<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Polemik</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/harar/polemik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Feb 2012 11:43:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>HİLMİ BEY KARINDAŞIMIN ŞEYHÜLİSLAMLIK MACERASINA DAİR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/irfankulyutmaz/hilmi-bey-karindasimin-seyhulislamlik-macerasina-dair/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/irfankulyutmaz/hilmi-bey-karindasimin-seyhulislamlik-macerasina-dair/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:14:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İRFAN KÜLYUTMAZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12944</guid>
		<description><![CDATA[Cânımdan muazzez kaarilerim, nasılsınız, eyi misiniz, inşallah eyi ve âfiyetdesinizdir, deyerekden lakırdıma başlayorum. Efendim, bileyorum &#8220;Sûbhanallah!&#8221; nîdalarıyla hayrete gark olayorsunuz. &#8220;İrfan Bey, bu şeyhülislâmlık mevzuu da nereden çıktı? Cumhuriyet idaresi, şeyhülislâmlığı ilgâ edmemiş miydi? Dinî mes&#8217;eleleri Diyânet Riyâsetine tevdî eylememiş miydi? Hem Hilmi Bey&#8217;in müktesâbatıylan, bunun ne alâkası var.&#8221; deyorsunuz. Hâkkı âlîniz var, zaten bendeniz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Cânımdan muazzez kaarilerim, nasılsınız, eyi misiniz, <span id="more-12944"></span>inşallah eyi ve âfiyetdesinizdir, deyerekden lakırdıma başlayorum.</p>
<p>Efendim, bileyorum &#8220;Sûbhanallah!&#8221; nîdalarıyla hayrete gark olayorsunuz. &#8220;İrfan Bey, bu şeyhülislâmlık mevzuu da nereden çıktı? Cumhuriyet idaresi, şeyhülislâmlığı ilgâ edmemiş miydi? Dinî mes&#8217;eleleri Diyânet Riyâsetine tevdî eylememiş miydi? Hem Hilmi Bey&#8217;in müktesâbatıylan, bunun ne alâkası var.&#8221; deyorsunuz.</p>
<p>Hâkkı âlîniz var, zaten bendeniz de bu lakırdıdan maksad, frenk lisânında deneyor ya &#8220;ironie&#8221; eyleyordum. Efendim, bittâbi Hilmi Bey karındaşım  şeyhülislâmlık makâmına duhûl edmeyor, edmemiş idi. Mâlum âlîniz, Şâir &#8211; î Âzâm Bâkîy Efendi hırs ü hased ile şeyhülislâmlık makamını işgâl içün ömrünü temam etmiş, lâkin bu emeline  vâsıl olamamış idi. Hilmi Bey karındaşım, Reisicümhûrumuz Abdullah Beyefendi&#8217;nin sofrasını izzetlendirdiğü demden beridir deyorum ki Hilmi Bey karındaşım dahi saltanat kayığına sırtını sürdmüşdür.<br />
Latîyfe edeyordum  kendisine &#8220;Hilmi Bey, can biraderim, âhir ömründe niyçün şeyhülislâm olmayasın!&#8221; Devrân döndü, Naipaul nâm keferenin memleket hududlarına duhûl edmekliğine mâni olmasiyle efkâr-ı umumîyyenin nezdinde ve hem bendenizin nezdinde dahi orta boy bir şeyhülislâm intibâı vermiş idi. Hakîkat, bizzat Hilmi Bey karındaşım dahi, şahsı içün işbu meyânda vehimlere kapılmış idi.</p>
<p>Hatta, bir seher vakdiydi, afyonumu patladmamış idim daha. Kayfemi höpürdetiyor iken, maazallah, bizim fakîr hânenin cümle kapısı &#8220;güm güm&#8221; deyü inleyerekden sankiy başımıza hâneyi yıkacak idi. Bismillah deyü fırlayıp &#8220;aman bizim fakîr hâne secdeye varmadan yetişeyim&#8221; diyerek kapıya yettim. Kapının mandalını düşmesiyle &#8220;İrfan Beyciğim!&#8221; diye höykürerek atıldı bir sadâ. Bir de ne göreyim, Hilmi Bey karındaşım heyecandan ve helecandan titreyordu.</p>
<p>Meğer bir rûya görmüş imiş. Rûyasında gülümseyerekden Şâir-î Âzâm Bâkîy Efendi: &#8220;Naipaul mevzuunda seni takdîr etdim Hilmiciğim&#8221; demiş ve elinde tutmakda olduğu Zenbilli Ali Efendi&#8217;nin şeyhülislâmlık kavuğunu Hilmi Bey karındaşımın başının üzerine bırakmış. Karındaşımın alnına bir de nurlu bûsesini kondurmayı ihmâl etmemiş. Kalkdı, sarıldık karındaşımla. Tebrik etdim. Bu mubarek rûyanın üzerinden bir zaman geçdikden sonra Hilmi Bey karındaşımın &#8220;İslâm&#8217;ın Zihin Tarihi&#8221; adıyla tab olunan eseri neşrolmuş idi. Karındaşım, rûyanın tesirindeydi hâlâ. Hatta hâfî bir surette bir tefsir içün kalemini yokladığını Şehpender Hanım&#8217;dan duymuş idim.<br />
Bir müddeddir, birtakım lüzûmsuz münâkaşalara sebebiyyet veren Hilmi Bey karındaşımı iykâz etdim. İsmet Bey, mühim bir şairimizdir. Biraderim, pek muteber karındaşım bu mevzuuda hırs ü hasedüne yenilmeyesin dediydim. Fekat, rûyanın tesiriyle iykâzıma itibar etmediydi. Lâkin, evvelki  gün, gene rûyasında Bâkîy Efendi&#8217;yi görmüş imiş. Alnının nuru, kaşlarının çatıklığından seçilmeyormuş. Zenbilli&#8217;nin kavuğu ise Bâkîy Efendi&#8217;nin kucağında bekleyormuş. Pek hüzünlüydü. &#8220;Biraderim, üzülmeyesün; hüzün ki en çok yapışandır bize, deyen sen deyil miydin?&#8221; deyerek teselli etdiydim. Lakırdımı işitince boş boş yüzüme baktıydı. Hilmi Bey karındaşım eyidir, eyidir yâ hu!</p>
<p>Efendim, bu ay da tahrir istihkâkımız bu kadar: Telâkıy gelecek aya inşallah. O vakde kadar zâtınıza hoşca bakınız ve Rabb’ime emanet olunuz muazzez kaarilerim. Au Revoir, canlarım benim!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/irfankulyutmaz/hilmi-bey-karindasimin-seyhulislamlik-macerasina-dair/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HİLMİ YAVUZ ÇIRPINDIKÇA BATAĞA SAPLANIYOR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/salimduzleyen/hilmi-yavuz-cirpindikca-batiyor/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/salimduzleyen/hilmi-yavuz-cirpindikca-batiyor/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:11:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>S. SALİM DÜZLEYEN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12925</guid>
		<description><![CDATA[Zaman gazetesindeki 08.01.2012 tarihli yazısında “İslam iki büyük medeniyet üretmiştir: İlki ve hiç şüphesiz en büyüğü, Vahyin ve Sünnet&#8217;in inşa ettiği Ahlak medeniyetidir. İkincisi ise, Estetik Medeniyet! İslam&#8217;ın bu büyük estetik medeniyetinin, Vahyin ve Sünnet&#8217;in ürünü olduğunu göz ardı etmek sözkonusu değil. Bu medeniyet İslam&#8217;ın medeniyetidir ve elbette Vahyin ve Sünnet&#8217;in ürünüdür” deme gafletinde bulunmakla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Zaman gazetesindeki 08.01.2012 tarihli yazısında “İslam iki büyük medeniyet üretmiştir: İlki ve hiç şüphesiz en büyüğü, Vahyin ve Sünnet&#8217;in inşa ettiği Ahlak medeniyetidir. İkincisi ise, Estetik Medeniyet! İslam&#8217;ın bu büyük estetik medeniyetinin, Vahyin ve Sünnet&#8217;in ürünü olduğunu göz ardı etmek sözkonusu değil. <span id="more-12925"></span>Bu medeniyet İslam&#8217;ın medeniyetidir ve elbette Vahyin ve Sünnet&#8217;in ürünüdür” deme gafletinde bulunmakla kalmayıp bu gafletini görünür kılmak için İsmet Özel’in ilgili  kimi görüşlerine –üstelik onları yarım okumak ve çarpıtmak suretiyle- yaslanmaya kalkışmıştı.</p>
<p>Müslüman yazarların İslami bir perspektifle medeniyet konusundaki doğruları kendisine hatırlatması üzerine, bir gaflete düştüğünü, nefsine yenilip İsmet Özel’e gereksiz yere saldırdığını onuruyla kabul etmek yerine yine Zaman gazetesindeki 15.01.2012 tarihli yazısında, birinci yazısındakine göre daha pespaye bir üslupla Müslümanlara karşı müslümancılık oynamaya yeltenmişti.</p>
<p>Bu yazısına verilen cevaplarda, aklının yetmediği konularda konuşmaması, Müslümanca bir bilince, dile, analiz gücüne ve itibara sahip olmanın bir bedeli gerektirdiği, kendisinin hiçbir bedel ödemeksizin ağabey rolüne soyunmasının çok komik kaçtığı sağlam mantıklara ve açık gerekçelere dayanılarak ortaya konulunca bu kez kendi söz bataklığında çırpındıkça batmak pahasına, tipik bir kamyoncu üslubuyla bir yazı daha yazdı.</p>
<p>Zaman gazetesindeki 22.01.2012 tarihli bu yazısında “büyük Medeniyet demedim, küçük medeniyeti kastettim ama anlamadılar” şeklinde gevelemelere başlayan Hilmi Yavuz, hala özür dileyip büyüklüğü elde etmek varken dil oyunlarıyla, yine hakaretli söyleyişlerle kendi söz batağında debelenmeyi seçti.</p>
<p>Güya “gazeteci” nitememesiyle küçümseye çalıştığı Ömer Lekesiz’in 18.01.2012 tarihli yazısında (Yeni Şafak) yer alan “Hayyâm, Sa’dî, Hâfız, Ahmed-i Dâî, Nevâyî, Nedîm vb. estetik anlayışın zirvesine yükselmiş <strong>yüzlerce güzide isimin</strong> aynı zamanda -Halil İnalcık Hoca’nın isimlendirmesiyle- “Has-bağçede ‘ayş u tarab” ile gününü gün eyleyerek medeniyet şuurundan ürete ürete, medeniyet şurubu ürettikleri” şeklindeki söyleyişini itiyadı olduğu üzere yarım ve yamuk okuyarak onu neredeyse Nedim’i tekfire kalkışmakla suçlayıp gafletinin, yanlışlarının ve kamyoncu üslubunun üzerine bir de tüy dikti.</p>
<p>Hilmi Yavuz’a tavsiyemiz, kimseyi daha fazla kendisini rencide etme zorunda bırakmaksızın, yukarıda zikredilen gafletinin farkına varması, hem bu gayfletinden hem de gafletindeki ısrarın verdiği bunaltıyla hakarete yeltenmesinden dolayı ilgili kişilerden özür dileyip yerine oturmasıdır.</p>
<p>Özür dilemek kendisini küçültmez, büyütür.</p>
<p>Firavun bile bir ayağı çukurdayken özür dilemişti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/salimduzleyen/hilmi-yavuz-cirpindikca-batiyor/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YERLİLİK-İSLAMCILIK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/yerlilik-islamcilik/2011/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/yerlilik-islamcilik/2011/12/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 22:02:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>LÜTFİ BERGEN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12226</guid>
		<description><![CDATA[Yasin Aktay’ın 19 Kasım 2011 tarihli Yeni Şafak’taki yazısının konusu “yerlilik”. Bu makalede yerlilik hakkında birkaç eleştirel yargıdan bahsediliyor. Bu yargılar bir bakıma Türkiye’deki “yerlilik” eleştirisinin de genel argümanlarıdır. Yasin Aktay’ın yazısını ve eleştirisini bina eden temel yargılarını şöyle tasnif edip bir mütalaa yapabiliriz: 1)Tematik olarak yerlilik sorgusu belli bir düşünce veya hareketi bir yere [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yasin Aktay’ın 19 Kasım 2011 tarihli Yeni Şafak’taki yazısının konusu “yerlilik”. Bu makalede yerlilik hakkında birkaç eleştirel yargıdan bahsediliyor. Bu yargılar bir bakıma Türkiye’deki “yerlilik” eleştirisinin de genel argümanlarıdır. Yasin Aktay’ın yazısını ve eleştirisini bina eden temel yargılarını şöyle tasnif edip bir mütalaa yapabiliriz:</p>
<p><em>1)Tematik olarak yerlilik sorgusu belli bir düşünce veya hareketi bir yere yabancılaştırarak geçersizleştirmenin sıradan taktiklerinden biri. </em></p>
<p>Yasin Aktay hoca, yerliliğin “yabancı” ideolojilerin etkilerini savuşturma <span id="more-12226"></span>“taktiğinin” fikri temellerinin hiç de zayıf olmadığını kabul ediyor aslında. Bu nedenle ilk eleştirel yaklaşımına yine onun yazısından alıntı ile cevap vermek yeterlidir: <em>Düşünce veya hareketlerin bir yerin insanına hiç bir şey söyleyemeyecek kadar yabancı olması da sözkonusu olabilir. Düşüncelerin toprakla, gelenekle, tarihle, bağlamla kurduğu veya kurmak durumunda olduğu münasebet azımsanacak bir şey değil elbet. Türkiye&#8217;nin toplumsal tahayyülünü, kültürünü, toplumsal yapısını yok sayıp gelip burada herşeyi sınıf çatışması üzerinden okumaya kalkarsanız en hafif deyimiyle münasebeti de elden kaçırmış olursunuz, mesela.</em></p>
<p><em>2)Yerlilik, bütün düşünceler için baz alınacak tek kıstas olamaz, öyle olması insan tabiatına aykırıdır. İnsan, doğası gereği bir yere mahkum olmayan bir varlık. Bir yerde doğar, bir yerde ruhu ve bilinci şekillenir, ama bu yeri aşabilecek bir istidadı vardır, aksi takdirde düşünceler arasında hiç bir geçişlilik bekleyemezdik. Oysa bir yerde doğan bir düşünce başka yerlerde çok daha iyi bir değer bulabiliyor. Baştan itibaren yerlilik geçerli ve mutlak bir sorun olarak telakki edilmiş olsaydı ne Anadolu Müslüman olurdu, ne de Avupa Hıristiyan. Bunlar düşüncelerin coğrafi seyriyle ilgili çok temel kurallar. </em></p>
<p>Yasin Aktay hocanın “yerliliğin coğrafyaya sıkışmışlığına” dair eleştirisi önemli. Bu eleştiri ayrıca, İslamcılığın kendisini ulusalcılıktan ya da ulus-devlet inşasıyla ilgili projelerden ayırması bakımından da işlevsel özellikler taşıyor. Bir anlamda Türkiye’nin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişi sırasında yaptığı tartışmalara açılıyor. Ancak Yasin Aktay hocanın ve Türkiye’deki İslamcılık düşüncesinin bu hususta eleştirisi, örneğin Remzi Oğuz Arık gibi “Anadolucuların” coğrafyaya bakışından besleniyor. “Coğrafyadan Vatana” meselesinden hareket eden “Anadoluculuk” özellikle sosyalist solun zemin bulduğu tarihler boyunca “enternasyonal” proleter tasavvura karşı “vatan”dan bahsetmek zorunda kalmış, Osmanlı sivil alanının (mahalle, bedesten, vakıf, cami, tekke, tımar, kad’a sistemi) savunusunu yapamadığı ölçüde de “vatan” kavramına saplanmıştı. 1923’teki İktisat Kongresinde alınan kararla sanayileşme-kentleşme politikalarına ağırlık verilince, marksizmin “hareket gücü” olan proleteryanın şehirlerde birikmesi Osmanlı’nın büyüttüğü kurumların da fikri manada savunusuz kalması sonucu, yerliliğin “milliyetçi” söyleme yakın durması kaçınılmaz olmuştur. Bu meseleyi o dönemde böyle anlamak gerekir. Çünkü Cumhuriyet modernleşmesi sivil alan bırakmamıştı. Hatta sivil alanla ilgili ne yapılabilir düşüncesini de bırakmamıştı. İşin aslı, İslamcılık tasavvurlarının bile hâlâ “sivil alan” gibi bir meselesi yoktur. Bunu en basit anlamda İslamcıların “mahalle” ve “bedesten” gibi gibi temel yaşam alanını inşa edecek politikaları desteksiz bırakmaları ile anlayabiliyoruz. Mahalle deyince insanlar 1980’li yılların sonlarında TV’de yayınlanan “Perihan Abla”nın yaşadığı yeri anlıyorlar. Oysa Osmanlı’da gelişmiş ve yerliliğin üzerine basması gereken “mahalle” idarî-beledî-malî bir kurumdur. Mahalleye elini kolunu sallayan giremez. Mahalle demek fertlerinin birbirine kefil oldukları ve parayı bulanın tüyemediği mensubiyet demektir. “Bedesten” de İstanbul’da Mısır çarşısına girip orada nostalji yaşamak olmasa sanırım. Bedesten, dünya kapitalizmine küçük adamın ticarî gayreti ile kafa tutmak demekti Osmanlı’da. Üstelik bu da başarılmıştı. Türkiye’de on küsür senedir bir “hipermarket kanunu” çıkarılmayıp Anadolu’nun küçük esnaflarının proleterya yapılması İslamcılığın modernizmle benzeş fikir yapılarının ürünü. Dolayısıyla “yerliliği” “vatan” kavramından hareketle anlamak, anlamamaktır. Bu konuda Kemal Tahir’e de açılmak, yerliliği marksistlerin içindeki tartışmaları da katarak yeniden değerlendirmek gerekir. Yerlilik telaffuzu, sadece ideolojik karşı duruş değildir; bir sosyo-iktisadî uygulayımdır. Yani karşılaştığınız toplulukları üretim gücü yapacak ve onları İslam ile muarız bırakmayacak şekilde kurumsal yapılarınızı inşa edecek ve pazarınızı dünya kapitalizmine esir olmaktan kurtaracaksınızd. Bunu Seyyid Kutup ve Mevdudî’nin fikrî gayretleri ile gerçekleştirmek mümkün değildir.</p>
<p><em>3)İslamcılığın yerliliğini bir sorun olarak akla getiren veya getirmeye yarayan şey özellikle altmışlı yıllardan itibaren yoğun olarak bir tercüme hareketinden beslenmiş olması. Başta Mısır İhvanı ile Hindistan-Pakistan Cemaati İslami önderlerinin kitaplarının tercümesi İslamcılığı Türkiye&#8217;de bir bakıma &#8220;ihya&#8221; etmiştir. </em></p>
<p>İslamcılığın Kutup ve Mevdudi ile ihyası konusu aslında İslamcılığın yumuşak karnıdır ve çıkmazıdır. Örneğin Mevdudî’nin “Hicap” kitabındaki “kadın” tasavvurunun Türkiye’de pratik edilmesi mümkün değil. Kutup’un “cahiliye” kavramını sunuş şekli onu “büyük günah işleyeni İslam dışı sayan” fırkalarla bir düzeye getiriyor. Kutup’un söylemi ile bırakın Anadolu’daki çok renkliliği, Müslüman toplulukların dahi birarada yaşaması mümkün değil. Muc’em ül Müfehres (Timaş Yayınları, 1986) adlı kitapta “cahilin” kelimesine “bilmezlik, aklı kıt olmaklık” manası veriliyor. Bu fihriste göre kavram Kur’an’da 7/138, 11/29, 46/ 23, 27/55, 6/111, 2/273, 12/89, 25/63, 39/64, 2/67, 6/35, 11/46, 7/199, 12/33, 28/55, 32/72, 4/17, 6/54, 16/119, 49/6, 3/154, 5/50, 33/33, 48/26 ayetlerinde geçiyor. Kutup’un bu kavramı Kur’an’ın “bilmezlik, büyük günahkârlık” manasından koparıp, Müslümanların siyaset yapmalarını da imkansız kılan ideolojik bir kavramsal silaha döndürdüğünü ve kendisinden Kur’an’ın kasdetmediği çıkarımlar yaptığını niye görmüyoruz. Örneğin Yusuf (as) kardeşlerine şöyle hitap etmişti: “Siz cahil iken Yusuf’a ve onun kardeşine yaptığınız şeyi bildiniz mi (hatırladınız mı)?” dedi.” (12/89). Kutup’un “cahil” kavramı ile temellendirdiği düşünce Yusuf’un iktidardaki konumunu “cahiliye” kılmak gerektirdiği halde, ayette Yusuf (as) kardeşlerine “cahil” demişti. Bu nedenle onun kavramsal çerçevesi çelişkilidir. Üstad Kutup, müstemleke İslamcısı idi, müstemleke müslümanı idi, tepkileri işgal edilmiş bir coğrafyanın müslüman vicdanına göre idi. Biz, Anadolu’da hiç bir zaman müstemleke olmadık. Dolayısıyla fetih ruhu ile hareket ettik. Fatihler kalp adamıdır; Kutup rövanş adamı idi. İslamcılık onun fikirleri ile belki ihya olmuştur, ama onun fikirleri “İslam’da ihya” kapsamında görülemeyecektir. Bu fikirlerin etkisi o değin karmaşıklığa neden oldu ki, Hudeybi “Kadı değiliz, Davetçiyiz” demek zorunda kaldı. “Fikrin de faşizmi” olduğunu Hudeybi’nin tavrından anlayabiliyoruz.</p>
<p><em>4)Bu, tabi dört başı mamur olmaktan çok uzak halk dindarlığından ibaret, muhafazakar bir iç direniş düzeyinde bir hareket olarak kaldı. Bu açıdan çeviri dalgalarıyla tetiklenen yeni dönem İslamcılığın Osmanlı&#8217;daki veya Türkiye&#8217;deki İslamcı geçmişle buluşup tanışmadan, oradaki gelenekle bir rabıta kurmadan önce tabiri caizse enternasyonel bir ufukla tanışması ve onu Türkiye&#8217;ye taşıması mukadder oldu. Bu yerdeki İslamcılığın geleneksel anlamda bir sürekliliği yoktu. Elmalılı Hamdi Yazır&#8217;ın tevhid yorumlarıyla Seyyid Kutub ve Mevdudi&#8217;nin yorumları arasında, İslamcılık tasavvuru açısından çok az fark bulunabilirdi ve bir süre sonra yeni dönem İslamcılığının literatürü Mehmet Akif&#8217;ten Babanzade Ahmet Naim&#8217;e, Namık Kemal&#8217;den Eşref Edib&#8217;e kadar, İmam Birgivi&#8217;den Said Nursi&#8217;ye kadar uzanan geniş bir referans listesiyle birleştirildi. İslamcılık Türkiye&#8217;nin düşünce geleneği içinden daha önce pek dikkat veya rağbet çekmemiş İbn Teymiyye, İbn Kayyım el-Cevzi, İmam Şatıbi gibi alimleri dikkatlere sundu.</em></p>
<p>Yasin Aktay hocanın Said Nursi dışında saydığı isimler “İslam Düşüncesi” tabiri doğru olacaksa “selefî” yaklaşımın profilleri. İslam’da dini düşüncenin başka yaklaşımları da var. Türkiye’de “yerlilik”, sufî ve ahî yaklaşımlarla beslenmiştir. Modernizm, sufî-ahî yaklaşımlar ile arasında çatışma üreterek gelişiyor. Giddens de “halk  İslam” diyerek Batı’nın modernleştiremediği sufizme karşı “Yüksek İslam” dediği entelektüel ve kentli müslümanlığı ileri sürüyordu. İbn Teymiyye’yi İbn Arabi ile tartışmasından sonra bir yere koymayı, onu Kadızâdelilerin Anadolu sufîliğini bu topraktan kazımak istemesinin dayanağı görmeyi anlayabiliyoruz. İbn Teymiyye’nin de tevhid fikri açısından “Allah arşa oturdu” noktasında başka bir tefritte olabileceğini biliyoruz. İbn Kayyım’ın Medaricu’s Salikîn eserinde bir sufîden farksız olduğunu görüyoruz. Bunlar bizim zenginliklerimizdir. Ancak İslamcılığın bir ulemayı diğerine karşı konumlamasını anlamıyoruz. İslamcılığın artık şunu zihnî manada yakalaması gerekiyor: Bizim tevhide dair inanç ve ünsiyetimizi sufizmi-ahiliği toplumdan tamamen sürüp herkesin benimseyeceği tek yol-tarik gibi temellendirmemiz de bir faşizm değil midir? Ayrıca İslamcılık sufîliğe sırtını döndükçe hiç bir zaman “halk dindarlığına” yaklaşamayacaktır. Dolayısıyla onun “yerli olamaması” biraz da “halk içre” olamamasıdır. Anadolu esnaf-sufîliği ile medrese arasında ilişkiler kuran çok önemli şahsiyetler “yerliliği” imkâna geçirdiler. Hacı Bayram’ın medreseden inip burçak ekip biçen bir adam olması önemsenmelidir. Hacı Bayram’ın talebesi Osmanlı sultanının yanında Bizans (İstanbul)’un fethi ile meşgul olmuştu. İslamcılık, Bizans ile mi, yoksa halk İslam’ı ile mi; kapitalizm ile mi, yerel değerler ile mi, çatışmalı olması gerekeceği hususunda kafa karışıklığı ile malül. Kutup ile Anadolu’nun Bektaşîliği- Alevîliğine nasıl hitap edeceksiniz?</p>
<p>Son bir not, Yasin Aktay hocanın zikrettiği isimlerle Said Nursî’nin birlikteliği ancak ve ancak Said Nursî’nin “Birinci Said” dönemi boyunca tesis edilebilir, ki Üstad Bediüzzaman bu döneminin mahsullerinden rücû etmiştir. Yasin Hoca’nın zikrettiği isimlerle Üstad’ın birlikteliği ne tavır ve ne de düşünce olarak mevzu bahis değildir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/lutfibergen/yerlilik-islamcilik/2011/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÇUKURCA&#8217;DAN SONRA EDEBİYAT YAPILABİLİR Mİ?</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/cukurcadan-sonra-oyku-yazilamaz/2011/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/cukurcadan-sonra-oyku-yazilamaz/2011/11/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2011 22:12:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>CEMAL ŞAKAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12113</guid>
		<description><![CDATA[Başlığın göndermesi açık. Ancak Çukurca Auschwitz kadar güçlü bir imge değil. Çünkü imgeler atıf yapıla yapıla güçlenir. Bizim son 20–30 yıllık öykümüz, Bosna’dan Afganistan’a kadar yaşananlara karşı gösterdiği duyarsızlıkla; orada yaşananları bir türlü kendine ‘mesele’ edinmemesiyle birlikte insanlık’a, insan olma izzetine dair güçlü bir imge de üretemedi. Kendinden önceki kuşağın anlatadurduğu bireysel meseleleri, bunalımları, yalnızlıkları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Başlığın göndermesi açık. Ancak Çukurca Auschwitz kadar güçlü bir imge değil. <span id="more-12113"></span>Çünkü imgeler atıf yapıla yapıla güçlenir. Bizim son 20–30 yıllık öykümüz, Bosna’dan Afganistan’a kadar yaşananlara karşı gösterdiği duyarsızlıkla; orada yaşananları bir türlü kendine ‘mesele’ edinmemesiyle birlikte insanlık’a, insan olma izzetine dair güçlü bir imge de üretemedi. Kendinden önceki kuşağın anlatadurduğu bireysel meseleleri, bunalımları, yalnızlıkları tevarüs etti ve kendini hep bu gelenek üzre inşa etti.</p>
<p>Adorno, Auschwitz’den sonra şiir yazılacağını elbette biliyordu, hatta Yahudilerin dahi şiir yazıyor olmasına hiç de şaşırmamıştır. Onun bu konuyla ilgili olarak ne demek istediğini şerh edecek değilim, ancak benim Adorno’dan mülhem anladıklarım şöyle: Olaylar akıl almaz bir boyuta ulaştığında, dilin dayandığı, doğup beslendiği toplumsal mutabakat radikal bir biçimde tahrip olur. Bu tahribat, önceden var olan anlamlar düzeninin de yıkıldığını gösterir. Kelimeler medlullerini yitirir, simgeyle simgelenen arasındaki ilişki kopar, bir ortak payda da toplanabilenlerin üzerine kurulan mecaz çöker.</p>
<p>Edebiyat eseri, kendisini oluşturan unsurların ahenkli bir şekilde ilerleyip yeni mecazlar yaratmasıyla hatta eseri de aşan mecazların okuyucu tarafından keşfiyle doğan bütünsellik duygusuyla var olur. Oysa toplumların, felaketler karşısında yaşadıkları travma nedeniyle bildikleri eşya düzeni alt üst olur. Yaşananları aklı havsalası almaz; tutunduğu, bildiği, kendini tanımladığı değerler artık ayaklar altındadır; dolayısıyla içinde bulunduğu felaketi tanımlayamaz, adlandıramaz. İşte bu nokta bir kırılmaya hatta kopmaya işaret eder; bir zamanlar dünyayı anlataduran dil ile eşya arasındaki mütekabiliyetten, yani isimle müsemma arasındaki bağdan emin olunamaz. Kabbani’nin ‘Sesimizi Kaybettik’ dediği nokta böylesi bir yerdir. İnsanlar günlerce, aylarca hatta yıllarca yaşadıkları dehşet karşısında; doğuştan bir hak olarak getirdikleri din, can, akıl, nesil ve mal gibi zaruretlerinin güvencede olmadığı duygusuyla yaşamaya başlarlar. Şeriatın maksatlarından sayılan diğer iki kısım haciyat ve tahsiniyatsa böylesi bir zillet ve izmihlal içinde konuşulamaz bile.</p>
<p>Terörün, işgalin ve soykırımın yarattığı dehşet ortamı nedeniyle dilin, üzerine kurulu olduğu uzlaşımlar dağılır; kelimeler daha önce muhkemce oturduğu dil dizgesindeki bağlantıları sağlayamaz olur. Artık neyin terör, neyin direniş; kimin işgalci, kimin kurtarıcı; hangi yöneticinin diktatör, hangisinin adil olduğu ayrımsanamaz; zaferle yenilgi tanınmaz bir hal alır. Biraz daha ileriye gidelim dünyanın iyi bir yer olduğu konusunda kuşkular büyür ve dünya cehenneme dönüşür. Böylesi bir ortamda yazılan şey öykü olsa bile önceki öykülere benzemez. Bunlar olmamış, insanlık zillete düşmemiş gibi duyarsızca davranan, hâlâ insanı ve dünyayı eski toplumsal uzlaşımlar mucibince anlattığını varsayan sanatçı, sadece kendi kendisinin parodisini yapar. Çünkü atıf yaptığı anlam düzeyleri çoktan yıkılıp gitmiştir. Bundan dolayı da insan, okuduğu eser karşısında o bütünsellik duygusunu yaşayamaz; eserle arasına aşılamaz uçurumlar girmiştir.</p>
<p>Böylesi bir noktada evrensel haklardan ve değerlerden söz etmenin de bir anlamı yoktur, zaten bunu anlatabilecek bir dilden yoksunlaşılmıştır. Ayrıca soyut, hayata aktarılamamış ilkelerin bir değeri yoktur. Değerler ancak onları kuşanıp hayatına ve hayata aktaran insanlarca değerli olur. Toplumun kendini ifade edebildiği anlam düzeylerinin yıkılması karşısında, sanatçıların evrensel değerlere sahip çıktığından, eserlerinde onları göstermeye çalıştığından söz etmesi ironiktir. Örneğin barış ya da savaş istemek bu koşullarda ne anlama gelebilir? Kardeşliği ya da insanlığı savunmanın ortak paydası ne olacaktır; insanlar hangi dille hangi ortak paydaya çağrılacaktır? Her gün onlarca insanın katledildiği Müslüman coğrafyada; insanın içini, insanın ruh hallerini, yani insandaki değişmeyeni anlattığını iddia etmenin ne kıymeti olabilir; ya da en azından bu anlatıların, insanlar için ne anlamı olabilir?</p>
<p>Bütün bunlar olmamış, olmuyormuş gibi görmezlikten gelinerek ortaya konan edebiyat eseri, edebiyatın üzerine oturduğu anlam düzeylerinden, uzlaşımlardan doğamaz; çünkü yaşanan travma nedeniyle bu ‘dil’ alt üst olmuştur. Yaşadıklarını anlatacak kavramları yitirmesi karşısında insan kördür, sağırdır ve dilsizdir. Alışageldiği fikirleri bağlantılandırma biçiminin işlemediğini görür. Dilin dizgesi içinde düzenlenemeyen duygulanımların bir anlamı da yoktur, sadece insanın içini ‘yakar’. İşte edebiyatın ödevi, insanın içini yakan, ama yaşanan alt üst oluşla ‘dil’ini kaybedenlerin sesi olabilecek yeni anlamlar düzeyi yaratmaktır. Çünkü bu anlam düzeyinde yeniden tanımlanacak kavramlar ve kavramsallaştırma sayesinde dünyayı akılcı ve sistematik bir biçimde anlayıp içimizi yakan şeyleri söze dökebiliriz. Tam da bu noktadan doğmuş bir eser, bize insanın, insanlığın, evrensel değerlerin ölmediğini, ölmeyeceğini ima eder ve gelecek günlere olan inancımızı tazeler. Dahası yazımızın başında belirttiğimiz insanlık’a, insan olma izzetine dair güçlü bir imge kuramayışımızı da aşabiliriz. Mesele elbette imge kurmak değil, sadece ‘insan’ın içinde boğulan bir edebiyatın ‘insanlık halleri’ni kendine mesele edinmesidir. Tabii birçok duygular yaşayan, halden hale geçen sanatçıda Nostalgie de la boue baskın değilse.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/cemal-sakar/cukurcadan-sonra-oyku-yazilamaz/2011/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>7EDİ İKLİM KARDEŞ KAVGASI MI İSTİYOR?</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/7edi-iklim-kardes-kavgasi-mi-istiyor/2011/07/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/7edi-iklim-kardes-kavgasi-mi-istiyor/2011/07/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2011 17:57:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDEBİSTAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11267</guid>
		<description><![CDATA[7Edi İklim (Yedi Edi İklim) dergisi, Hüseyin Su ve Turan Koç’la ilgili iftirasından sonra, edebiyat magazinini seven ve dolayısıyla ancak bu sayede konuşulur, görünür olmaya çalışan bir yayın tutumunu sürdürmeye başlamıştı. Bu tutum aslında derginin ilk sayısından beri var olan politikasızlığın tersinden bir politikayla örtülmesinden başka bir şey de değildi. Nitekim, derginin Temmuz 2011 tarihli, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>7Edi İklim (Yedi Edi İklim) dergisi, Hüseyin Su ve Turan Koç’la ilgili iftirasından sonra, edebiyat magazinini seven ve dolayısıyla ancak bu sayede konuşulur, görünür olmaya çalışan bir yayın tutumunu sürdürmeye başlamıştı.</p>
<p>Bu tutum aslında derginin ilk sayısından beri var olan politikasızlığın tersinden bir politikayla örtülmesinden başka bir şey de değildi. Nitekim, derginin Temmuz 2011 tarihli, 256. sayısında yer alan Yüksel Kanar imzalı “Anlaşılmaz Bir Akif Düşmanlığı” ve Zafer Acar imzalı “Ahmet Kabaklı: Sağ Şiir: TEDEV’in  Durumu” başıklı yazılar bu durumu <span id="more-11267"></span>yani “politikasızlık politikası”nı temsil tahtında yayınlanıverdi.</p>
<p>İlk yazıda, Mehmet Akif’in modern(ist) bakışını eleştiren Rasim Özdenören’e -Cemal Şakar’ın sitemizde yer alan “Yedi İklim, Bir Kuyu, Bir Taş ve Bir Deli” başlıklı yazısında da vurguladığı gibi- “sığlık, müfterilik, cehalet, küfürbazlık, utanmazlık” kelimeleriyle hakaret edilmiştir.</p>
<p>Diğer yazı ise fi tarihinde Türk Edebiyatı dergisinin Ahmet Kabaklı Özel Sayısı için kaleme alınmışten, onun o dergide yayınlanmasını uygun görmeyenlere yönelik yeni akledilmiş sövgülerle hormonlanıp 7Edi İklim’de yayınlanması uygun görülmüş bir yazıdır.</p>
<p>Rasim Özdenören’i muhatap alan söz konusu yazı,  Diriliş dergisinin –misyon itibariyle- devamı niteliğinde olan Mavera dergisinin çıkarılma niyet ve şartlarından bir Sezai Karakoç – Rasim Özdenören ayrışması, daha açık bir söyleyişle “düşmanlığı” üretmeye yönelik bir yazı olarak somutlaşmıştır. Yerinde bir tanımlamayla, o yazıda, adeta Sezai Karakoç  ve Rasim Özdenören’in edebi müktesebatından beslenenlere yönelik iki yazardan birini seçme zorunluluğu, taraf  tutma emri  dayatılmıştır.</p>
<p>7Edi İklim’in bu yaklaşımından, Sırat-ı Müstakim (Sebilürreşad) ile başlayan Müslümanlara mahsus edebiyat dergiciliğinin Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera, Kayıtlar ve Hece ile devam eden zincirinde layıkıyla yer alamama kızgınlığını sezinlemek mümkündür; onlardan Diriliş’i (Sezai Karakoç’u) istikal etmek süretiyle söz konusu zincirde bir kırılmaya yol açmak ve o potansiyel kırılmadan beslenerek kendini var kılmak çabasının filizlendirilmek istenildiğine de hükmedilebilir.</p>
<p>Bu sayede ortaya çıkabilecek bir “Kardeş Kavgası”ndan 7Edi İklim daha hangi faydayı sağlayacaktır?</p>
<p>Mevcut edebiyat ortamında sağcı yazarlar Türk Edebiyatı&#8217;nda, Müslüman yazarlar Dergah ve Hece dergisinde toplanmış; 7Edi İklim ise politikasızlık politikası nedeniyle, yukarıda zikredilen dergicilik zincirinde yar alamadığı gibi, “ara-da” kalmışlığını da kamufle edemeyerek bu üç dergiye yazar yetiştiren bir dergi olma işlevini -kendiliğinden- üstlenmiştir. İyi tarafından bakıldığında bu işlevinin de edebi planda işlevsel olduğuna hükmedilebilir ancak bu işlev 7Edi İklim’in yöneticilerinde hep “deneme tahtası” sayılmak olarak değerlendirildiğinden sistemli bir duruma olsun kavuşturulmamış, bundan azami faydayı sağlayacak bir sisteme bile geçilememiştir.</p>
<p>Politikasızlığın bilincinde olmayan ama istemediği halde üstlendiği işlevin –olumsuz yanıyla- bilincinde olan ve bundan da aşırı rahatsızlık duyan 7Edi İklim yönetimi, Rasim Özdenören (Mavera) muhabbetiyle, Yeni Türk Edebiyatı, Dergah ve Hece dergilerine yönelen Sezai Karakoç hayranlarını, Rasim Özdenören kaynaklı mevcut muhabbeti kırmaya ve onları titreyerek kendi dergilerine dönmeye çağırmış olmaktadır. Dolayısıyla bu sayede sahipli olmasına rağmen sahipsiz olan dergiye Diriliş aidiyyetiyle sahip çıkacak bir yazar kadrosunu oluşturma fırsatı öngörülmüş olmalıdır.</p>
<p>Peki, buradan, yani amaçlanan kardeş kavgasından Yedi-Edi İklim’e umduğu ekmek çıkar mı?</p>
<p>Türk edebiyatını  Müslümanca hassasiyetlerle düşünen, ilgi konusu olarak seçen ve yazı eylemiyle bu edebiyata katılan herkes, Müslüman yazarlar arasında -velev ki geçmişte şu ya da bu nedenle bir ayrılık vuku bulmuş olsun- bir ayrıma itibar etmek yerine,  onların tümünden azami surette beslenmeye itibar ederler.</p>
<p>Bu nedenle Yedi-Edi İklim’in fayda olarak gördüğü husus, ondan ekmek ummak da bir yana karşılığı bulunmayan bir çek hükmündedir.</p>
<p>Edebistan.com olarak bizim 7Edi İklim’e tavsiyemiz, muhtemel bir kardeş kavgasından medet ummak yerine, yukarıda isimlerini zikrettiğimiz üç derginin de yapamadıkları bir şeyleri –kalmışsa eğer- yapmaya talip olmak ve böylece onlara göre bir fark yaratmaktır.</p>
<p>7Edi İklim, evvel emirde Hüseyin Su, Turan Koç, Rasim Ödenören ve Beşir Ayvazoğlu’ndan özür, dilemelidir; politikasızlık politikasından vazgeçerek, yeni bir çekirdek ekip oluşturmalı ve bunlara sahici söz ve tasarrufta bulunma hakkı tanıyarak yoluna devam etmelidir.</p>
<p>Değilse, 7Edi İklim’in yayınını tatil etmesi Türk edebiyatına en büyük hizmeti olacaktır.</p>
<p><strong>www.edebistan.com</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/7edi-iklim-kardes-kavgasi-mi-istiyor/2011/07/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MEDİNE, FAHRETTİN PAŞA, ALIŞ-VERİŞ ÇILGINI TÜRKLER VS&#8230;</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/nursahkaraca/medine-fahrettin-pasa-alis-veris-cilgini-turkler-vs/2010/07/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/nursahkaraca/medine-fahrettin-pasa-alis-veris-cilgini-turkler-vs/2010/07/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Jun 2010 23:16:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>NURŞAH KARACA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=8533</guid>
		<description><![CDATA[Gitmem dedi bir yere, mücavir olur, misafir olur kalırım ve onu paşa yapan, kumandan yapan bütün sıfatlarından azade çömeliverdi Ravza-i Mutahhara’da Peygamber Efendimizin (sav) mübarek kabri başında. O avizelerle bezenmiş kubbeler altındaki halıda hala doluyken gözleri, çölleri titreten bir kaplan gitmiş, mütevazi bir peygamber âşığı kalmıştı yalnızca. “Medine Kalesi’ndeki Türk bayrağını ben kendi elimle indiremem. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Gitmem dedi bir yere, mücavir olur, misafir olur kalırım ve onu paşa yapan, kumandan yapan bütün sıfatlarından azade çömeliverdi Ravza-i Mutahhara’da Peygamber Efendimizin (sav) mübarek kabri başında. <span id="more-8533"></span>O avizelerle bezenmiş kubbeler altındaki halıda hala doluyken gözleri, çölleri titreten bir kaplan gitmiş, mütevazi bir peygamber âşığı kalmıştı yalnızca.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">“Medine Kalesi’ndeki Türk bayrağını ben kendi elimle indiremem. Eğer mutlaka bu gerekiyorsa buraya başka bir kumandan gönderin” diye yazmıştı İstanbul’a. Onun cesareti umutları yeşertmiş ve tahliye kararından vazgeçilmişti. Etrafını çepeçevre kuşatmış İngiliz hilelerine, kışkırtılan asilere, yokluğa, açlığa, susuzluğa sabretti Fahrettin Paşa da. sadrazamın, “Artık teslim olun” çağrısına<span> </span>isyan etti. Nasıl bırakıp gelebilirdi gül kokulu Sevgili’yi. Nasıl bırakıp gelirdi onun mübarek gözlerine şahitlik etmiş dağları, taşları, ayağını bastığı toprağı…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Nasıl?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bir öğle namazı sonrası,</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Toplayınca herkesi Mescid-i<span> </span>Nebevi’nin avlusunda,</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Nefesler tutulmuş, yürekler kocaman olmuştu.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Gözlerinin içi titreyen Fahrettin Paşa’ya çevrilmişti bütün yüzler.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">“Mehmetçikler, kardeşlerim, evlatlarım! </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Her cenkte cihanı tir tir titretmiş, asla kimseye boyun eğmemişsiniz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Namus ve din borcunu kanıyla ödemiş kahramanlarım!</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Gelin hep beraber Allah’ın ve<span> </span>huzurunda huşu ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamberin (sav) karşısında hep beraber aynı yemini tekrar edelim ki,</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Ya Rasulullah biz seni bırakamayız. ..</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Mukaddes bildiğimiz mücadelemize devam edeceğiz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Yemin olsun ki devam edeceğiz.” </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Peş peşe gelen bütün emirlere karşı çıkıyor bir kaz sürüsü gibi teslim olmak Osmanlının alnına yazılmamıştır diyordu. Ve gücünün son noktasına<span> </span>kadar o gül şehri savunmaya devam etti. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Kaplan kaplanlığından hiçbir şey yitirmedi de düşman<span> </span>düzenbazlığın, hilelin bin bir çeşidi ile onu yere sermeye çalıştı. Hatta düşman avcıları yetmedi onu devirmeye bir de içimizdeki avcılar vurmaya başladı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Medine düştü Paşam, o gül kokulu şehir kayıp gitti aramızdan bir yıldız gibi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Daha birkaç hafta önce Mescid-i Nebevi’nin avlusunda bir öğlen vakti şemsiyelerin altında ezanı beklerken ellerinde koca koca alışveriş torbalarıyla koşar adım gelen birkaç kadına takıldı gözlerim. Bir yandan ezan okunurken kadınlar alelacele kendilerine bir yer bulmayı başarmışlar, torbalarını da hemen önlerine bırakmışlardı. Namazdan hemen sonra avuç açıp dua etmekten bî-haber sanki bir yangın yerinden kaçıyormuşçasına yine aynı telaşla ellerinde sıkı sıkıya tuttukları torbalarıyla gözden uzaklaştılar. Günler ve geceler boyu Rabb’ine el açıp ağlayarak dua eden bir Nebi’nin huzurunda O’na bu kadar yakınken bu kadar uzak olmayı gönüllerine nasıl kondururlar. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Aişe annemiz (ra) Peygamber efendimizin geceleyin kalkıp ayakları şişinceye kadar namaz kılması ve gözyaşlarıyla dua etmesi üzerine bir gün ona; </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">- Yâ Resûlallah! Senin geçmiş ve gelecek bütün hataların bağışlandığı halde niye böyle kendini yoruyorsun?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Diye soruyor. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Cevap muhteşem: </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">- &#8220;Allah&#8217;a şükreden bir kul olmayayım mı?&#8221;<span> </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><span> </span>“Şükreden bir kul olmayayım mı?” buyuran bir Nebi’nin huzurundayken dua etmekten bile imtina ederek koşarak geldikleri namazlarını yine koşarak terk eden, hediyelik eşya mağazalarına akın eden bir ümmet. Beni en çok yaralayan da şu bizim Türkler. Ziyaretini hakkıyla eden kardeşlerim elbette bu sözlerden beridir.<span> </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Öğlen namazımı kılınca kendime daha serin ve sakin bir yer bulabilme ve ikindi namazına kadar kalabilme ümidiyle Mescid-i Nebevi’nin içine giriyorum.<span> </span>Niyetim şu bir iki günü güzel değerlendirmek. Biraz sonra iki Türk oturuveriyor hemen yanıma. Siyahlar içinde beni<span> </span>pek Türke benzetemedikleri için<span> </span>mekanın ve zamanın kudsiyetinden bî-haber<span> </span>derin bir sohbete dalıyorlar. Biri onu terk edip giden eşini anlatıyor, diğeri eşinin huysuzluklarını. Birbirlerinin gizli saklı her derdi varsa döküyorlar da ortaya, ta nice sonra birbirlerinin<span> </span>isimlerini sormayı akıl ediyorlar. Ve sonra çantalarından çıkartıp aldıkları incileri gösteriyorlar birbirlerine, yüzükleri… Biri diğerinin aldığı abayeyi deniyor üzerine. “Tam benim bedenime uydu.” diyor. “Namazdan sonra bir tane de bana alalım. Aynı beden. Orda denemeye<span> </span>gerek yok.”</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Yüreğim zor tutuyor kendini. <span> </span>“Be hey kardeş, hiç tanımadığın birine derdini döküp medet umacağına hep seninle olan, hep yanında olan Rabbine şu mübarek mekanda avuç açıp yalvarsan, sıkıntılarını ona anlatsan, yalnız O’ndan medet umsan iyi olmaz mı? Dualarına döksen, içindeki kederini… Şifayı O’ndan umsan.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Kimi köyünü anlatıyor, kimi kasabasını. Kiminin evlatları tütüyor burnunda, ‘Geleli üç gün oldu.’ diyor. Çocuklarım diyor, başka bir şey demiyor. Rabbinin emanetine ondan çok sahip çıkmak da neyin nesi?<span> </span>Resulu anamızdan, babamızdan evlatlarımızdan daha çok sevmedikçe gerçek iman etmişlerden<span> </span>olabilir miyiz?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Kimi gelmiş ama buralara bir tek kitap açıp okumamış, sormamış, öğrenmemiş, buraların hakkı nasıl verilir bilmemiş. Turistik umre seferi belki niyeti. Kadınlar cuma namazı kılabilir mi diye soranlar. Cemaatle namaz kılarken seferi kılmaya kalkanlar…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Onca gelmek için gözyaşı dökenleri geride bırakıp gelmiş iken kıymetini bilemiyorlar buraların, ziyan ediyorlar<span> </span>her şeyi. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Ve nasipsizlerden oluyorlar sonra. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Koltuğumun altına seccademi sıkıştırmış otelime dönerken mağazaların önünden geçiyorum. Minik bir oyuncak bebeğe dikiliyor gözlerim. Maksat çocuk sevindirmek.<span> </span>İki yıldır bu ülkede yaşıyorum bir iki Arapça kelam konuşabiliyorum şükür, maksat Türk olduğumu belli etmemek.<span> </span>“Kem haza” diyorum satıcıya, “On beş” diye cevap veriyor, utanıyorum ve<span> </span>başlıyor Türkçe konuşmaya. Adeta kaçıyorum. Burada Türkçe bilmeyen satıcı bulmanız neredeyse imkansız. Türklerden çok alışveriş yapan yok da ondan. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Konuşabildiğim, yaklaşabildiğim<span> </span>kardeşlerime, teyzelerime<span> </span>anlatmaya çalışıyorum. “Kilometrelerce ötelerden ne<span> </span>masraflar, fedakarlıklar yapıp da geldiniz. Kiminiz<span> </span>rızkından kesip de geldi,<span> </span>kiminiz borçlanıp. Ne var şu bir iki haftayı alışveriş çılgınlığı ile ziyan etmeseniz, ibadetinizi heba etmeseniz… Koşarak geldiğiniz namazlardan kaçarak gitmeseniz, bol bol Kur’an okusanız, zikir çekseniz, kaza, nafile kılsanız, dua etseniz. Hem de uzun uzun dua. Ne isteyecekseniz<span> </span>O’ndan isteseniz. Dua edilebilecek en güzel yerlerden biri değil mi burası? Cennetin gül rayihasını koklasanız da öyle kaldırsanız göklere avuçlarınızı.” “Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?” buyuran<span> </span>bir Rabbin kulları değil miyiz yoksa? ‘Hediyeleşmek sünnettir.’ düsturuna uyacaksanız iyi hoş da bunu bu kadar abartmasanız. Sizi hediyeyle uğurlama gelen Müslüman kardeşlerinize deseniz ki “Ne olur hediye ummayın benden, bir zemzem bir hurma. Vaktimi ibadetle geçirmek istiyorum.” Hediye umanlar da bir hediye götürmesinler umrecilere lütfen. Karşılık bekledikten sonra hediyenizin Rabbim katındaki değerini merak ediyorum doğrusu. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Her sene geliyorsunuz ya<span> </span>umreye bu son gelişiniz belki, belki ömrünüzde ilk defa geliyorsunuz da<span> </span>bir daha imkanınız elvermeyecek. Bu kutsal topraklara her adımınızı attığınızda son atışınız gibi yaklaşıp o altın vakitleri doya doya yaşamak değil mi güzel olan?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bizler Fahrettin Paşa’nın torunlarıyız. Mücavir olup, misafir olup Medine’de kalan. Mescid-i Nebevi’nin avlusunda yere düşen her bir çekirgede askerlerinin açlıktan kırılmaması için onlara çekirgeleri yemeyi salık vermesi geliyor aklıma. Buraları terk etmemek için çekirgeli yemek tarifleri veren Paşam geliyor. Ellerimi açıp bir dua da onun için ediyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Sizler Fahrettin Paşanın torunları. Ne olur sizde onun kadar sevin Medine’yi. Onun kadar Medine-i Münevvere’yi&#8230; Ravzanın gül kokusunu onun kadar sevin. Ne olur incitmeyin Peygamber (sav) Efendimizi. Haydi nasibinizi alın da gelin.</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/nursahkaraca/medine-fahrettin-pasa-alis-veris-cilgini-turkler-vs/2010/07/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>B U K A L E M U N</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/huzeymeyesim/bukalemun/2009/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/huzeymeyesim/bukalemun/2009/12/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2009 01:00:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HÜZEYME YEŞİM KOÇAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=7080</guid>
		<description><![CDATA[Hiçbir yerde duramazsınız, çünkü anlamı yoktur. Sınırlarınız bulunmaz. El çabukluğu marifetinize, ayak oyunları maharetinize kimse ayak uyduramaz. Hemen hevesle ayakkabı dahil her şeyi, her boyayı boyamış; gözünüzün tuttuğu her kalıba girmiş, önünüze çıkan bütün yolları, uzun kısa çıkmaz demeden hünerle izlemiş, her sözün peşinden gül(dür)e oynaya gitmiş, her söylenileni tutmuşsunuzdur. Değiştiğinizde yüzünüz kızarmaz, üzülmeye gerek yoktur; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Hiçbir yerde duramazsınız, çünkü anlamı yoktur. Sınırlarınız <span id="more-7080"></span>bulunmaz.</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> El çabukluğu marifetinize, ayak oyunları maharetinize kimse ayak uyduramaz. Hemen hevesle ayakkabı dahil her şeyi, her boyayı boyamış; gözünüzün tuttuğu her kalıba girmiş, önünüze çıkan bütün yolları, uzun kısa çıkmaz demeden hünerle izlemiş, her sözün peşinden gül(dür)e oynaya gitmiş, her söylenileni tutmuşsunuzdur.</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Değiştiğinizde yüzünüz kızarmaz, üzülmeye gerek yoktur; çünkü suratsızsınızdır. Ânın adamısınızdır. Bukalemunlara şapka çıkartırsınız. </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Onlar ki sizi derin bir hayranlıkla izlerken, siz de mukabele edersiniz dâhice. Ve dahi üstün kişiliğiniz sebebiyle; selâmlama için başınızı çıkartır verirsiniz cömertçe, şapka niyetine. Bu bakımdan kafanızın uçsuz bucaksız “hava(lı) meydanlarında”, püfür püfür samyelleri eser; siz tevazuunuzdan övünmeseniz de.</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Uzaktan; değil insan bakışı, kuşbakışıyla size bakan bile, öyle şeyler görür ya da göremez ki; manzaranın neye delâlet ettiğini, nasıl karar vereceğini bilemez. Çünkü bir gün çimen yeşili, bir saat sonra zifiri; gideceğiniz mekâna, başınızı sokacağınız kuma, keyifle düştüğünüz kuyuya,uçağınızın gideceği keçi yollarına göre hedef saptırır, sil baştan yaparsınız. </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Hiç  darda, yolda belde kalmazsınız. Sizi gören herhangi bir “Büyükbaş” yeter ki iri olsun, sizi dilediğince sürebilir. İşte böylece.. kendinize “koşulursunuz.”</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Şimdiye kadar değerlendirilmemiş, yeterince kullanılmamış kabiliyetlerinizden taklit yeteneğiniz de eşsizdir. Konu üzerinde araştırma yapan bazı bilim fili<strong>madamları</strong>, bukalemunlar ile maymunların akrabalığı üzerinde hararetli tartışmalar yapmaktadır. Yeni bir “açılım paketinin” süratle gelmesi beklenmektedir.</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Utanmanıza gerek yoktur, zira utanmak uzatmalı, anlaması yaşatması uzun sürecek, bir parça kesintisizlik icap ettiren, eksik eteklere has bir duygudur. Sizinse kendinize yönelik kaldıraçlarınız, kandırma yöntemleriniz pek çoktur.</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Kimliğinizin çetelesini tutmak kabil değildir. Hepsinin cazibesi vardır, bütün canlı türlerine özenirsiniz. Binaenaleyh insandan hayvanata, cansızdan nebatata yüksek sıçramalarınızın haddini, hesabını bilmek kolay değildir. Dibinizden ayrılmayan uzman danışmanlarınız, yapışkan tutkallarınız bile; her an kiminle konuştuğunu, esrarengiz hüviyetinizi kestirememektedir. </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Fala bakar değişirsiniz, atmosferi koklar değişirsiniz, Washington portakalına bakar değişirsiniz, hele şair oldunuz mu Allaaaahhh….Hudutlara ah vah ederek bakar; Ani’ye, Yani’ye, Mani’ye “Ne şirin, ne çapkın komşumuzdun sen fahriye Abla!” türünden diller döker; ayakaltına inci mercan, bakan çakan döşersiniz.</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Bir tarihiniz, hikâye ve geçmişiniz yoktur. Yapış yapış, vıcık vıcıksınızdır. Geriye bir jel, tortu ve her zaman katmanlı bir çamur kalır. Kemik yalayıcılar, pilli bebekler, bata çıka yürür.</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Mevcudiyetinizde, civarınızda yükseklik belirtisine rastlanmaz. Çünkü anneniz kızar; gıy gıy edemez, damdan düşersiniz. Yükseklik ne de olsa, bir dikelmeyi hatıra getirir. Baş kaldırmak, ağrılı, azaplı bir süreçtir. Siz ancak genişleyebilirsiniz; yumuşar yumuşar, yatarak uzar gidersiniz&#8230;</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Derhal kabul etmelidir ki, bukalemunluğun hızı, fikir ve hareket oynaklığı, seçkin bir kıvraklık önemlidir. Oyna(t)ma sürati falan evde test edilmelidir ki, kamuoyuna mahcup olunmasın. Ahestelik, teenni, yöntem usul; zinhar ha uygun değildir.</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Ki bu sayede alınır satılır, hibe edilir;  kişiliğinizin gelişimi, ABD düzeyine çıkması mümkünleşir. Zemberekleriniz iyice kurulur, paslanma ihtimaline karşı yıkanır yağlanır, siz de Şark ve Garb Fatihi olaraktan, adamakıllı kurulur yaylanırsınız. Koltuklar, kanepeler almaz olur.</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Hem sonra, kadriniz kıymetiniz bilinmese de, siz tarih yazarsınız a canım. Bir defa değil, her salise. Değiştiniz ya bir kere. Politikanın gelmişini geçmişini, validesini.. kral sülalesini, Asya’sını Avrupa’sını, imparator bıyıklarınızla fethedersiniz.</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Değişkenliğinizden flörtleriniz sevgilileriniz de çoğalır. Kime “yüz vereceğinizi”, hangisiyle koltuğa gerdeğe gireceğinizi bilemezsiniz. Yazı tura atacaksınızdır, lâkin -Tühh kahretsin- vakit yoktur. Angelina mı, Hülya mı, Michel mi…….Nerden başlasam, nasıl anlatsam…</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> En yiğit, bahadır sesinizle zamanları durdurur, çakmak ateşin gözlerinizle ve yakıcı yakışıklılığınızla özür diler, tehdit edip yalvarır, izin ister, kös kös geri döner, mühürlü kapılar önünde bekler, eser yağar gürler, dakikasında çark eder, barbarları tarumar edersiniz.</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Fakat bakın artık sizden de, kendimden de şüphelendim.. dim dim. </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> Yoksa bu dünyadan değil; “uzaylı” bir robot muydunuz Bukalemun Başı Bey(ini)m?</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/huzeymeyesim/bukalemun/2009/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>EDEBİYATTA İLETİŞİM EKSİKLİĞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/cihatalbayrak/edebiyatta-iletisim-eksikligi/2009/07/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/cihatalbayrak/edebiyatta-iletisim-eksikligi/2009/07/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2009 06:36:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>CİHAT ALBAYRAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=5258</guid>
		<description><![CDATA[Siyaset ile yan yana yürüyen bir edebiyatımız var. Yakın geçmiş, hayatın her alanında olduğu gibi, daha fazla toplumsallığa doğru tüm yolları tıkadığından, edebiyat üzerinde de sınırlayıcı bir etkiye sahip oldu. Sınırı ise bütüne değil, bir çatallaşmaya gebe kılarak çizdi. Bugün edebiyatta üstad diye ardından yürünen, pek çoğu hayatta olmayan (öncelikle) şairlerin oluşturduğu (ya da sahiplendiği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p><span lang="TR"> Siyaset ile yan yana yürüyen bir edebiyatımız var. Yakın geçmiş, hayatın her alanında olduğu gibi, daha fazla toplumsallığa doğru tüm yolları tıkadığından, edebiyat üzerinde de <span id="more-5258"></span>sınırlayıcı bir etkiye sahip oldu. Sınırı ise bütüne değil, bir çatallaşmaya gebe kılarak çizdi. </span></p>
<p><span lang="TR"> Bugün edebiyatta üstad diye ardından yürünen, pek çoğu hayatta olmayan (öncelikle) şairlerin oluşturduğu (ya da sahiplendiği üslup, fikrî coğrafya ve) akımlar zıtlaşarak büyümeye devam ediyor. Yayınevleri, kitaplar, gazeteler, yazarlar iki yönden birine aidiyetlerini ifade etmeden nefes bile alamıyor sanki. Edebiyat ürünleri etiketlerine göre değerleniyor. Aslında bir noktaya kadar bu ayrım edebiyatın gelişmesine katkıda bulunuyor. Okur daha ayrıntılı, daha odaklanmış eserler kazanıyor. Tam olarak kendisini ifade ettiğini düşündüğü içerik ve üslup ile buluşabiliyor. Ancak bu durum bir noktadan sonra, <em>öteki</em> kavramını üzerinde çalışılması gereken bir sorun olarak önümüze sürüyor. Ötekine karşı bir anlayış ve hoş görü politikasına sahip olunmadığını çok rahat gözlemleyebiliyoruz. <em>Ötekileştirme</em> kavramı gündemimizde yoğun bir şekilde yeni yeni yer edinmesine rağmen, aslında ötekileştirmeye başvurulmadığı görülüyor. Ötekine ihtiyaç duyulmuyor, öteki dikkate alınmıyor. </span></p>
<p><span lang="TR"> Birbirinden bağımsız olarak gelişmekte olan, iki edebiyatımız var. Buna paralel olarak toplumdaki toplumsal ve siyasi bölünmenin varlığından söz etmeye bile gerek yok… Ya da bu sebep sonuç ilişkisini tamamen ters süreçten yürütmemiz gerekiyor. Edebiyat mı siyaset ile şekilleniyor, edebiyat mı siyaseti şekillendiriyor; bu konu çift taraflı bir aynaya benziyor, çünkü hangi tarafından bakılırsa bakılsın aynı şey görülüyor. </span></p>
<p><span lang="TR"> Gazeteler ile başlamak istiyorum. İki ayrı gazetede aynı haberin sanki bambaşka imiş gibi yer alması, haberin yorum içerisinde boğulması bugünlerde en çok karşılaşılan durum! Seçilen farklı ayrıntılar ile okur istenilen yöne çekilebiliyor rahatça. Köşe yazarları gündemi yorumlarken o kadar zıt kutuplara bölünüyor ve ‘anlayış’ adına o kadar az çaba sarf ediyor ki, bunu izleyen süreçte okur da bölünüyor ve sorun her ne ise çözüm üretmek yerine, yepyeni çözümsüzlükler doğuruyor. </span></p>
<p><span lang="TR"> Yayınlanan kitaplar ve yazar söylemleri gitgide daha az insanın anlayabileceği içerik ile doluyor. Tekrara kaçmamak adına var olan bilgi birikiminin üzerine çıkıldığı zannediliyor ve aslında yararlı eserlerin‘böylelikle’ oluşabileceğine inanılıyor ama temel alınan değerlerin binâ okunmamış, dayanılan politikaların tam olarak içselleştirilmemiş olduğu gerçeği gözden kaçırılıyor. Bunun yanında bir de ötekini hesaba katmama durumu var tabii… Örneklerle ilerleyelim. Nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkemizde Kuran okuyabilen kişi sayısı bu nüfusun ¼‘i kadar bile olmasa gerek. Bu oran günden güne düşüyor çünkü aile yapıları değişiyor, alışkanlıklar, sosyal hayat başkalaşıyor. Bunun karşısında Kuran’ın öğretimini yaygınlaştırmak için gösterilen çabalar ise çok zayıf kalıyor. Ancak öte yandan, yayınlanan İslamî eserlerin içeriğine bakınca, çok farklı bir manzara ile karşı karşıya kalıyoruz. Genel -öncelikli- ihtiyaca hitap etmeyen derinlikte eserler bunlar; artık sadece cuma namazlarında dolabilen camilerde imamlar her vakitte tef saf cemaat oluşturmakta bile güçlük çekiyorken, insanlar çok açık bir ifade ile ‘namaz kılmıyorken’, namaz üzerine oldukça ayrıntılı kitaplar yayınlanıyor her gün. Oysa bu emek, namaz kılmayan insanları namaza teşvik edebilmek için sarf edilebilir. Kuran’ı çocuklarımıza öğretmek için çaba gösterebilir aynı kişiler. Şimdiye kadar bahsettiklerim bu ibadetlere karşı olumsuz bir bakış açısı, duruşu olmayanlar için… Peki, ötekiler için ne yapılıyor? Neredeyse hiçbir şey! Türkiye’nin birçok yerinde İncil ücretsiz olarak dağıtılıyor örneğin ve bu halk tarafından büyük tepki ile karşılanıyor. Oysa biz de Kuran’ı ücretsiz olarak dağıtabiliriz. Kuran’ın zaten bize böyle bir üslubu öğütlemez mi? Bu bağlamda daha fazla durmak gereksiz olacaktır. </span></p>
<p><span lang="TR"> Duruma bir de öteki kefede bakmak hiçbir şeyi değiştirmiyor aslında. Yaftalama alışkanlığı kazanan insanların sayısı her geçen gün artıyor. Tanımadan, düşünmeden etiketlemek oldukça makul geliyor herkese. Parçaları bütüne utanç vesikası olarak sunmak ve bireyler üzerinden böylece toplulukları suçlamak alışkanlık haline geliyor. Çoktan geldi hatta! Yayınları incelediğimiz zaman sanki bambaşka bir ülkede yaşıyormuşuz izlenimine kapılıyoruz. Ütopyalar ile dolu eserler bunlar; ya da karamsar bakış açısının tamamen etkisi altına aldığı kalemlerin ürünleri… Ortası yok maalesef; orta yolu bir türlü bulamıyoruz. </span></p>
<p><span lang="TR"> Gençlerin kanını kaynatan birçok kahraman var. Adları, fotoğrafları tişörtlerde bolca yer alan bu kişilerin sadece adlarını ve fotoğraflarını biliyor insanlar. Yürekten(!) destekledikleri bu kişilerin hayatlarına, savundukları fikirlere dair en ufak bir fikri olmayan, liderler diye seçtikleri kişileri ve onların politikalarını anlatan tek bir kitap bile okumayan bu gençler, yeri geldiğinde ‘öteki’nin karşısına saldırgan bir kimlik ile çıkabiliyor, sırf kahramanlarının politikalarını savunmak için. İki tarafta da aynı şey var aslında; üniversitelerde öğrenciler hiçbir anlam veremedikleri kavgalara tutuşuyor hala. </span></p>
<p><span lang="TR"> Türkiye’de internet kullanıcılarının sayısı gün geçtikçe artıyor. Birçok dergi masraf gerektirmediği için internet üzerinden yayın yapıyor. Ayrıca her gün güncellenen web sayfaları, forumlar ve bloglar da var tabii. İletişimin bu zeminlerde de eksik olduğunu düşünüyorum. Olaylara tek taraflı bakılıyor genellikle. Bu da okurun, halkın uzun vadede bakış açısının daralmasına neden oluyor. Nihayetinde, o bakış açısının dışını tahayyül edemeyen, ötesini ‘öcü’ olarak gören bir varlık çıkıyor ortaya. Sırf vakit geçirmek için bilgisayarın başına oturan yüz binlerce kişi, hiçbir kazanç elde etmeden -ki yazar ve şairler bile artık bedava yazar hâle geldi- ve farkına da varamadan, taraf oluyor. Bir noktada, birileri bu taraflılığı kullanıyor ve kaybeden ‘taraf’ olmuşluğunun farkına dahi varamamış insanımız oluyor. Oysa her tarafa eşit anlayış ile yaklaşmak gerekiyor. Tarafsız olup, tarafların her birinden en doğru olanları seçmek, almak, özümsemek gerekiyor. Tarafların her birine, harmanladığımız doğruyu en iyi üslup ile sunmamız gerekiyor. </span></p>
<p><span lang="TR"> Ötekini inandırabilmek için, önce ötekini dinlemek gerekiyor. Ötekini dinleyebilmek için, önce ötekinin farkına varmak gerekiyor. Sanırım, toplum olarak bizim en büyük eksiğimiz bu… </span></p>
<p><span lang="TR"> Edebiyat ürünleri, yazarlar, farklı insan profillerine hitap edebilecek bir ses ve üslup zenginliğine, içeriğe sahip olmalıdır. Özgürlüğe masum tanımlar yapıp hala ve habire ezilmişliklerden dert yanmak yerine, insanların birey olarak, doğuştan sahip oldukları hakları her gece yeniden gözden geçirmek gerekiyor sanırım. Her insanın ötekini bilme ve tanıma hakkı vardır. Edebiyatta iletişim ‘taraf’ların birbirine bakış açısını genişletmesi ile artacaktır. </span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/cihatalbayrak/edebiyatta-iletisim-eksikligi/2009/07/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>kirpi diyor ki: 9</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/kirpi/kirpi-diyor-ki-9/2009/06/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/kirpi/kirpi-diyor-ki-9/2009/06/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Jun 2009 06:56:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K İ R P İ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=5650</guid>
		<description><![CDATA[Öykü editörümüz Cemal Şakar’dan intikal eden bir kitap tanıtma metnini aşağıda “istifadenize” sunuyorum. Sakın ola, “Kirpi, yapmış yine kirpiliğini” demeyesiniz, metne hiçbir müdahalede bulunmadım: “Kahraman Üzerine Dersler / Oğuz Karakaş Köklerimizin kalbi, günümüzün nabzı Ebabil’de atmaya devam ediyor. Şiir ve eleştiri konusundaki yayınlarını Karagöz dergisiyle bütünleyen Ebabil Yayınları, günümüz edebiyatının genç ve dinamik aktörlerini peş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;; mso-bidi-font-weight: bold;">Öykü editörümüz Cemal Şakar’dan intikal eden bir kitap tanıtma metnini aşağıda “istifadenize” sunuyorum. Sakın ola, “Kirpi, yapmış yine kirpiliğini” demeyesiniz, metne hiçbir müdahalede bulunmadım: </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">“Kahraman Üzerine Dersler / Oğuz Karakaş</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"> </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Köklerimizin kalbi, günümüzün nabzı Ebabil’de atmaya devam ediyor. Şiir ve eleştiri konusundaki yayınlarını Karagöz dergisiyle bütünleyen Ebabil Yayınları, günümüz edebiyatının genç ve dinamik aktörlerini peş peşe yayımlamaya devam ediyor. Yazdığı şiirle şiirimizin önemli şairlerinden birisi olmaya aday olduğunu gösteren Oğuz Karakaş’ın ilk kitabı <em>Kahraman Üzerine Dersler</em>, Ebabil Yayınları’ndan çıktı.</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Teknik itibariyle Oğuz Karakaş, üslûbunu ses üzerinden elde etme tavrı içinde. Şiir yapısında mısraya önemli bir yer açan Karakaş, mısrayı birbirini takip eden sesler üzerinden kurmaya özen gösteriyor. Mısrayı başlatan seslerin izini mısra sonuna kadar sürüyor. Bu teknik şiiri bir ses oyununa indirgeyebilecek tehlikelerle dolu bir tekniktir. Fakat Karakaş bizatihi bu teknikle şiirde tesadüfe direniyor. Hem sese, hem anlama aynı anda önem vererek sesin kuru oyunlarından kurtulduğu gibi, gür bir şiirin imkânlarına kapı açıyor.</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">En güçlü yanlarından birisi üstün işçiliği olan Karakaş, düşmanın adını kulağımıza fısıldayacak son bir kahramandan, hür bir ülke özleminden, paranın satın alamayacağı hususlara varıncaya kadar dinamizm dolu bir konuşmaya sahip. Ebabil Oğuz Karakaş’la bahtiyardır. </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">“Biz mor denizlerde kulaç atmayacağız</span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Bizi anlamayacak şairler” </span></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"><a href="http://www.ebabilyayinlari.com/" target="_blank">www.ebabilyayinlari.com</a>”</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/kirpi/kirpi-diyor-ki-9/2009/06/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KİRPİ DİYOR Kİ&#8230; 7</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/kirpi/kirpi-diyor-ki/2009/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/kirpi/kirpi-diyor-ki/2009/05/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 May 2009 06:30:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>K İ R P İ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=2502</guid>
		<description><![CDATA[Refik Halid&#8217;e saygıyla&#8230;  7-CİHAN AKTAŞ, Tahran Kitap Fuarı&#8217;yla ilgili yazısında şöyle bir cümle kullanıyor: &#8220;İranlıların kitaba dönük düşkünlüğünde&#8230;&#8221; Dergah dergisinin son sayısındaki yazısı da acaib ve garaib bir yazıydı&#8230; Ya zihni rahat değil Cihan Aktaş&#8217;ın ya da çok yazdığı için dilini denetleyemiyor. Hayra alamet değil sonuçta, çünkü Cihan Aktaş şimdiye değin güzel Türkçe ile iyi şeyler yazmıştı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US"><em>Refik Halid&#8217;e saygıyla&#8230;</em></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; line-height: normal; text-align: justify;"> <span lang="EN-US"><em><strong>7-<span style="font-style: normal;">CİHAN AKTAŞ, Tahran Kitap <span id="more-2502"></span>Fuarı&#8217;yla ilgili yazısında şöyle bir cümle kullanıyor:</span> </strong></em><strong>&#8220;İranlıların kitaba dönük düşkünlüğünde&#8230;&#8221; Dergah </strong><strong>dergisinin son sayısındaki yazısı da acaib ve garaib bir yazıydı&#8230; Ya zihni rahat değil Cihan Aktaş&#8217;ın ya da çok yazdığı için dilini denetleyemiyor. Hayra alamet değil sonuçta, çünkü Cihan Aktaş şimdiye değin güzel Türkçe ile iyi şeyler yazmıştı. (KİRPİ, 14 MAYIS 2009)</strong></span></p>
<p class="MsoNormal"> <span>6-AYŞE BÖHÜRLER diyor ki:</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>“Mardin&#8217;deki katliam sebepleri üzerine hepimizin söyleyecek sözleri var elbette. Ancak konu ile ilgili bölge insanının açıklamaları ile batıdan ahkam kesenlerin yorumlarını bir arada dinlemek, anlamak için haberdar olmanın, bilgi sahibi olmanın yetmediğini gösteriyor. Ve bir noktadan sonra aynı kelimeler farklı manalara işaret etmeye başlıyor.” (Yeni Şafak, 09.05.2009)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>AYŞE BÖHÜRLER, aslında şöyle demek istiyor:</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>“Mardin’deki katliamın sebepleri üstüne hepimizin söyleyebileceği bir şeyler olabilir. Nitekim,<span>  </span>bölgede olaya taraf olanların açıklamalarıyla, Batı’da aynı konuda ahkam kesenlerin yorumları da bu cümledendir. Ancak, konuyu gereğince değerlendirebilmek için söylenenleri izlemek yeterli olmuyor. Çünkü, malum konuyu söyleyenler, söyleme niyetleriyle bağlantılı olarak kelimelere farklı anlamlar yükleyiveriyorlar.” </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İmdi Kirpi de diyor ki: Kirpi, hiçbir şey demiyor. YAZAR’lığı, ayağa düşüren sistemin sorumlularını Allah’a havale ediyor. (KİRPİ, 09 MAYIS 2009)</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><strong>5-&#8221;HERGÜN ARK DEĞİŞTİREN AKARSUYA IRMAK DENMEZ.&#8221;</strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong>Alper Selçuk, Ali Bulaç&#8217;ın bir televizyon programındaki vukuatı üstüne cemaat.com&#8217;da bir yazı yazmış; yazısına başlarken de zikrettiğim sözü alıntılamış. Bu sözün sahiden bir vecize olupolmaması çok da onemli değil, önemli olan Ali Bulaç&#8217;ın mevcut imajıyla birebir örtüşmesidir. </strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong>Ali Bulaç, Düşünce dergisini çıkardığı zamanlarda edebiyata dudak bükmekle kalmamış, Müslüman edebiyatçları tahfif eden, onların çabasını hiçleştiren bir tutum içinde olmuştu. </strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong>Köprülerin altında nice sular aktıktan sonra bir haller oldu Ali Bulaç&#8217;a; estetikten, edebiyattan da dem vurmaya başladı. Ancak elindeki zarf öylesine kirliydi ki, mazrufuna bakmak neredeyse imkansızdı. </strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong>Ali Bulac, hala edebiyattan söz ederken mütevazı değil, mütekebbir bir eda ile konuşuyor; söyemi ise her zamanki gibi &#8220;Tevhid&#8221;le kılıflanmış klerikalist bir söylemden ibaret. </strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong>Son tahlilde bir aydın değildi Ali Bulaç, sürekli ark değiştiren cılız bir su! O halde edebiyat ustune yazdiklarini şu saatten sonra ciddiye almak, açık bir ciddiyetsizlik örneği olacaktır. (KİRPİ, 29.09.2008)</strong></p>
<p class="MsoNormal">4-TEMİZ GÖKYÜZÜ kampanyası, insanı enayi yerine koyan buluşlardan biri olarak sürüyor! Şarkıcılara, türkücülere, tiyatroculara filan televizyon ekranlarında &#8220;sigara içmeyin gökyüzü temiz kalsın&#8221; dedirtmek kolay da şu sorularıcevaplamak zor: Bir otomobilin eksozundan bir saatte çıkan duman kaç bin paket sigaranin dumanına bedeldir? Bir nükleer termik santralin çevreye yaydığı zararlı duman kaç miyon ton nikotinin zararına denk düşer? Bir sigara popülizmidir aldı başını gidiyor ama insanların hayatına kastettikleri aşikar olan teknolojik canavarlar çağdaş putlar olarak dokunulmazlıklarını sürdürüyor. (KİRPİ, 26.09.2008)  </p>
<p class="MsoNormal"><strong>3-TELEVİZYON STARLARI LİGİNDEKİ SON DURUM, dün kimi gazetelerde açıklandı. Buna göre, Star televizyonundan Nihat Hatipoğlu, dansöz Tanyeli ve türkücü İbrahim Tatlıses&#8217;i gerek ücreti, gerekse reytingeleriyle geride bıkarakarak ilk sıraya oturdu. (KİRPİ, 17.09.2008)<br />
</strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong>2-</strong>FATMA KARABIYIK BARBAROSOĞLU yazıyor: “17 Eylül Çarşamba günü iftar sonrası Sultanahmet Fuarı&#8217;nda olacağım. Bilenler biliyor bendeniz Ramazan programlarının davetine bile icabet edemiyorum.<br />
Öyleyse nereden çıktı bu imza? Benimkisi zaruret miktarı bir durum. Nasıl mı? Deutche Velle kanalı Frankfurt Kitab Fuarı kapsamında aralarında Oya Baydar&#8217;ın da bulunduğu birkaç kadın yazarın belgeselini çekmeye geliyor.<br />
Benimle de bu proje kapsamında görüştüler, gazete ve yayınevi çekimlerinin yanısıra kalabalık bir mekanda -ki onlar bir pazar yeri ya da camiyi önermişlerdi- çekmek istediler. Her iki mekanda da çekim bendeniz için fazlasıyla teatral olacağı için kabul etmem mümkün değildi. Hal böyle olunca kitap fuarının en uygun mekan olduğu konusunda anlaşmaya varıldı.<br />
Bu izahı bunca yıl sonra Allah Allah mübarek günde niye böyle bir şey yapıyor diyerek benim adıma endişe duyacak dostlarım için yapıyorum.”<br />
Sanırsınız ki yazarımız Ben-Hur filminde rol alacak ve standına teşrif edenler de onun sayesinde bu tarihi filmde görünme şansına kavuşacaklar. Haydi Türkiye! hep birlikte Sultanahmet&#8217;e! ONİKİDEVADAM&#8230; ONİKİDEVADAM&#8230;.<br />
Oysa ki tüm macera sıradan bir Avrupa kanalının, sıradan bir çekim yapmasından ibarettir; yazarımızdaki keyfe keder gerilme, yetmiş beş milyon evlad-ı fatihanı yanında görme ve onları kendisiyle birlikte Almanlara gösterme çabası aslında gereksizdir. Şu ayın 17’si gelse de yazarımız ve haliyle okurları şunca gerilmeden hayırlısıyla bir kurtulsalar. (KİRPİ, 16.09.2008)</p>
<p class="MsoNormal"> </p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US"><strong><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2008/09/sebnemisiguzel1.jpeg"><img class="alignleft size-medium wp-image-2488" title="sebnemisiguzel1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2008/09/sebnemisiguzel1.jpeg" alt="" width="190" height="300" /></a>1-RADİKAL MUHABİRİ, YAN TARAFTA FOTOĞRAFI BULUNAN ŞEBNEM İŞİGÜZEL&#8217;LE KONUŞMUŞ.</strong></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US"><strong>Taburenin tepesine tünemiş bir fotomodel-yazarla, hangi tabureye tünediği fotoğrafta görülmeyen muhabir için zor bir konuşma olmalı diyeceğiz ama Şebnem’in şuh duruşu, “hadi n’olur, hadi n&#8217;olur okuyun beni” diyen çapkın bakışları, aşağıya inmiş dizinin yukarıya kalkmış dizine göre daha çok okşanma arzusu içinde olması vb. durumlar göz önüne alındığında konuşmanın pek de güzel geçtiği anlaşılmaktadır. </strong><strong></strong></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US"><strong>Yandaki fotoğrafa dalıp gidenler, “ne konuşması be kardeşim, işte bu fotoğrafta Şebnem herbir şeyi bi güzel hal diliyle söylüyor; biz de tabureyle birlikte onu tanımaya çalışıyoruz, </strong><span><strong> </strong></span><strong>dikkatimizi dağıtmayın” diye bize çıkaşabilirler. O nedenle biz sözümüzü kapatalım ki  onlar Şebnem&#8217;in romanını daha iyi soysunlar. (KİRPİ, 15.09.2008)</strong></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US"><span> </span></span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/kirpi/kirpi-diyor-ki/2009/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

