidaurum denilen bugünkü Cavtat/Savtad’a gelenbir grup mülteci tarafından kurulmuş. Bu yerleşim birimine onlar Laus adını vermiş. Ancak daha sonra Cavtad’ın karşısında, Srđ ( Sırç)  Dağı&#8217;nın eteklerinde, Slavlar Dubrovnik (- ahşap türü ) adı altında kendi yerleşim geliştiriyor.</p>
<p>14. yy. başlarına gelindiğinde Raguza Cumhuriyeti olarak 1365 yılında kurulan Dubrovnik veya Evliya Çelebi’nin deyimiyle Dubrovenedik, 1808’de Napolyon ordularının şehre girişine kadar Osmanlı himayesinde kalıyor… 1365 yılında 1. Murat Devri’nde Ragusa Cumhuriyeti’ne Osmanlı tarafından ayrıcalık tanınıyor, buna karşın bu küçük devlet Osmanlı himayesine alınıp, yıllık vergiye tâbi tutuluyor.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/51.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11377" title="5" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/51-252x300.jpg" alt="" width="252" height="300" /></a>Hatta İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın verdiği bilgiye göre Ragusa Cumhuriyetin yıllık cizyesi, Fatih Devri’nde 1478 de tanzim edilmiş. Bu ahitnameye göre 12.500 altın olarak belirlenmiş. Bunun haricinde 2.500 kuruşu gümrük bedeli ve 2.000 kuruş da sadrazama kalemiye olarak vergi verdiklerini ve Ragusa Devleti’nin, bu vergileri üç yılda bir İstanbul&#8217;a gönderdiğini aynı kaynaktan öğreniyoruz.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin Raguza’ya karşı hep lütufkâr olduğunu görüyoruz. Hatta 1729 yılında Bosna Eyaleti’nin Raguza&#8217;ya rakip olarak kurduğu Nova ve Resne iskelelerinin inşa edilmesi üzerine şikâyete gelen Raguzalıların istekleri karşısında, bu iki iskelenin kaldırılması emredilmiş. Hatta 1752 yılında Ragusa ve Venedik arasında çıkan ihtilafta Ragusa&#8217;nın haklarının Bosna Valisi tarafından muhafaza ettirilmesi sağlanmış. Buradan yola çıkarak Osmanlı Devleti&#8217;nin her koşulda Raguza Cumhuriyeti&#8217;nin haklarını korumaya özen göstermesini göz ardı etmemek gerek diye düşünüyorum…</p>
<p>Bunun anısına olsa gerek Raguzalılar da Osmanlı’ya minnet olarak Gümrük binasının üzerine yuvarlak top gibi bir şey yerleştirmişler…</p>
<p>Venedik bu şehri sürekli ele geçirmeye çalışmış&#8230; Zira zaman içerisinde Dubrovnik gelişerek kendisine rakip olmuş bir şehir konumuna gelmiş…</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/6.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11378" title="6" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/6-300x251.jpg" alt="" width="300" height="251" /></a>Sadece Venedik mi? Elbette ki hayır… Avusturya da 17.yy boyunca Hırvatistan topraklarını almak için çok uğraştıysa da başarılı olamamış&#8230; Hatta Osmanlılarla Avusturyalılar arasında 1664 yılında imzalanan <em>“Vasvar Barışı”</em> ile Avusturya Hırvat topraklarının Osmanlı Devletinde kaldığını kabul ediyor&#8230; Ancak kaderimizi değiştiren 1683 II. Viyana Kuşatması yok mu her şeyi değiştiriyor… Buradaki yenilgimizin etkileri 1699 yılına ve bence günümüze kadar sürüyor, sürmekte… Zira 1683–1699 arası yani 2. Viyana Kuşatması’ndaki yenilgimiz üzerine Kutsal İttifak Savaşlarını kaybeden Osmanlı, Hırvatistan&#8217;ın Dalmaçya kıyılarını Venedik Cumhuriyetine bırakmak zorunda kalıyor.</p>
<p>1808 yılına gelindiğindeyse Napoleon Bonapart’ın Fransız ordusuyla şehre girişiyle Ragusa Devleti’ne son veriyor ve Dubrovnik şehri Fransa’ya bağlanıyor… Böylece Evliya Çelebi’nin Deyimiyle Dobrovenedik/ Dubrovnik’te 443 yıllık Osmanlı hâkimiyeti de sona ermiş oluyor…</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/7.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-11379" title="7" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/7.jpg" alt="" width="279" height="279" /></a>Napolyon’un altüst ettiği Avrupa haritasını yeniden düzenlemek için toplanan 1815 Viyana Kongresi’ndeyse şehir Avusturya yönetimine bırakılıyor&#8230; Bundan sonra da Balkanlarda bir türlü denge sağlanamadığı için yakın döneme kadar bu bölgelerin savaşlara şahne olduğu da herkesçe malum…</p>
<p>Bu bilgiler karşısında burada sözü edilen Novi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde dikkatimi çekmişti… Gezimizin son gecesi kaldığımız Karadağ’ın Hersek- Novi şehrini hatırladım ve sözü edilen Novi burası mı acaba diye düşündüm bir an&#8230; Kuvvetle muhtemel ki öyle… Zira birbirlerine çok yakın mesafedeler… Bizim Edirne ile Filibe gibi… Arada sadece sınır ve gümrük var.</p>
<p>Her ne kadar farklı iki ülkede olsalar da birbirlerine çok yakın mesafede iki yerleşim yeri olarak dikkatimizi çeken iki şehir oldu Herseg Novi ve Dubrovnik…</p>
<p>19 yy. boyunca Hırvatistan topraklarının çoğu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu&#8217;nun bir parçası oluyor.  Bu dönemde Hırvatlar Alman ve Macar kültürlerinin baskısı altında yaşıyorlar.  Buna karşılık Hırvatlar arasında Güney Slavları olarak kabul edilen (Sırplar, Hırvatlar, Slovenler ve Boşnaklar) bir bayrak altında toplamayı amaçlayan Yugoslav hareketi güçlenmeye başlıyor…  Böylece 1945 yılında burası, Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti&#8217;nin diğer altı parçasından biri oluyor.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-11380" title="9" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/9.jpg" alt="" width="289" height="284" /></p>
<p>1963 yılında Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti olarak adını değiştiriyor.  Dubrovnik, Hırvatistan Sosyalist Cumhuriyeti&#8217;nin bir parçası haline geliyor.</p>
<p>1990 yılında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti dağılma sürecine girince Cumhuriyetler bağımsızlaşıyor ve <em>“Hırvatistan Sosyalist Cumhuriyeti”, “Hırvatistan Cumhuriyeti”</em> adını alıyor… Ancak Bu Yugoslav İç savaşının faturası ağır oluyor…  Bu faturanın bedelini başta Bosna olmak üzere Dubrovnik de ödüyor… Zira şehrin Pile Kapısı’ndan girer girmez savaşın izlerini göreceğimiz önemli bir şahitname gelen misafirleri karşılıyor…  Ancak biz bu kısmı diğer yazıya salkıyalım derim… Zira daha yazacak çok şey var&#8230; Zamanda yolculuk güzeldir… Tarih bilimi de bir nevi zamanda yolculuk gibidir… İlginç bir tecrübedir erbabınca geçmişin sokaklarında, patikalarında, caddelerinde dolaşmak… Balkanlarda adım adım Osmanlı’nın izini sürmek… Geziyi değil ama yazımızın bu bölümünü tadında bırakmak gerek sanırım…</p>
<p>Bir sonraki yazıda buluşmak dileğiyle hoşça ve sağlıcakla kalın, hoşça bakın gönlünüze ve zâtınıza, sevgili dostlarım…</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/10.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-11381" title="10" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/07/10.jpg" alt="" width="261" height="237" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/sevdadiragacambaz/nilden-tunaya-osmanlinin-izinde-1/2011/08/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TAKVA ZÜHD VE AŞK ERİ İMAM HUMEYNİ&#8217;YE MİSAFİR OLDUK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/selvigulkahdagmuss/takva-zuhd-ve-ask-eri-imam-humeyniye-misafir-olduk/2011/06/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/selvigulkahdagmuss/takva-zuhd-ve-ask-eri-imam-humeyniye-misafir-olduk/2011/06/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Jun 2011 07:39:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>SELVİGÜL KANDOĞMUŞ ŞAHİN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şehir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=10847</guid>
		<description><![CDATA[Horasan diyarına, tasavvufun kalbine, güneş ülkesine yola çıktığımızda münacaat ayı mübarek Recep’in ilk günü idi. Peygamber torunlarının, erenlerin, zahitlerin makamına doğru; Firdevsi’nin, Mevlana’nın, Hayyam’ın diyarına, destanların, rubailerin, şehadetin, teslimiyetin, inkılabın eşsiz şehirlerineydi yolculuğumuz. Bu yol bizi inkılabı yaşayanlara, yollara gül dökenlere, şehadet şerbetini içenlere ve zamanın en büyük liderlerinden İmam Humeyni’yi anmaya ve anlamaya götürüyordu. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Horasan diyarına, tasavvufun kalbine, güneş ülkesine yola çıktığımızda münacaat ayı mübarek Recep’in ilk günü idi. Peygamber torunlarının, erenlerin, zahitlerin makamına doğru; Firdevsi’nin, Mevlana’nın, Hayyam’ın diyarına, destanların, rubailerin, şehadetin, teslimiyetin, inkılabın eşsiz şehirlerineydi yolculuğumuz. Bu yol bizi inkılabı yaşayanlara, yollara gül dökenlere, şehadet şerbetini içenlere ve zamanın en büyük liderlerinden İmam Humeyni’yi <span id="more-10847"></span>anmaya ve anlamaya götürüyordu.</p>
<p><em>“Dost aşığı renginden bellidir</em></p>
<p><em>Kalpsiz oluşu dar gönlünden bellidir</em></p>
<p><em>Sözünü yumuşatmak olmaz ki;</em></p>
<p><em>Bu söz, taş kalbinden bellidir</em></p>
<p><em>Sulh kapısından dışarı gelmesin dost</em></p>
<p><em>Bu gün artık savaşından bellidir</em>.” diyerek gençliğinde yazdığı rubailer vardır İmam’ın.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/KKS.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-10852" title="KKS" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/KKS.jpg" alt="" width="113" height="150" /></a>O, bir aşk eri gibi sade ve mütevazi yaşarken, yılmadan, yıkılmadan öncüsü olduğu halkına yeni yollar açmış, yeni bir söylemle ümit ve kurtuluş aşılamıştır.</p>
<p>İlk olarak Tahran’daki otelimize yerleşip Ahmedi Nejad’ın ve değişik ülkelerden temsilcilerin olduğu anma toplantısına katılıyoruz. Kur’an-ı Kerim’le açılan toplantıyı mütevazi bir salonda takip ederken, katılımcıların heyecanı ve coşkusuna şahit oluyoruz. Toplantıya katılan temsilciler genel olarak, İmam’ın kuşatıcı liderliğine, samimiyetine, takvasına değinirken, bölgede etkili olan inkılabın bu gün bile milyonları etkileyen bir ilhama sebep olduğu vurgusunu yapıyorlar. Mısır’dan, Lübnan’dan, Suriye’den, Romanya’dan, Irak’tan ve pek çok ülkeden katılımcılar sırayla konuşmalar yapıyorlar. Son olarak Ahmedi Nejad’ı dinliyoruz. Ahmedi Nejat, devlet yöneticisinden ziyade, alim ve mütefekkir bir söylemle konuşuyor. Konuşmasında ‘insanoğlunun, yüklendiği sorumluluğun bilincinde, insan olmanın onurlu sorumluluğunu üslenerek, ona biçilen değere layık bir yaşantıyla hayatını sürdürmesi gerektiğini’ vurguluyor. Son olarak, haksızlıklara karşı tek başlarına da kalsalar hep mücadele edeceklerini belirtirken; uyanık bir bilince sahip, adaleti üstün tutarak, cihanşümul bir anlayışla, değerlerine bağlı bir inançla var olmak gerektiğini vurguluyor. “İmam Humeyni’in en önemli vasfı kamil bir imana sahip, sınırları aşan, her kesimden Müslüman’ı kucaklayan, iyi bir insan olma noktasında eşsiz bir örneklik teşkil etmesidir.” diyerek konuşmasını sürdürüyor.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/AA1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10853" title="AA" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/AA1-224x300.jpg" alt="" width="224" height="300" /></a>İkinci gün İmam Hamaney’i görkemli bir kalabalık eşliğinde dinledik. Konuşma yapılan salon, İmam Humeyni’nin türbesinin hemen yanında, anma toplantıları için özel olarak yapılmış devasa bir yapı. Salavatlar ve tekbirlerle konuşmayı dinliyoruz. İmam Hamaney anlatıyor: “Ramazan ayının sonunda İmam Humeyni&#8217;yi gördüğümde onda çok özel bir nur oluştuğunu müşahede ediyordum. Bu durum onun Ramazan’ın manevi atmosferinden en iyi şekilde yararlandığının göstergesiydi. İmam; günah, töhmet, gıybet, bedbinlik ve insanların arasını açmaktan uzak durulmasını tavsiye ederdi. “Kendinizi halktan üstün görmeyin.” diye buyururdu. Ömrünün sonunda ‘ben, bazı konularda hata ettim’ diyebilme cesaretini ve olgunluğunu göstermiştir. Bunu herkes başaramaz. Bu davranış onun ahlak ve maneviyatını gösteriyordu. İmam, inkılabın ilk yıllarından itibaren toplumun mahrum tabakalarına ulaşılmasını istemiştir. Yöneticilere, ‘halkla yakın irtibat kurun’ diye emir vermiştir. İmam Humeyni&#8217;nin mektebi, bizim çok tehlikeli geçitlerden sağ salim geçmemizi sağlamıştır. Sadece akılla hareket edip maneviyatı saf dışı bırakmak büyük bir ihanettir. Adalet yaparken ahlakı geri plana itersek yine yanlış yaparız. Allah bizden düşmanlarımıza karşı bile adaletli davranmamızı istemektedir. Adil olmak takvanın belirtisidir. İranlı gençlerin mübarek üç aylarda oluşturdukları dua ve zikir meclisleri, bizlere çok büyük bir manevi haz vermektedir. Recep ayı içerisinde İran üniversitelerinin içerisinde bulunan camilerde binlerce kız ve erkek üniversite öğrencisi üç gün boyunca itikâfa girmektedir. Maneviyatımız siyasi mesuliyet duygusuyla beraber olmalıdır.”</p>
<p>…</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/BB.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10855" title="BB" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/BB-224x300.jpg" alt="" width="224" height="300" /></a>Tahran, modern bir şehir görünümünde olmasına rağmen, evlerin dış cepheleri boyasız, eski yapılar ise kerpiçten. Bazı duvarlar rengârenk çiçek, kuş ve balık desenleriyle süslenmiş. Programımızın yoğunluğu sebebiyle, Tahran’ı fazla gezemiyoruz.</p>
<p>İkinci durağımız Meşhed. Dua ve arınma şehri olan Meşhed’in Peygamber torunlarına mesken olması hasebiyle, Medine’yi, Mekke’yi, Kudüs’ü hatırlatan manevi bir havası var. Tüm yollar sanki İmam Rıza’nın, eşsiz bir mimariyle yapılan türbesine çıkıyor. Devasa mabed her dem dolu. Sanki Mescidi Nebevi’nin devamında geziniyorsunuz. Kur’an okuyanlar, türbeye yaklaşmaya çalışanlar ve hep ağlayanlar. Horasan diyarının bağrında diri bir ırmak gibi çağıldayan dualara yakarışlarımız karışıyor. Dua ve şükür makamında, hac duyarlılığında toplulukları ağırlıyor. Herkesin türbeye yaklaşmaya çalıştığı o an, dimdik ayaklarımı sabitleyip Rabbime yöneliyorum. Ümmetin vahdeti ve birliği için, kanayan yaramız Ortadoğu halkları için ve en çok da topyekûn Allah’ın ipine sımsıkı tutunmak niyetiyle duaya duruyorum. Gözyaşı bir ırmak olup akıyor… Sanki şii kardeşlerimiz tüm ümmet için akıtıyorlar gözyaşlarını.</p>
<p>Meşhed dua ve yakarış şehri. Muhteşem aydınlığıyla her yansıma gönül aynamıza ayrı izler bırakır gibi. Bütün yollar sanki altın kubbeli mescide akıyor. Sabah ezanından sonra yollar kalabalıklaşıyor. Çarşı önlerindeki çeşmeler sanki sadece abdest almak için yapılmış. Sokaklar ve caddeler temiz.</p>
<p>Meşhed’den Kum’a geçiyoruz. Kum, ilim şehri. Geçmişten günümüze, medreseleri, külliyeleri ve üniversiteleri ile ilmin yuvası olmuş. Mollalar burada yetişiyor. Necefi Meraşi’ye ait olan el yazması eserlerin bulunduğu muhteşem bir kütüphaneye konuk oluyoruz. “Ben Muhammed ve Alî Muhammed’in öğrettiklerini öğrenmek için, buradan geçen insanların ayaklarının altında <a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/CC.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10856" title="CC" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/CC-224x300.jpg" alt="" width="224" height="300" /></a>olmak istiyorum.” diyerek eşsiz bir azim ve gayretle oluşturduğu kütüphane bizi büyülüyor. 21 yıl önce vefat eden Meraşi’nin vasiyetiyle, kütüphane araştırma ve ilim merkezi olarak faaliyete devam ediyor. Asrın müçtehitlerinden olan Meraşi Hazretleri, bazen elbisesini satarak, pirinç tarlalarında amelelik yaparak, parayla oruç tutarak bu eşsiz kütüphaneyi oluşturmuş. Kültür mirası olarak Kum’un kalbi olmuş gibi.</p>
<p>Tüm önyargılardan sıyrılarak, Ortadoğu’nun mazlum halklarının özgürlük mücadelesi verdiği şu günlerde, Humeyni gibi öncü imamlara ne denli ihtiyacımız olduğunu anlıyorum. Basiret sahibi, züht ve takva eri, aşk ehli İmam’a rahmet diliyorum.</p>
<p>Yolculuk boyunca yüksek nezaketleriyle bizleri misafir eden tüm dostlara teşekkürlerimi borç bilirim…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/selvigulkahdagmuss/takva-zuhd-ve-ask-eri-imam-humeyniye-misafir-olduk/2011/06/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mistik ve Masal Mekanlara Yolculuk IV: VADİ-İ RUM</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/aysekara/mistik-ve-masal-mekanlara-yolculuk-iv-vadi-i-rum/2011/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/aysekara/mistik-ve-masal-mekanlara-yolculuk-iv-vadi-i-rum/2011/05/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 Apr 2011 22:09:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AYŞE KARA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şehir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=10404</guid>
		<description><![CDATA[Vadi denilince yeşil ve su çağrışım yapıyor insanın zihninde.  Fakat Vadi-i Rum’u şekillendiren yeşilin tonları değil. Bir kum denizinin dalgaları. Bu kum denizinin  belli noktalarında Petra’daki  gibi jeolojik  kayalar var. Yeşil bir serinlik sunamıyorsa da kayalarını siper edip koruyor çöl yolcularını vadi. Petra’nın yorgunluğu ile ikindi vakti varıyoruz Vadi-i Rum’a. Her yan güneşin altın kızılı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Vadi denilince yeşil ve su <span id="more-10404"></span>çağrışım yapıyor insanın zihninde.  Fakat Vadi-i Rum’u şekillendiren yeşilin tonları değil. Bir kum denizinin dalgaları. Bu kum denizinin  belli noktalarında Petra’daki  gibi jeolojik  kayalar var. Yeşil bir serinlik sunamıyorsa da kayalarını siper edip koruyor çöl yolcularını vadi.</p>
<p>Petra’nın yorgunluğu ile ikindi vakti varıyoruz Vadi-i Rum’a. Her yan güneşin altın kızılı rengine boyanmış… Kumlar, kayalar…  Guruptan bazıları civardaki otellerine geçerken biz çölde bedevi çadırlarında geceleyeceğiz. Lâl’in Kahramanlarından Mehmed Fuad&#8217;ın ve Hicaz Hattı’nı inşâ edenlerin çöl serüvenlerini hissetmek istiyorum. Vadi-i Rum meşhur Arabistanlı Lawrenc’in Hicaz Bölgesi ayaklanmasını organize ettiği, Hicaz Hattı’ndan söküp getirilen her bir  raya/ traverse  bir İngiliz altını verdiği mahal.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/31.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-10407" title="3" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/31.jpg" alt="" width="480" height="640" /></a>Otobüsümüzden inip arazi araçlarına binerek gidiyoruz kamp yerine.  Eski model arazi araçları, tek tük develer, keçiler gözümüze çarpan ilkler. Daha önce gelen guruplar safari yapıyor çölde.</p>
<p>Çölde kıl kilimlerden çadırlar kurulmuş,  gölgelikler yapılmış. Otobüsteki rahatsız yerimizin aksine, en temiz, en yeni yataklı çadırı bize tahsis ediyor rehberimiz. Petra’nın yorgunluğu ile çadırlardaki yataklara atıyoruz kendimizi.  Fakat bütün gün güneşin kızdırdığı kıl çadır bir fırın ağzı gibi.</p>
<p>Çadırımızda uzanmayı değil serinliği tercih edip kilimlerle gölgelikler yapılan sedirlere geçiyoruz.   Hiç birimizin şu anda çölün gizemini keşfetmeye mecali yok. Çaylarımızı içip dinleniyoruz.</p>
<p>Yalnızca turistler değil,  hafta sonları şehirden kaçmak isteyen Ürdünlüler’de sık sık  geliyormuş Vadi-i Rum’a.  Ama yanlarında gürültüyü de taşıyarak. Zira gider gitmez yüksek sesli bir tekno müzikle karşılaşıyoruz…  Çölü dinlemeye geldiğimizi, müziği kısmalarını söylüyoruz, “diğer insanların da eğlenmeye geldiğini” söylüyorlar bize.</p>
<p>Bizim gurup Merve, ben ve 48 Arap–İsrail savaşında Ailesi Amerika’ya Philadelphia’ya göçmüş bir Arap Hanım olmak üzere üç kişiden oluşuyor; birlikte oturuyor, birlikte yemek yiyoruz.  Philadelphia’dan<strong> </strong>memleketini görmek için gelmiş. Sarışın yeşil gözlü ve şortu ve tişörtüyle bir Amerikalı turistten farksız.  Diğer Araplar da böyle, beyaz tenli ve “turist” görünümündeler. Ki bu geziye katılanların çoğunluğu  çeşitli tarihlerde  meydana  gelen Arap-İsrail savaşlarında bölgeyi terk etmek durumunda kalmış insanlar. Benim için ilginç bir durum; daha önce öykülerini bildiğim insanlarla karşılaşmak gibi bir şey bu.  Üçüncü kuşaklardan bazıları ana dilleri Arapçayı bilmiyor olmalılar ki Avustralya’dan gelen ailenin babası on beş yaşlarındaki oğluna bölge hakkında İngilizce bilgi veriyor.</p>
<p>Bu arada masa komşumuz da Arapça yayınlanan Türk dizilerini Philadelphia’dan izliyormuş; “Keşke herkes Esmer gibi sevse” diyor. Esmer kim?</p>
<p>Merve Esmer’i biliyormuş. Türk dizilerinden bir karaktermiş. Üniversitedeki müderrisleri bile ilgilendiriyormuş bizim diziler. “Haftaya ne olacak” diye sık sık soruyorlarmış bizim çocuklara.</p>
<p>Kampta hummalı bir faaliyet var. Beyazı karaya kesmiş önlüğü, kirli tırnakları ile akşam yemeği hazırlıyor bir aşçı. Koca bir sinide etleri baharatlarla karıyor, karıştırıyor. Kuzu tandır var menüde.  Adamın kirli ellerine bakıp asla bu yemekten yemem diye düşünüyorum.</p>
<p>Akşam yemeğinden önce çölü seyre çıkıyoruz. Kumlar sıcacık, yumuşacık. Şimdi  gurubun rengine boyanmış Vadi-i Rum. Güneş sonsuzluğun ufkunda batıyor sanki.  Bir zamanlar bu çöl deniz olmalı. Suları çekilmiş, ardında sonsuz bir dalgalanma kalmış. Bir sonraki rüzgara dek kırılmalar, tepecikler şekiller böyle olacak… Sonra dalga dalga başka bir yöne akacak… Ve çadırlar sökülünce çölde hiçbir iz kalmayacak.</p>
<p>Kampın ortasında kocaman bir ateş yakılıyor. Müzik çalardan adına Kawal dedikleri, kaval benzeri nefesli bir çalgı ile hareketli bir parça yayılıyor. Bu arada rehberimiz de spor giysilerini çıkarıp, entari giymiş, bir halay düzenlemeğe çalışıyor. Bu da onun vazifelerinden olmalı. Halayın başına geçiyor. Hanımlar seyrediyor, erkekler oynuyor.  Değnekle oynanan bir oyun bu. Değneğin iki ucunu iki eli ile tutuyor ve belli figürlerle dönerek ilerliyorlar. Çölün ruhuna uygun nağmeler ve figürler bunlar.  Ateş, kawal, hatta  değnek.  Bu çöl gecesinde konar göçer bir kabilenin masalını fısıldıyor bize. Çöl yolcuları… Deve, koyun çıngırakları, bedevi kızları…</p>
<p>Safari, müzik, yiyecek her şey var. Tek kısıtlı olan su. Rehberimiz  yolda, “Vad-i Rum’un altında Ürdün’e  yüz yıl yetecek bir su rezervinin olduğunu, Urduniyye Turkiyyye ortak çalışması ile yeryüzüne çıkarılacağını” söylemiş yine Erdugan diye  tezahürat etmişti.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/1jpg1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10411" title="1jpg" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/1jpg1-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Herhalde bu topraklardan çekildiğimiz günden bu yana ilk kez bu denli yüksek bir popülaritemiz var bölgede. Yer yer değindiğimiz gibi her yanda, Erdoğan ve Türkiye rüzgarı esiyor. Bu gezinin yapıldığı 2009 Haziranında, Mavi Marmara henüz Gazze sularına  doğru yol almamıştı  ama  Erdoğan’nın,  Davos’ta, “One minute” çıkışı müthiş bir etki yapmıştı. Şimdi bu satırların yazıldığı 2011 Martında  o çıkışın  Arap halkalarına kendi liderlerini ve yönetilme biçimlerini sorgulama gereğini hızlandırdığını  düşünüyorum.  Belki de Türk dizilerinin etkisini de ilave etmek gerek: Müslüman  sorumsuz!!!</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Bu Topraklar /Arap Yarımadası/ Çöle Yol.</strong></p>
<p>Bu topraklardan çekilişimizin hikâyesi, Hicaz Demiryolu Hikâyesi ile kesişir. Büyük Arap İsyanı, Hicaz Demiryolu’na (1916)  saldırılarla başlar.</p>
<p>İmparatorluğun son canhıraş gayretleri: Hicaz Demiryolu. (1900/1908) Sultan Abdülhamit’in Pan-İslamizm /İslam Birliği tezi. İstanbul’dan Şam’a,  Şam’dan Medine/Mekke’ye  yeryüzünün cazibe merkezine ulaştıracak kutsal hat. Dağılmak üzere olan bir organizmaya taze kan.</p>
<p>İstanbul’daki elçiliklerden dış ülkelere alaylı raporlar:  “Sultan onulmaz bir hayale kapıldı; çöle yol…”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Bir Hayalin Gerçekleşmesi…</strong> <strong> </strong></p>
<p>İstanbul’dan Medine’ye kilometrelerce yol… Şimendifer Alayı. Mülazımlar, zabitler, işçiler… Gündüz elli dereceye varan,  gece eksi sıfırın altına düşen çöl sıcakları. Ve çöle uyum  sağlayamayan Anadolu çocukları. Demir yollarına  bedevi baskınları.</p>
<p>Kara kutunun cazibesine kapılanlar… Hint’ten Çin’den ve  payitahtın nazenin kadınlarının boyunlarından bağışlanan gerdanlıklar, bilezikler…</p>
<p>Bölüklerin arasında kol gezen kolera.  Fakat hattı terk etmek, firar etmek vatana ihanetle yargılanmak demek.</p>
<p>Mehmed Fuad ve diğerleri… Bu mahşeri düzlüklerde, bu kum deryasında ne hissettiler?  Çölde  elli derece hararet altında kaybolduklarını  düşündüler mi?  Başka başka yollar, deruni  yolar mı açıldı kendilerine…</p>
<p>Düş gibi bir gerçek; kırk günlük yolu kırk sekiz saate indiren sultanın demir atı Medine’de.<strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>“Great Arab Revolt/Büyük Arap Ayaklanması” </strong></p>
<p>Bir dağılışın sembolü: Hicaz Demiryolu. Heba olan onca emek.</p>
<p>Edebiyatın can attığı durum “<em>paradoks” </em>imparatorluk düşünce yapısı ve yaklaşık beş yüz yıldan beri İstanbul’dan yönetilen Arap Yarımadası’nın istiklal hevesi. Birinci Dünya savaşı. İmparatorluk çatırdamakta, Osmanlı cephe cephe savaşmaktadır.  Dağılması, paylaşılması an meselesi.  Bu defa da başkaları Hicaz Bölgesi’ni hakimiyeti  altına alacaktır. Payitahttan Hicazın ödeneği de kesilmiş, kıtlık baş göstermiştir.</p>
<p>Ve İngilizler altınları ve altın kalpleri ile Arapların yanında ve istiklallerini desteklemektedirler. Fırsat bu fırsattır.  Lawrenc’in  kutsal hattı dinamitlemesi ile  başlar büyük ayaklanma.</p>
<p>Şerif Hüseyin’in oğlu Ürdün Kralı I. Abdullah’ın (İkinci meşrutiyet’te Mekke Mebusu)  anılarından* okuduğumuza göre  bu isyanda, İttihat ve Terakki’nin aptalca tutumu “Türkçülük” de epey etkili olacaktır. Kral Abdullah anılarında, “Biz halifeye ve mutlak iradeye değil,  İttihat ve Terakki’ye;  meşruti hükümete karşı ayaklandık.” diyecektir.</p>
<p>Bazı aşiretler halifeye isyan etmek istemezler. Uzun zaman alır ikna edilmeleri: “Halife, Almanlarla birlik artık.”</p>
<p>“Tamam sizinleyiz” diyenlerin Şerif ailesine bağlılıklarına kanıt olarak Hicaz Demiryolu’ndan rayları ve traversleri söküp getirmeleri gerekir.</p>
<p>Nitekim Kral Abdullah, Lawrence’nin sonra kendilerine de oyun oynadığını; yerli halkın, “Sultan Almanlarla birlik oldu, diyorsunuz ama  (Lawrenc için)  peki ya sizin yanınızdaki bu kırmızı surat kim? Dediğini anlatacaktır anılarında.</p>
<p>Bütün bu maceranın anlatıldığı anıların en dokunaklı kısmı,  Şerif Abdullah’ın, Medine müdafi Fahrettin Paşa’yı ve Medine’yi teslim aldığında yaşanır.  Neredeyse  özür dileyecektir Şerif Abdullah, Fahrettin Paşa’dan.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Son yıllarda Hicaz  Hattı dış dünyanın ve Türkiyeli araştırmacının ilgisine mazhar oluyor. Gecikmiş bir ilgi de olsa onca emeğin dillendirilmesi sevindirici bir durum.</p>
<p>Öncelikle ülkemizdeki çok kıymetli bir çalışmayı, “Hicaz Demiryolları” belgeselini anmak gerek.</p>
<p>Kurmacanın tahrifi ile anlatsa da büyük bir projenin sahibi de  dünyaca ünlü yönetmen Muhittin Kandur.  Kandur, “Çerkess”  adlı filminde Hicaz Demiryolu’nu eksen almış.  Hicaz Demiryolu’nu bedevi saldırılarından korumak üzere Ürdün’e yerleştirilen Çerkesler ve ölümüne mücadele ettikleri bedeviler arasında yaşananları bir aşk hikâyesiyle anlatır film. Kurmaca “gerçek”ten daha caziptir ve sanatın tahrife; dönüştürmeye/değiştirmeye hakkı vardır.</p>
<p>Ürdün Çerkeslerine dair işin aslı şöyleki; 1864 Osmanlı- Rus savaşında Osmanlı Devleti savaşı kaybedince, Osmanlıların tarafında yer alan Kafkas halkları,  Rusya tarafından yerlerinden sürgün edilirler.  Çerkesler ve Çeçenler,  Osmanlı Devleti’nin göç politikaları gereğince bugünkü Ürdün ve Suriye’ye yerleştirilirler. Fakat bölgede yabancıları istemeyen Bedevilerle,  Çerkesler arasında bu durum ölüm kalım savaşına dönüşür.  Bu muhacirler, yerleşimden uzak kuytularda, ören yerlerinde  sürdürmeye çalışırlar yaşamlarını.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/21.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10409" title="2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/04/21-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a>Hicaz Hattı’nın yapımı ile roller değişir. Zira daha önce Hicaz kervan yolu kendi idareleri ve korumaları altında olan bedevi aşiretleri, demiryolu yapımının  çıkarlarının aksine olduğunu düşündükleri için,  “demir yoluna ve sultanın demir atına”  saldırmaya başlarlar.  Osmanlı Devleti de Çerkesleri Hicaz Hattı’nı korumakla  vazifelendirir. Böylece Çerkesler bölgede silahlı etkin bir güç oluştururlar.</p>
<p>Bu vurucu hikâyenin en teselli edici yönü şimdi çalışmalarına başlanan İstanbul /Mekke hattı.  Şimdi uçmak gibi bir fırsat varken dahi Haydarpaşa’dan trene binip Mekke/Medine’de inmek fevkalade heyecan verici bir durum.</p>
<p>Araziye çabuk uyum sağlıyorum, pişerken yemeğin mikropları ölmüştür gibi bir mantık yürütüyor,  ateş dolu bir çukurda pişirilen kuzu tandırdan, hatta yıkanıp yıkanmadığı muhtemel yeşil salatadan bile yiyorum.  Bu arada yemekten hemen önce biri gelip aşçının kirli gömleğini çıkarıp alıyor üzerinden ve başından aşağı bembeyaz bir gömlek geçiriyor.</p>
<p>Daha önceki yazılarda söz edemediğim Ürdün mutfağından söz edecek olursam -tıpkı müzelerde sergilenen eşyalar gibi- bölge ülkeleri ile ortak bir mutfak bu.</p>
<p>Ürdün’de yediğim en farklı yemek “felafel”; nohudu  ezip,  içine un, bulgur, soğan baharat katılarak yapılan, yağda kızartılan bir köfte bu. Çok yaygın bir yiyecek ise  “sambussek.”  Sambusek, küçük küçük açılmış hamurların, içine kıyma, peynir, tavuk gibi baharatlı harçlar konularak hazırlanan –yine yağda kızartılan- bizim çiğ börek benzeri bir börek.</p>
<p>Amman’da çok klas bir restoranın avlusunda hazırlanmış bir çadırda yediğim akşam yemeği ise Türk mutfağındaki gibi hazırlanmış kebap çeşitleriydi. İstanbul’dan farklı  olarak mukabbelat ve  Faddal “buyurun” kelimesini  sık sık tekrarlayan, belinde hançeri başında kefiyesi yerel giysili, bir aktör kadar karizmatik garsonun sunduğu mırra vardı.</p>
<p>*</p>
<p>Edward Said,  oryantalizm batının kendini tanımlamak- yüceltmek aynı zamanda-  için doğuya yaptığı karşıt bir tanımlamadır der. Said haklı. Batının ürettiği bir kavram oryantalizm.  Ama yine Said’in ifade ettiği gibi, “Şark diye bir yer de var.”  ve biz  şarklılar da kendimizi  batının tanımladığı gibi sunmaktan hoşlanıyoruz galiba.</p>
<p>İstanbul; hamam ve dansöz  figürlü broşürler… Tunus’ta, Fas’ta, Mısır’da oryantal gösteriler. Buradaki çöl, çadır, Bedevi figürleri…</p>
<p>Folklorik motifleri kullanmak bir  milletin hakkı  da. Galiba esas mesele, bir medeniyeti, bir kültürü bir figür haline indirgemek, bir tanım içine hapsetmek.  Zira bu her iki taraftan; batıdan da doğudan da çokça eksik bir bakış doğuruyor.</p>
<p>Maalesef  “yıldızları bu kadar çok, ve yakın görmemiştim”  veya  Mehmed Fuad çöl gecesinde bunları hissetmiştir diye  yazamayacağım. Günün yorgunluğu ile erkence uyuyakalıyorum.  Lâl’in çöl sahnelerini tahayyülüme ve Mehmet Akif’in, Necid Çölleri’nden Medine’ye yürürken yaşadığı tecrübeye havale ediyorum. Sabahın ilk ışıkları ile uyanıyorum. İşte çöl sesliği/ıssızlığı bu olmalı.</p>
<p>Çöldeki açık büfe kahvaltıdan sonra saat 10 gibi yola koyuluyoruz.  Sahrada ince bir demir yolu ile; Hicaz Demiryolu ile çakışa çakışa ilerliyoruz.</p>
<p><strong>AKABE</strong></p>
<p>Akabe Körfezi, Kızıl Deniz’in  daraldığı ve  iyice bir  iç denize dönüştüğü nokta. Ürdün’ün de denize açıldığı tek şehri aynı zamanda.</p>
<p>Akabe’ye doğru ilerledikçe çok sıkı bir kontrole tabii tutuluyor, sık sık  kontrol merkezlerinde  durduruluyorsunuz. Zira körfezin diğer yanı İsrail. Yani Filistin’in İlad kasabası.  İsrail’le karşı karşıya kalmak bu küçük ülkenin yöneticilerine büyük bir sorumluk ve sıkıntı veriyor olmalı ki bu kontrol merkezlerinde size  potansiyel eylemci gibi  bakıyorlar hissine kaplıyorsunuz.  Gözlerimin içine, içine bakıyor bir asker. İntihar komandosu olabilir miyim? Ben de soruyorum kendime; bir ülkü, bir dava uğruna bedenime patlayıcılar sarıp kendimi parçalayabilir miyim? Bilmiyorum.</p>
<p>Evet gölgeye şüphesiz ki İsrail damgasını vuruyor. Her şekilde hissediliyor bu.  Hemen karşımızda; Akabe Körfezi’nin ortasına demirlemiş  savaş gemisi duruyor.  Her şeye rağmen çok güzel ışıklı bir haziran günü. Ilık bir esinti geliyor denizden. Sahil boyunca hurma ağaçları&#8230;  Bahr-i Ahmer yani Kızıldeniz  isminin aksine masmavi duruyor karşımda.   Ege’de, Bodrum’dan sonra ilk kez bu denli mavi görüyorum bir denizi. Bunun nedeni dipteki sünger yatakları.</p>
<p>Sahilde turistik oteller var. Bir kısmı da halk plajı olarak düzenlenmiş. Kadınlar siyah abayeleri  ile çoluk-çocuk kıyıda denize giriyorlar. Başka bir tarafta turist gurupları dalgıç takımları sırtlarında dalmaya hazırlanıyorlar.</p>
<p>Biz de küçük teknelerle Kızıldeniz turu yapıyoruz. Teknenin altında denizin dibini görmemizi sağlayan  saydam bir plaka var. Kocaman bir akvaryum gibi görünüyor Kızıldeniz . Kırmızı,  siyah, sarı, mavi tül kuyruklu  küçücük balık sürüleri mercan resifleri, sünger yatakları arasında yüzüyorlar.</p>
<p>İnsan eriyip bu güzelliğe  karışmak istiyor. Benden bir şey kalmalı burada. Kontrol ediyorum çantamdaki her şey gerekli.  Petra’da yaşlı  bedevi kadından aldığım boncuk kolye geliyor elime. Mademki çantamda. Benim sayılır. Usulca bırakıyorum masal maviye.</p>
<p>Kıyıdan elli metre kadar açıkta dolanıp duruyoruz. “Karşıda İsrail var. Bu kadar izin veriliyor.” Küçük teknenin kaptanı böyle söylüyor. Ne zaman bu gibi kurallardan söz edilse bir hüzün bulutu geçiyor insanların yüzünden. Biraz da mahcubiyet ve utanç sanki.</p>
<p>Tekne turundan sonra saat 5’te buluşmak üzere dağılıyor gurup. O vakte kadar herkes özgür. Etrafı dolaşıyoruz. Sahilde kocaman bir hurma bahçesi  var. Palmiye gibi  açılmış dallarının  altından sarkan  hurma salkımları filelere alınmış. Hurma bahçeleri benim zihinsel kodlarımda O’nun şehrini, O’nun hikâyesini uyandırıyor. Mekansal olarak da epey yakınız Medine’ye. Ama gidemiyoruz. Sınırlar ve kurallar var.</p>
<p>Aydınlık… Işığa boğulmuş her yan. Eşya bu aydınlıktan saklanmak ister gibi kendine çekilmiş sanki. Belki de eşyanın siesta/ kaylûle saati. Etraf çok tenha. Turist veya yolcu olmak ilginç bir duygu. Başınızı  bir taşa  koyup bir kenarda kıvrılıp, uzanabilirsiniz. Bir parkın tenha köşesindeki bankların üzerine uzanıyoruz biz de.  Tek tük gelip geçen birileri göz ucuyla bakıyorlar bize.  Allah bilir,  parkta bankın üzerinde uzanmış bizim gibi bir kadın hiç görmediler. Ben de kendimi daha evvel bir bankta uzanırken görmedim. Ama dediğim gibi yolcu olmak farklı bir durum.</p>
<p>Çarşılarda hiç ilginç bir şey yok. Camilere ise kadınları almıyorlar. Cemaat namazdayken kapıdan bakıyorum bir caminin içine. Modern mimari örneği bir cami bu. Sahile yakın bir meydan tamamen restoran dolu.  “Ali Baba”  Bir kebapçı.  Fakat bu sıcak günde  et yemek istemediğimizi,  salata yemek istediğimizi  söylüyoruz.</p>
<p>Bir kebapçıda sadece salata istemek pek usulden değilse de boyun büküp mukabbelat; salata ve garnitür getiriyorlar. Çıtır çıtır bir salatalık turşusu ve ince ince doğranmış yeşil biberle kurulmuş yeşil zeytin de var. Muhteşem bir lezzet bu. Koca bir kase yeşil zeytini bitirmemiz garsonun tebessümüne neden oluyor. Bu tebessümü bahşişle tolere ediyor, vejetaryen hikâyeden neden yararlanmadığımıza hayıflanıyoruz.  Akşam üzeri ayrılıyoruz Akabe’den. Yine ince bir demiryolu ile yolumuz çakışa çakışa Amman’a doğru yol alıyoruz.</p>
<p>*Kral Abdullah/Biz Osmanlı’ya Neden İsyan Ettik.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/aysekara/mistik-ve-masal-mekanlara-yolculuk-iv-vadi-i-rum/2011/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İZMİR TURGUTLU MUSULCALI</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/izmir-turgutlu-musulcali/2011/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/izmir-turgutlu-musulcali/2011/01/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Jan 2011 08:47:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MUHAMMET ENES TOPGÜL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şehir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=9622</guid>
		<description><![CDATA[İnsan, sevdiklerine yürüyebilmeyi alışkanlık haline getirebilmeli imkânı olunca. Ama öte yandan bu alışkanlığın ünsiyet ile zedelenmemesine de dikkat etmeli. Gönüller yapmalı, gönlünün imkanı kadar, kucak açmalı kollarının/yüreğinin enginliği kadar. Mesafeleri sorun etmemeli, atılan her adımın bir dua olduğunu ve visâlin sevincine ahirette ecir olarak ekleneceğini düşünmeli. Hâsılı yürümeli insan… Yürüdük ama kanatlarla. Mesafe ne de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan, sevdiklerine yürüyebilmeyi alışkanlık haline getirebilmeli imkânı olunca. Ama öte yandan bu alışkanlığın ünsiyet ile zedelenmemesine de dikkat etmeli. Gönüller  yapmalı, gönlünün imkanı kadar, kucak açmalı kollarının/yüreğinin  enginliği kadar. Mesafeleri sorun etmemeli, atılan her adımın bir dua  olduğunu ve visâlin sevincine ahirette ecir olarak ekleneceğini  düşünmeli. Hâsılı yürümeli insan…</p>
<p>Yürüdük ama kanatlarla. Mesafe ne de kısalıyor saatte 600-700 km hız  yapınca. Uçma hissi her dâim olmuş insanda ama bu duyguyu tadabilen  insan sayısı biraz olsun ancak günümüzde arttı. İzmir’deyiz. İlk  gittiğim zaman bayağı küçüktüm sanırım bu şehre. Aklımda sadece  palmiyelerin silik görüntüsü kalmış. Şimdi ise biraz daha idrak  edebiliyorum çevreyi. Şehir planı, sosyo-kültürel yapısı ve bitmeyen  metro çalışmasıyla daha bir problemli geliyor bu şehir şimdilerde bana.  Aile ziyareti için buradayız ve Allah’tan bir zeval çıkmazsa 3-4 gün  buranın havasını soluyacağız. Bayramın verdiği o ilginç huzuru,  karşılaştığımız insanların yüzündeki duru sevinçle birlikle kucaklamak  ne kadar güzel. Bayram ziyaretleri, el öpmeler, yeni damat olarak yeni  insanlarla tanışmalar, kayınvalidenin cömert ve leziz yemekleri, Van  gelini baldızımızın hazırladığı doğunun en uç bölgesinin yöresel  yemekleri vs. İzmir’de Hak adına yapılan bazı koşuşturmalar pek çok  yerden daha zor anladığım kadarıyla. Tanıştığım bir avuç kocaman yürekli  insan ellerinden geleni yapıyorlar belli ki. Yorulmanın mümkün olmadığı  bir yer görünümünde bu ilginç şehir…</p>
<p>İzmir ile Turgutlu’nun arası 45 km. kadar. Yol düzgün. Rahat bir  yolculuğun ardından Cuma namazını kılmak için hem /kayın/ana hem de  /kayın/baba yurdu olan Turgutlu’nun merkezindeyiz. Eda ve sedası güzel  görevliler eşliğinde hoş bir namaz, ardından yıllar sonrasında yenilenen  hatıralar. Elini öpmeye geldiğimiz büyüğümüzün otuz sene öncesinden  dostları ile halleşmeler. Musulcalı ise Turgutlu merkeze 10-12 km.  mesafede. Resmî adının Musacalı olduğunu yol üzerindeki tabeladan  öğrendiğim köy, yaklaşık 400 hane. Hemen altıdan Gediz nehrinin geçtiği  köyde geçim, bu iklimin yaygın olduğu coğrafyalardaki gibi üzüm, zeytin  ve incir ile sağlanıyor. Köyün adının Musulcalı olduğunda oranın  bilhassa ileri yaşlılarının ittifakı var ve atalarının nüfus mübadelesi  ile Musul bölgesinden geldikleri biliniyor. Hani Anadolu’nun hemen her  yerinde görülebilecek köylerden biri burası da. Ancak refah seviyesi  daha önce gezme imkanı bulduğum pek çok köyden ileride. Bunu tarım  aletleri, cami vb. unsurlardan anlamak mümkün. Bunda, verimli toprakta  yetiştirilen ürünün hemen pazara sunulma imkânının etkili olduğu aşikar.  Bunun yanı sıra Turgutlu’da pazar alış-verişinin oldukça uygun olduğunu  da özellikle ifade etmek gerekir.</p>
<p>Tabiî ki bu şirin köye geliş nedenimiz büyüklerimizin ellerini öpmek  ve hayır dualarını almaktı. Ancak ilgi çekici bir ziyarete temas etmek  gerekiyor. 85’lik Havva Nine’nin mütevazı evine konuk oluyoruz. Elini  öpüp kenara çekiliyoruz ama beni -yani kızının torununun yeni damadı  olan beni- bir kez daha yanına çağırıyor ve ağırlaşan gözlerine gören  ellerinin yaptığı yardımla yüzümü sıvazlıyor. Bu pir-i fâni duaları  insanı sanki sonsuz yapıyor…</p>
<p>Öte yandan her yörenin kendine özgü bir yemek kültürü var malum. Ama  kurban bayramı olunca büyük oranda yemek türleri yanaşıyor birbirine.  Soframızda anneannenin türlü hastalıklarına rağmen bin bir zahmetle  önümüze sunduğu envai çeşit yemek. Et yemeklerinin lezzetini bir tarafa  bırakacak olursak, bilhassa “çıntar” denilen mantarın pişirilme şekli  ilgimi çekti. Una belenerek kızartıldığını düşündüğüm “çıntar”, Ilgaz  yöresindeki “kanlıca mantarı” olsa gerek. Tadı ve görüntüsü birebir aynı  çünkü. Dedenin huzur veren sakinliğine sofradakilerin hoş sohbetleri de  eklenince, yemek hiç bitmesin istiyor insan. Ancak her tadın sonu var  malum. Damağımızdaki farklı lezzetlerle İzmir yoluna düşmek gerekiyor  yeniden…</p>
<p>Tabii ki hayat her zaman mutluluklar vermiyor insana. Bir cenazeye  iştirak edeceğiz hemen bayramın ardından. Şu ana kadarki kariyeri;  bitirdiği okullar ve başarıları, sağlam karakteri ve daha nice  güzelliğiyle 26 yaşında bir genç kızı ahiret yolculuğuna uğurluyoruz.  Yeni evlendiğini öğrendiğim zaman ise trafik kazası münasebetiyle  sonsuzluk yoluna uzanan bu gencin arkasında bıraktıklarına olan duam  ziyadeleşiyor. Zor şey. Ağlıyorum hiç tanımadığım insanlar için…  Sevgilisinden yetim kalan gencin bir yakınımızın tanıdığı olduğunu ve  mevcut hissiyatını öğrendiğimde ise karışık duygularım gittikçe  katmerleniyor. Ölümü normalleştirmek insanın en büyük hatalarından  galiba. Hem her seferinde ilk kez geliyormuş gibi davranmak, hem de  ardından hiç gelmeyecekmiş gibi hayata dalmak. Yine ölümün yaş ile olan  ilişkisi de zihnimizde sorunlu bir konum arz ediyor zannediyorum. Hem  yaşça genç olanların da vefatlarına şahit olmak, hem de ileri  yaşlarımıza kadar ölümün kapımızı çalmayacağını düşünmek. Gerçi insan  çelişkisiz yaşayamaz ama…</p>
<p>Günlerden Pazar. Ayrılık zilleri çalıyor akşam 21.30 uçağı için.  Ayrılmak neden daima zor? Gözyaşlarımız neden hücum ediyor ki  gözlerimize her defasında? Arkada bıraktıklarımızla yeniden buluşma  ümidimiz biraz olsun teselli ediyor bizi. Artık mesafeler eskisi gibi  değil. İstanbul beyaz karşılıyor bizi. Bizim uçaktan sonra Yeşilköy’e  yönlendirilmiş uçaklar sisten dolayı ve insanlar saatlerce valiz  kuyruklarında telef olmuşlar. Evimize oldukça yakın olan Sabiha Gökçen’e  inebilmek büyük bir nimet oldu hasılı. Bazı geceler ne kadar uzun. İki  saat içerisinde idrak edilen iki şehir, kıyısından geçilen onlarca semt,  karşılaşılan yüzlerce yüz. Yorgunluk. Büyük şehirlerin yorgunluğu da  büyük. Yarın pazartesi, yani yeni bir iş günü… Çark dönüyor…</p>
<p><strong>(18-21.11.2010)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/izmir-turgutlu-musulcali/2011/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MİSTİK VE MASAL MEKANLARA DOĞRU BİR YOLCULUK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/_/mistik-ve-masal-mekanlara-dogru-bir-yolculuk/2010/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/_/mistik-ve-masal-mekanlara-dogru-bir-yolculuk/2010/12/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 30 Nov 2010 22:28:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>_</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şehir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=9282</guid>
		<description><![CDATA[AYŞE KARA Ortadoğu’ya, yüzümü döndüğüm topraklara yolculuğa çıkıyorum. O topraklarda daha önce ayak bastığım iki yer var:  Mekke ve Medine. Niyetim daha evvel, kalbine girdiğim yere dışarıdan bakmak ve bu coğrafyadan olabildiğince yer görmek. Yaşanan hayatı olduğu kadar, geçmiş kavimlerin hikâyelerini, masallarını dinlemek ve mekânı hissetmek. Mekân nedir? Bizim için ne ifade eder? Doğduğumuz toprak niçin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>AYŞE KARA</strong></p>
<p>Ortadoğu’ya, yüzümü döndüğüm <span id="more-9282"></span>topraklara yolculuğa çıkıyorum. O topraklarda daha önce ayak bastığım iki yer var:  Mekke ve Medine. Niyetim daha evvel, kalbine girdiğim yere dışarıdan bakmak ve bu coğrafyadan olabildiğince yer görmek. Yaşanan hayatı olduğu kadar, geçmiş kavimlerin hikâyelerini, masallarını dinlemek ve mekânı hissetmek.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/12/1akkerakburclar.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9333" title="1akkerakburclar" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/12/1akkerakburclar-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" /></a>Mekân nedir? Bizim için ne ifade eder? Doğduğumuz toprak niçin anavatan olur? Niçin öylesine sıkı bir bağ vardır mekân aramızda?</p>
<p>Yıllardır etrafında dönüp dolaştığım bu sorunun cevabını,  bir oratoryo izlerken koronun çığlıkları arasında buldum.</p>
<p>Bana, Araf’ta kalmış kulların çığırışlarını düşündüren bu topluluğu dinlerken, hiç de aklımda değilken ve o sırada öyle bir şey düşünmezken…</p>
<p>Galiba biz eski, çok eski bir ayrılık acısının anısıyla, o acıyı yeniden yaşamamak, yeniden <em>düşmemek</em> için bulunduğumuz yere kök salmak, mekâna tutunmak, o yeri bizim kılmak isteriz.</p>
<p>Fakat gün olur bize mekân olanı yeryüzüyle bütünlemek, bütün yeryüzünü kendimize mekân kılmak isteriz.</p>
<p>Bu ve benzeri duygularla yola çıkıyorum. Yanıma fotoğraf makinemi alıp almamak hususunda epey gel git yaşıyorum. Mekânla arama fotoğraf bile girmemeli. Mekânı görüntülemek için uğraşırken ruhuna nüfuz edememekten korkuyorum.  Zira bunu birçok kez tecrübe ettim. Göstermek isterken çok şey kaçırdığımı fark ettim. Fakat ya görüntüsünü kaydetmeyi çok isteyeceğim bir şey olursa? Buna da çok üzülürüm. İkisinin ortasında bir tercih yapıyorum. Pratik çekim yapan otomatik, küçük bir makine alıyorum yanıma.</p>
<p>İstanbul’dan ayrılmadan hemen önce, yolculuk planlarımızda mecburi bir değişiklik oldu. Eşimle birlikte Hatay’a uçup karayoluyla Şam’a, Şam’dan Hicaz hattıyla Ürdün’e geçecektik. Bir yakınımız ciddi bir hastalık teşhisiyle büyük bir ameliyat geçirdi. Bu nedenle eşimin seyahati iptal oldu. Ben yol emniyeti açısından önce hava yoluyla Ürdün/Amman’a, Amman’dan Şam’a bir güzergâh belirledim. Beni Ürdün’de üniversitede okuyan kızım ve arkadaşları karşılayacak ve bana rehberlik yapacaklar.</p>
<p><em>Lâl</em>’i yayımlamadan önce <em>Lal</em>’in ekseninde döndüğü Hicaz Hattı’nı mutlaka görmek, istiyor(d)um ama aslında bölgeyi görmek istiyorum. Ürdün’e yakınlığı hasebiyle düşüncelerim en çok Kudüs’ün etrafında dönüyor. O kadar yakınına gitmişken, onca yaklaşmışken  kutsanmış kent Kudüs’ü görmek istiyorum. Fakat İsrail kolay vize vermiyormuş. İstanbul’dan İsrail konsolluğundan daha kolay vize alınıyormuş.  Bu vize pasaportunuza işlendiğindeyse Suriye sınırından içeri giremiyormuşsunuz. Ürdün’de bazı turların geçiş izni alabildiğine dair bilgiler var ama bunlar sağlıklı bilgiler değil. Bu nedenle çok da detaylı bir plan yapamadan, yolculuk halini göz önünde tutarak nasip olduğu kadar, diyor ve yola çıkıyorum.</p>
<p><strong><em>El Memleket&#8217;ül- Ürdüniyyet&#8217;ü-l Haşimiyye</em></strong></p>
<p>Türkçe, Ürdün Haşimi Krallığı.Krallığın tarihi ne kadar yeniyse Ürdün’ün tarihi  insanlık tarihi kadar eski. Bütün dinlerin, medeniyetlerin beşiği olan, bir ucu Bereketli Hilal&#8217;e uzanan bu topraklar her zaman yerleşime, bu nedenle de işgale ve savaşa açık olmuş.</p>
<p>Büyük İskender’in ordularından, Romalılara, Osmanlılardan, Haçlı Ordularına, dünyanın diğer ucundan insanların at sürdüğü, fethe çıktığı topraklar arasında Ürdün. Buğdayın ilk kez Ürdün vadisinde yetiştirilmiş olması gibi bir ayrıcalığı da var. Amman Hava alanına iner inmez Kral Abdullah’ın mütebessim çehresiyle karşılaşıyoruz. Bütün Ürdün seyahati boyunca bu çehreyi sık sık göreceğimi ama bir kez bile otoriter bir pozla görmeyeceğimizi henüz bilmiyorum.</p>
<p>İşlemleri tamamlayıp bagajımı almak için etrafıma bakınırken, “İstanbul?” diyor genç bir hamal.  Beni çok da büyük olmayan salonda bagajların döndüğü banda götürüyor. İkimiz de memnunuz. O müşteri, ben de kolayca bavulumu bulduğumuz için.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/12/2keraktanvadiyebakis.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9334" title="2keraktanvadiyebakis" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/12/2keraktanvadiyebakis-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Binadan dışarı çıktığımda beni Merve ve arkadaşları Nihal, Sümeyra, Mahmut karşılıyor.  Onları gördüğümde bir resimmişler hissine kapılıyorum. Anne kız sarmaş dolaş olurken Mahmut bavulları alıyor. İstanbullu kadının bahşişini beğenmiyor hamal. Bir dinar, liranın iki katı ve burada önemli bir bahşişmiş oysa. Haklı tabii, yolcu İstanbul’dan geliyor.</p>
<p>Hava alanı otuz beş kilometre kadar şehrin dışında. Çocukların kiraladığı arabaya doluşuyoruz.  Araba kiraladıkları için yarın sabah hemen geziye başlayacakmışız. Şimdi olduğu gibi arabamızı Mahmut Ağa kullanacak, bizi o dolaştıracakmış (öyle hitap ediyorlar ona). Mahmut, yirmi yaşlarında, esmer, ince bir genç, son derece kendine güvenli. Amman’da Arap dili ve edebiyatı okuyor, ara sıra da tercümanlık ve rehberlik yapıyormuş.</p>
<p>Çocukların içinde kendimi hiç de başka bir memlekete gelmiş gibi hissetmiyorum. Arabanın camını açıyorum, tatlı bir esinti var. Bu bozkır, bu topraklar… Zeytin ağaçları… sahraya  yayılmış tek tük develer… Rüzgâr tanıdık kokular getiriyor. İsa’nın topraklarındayım. Bu topraklar onun yürüdüğü, yaşadığı topraklar. Her şeyi terk edişiyle, her türlü ihtiyacın üzerine o erdemli genç adamı İstanbul’daki kiliselerdeki mozaiklerde de hep aradım. Belki de bu pak ifadeli temiz yüz gerçekten İsa’nındır. Belki de aktarıla aktarıla gelen bu suret kendi suretidir, diye.</p>
<p>Benim zihnimde Hıristiyanların Tanrı İsa’sına zıt (peygamberliğine ve onca mucizesine rağmen) <em>çok insan </em>bir İsa var. Onu daha <em>beşikteki bebek</em>’ken gösterdiği mucizelerden dolayı diğer peygamberlerin aksine daha <em>inanılır olmak</em> durumunda bellemiş zihnim. Bu anlamda onu hiç acziyet içinde düşünmemişim. Belki de peygamberimizin muhatabı putperest Arap toplumun, firavunlar  Mısır’ının  aksine,  kitaplı bir topluma; Musa’nın kitabına inananlara  geldiği için.</p>
<p>Haziran ayına rağmen, hava güzel bir bahar günü gibi. Ürdün zaten yayla olarak tanımlanan, yüksek dağlardan dik inişlerle vadiye akan bir coğrafya üzerinde yer alıyor, kuru bir iklimi var.</p>
<p>Çocuklar bir çırpıda benim için ilk etapta yaptıkları programları sıralıyorlar: Mute, Kerak Kalesi, Ölü Deniz. Antik Petra. Vadi-i Rum, Akabe.</p>
<p>Ben Kudüs’ü görmek istiyorum, diyorum. Bu çok zor, imkânsız gibi. Ama size İsa’nın yıkandığı Ürdün Nehri’ni gösteririz, Papa bile orayı ziyarete geldi, diyorlar.</p>
<p>Tarihte sık sık adı geçen, Musevi, Hıristiyan, Müslüman halkların kültüründe önemli bir rol oynayan Ürdün Nehri; nam-ı diğer Şeria Irmağı (Kudüs’ün de içinde bulunduğu Batı Şeria dahil olmak üzere) İsrail ile Ürdün’ün sınırlarını belirliyor.</p>
<p>Hz. Musa&#8217;nın ölümünden sonra İsrailoğulları&#8217;nın yerleştikleri kutsal Kenan Toprakları&#8217;nın sınırını bu ırmak oluşturuyor. Hz. Yahya&#8217;nın, Hz. İsa&#8217;yı bu ırmağın sularında vaftiz ettiğine inanılıyor. Mısırlılar, Asurlular, Yunanlılar, Romalılar, Haçlılar, Sarazenler, Osmanlılar, Britonlar, Araplar ve Yahudiler tarih boyunca ırmağın geçiş noktalarında konaklamışlar ve kaleler kurmuşlar.</p>
<p>Sultan Hamit dönemi Kudüs valilerinden birinin eşi olan Naciye Neyyal’in hatıratından tablo gibi bir aktarım; portakal, limon çiçekleri peyzajı eşliğinde, peri kızları gibi bellerine dökülen saçlarıyla hacı olmak için Şeria Irmağına giren genç kızları anlattığı sahneler geliyor akılma.</p>
<p>*</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/12/muteovasi1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9341" title="muteovasi1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/12/muteovasi1-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Düz bir yoldan Amman’a doğru ilerliyoruz. Bir yeri ilk kez görmenin dikkati ile bakıyorum etrafa. İsra Üniversitesi, Zeytin Üniversitesi, Modern Amerikan School.  Düzenli sarı taş yapılar&#8230; Yapılarda taş kullanmak mecburiymiş. Binaların dışında herhangi bir boya veya kaplama malzemesi kullanmak yasakmış. Şehrin girişinde modern mimari örneği cam ve taştan müteşekkil estetik binalar var. Bu yüksek binaları köşeli kuleler tamamlıyor.</p>
<p>Gloria Jeans, Escada, Holiday Inn, Mövenpick gibi dünya markaları ve elbette  Mc Donal’s.  Donalds amca buraya da gelmiş…</p>
<p>Mahmut  bize bir şehir turu yaptırıyor. Hava alanından şehre uzanan düzlüğün aksine şimdi inişli, çıkışlı, tepelerde dolaşıyoruz. İstanbul gibi yedi tepe üzerine kurulu bir kentmiş Amman. Ferahlık veren esinti şehrin içinde de var. Üst geçit diyebileceğimiz çok zarif tasarımlı asma bir köprüye, Abdün Köprüsü, diyor çocuklar. Kanserden ölen Kral Hüseyin adına yapılan King Hüseyin Kanserle Mücadele Merkezi de gör beni diyen mekânlardan.</p>
<p>Genel görünüşüyle Mardin gibi taş yapılardan oluşan bir şehir manzarası. Bu şehir manzarasını tamamlayan, daha doğrusu binalara eklemlenip tuhaf bir etki yapan bir şey var; çanak antenler. İstisnasız bütün şehir çanak antenlerle gökyüzüne yönelmiş.</p>
<p>Amman’ın içlerine doğru inildikçe, çanaklar kadar sık olmasa da sarı taş binaların üzerinde sık sık,  <em>Seken</em> yazan büyük tabelalar görüyoruz. Seken; yani yurt. Amman bir öğrenci şehri. Kozmopolit bir kent. Jordan University dünyadan öğrenci alan bir üniversite. Ayrıca dünyanın birçok yerinden, Avrupa’dan, Amerika’dan Arapça öğrenmek isteyenler Amman’daki dil okullarına geliyorlar. Şunu hemen ilave edelim; Amerika körfeze inip Irak’a demokrasi götürdüğünden beri (!) Amerika’da iş dünyasında ve akademik alanda Arapça bilenlere kabul önceliği tanınıyormuş. Ki Ortadoğu ile ilgilenenlerini de buna ilave edersek dil okullarının işlevlerini ve çalışma kapasitelerini kestirmek daha kolay olur. Bölge ülkelerinin aksine petrol yoksunu bu ülkeye fosfat, potas gibi madenler katkı sağlıyormuş. Turizmin ülkeye büyük katkısı varmış. Fakat bir bilgiye göre Amerika yardım göndermediği ay Ürdün devleti memurunun, askerinin maaşını ödeyemiyormuş.</p>
<p>*</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/12/3akoludeniz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9335" title="3akoludeniz" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/12/3akoludeniz-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Çocuklar akşam dışarı çıkmayı teklif ediyorlar ama ben çok yorgunum. Akşama da Türkiye’de yapılmış anne yemekleri var. Mahmut’a da paket servis vaat ediyoruz. Bir yokuşun başında, üzerinde <em>Seken</em> yazan sarı taş bir binanın önünde duruyoruz. Bina çok yeni. Daha çok şık bir otelin lobisine girmiş zannına kaplıyorsunuz. Perdenin ardından bir hanım çıkıyor (sekenin işletmecisi), Ehlen ve Sehlen, diyor bize. Bu apart dairelerden ve odalardan oluşan bir kız öğrenci evi. İçeri girişimizle Merve’nin arkadaşları toplanıyor. Sümeyra, Fatma, Nihal, buradaki bizim kızlar. Diğer kızların çoğu Filistin’denmiş. Zaten Ürdün halkının yüzde altmışı Filistin göçmeni. Körfez ülkelerinden, Suriye’den, Yemen’den öğrenci kızlar da kalıyormuş bu evde. Ayrıca Amman’da çalışan, tek başına yaşayan bazı hanımlar da varmış. Ben de Merve’nin odasında kalacağım.</p>
<p>Bizim kızların başkanı Sümeyra. Çok geniş bir yüreği var. Yemeklerine, alışverişlerine, paralarını harcamalarına kadar ilgileniyor kızlarla. Mesela çok nefis kuru fasulye yaptığını söylüyorlar. Hele <em>Zara</em> alışverişlerini düzenlemesi…</p>
<p>Kızlar Ürdün’deki diğer bir şehir Zerka’daki bir bitpazarına <em>Zara</em> adını takmışlar. Bunun sebebi Arapların telaffuz ederken gaf harfini yutmaları ve Zerka’ya Zer’a demeleri. Bir dinara aldıkları kıyafetleri, Hermes başörtüleri gösteriyorlar bana. Defile yapıyorlar hatta. Bilmem kaç kere yıkayıp şartladıklarını, ondan sonra kullandıklarını anlatıyorlar. Zavallı satıcı, bu Türk kızlardan yaka silkiyormuş, çünkü Sümeyra ne yapıp edip adamın mallarını çürüğe çıkarıyor, bir dinarı bile yarım dinara indiriyormuş. Anlattıkları her şeye bayılıyorum. İstanbul’da olsa prim vermeyeceğim işlere burada yüz puan veriyorum. Ayşe teyze sakın bunları İstanbul’da anlatma, diyorlar. Yazacağım bile diyorum.</p>
<p>Bildiğim birkaç Arapça kelimenin dışında Arap kızlarıyla bizim kızların tercümanlığıyla konuşuyoruz.  Zaten Ammice denilen güncel dille bizim öğrendiğimiz Kur’an Arapçası, Osmanlı Türkçesiyle günümüzde konuştuğumuz Türkçe gibi çok farklı. Birçok kelime galat kullanıldığı gibi, konuşurken  yutulan -Zerka örneği- atılan harfler, yerel lehçeler, derken bambaşka bir şekil almış. Fasih konuşan biriyle de şiir mi okuyorsun, diye de dalga geçiliyormuş.</p>
<p>Hanin Nasıra’lı; İsa’nın köyünden. İştiyak/özlem anlamına geliyormuş ismi. Gerçekten de ötelere bakan gözleri var. Konuşmaktan çok susuyor. Bir okuma tutkunu, elinden kitap düşmüyor. Hanin’le birbirimizi çok seviyoruz.</p>
<p>Diğer bir Arap kızı Hanan: O tam tamına esmer bir cindy. Kıyafeti de öyle, sımsıkı bir tayt giyiyor. Adımlarını daima bir podyumdaymış gibi atıyor, bir oyunu seslendiriyormuş gibi konuşuyor. Kefa ise Filistin’in köyündenmiş kaba bir lehçe ve kalın bir sesle yüksek perdeden konuşuyor (bir gönül meselesi varmış), kalbine pat pat vura vura kızlara  anlatıyor: Ahmet’i ta buradan seviyorum! Otel yerine sekende kalmayı tercihle isabetli bir şey yaptığımı düşünüyorum bir kez daha.</p>
<p><em>*</em></p>
<p>Burada zamanı biraz öne alıp konu bütünlüğü açısından önce Amman&#8217;ı anlatmak istiyorum. Sonra ikinci güne dönüp Mute&#8217;yi, Kerak&#8217;ı, Ölü Deniz&#8217;i anlatacağım.</p>
<p>Amman’da  insanın hissettiği ilk duygu emniyet. Kesinlikle size kendini hissettiren bir şey bu. “Emin ellerde, selamettesiniz.” Hava alanından itibaren sık sık rastlaştığımız Kral Abdullah’ın ve babası Kral Hüseyin’in mütebessim çehresi, halka sirayet etmiş gibi. Size bir misafire davranır gibi davranan insanların çoğu da aslında misafir. Ev sahibinin nezaketine mukabele etmek isteyen güleç yüzlü insanlar. Yüzde atmış gibi bir oranla Filistinliler birinciliği elde tutarken Osmanlı Devleti  döneminde Ürdün’e göç eden Çerkeslerin de şimdi yüz yirmi bin civarında olduğu söyleniyor. Küçük bir azınlık olarak  Çeçenler de var aynı dönemde Ürdün&#8217;e yerleşen. Kızların anlattığına göre Çerkes gençlerin çoğu o muhteşem Kafkas danslarını biliyorlarmış, bu nedenle de karizmaları yüksekmiş okulda. Oturdukları, toplandıkları bölümler de  ayrıymış bu gençlerin. Arap gençlerin Çerkes kızlarına bakmaları  kavga sebebi oluyormuş. Yani Ürdün halkı için söylediğimiz, halim selim, ifadesini onlar için kullanamayacağız sanırım.   Ürdün’deki Çeçenler’in söylediği bir şey, sanırım, Çerkezler için de geçerli. “Biz Kafkaslardan Ürdün’e  değil, Osmanlı devletine göç ettik.”</p>
<p>Yani Çerkesler kendilerini bir sığınmacı olarak görmüyorlar. Bulundukları konum, geçmişten gelen güvenilirlik, Ürdün Krallığı kurulurken Şerif Hüseyin’in yanında olmak ve bugün kraliyet muhafızlığı  gibi özellikleri de bu dik duruşu besliyor olmalı.</p>
<p>Ürdünlü  Çerkeslere ileride dönmek üzere deyip  konuyu biz Türklere getirelim.</p>
<p>Bize çok sevgi gösteriyorlar. Onlar için Türkiye, İstanbul demek. İstanbul’u soruyorlar. İstanbul kelimesi bir düş, bir masal havası estiriyor yüzlerde. Bu arada Tayyip Erdoğan sevgisini söylemeden geçemeyeceğim. “Erdugan” diye sesleniyorlar yanımızdan geçerken.</p>
<p>Merve’nin okuluna gitmek için bindiğimiz taksinin Filistinli şoförü de bir Türk sevdalısıydı. Hüzünle Filistin’den söz etti ve şimdi orada bulunamadığı için bir ihanetten söz eder gibi, artık önümüze bakmamız gerek, dedi.</p>
<p><strong><sup>ŞARİA’L- CAMİA</sup></strong></p>
<p>Yani Universite Caddesi. Jordan University dünyanın sayılı üniversiteleri arasında ve Türkiye’de Yök’ün denklik verdiği okullardan. Bu nedenle de birçok Türk genci var burada eğitim alan.</p>
<p>Botanik bahçesi,  geniş yolları, büyük binaları ile Jordan University hakikaten başlı başına bir camia. İçinde bankaların ve Royal Jordan’ın bürosu da var. Her milletten talebe görmeniz mümkün. Küpeli, hippi oğlanlardan, metalci,mini etekli kızlara, peçeli, pardösülü, kot pantolonun tşörtünün üzerine dolama başörtü takan kızlara kadar her tür giyim kuşamı görmek mümkün.</p>
<p>Örtülü Arap kızlar bizim assolistler kadar ağır bir göz makyajı yapıyorlar. Sürme ve kına kültüründen olsa gerek Arap toplumunda bu yadırganmıyor. Beni  gören Türk talebeler, bizim kızların Arap arkadaşları yanımıza geliyorlar. Türkiye’den birini, bir anneyi görmek hepsi için sevindirici.</p>
<p>Sınıfa  girip oturuyorum,  Türkiye’de kızlarımın okuduğu okullara alınmamanın hissettirdiği duygu ile buradaki özgürlüğü kıyaslıyorum.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/12/4kerakburclari2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9336" title="4kerakburclari2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/12/4kerakburclari2-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Öğrencilerin yediği yemekten yemek istiyorum. (Çocuklar ne yiyor acaba?) Misafir kontenjanından hocaların salonuna alınıyorum. Hocaları izliyorum. Gayet naif bir ortam. Örtülü örtüsüz, hanım hocalar, beyler… oldukça düşük bir fiata servis edilen yemekler de gayet lezzetli. Tabaklarda koca koca etler var. Etin ucuz olduğunu öğreniyorum Ürdün’de. Benim favorim humus, tabbule, felafil gibi mukabbelat. (Aperatif ve salata türü yiyecekler.) Mavi, sarı ve yeşil renkli pirinçlerden oluşan pilavı hoş bulmuyorum, ne vardı pirinçleri boyayacak!</p>
<p>Burada bir sürpriz bekliyor beni. Hanin&#8217;le karşılaşıyoruz, çantasından bir kitap çıkarıyor Hanin. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın <em>Saatleri Ayarlama Enstitüsü</em>’nün Arapça çevirisi. Gerçekten heyecan verici bu benim için. “Men ye’rifani ye’rufi” (Beni bilenler bilir) diye  kendisini takdim ediyor Hayri İrdal. Tanpınar adına seviniyorum. Ama bunu göremediği için de üzülüyorum.</p>
<p>*</p>
<p>Okuldan çıkıp bir taksiye binip Antik tiyatroya gidiyoruz. İstanbul’da adım atamayacak kadar hasta olduğumu düşünürken, bir çırpıda kendimi antik  tiyatronun en üst basmaklarında buluyorum. Aşağıya bakınca insanın başının döndüğü bir yükseklik bu. Karşı tepede de Roma sütunları var.</p>
<p>Bu tiyatro Ürdün’ün Roma hakimiyeti altında olduğu dönemde; imparator Marcus Aurelius zamanında  milattan sonra 169-177 yılları arasında inşa edilmiş.</p>
<p>Bir zamanlar arenaya salınan aslanların hücreleri, şimdi yerel giysilerin, bedevi çadırlarının sergilendiği bir müze.</p>
<p>Hiçbir yerde siyahı bu kadar derin ve gizemli, kırmızıyı bu kadar ateşin görmemiştim. Müzede sergilenen geleneksel Filistin kadın kıyafetlerinden söz ediyorum. Göz gözü görmez bir gecenin en karanlık yerine çöl ateşi düşmüş gibi siyah kumaşın üzerine kırmızı renkli kanaviçe desenler işlenmiş. Bu kıyafetlerin bir kısmı gelinlikmiş. Bir çöl gelinin kıyafeti başka türlü nasıl olabilirdi ki? Nitekim <em>Lâl</em>’in bir sahnesi için ilham verecekler  bana.</p>
<p>Kıyafetin başa gelen kısmında (hafif olsun diye) bürümcük ipek şifon, omuza dökülen kısmında kumaş kullanılmış. Bu detay da beni büyülüyor. Küçük toplar halinde dizilmiş gümüş halhallara- peçe denilebilinecek- gümüş takıların işçiliğine  hayran olmamak elde değil.</p>
<p>Müzede o bölgede kullanılan başka kadın kıyafetleri olduğu gibi Osmanlı kadın kıyafeti örneği de  var. Altın tellerle işlenmiş eflatun bir bindallı bu. Fakat hanım yüz elli kilo çekiyordu herhalde ki kıyafet  pek hoş durmuyor. Daha zarif bir hanımın giysisi bulunamaz mıydı sanki  diye düşünüyorum.</p>
<p>Müze’den çıkıp bir taksiye binip Vasatü’l- Beled’e gidiyoruz. (Bu arada Ürdün&#8217;de taksi ücretinin sudan ucuz olduğunu aktaralım size.)Vasatü’l- Beled, yani şehrin orta kısmı, eski Amman. İki üç katlı çıkmalı evler, kafesler, balkonlar, Osmanlı mimarisi taş evler.  Erzurum, Kars gibi geliyor bana. Öyle ki pencerelerdeki, kapılardaki demir şebekeler bile aynı.</p>
<p>Niçin bir şeyi bir şeye benzeterek tanımaya çalışırız? Çarşı da Mahmut Paşa  gibi. Eski usul dükkanlarda  müzede gördüğümüz kadın kıyafetlerinin kötü taklitleri var.</p>
<p>Jafra’da nane/limon içerek dinleneceğiz. Jafra iki katlı tarihi evlerden biri. Şimdi kafeye dönüştürülmüş. Biz ahşap çıkmasına/balkonuna geçip oturuyoruz. Yan masada bir bey, nargilesini fokurdatırken gazete okuyor. Nargile içmek Aman’da çok moda, zaten  doğuya özgü yaygın bir alışkanlık. Kızlı, erkekli talebe grupları; örtülü, örtüsüz kızlar, yahut kallavi ağabeyler, ablalar nargilenin marpucu ellerinde, bir yandan tavla oynuyorlar. Bu arada Ürdün’de hiç esmer/siyahi görmedim desem yalan olmaz. Hemen hemen hepsi açık tenli ,ince hatlı  insanlar.</p>
<p>Doğrusu bu kadar narin hatlı kadınlar, erkekler görmeği beklemiyordum. Bilhassa Filistinli kızlarda Kraliçe Rania&#8217;daki zerafet var.</p>
<p>Nane/limon: Sanırım Amman’a yalnızca bu naneli limonatayı içmek için bile gidilir. Taze nane, limon, şeker. Üzerinde kırılmış buzlar. Bu içeceği çok beğenen İstanbullu misafire tarifini veriyor garsonlar. Ama ölçüsü yok: Her şey kararı kadar.</p>
<p><strong>Kerak/Mute/Mahrü’l-Meyyit</strong></p>
<p>Ürdün&#8217;de bulunduğum ikinci günün sabahı erkenden hazırlanıyoruz. Kerak’a, Mute’ye ve Bahrü’l- Meyyit’e gideceğiz. Merve ile bana Sümeyra da eşlik ediyor. Yol’da Mahmut’a ağalığının nereden geldiğini soruyorum: Bilmiyorum, diyor. Fakat kızlardan heveslenip Türkiye’den getirdiğim falım sakızlardan birini açtığında ağalığının sırrı meydana çıkıyor, Zuladaki altınları çıkar, diyor muzip falcı.</p>
<p>Yabancı bir ülkede yol/yer bilen bir sürücü ve küçük bir grupla seyahat gerçekten büyük lüks. Yollar da gayet güzel. Araba yeni. Güzel bir yolculuk bu. Yolda ilgimi çeken şey, en çok kullanılan arabanın Hyundai olması (Ürdün’de lüks taşıt pek görmüyorsunuz), gözüme çarpan en değişik şey de otoyol üzerindeki polis kontrol noktalarındaki gölgelikler. Ürdün’den, Türkiye’den söz ederek ilerliyoruz.  Mahmut, yolumuzun çok uzun olmadığından, zaten Ürdün’ün baştan sona dört beş saatte kat edilebileceğinden, Konya kadar bir yer olduğundan söz ediyor.</p>
<p>Hafif bir meyille yükselen bir tepenin önünde büyük bir düzlük Mute ovası. Sararmış otların titrediği büyük bir alan. Bu alanın içinde yalnızca bir cami kalıntısı ve Mute savaşında şehit olan on üç sahabenin isminin işlendiği bir anıt var.</p>
<p>Müslümanlar, Roma askerleriyle ilk kez burada karşılaştılar. Nitekim bu bölgede, bugün bile iki dünya arasındaki ilişkileri belirleyen çok büyük savaşlar yaşanacak, Avrupa’dan kopup gelen Haçlılarla Müslümanlar din savaşları, toprak savaşları yapacaklar; Haçlılar bölgedeki en muhkem, en ürkütücü kalelerini  (Şövalyelerin Krak&#8217;ı )bu mıntıkada kuracaklardır.</p>
<p>Hazreti Peygamber Doğu Roma İmparatorluğuna bağlı Busra Valisi Şürahbil’e İslam’a davet mektubu gönderir. Ancak valinin cevabı, mektubu getiren elçiyi şehit etmek olur.</p>
<p>Bunun üzerine Peygamber, ordusunu Şürahbil’in üzerine gönderir. Sancağı Zeyd bin Harise’ye verir ve “Zeyd şehit olursa sancağı Cafer alsın. Cafer şehid olursa Abdullah bin Revaha, Abdullah da şehit olursa aranızdan birini kumandan tayin edin.” der.</p>
<p>Bu sıralamadan üç sahabenin şehit düşeceği anlaşılır. Şair Abdullah bin Revaha yolda devesine şiir söyler; “Ey devem, dört konak sonra artık beni taşımak zorunda kalmayacaksın.”</p>
<p>Vali, İmparator Heraklius’u yardıma çağırır. Mute’de kendilerinden sayıca, donanımca kat kat üstün bir ordu ile karşılaşır peygamber ordusu. Bu üç sahabe birbiri ardına şehit düşer.</p>
<p>Burada bambaşka bir hâl var. Sanki yaşanan olayların cereyanı bu yere sinmiş ve asırlar bu cereyanı silememiş. Öyle bir yaşanmışlık ki sanki daha dün burada yüz bin kişilik bir orduyla üç bin kişilik bir ordu savaşmış. Atlar şahlanmış, kargılar, kılıçlar inip kalkmış… Kılıcı ile atının bacaklarını kesmiş Cafer ki düşmanları atını Müslümanlara karşı kullanmasın. Ona kopan kollarının yerine kanat takılmış, şimdi pervaz vurmuş göklere. Belki de şu kuru otları ve beni titreten onun kanatlarının rüzgârı.</p>
<p>Peygamberin şairi Abdullah bin Revaha, şu kelimelerle savaşmış; “Cennet ne yakın, ne güzel.” Gözlerinin karası kayan atlar daha şimdi toprağı deli deli eşelemiş. Yürekler korkudan ağızlara gelmiş. Bir ölüm sessizliği sinmiş ovaya. Titreşen sararmış otların içinden şimdi cesetler toplanmış, iki ordu tepelerin ardındaki ordugâha çekilmiş.</p>
<p>*</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/12/5ammanantiktiyatro.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9337" title="5ammanantiktiyatro" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/12/5ammanantiktiyatro-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Peygamberin üç güzîde arkadaşı için, çok güzel birer câmi ve türbe yapılmış. Önce Zeyd ve Cafer’i ziyaret ediyoruz. Abdullah bin Revaha onlardan ayrı bir yerde. O nedenle en son peygamberin şairine gidiyoruz.</p>
<p>Revaha’nın türbesinde sanki kabrinin zümrüt yeşili mermerinin renginde bir sisin ve dünya dışı bir sükûnetin içindeyiz. Allah’ım, bütün bunları ben mi kurguluyorum? “Mekân zihinsel bir kurmacadır.”  Kurguluyor ve hissediyorum. Şair diye mi? Çocuklara dönüyorum hiçbiri konuşmuyor. Hayret içinde onlar da, burada başka bir şey var, diyorlar. Hayır, mekân zihnî bir kurmaca değil. Burada aşk var. “Doğranmış bir kütük gibi geleyim sana.” Âşıklar niçin bedenlerinin parçalanmasını; pare pare olarak yok olmasını isterler?</p>
<p>**</p>
<p>Bu duyguların etkisinde arabamıza binip Güneydoğu kasabalarından birini anımsatan görüntüler içinde Mute’de ilerliyoruz. (Tahtakale’yle de benzeşiyor sık sık) Teneke sobalar, kokoreççiler, dükkânlarının önünde oturan, çubuklarını tüttüren entarili amcalar… Pembe, yeşil renkli dondurma külâhları… kirden, buhardan camları görünmeyen lokantaların önünde çevrilen piliçleri geride bırakıp 1000 rakımlı Kerak’a tırmanmaya başlıyoruz.</p>
<p>Mahmut, kim bilir kaç kez misafir gezdirmesinin bilgisiyle konuşuyor: Kerak, Amman’ın 140 km güneyinde bulunuyor. Bir dönem Kudüs Krallığının bir parçasıydı. Kalenin etrafında kurulmuş 20.000 kişilik bir şehir.</p>
<p>İlk insanların Kerak’ta ikamet etmiş olduğuna inanılıyor. Demir çağından kalıntılar var Kerak’ta. Kerak, İncil’de de anılıyor. Kral yolu üzerinde bulunuyor. Kral yolu, Antik Ortadoğu’nun hayati önem taşıyan alışveriş güzergâhıdır. Mısır’da başlar ve Sina yarımadasına karşı Akabe’ye doğru uzar. Buradan kuzeye doğru döner, Şam ve  Fırat nehrine doğru gider. Kerak, Selahaddin’in düşüremediği kale olarak biliniyor.</p>
<p>Muhkemliği ve zindanlarıyla meşhur Kerak’ı ben Amin Maalouf’un üslup harikası ve aynı zamanda (dini ve dili arasında)  ilginç bir aidiyet örneği olan Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri kitabından biliyordum. Kerak&#8217;ın tarihi Maalof&#8217;dan aktarmak istiyorum.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/12/mervekara.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9342" title="mervekara" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/12/mervekara-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>“Hısnü&#8217;l -Erkad  (Kürtlerin Kalesi) 1000 rakımlı yükseliği ile bir kartal yuvası. Haçlı istilasında ova halkının yüksekliğine güvenip sığındıkları kale. Zengin Bukayye Ovası&#8217;nın köylüleri 1099&#8242;un Ocak ayının son haftasında Frenk birliklerinin yakınlarda görüldüğünü haber alınca &#8230; sürülerini, zeytinyağı ve buğday stoklarını toplayıp Hısnü&#8217;l-Ekrad&#8217;a , “Kürtlerin Kalesi”ne doğru çıkarlar. Erişilmesi güç bir doruktaki bu kale, Akdeniz&#8217;e kadar tüm ovaya hakim bir konumdadır. Kale uzun süredir kullanılmasa da, surları sağlamdır ve köylüler orada korunabileceklerini umarlar. Ama her zaman erzak sıkıntısı çeken Frenkler gelip kaleyi kuşatırlar. 28 Ocak&#8217;ta savaşçıları Hısnü&#8217;l-Ekrad&#8217;ın surlarına tırmanmaya başlar. Mahvolduklarını hisseden köylülerin aklına bir hile gelir. Birden kale kapılarını açıp sürülerinin bir bölümünü dışarı salarlar. Savaşı unutan Frenklerin hepsi hayvanların peşine düşer. Safları öyle karışır ki cesaretlenen savunmacılar huruc edip Saint-Gilles&#8217;in çadırına erişirler. Kaçan sürüden pay kapmak isteyen muhafızlarının yalnız bıraktığı Frenk komutan, köylülerin eline düşmekten kılpayı kurtulur.</p>
<p>Köylüler kazandıkları bu başarıya çok sevinirler. Ama saldırganların intikam almak için geri döneceklerini de bilmektedirler. Ertesi gün Saint-Gilles adamlarını surlara sürdüğünde ortalıkta hiç kimse görünmez. Saldırganlar köylülerin bu kez nasıl bir tuzak hazırladığını düşünürler. Ama onlar en akıllıca yolu seçmiş, geceden yararlanıp sessizce dışarı çıkarak oradan uzaklaşmış, izlerini kaybettirmişlerdir. Kırk yıl sonra Frenkler en ürkütücü kalelerinden birini Hısnü&#8217;l-Ekrad&#8217;ın bulunduğu yerde kurarlar, yeni kalenin adı da pek değilmez: “Ekrat” biraz bozularak önce “Krat” sonra “Krak” yapılır. “Krac des Chevaliers” (Şövalyelerin “Krak”ı ) heybetli siluetiyle yirminci yüzyılda Bukayye Ovası&#8217;nı hala tepeden seyretmektedir.”</p>
<p><em> </em>Her satırında Selahaddin’e hayranlığı sezilen yazar, Kudüs Krallığına bağlı Kerak Senyörü Renaud de Châtillon-Brins Arnat-‘in vahşiliğinden çokça söz eder. Müslümanlar ve Haçlılar arasında imzalanan anlaşmayı tek taraflı bozan Renaud bir hacı kafilesine saldırır. Selahaddin’in kız kardeşinin de içinde bulunduğu kafilenin yolcularından bir kısmını öldürür, bir kısmını da Kerak zindanlarına hapseder. Ona anlaşmayı hatırlatan esirlere meydan okur, Haydi Muhammed gelsin de kurtarsın sizi! Bunu duyan Selahaddin, Renaud’u kendi elleriyle öldüreceğine yemin eder.</p>
<p>Daha evvel çakaloslarla döve döve düşüremediği Kerak’ın Senyörünü ve Kudüs Kralını sahraya çeker.  Kendisi önce davranıp Taberiye Gölü’nün/Şeria Irmağı’nın yanına konuşlanıp düşmanını hem kılıcıyla hem susuzlukla perişan eder. Yeminini yerine getirir Selahaddin. Bu zaferin ardından Kudüs’e yönelip kutsal kenti fetheder.</p>
<p>*</p>
<p>Kalenin girişinde Ürdün’ün beş kralı yan yana resmedilmişler. En büyük kral; Şerif Hüseyin o kadar sevimli gelmiyor bana. Zaten o da otoriter, güçlü bir adam gibi gözükmek istiyor.</p>
<p>Kaleye giriş biletle. Biletleri veren memurun başucuna Kral Abdullah ve Kraliçe Rania&#8217;nın resmini asmış. Avrupalı turistler de var. Onların da tarihi burası.  Eyyubiler de tahkim etmişler kaleyi. Nihayet kalenin içindeyiz. Çok haşmetli gözüküyor. Dört beş atlının yan yana tırmanabileceği geniş ve alçak merdivenler… Aşağıda alabildiğine uzanan bir vadi ve<em> </em><em>Bahrü’l- Meyyit</em>, yani Ölü Deniz. Rüzgâr öyle bir kuvvetle esiyor ki çocukları uçuracağından korkuyorum.</p>
<p>*</p>
<p>Küçük bir müze de var kalede. Toplar, gülleler, kılıçlar, zırhlar ve  maketler. İyi ki yanıma bir resim makinesi almışım diyerek, savaş kulelerinin ve mancınık maketlerinin resimlerini çekiyorum. Bunlar bana yazacağım yeni hikaye için lazım olacak.</p>
<p>Kalenin en tepesinde idare binası gibi duran binalarda şimdi restoranlar var. Osmanlı binalarına benziyorlar. İstanbul da sık sık rastladığımız meşrutiyet dönemi yapılarına bire bir benzeyen bir camii. Yok canım daha neler. Sadece çok benziyordur. Öğlen namazı için gittiğimizde küçük bir kitabe doğruluyor bu benzerliği: Hâmidî Camii. Ta buralarda onu bulmak! Tuhaf bir duygu bu. Hicaz Hattı inşaatı sırasında yapılmış olmalı.</p>
<p>Kerak’tan gah düz, gah virajlı yollarla Bahrü’l- Meyyit’e iniyoruz. Yani Ölü Deniz; nam-ı diğer meşhur Lût Gölü. Dünyanın bilinen en alçak noktası. 1000 rakımlı bir tepeden,  deniz seviyesinin 369 metre altında bir yere iniyoruz. Kerak’ın uçuran rüzgârına inat başka bir iklime gitmişiz gibi burada yapış yapış boğucu bir hava, elli derece sıcaklık var.</p>
<p>Karşıda İsrail var. Kudüs hemen orası. Aramızda yalnızca 930 km<sup>2</sup> Lût gölü var. Bu çok acı.</p>
<p>Otoyolun kıyısında arabaların park ettiği, içinde polis kontrol noktası da olan büyük bir alan var.  Arabamızı bu alana koyup denize öyle inmeyi teklif ediyorum. Mahmut bilmem kaçıncı kez geldiği yere zahmet ederek inmeye üşeniyor, biraz daha inelim, diyor. Bozuk araziden bizi epeyce aşağı kıyıya yakın bir yere indiriyor. Sümeyra, araba durduğu anda, yumurtadan çıkar çıkmaz suya koşan karetta karettalar gibi suya koşuyor. Denizi çok özlemiş, ayağını sokmak istiyor. Ben de Ölü Deniz’e ayağımı sokmak istiyorum elbet. Ölü Deniz&#8217;e doğru indikçe bataklık kokusu gibi nahoş bir koku geliyor burnumuza. Ne kadar da sıcak.</p>
<p>Ürdün’ün nerdeyse her karışında yaşanmış bir tarih, bir antik dönem hikâyesi var. İşte burası öyle bir yer. Batık bir gemi gibi Lût kavminin hikâyesi duruyor bu suların altında. Sodom ve Gomora… Kur’an’ın ve diğer Kutsal Kitapların anlattığı Lût Peygamberin kavminin hikâyesini herkes bilir. Çirkin fiillerinden dolayı meleklerin altını üstüne getirdiği yer burası. Yer kabuğunda büyük bir kırılma ve çökme sonrasında yer altı sularının yüzeye çıkmasıyla oluştuğu düşünülüyor bu gölün.</p>
<p>İçindeki tuz oranından ötürü içinde canlı yaşamadığı için ölü deniz adı. Etrafında yapış yapış pis kokulu bir çamur var. Bu pis koku sanki onlardan kalmış gibi.</p>
<p>Çamurdan almak istiyor kızlar. Çamur banyoları meşhurmuş buranın. Biraz ileride de çamur banyosu yapılan lüks bir tesis varmış. Ki zaten gölün hemen kıyısında Mövenpick gibi oteller, şık tesisler var. Artık dönüş vakti.</p>
<p>Arabanın yanına çıkıyoruz. Ne kadar da aşağı indirmişiz arabayı.  Mahmut kontağı çeviriyor. Yeniden, yeniden. Hayır, tık yok. Eyvah çölde kaldık. Gerçekten de bir an elli/elli beş derecece sıcaklık ve boğucu nem içinde bir çölde kaldığımızı düşünüyorum. Sonra arkamı dönüp otobana bakıyorum. Elli metre ileride asfalt bir yol ve gidip gelen taşıtlar var. Çölde su hissi uyandırıyorlar bende. Çocuklar ev sahibi konumu ile harekete geçiyorlar.</p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/12/6kerakkalesi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9339" title="6kerakkalesi" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2010/12/6kerakkalesi-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Fakat burada büyük benim. Çok şükür ki karayolunun üzerinde bir yerdeyiz. Cep telefonlarımız var. Araba kiralama şirketinden ya yeni bir araba ya da bir taksi gönderirler, diyorum. Olsa olsa bize biraz daha paraya mal olur.  Gerçekten de hepimiz rahatlıyoruz. Bu rahatlıkla daha iyi düşünebiliyoruz.</p>
<p>Zavallı Mahmut! Arabayı kiraladığı şirketi arıyor, şirketten, aküyü kontrol etmesini, dinlendirip yeniden denemesini söylüyorlar. Ama ben o sıcakta boşalan akünün dinlenmekle yeniden çalışacağını düşünmüyorum. Başka bir araba göndermelerini istiyorum. Bekleyin, diyorlar. Tabii işler ters gidince adamların üçkâğıtçılığından filan bahsediyor çocuklar.</p>
<p>Mahmut problemi anlatmak için yol kenarında duran polis otosuna doğru gidiyor. Merve de ardından. Sümeyra ile gelmelerini bekliyoruz. Birazdan polis otosu (bir Jeep bu) arabanın yanına kadar iniyor ve bizimkilere bu arabayı buraya kadar nasıl becerip indirebildiğimizi soruyor polisler.</p>
<p>Bize otomobillerinin arkasındaki minik buzdolabından buzlu su ikram ediyorlar. Kendi otolarından aküyü çıkarıp bizim arabamızı  şarj edeceklerini söylüyorlar. Aa bunlar melek mi nedir? Sümeyra’ ya bunu tercüme et diyorum. Polisler göğüsler önde omuzlar geride dikleniyorlar: “Bizim görevimiz ülkemize gelen misafirlere yardımcı olmaktır!” Sümeyra isimlerini istiyor, çalıştıkları kuruma teşekkür maili atacağını söylüyor.</p>
<p>Sonra kendi arabalarının bilgisayarlı bir sistemi olduğundan gidip yoldan başka bir jeep durdurarak yanımıza indiriyor,  onun şarjını çıkarıp bizim arabayı şarj ediyorlar. Bize Arap kanallarında gösterilen Türk dizilerdeki evlilik dışı ilişkileri; doğumları, bu dizilerde oynayanların Müslüman olup olmadıklarını, soruyorlar. Ne desek? Genellikle Müslüman olduklarını ama dînî bir hassasiyetlerinin olmadığını filan anlatıyor Mahmut ve Sümeyra.</p>
<p>Mahmut bana Umreye gitmek için Ürdün&#8217;de vize alamadığını, Kadı’nın Mahmut’a, sizin ülkeniz laik ben ne biliyim Müslüman mısın, değil misin, git mahkemede, hakimin huzurunda şahadet getir. Hâkimin onayladığı evrakı bana getir, diye payladığını anlatıyor. Ben hafızım dedim, ne dediysem kabul ettiremedim diyor. (Bunları anlatırken kadıya bir de küfür ekliyor hafız)</p>
<p>2009 Haziran ayında bölge ülkeleri birbirlerinden (Müslüman ülkelerden) vize istemiyorlardı ama laik olduğu için vize isteniyordu Türkiye’den. Mahmut bana bunları anlatırken polislerden bir tanesi Türkleri çok sevdiğini ve bir Türk kızı ile evlenmek istediğini söylüyor. Haydi bakalım! Meşhur masaldaki gibi al kavalı ver gelini. Al aküyü, ver kızı. “Allah rast getirsin!” diye yuvarlak bir şey söylüyoruz.</p>
<p>Sümeyra da polislerin dilimizi bilmeyişinin rahatlığı ile kısacık boylu altın dişli Ürdünlü bir gençten aldığı ısrarlı evlilik teklifini anlatıyor. Altın dişlerinin gösterişine aldırmadan reddettiği delikanlı, bu defa başka bir ısrarda bulunuyor: O zaman başka bir Türk kızı söyle bana, “billahi aleyk” Allah için yardımcı ol!</p>
<p>Kontak! Çok şükür. Motorun sesinin duyulduğu an. Zavallı Mahmut’un önceki günden beri en mutlu olduğu an.</p>
<p>Her ne kadar “yüzümü döndüğüm topraklara” niyeti ile yola çıktı isem de şimdi yazarken düşünüyorum, niçin bir seyahat yazısında bu kadar dini motif kullanıyorum, niçin bölgeyi  dini kimliği ile algılıyor/ aktarıyorum? Bu bir görme biçimi mi yoksa bir şartlanmışlık mı? Sık sık acze düşüyorum; peki başka nasıl anlatabilirim? Bu bölgeyi dini tarihinden soyutladığımızda geriye  ne kalır? Bütün hikâyeler burada dinlerle; dinler  tarihi ve din savaşları ile alakalı. Bu topraklarda yağmurdan sonra yayılan  koku gibi, güneşin hararetinden yükselen buğu gibi belirgin bir durum bu. Ki bütün bu yazı yolculuğu boyunca kimliklerini bu toprakların belirlediği üç adam; Halil Cibran, Edward Said, Amin Maalouf&#8217; bana eşlik edecek. Zihnim onların üzerinden, din/ dil/ toprak aidiyeti ekseninde dönüp duracak.</p>
<p>**</p>
<p>Dönüş yolunda Ürdün Nehri’ni uzaktan görebiliyoruz ancak. Onun yerine ırmağın döküldüğü bir kanyonu görebiliyorum yakından. Şeria; meşhur Ürdün Nehri, Zekeriya’nın Meryem için kalemini attığı, İsa’nın yıkandığı nehir, iklim değişikleri ve Haziran ayı olması nedeniyle küçük bir ırmak gibi akıyor. Fakat yine de yol üzerindeki muz, sebze bahçelerini sulamaya yetiyor gücü. Ürdün’ün sebzesini geniş ölçüde buradan karşılandığını, organik tarım yapıldığını söylüyor Mahmut. Acaba ilk buğdayı da Şeria mı sulamıştı?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/_/mistik-ve-masal-mekanlara-dogru-bir-yolculuk/2010/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YOLA DAİR&#8230;</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/yola-dair/2010/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/yola-dair/2010/11/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 31 Oct 2010 22:11:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MUHAMMET ENES TOPGÜL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şehir Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=9122</guid>
		<description><![CDATA[-Abant-Safranbolu-Ilgaz- Herhangi bir mekân dinlendiriyorsa, sükûnet veriyorsa, insânın sürekli olarak aşınan melekelerini yeniliyorsa sâhiden yaşanılası bir mekân oluyor. Bir öte dünyâya bakmaya öğreten, dünyevîleşen zihinlere âhiret bilinci veren ve insânın özündeki saflığı, duruluğu ve inanmaya dâir niteliği belirginleştiren bir mekân nasıl da huzur aşılıyor. Abant Gölü’nün etrafında adımlarken bunları tefekkür ediyor insân. Gölün üzerinde yüzen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>-Abant-Safranbolu-Ilgaz-</strong></p>
<p>Herhangi bir mekân dinlendiriyorsa, sükûnet veriyorsa, <span id="more-9122"></span>insânın sürekli olarak aşınan melekelerini yeniliyorsa sâhiden yaşanılası bir mekân oluyor. Bir öte dünyâya bakmaya öğreten, dünyevîleşen zihinlere âhiret bilinci veren ve insânın özündeki saflığı, duruluğu ve inanmaya dâir niteliği belirginleştiren bir mekân nasıl da huzur aşılıyor. Abant Gölü’nün etrafında adımlarken bunları tefekkür ediyor insân. Gölün üzerinde yüzen ve kökleri derinlere uzanan nilüferlere bakarken yudumlanan kahvenin telvelerini arındıran buz gibi su gibi, atılan ekmek parçaları ile rızıklanan ördekler de insânı bambaşka bir âleme götürüyor. Sesleri kuşların ötüşüne karışan ağaç yapraklarının hışırtısı, yağmur sonrasının tüm duruluğunu nazara sunan toprağın kokusu ve üstleri beyaz sis bulutlarıyla örtülen dağ tepelerinin insâna verdiği huşû hissi bir başka dünyâyı hissettiriyor. Derinlik uzuyor, rüzgâr göl sularını nazlı nazlı ötelere itiyor. Değişiyor yine bir şeyler. Hem kâinatın muazzam ritmi sihirli bir elle işliyor hem de bu değişim insânın yıpranan özünü tedâvi ediyor. Galiba yaşamak böyle bir şey. Hislerin bu kadar yoğunlaştığı anlar ne de az. Ya hep böyle olsaydı insân. Ya sürekli olarak öte-dünyalı bir hayat sürseydi. Melekleşir miydi sâhi?</p>
<p>Bazı anların hiç bitmemesi istenir. Böyle anlarda zaman başkalaşır adeta. Mekân başkalaştırır insânı özgürce. Sahip olunan sınırlar daha bir ötelere gider. İnsân, kâinatın kendine göre sınırsızlığını ve kâinatın Yaratıcıya nazaran sınırlılığını daha bir net kavrar. Bunları ihsâs ettiren mekândan ayrılmak gerçekten çok zordur. Abant Gölü’nün o buğusundan ayrılmak da gerçekten zor oldu. Ne ki yol uzundu, aşındırılacak yollar, varılacak başka menziller vardı. Gittik, gittik. Safranbolu’ya eriştik.</p>
<p>Dünya mirası kapsamında değerlendirilen ve tarihe dair her bir unsuru yeniden ele alınarak kullanıma sunulan Safranbolu gerçekten çok güzeldi. En son ne zaman gördüğümü hatırlamasam da, son gelişin bende önemli etkiler bıraktığını ifade etmeliyim. O, Anadolu’nun pek çok yerinde benzerleri olsa da, böylesine bir ilgiye bir türlü mazhar olamayan konaklarda gecelemek ne kadar da zevkli. İyi bir içmimar gözetiminde ve tarihî dokusu korunarak yapılan restorasyonlar konakları daha bir cazip hale sokmuş. İbrikler, tepsiler, güğümler, halılar, pencereler ve geçmişe ait her bir çizgi insânı başka bir tarihe, zaman ve zemine götürüyor. Şehrin gürültüsü ve hiç bitmeyen kirliliğinden sıyrılıp böylesi tatlı bir yerde geçirilecek birkaç gün dahi insân ruhuna inanılmaz bir huzur veriyor. Zaten sürekli olarak -paradoksal bir şekilde- üç yüz, dört yüz sene öncesinde yaşayan/yaşamayı isteyen ben, adeta kendini buluverdim bu eski konaklarda. Ocağı, abdestliği, yemyeşil bahçeye bakan penceresi, sahanlığı, köşkü ve daha pek çok çizgisi ile kadîm olana bağlılığım pekişti biraz daha. Günümüzün estetik algısının ruhsuzluğu ve kâinatla bir türlü uyuşamazlığının yanında, geçmişin bizatihi hayat için inşa ve imâr ettiği malzemenin engin hassasiyeti bir kez daha dikkatimi celbetti.</p>
<p>Bu tatlı belde ciddi bir biçimde turisti ağırlıyor her yıl ve her mevsim. Dolayısıyla yaban olan bu insânların ihtiyaçları da öncelenmek durumunda kalınmış yer yer. Bazı mekânlardaki zoraki bir tarihsellik dokusu insânı biraz bunaltsa da, intizamlı bir surette dizilen minik taşları adımlarken büyük bir dikkatle incelenen vitrinler insânı rahatlatıyor. Herhalde aklımda kalan en net görüntüler de, iki tarafı birden tertipli konaklarla sıralı, ara sıra minik sokaklara (Anadolu’nun bazı yerlerinde buna “ceget” derler) ayrılma imkanı veren ve üzerine asırlık çınarların nazlı gölgeleri vuran yokuşu dik ve dar sokaklar olacak. Yöresel yemeklerin peşinde geçen dakikaların yorgunluğu ise damak lezzetimize birebir uyan peruhi (peynirli mantı desem Safranbolulu yarenler kızar mı acaba?) ile büyük oranda dinmişti. Velhâsıl-ı kelâm güzel bir gün, güzel bir gece, güzel bir dinlence oldu Safranbolu. Diğer konağımız ise Ilgaz Dağı olacaktı. Her mevsim ayrı güzelliği insâna yaşatan renkli bir mekân.</p>
<p>Ilgaz Dağı’nın bir tarafı Kastamonu diğer tarafı Çankırı’ya bakıyor. “Anadolu’nun bir yüce dağı” gerçekten de, anne vatanı olmanın yanı sıra. Eylül ayının son demlerinin verdiği o tatlı soğukluk ile yazdan çıkmanın verdiği o buruk sıcaklık buram buram çarpıyor insânın yüzüne. Göz uzaklara bakabiliyor arzuladığı kadar dağın tam zirve noktasında. Günümüz dünyasında, her bir ileri uzanmak isteyişinde bir kocaman bina tarafından kısıtlanan, önü kesilen bakışlar, özgürce uzanıyor ötelere. Enginlik sarmalıyor insânı şefkatle. Ve zihin O’nun büyüklüğünü, kendi küçüklüğünü bir kez daha işitiyor kuvvetli bir sezişle. Yeşilden sarıya çalmaya başlayan zemine, göçü gecikmiş kuşlar yaren oluyor. Dağ pınarlarının her birinden şifa niyetiyle yudumlanan buz misali berrak sular ise, şehre dönünce bitmeyen bir hasreti kamçılayacak gibi. Ve köy ziyareti. El öpmek için bir kez daha dönüyor teker. Seksenini aşmış anneanneyi buluyoruz iki katlı evinde. Bostanı her zaman olduğu gibi bakımlı, kendisi her zaman olduğu gibi dualı ve tatlı-sert serzenişli. Belli ki özlemiş bizi. Güzel bir gece… Yıldızların kucağa düşmek için yarıştığı karanlık. Muhabbete karışan çay tadı. Her zaman yün yorganlara dolanan bedenler ve dingin bir uyku. Sabah oluyor, yine dağ başında yapılan leziz bir kahvaltı ve yine yol…</p>
<p>İstanbul bizi bekliyor. Gürültüsü ve yorgunluk vericiliği ile. Biz mi İstanbul’a her zaman hasretiz, yoksa İstanbul mu bize bilemiyorum. Telaşını, rengini ve artık kokusunu dahi aradığımız şehir. Sana geliyoruz…</p>
<p><strong>(20-26.09.2010) </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/yola-dair/2010/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

