<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Yazı-Öykü Çalışmaları</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/kalemin-dili/kalemin-dili-yazilar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Feb 2012 22:09:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>BENGİSU / GÖZLER AŞKI İNKAR ETMEZ Kİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/handanguler/bengisu-gozler-aski-inkar-etmez-ki/2009/07/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/handanguler/bengisu-gozler-aski-inkar-etmez-ki/2009/07/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2009 06:40:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HANDAN GÜLER</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı-Öykü Çalışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=5330</guid>
		<description><![CDATA[BENGİSU Bu gün nasılım? bilsem&#8230; kimi zaman yağmurlu, kimi zaman parçalı bulutlu… çoğu zamansa içimde kabaran tedirginlik ve huzursuzluğu yakarış ipiyle tevekküle bağlama gayretinden yorgun dalgalar çok yüksek geliyor bazen hayatta sıkı tutunmak lazım özlediklerimiz, izlediklerimiz, hayallerimiz, kendimiz bir süredir görünmüyoruz pusun sisin ardında elini siper edip uzaklara bakıyor ruhum o yeşil adayı arıyor,selamet sahilini Bulutlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--><strong>BENGİSU</strong></p>
<p>Bu gün <span id="more-5330"></span>nasılım?<br />
bilsem&#8230;<br />
kimi zaman yağmurlu, kimi zaman parçalı bulutlu…<br />
çoğu zamansa<br />
içimde kabaran tedirginlik ve huzursuzluğu yakarış ipiyle tevekküle bağlama gayretinden yorgun<br />
dalgalar çok yüksek geliyor bazen hayatta<br />
sıkı tutunmak lazım<br />
özlediklerimiz, izlediklerimiz, hayallerimiz, kendimiz bir süredir görünmüyoruz pusun sisin ardında<br />
elini siper edip uzaklara bakıyor ruhum<br />
o yeşil adayı arıyor,selamet sahilini<br />
Bulutlar kurşuni, kasvetli, göğümde gözyaşı dolu<br />
her yer su<br />
bir o yok gömüldüğüm satırlarda, bengisu&#8230;<br />
bir de gökler bırakırsa üzerime suyunu<br />
boğulurum korkusu…<br />
sarıyor ruhumu</p>
<p>ya da yağmur sonrası çıkan gökkuşağının altında renk cümbüşünü keşfetme telaşı<br />
her şeyden soyup düşüncelerimi berraklaşma arzusu<br />
aşka doğru yol bulma tutkusu<br />
tezer özlü’nün bunalımları, pavesenin ruh sıkıntısı sindi üzerime okuduğum kitaptan<br />
Âb-ı hayatı bulup içememiş gönüllerin ıstırabı ne büyükmüş meğer<br />
Bir yokluğa, yok oluşa gideceğini düşünen hassas dimağlar<br />
kaldıramıyorlarmış hayatın yükünü<br />
Sürekli kayboluyorken elimizdeki sermaye<br />
“Hayat sende durmam diyor, her nefeste son geliyor” derken şarkılar,<br />
“Sahtelik insanın tahammül mülkünü yıkıyor”muş.<br />
Kırık dökük yaşanan bu yalanın sonunda kendini yok ediş fikrine düşmemek neredeyse imkânsız bir hâle geliyormuş<br />
vazgeçiş fikrine özenerek sürdürmekse hayatı, deniz suyu içmek kadar yakıcı<br />
Yaşama fiilini, acı çeken başka bir ruhla, bedenini değiş tokuş ederek gerçekleştirdiğini sanmak ne acı<br />
Her birleşmeden daha da bölünerek çıkmak ne sarsıcı<br />
Çocukluk acılarını bir ömür üzerinde taşımak ne ağır bir yük<br />
Onlardan kurtulmak için hep şefkatle, sevgiyle yaklaşıp insanlara, kullanıldığını fark ederek daha derin kuyulara düşmek, acı veren aklı yitirme arzusuyla dolduruyor insanı<br />
Yetmiyor hiçbir şey, sevmek, sevilmek, doğru düzleme çekilmeyince<br />
acıdan başka bir getirisi olmuyor yaşananların.<br />
<span lang="TR">Karanlık kat be kat artıyor dakikalar çullandıkça üstüne insanın</span><span lang="TR"> </span><br />
bu siyah perdeyi yırtacak ışığı, karanlık sanmak da ayrı bir talihsizlik<br />
bir ömür göğün muhteşem mavisini güzelce tasvir edip satırlarda, onu görememek yüreğinde, dayanılır bir acı değil<br />
bu yakıcılığı kelimelerde gezinirken bile hissetmek tarif edilmez bir bedbinlik getiriyor ruha.<br />
“Durun kalabalıklar,bu cadde çıkmaz sokak” diye haykırmak geliyor içinden insanın<br />
O çeşmenin adresini vermek arzusu sarıyor benliği,<br />
Gelmemek için enaniyet kalelerine sığınacaklarını bile bile çağırma duygusu&#8230;<br />
Ama ümidi diri tutmak da âb-ı hayatın sunduğu bir hakikat değil mi,<br />
Öyleyse kalbin rikkat perdelerini aralama şansına erecekler varsa diye kalabalıklarda<br />
<span lang="TR">Niyaz etmek lazım sağlam bir inançla.</span><span lang="TR"> </span><br />
ve bir de bengisunun önünde bekleşen talihliler var bu hayatta<br />
onlar da çeşit çeşit, o sudan içenler , içtiğini zannedenler ,<br />
<span lang="TR">içmenin ve sarhoşluğunun sadece sözünü edenler</span><span lang="TR"> </span><br />
çeşmenin başına getirilme lütfuna erenler için<br />
başkaca bir sınama sunulmuş<br />
Ölümsüzlük suyu “ben”in üstüne basıp kendini zemin edene sırrını bırakacakmış<br />
Bir de ruhun acılarını iyileştiren bengisuyu bir dikişte değil ,yudum yudum içerek, gönülde sindirmek lazımmış<br />
Varılan her basamakta Sevgiliye duyulan aşk,şevk ve iştiyak artmalıymış<br />
huzuruna varıp vecdle,<br />
<span lang="TR">yönelmeli bir tek O’na, en kalbi teşekkürle</span><span lang="TR"> </span><br />
oyun ve eğlenceden ibaret bir yanılsamaysa hayatımız<br />
bengisuysa hep aradığımız<br />
şairin;<br />
“Bütün şiirlerde söylediğim sensin<br />
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin<br />
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome’nin Belkis’in<br />
Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin” dediği gibi itiraf etmeli<br />
<span lang="TR">“</span><span lang="TR">Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır</span><span lang="TR"> </span><br />
<span lang="TR">Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır</span><span lang="TR"> </span><br />
<span lang="TR">Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır</span><span lang="TR"> </span><br />
<span lang="TR">Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır” diye eklemeli</span><span lang="TR"> </span></p>
<p>Sonrada güzel bir dua yükselmeli dilinden insanın : “Sevgili, O’na giden bu yolda doğru zaman, mekân ve her daim dostluk yapacak kâmillerle karşılaştırsın hepimizi ”<br />
Ve artırsın yüreklerdeki şevkimizi.<br />
Arttırsın ki, bu zorlu yolculukta cehdimiz hiç bitmesin<br />
Ab-ı hayat çeşmesinin başına getirilişimizin şükrü eda edilsin<br />
Ama insanız, unutma ve hatayla malul serüvenimiz<br />
Küçük oyunlar oynar bazen zihnimiz, büyük kaybedişlere sebep olacak oyunlardır bunlar<br />
Bazen de bir dilemma sarar ruhumuzu bulutlu havalarda<br />
lakin tövbe ipi hep o çeşmenin başında, bengisuda<br />
umutsuz olmaz bu yolda<br />
iyi ki bizi duyan BİR’i var<br />
İyi ki bize O’nu tanıtan bir sevgili var<br />
İyi ki, O’nsuz (sav) yıldızlara bakamayacağımız bir gökyüzü sundu yüreğimize<br />
Gönlümüz itminana erdi, bengisuyla tazelik geldi nefesimize<br />
Karanlıklara mahkum olmadı ruhumuz ışığıyla<br />
<span lang="TR">Işığın tüm kalpleri aydınlatması duasıyla… </span><span lang="TR"> </span></p>
<p><strong>GÖZLER AŞKI İNKÂR ETMEZ Kİ !<span> </span></strong></p>
<p>&#8220;Gözlerin gözlerime değince<br />
Felaketim olurdu ağlardım&#8221;<br />
Atilla İlhan</p>
<p>İşte o gün,<br />
Gözlerinin gözlerime değdiği gün tanıştım &#8220;ah&#8221;larla<br />
Gözyaşları geldiler ardından, zaman, mekân farkı olmadan.<br />
Süzülür oldular yanaklarımdan, bana sormadan.<br />
Sıcak bir yaz günü<br />
Lakin rüzgâr da varlığını hissettiriyor.<br />
Tatlı tatlı salınarak sokakları geziyor,<br />
Galiba birilerini arıyor, meftunlarını belki.<br />
Belki de bir nebze olsun ferahlatmak için beni.<br />
Pencerem açık, gözlerim de.<br />
Yine uykuyla yakalamaç oynadığım bir gecenin sonu.<br />
Perde kımıldıyor önce rüzgarın nefesiyle<br />
içim bir hoş oluyor,<br />
Ardından sabah serinliği doluyor içeriye.<br />
Esintiler dikilince karşıma cesurca<br />
Yüreğimdeki ateş daha da alevleniyor<br />
Yanıyorum; rüzgâr okşadıkça usulca<br />
Ruhum baştan çıkıyor önce<br />
Biran evvel yataktan çıkıp rüzgarın kollarına bırakmak istiyorum kendimi.<br />
Saatime bakıyorum; yine geç kalmışım.<br />
Gecenin güne bir örtü olarak yaratıldığını, dinlenme amacıyla insana<br />
sunulduğunu<br />
Gönlüme kabul ettirip gözlerime söz geçirirsem, uykuyla da aramdaki ihtilafları<br />
giderip<br />
akdi imzalarsam böyle bir sorunum kalmayacak ama &#8230;<br />
&#8220;Bu akşam söz, erkenden görüşeceğiz&#8221; diyerek yastığıma hızla kalkıyorum.<br />
&#8220;İnanmıyorum sana ama hadi git, açık olsun yolun, yeşersin umudun&#8221; derken<br />
bana<br />
Pikeyi çekiyorum üzerine &#8220;Susss&#8230;&#8221; der gibi yastığıma<br />
Kahvaltı yapacak vaktim yok, her zamanki gibi.<br />
Olsa da fark etmez ya,<br />
Yol üstünden sıcak bir simit alırım belki ya da bir poğaça.<br />
Aceleyle giyiniyorum.<br />
Ev arkadaşım aynanın karşısında yine bir şeyler çiziyor yüzüne<br />
Anlam katıyormuş kişiliğine,<br />
Anlayamıyorum.<br />
Herkeste bir maske<br />
Gülüşler, sevgiler, sözler, her şey sahte.<br />
Aynayla da ilişiğimi keseli çok oldu zaten.<br />
Nedenini bilmesem de bakmak gelmiyor içimden<br />
Tanımadığım bir sureti, tanımlayamadığım bir hüznü gördükçe ürküyorum<br />
belki de.<br />
Güneş eşyadaki tüm teferruatı sunarken bize, ışıl ışıl<br />
Benim gözlerim de böyle ışıl ışıl parlardı bir zamanlar, neşe saçardı çevreye<br />
0 ışıltıyı kim çaldı?<br />
İki dünya da affa layık mıydı?<br />
Yine aynı yol, aynı insanlar<br />
Yürüyorum hızlı hızlı<br />
Çok düşünüyorum yine bu aralar,<br />
Sebebini bilmiyorum, ya da&#8230;<br />
&#8220;Ben bende değilim.&#8221; derler ya, işte öyle bir hal.<br />
Anlatamıyorum, anlayamıyorum.<br />
Sonra, boş ver diyorum, tasa etme,<br />
Nasılsa seni senden iyi bilen ve ihtiyaçlarımı zamanı gelince veren bir Rahmet-i<br />
Sonsuz&#8217;un kulusun.<br />
Hem 0&#8242;nun istihkakından önce, daha baştan lütfeden, Kerem sahibi olduğunu,<br />
sahibin olduğunu biliyorsun.<br />
Arabalar aralıksız kornalarına basıyorlar<br />
Yolun ortasındayım, adamlar bağırarak bir şeyler söylüyorlar ama duyamıyorum ki,<br />
düşüncelerimden sıyrılarak.<br />
Sonra ne önemi var, boş ver, yürü ve geç diyorum yine kendime<br />
&#8220;Yasa ve geç!&#8221; diyor bir dostum,<br />
&#8220;Mülk senin değil; kaldıramaz bu yükü omuzun&#8221;<br />
Vicdanını polis eyle, kulaklarını tıka eleştiriye<br />
Cevap verme hatta muhatap bile kabul etme.<br />
Hesap vermek zorunda olduğun bir yer var ve orası da burası değil.<br />
Artık bunaltıyor insanlar beni<br />
Yalancılar tutmuş her yeri<br />
Ne çok insan sureti taşıyan var?<br />
Peki ya kâmili?<br />
Hani suretinin yanında insan vasfını haiz sireti, insan-i kâmil dedikleri?<br />
&#8220;Yalnızlığına kaç dostum, yalnızlığına kaç&#8221; diyor ya, her zaman değil ama<br />
bazen dinlemek<br />
gerekiyor galiba Nietczhe&#8217;yi.<br />
Gönlüm nefes almak istiyor;<br />
Başımı kaldırıp göğe, o eşsiz maviye dikiyorum ruhumun pencerelerini<br />
Uçsuz bucaksız bir okyanus sanki<br />
Sakinliği insana dinginliği, huzuru öğütlüyor gibi<br />
Galiba bir bu sese kulak vermeli;<br />
Örnek almalı, güneşi, ayı, bütün evreni,<br />
Hiçbiri aksatmıyor vazifesini.<br />
Tek bir Kudret kaleminden çıktıkları belli.<br />
İnsan da aynı kalemin çizgisi, artısı var hatta; ruhu bir de iradesi.<br />
Arzın halifesi niye mutsuz peki?<br />
Sorun, gerçeği idrak edememesi mi,<br />
İstikameti bırakıp ifrat-tefrit üzere gitmesi mi?<br />
&#8220;Çözümün bir parçası değilseniz, sorunun parçasısınızdır&#8221; diyor düşünen kişi<br />
Hayat; güzeldi, güzel görene.<br />
Lezzetlidir, güzel düşünene<br />
Çevrene bir bak, ölümsüzlüğün senfonisini dinle.<br />
İçimden yükselen hakikatin çığlığını duymalıyım,<br />
Emir ve yasaklara uymalıyım<br />
Biriktirmeyi bırakmalı, yaşadıklarımı unutmalıyım.<br />
Zaman ırmağı hızla akıyor, içinde yıkanmalıyım<br />
Hep &#8220;-meli -malı&#8221; eki,<br />
Gereklilik bildiriyor sürekli<br />
Ama zehir saçan o gözleri unutmak kolay değil ki!<br />
Yine de insan cesurca,<br />
&#8220;Gözlerin gözlerime değince<br />
Felaketim olurdu, ağlardım&#8221; diyebilmeli<br />
Dil ikrar etmese de, gözler aşkı inkâr etmez ki!<br />
&#8220;Aşk, rüyaların en tatlısıdır.&#8221;<br />
Ama şimdi uyanmak vakti, masada işler birikti.</p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/handanguler/bengisu-gozler-aski-inkar-etmez-ki/2009/07/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BEN</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hilalyavuz/ben-2/2009/04/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hilalyavuz/ben-2/2009/04/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Mar 2009 22:31:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HİLAL YAVUZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı-Öykü Çalışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=4509</guid>
		<description><![CDATA[Ben! Neden tüm bunları yaptın ki bana sen? Beni bana bırakmaktansa, benliğimi bana kırdırdın yıllarca… Şimdimizde yabancılaşmamız uydu mu yaradılışımıza?  Ben vardım bir zamanlar; bir de bir ben daha vardı benden daha ötelerde, tüm gizemiyle. Saflık vardı, henüz keşfi yapılmamış duygular vardı. Küçük kavgalardan ibaretti en büyük şeyler bile! Kalabalıktı yalnızlıklarım, yalnızdı acıya dönük yanlarım. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p><span lang="TR">Ben! Neden tüm bunları yaptın ki bana sen? Beni bana bırakmaktansa, benliğimi bana kırdırdın yıllarca… Şimdimizde yabancılaşmamız uydu mu yaradılışımıza?</span><span lang="TR"> <span id="more-4509"></span></span></p>
<p><span lang="TR">Ben vardım bir zamanlar; bir de bir ben daha vardı benden daha ötelerde, tüm gizemiyle.</span></p>
<p><span lang="TR">Saflık vardı, henüz keşfi yapılmamış duygular vardı. Küçük kavgalardan ibaretti en büyük şeyler bile! Kalabalıktı yalnızlıklarım, yalnızdı acıya dönük yanlarım. Bir gün mutluluğu aramaya koyulduğumda –yanılgılar yanılma payı vermediklerimizden yaralar ya hep- aşk geldi usulca.</span><span lang="TR"> </span></p>
<p><span lang="TR">Füsunluydu aşk, ulaşılmazdı-buna rağmen ulaşanlar seçilmişlerdi-. Aşk peri masallarındaki kadar basitti. Sanılardan ibaret bir aşinalık vardı aşka benden yana. Umutlardan bir perde kapatmıştı tüm çirkinlikleri. Maverası adı hüsran olan bir sokak.</span></p>
<p><span lang="TR">İlk yenilgimiz olmuştu aşk; ama baş edebilirdik dürüst olabilseydik birbirimize. Yalanlar söylemeseydin o bir gün geri gelecek diye, boşa vehimlerde oyalamasaydın nice geceler beni, yastığıma gömdüğümde başıma gerçekleri vursaydın yüzüme yapman gerektiği gibi ve ben hıçkıra hıçkıra ağlayabilseydim her içim cız ettiğinde… böylesine katılaşmayacaktı yüreğim bir dahaki seferin niyetine. Belki dayanamazdım diyeceksin acı çekmeni izlemeye; ama bu bir bahane, suçundan öte bir bencillikti hem de.</span><span lang="TR"> </span></p>
<p><span lang="TR">Sonra ilk acılarım geldi ardı ardına. Dostlarım dostum olmaktan vazgeçti teker teker. Ve bir virane bile olamadım gönlümce. Onu bile çok gördün bana. İzin vermedin kızgınlıklarımı tekrar dışa vurmama. Sakla dedin gün gelecek söyleyecek sözlerin akacak seni yarı yolda bırakanların kulağına. Yalandı tabii bu da. O da aktı benim derunuma. Yalnızlığım yalnızlaştıkça yalnızlaştı. Sonunda o bile eksik kaldı hayatımda.</span><span lang="TR"> </span></p>
<p><span lang="TR">Evet, aşk canımı yakmıştı, dostlar canımdan birer parça koparmıştı; ama hayat her şeye rağmen yaşanabilecek kadar yüceydi, izin verseydin, layıkıyla! Sen ‘ben’ olarak bana çok gördün sahip olabileceklerimi. İnsan insana küser, insan insanı yaralar, insan insana her kötülüğü yapar… Peki, insan kendine tüm bunları nasıl yapar?</span><span lang="TR"> </span></p>
<p><span lang="TR">Ah ben! Kaç sabah aynaya bakarken gördüm de hain gülüşünü, yakıştıramadım sana. Zamansız ve sebepsiz sıkıntılar nice günler yarıda kesti de kahkahalarımı, onları sana mal etmek istemedim. Ne arazlar uyardı da beni, serencamımda belki vazgeçemedim senden. Ama nekahetim sona erdi ve seninle ortak sergüzeştim…</span></p>
<p><span lang="TR">(Mart 2008)</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hilalyavuz/ben-2/2009/04/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>RESSAM VE &#8220;PARA&#8221;</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/ressam-ve-para/2009/03/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/ressam-ve-para/2009/03/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Feb 2009 23:10:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MUHAMMET ENES TOPGÜL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı-Öykü Çalışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=4317</guid>
		<description><![CDATA[I Bostancı sahiline doğru hızlı adımlarla yokuş aşağı yürüyorum, feribot iskelesindeki gişeye su borcumu yatırıp hemen dönmek durumundayım. Çevremde avare avare dolaşıyor görüntüsü veren kimselere bakınmadan, üzerlerinde düşünmeden, dakika hesabı yaparak adımlıyorum… Bir trafik lambası, bana kırmızı arabalara yeşil. Yeniden yeşille özgürleşen trafik lambası kalabalığı ile yola devam ediyorum. İleride duvar dibinde bir adam; yanında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 2pt 2.85pt 0pt 0cm;"><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;; mso-themecolor: text1;">I</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 2pt 2.85pt 0pt 0cm;"><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;; mso-themecolor: text1;">Bostancı sahiline doğru hızlı adımlarla yokuş aşağı yürüyorum, <span id="more-4317"></span>feribot iskelesindeki gişeye su borcumu yatırıp hemen dönmek durumundayım. Çevremde avare avare dolaşıyor görüntüsü veren kimselere bakınmadan, üzerlerinde düşünmeden, dakika hesabı yaparak adımlıyorum… Bir trafik lambası, bana kırmızı arabalara yeşil. Yeniden yeşille özgürleşen trafik lambası kalabalığı ile yola devam ediyorum. İleride duvar dibinde bir adam; yanında ikisi açıkta/ temaşaya müsait, yedi-sekiz tanesi itinayla gazete kağıtlarına sarılarak, poşetlere yerleştirilmiş tablolar… Yanından süratle geçiyorum; malum işte, dakikalarım zayi olması kaygısı… Geçerken göz ucuyla adama bakıyorum. Ressam… Havanın soğuğunun insanın içine iyiden iyiye işlediği bir Ocak gününde denizin rüzgârını da yiyen, elleri siyah pantolonunun cebinde, beresini mümkün olabildiği kadar kafasına çekmiş, neredeyse gözleri görünmeyen, top sakalı kalkık yakalı paltosunun içine süzülen bir adam. Hareketsiz, omzunu duvara vermiş… Resimlerini satmak zorunda mı kalmıştı bilemiyorum. Emeğini, göz nurunu, mahrem duygularını, aşkını satmak zorunda mı kalmıştı? Galiba yüzündeki ifade sadece üşümüşlüğünü değil, sanatını satmak zorunda kalan bir sanatçının iç burkuntusunu da yansıtıyordu. Faturayı yatırıp dönerken yine oradan geçmek durumundayım, yavaşlıyorum; yanından ise ancak kaldırım taşlarının şekillerine bakarak geçebiliyorum, suratımın kulaklarıma kadar kızardığının da farkındayım… Ben onun sanatını satmak zorunda kalmış olması ihtimalinden dolayı acı çekiyorum; ya gerçekten gerçek bu ise, o neler hissediyor acaba? Tarih: 19.01.2006</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 2pt 2.85pt 0pt 0cm;"><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;; mso-themecolor: text1;">II</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 2pt 2.85pt 0pt 0cm;"><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;; mso-themecolor: text1;">Bir tiyatro: Necip Fazıl’ın Para’sı… Altmış küsür yıl sonra yeniden sahnede… Ahmet Yenilmez ve ekibi 24-25 Şubat’ta İstanbul Muammer Karaca’da oynadılar… İlk defa 1941-1942 kışında Muhsin Ertuğrul tarafından İstanbul Şehir Tiyatrolarında sahneye konmuştu. Ben ise eseri 1984’de yapılan üçüncü baskısından okumuştum. İnsanı ve insanın kadim sorununu merkeze aldığı için eskimeyeceğini düşündüğüm bir eserdi. Yeniden sahneleneceğini duyunca gerçekten sevindim. Ancak şunu isterdim; daha iyi bir duyuru ve kapalı gişe oynayan bir oyun. Dertli bir insan olan Ahmet Bey ve ekibinin, başka bir dertli olan Necip Fazıl’ın ıstırabına ortak olarak ve bin bir güçlükle sahneledikleri oyun, Anadolu turnesinin ardından buradaydı. Özel tiyatroların durumu zaten ehlinin malumu. Buna rağmen sanatı ayakta tutmak adına ve meslek aşkından başka bir şeyle de temellendirilmesi mümkün olmayan bir özveriyle oldukça başarılı bir temsil ortaya koydu Yenilmez’in ekibi. Bilhassa oyundan sonra kan ter içinde ama işini iyi yapmış insanların gönül huzuru ve tebessümüyle bizleri kabul eden ve oracıkta geçen birkaç kelimeden ilham alıp bir Bakiler şiirini de bize ücretsiz <img src='http://www.edebistan.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' />  olarak sunuveren Yenilmez, bir tek istirhamda bulundu: insanlar Necip Fazıl’ın Para isimli oyununun sahnelendiğini en azından bilsinler. Tarih: 25. 02. 2009 </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 2pt 2.85pt 0pt 0cm;"><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;; mso-themecolor: text1;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>Sanatçı kaygılarını kucaklamak. Onlara el ve dua olmak… </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/ressam-ve-para/2009/03/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>NÜKLEER BOMBA ÜRETİYORUM YÜREĞİMDE</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/ismailokutan/nukleer-bomba-uretiyorum-yuregimde/2009/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/ismailokutan/nukleer-bomba-uretiyorum-yuregimde/2009/02/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Jan 2009 23:37:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İSMAİL OKUTAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı-Öykü Çalışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3990</guid>
		<description><![CDATA[(Gazze’nin gül yüzlü masum çocuklarına ithaf ediyorum.)                  Amansız savaş haberleri dinliyordum, içimde hüzünle birlikte intikam duygularının kabardığı bir andı. İşte tam bu anda Gökyüzündeki tüm bulutlara mayınlar döşemek istiyordum. Savaş uçakları bombalarını çocukların üzerine atmadan önce infilak edip parçalansın diye. Çıksın istiyordum artık yıldız savaşları çıksın. Vurulsun istiyordum artık ağır bombardıman uçakları vurulsun. Bu yüzden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">(Gazze’nin gül yüzlü masum çocuklarına ithaf ediyorum.)<span style="mso-spacerun: yes;">                  </span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Amansız savaş haberleri dinliyordum, içimde hüzünle birlikte <span id="more-3990"></span>intikam duygularının kabardığı bir andı. İşte tam bu anda Gökyüzündeki tüm bulutlara mayınlar döşemek istiyordum. Savaş uçakları bombalarını çocukların üzerine atmadan önce infilak edip parçalansın diye. Çıksın istiyordum artık yıldız savaşları çıksın. Vurulsun istiyordum artık ağır bombardıman uçakları vurulsun. Bu yüzden ben öncelikle yüreğimde üretmek istiyordum bombaları. Hem de ne bombalar üretmek istiyordum, ne bombalar? Elbette Nükleer Bombalar üretmek istiyorum yüreğimde. Çocukların nefretini, isyanını ve intikam duygusunu da bu nükleer bombaların yanına koyduğum zaman yürek teçhizatımı tamamlamış olacaktım. Savaşı ve savaş aktörlerini vurmak istiyordum bu bombalarla. İşte bu yüzden savaşa hazırlanan tüm tankları yüreğimden geçirmek istiyordum. Onları imha edip çocukların ve günahsız insanların ezilmesini önlemek istiyordum. Saliselik bir anda oluşan bu düşünceler, oylum oylum giriyordu beynime, bir meltem serinliğinde.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Çok iyi biliyordum ki savaş her şeyden önce çocukların tertemiz düşüncesini, her şeyin saf bir duygu ile düşünülüp intizam edildiği cennet âlemi gibi olan dünyasını, dünya büyüklüğünde olan hayallerini, umudunu ve en önemlisi de annelerini vurup öldürüyordu. Gözlerinde bir daha gelecek okunmazdı o zaman çocukların. Öyle ki gözleri ölü balıkgözleri gibi çaresiz bakardı etrafa. Ben de kalbimden vurulmuş oluyordum o vakit. Gökyüzünde kuş sesleri bir daha duyulmazdı o vakit. Hedeflerle birlikte vurdular tüm güzellikleri. Alevlerin ve dumanların arasından gökyüzüne çıkan çocukluğumuz, yara alsa da elbette dönecektik bir gün oyuncaklarımızı ve horoz şekerlerimizi bıraktığımız yere. Elbette kalkıp yürümeye ve koşmaya başlayacaktık düştüğümüz yerden. Elbette kalkıp vurmaya ve intikam almaya and içeceğiz, düştüğümüz yerde.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>Yeryüzündeki acımasız savaşlar gerçekten sona erer mi diye düşünürken, insanlığın sona doğru yaklaşmakta olduğunu hissediyordum. İnsanlık duygusu zaten ölmüştü. Çocukların kalbine doğru atılan bombalar, aslında insanlığın değerini ve yaşamın anlamını da ortadan kaldırıp atıyordu bir kenara. Öldürülen masum insanlarla birlikte insanlık duygusu da öldürüldü. Bunu kesin olarak biliyordum. Artık gökyüzünde yıldızlar bir daha kaymayacaktı, kuşlar bir daha uçmayacak, pencerelerimizin kenarında bir daha ötmeyecekti kuşlar. Bütün bu zulümlerden habersiz açan çiçekler etrafımızı renklendirmeyecekti bir daha. Uçaklar saldırdıkça, çocukların gözündeki ışıltı ve umut kayboluyordu aslında. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Hayır, hayır durun kalabalıklar durun. Hani benim bulutların arasına döşediğim mayınlar vardı ya, onlar ne işe yarıyorlar ki. İşte tam burada yapacaklardı hamlesini. Elbette ki tam kalbinden vuracaklardı savaş uçaklarını ve savaş aktörlerini. Peki, bu durumda çocuklar kin ve nefret dolu duygular beslemesinler de ne yapsınlar. Peki, ben de haklı değil miyim yüreğimde nükleer bombalar üretmek konusunda. Başka ne yapabilirdim ki. Onların hayatından sevgiyi, bir dilim sıcak ekmeği, başlarını okşayacak bir eli, bir anne şefkatini, sıcak bir yatağı çok gören, onların hayatından hayatı kaldırıp bir kenara atan sadist ruhlu savaş delileri hakkında nasıl düşünsün ki çocuklar. En az diğer dünyanın çocukları kadar saf ve temiz ruhlu, günahsız ve sevecen olan, her şeyi hak eden hüzün çocukları hangi suçu işlediler ki böyle acımasızca kan ve barut içinde yaşamak zorunda bırakıldılar.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Öyleyse, haydi çocuklar hep birlikte uçup çıkalım gökyüzüne, yüreğimizdeki nükleer bombalarla vuralım uçakları, vuralım savaş delilerini, vuralım kan içici vampirleri, vuralım savaş senaristlerini. Öyleyse haydi çocuklar, kanatlanıp çıkalım gökyüzüne, boşalsın yıldızlara duygularımız, buluşalım ebabil kuşlarıyla, belki onların yardımıyla vahşeti durdurabiliriz, zulümden kurtulabiliriz. Öyleyse haydi çocuklar, özgürlüğe kanat açarak uçalım, her bir zerresini keşfedip gökyüzünün, güç toplayalım oralardan, santim santim fethedelim gezegenleri. Mademki yeryüzünde kimse bizi dinlemiyor, biz de gökyüzüne çıkıp anlatalım derdimizi yıldızlara, bulutlara, kuşlara, meleklere. Sonra yüreğimizdeki nükleer bombalar boşalsın savaş karargâhlarının üzerine. Belki o zaman kaçıp giden barışı tutup yeniden indiririz yeryüzüne.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Atılan bombalar dağlara ve mevzilere değil, aslında çocukların ve annelerin kalbine atılıyordu. Mevzileri ve cepheleri değil aslında çocukların temiz dünyasını topa tutuyordu uçaklar. Düşman karargâhı değildi isabet alan, çocukların yüreğiydi, çocukların yüreği. Şehirlerin ve kampların yanı sıra, çocukların oyun dünyası ve hayal âlemiydi harabeye dönen. Askeri hedefler değildi, ateşe verilip havaya uçurulan aslında annelerin yüreğiydi, çocukların ekmeği ve suyuydu. Çocukların saf ve masum düşleriydi paramparça edilen. Çocukların dünyasıydı yakılıp yıkılıp yok edilen.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Dünyanın bütün çocuklarına bir sığınak açtım yüreğimde. Öyle bir sığınak ki; hiçbir bombanın tahrip edemeyeceği kadar muhkem bir sığınak. Şimdi siz ne yapabilirsiniz ey savaş müptelası deliler. Şimdi sizin gücünüz yeter mi bu sevgi kalesini yıkmaya? Sizin bombalarınız yıkar mı içimizdeki sığınakları? Sizin gücünüz yeter mi içimizde biriktirdiğimiz profesyonel direniş duygularını? Öfke selini durdurmaya yeter mi gücünüz?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Yaşanan bunca vahşete ve dökülen tüm bu kanlara rağmen çocuklar, büyüklerden daha çok büyütüyorlardı sevgi çiçeklerini. Çünkü çocukların kendileri de çiçek gibiydi. Yüreklerinde ürettikleri nükleer bombalarla koruyacaklardı çiçeklerin güzelliğini. Bense üretmeye devam edeceğim bombaları. Bir sevgi fabrikasıdır yüreğim. Bin tane anti bomba gücüne sahip sevgiler üreteceğim fabrikamda. Her şeye rağmen inatla ve inançla üretime devam edeceğim. Özgürlüğe ulaşana dek, zulümden kurtulana dek. Kan ve barut kokusu yerine tüm yeryüzüne çiçek kokuları yayılıncaya dek.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Açıkça itiraf ediyorum işte, bütün çocukların isyan duygusunu ben taşıyorum yüreğimde. Ben destekliyorum bu eylemleri. Onları cesaretlendirmek için yüreğimde bombalar, hem de misket bombaları üretiyorum. Elektro manyetik silahlarla vurmak istiyorum silah tüccarlarının beyinlerini. Savaş aktörlerinin beyinlerini. Dünyanın bütün çocuklarına bir sığınak açtım yüreğimde. Öyle ki hiçbir bombanın tahrip edemeyeceği kadar muhkem bir sığınaktır bu sığınak. Şimdi, siz ne yapabilirsiniz ey savaş delileri. Şimdi, sizin gücünüz yeter mi bu sevgi kalesini yıkmaya. Sizin bombalarınız yıkabilir mi içimizdeki sığınakları. Sizin gücünüz yeter mi içimizde biriktirdiğimiz profesyonel direniş duygularını bastırmaya, öfke selini durdurmaya.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Haydi, çocuklar özgürlüğe kanat açarak uçalım, her bir zerresini keşfedelim gökyüzünün, güç toplayalım oralardan, santim santim fethedelim gezegenleri. Mademki yeryüzünde kimse bizi dinlemiyor, o halde biz de gökyüzüne çıkıp anlatalım derdimizi yıldızlara, bulutlara, kuşlara, meleklere. Sonra yüreğimizdeki nükleer bombalar boşalsın savaş karargâhlarının üzerine. Belki o zaman kaçıp giden barışı tutup yeniden indiririz yeryüzüne.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 3pt 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Evet, Nükleer Bombalar üretiyorum yüreğimde. Evet, açıkça söylüyorum işte; bütün çocukların isyan duygusunu ben taşıyorum yüreğimde. Ben destekliyorum bu eylemleri, bu direnişleri. Taş atan çocukları cesaretlendirmek için yüreğimde bombalar, hem de misket bombalar üretiyorum. Gazze’nin ve Dünyanın bütün çocuklarına bir sığınak açtım yüreğimde. Haydi, gelin benim yüreğimi de bombalayın uçaklar. Buna cesaret edemezsiniz işte. Çünkü yüreğimde nükleer bombalar var. Çünkü yüreğimde sevgi var. Çünkü yüreğimde çocukların intikam duygusu var.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/ismailokutan/nukleer-bomba-uretiyorum-yuregimde/2009/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KARDELENLER GEREK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/kardelenler-gerek/2008/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/kardelenler-gerek/2008/11/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 31 Oct 2008 22:45:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MUHAMMET ENES TOPGÜL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı-Öykü Çalışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3184</guid>
		<description><![CDATA[Bir kardelen bile müjdecisidir baharın… Sonlanmasıdır ahların… İnsanların bedenlerini üşütüp, kalplerini ısındırdığını düşünmeliyiz kışın… Tabiatın kendini arındırması pasaklarından… İnsan gibi kainatın da bazen gülüp, bazen ağladığını anlarız kışla-baharla… O hüzünlü mevsimin gelip geçmesiyle, o yaprakların, o sarısı yürekleri burkan yaprakların son hışırtılarıyla anlarız yaklaştığını çatık kaşlı kışın… Tabiat haber verir gülüyle gülümsemesiyle yazı… Ve tabiat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bir kardelen bile müjdecisidir baharın… Sonlanmasıdır ahların…<span id="more-3184"></span><br />
</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İnsanların bedenlerini üşütüp, kalplerini ısındırdığını düşünmeliyiz kışın… Tabiatın kendini arındırması pasaklarından… İnsan gibi kainatın da bazen gülüp, bazen ağladığını anlarız kışla-baharla… O hüzünlü mevsimin gelip geçmesiyle, o yaprakların, o sarısı yürekleri burkan yaprakların son hışırtılarıyla anlarız yaklaştığını çatık kaşlı kışın… Tabiat haber verir gülüyle gülümsemesiyle yazı… Ve tabiat haber verir göçen kuşu, solan çiçeği, kaçışan börtü-böceğiyle kışı…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ya kardelen… Mevsimini şaşırmıştır arkadaşlarına göre, onların “dur, yapma, etme” nidalarına aldırmaz ve şöyle der: “<em>Bir haberci gerek bahar için… Açılışının her bir canlıya duyurulması gerekir güllerini goncaların… Varsın bir kardelen meydan okusun kalın kar tabakalarına, soğuğun titrettiği incecik damarlar onun müjdesiyle kaynasın, toprağın altında gün ışığı beklemekten bıkmış tohumlar onunla aşka yol bulsun, değeceği berrak gövdeler arayan yağmur damlaları onun muştusuyla gülümsesin…</em>” </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bin bir çiçek nazlı ve mahzun onu seyrederken bilirler güzel günlerin yaklaştığını ve derinden hissederler onun fedakarlığını… “bir ölür, milyon diriliriz” der lisan-ı haliyle müjdeci… Severler diğerleri onu ve sevinirler onunla… Bıkmışlardır aylardır mahpus kalmaktan, güzelliklerini sunamamaktan ve tefekkür aynası olamamaktan… Ama sıkıntılarının sona ereceğini, biraz daha diş sıkmakla emellerine kavuşacaklarını iyi bilirler kardelenin başını çıkarmasıyla karların üstüne ve gözlerini dikmesiyle güneşe… </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kardelenin fedakarlığı öden(e)mez… Nasıl da zahmet çekmiştir o süreçte, üzerine binen yükleri nasıl da atmıştır olağanüstü bir kuvvetle… Ve belki de en önemlisi, sahip olduğu nasıl bir niyet ve iradedir ki kendisine meydana fırlama şuurunu aşılamıştır… Muhtemel ki, iyi bilir kardelen şehadeti-şahitliği… Sanki der: “işte ben, bahara bir şahiT ve müjdeci, bir asi pörsümüş düzenlere ve işte ben şehid, vazifesini yapmış… Ve ben, bakıyorum ısıtmayan güneşe, kökümü yavaşça donduran soğuğa ve haykırıyorum yeniden “<em>bir ölür, bin diriliriz…</em>”<span>      </span><span>  </span></span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/kardelenler-gerek/2008/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PAZAR&#8217;IN ERTESİ&#8230;</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/zehraeminoglu/pazarin-ertesi/2008/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/zehraeminoglu/pazarin-ertesi/2008/11/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 31 Oct 2008 22:30:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ZEHRA BETÜL BULUT</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı-Öykü Çalışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Eminoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[ertesi]]></category>
		<category><![CDATA[pazar]]></category>
		<category><![CDATA[Pazarın Ertesi]]></category>
		<category><![CDATA[Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Zehra Eminoğlu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3041</guid>
		<description><![CDATA[Sonsuza ve aleme, Bakî olana bakî muhabbetle ses vermek gayretiyle, Başlıyorum soluk almaya ve dahi vermeye, bugün de…   Günlerden pazarın ertesi. Biraz düşününce anımsıyorum. Aklım fikrim vakte pek de takılı değildir esasında ya, bazen susmak neticesinde zihnime ekilen soru tohumları filizleniyor istemsiz, düşünüyorum. Yol boylarında kendi kendine büyümüş bir sürü sazlık var zihnimde. Nasıl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span>Sonsuza ve aleme, </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bakî olana bakî muhabbetle ses vermek gayretiyle,<span id="more-3041"></span><br />
</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Başlıyorum soluk almaya ve dahi vermeye, bugün de…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Günlerden pazarın ertesi. Biraz düşününce anımsıyorum. Aklım fikrim vakte pek de takılı değildir esasında ya, bazen susmak neticesinde zihnime ekilen soru tohumları filizleniyor istemsiz, düşünüyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Yol boylarında kendi kendine büyümüş bir sürü sazlık var zihnimde. Nasıl olur da bunca eza, cefa, kötü, yalan vesair ruhlar ile dört yanı mamur bir âlemde bunca azimkârane duruş, bunca dimdik oluş ve bunca asil…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Filizlenen tohumlar yanıt veriyor: Eza, cefa var ise; azim ve asalet de var ki, hem en yüksek, en ulu mertebe de onundur. Serin sazlıklarda kibir, haset görmezsin. Onlar dimdik olmakla insaniyetin utancına ‘vesile’ olur.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Hem en yüksek, hem kendiliğinden…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kâinata sırt çevirmek zor. İnsan bazen özünü inkâra kalkışıyor. Kalkışıyor da çiğ sözler savurmaktan geri durmuyor..</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Akbaba artıklarının kokuşmuş hükümranlığına daha ne kadar seyirci kalabilirim?!</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İşte bu düşünceler beyni deliyor. Bakıyorsun, yok olmaya yüz tutmuşsun.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Niçin peki?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ne iç’in?</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/zehraeminoglu/pazarin-ertesi/2008/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>RAMAZANA VEDA&#8230;</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/ramazandan-kalan/2008/10/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/ramazandan-kalan/2008/10/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Oct 2008 00:05:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MUHAMMET ENES TOPGÜL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı-Öykü Çalışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammet Enes Topgül]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazana Veda]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazandan Kalan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=2876</guid>
		<description><![CDATA[Bir ramazanı daha bitirdik&#8230;  Gerçekten biz mi ramazanı bitirdik, tükettik, yoksa ramazan mı bizim kötülüklerimizi sonlandırdı, olumsuzluklarımızı bitirdi?  Acaba Rabbin arzu ettiği bir şekilde on bir ayın sultanını değerlendirebildik mi? Manen derinleşebildik, meleki yönümüzü biraz daha kuvvetlendirebildik mi? Veyahut başka bir deyişle: “bu aydan bize ne kaldı/ kalacak?” Çabuk geçiyor, ağır gelmesine rağmen&#8230; Tadı damakta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bir ramazanı daha bitirdik&#8230;<span>  </span>Gerçekten biz mi ramazanı bitirdik, tükettik, yoksa ramazan mı bizim kötülüklerimizi sonlandırdı, olumsuzluklarımızı bitirdi?<span>  </span>Acaba Rabbin arzu ettiği bir şekilde <span id="more-2876"></span>on bir ayın sultanını değerlendirebildik mi? Manen derinleşebildik, meleki yönümüzü biraz daha kuvvetlendirebildik mi? Veyahut başka bir deyişle: “<strong><em>bu aydan bize ne kaldı/ kalacak?</em></strong>”</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Çabuk geçiyor, ağır gelmesine rağmen&#8230; Tadı damakta kalıyor, aşsızlığı, susuzluğu öğretmesine rağmen&#8230; Bayram sabahı yapılan ilk kahvaltıda buruk bir yürek bırakıyor ardında… Tam alışmaya başladığımız bir anda, arkasında hicranlı yürekler koyarak ayrılıyor “<strong><em>hafiften ramazanlaşmış</em></strong>” hayatlarımızdan&#8230; </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Acaba ne gibi duygular ile hemhaliz? Ramazanın hayatımızdan bir kere daha çekilmesiyle içimizde bir yerlerde bir sızı duyuyor muyuz? Yoksa biz de “<strong><em>hoş geldiniz ey mübarek on bir aylar</em></strong>” mı demekteyiz?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ramazan bize bir ahlak mirası bırakmalı değil mi? Hani oruç tutmuştuk; her zaman harama karşı hassastık ama ramazanda daha bir dikkatli olmuştuk… Hani oruç tutmuştuk; zaten her zaman gıybetten uzak duruyorduk ama ramazan bu hasleti iyice yerleştirmişti bize&#8230; Hani oruç tutmuştuk; her zaman dilimizi kötü sözden arındırmaya çalışıyorduk ama ramazan daha bir destek olmuştu bize…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>“<strong><em>Hem nefse, hem zihninin kötülüklerine, hem de bedene oruç tutturmaktı asıl olan,</em></strong>” bir ay boyunca bunun için didindik durduk&#8230; Ve iste bu bereket kaynağı ayın da sonu geldi… İçinde yılları saklayan rahmet ayı da terk edip gitti bizleri…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Arkamıza dönüp baktığımızda ramazandan bir iz bulabilmek ne kadar iyi olurdu&#8230; Artık kötü söz söylememeye söz vermiş, yanlışa yürümemeye ahd etmiş, harama bakmamaya azmetmiş bir kul olarak ayın sonuna ulaşmak ne kadar şahane olurdu&#8230; Ve buradan başlayarak hayatı “<strong><em>ramazanlaştırma</em></strong>”ya ant içmek ne büyük bir erdem olurdu&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İşte amaç böyle bir şeydi bu ayın arzusu&#8230; <strong><em>Ahlak haline gelmiş bir ramazan ve ramazan haline dönüşmüş bir kul</em></strong>&#8230; Bir ömrü bu şekilde geçirerek ahireti bayram etmeye namzet bir dertli gönül&#8230; Çünkü gayet iyi bilinir ki; <strong><em>dünyasını ramazana çevirenin ahireti bayram olur</em></strong>… Dünyası sürekli sahte bayramlarla/ oyun-eğlencelerle/ umarsız-dertsiz zevklerle dolu olan bir insanın ebedi bir bayram beklentisi içinde olması gerçekçi olmasa gerek…<span>  </span>Evet, görece bir sevinç ve sürur vardır, bir gönül yumuşaması, bir rikkat artışı, manevi bir atmosfere giriş dikkat çekmektedir. Ama hayat haline gelen ramazanlarla ebed bayramların hakiki lezzetine eri(şi)lir… </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><em><span>“Gerçekten oruç tutanların ve orucun tuttuklarının bayramıdır ramazan bayramı</span></em></strong><span>…” ömrünü ramazanlaştıran bireyin bayramı ise, elbette cennet olacaktır… Ve elbette bu kul her an geçip giden ramazanı arayacak, her an gerçek kul olmanın hazzını yaşayacaktır&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Gerçek bayrama gelince, (malumdur ki) Rabbimizin bizleri affedeceği gün bayram olacaktır&#8230; Hepimizin bildiği bir beyiti de burada bir kez daha yineleyelim: “<strong><em>Mevla bizi affede, bayram, o bayram ola; cümle/cürm-ü hatalar gide, bayram, o bayram ola</em></strong>” (Alvarlı Efe) bu yaşamaya/ anlamaya çalıştığımız bayram günleri ise o müthiş ani sembolize eden bir tür tasvirdirler… </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kuran’da inananların bu sevincini resmeden birçok pasaj bulunmaktadır… İnanan insanların nurlar içinde bulunacakları (Hadîd, 57/ 12-13), eşleriyle birlikte güvenlik ve esenlik içinde cennete girecekleri (Zuhruf, 43/ 70), aydınlık suretlere sahip olacakları ve Rablerine nazar edecekleri (Kıyamet, 75/ 22-23), Rablerinin rızasını kazanmış olacakları (Ali İmran, 3/ 15), merhametli Rabbin selamı ile hemhal olacakları (Yasin, 36/ 58) ve daha önce hiçbir gözün görmediği nimetlere/ sürprizlere (Secde, 32/ 17) erişecekleri bildirilmektedir&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bu son ayetle alakalı olarak Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “<strong><em>Daha önce hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir gözün görmediği, hiçbir beşerin aklının ucundan geçemeyecek nimetler…</em></strong>” &amp;<script src="http://www.edebistan.com/wp-content/plugins/wordtube/tinymce/langs/tr.js?ver=311" type="text/javascript"></script><script src="http://www.edebistan.com/wp-content/plugins/wp-polls/tinymce/plugins/polls/langs/tr.js?ver=311" type="text/javascript"></script>lt;/span&gt;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Anlaşıldığı kadarıyla bu dünyada tattığımız bu kısıtlı bayram sevinçleri, ahirette iyi işler yapanlar için tam bir huzura dönüşmektedir&#8230; Ve gerçek keyfiyetini ancak orada bulabilmektedir&#8230; Ve bu bayramın adı da, ramazan veya kurban bayramı değil, Rabbe vasıl olmanın verdiği mutluluğun bayramıdır&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ramazan’a veda ve on bir ay boyunca sürecek bir hasrete başlama(k)…</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/muhammetenes/ramazandan-kalan/2008/10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MEKTUBUMDA ÖLÜM KOKUSU</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/zehra-arslan/mektubumda-olum-kokusu/2008/09/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/zehra-arslan/mektubumda-olum-kokusu/2008/09/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Sep 2008 17:18:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ZEHRA ARSLAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı-Öykü Çalışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Zehra Arslan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=2736</guid>
		<description><![CDATA[Sana Beni yazıyorum Ey&#8230; Senin var olduğun ülkede sessizlik istiyorum Piraye. Cellat kesilmiş öfke kusan kara kargaların lakırtısından usanışımın yıldönümündeyim. Vücudumda hançerden delik deşik edilmiş kelimelerin mahpusluğu&#8230; Yaralarım Yusuf&#8217;un kör kuyusu kadar derin. Tuz banası bir hale geldi bedenim&#8230; Bana yaklaş ve hükmünü neşret Piraye. Kiraz mevsiminden bahset. Dallarımıza kara kargalar konmayan kiraz mevsiminden. Acılarımızı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--><span>Sana Beni yazıyorum Ey&#8230;<span id="more-2736"></span><br />
</span></p>
<p><span><br />
Senin var olduğun ülkede sessizlik istiyorum Piraye. Cellat kesilmiş öfke kusan kara kargaların lakırtısından usanışımın yıldönümündeyim. Vücudumda hançerden delik deşik edilmiş kelimelerin mahpusluğu&#8230; Yaralarım Yusuf&#8217;un kör kuyusu kadar derin. Tuz banası bir hale geldi bedenim&#8230;</span></p>
<p><span><br />
Bana yaklaş ve hükmünü neşret Piraye. Kiraz mevsiminden bahset. Dallarımıza kara kargalar konmayan kiraz mevsiminden. Acılarımızı el bombalarına sığdıranlara ıslah haberleri gönderelim Piraye. Suni zelzelelerle ülkemizi sarsmaya çalışan siyah gazete manşetlerine karşı biz hep beyazlara sarmalanalım. Varsın hükümsüz olsun rengimiz. Bombaların gürültüsünden kulaklarım iflasın eşiğinde Piraye&#8230;</span></p>
<p><span><br />
Gözlerimde emzikten türeyen yalancı gözyaşları taşıyan adamların gölgeleri. Gölgeni dirilt ve tek hüküm taşıyan sen ol Piraye. Senin firakında dönüp dolaşırken ben! Meşeden bir tabut piraye&#8230;Sığar mı ki bu koca beden? Akli dengelerim bozuluyor Piraye&#8230;Bombalar, emzikten türeyen adamlar ve meşeden bozma bir tabut! Ensiz, biçimsiz şekli, toprağa uzanıyor hükmü.</span></p>
<p><span><br />
Korkmadım piraye postalların ardına gizlenen adamlardan, korkmadım piraye beni yakan harından&#8230; Şimdiler de korkar oldum meşeden bozma bir tabuttan&#8230;Acının kaçıncı halindeyiz piraye? Ölüme biraz ara versek! Tankları konuşsak, seni konuşsak, hara denk düşen yüreğimi&#8230; Tanklarda nerden çıktı bilmiyorum Piraye! Ülkemde var olan tanklardan, filistindeki tanklardan, yüreğimizde sürgün gibi yaşayan her daim insanlığa saldıracak olan tanklardan&#8230;Sustun piraye! Konuş(a)mazdın ki zaten&#8230;Varlığın sus olup yüreğimde gizlenir piraye&#8230;Ve yine sustun! Son nefesimin korkaklığında sana filistindeki taşın tankları nasıl ezip geçtiğini, ülkemdeki tankların kimleri ezip geçmeye çalıştığını anlatacağım. Bir kaç ter damlatılacak ruhuma. Sessizlik demiştim ya piraye ne kadar da gürültülü bir mektup yazdım yine sana! Sessizliğin hükmünü ilelebet sedasızlık olan ölüm aldı Piraye&#8230;Zaman, tükenişimin yorgunluğu son cümlelerimin bitirilmişliği&#8230;Piraye usandım tankların harekatından, usandım bombalardan, usandım savaşlardan, usandım ayrılıklardan&#8230; Yineliyorum Piraye kiraz dallarımıza kara kargalar konmasın! Bulutlara yaklaşıyorum Piraye! Son bir şehadet nidası! Nefesim tükeniyor Piraye! Toprakla birleşiyor vücudum! Bombasız , tanksız, savaşsız ve gürültüsüz bir hayat çalınıyor ömrüme&#8230;</p>
<p></span><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/zehra-arslan/mektubumda-olum-kokusu/2008/09/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SALLANAN SANDALYE</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/denizyasar/sallanan-sandalye/2008/09/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/denizyasar/sallanan-sandalye/2008/09/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Sep 2008 23:48:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>DENİZ YAŞAR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı-Öykü Çalışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Yaşar]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[sallanan sandalye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=2699</guid>
		<description><![CDATA[Bir aralık kuzey yönünde kimsenin olmadığını fark etti. Aklına koyduğu planını gerçekleştirmek üzere tüm cesaretini topladı. Koşarken takılmasın diye ayağındaki takunyaları eline aldı. Çitleri aşıncaya kadar durmaksızın olan gücüyle koştu. Sınırın ötesine geçtiğinde avazı çıktığı kadar bağırdı. ‘İmdat kurtarın beni’  Rüyasından henüz uyanmıştı. Bir kaç dakika yerinden kalkmadan parmaklarıyla gözlerini ovuşturdu. Oymalı gonklu duvar saatinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Bir aralık kuzey yönünde kimsenin olmadığını fark etti. Aklına koyduğu planını gerçekleştirmek üzere tüm cesaretini topladı. Koşarken takılmasın diye ayağındaki takunyaları eline aldı. <span id="more-2699"></span>Çitleri aşıncaya kadar durmaksızın olan gücüyle koştu. Sınırın ötesine geçtiğinde avazı çıktığı kadar bağırdı. ‘İmdat kurtarın beni’</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US"><span> </span>Rüyasından henüz uyanmıştı. Bir kaç dakika yerinden kalkmadan parmaklarıyla gözlerini ovuşturdu. Oymalı gonklu duvar saatinin çınlayan sesiyle kendine geldi. Hava kararmak üzereydi. Kitap okuduğu sırada balkona sırtı dönük halde duran,cilası sönmüş, kenarları işlemeli koyu kahverengi sallanan sandalyesinde uyuyakalmıştı. Son günlerde değişik şekillerde de olsa hep firar rüyaları görüyordu. İzlediği bir filmin etkisi olduğunu düşünüyordu.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Elinde açık kalan kitabın ayracını kaldığı sayfaya yerleştirdekten sonra sallanan sandalyenin minderini düzeltti, kitabı rafa koydu ve mutfağa yöneldi. Birazdan Niyazi Bey gelecek, açlıktan dem vuracaktı. Öğlen vakti boşluğunda yoğurup pişmeye hazır hale getirdiği köfteleri dolaptan çıkardı, jelatinini sıyırdı patateslerle süsledikten sonra fırına sürdü. Gökkuşağı radyosundan eskimiş müzikler yankılanıyordu. Yine de salata için marul yapraklarını yıkarken Emel Sayın’ın ona eşlik etmesi kendini yalnız hissettirmiyordu. Neriman Hanım, nazik ellerine hiçte yakışmayan bıçağı bir ileri bir geri salatalık üzerinde talim ederken bileklerinde sıralanan bileziklerin şıkırtısını duymuyor, bir yandan da mırıldanıyordu ‘ah bu şarkıların gözü kör olsun’.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Asansörün çağrıldığını evin içine kadar gelen halat gıcırtılarından kestirebiliyordu. Salata çoktan hazır, bir limonu eksikti. Maydonozlu cacığı çırparken sanki anahtar kalbinde çevriliyordu. ‘çıt’ sesininardından Niyazi Bey’in sesi geldi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Ben geldim. Kimse yok mu?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Mutfaktayım Niyazi. Hoşgeldin.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US"><span> </span>Gece yarısını yarıp karanlığın içinden sivrilen bir yarasa gibi ışıkları sönük salonun mutfağa açılan kapısından içeri girdi. Niyazi Bey, sivri kulakları olan, burnu yüzünün ortasında dalında gök patlıcan gibi pembe, zayıf çehresinin yanaklarına yakın kısmında ağaç kovuğu gibi oyulan avurtları olan, esmerin koyusuna yakın teni ve şekil almayan gür saçları vardı. Konuştuğunda haber sunan radyo spikerini andırırdı ses tonu. Açık mavi bir gömlek giymişse akşam, gölgesinde yürürken görseniz, ayın yirmisinde yorgun ve ürkek adımlar atan tipik bir memur olduğunu kestirmeniz uzun sürmezdi. Otuz birinci yaşını yeni devirmiş, henüz cennet yaşına bir adım kala cenneti düşünemeyecek kadar meşgul düşüncelerle, yolu muğlak bir yolcunun gündelik hanına dönüşü gibiydi her akşamı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Köfteler tam ayarında heralde. Afrika köylüleri kadar açım. Akşama kadar toprak yedim. Allah’tan solucanlar varda etsiz yemek yedirmiyor Mevlam çok şükür.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Niyazi üstünü değiş istersen. Giderken şu salatayı da götürüver bi zahmet.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Senin de bu latifelerine hayranım Neriman. Ne nüktesi bol kadınsın, iyi ki almışım seni.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Üf, tamam ben götürürüm. Hadi git elini ayağını yıka.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Neriman Hanım güldüğünde içinden gülerdi. En komik fıkrayı da anlatsanız tebessümünde dişlerini saymakta zorlanırdınız. Ancak bu onu daha uyumlu gösteriyordu. Boyundan aşağı sade elbiseler giyen, bir ifadeyi minimum sözcüklerle anlatma tutkusundan vaktin çoğunda ağzı kapalı, kulakları bir radyo anteninin alıcısı gibi sürekli online dalgalar yakalayan, duru bir kadındı. Atmosferi çok az değişirdi, babası ölse gözündeki damlalar dışında halinden anlayamazdınız üzüntüsünü. Sürekli birşeyler söylemek istermiş gibi bakan gözlerinde hangi kuşun yuva yaptığını görebilmek için bazen el çırpıp kuşları uçurmak gerekirdi. Hoş ki, Niyazi Bey de bunu çok iyi biliyor, alerji testinde vurulan şırıngalar gibi Neriman Hanım birinden birine tepki verene dek analizini sıkılmadan sürdürebiliyordu.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Dikkat et sıcaktır tepsi. Gerçi buzların erir iyi olur ama yinede benden koca tavsiyesi risk alma, eldiven kullan.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Anan seni kız doğuracakmışta bilememiş. Tavsiye vereceğine kepçeyi ver ikinci çekmeceden.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Al bakalım sana kepçe. Kepçe alana kevgirimiz bedava. Pilavlarınızı özenle karıştırın.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Hadi bakalım doğru sofraya. Ellerini yıkadın değil mi?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Yıkadım büyükanne. Eşofmanlarımı bile giydim. Uslu çocuğum ben.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Evliliklerinin dördüncü yılı dolmasına rağmen çocukları olmamıştı henüz. Neriman Hanım’ın bakıcı formuna girme fobisiyle Niyazi Bey’in ilgi ve enerji yorgunu haline dönüşeceği fikri şimdilik mutabık oldukları ender konu başlıklarındandı. İkisi de hala genç görünüyordu. Salonun içinde duvara gömme rafların birinden sarkan dantelaların üstünde, ortalama bir aile tablosunun içini dolduran zoraki bir gülümseme ve nasip buymuş diyen ellerin sarıldığı bir resim çerçevesi vardı. Halk arasında ‘tabut’ diye bilinen yeşil kaplamalı koltuk takımı ve turuncu halıfleksiyle evin salon kısmı görücü evi gibiydi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Nasıl geçti günün şekerim?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Sultan’la çamaşır yıkadık. Düriye sağolsun senin gömlekleri elden geçirdi. Kerim de olmasa kızlarla başbaşaydık diyeceğim.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Seni yalnız bırakmıyoruz işte. Ne düşünceli kocan var değil mi?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Niyazi patlıyorum akşama kadar. Yarın ablamlara gitmek istiyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Peki, biz de iş çıkışı şefle yeni açılan galeriye <span> </span>gidecektik. Aradan çıkartayım madem yoksun. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-İşin gücün araba peşinde koşmak. Araba bakacağına kiralık ev baksan diyorum. Kısıldık kaldık buraya.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">- Neden, ne güzel evimiz işte. Yağmur almıyor su almıyor. Güney Afrika’da insanlar teneke evlerde yaşıyorlar. Bizimkisi onların yanında balmumu katkılı beyaz muşambadan. Suhri’yi uzatırmısın güzelim.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Seninle de ciddi birşey konuşulmuyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Sıkı bir pazarlık sonrası gerçekleşmişti evlilikleri. Niyazi Bey kanaatkar, bir parça da savurgan biriydi. Ancak ne yapmış etmiş Neriman Hanımın kanına girip üç sandık bir bohçayla razı etmişti eve gelin götürmeye. Çoğu konuda alttan alıyor olması ikisini karşı karşıya getirmekten alıkoyuyordu hep. Mizacı gereği gönlü pamuktan döşek olsa da bazen şeytanı dürtüklüyor, Neriman Hanım’ı kış köşesinden yaz köşesine adımlar atmaya zorluyordu. Her seferinde kalelerin sıkıştırdığı bir şah gibi oyundan düşüyor, gün boyunca Niyazi Bey evde yokken yeni oyunun piyonlarını daha etkili kullanmanın yöntemlerini arıyor halde buluyordu kendini.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Ellerine sağlık Neriman, bu köfteler bir Afrikalının midesinde olsa kesin Zenciler Gününe denkgelirdi. Harika olmuşlar ellerine sağlık.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Taktın bugün Afrikalılara. Zaten giderek kararıyorsunyakında evimde bir zenciyle yaşıyor olacağım.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Üzüm üzüme baka baka kararır işte. Sen de kendini hazırlasan iyi edersin şimdiden. Siyah bir güneş gözlüğü alarak başlayabilirsin olaya. Açalım bakalım bugün Kerimden ne havadisler işiteceğiz. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Selamiye çöktün hemen. Hiç yardım edeyim dur şu zavallıya yok. Sor bakalım beyler ne alırmış?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Son günlerde Neriman Hanım’ın artçıları şiddetleniyordu. Eskiden bir kez söylediğini ikinciye tekrar etmezdi. Elinde sunacak yeni teklifi kalmadığı için ikinci baskıya geçtiğini düşünüyordu Niyazi Bey. Yeni bir bakışla şimdilik üstesinden gelse de bu onu rahatsız etmeye başlamıştı. Aslında Neriman Hanım’ın damarını çok iyi biliyordu. Birbirlerini seviyorlardı. Bunun ötesinde birşey düşünmek çocukçaydı. Belki de çocuk yapmanın vakti geldi diye geçirdi içinden. Zira bu sıralar bağlarını kuvvetlendirecek tek olası seçenek o gözüküyordu.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US"><span> </span>Neriman Hanım mutfakta oyalanırken Niyazi Bey de oturduğu yerden onu nasıl yoklayabileceğinin planını yaptı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Hayatım duyuyor musun haberi. Afrikada 48 milyon çocuk çalışıyormuş. Bizimde olsa bir tane, arabanın ilk taksidini ona ödetirdik.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Kesin benzin istasyonunda çalıştırırsın sen. Belki indirimli satar bize.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Hem ev yetmez bak, çağ atlar taş gibi evde otururuz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Kabataş Devrinden Cilalı Taş Devrine geçiş&#8230;Aman ne cezbedici.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Hem çok zayıfım diyorsun. Fena mı olur biraz kilo alırsın. Niyazi karısını balla kaymakla besliyor heralde derler.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Kilomdan memnunum Niyazi. Sen kendine bak. Az ye de göbeğini evin balkonu olarak kullanıyor demesinler. Hem çocuk yapacağına önce şu Dilaverin bacağını yap. Sallanırken gıcır gıcır senin gibi başımın etini yiyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Eskidiyse yenisini alırız gülüm. Sen ne istedin de Niyazin almadı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Ev tutmak hayli güç olmuştu onlar için. Depozitoyu denkleştirene kadar canları çıkmıştı. Altınları bozdurduklarında ancak beyaz eşyalara ve düğün masraflarına yetiyiordu. Kalan eşyaların bir kısmını taksitle bir kısmını da ikinci el almışlardı. Dilaver eve ilk aldıkları eşyaydı. Kenarları işlemeli, koyu kahverengi cilası sönük sallanan sandalye hayli eskimişti. Bir süredir Niyazi Bey onu yenilemeyi düşünüyordu. Maaşından bir parça ayırıp Nermin Hanıma sürpriz yapmak niyetindeydi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Çocukla ilgili düşünceleri duvara çarpmıştı Niyazi Bey’in. Aradan çok geçmemek kaydıyla bir başka sefere ertelemesi gerektiğini düşündü. Belki alacağı yeni koltukla Neriman Hanım’ı bir parça olsun rahatlatabileceğini, bir süreliğine de olsa fitilinin ateşini söndürebileceğini düşündü. Ertesi gün iş çıkışı, galeri yerine bir mağazaya girdi. Bir kaç kez oturup kalkarak konforunu test ettikten sonra şık bir koltukla eve döndü. Neriman Hanım henüz gelmemişti. Koltuğun yönünü balkona çevirip sallanan sandalyeyi salon çıplak köşesine çekti. Mutfağa girip Neriman’ın çok sevdiği beşamel soslu makarnayı yaptı. Sofra hazır olduğunda mum dışında tek eksik Neriman Hanımdı. Çok geçmeden karanlığa çalan bir gök gibi kapıdan içeri, bütün ışıkları açılmış salona girdi. Niyazi Bey sofrada onu bekliyordu.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Hoşgeldin Pamuk Prensesim. Ellerini yıka gel hadi bakayım.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-İştahım yok fazla. Hem ablamlarda atıştırdık birşeyler.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Ama dünyanın en mahir ustasının ellerinden çıkmış beşamel soslu makarnaya hayır diyemezsin değil mi?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Niyazı bu ne? Koltuk mu aldın gerçekten.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Bu koltuk sıradan bir koltuk değil. Bill Gates de bundan kullanıyormuş.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Almışken sigorta yaptırsaydın keşke. O kadar değerli birşey çalınır eder maazallah.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Çalsalar da oturamazlar, akıllı bu koltuk. Sahibinden başkası oturacakken çivi refleksi var.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">&#8230;.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Eee, nedir bu yüzündeki siyah bulutlar. Ablanlar gelmişken koyu bir makyaj yapalım sana da öyle git mi dediler.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Yorgunum biraz Niyazi. Üstüme gelme lütfen.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Peki siyah benekli kelebeğim. Bu makarnanın acı sosu eksik zaten. Benimde yiyesim yok.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Niyazi Bey birşeylerin ters gittiğini fark etmişti. Koltuk teorisinin çöküşünü üzülerek izlemişti. Hemen bu gece yeni bir formül bulması gerektiği hissine kapıldı. Aralarında büyüyen boşluğun bir uçuruma dönüşmesi an meselesiydi. O gece saatlerce düşünse de aklına parlak bir fikir gelmedi. Gün boyunca Neriman Hanım’ı meşgul edecek oyunlar bulmakta zorlanıyordu artık. Sallanan sandalyenin ismini tam üç gün düşündükten sonra bulabilmişti Neriman Hanım. Yeni koltuğa isim yakıştıracaktır diye düşündü ama koltuk ilgisini çekmeye yetmemişti. Sabaha yakın zorla da olsa gözlerini yumabildi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Geç bir saatte uyanan Neriman Hanım bir bardak çay ve biraz peynirle geçiştirdi kahvaltısını. Ev işlerine bir türlü başlayamadı. Bir süre Kerimi izledi ancak tek bir kanal değiştirmedi. Neden sonra salonun boş bir köşesinde oldukça matemli ve kasvetli görünen Dilaver’e gözü ilişti. Asansörü çağırıp Dilaver’i apartmanın deposuna indirdi. Dairesine çıkarken asansörden gelen halat gıcırtıları şiddetlendi, kopacağını ya da asansörde kalacağını düşündü. Evine girdiğinde yapacak birşey bulamadı. Kitabını alıp yeni koltuğa ilk kez oturdu. Ayracı bulup kaldığı yerden okumaya devam etti. Bir kaç dakika içinde uykuya daldı. Akşam karanlığı yaklaşırken uyandığı rüyasında Niyazi Bey’den ayrıldığını gördü.</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/denizyasar/sallanan-sandalye/2008/09/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÇIĞLIĞIN SESSİZ ÖYKÜSÜ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/ismailokutan/cigligin-sessiz-oykusu/2008/09/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/ismailokutan/cigligin-sessiz-oykusu/2008/09/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Sep 2008 07:25:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İSMAİL OKUTAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazı-Öykü Çalışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=2681</guid>
		<description><![CDATA[(İşitme engelli bir çocuğun gül yüzünden yansımalar)                                                                                      Bu nasıl bir düştü çocuğum bu nasıl bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span>(İşitme engelli bir çocuğun gül yüzünden yansımalar)<strong><span>                                                                      </span><span>               </span></strong></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bu nasıl bir düştü çocuğum bu nasıl bir düş? Korkutucu karanlıklar yoktu. <span id="more-2681"></span>Girintili çıkıntılı duygularım bulutlara karışmıştı. Bulutlarsa üzerime doğru abanmıştı. Seninle konuşurken içim titreyip tatlı bir heyecanla dolmuştu. Ölgün bir solukla nefes alıp veriyordum. Yeryüzü, güneşin ve ayın tüm ışıklarıyla renklenmişti. Sessizlik dağı, sensizlik dağıydı. Sevginin cemresiyle nemlenen yüreğim, en dokunaklı duygularla kanatlanıp bir kuş gibi uçup gitmişti gökyüzüne.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ses merdivenlerinden acıklı bir yürüyüşle tırmanarak çıkarken gördüm seni. Gelip yanıma oturduğunda bir hüzün kahvesiydi içtiğimiz. Yanımdan kalkıp gittiğinde ise sevgi fincanı elimden düştü. Ama inan oğlum, sevgin içime bir cemre olarak düştü. Tek sevincim buydu. Sesin sonbaharına giden yolda anlamakta güçlük çektiğimiz kelimelerin bozdu düşümü. Daha doğrusu sesin sonbaharı var mıydı? Sonbahar, bir düşüm zamanıydı, bunu biliyorduk, peki, sen nerdeydin düşüm bozum zamanında. Sesin bende düğümlenirken sessizlik sende anlam buluyordu. Sukut ederek tonlarca şey anlatıyordun bize.<span>  </span>Konuşmak gümüşse sukut altındır, diyordun bize. Her bir sesin farklı bir anlamı vardı senin dünyanda. Bir bakışla bir aşkın tüm duygularını, tüm yoğunluğuyla yaşayan, anlatan başka bir çocuğa hiç rastlamadım. Ey sessizliğiyle bir filozof gibi anlam dünyasının haritasını bir işaretle önümüze açan masum çocuğum, sen çok konuşup da bir şey anlatamayan bizlere, kelimelerin dışındaki duygu dilini öğrettin. Senden öğrendik kelimeleri israf etmenin günah olduğunu. Senden öğrendik hayatın gerçek anlamını.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Her bakışın, her hareketin çok güzel hazırlanmış bir konuşmaydı aslında. Kelimeleri rengarenk süsleyip birer birer bize gösterten sendin. Ayrı ayrı çiçeklerin tüm güzelliğini, tüm kokusunu kendi içinde toplayan başka bir çocuk görmedim senden başka. Bir bakışın bazen bu kadar çok sevinci, bazen bu kadar çok hüznü, bazen bu kadar çok sitemi, çoğunlukla da sonsuz bir ilgi isteği taşıdığını şimdiye kadar ne duydum ne gördüm. Anladım ki senin dünyan, dili farklı, iletişimi farklı, duyguları ölçülemeyecek kadar farklı yoğunlukta, düşünceleri ufuk ötesinde olan bir dünyaydı. Bambaşka öteki bir dünyaydı senin dünyan. Bir kelimeyle hikâyenin tüm olaylarını anlatıyordun bize. Bir bakışla aşkın tüm duygularını, tüm yoğunluğuyla yaşatıyordun bize. Bir şeyler anlatma çabana garip gözlerle bakanlara dönüp bakmıyordun bile. Bu ne yüce bir davranıştı. Bunu da öğretmiştin bize.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ses perdesine takılıp kalan, senin dünyana giremeyen kelimelerin her biri bir hüzün sarmalıyla örülüp kalbimi karartmaya başlamıştı. Sessizlik bir dağ gibi büyümüştü. Sessizlik dağı, sensizlik dağıydı aslında. Bütün renkler üşümüş, bütün kelimeler ölmüştü. Ama yeşil hep canlı, capcanlı kalmayı başarmıştı. Pembe de rengini koruyordu. Çünkü dünyan tozpembeydi. Düşüncelerin maviydi. Mavi dünyanda, gökyüzündeki mavilikten daha geniş, daha canlı bir mavi vardı. Ama iletişim engelli olanlar düşüncelerini anlayamıyorlardı. Duygu engelli olanlar duygularını anlayamıyor, yürüme engelli olanlar dünyana giremiyorlardı.</span></p>
<p class="MsoBodyText"><span>Benim adımlarımda hızla ilerlemeye başlıyordun. Sen hızlandıkça ses perdesi ayaklarımın altından kayıp gidiyordu. Sen konuştukça yol önümde uzayıp gidiyordu. Benim sesimle hızla gökyüzüne doğru yükselip gidiyordun.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bu nasıl bir düştü çocuğum, bu nasıl bir düş? Sesin kulaklarıma en yüksek frekanstan geliyordu. En güzel kelimelerle parlak ve kusursuz bir geleceği müjdeleyen cümleler olarak doluyordu kulağıma. Konuştuğun an; hiç bir kalbin dünyada hissetmediği duyguyu, hiçbir gözün görmediği güzellikleri, hiçbir kulağın işitmediği muştuyu, bir anda harmanlayıp paketleyip göndermiştin kalbimize. En güzel müjdeleri getiren haberciyi bekler gibi bekliyoruz konuşmanı. Savaşa giden oğlunu bekleyen ana gibi bekliyoruz kelimelerin yolunu. Şafağın sökmesini bekleyen aç kurtlar gibi bekliyoruz konuşacağın o mutlu anı. Bu nasıl bir düştü? Ses perdesini aşıp anlam dünyasında ev kurmuştun kendine. Kelimeler yetmiyordu evini tanımlamaya, anlatmaya. Bu yüzden kimse anlamıyordu senin sesini. Doğrusu kelimeleri beğenmiyordun; konuşmak için tek tek kelimeleri kullanmayı sevmiyordun. Hepsini bir anda, bir anlam yumağı olarak gönderiyordun üzerimize. Altında ezilip kalıyorduk. Senin için ne yapacağımızı bilemiyorduk. Çünkü sen, bizim dilimizi aşıp anlam dünyasına, sır âlemine göçmüştün. Kelimelerle değil parmaklarınla, bakışlarınla anlatıyordun her şeyi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İnadından vazgeçip konuşmaya karar verdiğin gün; sesli, gürültülü karmaşık ve de anlamsız dünyamıza döneceğin gün herkes birbirine söz vermişti. En güzel elbiselerini giyecekti herkes. En çılgın alkışlarla karşılayacaktı seni. Bayramların bayramı olacaktı o gün. Sevinci tam kıvamında yaşayacaktı herkes. Mutluluk, tasavvur ötesi bir tablo oluşturacaktı içimizde. Sevincin doruğunda dolaşıp sarhoş olacaktı o gün herkes.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ah ne olursun gel, şu düşlerime bir son ver! Ruhuma üflediğin yaşama direnciyle sevgi filizleri büyüsün! Hasret mutluluğa, sessizlik sevgi cümlelerine dönüşsün. Çorak topraklarda ormanlar patlasın. Yüreğime düşürdüğün cemrelerde dört mevsim saklıdır, biliyorum. Gel beşinci mevsimi yaşat bize. Gel konuş çocuğum gel; sesin ilkbaharı sevincin ilkbaharı olsun. Sonbahar olmasın bir daha çığlığın öyküsü.<span>                           </span></span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/ismailokutan/cigligin-sessiz-oykusu/2008/09/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

