<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Öykü</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/oyku/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 19:54:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>OLAY YERİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/olay-yeri/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/olay-yeri/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Feb 2012 15:07:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HAYRİYE ÜNAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13065</guid>
		<description><![CDATA[1. AŞTİ Gitmeleri gerekiyor. Navigasyona POI’yi yazdı. İçlerinden birisi yolu çok iyi biliyor. Dört mezhepten birine niçin inanmadığını anlatırken diş dolgusuna biri cevaz veriyormuş diğeri vermiyormuş gibi konuşmalar arasında araba bir anda Etimesgut’a sapıyor. Ankara avuç içi kadar yerdir. İki yanda bariyerler, üç şerit, dur durak yok, ilerliyor araba. Sağda kalınız. Kalıyorlar. 100 metre sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1. AŞTİ</p>
<p>Gitmeleri gerekiyor. Navigasyona POI’yi yazdı. <span id="more-13065"></span>İçlerinden birisi yolu çok iyi biliyor. Dört mezhepten birine niçin inanmadığını anlatırken diş dolgusuna biri cevaz veriyormuş diğeri vermiyormuş gibi konuşmalar arasında araba bir anda Etimesgut’a sapıyor. Ankara avuç içi kadar yerdir. İki yanda bariyerler, üç şerit, dur durak yok, ilerliyor araba. <em>Sağda kalınız</em>. Kalıyorlar. <em>100 metre sonra sola keskince dönünüz</em>. Dönüyorlar. Ankara tanınacak halde değil o gece. Gözlük yok, lens yok sürücüde. <em>800 metre sona hafifçe sağa dönünüz</em>. Saatlerce debeleniyorlar yolda. Ay bile yok. Yollar karanlık. <em>Hız sınırını aştınız.</em> Yasak yollara girip amaçsız u’lar çekiliyor. Çıkış yok. Konya yoluna bir inseler tamamdır. Buket’in sağ ayağı zangır zangır titriyor, pedal ayarsız şekilde inip çıkıyor, korkuyor, bir halt olacak, bariyerlere çarpabilir her an. Mezhepsizlere sapık gözüyle bakan çocukluğundaki yetişkinler geldi aklına. İşte çarpıyorlar. Şia’da taşa secde etmenin nedeni topraktan olduğumuzu anımsamak içinmiş. Gülümsüyor. Ercep sordu: Gülünecek hal mi? Denizli otobüsü bu gece yakalanamayacak. Orası belli. AŞTİ için yeni bir isim teklifi düşündüler: Şato. Şehirlerarası amansız tedbirsiz odunsu. Şato’nun şanlı efendisi Ercep kirli sakallarını yanağa sürsün. Buket yine gülümsedi. Ercep bu defa düşünceli. Ankara büyük bir mezar gibi oldukça karanlık. Yoldaki buzlanmadan dolayı tekerler dans ediyor. Su yok ki düşsünler, Buket sinsice espri yapıyor içinden. Önce can simidi at, bir sopa uzat, bir ip. Yoksa yüz, kazazedeye asla önden yaklaşma. Ercep çoktan <em>ölü kahramanlar hayat kurtarmaz</em> demiştir. Buket güya bu yolları avcunun içi gibi bilir. “–Allahın işi, hayret!” AŞTİ’nin zayıf ışıkları uzaktan görünüyor. Fakat yol o yol değil. <em>4.8 km sürün</em> dedi kaltak. Sinem koydulardı bunun adını. Sinem’i kocasından kıskanan sağ koltuk kadınları varmış, “-ahahah!” 4 km sürünce AŞTİ arkada kalıyor. Küfretti Ercep. “–Çok ayıp!” Otobüs zaten kaçtı ya, belki gece yarısını geçince de vardır. Yoksa oracıkta sabahlanacak. Ercep’in amansız paniği karşısında Buket “-dizimde biraz uyursun, beklerim ben senle”, boşa giden bir sakinleştirme çabası! “-Sen AŞTİ’ye var da bir”. Ciddi ciddi Buket’in cadı olduğunu sanıyor, deli. Otobüslerin girdiği yerden giriş yasak, ilerden dönüş yapıp varış noktasından yine uzaklaşıyorlar. Ercep, Sinem’i susturuyor, Buket sağa çekiyor. Son çaresiz hamleyle AŞTİ’nin 2 km açığındalar.</p>
<ol>
<li>ODA</li>
</ol>
<p>Beyoğlu’nda bir evi satın almak üzere yolda. Zaten üzgün. Evde kiracı varmış. Merdivenleri düzgün değilmiş. Bulunduğu sokak tekin değilmiş, ayrıca gürültüsü ziyade imiş. Zaten telefonda verilen bu bilgileri bir yere koyacak durumda değil. Konumunun merkezîliği nedeniyle uçmuş fiyatı caydıracak mı onu? Peki, anlatmaya değer miydi Savaş? Bilebilse. Zaten odayı bozmuşlar Savaş. Odayı adam etmişler. Ona söz vermiştin, ona bir şey yapmayacaktın. Bir şey yapmak! Odayı adam etmişler. Oda tüyü düzmüş. Mobilya kondurmuşlar odaya. Oda Exupéry’nin uzayında dönüyor. Zaten birkaç küçük eşya uzay boşluğunda. Duvarda bir pano bile. Odayı alacak. İçinde bulunduğu evle birlikte. Zaten anıların içine edilmelidir. Öyle mi anlaştıydılar. İçine kusulmamış odalar uzayda dolaşan modüllerdir. Zaten bir oda boşluktan başka ne verir insana? İddiaya var mısın: Modül araçtan uzaklaşırken paniğe kapılan sizden değildir. Pişmanlık sürdükçe Savaş, ithamlar da sürer. Modül görülemeyecek kadar uzaklaşmış. <em>Bu oda üç boyutludur. Duvarlar tavan ve zemin. </em><em>Kasıt bir davranışa dönüşmüştür. Fail kaçış yönünde ilerlerken mağdur henüz belli değildir. Hazır bulunanların arasındaki ilişki ve maddi deliller hakkında bilgiler yetersizdir. </em></p>
<p><strong>(Olay Yeri kısa öyküleri sürecek)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/olay-yeri/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BOŞLUK</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/mihribaninankaratepe/bosluk/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/mihribaninankaratepe/bosluk/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:29:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>MİHRİBAN İNAN KARATEPE</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13008</guid>
		<description><![CDATA[Ağaçlardan birine sırtını verdi. Vermesine de beli boşluğa geldi. Döndü baktı. Ağaç nefesini tutmuş, göbeğini içine çekmiş, tam karnında derin bir boşluk oluşmuştu. Yine de başını ağacın gövdesine dayadı. Ağaç, yaprak uçlarına kadar titredi. Dalları bulutları taramaktan vaçgeçmiş diken diken olmuştu. _Cevizin gölgesinde uyumayasın Adem emmi, dedi, yan tarlayı çapalayan komşusu… Bu ağacı da buraya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ağaçlardan birine sırtını verdi.</p>
<p>Vermesine de</p>
<p>beli boşluğa <span id="more-13008"></span>geldi.</p>
<p>Döndü baktı.</p>
<p>Ağaç nefesini tutmuş, göbeğini içine çekmiş, tam karnında derin bir boşluk oluşmuştu.</p>
<p>Yine de başını ağacın gövdesine dayadı.</p>
<p>Ağaç, yaprak uçlarına kadar titredi. Dalları bulutları taramaktan vaçgeçmiş diken diken olmuştu.</p>
<p>_Cevizin gölgesinde uyumayasın Adem emmi, dedi, yan tarlayı çapalayan komşusu… Bu ağacı da buraya kim diktiyse vakti zamanında, diye sürdürdü konuşmasını, iyi etmemiş. Ceviz yetişmez bu toprakta, gövdesi eğri olur.</p>
<p>Zoraki gülümsedi. Nefesi tıkanıyordu.</p>
<p>Bütün gün tarlayı eşeleyip durmuştu. Taşları kenar sıra dizmiş, sınırı iyice bellileştirmiş, yine de hırsını alamamıştı. Komşu tarlalarda herkes eğilip doğrularak toprağı çapalayıp dursun, o taşları ayıklamakla meşgul olsun, reva mıydı? Tarlayı nadasa bırakmalı bu sene, demişti karısı, toprak dinlensin… Oğlanlar eksin biçsin bundan gayrı.</p>
<p>Taşları topluyor muydu, toprağı taşlıyor muydu, karısının sözlerini düşündükçe, belli değildi.</p>
<p>Ensesinde teri buz gibi soğuduğunda daha duramayacağını anladı. Tarlayı ancak yarılamıştı. Ayakları taşlara çarpa çarpa kendini cevizin dibine zor attı.</p>
<p>Sol kolunda başlayan bir uyuşma, parmaklarına iniyordu. Kalbinin sesini duyuyordu. Kapı yumruklar gibi.</p>
<p><em>Kapı sessizce açıldı. </em></p>
<p><em>Feriha hanım, oğulları, gelinleri derin bir sessizlik içinde taziyeleri kabul ettiler. Feriha hanım beyaz yazmasının üstüne başını sıkıca saran bir yazma daha sarmıştı. </em></p>
<p><em>Odadan odaya dolanan sessizlik, yumuşak ve ürkek adımlarla gelenlere çay servisi yapıyor, gelenlerden bazıları ağlayıp sızlanmaya yeltendiğinde parmağını dudaklarının üstüne getirerek, sus işareti yapıyordu. </em></p>
<p><em>‘Takdir-i ilahi’ diyordu Feriha hanım boğazı düğümlenerek. Gözyaşları yüzünün çizgilerine karışıyordu. Bakışı donuklaşmış, gelenleri ayırt edemez olmuş, eli kolu ağırlaşmıştı. Sessizlik tülbendinin ucuyla siliverdi gözyaşlarını. </em></p>
<p><em>Nereye gittiğini biliyoruz çok şükür, dedi bazıları, ağız birliği etmişçesine… </em></p>
<p><em>Bir an biliyorlar da söylemiyorlar gibi hissetti.</em></p>
<p><em>Hepimizin gideceği yer orası, dedi bir başkası.</em></p>
<p><em>İçinde yükselen bir umut dalgası arasında kocası Adem’in odadan odaya gezen ayak seslerini duydu. Sabahın seherinde kilerin kapısını usulca açışı, ambarın kapağını kaldırışı, bakır tasın tıngırtısı, tası kaldırıp kaldırıp buğdayların içine daldırışı, taşıra taşıra küçük bir çuvala dolduruşu…</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Tohum çuvalını tarlanın başında bırakmıştı.</p>
<p>Çuvalla arasında aylar yıllar var gibi uzaklık hissiyle mahzun baktı. Tarlası ayakları altından çekilip alınan bir kilim gibi kayıp gitmeye başladı. Tohum çuvalı tarlayla birlikte kayıp gidiyordu. Bütün tarlalar hızla kayıp giden kilimlere dönüştü. Bütün ova cascavlak kalmıştı. Yan tarladaki komşusu duruşu bozulmadan tarlasıyla birlikte kaydı gitti. Ufuk çizgisine kadar toprağını çapalamaya devam ede ede küçüldü, bir nokta oldu.</p>
<p>Ey Koca Allah’ım, dedi, yutkunarak, ne oluyor?</p>
<p>Gözlerini semaya dikti.</p>
<p>Oturduğu yerden evlerin çatısı görünüyor, apak bulutlar pamuk yığınları gibi yükseliyor, gökyüzü gözlerine sığmıyordu.</p>
<p>Elini göğsüne bastırdı. Kalbini yerinden söküp çıkarası vardı.</p>
<p>Ömür ipliği bir çıkrıkta dolanmış dolanmış da son yünü çekiştirerek uzatmaya çalışan bir eldi şimdi kalbinin üzerindeki eli.</p>
<p>Ey Koca Allah’ım, dedi tekrar, şimdi mi yoksa?</p>
<p>Kime sitem ediyordu?</p>
<p>Sevdiğine mi?</p>
<p>Çok seviyorum Allah’ım seni ben, dedi, çenesi titreyerek.</p>
<p>Ama bu sitemden çok öfke gibiydi.</p>
<p>Kendine kızdı.</p>
<p>Bir ısırgan, bir meyan kökü gibi pörsümüş, saplarından sökülüp, toprağı silkelenmiş patates yığını gibi… kalakalmıştı.</p>
<p>Feriha, diye inledi. Sesini duyuramayacağını biliyordu.</p>
<p>Yine de bağırdı: Ferihaaaa…</p>
<p>Sesi kendi içinde boğuldu.</p>
<p>Karısı kuzinenin üstünde kuru fasulye pişiriyordu. Tencere tıkır tıkır kaynıyordu. Yerinden kalkıp tencerenin kapağını araladı. Sıkışan buhar aralıktan yüzüne hücum etti. Tahta samanlığın açık bırakılmış kapısından, otların, sapların arasından bir ses, bir gıcırtı, bir hışırtı duyar gibi oldu. Kulak kesildi. Torununun tıkırtılarından başka ses yoktu.</p>
<p>Yemeğin buharı tüterek bir kaba koydu, yanına bir ekmek, bir kuru soğan sardı.</p>
<p>Adem, diye seslendi pencereden.</p>
<p>Adem kapı önünde kendi kendine ceviz oynuyordu.</p>
<p>‘<em>Koca kısmının koca koca derdi vardı amma</em>…’</p>
<p>Dedenin yemeğini götürüver oğlum, dedi.</p>
<p>Soğumadan yesin…</p>
<p>Adem, dedesi Adem’in yemeğini, hoplaya zıplaya, hopladıkça kabından sızdıra sızdıra tarlaya taşıdı.</p>
<p>Cebindeki cevizlerin şişkinliğinden gururlanarak, etrafı kolaçan etti.</p>
<p>İlerde, ağacın dibinde hareketsiz, sanki bir eşya yığını gibi duran dedesi olmalıydı.</p>
<p>Çocuk gözleri, ayaklarından önce taşlara zıpladı, otların üzerinden aştı, dedesine vardı.</p>
<p>Dedesi ağacın eğrisine yaslanmış ne güzel de uyuyordu.</p>
<p>Adım attıkça birbirine sürtünen cevizlerin gıcırtısından hoşlanarak, ağaca yaklaştı.</p>
<p>Yemek bohçasını ağacın dibine bıraktığı gibi sessizce uzaklaştı.</p>
<p><em>Mutfak tezgâhının üzerinde kap kap yemekler, muhtemelen soğumuştu. Konu komşu cenaze evine yemek taşıyıp duruyordu.</em></p>
<p><em>Feriha hanımın eli hiçbirine uzanmıyor, o uzanmayınca oğulları ve gelinleri de çekiniyordu. Boğazlarında düğüm, konuşmaksızın oturuşup duruyorlardı. </em></p>
<p><em>Adem, bir köşeye sinmişti. Ceviz ağacının dibindeki boşluk gittikçe büyüyor, tarlalar, ağaçlar, bulutlar, evler o boşluğa sığıyor, boşluk hepsini yutuyor, Adem yemek bohçasını boşluktan içeri atıyor, boşluk bohçayı gerisin geri fırlatıyordu. Bohçanın bağı çözülüyor, ekmek bir yana, soğan bir yana, yemek bir yana savruluyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Bu baş dönmesi, bu halsizlik…</p>
<p>Tam da cebine doldurduğu tohumları gizli gizli toprağa düşürecekti.</p>
<p>Başı önüne düşmeseydi.</p>
<p>Karıncalar paçalarına tırmanıp ceplerine yürüyor, ceplerinden taşan tohumları sırtlanıp gidiyordu.</p>
<p>Kendini bağının bostanının içinde yapayalnız duydu.</p>
<p>Ayaklarını bir milim kımıldatamıyordu.</p>
<p>Tozları dökülmüş bir kelebek gibi çaresiz, boynuzlarından tutulup yere yıkılan bir boğa gibi yenikti.</p>
<p>Evecek nefesi yetse daha ne isterdi.</p>
<p>Nefesi yetseydi, dedi, yan tarlayı çapalayan komşusu, seslenirdi.</p>
<p>Duyardım.</p>
<p>Uyuyuverdi sandım.</p>
<p>Neden sonra vardım yanına.</p>
<p>Oğlan geldi gitti, baktım, hâlâ yemeğine dokunmamış.</p>
<p>Feriha hanım, söylenenleri duymuyor, gözlerini pencereden aşırmış bir noktaya bakıyordu:</p>
<p>Musalla taşının üzerine güz yaprakları düşüyor, tabutun yeşil örtüsünün uçları rüzgârda hafif hafif sallanıyor.</p>
<p>Adem geriden cemaati izliyordu.</p>
<p>İmam; merhumu nasıl bilirdiniz, diye sordu.</p>
<p>İyi bilirdik, dediler.</p>
<p>Tekrar sordu.</p>
<p>İyi bilirdik, dediler.</p>
<p>Bir daha sordu;</p>
<p>İyi bilirdik…</p>
<p>İçine bir sevinç doldu Adem’in,</p>
<p>Ağzı kulaklarına vararak,</p>
<p>Gerisin geri tarlaya doğru seğirtti.</p>
<p>Müjdeyi verecekti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/mihribaninankaratepe/bosluk/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÇOBAN</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/duran-cetin/coban/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/duran-cetin/coban/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:24:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>DURAN ÇETİN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13024</guid>
		<description><![CDATA[Kafası çok karışıktı. Doluya koysa almıyor boşa koysa dolmuyordu. Darmadağınık bir düşüncenin esiri olmuştu. Kurtulmak istiyordu. Çıkar yol bulamayınca, kışın göz gözü görmez sisin içinde kalmış hissinin cenderesinde sıkıldıkça sıkılıyor, soğuk iliklerine işliyor gibi oluyordu. Rüyalarındaki tam olarak belli olmayan görüntüler de kendine bir işaret vermiyordu. Ama mutlaka bir yerinden tutmalıydı. Bunca insan aç, sersefil, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kafası çok karışıktı. Doluya koysa almıyor boşa koysa dolmuyordu. <span id="more-13024"></span>Darmadağınık bir düşüncenin esiri olmuştu. Kurtulmak istiyordu. Çıkar yol bulamayınca, kışın göz gözü görmez sisin içinde kalmış hissinin cenderesinde sıkıldıkça sıkılıyor, soğuk iliklerine işliyor gibi oluyordu.</p>
<p>Rüyalarındaki tam olarak belli olmayan görüntüler de kendine bir işaret vermiyordu. Ama mutlaka bir yerinden tutmalıydı. Bunca insan aç, sersefil, bunca insan aç; kültür ve irfan yoksunuyken hiçbir şey yokmuş gibi davranması, hayatın süslü yollarında koşması zoruna gidiyordu. Terbiye etmeliydi nefsini. Bununla kalmamalıydı başkalarını da düşünmeli, onlarla birlikte hayatın acı gerçeklerini tatmalıydı.</p>
<p>Elindeki parayı ne yapacağını, nasıl değerlendireceğini bir bilse; gerisi kolaydı. Ama olmuyordu işte.</p>
<p>-Bir kütüphane kurmalıyım, dedi çoğu kez. Herkes kitapları okur, bilgilerden yararlanır, doğruyu, güzeli bulmak için bilgi donanımını sağlar…</p>
<p>Bir Kuran Kursu yaptırmak fikri, hiç yabancı olmadığı düşüncesinin çağrışımıydı zaten…</p>
<p>Belki de okul…</p>
<p>Yok yok insanlar aç sersefil, yokluk ve kıtlık var, en iyisi onların karnını doyurmak…</p>
<p>Doyursaydı, elinden alan mı vardı sanki? Kütüphane kursaydı, ona kütüphane kurma diyen birileri hiç olmadı. Okul da öyle, Kuran Kursu da…</p>
<p>Günlerce bu karmaşık fikirlerin tutsağı olmuş gibi gezindi durdu.</p>
<p>-Kalk! dedi birisi. Ne yatıyorsun? Yatma zamanı değil şimdi.</p>
<p>Neye uğradığını şaşırdı. Gerçek gibiydi. Yok canım gerçek olamazdı. Kime neydi onun parasından? Parası, malı ve mülkü kime neydi ki…</p>
<p>Bir başkası mıydı, aynı ses miydi anlayamadı. “Parayla koyun al!” diyordu.</p>
<p>Etkileyiciydi, sarsıcıydı.</p>
<p>İrkildi.</p>
<p>Kendine geldiğinde sesin kendisini ne kadar etkilediğinin farkına vardı. Titriyordu. Bir süre derin nefesler aldı. Yatağının ucunda dizleri üzerinde olanları düşündü.</p>
<p>-Bana neler oluyor böyle? dedi kendi kendine. Sonra da kendini suçladı. Dünyalık peşine düşersen, yakalamak için koşarsan olacağı buydu, dedi.</p>
<p>Kendi kendini teselli eden cümleler kurmada gecikmedi.</p>
<p>-Ama, dedi benim niyetim temizdi…</p>
<p>Bir süre sonra bunun kendisi için bir uyarı olduğunu düşündü. Bütün parasına koyun almaya karar verdi.</p>
<p>-Belki, dedi uzun zamandır beklediğim yol bu, bana bir işaret…</p>
<p>Diyar diyar dolaşıp parasının son kuruşuna kadar koyun satın aldı. Aklına koyunların ölebileceği, kaybolabileceği, zarar edebileceği hiç gelmedi.</p>
<p>Bunca koyun için bir çoban lazımdı. Her yere, herkese haber bıraktı.</p>
<p>-Bana bir çoban lazım, koyunlara bakacak, onlara sahiplenecek…</p>
<p>Günler geçtikçe çoban bulma ümidi tükendi. Bu kocaman sürüyü otlatmak öyle kolay olamazdı. Kendi kendine seslendi:</p>
<p>-Senin neyine sürü oluşturmak. Gül gibi dünyan vardı. Şimdi çomak elinde düş yollarla, sür dağlara…</p>
<p>Evet artık bunca paranın sahibine düşmüştü çobanlık yapmak.</p>
<p>-Çobanlık, dedi birkaç kez.</p>
<p>Sürüyle birlikte dağlara çıktığında çoban olmanın ne demek olduğunu anladı. Orada anladı dağı taşı, kurdu kuşu, çiçek böceği, otu çöpü, samanı sapı…</p>
<p>Bunlar neden vardı? Her şeyin derinliğinde bir fikrin, bir amacın, bir hedefin olduğunu anlaması uzun sürmedi. Düşündü ve insan olmanın ne demek olduğunun farkına vardı…</p>
<p>Güneş doğuyor yıldızlar batıyor, dünya dönüyor mevsimler bakıyor, gece gündüz birbirini tutmak için koşuyor…</p>
<p>Hüthüt kuşunun sıcakta yankılanan sesine ne diyeceksiniz? Belkıs’ın tahtının hasretiyle mi çınlıyor, anlayacaksınız.</p>
<p>Ya akşam serinliğinde ötüşen çekirgelerin insanın yüreğine neler fısıldadığını, bu zamanda orada olmak ve anlayabilmek…</p>
<p>Her şeyin görevini yerine getirebilmek için çabalayıp durmasının farkına varmak…</p>
<p>Yalnız kalmak ve düşünmek, düşünebilmek…</p>
<p>Kafasını meşgul eden dünyalıkların hepsinden uzakta, sakin bir kafayla varoluşu anlayabilmek…</p>
<p>Artık çobandı. Dağdaydı ve tefekkür halindeydi. Koyunların yürüyüşünden nelere ihtiyacı olabileceğini kestirmek gibi bir yeteneğini çabucak geliştiriverdi…</p>
<p>-Peygamberler gibi dedi, birkaç defa.</p>
<p>Aklına Musa peygamber geldi. Çobanlık yapmış ve Hz Şuayb (as)&#8217;a hizmetçilik etmişti. Hz. İshak ve Hz. Yakup ( as) da sürülerin peşinden gitmişti…</p>
<p>Evet önemliydi çobanlık yapmak/yapabilmek…</p>
<p>Yaşadığı hayata tam alışmışken bir gün biri çıkageldi. Kimdir, nedir, necidir? Kimsenin bilgi sahibi olmadığı biri, sürünün sahibi olan Yakup’u sordu.</p>
<p>Bir akşam vaktinde Yakup’un evine gitti. Selam verdi. Destur istedi. Başıyla saygı gösterisinde bulundu.</p>
<p>-Çoban aradığını duydum, dedi.</p>
<p>Yakup çok şaşırdı. Artık ümidini çoktan kesmişti. Kendi sürüsüne çoban olmaya da karar vermişti.</p>
<p>-Uzun zaman önce çoban aradım. Bulamayınca kendim başladım…</p>
<p>-Yani bana ihtiyacın yok mu artık?</p>
<p>Adam iri yarı yapısı, uzamış sakalı, başındaki sarık ile dikkat çekiyordu.</p>
<p>-Dur hele, dedi. Otur konuşalım. Sen misafirimsin. Ye, iç, dinlen sonra ne yapacağımızı düşünürüz.</p>
<p>Adam söyleneni yaptı. Kendine gösterilen yerde dinlendi.</p>
<p>Ertesi gün sabah ezanı okunurken ağılın kapısındaydı. Koyunlara bakıyordu sürekli sonra yıldızlara…</p>
<p>Seherin serinliğiydi onu dışarı çıkaran.</p>
<p>Yakup da dışarı çıkınca iki insan göz göze geldi. Hiç konuşmadılar. Sadece baktılar ve sustular. Sustular ve baktılar.</p>
<p>Çoban olmak için gelen adamın gözlerinde bir derinlik vardı. Çok ilginçti. Yakup adamın gözlerinde kayboldu gitti. Başka bir âlemdeydi sanki. Konuşursa; içinde bulunduğu büyülü halin yok olacağından korktu ve sustu.</p>
<p>Nice bir zaman sonra ikisi de kendilerini secdede buldular. Sabah namazını kılıyorlardı. İmam olmuştu adam. Yakup da arkasında namaz kılıyordu.</p>
<p>Eller semadayken uzaktan horoz sesleri ve köpek ulumaları kulaklardaydı. Koyunların melemeleri arttıkça ağılın içine girme vakitlerinin geldiğini düşündüler.</p>
<p>Yakup ağılın içini turladı her zaman yaptığı gibi. Arkasından da yabancı adam gezdi ağılı. Yakup, ağıldaki durumu anlatıyordu durmadan.</p>
<p>Yabancı artık çoban olarak kabul edildiğini biliyordu.</p>
<p>-Çobanlık işi, dedi sessizce…</p>
<p>-Ben sana çoban olmak istiyorum. Bunu yapmam gerekiyor. Hatta ücret bile istemem. Senin hizmetinde olmam beni rahatlatacak. Ne olur beni kabul et.</p>
<p>Yakup düşüp bayılacaktı nerdeyse. Adam adeta yalvarıyordu. Hizmet etmek istediğini haykırıyordu. Üstelik ücret istemem şuracıkta kıvrılırım, geçinir giderim, diyordu. Böyle bir şey olamazdı. İnsanlar karşılıksız hizmete talip olabilirler miydi?</p>
<p>Yaşadıklarından ürktü. Kendisinin bunu hak edecek biri olmadığını düşündü. Aklına kırk türlü düşünce geldi gitti. İnsan olarak neler akla gelebilecekse; hepsi meydana çıktı.</p>
<p>Olduğu yere yığılmamak için bir ardıç ağacının üzerine oturdu. Başını iki avucu arasına aldı.</p>
<p>-Aman Allah’ım neler oluyor böyle, dediğinde yanancının lahuti sesi duyuldu.</p>
<p>-Ne zamandır rüyamda; senin sürünü gütmek için uyarılıyorum.</p>
<p>Bu sözleri duyan Yakup artık nefes alamaz duruma düştü. Şimdi gidecek son nefesini verecek ve dönülmez yolun ucundaki yürüyüşüne başlayacaktı.</p>
<p>Yabancı elini Yakup’un omzuna koydu.</p>
<p>-Kalk, dedi. Senin yapacağın güzel işler olacak. Ben sana hizmet edeceğim. Sen de…</p>
<p>Yakup arkasını bekledi.</p>
<p>Cevap gelmedi.</p>
<p>Sadece sessizlik vardı seherde.</p>
<p>Yakup sarsılmıştı. Sendeleyerek kaktı. Birkaç adım attı. Arkasından da yabancı yürüdü. Konuşamadan eve girdiler. Kahvaltı sofrası hazırdı. Oturdular.</p>
<p>Yemek sırasında yabancı,</p>
<p>-Buyurun, dedi ne isterseniz söyleyin. Ben istediğinizi yapacağım…</p>
<p>Yakup gözlerini kaldırdı, adamın ateş parçası gibi gözlerine baktı:</p>
<p>-Ne isteği, dedi. Sen istediğini yapabilirsin…</p>
<p>Yabancı ısrarla tekrar aynı soruyu sordu.</p>
<p>Yakup:</p>
<p>-Sabah erkenden otlatmak için sürüyü götür. Otlattıktan sonra akşam sonu ağıla getir…</p>
<p>Yabancı,</p>
<p>-Elbette, dedi. Nasıl istersen. Artık benim görevim bu. Bu sürüye sahip çıkmak. Bu sürüye sahiplenmek… Ve en güzel şekliyle görevi yerine getirmek…</p>
<p>Tam kalkmış giderken başını, sofrada uyuşuk bir şeklide oturan Yakup’a çevirdi:</p>
<p>-Ya senin görevin? dedi.</p>
<p>Yakup, ne yaptığını bilmez halde ayağa fırladı</p>
<p>-Ne olur söyle sen kimsin? Neden böyle gizemli konuşuyorsun? Sen sadece basit bir çoban olamazsın…</p>
<p>Çoban arkasına bile bakmadan çıkıp gitti.</p>
<p>Yakup oturduğu yerde defalarca kendini sorguladı. Yabancının sorduğu soruyu tekrarladı durdu:</p>
<p>-Ya senin görevin? Ya senin görevin…</p>
<p>Sahibine karşı bir görevi olmalıydı.</p>
<p>Biliyordu.</p>
<p>Kalktı, köşedeki sehpanın üzerinde duran Kuran-ı Kerimi aldı. Duvara sırtını vererek olduğu yere dizleri üzerine çöktü. Bir sayfa açtı. Okudu, okudu… Müminlerin özelliklerini okuyordu. Tekrar tekrar okudu. Bu özelliklerinin hangilerine sahipti, düşündü…</p>
<p>Gerçek sahibin istekleriydi önemli olan… Müminlerin özellikleri…</p>
<p>Onlar: emanetlerine ihanet etmezler. Söz verdiklerinde sözünde dururlar  Zekâtlarını hakkıyla verirler. Yolda kalmışlara yardım ederler. Yakınlarına(akrabalarına)yardım ederler. Yolda kalmışlara ve hastalara yardım ederler,  yoksullara ve esir düşenlere yardım ederler. Zorda, darda ve savaş anlarında sabrederler…</p>
<p>Yakup daldı gitti…</p>
<p>İçindeki sevinç hisleri, durulmayan düşüncelerinin esaretinde kaldı. Boğuldu. Sıkıştırıldı. Canı sıkıldı. Bir çıkış aradı. Bulamadı.</p>
<p>Tekrar Kuran okumaya başladı.</p>
<p>Okudu…</p>
<p>Kulaklarındaki öğle ezanıydı. Kendine geldiğinde içi rahattı. Ne yapacağını bilemese de içinde bir huzur vardı. Kalktı. “Elhamdülillah” diyerek birkaç yudum su içti.</p>
<p>Evden çıkarken birkaç kez ağıla baktı. Kapı sonuna kadar açıktı. Geri döndü. Ağılın kapısını sıkıca kapadı. Yeni çobanının akşam gelmesini sabırla bekledi. Vakit geçmiyordu. Başına bir sıkıntının gelebileceği düşüncesine kapıldığında yabancının tavırlarından ürktüğünü hatırladı.</p>
<p>Bekledi…</p>
<p>Beklemek ne kadar zordu böyle. Meyveler de bekleyerek olgunlaşıyordu. Beklemek gerekiyordu zor da olsa…</p>
<p>Akşam ezanı sonraydı…</p>
<p>Sürünün çan sesleri duyuldu. Kırk yıllık hasretle beklenen birine kavuşma sevinci vardı içinde. Kıpır kıpır bir çocuk gibiydi.</p>
<p>Koştu karşı tepenin önüne doğru. Karşılamak istedi çobanını.</p>
<p>Çobanla karşılaştığında yüzü güldü. Çoban hiç yüz vermedi. Sadece “aleyküm selam” dedi.</p>
<p>-Nasıl geçti, diyerek konuşma isteğiyle yanıp tutuştu.</p>
<p>Yabancı sadece:</p>
<p>-Yorgunum, dedi.</p>
<p>Yürüdüler.</p>
<p>Çoban sürüyü ağıla koydu. Yakup, çobanı misafir odasına davet etti. Çoban çok konuşmadı. Birkaç kelam etti.</p>
<p>-Teşekkürler, dedi. Benim gibi bir adam için orası çok, bana şurası yeter, dedi.</p>
<p>Bir gün önce ağılı gezerken gördüğü dipteki küçük odaya yürüdü.</p>
<p>Yakup itiraz etti.</p>
<p>-Orası insan için değil, dedi.</p>
<p>Yabancı,</p>
<p>-Bana yeter, dedi.</p>
<p>Yürüdü. Kapısını açtı.</p>
<p>Yakup bir hata yaptığını düşünerek üzüldü. Üzüntü içinde eve koştu. En güzel, en yeni battaniyelerden iki tanesini kaptığı gibi ağıla yöneldi. Kapıyı çaldı:</p>
<p>-Battaniye getirdim sana, dedi.</p>
<p>Çoban kapıyı açtığında gördüğüne inanamadı. Küçük odaya eski bez ve kilim parçalarını çoktan sermişti.</p>
<p>Battaniyeler elinde kaldı Yakup’un. Bir şey diyemedi.</p>
<p>-Senin içindi, dedi.</p>
<p>Yabancı, tekrar gerek olmadığını, bunları hak etmediğini, söyledi.</p>
<p>Yakup, oracığa öylece oturdu. Koyun gübrelerinin arasında düşüncelerinde kayboldu. Kendisini neyi hak edip hak etmediği konusunda sorguladı. Varlık içinde yokluk muydu yaşadığı, anlayamadı. Varlığın mal olmadığını mı düşünmeliydi, bilemedi.</p>
<p>Düşündü…</p>
<p>Kendisini eğitmek için gelen birisi gibi düşündü çobanı. Çobanın konuşmalarından kendini eğitmek için çabaladığını gördü. Sanki inzivaya çekilmek için gelmişti. Belki de zengin biriydi…</p>
<p>Artık soru sormaya da çekinir oldu. Beklemediği cevaplarla şaşırmaya devam etti. Koyunların dağdan besili şekilde dönüşü onu fazlasıyla memnun etti. Çoban işini savsaklamadan yapıyordu. Koyunlardan elde ettiği ücret kat be kat arttı.</p>
<p>Çoban, herkese her gördüğüne selam veriyor, güzel sözler söylüyordu. Herkesin sevgisini kazanması uzun sürmedi. Halk arasında çobanla ilgili konuşulanlar çoğaldı. Kimisi veli, dedi kimisi deli… Her ikisi için de gerekçeleri vardı. Yakup’un çobanı ücret istemeden sürüleri güdüyormuş sözünden sonra akla gelen düşünceye bazıları pek aldırmadı. Onda deruni bir yön aradı ve buldu. Onlar çobana yakın olmak için uğraşıp durdu. Gönüllerinden ona yol bulup akmayı denediler.</p>
<p>Yakup, çobanla olan zamanlarında huzur bulup düşüncelerinde çok farklı açılımlar sağladı. Ondan etkilendi. Anlatamayacağı çok şey öğrendi.</p>
<p>Bir akşam dönüşüydü. Selam verdi Yakup’a.</p>
<p>Yakup nezaket doluydu. Selamını aldı.</p>
<p>-Bak kardeşim, sana bir şey tavsiye edeceğim…</p>
<p>Yakup heyecanlandı. Ufkunda bir açılım sağlayacağını hissetti. Yine gizemli birkaç cümle bekledi.</p>
<p>Çobanın konuşması çok kısa ve netti.</p>
<p>-Koyunlarını sat!</p>
<p>Yakup ne diyeceğini bilemedi. Sustu. Bir süre sonra seslendi:</p>
<p>-Sen ne olacaksın o zaman?</p>
<p>-Hiçbir şey. Ben zaten bir hiçim. Yok olabilmek için yaşıyorum…</p>
<p>“Hayır” demek geçti içinden. Diyemedi. Sustu.</p>
<p>-Ne zaman? dedi.</p>
<p>Cevap gecikmedi:</p>
<p>-Yarın, hemen…</p>
<p>Yakup sürüye alışmıştı da… Aslında kendine çok şey öğretmişti…</p>
<p>“Hayır” diyemedi. Sabah kadar düşündü. Bir çobanın sözüne bakıp bütün varlığını kaybedebilirdi.</p>
<p>Ertesi günü birlikte pazarın yolunu tuttular. Yolda “neden” diye sormak istedi, soramadı.</p>
<p>İlk gelen alıcının gözleri fıldır fıldırdı. Açıkgöz birine benziyordu. Satın almak için çok çabaladı. Koyunların semiz olması onu celbetmiş, çok para kazanacağını anlamıştı. Yakup pazarlığa başlarken çobanın gözlerine baktı. Çoban satma diyordu, verme…</p>
<p>Ama sat diyen sensin, diyecek oldu, vazgeçti.</p>
<p>Pazarda düzgün kıyafetli biri geldi sürünün başına. Çobanın gözlerinden anladığı hemen sat, hiç tereddüt etme oldu.</p>
<p>Alıcıya “buyurun” dedi.</p>
<p>Adam sürüye ne kadar para vereceğini söyledi. Yakup hiç düşünmedi.</p>
<p>-Tamam, dedi.</p>
<p>Adam sürünün parasını adamdan teslim alırken sürü çoktan hareket etmişti.</p>
<p>Bunda da var bir hayır, cümlesiydi ağzından dökülen.</p>
<p>Eve dönüş yolunda Yakup, dua dolu sözlerle çobana teşekkür etti.</p>
<p>Paranın yarısını çobana uzattı.</p>
<p>-Bu senin hakkın, dedi. Bunu almalısın.</p>
<p>-Çoban ben ücret istemediğimi söylemiştim, diye cevap verdi.</p>
<p>Yakup senin hakkın almalısın, yoksa ben rahatsız olurum, diye nezaketle mukabelede bulundu.</p>
<p>Çoban,</p>
<p>-Sen onu hakkı olanlara dağıt, dedi.</p>
<p>Yakup kendini bir derin dondurucunun içindeymiş gibi hissetti.</p>
<p>Kimlerin hakkı olduğunu sormaktan vazgeçti.</p>
<p>Çoban,</p>
<p>-Benim görevimi tamamladım, ayrılacağım, bilesin, dedi…</p>
<p>Bir süre sonra,</p>
<p>-Sen de görevini tamamlamalısın! diye bir uyarıda bulundu.</p>
<p>Yakup, görevinin neler olacağını düşünürken çoban ters istikamete doğru yürüdü. Gitme ne olur diyecekti, diyemedi. Dili lal, kulağı sağır oldu. Ya da söyledi de çoban bunların hiç birini duymadı…</p>
<p>Başı önde evine ulaştığında halk çobanı bekliyordu.</p>
<p>-Yok, gitti, dedi.</p>
<p>Halktan feryadı figan edenler oldu.</p>
<p>Başımıza konan talih kuşunu kaybettik diye yananlarla, bir deliden kurtulduk, diye gülenler vardı.</p>
<p>Bir kısmı onun kaldığı odayı ziyaret etmek istedi. Yakup izin vermedi. Oranın kutsallaşmasından korktu. Buna engel olmalıydı. Gece herkes evindeyken, Yakup küçük odayı yıkıp yok etti.</p>
<p>Ertesi günü halk yıkılan odayı görünce “Başımıza felaket gelecek.” diye vaveyla edip durdu. “Ben yıktım” diyen Yakup’a ateş püskürdü… Yakup aldırış etmedi. Görevini tamamlamak istediğini biliyordu.</p>
<p>Her şeyden önce bir çeşme yaptırdı, çoban çeşmesiydi…</p>
<p>Fakir fukaraya, garip gurebaya hizmet sürdü gitti…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/duran-cetin/coban/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KUZU KUZU GİDERİM</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/azekiyesil/kuzu-kuzu-giderim/2012/02/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/azekiyesil/kuzu-kuzu-giderim/2012/02/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 22:20:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHMET ZEKİ YEŞİL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=13035</guid>
		<description><![CDATA[Kuzu gibi giderim. Bana yakışan budur. Daha fazla bekleyemem. Beklersem, benim için iyi olmaz. Ben gitmeden onlar gelirse ayıp olur. İtibarım zedelenir. Hiç yoktan halkın gündemini meşgul etmiş olurum. Kahrolurum! Varsayalım şimdi kapı çalındı. Heyecanla koştum, açtım kapıyı. “Sen gelmeyince biz geldik. Nerelerdesin bu güne kadar?” dediler. Ne diyeceğim? “Vallahi kuzu gibi gelecektim, işte kapının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kuzu gibi giderim. Bana yakışan budur. Daha fazla bekleyemem. <span id="more-13035"></span>Beklersem, benim için iyi olmaz. Ben gitmeden onlar gelirse ayıp olur. İtibarım zedelenir. Hiç yoktan halkın gündemini meşgul etmiş olurum. Kahrolurum!</p>
<p>Varsayalım şimdi kapı çalındı. Heyecanla koştum, açtım kapıyı.</p>
<p>“Sen gelmeyince biz geldik. Nerelerdesin bu güne kadar?” dediler.</p>
<p>Ne diyeceğim?</p>
<p>“Vallahi kuzu gibi gelecektim, işte kapının arkasında duran valizim”</p>
<p>Yalan değil, valizim altı aydır kapının arkasında hazır bekliyor.</p>
<p>“Aç bakalım şunu, içini bir görelim”</p>
<p>Çok mantıklı bir istekte bulundular. Çünkü dış güzellik değil, iç güzellik önemlidir. Valizin içindekiler dağılmasın diye itinayla açarım. Onlar da itinayla karıştırır.</p>
<p>“Hafta sonu turlarına mı katılacaksın birader? İki adet don koymuşsun buraya”</p>
<p>Mualla’nın gözlerine bakarım. Mualla’ya bakmayacağım da kime bakacağım. O, benim karım.</p>
<p>“Mualla, ben sana iki don demedim ki. İki don, ilk güne yetmez!”</p>
<p>Mualla’nın ne diyeceğini biliyorum.</p>
<p>“Hayrullah, evde yeteri kadar don var”</p>
<p>Bu saatten sonra valize don takviyesi yapmanın bir yararı olmaz. Aslında suçlu benim. Sorup soruşturduktan sonra yanıma kaç don almam gerektiğini aşağı yukarı hesaplayıp Mualla’ya söylemem gerekirdi. Neyse, olan oldu artık. Ben, sorumluluğunun bilincinde bir insanım. Kendimi doğru anlatmalıyım.</p>
<p>“Her gün, sabahın köründe kalkıp gün ışıyana kadar kuzu gibi sizi bekledim. Bu nedenle, çok defa işime geç kaldım. Çalıştığım yere telefon açıp sorabilirsiniz”</p>
<p>“Hayrullah Bey, biz sütçü değiliz. İşte bu dedikodular yüzünden sahur vakti rahatsız ettik sizi”</p>
<p>Sahur için bir hazırlığımız da yok ama… İki yumurta fazla kırarız artık.</p>
<p>“Estağfurullah. Gelmekle ne iyi ettiniz”</p>
<p>“Asıl konuya geçelim. Bizi beklediğinize nasıl inanacağız? Varsa kamera kayıtlarını gösterin lütfen”</p>
<p>“Evin içerisine kamera yerleştirme fikrime Mualla karşı çıktı. Neymiş efendim, olur olmaz zamanda göbeğimi kaşıyormuşum. Bu hareketim saygısızlık olarak algılanırmış. Bu nedenle, sabah saat altı’da, elimde valiz, kapının önünde kuzu gibi beklerken kaydedilmiş bir tek görüntüm yok. Çok üzgünüm”</p>
<p>Mualla, imdadıma Hızır gibi yetişir. Çantasından cep telefonunu çıkartır. Beni de şaşırtır.</p>
<p>“Şu video kaydına bakın. Elinde valiz, Hayrullah sizi kuzu gibi bekliyor. Hem de sabah, saat tam altı”</p>
<p>Melahat’ın elinden telefonu kibarca alıp bakarlar. İki kişinin, aynı anda, aynı soruyu sorması anlamlıdır.</p>
<p>“Hayrullah Bey, bu siz misiniz?”</p>
<p>Benim yerimde kim olsa heyecanlanır. Eğer, elinde valiz kapıda bekleyen şahsı tanımadıysa… Ben, Noel Baba kıyafetini ne zaman giydim, o sakalı ne zaman taktım? Bunlar cevap bekleyen sorular. Bu sırada, Mualla neden ortalıkta yoktur anlayamam. Cevap vermekte gecikmemeliyim.</p>
<p>“Evet benim. Yeni yılın ilk günü, sabaha karşı sizi beklerken…”</p>
<p>“Bunu bizim külahımıza anlat. Bu evde barınan üçüncü şahıs kim?</p>
<p>Ben bu soruya cevap ararken, Mualla elinde Noel Baba elbisesiyle yan odadan çıkar gelir.</p>
<p>“İşte Hayrullah’ın o gece giydiği elbise”</p>
<p>“İki adet don ve bir Noel Baba elbisesini biz teslim alalım. Çünkü delilleri karartma ihtimaliniz var”</p>
<p>Hem Mualla, hem ben şaşırırız. Ağlamaklı oluruz. Mualla, daha fazla kendini tutamaz ve ağlamaya başlar. Arkasından da ben…</p>
<p>“Tamam, tamam, size inandık. Çünkü çok güzel ağladığınız”</p>
<p>Bir “Oh” çekip, rahatlarız. Daha doğrusu rahatladığımızı zannederiz.</p>
<p>“Hayrullah Bey, aslında bizim geliş nedenimiz farklı. Telefon kullandığınız halde neden dinlemeye takılmadığınızı merak ettik”</p>
<p>Eyvah! Eyvah! İşte şimdi yandık.</p>
<p>“Biz elimizden geleni yaptık, yapıyoruz. Aramızda hep şifreli konuşuyoruz. Buna rağmen, neden şüphe çekmedik anlayamadım doğrusu. Sizin aletlerde bir arıza olmasın?”</p>
<p>“Aletlerimiz, AB standartlarına uygundur beyefendi”</p>
<p>Şimdi ne diyeceğim? Vereceğim cevabı düşünürken, imdadıma yine Mualla yetişir. Hemen gider, okuduğum gazetenin 30 kupona dağıttığı “Dinlemeye Takılma Rehberi”ni getirip, gösterir. Dinlemeye takılmak amacıyla gösterdiğimiz çabanın kanıtı olan kitapçık işe yarar. Konuğumuz kendini şöyle savunur.</p>
<p>“İşimiz çok, personelimiz az. Yetişemiyoruz…”</p>
<p>“Allah kolaylık versin”</p>
<p>Bunu da atlattık. Bundan sonraki soruları cevaplamak zor olmaz artık.</p>
<p>“Bir sorumuz daha olacak. Çevrenizde güvercin besleyen var mı?”</p>
<p>Mualla, benden önce cevap verir. Belli ki çok rahatlamış, rehavet çökmüş üzerine.</p>
<p>“Biz besliyoruz. Hayvanları çok severiz”</p>
<p>“Durum anlaşılmıştır. Toparlanın gidiyoruz!”</p>
<p>Mualla ne yaptın? Oysaki tam düzlüğe çıkmıştık. Durumu acilen toparlamalıyım.</p>
<p>“Memur Bey, yanlış anladınız. Biz, Sultanahmet Meydanı’ndaki kuşları besliyoruz. Onlara yem atıyoruz”</p>
<p>“Allah iyiliğinizi versin. Az daha başınızı yakıyordunuz”</p>
<p>Ben bu varsayımlardan çok sıkıldım. En iyisi, bir an önce yola çıkmalıyım.</p>
<p>“Kuzu gibi geldim işte…” demeliyim.</p>
<p>Ne derler, çok merak ediyorum. Belki sarılıp öperler. Çay, kahve bile söylerler. Hatta yılın kendi geleni seçerler.</p>
<p>“Sen kimsin, niye geldin?”</p>
<p>“Adım, Hayrullah… Sizi yormamak amacıyla kendim geldim”</p>
<p>“İyi de bize Hayrullah lazım değil ki…”</p>
<p>Böyle bir şey olursa üzülürüm. Geri döndüğümde kimse bana inanmaz. Düştüğüm duruma çoluk çocuk güler.</p>
<p>“Bize Muharrem lazım. İsterseniz O’nun yerine sizi kabul edebiliriz. Tamam diyorsanız, şu formdaki sorulara cevap verin”</p>
<p>Formdaki sorular…</p>
<p>“O kitabı niye yazdın? / O başlığı niye attın? / O kişiyle niye görüştün?”</p>
<p>Benim biraz daha düşünmem lazım. İyi ki bunların hepsi varsayım. İyi ki bunlar hiç olmadı, yaşanmadı. Kuruntu yapmanın lüzumu yok. Kendiliğimden gitmem arkadaş. Ancak çağırırlarsa kuzu gibi giderim…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/azekiyesil/kuzu-kuzu-giderim/2012/02/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>NEFES KONTROLÜ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/aykutertugrul/nefes-kontrolu/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/aykutertugrul/nefes-kontrolu/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 22:25:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AYKUT ERTUĞRUL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12739</guid>
		<description><![CDATA[Tut nefesini, bismillahirrahmanirrahim. - Evet komutanım, ama… Gelemeyeceğiz komuta… Katılamayacağız. Sebep mi, biliyorsunuz. Hazırım, ne diyebilirim ki? Siz kararınızı vermişsiniz zaten. Dinlemiyorsunuz. Ben vatanını se… Bu kadar yıllık mes… Tut nefesini, dilini damağına yapıştır. &#8211; Hanım siz iyisi mi biraz babangilin yanına, İstanbul’a… Hem çocuklar da rahat eder. Dedelerini özlemişlerdir. Sizin bari psikolojiniz bozulmasın. Ben [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Tut nefesini, bismillahirrahmanirrahim. </em>- Evet komutanım, ama… <span id="more-12739"></span>Gelemeyeceğiz komuta… Katılamayacağız. Sebep mi, biliyorsunuz. Hazırım, ne diyebilirim ki? Siz kararınızı vermişsiniz zaten. Dinlemiyorsunuz. Ben vatanını se… Bu kadar yıllık mes… <em>Tut nefesini, dilini damağına yapıştır.</em> &#8211; Hanım siz iyisi mi biraz babangilin yanına, İstanbul’a… Hem çocuklar da rahat eder. Dedelerini özlemişlerdir. Sizin bari psikolojiniz bozulmasın. Ben mi? <em>Tut nefesini örtüye bürün. &#8211; </em>Gittiler komutanım, eşimin babası rahatsızlanmış. Acil… Ne alakası var komutanım ne kaçırması? Ben geleceğim elbette geceye. Emredersiniz. <em>Tut nefesini Ya Baki Entel Baki! &#8211; </em>İçki kullanmıyorum. Bıraktım, uzun zaman önce. Bir kereliğine mi? Bir kere bile içemem. Bakın, bu emri veremezsiniz bana. Geceniz de sizin olsun, çayınız da! Ne yaparsanız yapın! Allah kah… <em>Tut nefesini, Estağfirullaah!</em> &#8211; Ne o sen de mi kestin selamı sabahı? Ne oldu lan delikanlılığınız? Birbirimizin sırtını kolladığımız günlerin de mi hatırı yok? Dağdaki günlerin. Yazıklar olsun. Peki. Uzaklaşın. <em>Tut nefesini tut nefesini, ya sabır.</em> &#8211; Kim gönderdi oğlum, savunma mı? Ver bakayım. Oda hapsi… Kaç gün? <em>Tut nefesini, secde et</em>! &#8211; Bot bağcıklarım, kemerim, elbiselerim. Mahkûm elbisesi bu muymuş? Seccademi de alın! Seccademle asarım belki kendimi.  <em>Tut nefesini, Elhamdülillah.</em> &#8211; Alo, çıktım evet. Çocuklar nasıl? Yarın alırım biletlerinizi. Gelin tabi, nereye kadar böyle… Bundan sonra mı? Bilmiyorum. Bi saniye. Ne oldu? Tebliğ mi? Tamam, acil mi? Tamam. Ben seni birazdan arayım canım, olur mu? Türk Silahlı Kuvvetleri İrticai faaliyet cemiyet toplantıları eşinin uygunsuz kıyafet çağdaş Atatürk ilke ve inkılapları emredilmesine rağmen laik emirler disiplinsizlik emir  <strong>KARAR:</strong> Yüksek Askeri Şûra 926 Sayılı TSK Personel Kanununun 50/c maddesi uyarınca disiplinsizlik ayırma re’sen emekliye sevk edilmesine… Tut nefesini, tut nefesini, tut nefesini, tut tut, tuttt….</p>
<p><strong>Nefes: Kontrolü</strong>: Tüfeğe Hakimiyet Faktörleri Yedinci Faktör</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/aykutertugrul/nefes-kontrolu/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>FÜNİKÜLERDE SON BAKIŞ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/funikulerde-son-bakis/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/funikulerde-son-bakis/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 22:24:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HAYRİYE ÜNAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12741</guid>
		<description><![CDATA[Ayakta duruyor Defne. Beyaz pantolon var üzerinde. Ben oturuyorum. Küçük valizim ilk basımlarına ulaştığım eski şiir kitapları ile dolu, ayaklarımın arasında. Çamaşırlar, havlular arasından bulup bulamayacağımı bilmediğim için kalabalıkta açmaya cesaret edemiyorum. Ona kitaplardan birini vermeyi istiyordum. Şiir sever Defne. Daha çok şiirle süsler pürüzsüz hayatını. Basit acılara şiirle görkem katmayı sever. Birkaç saniye sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ayakta duruyor Defne. Beyaz pantolon var üzerinde. Ben oturuyorum. <span id="more-12741"></span>Küçük valizim ilk basımlarına ulaştığım eski şiir kitapları ile dolu, ayaklarımın arasında. Çamaşırlar, havlular arasından bulup bulamayacağımı bilmediğim için kalabalıkta açmaya cesaret edemiyorum. Ona kitaplardan birini vermeyi istiyordum. Şiir sever Defne. Daha çok şiirle süsler pürüzsüz hayatını. Basit acılara şiirle görkem katmayı sever.</p>
<p>Birkaç saniye sonra araç duracak, kapı açılacak, Defne inecek, benim birkaç durağım daha var. Kaygısızca oturuyorum. Vagonun hafif ışıkları altında yüzünün yansıması karşı camda çok güzel görünüyor. Defne’ye bakıyorum, bir elini hafifçe kaldırıp son selamı verip son bakışı fırlatacak bana. Yüzümün anısını yanına alıp gidecek. Vedalaşma bahanesi ile bile yüzüme yüzüyle temas etmeyişini veya elimi sıkmayışını hiçbir hücrem anlayamıyor. Demek ki diye yorumluyorum, birer görsel imgenin perdeye düşmesi gibi düşünüyor, gölge oyunu sahnesi türünde. Gözünde ziplenmiş bir Defne.</p>
<p><em>Şimdi kirpikleri yanıyor ateşten.</em></p>
<p>“-Zihnine girip bütün nöronlarını yakasım var” dediğini, son bakışmayla birlikte hatırlıyorum.</p>
<p>Buluşmalarımızın her biri için söyleyebileceğim şey bir karşılaşma olmasıdır. Biz hiç özellikle bir araya gelmedik. Bunu yaptığımız an birbirimize sunacağımızın hiç olmasından mı korkuyorduk? Bilmiyorum. Ama her karşılaşmamız müthiş hızla akan, kendi konusu ve hızı olan, bir bahanesi olduğu için orda olabildiğim, doğallığı bozulmadan tekrarı olması için birçok şeyi verebileceğim anlardı. Defne doğrudan bana bakmıyor, ama hani gözle olmayan o bakışın bana kitlendiğini biliyorum. <em>Defne</em><em>’nin kadınlığını bulup çıkaracağım uzun bir tünel tahayyül ediyorum.</em></p>
<p>“-Sen İstanbul gibisin” demişti, bana erkekliğimi aşan bir genişliği ona tattırdığımı anlamam için. Onun için de gösterge çarpışmaları haline gelen bu konuşmalar bir Dante cehennemi, bir Odysseus yolculuğu, insanlığın birikiminin gelip dayandığı ilkel haldir. Doğrudan cinsel bir konuşma yapabildiğimizde bile kontrolü elden bırakmayan Defne, insanlık olarak her şeyin sonuna geldiğimizi biliyor. Onun hep yaşattığı eskataloji içinde oyuna kendini bırakmaktan başka çare yok. Oyun oynuyor, hep online, aç kalmayacak kadar çalışmaktan yana. Detaylı bir öte dünya tasarımı yok belki, fakat dünyevi etiketlerin ötesinde kurabilmiş kendisini. Defne’yle bir öpüşmeye başlasak tüm insanlık birbiriyle öpüşmüş olacak. Hissettiğim şey bu. Üstümüzdeki bu ağırlık, dayandığımız bu nokta bizi yoğun parçacıklar haline getirdiği için, hep ayığız, bedenlerimizi hissedemiyoruz. Defne benim erkekliğimi görmeyi istiyor, ben basitçe onunla ne yapacağımı bile bilemiyorum. Görmek isteyen bir çift göz olarak, kendini hep bakış öznesi olarak sunuyor bana. Hazzı öteleyecek olan bu durumdan, aygıtların arkasından birbirimize bakışımızı çok tehlikeli buluyorum. Tüketici, kırıcı olacağını zannediyorum. Alelade bir zevki, tam da alelade olduğu için zevkli olacak o şeyi hiç bilemeyecek olmamız ne kötü!</p>
<p>Onu malzemeye dönüştürecek bu olası bakışa bedenini sunduğunda bulunduğu odada yalnız olacak ve dokunuşu hayal edeceğiz. Onun hiyerogliflerini sevişirken çözebileceğimi biliyorum, dokunduğum her noktası bana cevap verecek, fakat bakış olarak kurguladığında o kendini, benden korunabilecek. Savunmasız ortada durduğunda ise, gözümle <em>onu yorumlamaktan</em> kendimi alamayacağım. Bunu anlıyor. Hazzın içinde dağılıp dursa bile, benim katılımsız halim yorumumu görmediği o anlarda kafasını kurcalayacak: <em>Ne düşünüyor?</em></p>
<p>Defne bir yarı-tanrıça gibi karşımda, onu tanımlayamadığım bir şekilde seviyorum. Ama aynı anda hiç olmuyoruz, ben ordayken onu korunaklı buluyorum, ayrıldığım anda hep bana düşüncesi ile eşlik ediyor. Kafası kafamın yanında hep. Defne ve ben bedenlerini terk etmiş, aradaki aygıtlar kadar bedenleriyle kalabilen zihinsel organizmalarız.</p>
<p>“-İletişimimiz ölülerin iletişimi gibi Özgür” diyor o.</p>
<p>“-Neden ve nasıl anlamıyorum ama öyle” ve ekliyor “ancak Lazarus kadar ümitsizler bu kadar rahat anlaşabilirler”.</p>
<p>İşte o cümle. Hastalık bulaşmış. Ümit pandemik bir üçüncü dünya hastalığıydı. O kafasıyla geldiği sonda beni buluyor, ben kafamla gidilebilecek her yere gitmiş değilim, ancak yaşlanmanın, yani reel sonun farkındayım ve o sona gelmeden, kafamdan azat olmak istiyorum. Sevişebilseydik anlardık belki hakikaten sonsuzluğun Kierkegaardcı yorumlarına filan gereksinimimiz var mı? Belki de her şey son derece hormonaldi. Yokluyorum kendimi, onu kadın kendimi erkek gibi düşünmemişim hiç. Beynimde onun isteğinin karşı-kodları olmadığı için böyleydi bu. Bendeki istek tek başına yalıtık bir şey olarak &#8220;kapalı&#8221; idi çünkü. Ondaki arzuyu aklımla biliyordum, ama bunu mesela betimlenmiş bir iştah olarak görmemiş olmam beni hep ayık kaldığım bir sahada tutuyordu. O bakışı biliyorum, onda görmedim hiç. Son ana kadar.</p>
<p><em>İnmesine bir durak kala beyaz pantolonun tüm muhtevası da gözünün karasına doluşuyor.</em></p>
<p>O, gözün de bilgisayardan farksız bir aygıt olduğunu biliyor. Dank ediyor kafama birden, o durumda bedenini tümden bir malzeme olarak bana sunmayışı anlamsız bir cimrilik gibi görünüyordu bana, mesela “bir kahve alır mısın” demesi gibi onu ekranda görüntüleyebilmeliydim. Bedeni hiçbir mistik yük taşımayan bir aygıt ve amaçlar doğrultusunda yüceltilebilen, anlam yüklenen şey değil miydi üstelik. Ve memeleri de. “Çok hoş çok anaç görünüyor” dene de bilirdi bir çatala.</p>
<p><em>Tutuşmuş gözlerinde hepsini dize gelmiş görüyorum o anda. </em></p>
<p>Güzel bir müzikle biraz uzaklaşabildiğim, ancak sanatta kendine bir vaha yaratabilmiş ümitsiz zihnim, hiçbir mistik çareyle avunamayan kalbim, elle tutulur bedensel varlığım, hayatta bulunan total mutluluğun kimseye yar olmadığını pek iyi biliyor. Bütün perdeleri sımsıkı kapattım Defne’yle. Onu yanıltmayı istemedim hiç: Mutluluk sözcüğünü kullanışım, tanımsız iyilikleri hazları filan kendinde toplayan bir sözcük diye. Yoksa güneş sızmıyor içeri. Somut güneş. Hayat iyi bir program gibi dışımdan akıyor. Onu olmadığı bir kadın olarak hayal etmek haksızlık olurdu. İkimiz de belki cinsiyetsiz boş gösterenlerdik. Belki de gerçek bir son böyle bir şeydi. Etin tadıyla etin tahayyülü arasında milyon km. yol vardı. Defne, o cins kadın, aradaki fraktallarda, beklenmedik şekilde, sonsuzu umuyor olabilir miydi?</p>
<p>“-Sevişirsek geçer mi ki” dedi birden Defne, inmesine saniyeler kalmıştı. Ben saf saf teslim beklerken incelikle ateş açması! Bozuldum.</p>
<p>“-Sevişmeden de geçer” dedim “geçsinse dileğin”.</p>
<p>Aşk seyyar bir ruh olarak bir bedende konaklarken ardında kalana pek bakmıyordu. Çıktığı beden çöpü boylarken son bakış düşünsel bir efsane olmayı sürdürüyordu. Füniküler son bakışmamızın mezarı olurken biz entelektüel rolümüzün içinde kaskatı, toyluğumuzdaki düşüncesiz atılışlarımızın özlemine mahkûm edildik.</p>
<p>“-Hiçbir zaman cahil kuaför kızın aldığı tada dönemeyeceksin hanımefendi, oraya dönülmez” dedim zalimce.</p>
<p>Hesaplı darbesine karşılık beklemiyordu, kirpiklerini bile kaldırmadı bu kez, indi ve rahvan adımlarla yürüyen merdivene yöneldi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/funikulerde-son-bakis/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KARMAŞA</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/yilmaz-yilmaz/karmasa/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/yilmaz-yilmaz/karmasa/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 22:11:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>YILMAZ YILMAZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12779</guid>
		<description><![CDATA[Yüzü yerde… Yanında akıp giden bir ırmak… Adın insan, adı insanlar, adı hayat, adı dünya, adı öteki… Yüzü yerde… Lağımın kenarında ters dönmüş bir böcek… Ne? Türü, familyası önemli mi? Kafka’nın değil bu sokaklar; bu sokaklar onun! Gelen, giden, dikilen, sokulan, uyuşan, izleyen, alan, satan, koşan, dilenen, bilenen, gerinen, erinen, eriyen, yürüyen, sürünen, uçan, kaçan… [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yüzü yerde… Yanında akıp giden bir ırmak… Adın insan, adı insanlar, adı hayat, adı dünya, adı öteki…</p>
<p>Yüzü yerde… Lağımın kenarında ters dönmüş bir böcek… Ne? Türü, familyası önemli mi? Kafka’nın değil bu sokaklar; bu sokaklar onun!</p>
<p>Gelen, giden, dikilen, sokulan, uyuşan, izleyen, alan, satan, koşan, dilenen, bilenen, gerinen, erinen, eriyen, yürüyen, sürünen, uçan, kaçan… Her yaratılan bir sıfat yetecek kadar bolluk var.</p>
<p>Yüzün yerde… Lağımın kenarında sırt üstü düşmüş, ayaklarının usulca oynatan, artık pes etmiş bir böcük… Bizim olan böcük, böcek değil!</p>
<p>Bakıyor. Gün ısıtıyor tenini. Böcük cansız düşecek belki de. Yönünü yitirdi bu karmaşada: gelen, giden, dikilen… Böyle bir karmaşada ne yapılacaksa onu yapacaktı. Karışacaktı onların arasında.</p>
<p>Vazgeçti. Böcüğü aldı eline, bir kenara bıraktı. Aynı ağır hareketlerle bir deliğe doğru yollanmaya başlarken böcük…</p>
<p>Herkes kendi yolunda… Ses geldi, sesler geldi. Çoğaldıkça çoğaldı. Fethetti her yanı. Sese döndü yüzünü. Kulaklarından kalbine yol bulan bu sesle sıyrıldı karmaşadan.</p>
<p>Sese döndü yüzünü, herkesi çağıran, herkesi davet eden bu sese…</p>
<p>Karmaşa devam ederdi nasıl olsa.</p>
<p>Gelen, giden, dikilen…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/yilmaz-yilmaz/karmasa/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GÜLMEK GÜZEL ŞEY</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/azekiyesil/gulmek-guzel-sey/2012/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/azekiyesil/gulmek-guzel-sey/2012/01/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 22:09:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AHMET ZEKİ YEŞİL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12783</guid>
		<description><![CDATA[Her şey birden bire olmadı, bey baba. Gel otur yanı başıma da anlatayım baştan sona. Kahve mi içersin, yoksa çay mı? Bu kır kahvesinde çok sık görüyorum seni. Gözün hep üstümde, gülüşümde&#8230; Belli ki, benim gibi gülmek istiyorsun. Ancak, gördüğün şey seni yanıltabilir. Şimdi beni iyi dinle. Bendeniz, öyle zannedildiği gibi birden bire gülmeye başlamadım. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Her şey birden bire olmadı, bey baba. Gel otur yanı başıma da <span id="more-12783"></span>anlatayım baştan sona. Kahve mi içersin, yoksa çay mı? Bu kır kahvesinde çok sık görüyorum seni. Gözün hep üstümde, gülüşümde&#8230; Belli ki, benim gibi gülmek istiyorsun. Ancak, gördüğün şey seni yanıltabilir. Şimdi beni iyi dinle.</p>
<p>Bendeniz, öyle zannedildiği gibi birden bire gülmeye başlamadım. Ne geldiyse başıma basurumdan geldi. Gül babam gül. Gülme krizlerime engel olamıyorum. Uykumda bile güldüğüm söylenir. Komik olana değil, ben her şeye gülüyorum. Ağlamak benim için mümkün değil. Cenaze namazlarında kaç kez rezil oldum hatırlamıyorum. Kimse anlamasın diye tabuta sıkıca sarılıp öyle güldüğümü bilirim. Bir defasında cenaze sahipleri durumu fark edince, az daha beni tabutla birlikte gömeceklerdi. Sakinleşmeleri çok zaman aldı.</p>
<p>“Gülmek ne güzel şey” deme, bey baba.</p>
<p>Hayatım zehir oldu. Basurumdan değil, gülmekten. Hangi birini anlatayım?  Bu arada çayını da yudumla.</p>
<p>Partimizin ilçemizde düzenlediği seçim mitingine katılmıştım. Sanki ilçemize bayram gelmişti. Sadece televizyon ve gazetelerde görebildiğimiz partimizin liderini canlı görecek, hatta fırsat bulursak öpecektik. Cebine “işsizim” notu bırakmayı bile aklından geçirenler vardı. Mitingde, liderimiz her zamanki gibi çok güzel konuştu. Ağzından bal damladı. Coştukça coştuk. Bu arada ben kahkahalar atarak gülüyorum. Gülüşüyoruz… Liderimiz, vaatlerini sıralamaya başladığında benim kahkahalarım birden çevremdekilerin dikkatini çekti. Bu arada, basurum yüzünden durduğum yerde duramadığımı da belirtmeliyim. Yanımdaki şahıs sonunda dayanamayıp patladı:</p>
<p>“Hemşerim, burada ayı mı oynatıyoruz?”</p>
<p>Bu sözden sonra kalabalığın ilgisi üzerime çevrildi. İnsanlar partimizin liderini unuttu. Aykırı sesler yükselmeye başladı.</p>
<p>“Aramızda ayılara yer yok!”</p>
<p>Hemen orayı gülerek terk ettim.</p>
<p>Anlıyorum seni, basurla gülmenin ne ilgisi olabilir diye düşünüyorsun. Dinle o zaman, bey baba… Gülme hastalığına yakalanmadan önce tek derdim basurumdu. Sosyal güvencem olmadığı için doğal ve geleneksel tıbba yöneldim. Yemediğim ot, içmediğim su ve televizyonda izlemediğim sağlık programı kalmadı. Ancak, bu programlarda basuru anlatan çıkmadı. Mademki onlar anlatmıyor, ben de “Doktorunu Ara” programına katılıp derdimi anlatmaya karar verdim.  Önce, programa telefonla bağlandım.</p>
<p>“Ben basurum doktor bey” dedim.</p>
<p>“Ben de kulak-burun-boğaz doktoruyum. Çoluk çocuk bizi izliyor. Böyle olmaz gel İstanbul’a görüşelim” diye cevap verdi doktor.</p>
<p>Çok utandım.</p>
<p>“Heyecandan basur ile bademciği karıştırdım” diyerek durumu idare etmeye çalıştım.</p>
<p>O günden sonra çevremde, bademciği ile basurunu karıştıran adam olarak anıldığım için üzgünüm.</p>
<p>Anlatacaklarım bitmedi bey baba. Asıl bundan sonrası önemli. Eş dost tarafından büyük bir heyecanla İstanbul’a uğurlandım. İstanbul’daki ilk günüm doktorun adresini aramakla geçti. İkinci gün adrese çok yaklaştım. Taksim istikametinde giderken birden ortalığı sis kaplamasaydı doktorun ofisini bulmuştum. Göz gözü görmüyor, insanlar sağa sola kaçışıyordu. Bir film çekimi olabileceği geldi aklıma. Merakla “Yandım anam!” diye bağıran sese yöneldim. Yaşlı bir adam yerde boylu boyunca yatıyordu. Elini tuttum, sordum:</p>
<p>“Bu hangi dizi amca?”</p>
<p>Adamın cevabı beni çok şaşırttı.</p>
<p>“Bırak diziyi. Paralı eğitime hayır diyorsan hemen kaç buradan!”</p>
<p>Büyük sözü dinlerim. Gözlerimde yaş, adamın dediğini yaptım. Oradan koşarak ayrıldım. Yoğun duman içerisinde önüme gelen ilk kapıdan içeri daldım. Bir pastaneye girmişim. Baktım herkes ağlıyor.</p>
<p>Karşımda duran gence “Geçmiş olsun” diyecek oldum.</p>
<p>“Paralı eğitime hayır mitingine katıldım. Polisin gazını yiyince çil yavrusu gibi dağıldık. Önemli değil, biber gazı ağlatır” cevabını aldım.</p>
<p>Rahatladım… İnsanlar ağızlarını burunlarını silerken garson içeride bulunanlara seslendi:</p>
<p>“Biraz sonra polisler gelir. Şimdi sessizce oturup bir şeyler yiyin”</p>
<p>Garsonun sözü henüz bitmişti ki, polisler kapıdan içeri girdi. Garson gülerek karşıladı, “Buyurun” dedi.</p>
<p>Polisler cevap vermedi. Sadece içerdekileri gözleriyle süzdü. Birbirini tanımayan ve istemeden orada buluşan insanlar o anda kaynaştı. Bense, bir köşede yalnız kaldım. Garson, polisler sormadan açıklamada bulundu:</p>
<p>“Yaş günü kutluyoruz”</p>
<p>Polisin yetkili olanı başını sallayınca, içerdekiler bir “Oh” çekti. Çünkü polislerin gözü benim üstümdeydi. Yetkili polis, bana “Sen gel” işareti yaptı. Bulunduğum köşeden çıkıp, polislere doğru yürüdüm.</p>
<p>Yetkili polis sordu:</p>
<p>“Davetli olmadığın yerde ne işin var?”</p>
<p>İçeridekiler “Polis haklı” gibilerden kafa sallayınca gerçeği söyledim.</p>
<p>“İstanbul’a tedavi için geldim” dediysem de kimse inanmadı.</p>
<p>Biri “Bunun yürüyüşü yamuk. Gösteride sakatlandığı belli” demesin mi?</p>
<p>“Ben basurum polis bey” dediğimi hatırlıyorum.</p>
<p>Gözlerimi hastanede gülerek açtım. Ben gülüyorum, çevremdekiler de bana bakıp gülüyor. Meğer beynimdeki gülme merkezi hasar gördüğü için gülme hastalığına yakalanmışım. Bu durumdan rahatsız olan doktor, hastalığıma açıklık getirerek havayı dağıtmaya çalıştı.</p>
<p>“Beynindeki temporal bölgenin hasar görmesi nedeniyle beyin hücreleri yenilenmiyor. Sinir sistemi içindeki nöronlar olduğundan hızlı hareket edince gülme krizi gerçekleşiyor”</p>
<p>Bunları anladım da, beynimin nasıl hasar gördüğünü anlamadım. Hastalığıma, yıllar önce kaldırımda yürürken başıma düşen saksı neden olmasın… Doktor “Hayır” anlamında kafasını salladıktan sonra anlatmaya devam etti:</p>
<p>“Görgü tanıklarının ifadesine göre, yamuk yürüdüğün için düşüp başını polisin copuna değdirmişsin”.</p>
<p>Tam ikna olmuştum ki, yanımda yatan hastanın sorusu kafamı karıştırdı.</p>
<p>“Doktor bey, futbolculara neden bir şey olmuyor?”</p>
<p>Doktor, hastayı “O başka, bu başka. O işte şike olur, bu işte şike olmaz” diyerek tersledi.</p>
<p>Sonrasını merak ediyorsun değil mi, bey baba. Sonra, polisin copu Adli Tıp’a gitti. Adli Tıp, tatile girdi. Ben, gülme krizlerinin birinden çıkıp diğerine girdim. Baktım olacak gibi değil, kendi kendime “Yahu beni devlet güldürdü. Ben neden boşu boşuna gülüyorum?” dedim. İlçemizin kaymakamına gidip derdimi anlattım. Konuya, kahkahalar atarak basurdan girdim gülme krizinden çıktım. Sözlerimi “Saygılarımı sunarım” diyerek bitirdim. Sayın kaymakam da bir kahkaha attıktan sonra “Haklısın” dedi ve ekledi:</p>
<p>“Gördün mü bak, her şeyde bir hayır vardır. Gülmekten basurunu unuttun. Fena mı oldu?”</p>
<p>Senin anlayacağın bey baba, artık bedava gülmüyorum. Çünkü sayın kaymakam bana özürlü maaşı bağlattı.</p>
<p>“Arada bir yanıma gel, vatandaş mutlu insan görsün” dedi.</p>
<p>Dediği gibi yapıyorum. İlçemizde düzenlenen halk toplantılarını hiç kaçırmıyorum. Gülüyorum, güldürüyorum. Bu nedenle ilçemizin en mutlu adamı seçildim. Bununla da yetinmedim. “Memleketimizin en mutlu adamı” yarışmasına katıldım. Şimdi sonucu merakla bekliyorum.</p>
<p>İşte böyle, bey baba… Birer çay daha içelim. Gülelim eğlenelim.</p>
<p>“Gülmek güzel şey” deme sakın bana…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/azekiyesil/gulmek-guzel-sey/2012/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YAĞMUR</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/duran-cetin/yagmur-3/2011/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/duran-cetin/yagmur-3/2011/12/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 22:14:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>DURAN ÇETİN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12577</guid>
		<description><![CDATA[İçeride. Bir okul. Aylardır karmaşık duygularla beklenen sınav günü. Sınav başladı başlayacak. Sınıftakiler için her şey sayılabilecek en değerli zaman. Beklentilerine kavuşacakları, ideallerindeki eğitim için adım atacakları an; en değerli an. Dışarıda. Dışarıda aylardır beklenen yağmur durmamacasına yağıyordu. Bekleyenleri sevindiriyor, yağmura olan hasretliği dindiriyordu. Sararmaya yüz tutmuş ağaçların tozla kaplanan yaprakları gerçek rengine kavuşuyordu. Yeşil [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İçeride.</p>
<p>Bir okul. Aylardır karmaşık duygularla beklenen sınav günü.<span id="more-12577"></span> Sınav başladı başlayacak. Sınıftakiler için her şey sayılabilecek en değerli zaman. Beklentilerine kavuşacakları, ideallerindeki eğitim için adım atacakları an; en değerli an.</p>
<p>Dışarıda.</p>
<p>Dışarıda aylardır beklenen yağmur durmamacasına yağıyordu. Bekleyenleri sevindiriyor, yağmura olan hasretliği dindiriyordu.</p>
<p>Sararmaya yüz tutmuş ağaçların tozla kaplanan yaprakları gerçek rengine kavuşuyordu. Yeşil bir başka gülümsüyordu şimdi. Çatılar, çatılardaki enerji sistemlerinin camları, uydu antenleri bir güzel yıkanıyor, gizli kalmış gerçek yüzlerini ortaya çıkarıyordu. Kiremitler renkleri olan kırmızıyı doyasıya haykırıyordu.</p>
<p>Herkes camlara yumulmuş beklenen yağmurun inişini seyrediyordu. Anne-baba, çoluk-çocuk, yaşlı, bebek… Gözler parlıyor, aylardır süren hasretin sona ermesiyle, kavuşmanın büyüleyici güzelliği sevince boğuyordu. Sevinç çığlıkları camların arkasından duyulmasa da bebeklerin el çırpışları görülüyordu.</p>
<p>İçeride.</p>
<p>İçeride bir sessizlik sürüyordu. Hatta ölüm sessizliğiydi yaşanan. Ya da fırtına öncesi sessizlik gibi bir şeydi. Yüzlerde olacakları bekleyen ifade, zor bir görüntü vardı. Belki de derinlerden gelen bir sessizlik. Geleceklerini bekliyorlardı.  Belirleyici olduğunu düşünüyorlar, umutların yeşermesi, umudun gerçek renginin ışıldaması için bir bekleyişti. Umudun gerçek kokusunu duyma isteğiydi yüzlerden yansıyan buruşuk ifadeler.</p>
<p>Soru kitapçıklarını alanlar bir çırpıda sayfaları çeviriyorlar, kaçamak bakışlarla bazı sorulara takılıp cevabını düşünüyorlardı.</p>
<p>Başlayın! Komutu gelince herkes başlıyor, kimisi “bismillah” diyor, kiminin dudakları kıpır kıpır. Salonun sessizliği çevrilen sayfaların çıkardığı sesle doluyor. Bir yarış başlıyor…</p>
<p>İlk sayfada bazı yüzler değişmeye başlıyor. Soruların zorluğuydu belki de bu değişimin sebebi. Umutlar soluyor, azalıyordu.</p>
<p>Dışarıda.</p>
<p>Dışarıda yağmur hızını artırıp bardaktan boşanırcasına yağmaya devam ediyordu. Beklenen güzelliği bir anda yok etmek istercesine iniyordu. Her yer Nuh Tufanını andırır gibiydi. Gökten su iniyor, yerden su fışkırıyordu. Kanalizasyon tahliyeleri yetersiz kalıyor, caddeler ırmaklara dönüşüyor. Sel önüne kattığı her şeyi alıp götürüyor…</p>
<p>İnsanların gözlerindeki umut korkuya dönüşüyor. Gözlerinin ferini alıp giden bir karartı çöküyor evlerin üstüne, caddelere, sokaklara, ağaçlara… Bıkkınlık, bitkinlik hissiyle insanlar şaşkınlık yaşıyor.</p>
<p>Pencerelerden hasret ve sevinçle bakanlar pencerelerden korkuyla uzaklaşıyorlardı. Kalmakta ısrar edenler kararan gökyüzüne yıldırımların yaydığı bulanıklıkla bakıyorlardı.</p>
<p>İçeride.</p>
<p>Sınıf içindekiler kendi karanlığını yaşarken, bazıları kendi kedilerini yiyip bitiriyordu. “Yeter artık bitsin” istekleri güçleniyordu.  Sessizlik devam ederken bazıları için sınavın kötü gittiği belli oluyordu. Umutlarının söndüğü davranışlarından yansıyordu. Vazgeçiyor soru cevaplamaktan, dışarı çıkmayı arzu ediyordu.</p>
<p>İçindeki çalkantıların sıkıntısında kurtulmayı ancak kaçmakta buluyor. Vakit dolmasıyla birlikte arkasına bile bakmadan kaçarcasına salonu terk ediyor. Aylardır beklediği an hüsranla bitiyor. Bir başka sınava bırakıyor bütün planlarını.</p>
<p>İçeride ve dışarıda.</p>
<p>Yağmurdan korkanlar çığlık atıyordu. Sorulardan ürkenler de korkularını, sessiz çığlıklarla haykırıyorlardı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/duran-cetin/yagmur-3/2011/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>FİKRİYE</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/iffetoral/fikriye/2011/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/iffetoral/fikriye/2011/12/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 22:11:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İFFET ORAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öyküler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=12583</guid>
		<description><![CDATA[-Kız körolasıca, nerde kaldın, naneye gittin nane mi oldun! -… - Fikriye dedim, adı batmayasıca! Ünü çıkasıya bağırdığından sesi çatallanan kadın, yarım yamalak bir iki öksürüp gırtlağını temizledi, etrafına göz gezdirdi. Oturduğu minderin arkasında kanaviçe işlemeli ve nerdeyse bir karış dantel geçirilmiş yastığın altına elini hırsla daldırdı. Tamam, aradığını bulmuştu. Sırt kaşıma tahtasını sevinerek aldı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>-Kız körolasıca, nerde kaldın, naneye gittin nane mi oldun<span id="more-12583"></span>!</p>
<p>-…</p>
<p>- Fikriye dedim, adı batmayasıca!</p>
<p>Ünü çıkasıya bağırdığından sesi çatallanan kadın, yarım yamalak bir iki öksürüp gırtlağını temizledi, etrafına göz gezdirdi. Oturduğu minderin arkasında kanaviçe işlemeli ve nerdeyse bir karış dantel geçirilmiş yastığın altına elini hırsla daldırdı. Tamam, aradığını bulmuştu. Sırt kaşıma tahtasını sevinerek aldı. Aralıklarından alt kattaki taşlığın göründüğü sofaya” küt küt” vurdu. Vurmanın şiddetiyle yaşlı evin ikinci katı  zangır zangır titredi.</p>
<p>“Hah oldu işte! Ne diye bağırarak kendimi helak ediyorum! Kızın zaten bir kulağı ağır işitiyor. Ne kadar bağırırsan bağır…”dedi, kendi kendine.</p>
<p>Girişle birlikte üç katlı,  ahşap, aşı boyalı, bahçesinde hurma, incir, ayva ağaçlarının birbirine karıştığı bu evin mahallede ayrı bir yeri vardı.</p>
<p>Evin sahibi Hava’nım; bir zamanlar şehrin en gözüpek ve namlı balıkçı reisinin biricik kızıydı. Nice reisler, kaptanlar talip olmuş, ama o her seferinde göçmen mavisi gözlerini devirerek her birine envai çeşit kusurlar yakıştırmıştı.</p>
<p>Ne zaman babasını görmeye balıkçı barınağına inse, ağ tamirindeki yanık tenli, yakışıklı balıkçılar ilmekleri, sohbeti şaşırırdı. Ağlar dolaşıverir diye ağı da ellerinden atamazlardı.</p>
<p>Zavallı, genç balıkçıların hülyalarıyla birlikte ağları, misinaları, oltaları, çaparileri karman çorman olurdu. O hiçbirine bakmaz, lodosun dağıttığı sarı saçlarını toplamaya gerek görmeden şehrin en heybetli balıkçı motorunun küpeştesine atlar, oradan da kamaraya babasının yanına geçerdi.</p>
<p>Babası onun her gelişinde onu ilk defa görürcesine  sarılır, yanına, dümen başına oturturdu. O, babasının yanına oturduğunda bütün bakışlar ağla iğne arasına kilitlenir, yırtık ağlar umutla, aceleyle hızlı hızlı örülürdü. Memet Reis bir eliyle kızıl ve kırçıl bıyıklarını sıvazlarken diğer eliyle kızına sıkıca sarılırdı. Kızı da ona…</p>
<p>“Yıllar, gönüllerden başka neyi törpülememişti ki…”</p>
<p>Hava Hanım oturduğu yerden ceviz konsolun üzerindeki çerçeveden gülümseyen fotoğrafına baktıkça bu söze hak verdi.</p>
<p>Ne zaman romatizma bacaklarını kilitlemiş, ne zaman fotoğraftaki nazenin vücut bu hale gelmişti! Neredeyse birer fil ayağına dönen bacaklarına baktı. Etli kollarına, artık kıvrımlarını saymadığı karnına, vücudunun iki yanına yayılmış göğüslerine baktı, hiç alışamadığı bir yabancının vücuduna bakarcasına.</p>
<p>Derin bir “ah!” çekti. Fikriye’ ye seslenmekten vazgeçti. Sofra bezinin üzerindeki bakır tepsinin içinde çiy kıymayı irice bir şimşir kaşıkla ezdi. Uzattığı bacağının yanındaki yıkanmış bir kâse pirinci kıymanın içine döktü. Fikriye’ nin sabah soyduğu soğanları tepsiye kıymanın üzerine rendelemeye başladı.</p>
<p>Oda kapısı telaşla açıldı. Genç kız sıkıca tuttuğu ayıklanmış ve yıkanmış bir demet naneyle içeri girdi. Belden büzgülü uzun pazen elbise onu olduğundan kilolu gösteriyordu. Merdivenleri nasıl koşarak çıkmışsa yanakları entarisindeki narçiçekleriyle aynı rengi almıştı. Cılız göğsü hızla inip kalkıyordu. Birinin kaymasını hiç engelleyemediği ela gözleri kocaman açılmış, denileni yapmanın sevinciyle bakıyordu. Elbisesinin lastikli kollarını dirseğine kadar sıyırıp hemen tepsinin başına çömeldi.</p>
<p>-Hava’na, naneleri dediğin gibi duvarın dibinden gölgede kalmışlardan değil, güneş görenlerden aldım. Bak, yemyeşiller, hem de mis gibi!</p>
<p>Kadın kızgınlığını yatıştırmaya çalışarak:</p>
<p>-Tamam, bırak tahtanın üzerine ben kıyarım. Sen iri iri kıyıyorsun, sonra midem hazmetmiyor. Şu tülbendimi düzelt dolmayı rahat doldurayım.</p>
<p>Fikriye, kadının dediklerini ihtimamla yerine getirdikten sonra kapının dibinde ayakta beklemeye başladı.</p>
<p>Onun ayakta dikildiğini gören Pamuk, köşedeki minderden kalktı. Bir öne bir arkaya doğru gerindi. Dilinin olanca pembeliği ortaya çıktı. Yumuşacık adımlarla Fikriye’nin yanına gitti. Ufacık bir bulutu andıran başını kızın ayaklarına keyifle sürttü. Pamuğun keyfi Fikriye’ye de sirayet etti. Kedinin yanına çömelen kız cılız parmaklarını kedinin sırtında gezdirdi. Dolma sarmaya dalmış kadını seyre daldı.</p>
<p>Hava’nımın bu hali,  Fikriye’nin anasının köyde ocak başında dolma sarışına dönüverdi.</p>
<p>Fikriye okumayı nerdeyse dördüncü sınıfta sökmüştü. Arkadaşları çoğu zaman onu gösterip gülerdi. “Alık alık, aptal balık! “diye el çırpıp etrafında dönerlerdi. Çoğu zaman anlam veremediği bu tuhaf oyuna o da katılırdı. Ama ne kadar gayret etse de etrafında oluşan halkayı kıramaz, hep bu müstehzi halkanın içinde kalırdı. Sonraları dışarı çıkma çabalarını bıraktı. Onların itip kakıştırmalarına da aldırmadı. Ama hep sessiz bir köşeyi tercih etti.</p>
<p>Babasının, şehirden asker arkadaşı resimci Ayhan arada gelir, anasının yaptığı tereyağı, peynir, köy ekmeğinden alır, babasıyla sohbet ederdi. Avludaki koca incirin altında yine böyle bir sohbet vardı.</p>
<p>Anası ocakta köpürttüğü kahveyi sadece misafirlere kullandıkları fincanlara döktü. İki fincanı bakır tepsiye dizdi. Fikriye arkada anası önde mutfaktan çıkıp merdivenleri indiler. Anası içerde durdu. Tepsiyi kızına pürdikkat teslim etti. Kızının omuzlarından tutup gözlerinin içine bakarak tembih etti:</p>
<p>“Hadi benim kızım, dökmeden götür. Unutma önce misafire…”dedi.</p>
<p>Fikriye bir hevesle tepsiyi aldı, bahçeye yöneldi. Anası ardından bakarken buruk bir “ah” çekti.</p>
<p>Resimci Ayhan, kahveden koca bir yudumu sündürerek çekerken:</p>
<p>“Senin Fikriye’ ye şehirde yağlı bir kapı buldum. Bir tek kadının hizmetini yapacak. Üç katlı ev, yeme içme bol. Aklını kullansın evlatlık bile yaparlar.” dedi. Adam Fikriye’nin orda oluşunu, söylenenleri duymuş  olmasını zerre kadar ka’le almadı.</p>
<p>Fikriye: “Ana, şehirdekilerin kapıları neden yağlı? “diye sordu anasına.</p>
<p>Anası nerden duyduğunu sorunca, duyduklarını anlattı. Kadın hamurlu ellerini dizlerine vurarak için için uğundu. Kızı on iki’sine daha yeni basmıştı. Tarlayla uğraşmak, hayvanlara bakmak derken daha kızıyla doğru düzgün oturamamışlardı bile.</p>
<p>Zaten bir yanı yıkıktı. Hiç konduramıyordu ama artık iyice anlamıştı, kızının biraz eksikliği vardı. Sadece onun için düşünülmüş ona yakışan bir eksiklikti bu. Başkalarının dediklerini anlamakta biraz zorlanırdı. Halbuki kendisi bir kaş gözle kızına her şeyi hemencecik anlatırdı. Kızı da ona…</p>
<p>Geceleri susasa “ana su “diye seslenir, kötü bir rüya görse gözleri yumuk gelir girer koynuna, o saat uyur iç çeke çeke. Şimdi kızını hiç bilmediği bir eve besleme verecekti babası.</p>
<p>Sonra traktörle yola çıkışları, anasının, traktörün arkasından su dökmesi geldi gözünün önüne. Köyden ilk çıkışıydı ama hiçbir şeyi yadırgamamıştı. Allahın dağı, taşı her yerde aynıydı işte!</p>
<p>Ta ki aştıkları bir tepenin ardından aniden yola atlayan koskoca  mavi bir göze rastlayana kadar. Nasıl da arzulamıştı, babasından çekinmese, o maviliğe elini daldırıp karıştırmayı…Hele içinde gezen kayıkları görünce nutku tutulmuştu.</p>
<p>Bir iki kişiye sorduktan sonra üç katlı, aşı boyalı evi buldular. Babası evin önünde beklerken nasıl da sıkılmıştı, anasının verdiği mendille alnının, gözlerinin terini silmişti. Kapının köşesindeki delikten sarkan ipi ilk Fikriye göstermişti babasına. İpi çekmek istemiş, boyu yetişmemişti de babası kaldırmış öyle çekmişti. İpin ardından gelen çıngırak sesini duyduğundan beri ne çok sene geçmiş ama bu ses her dem taze kalmıştı zihninde. Çokça bunaldığı vakitlerde bu sesin huzuruna sığınırdı. Çünkü her çıngırak sesinde kendini babasının kucağında hissederdi.</p>
<p>“Ne o deli kız daldın gittin yine! Görmüyor musun? Pamuk, acıktım, diyor. Bu dolma neyle pişecek maltızı mı, gazocağını mı yakacaksın? Ne yapacaksan yap, dikilme süpürge gibi!”diye hışımla seslendi Hava’nım.</p>
<p>Evin girişinde, taşlığın bahçeye açılan kapısının hemen yanına gaz ocağını koydu. İyi olmuştu, koku buradan bahçeye giderdi. Yoksa maazallah Hava’nımın en kızdığı şeylerden biri de evi yemek kokularının sarmasıydı.</p>
<p>Sarı, pirinç ocağı eline aldı, salladı. Tamam, haznesi gaz doluydu. Raftan ispirto şişesini ve kibriti aldı. Gazocağının üstünde sacayağının hemen ortasındaki yuvarlak boşluğa bir miktar ispirto döktü. İspirto uçmadan kibriti çaktı. Aniden tutuşan ispirto her zamanki gibi onu korkuttu.</p>
<p>“Hâlbuki köyde ocak yakması ne kolaydı. Alevler öyle insanın üstüne üstüne atlamaz, daha bir ağırbaşlı yanardı. Ocakta, sacayağının ortasına iki üç kurumuş kozalak koyarsın varsa biraz közü eşeler, ateşi alıştırırsın. Önce minik alevler sıçrar şımarıkça. Sonra büyür renk değiştirirler. Karar veremezler hangi renge ve surete bürüneceklerine. Derinden derine çıtırdarlar. Birini çağırır, birine seslenir gibi. Arkadaki çam kütüklerine kavuştuklarında artık keyiflerine diyecek yoktur. Alevler ocağın dokunmadık yerini bırakmazlar. Ne zaman ki sacayağının üzerine kara dipli tencere oturur. O zaman sakinleşirlerdi.”</p>
<p>Zihninde bunları seyrederken çömeldi. İspirto ocağının şişman karnından uzanan pompanın ucunu çekip hiç aralık vermeden pompalamaya başladı. Çekti itti, çekti itti. Nihayet gazocağının üstünde minik mavi alevler çimlenmeye başladı ve beraberinde nefes darlığı çeken birinin dinmeyen hırıltısı. Ateş boş geçmesin diye çivit mavisi çinko çaydanlığı alevlerin üstüne koydu. Sonra bakır kâseye biraz süt akıtıp merdivenin dibine koyar koymaz Pamuk naif adımlarla geldi, kâseye eğildi. Fikriye alçak, hasır tabureye oturup onu seyre koyuldu.</p>
<p>Allah’ı var, Hava’nım yemeyi sevdiği kadar yedirmeyi de severdi. Kapıya gelene, hatta kapıdan geçene bir tas bir şey yedirmese rahat etmezdi. Hani “O kalkamıyor yürüyemiyordu.”diyeceksiniz. Ama fikriye yok mu onun eli ayağı her şeyi oydu.</p>
<p>Hava’nım daha ilk günden kasap Osmanın, balıkçı Hristo’nun dükkanlarını Fikriye’ye tarifle öğretti. Kadınlar pazarında en taze yumurta, süt, yoğurt kimde bulunur. Fırından taze ekmek saat kaçta çıkar. Fırın; pideyi, göveci kaçta alır. Bunlar Fikriye’nin hafızasındaki en değerli bilgilerdi.</p>
<p>Mahalledeki arkadaşları da Hava’nımı hiç yalnız bırakmazlardı. Sağolsunlar bir gece gelmeseler ertesi gece muhakkak…</p>
<p>Fikriye evde olmadığı zamanlarda kapıyı Hava’anım açardı. Yine diyeceksiniz ki “Hani o yürüyemezdi, kapıyı nasıl açıyor?”</p>
<p>Bu evlerde her şey, ev sahibinin vaziyetine göre tanzim edilmişti. Yani eve sadece tahtalar, kalaslar, cam, çerçeve yığını diye bakamazdınız. Onların da ağzı dili vardı anlayanlar için. Fırtınalı havalarda ev içindekileri sahiplenir, şefkatle sarardı. Çatmalarının, aralıklarından rüzgar geçmesin diye kendini sıkar, hatta derinden gelen gıcırtılarla bu işte ne denli zorlandığını duyardınız. Evin içinde bir fevkaladelik varsa bunu dumanının salınışından anlardınız. Üzüntülü zamanlarda duman daha bir titrek yükselirdi.</p>
<p>Ya da bu evi yaptıran Hava’nımın dedesinin dedesi bilmişti:” Gün gelecek benim torunumun torunu kapıya inemez duruma düşecek.” diye. İşte bu yüzden olmalı Hava’nımın oturduğu minderin altında duvara yakın bir delikten ipin ucu uzanırdı. İpin delikten aşağı düşüp gitmemesi için ucuna küçük bir tahta parçası bağlıydı. İpin diğer ucu alt kata iner taşlığı geçtikten sonra sokak kapısına varır ve kapının koluna bağlanırdı. Hava’nım yukarıdan ipi çektiğinde kapı, geleni eve buyur ederdi.</p>
<p>Kışın, evin işi daha bir ağırdı Fikriye için. Sabah erkenden kalkar, odadaki ördek sobanın içini sessizce temizler. Arkaya kalınca bir odun öne çalı çırpı koyar, küçük bir çırayı kibritle tutuşturur, çalıların arasına yerleştirir ve odunların tutuşmasını beklerdi. Bütün bunları nerdeyse Pamuk’un adımlarının sessizliğiyle yapardı ki Hava’nım vakitsiz uyanıp da bütün gün sinirli olmasın. Bu hazırlıklar yapılırken Pamuk, konsolun hemen yanındaki pirinç topuzlu karyolada uyuyan hanımının ayakucunda bıyıklarını titreterek uyurdu.</p>
<p>Fikriye, bakır güğümü doldurdu. Sobanın üstteki kapağını sessizce kaldırdı, gülümseyen alevlerin üstüne güğümü oturttu sonrada kahvaltı için sucukları doğramaya sofadaki mutfağa gitti. Hava’nım sucuksuz, pastırmasız kahvaltıya kahvaltı demezdi çünkü.</p>
<p>“Yarın akşama Hacı Fatma Hanım, Şekerci Niyazi’nin Hanım’ı Sadiye Hanımla, balıkçı Ali’nin karısı Asiye Hanım gelecekler. Sen önce taşlığı yıka. Kapı önlerini süpür. Merdivenleri ov. İşlerin bitince gel de ikram edeceklerimizi düşünelim. Yani ben düşüneyim. Hadi durma sen.”</p>
<p>Talimatı alan Fikriye önce çalı süpürgesini bahçeden çıkardı. Bahçe suladığı stille kendi kapısının önünü ve bitişikteki yatalak Emine Hanım’ın kapısının önünü iyice suladı. Yarım yamalak bildiği türkü ile döne döne süpürdü sokağı. Bu işi çok seviyordu. Burası köyüne benzeyen mekanlardandı. Köydeki evinin avlusu sayıyordu burayı. Çoğu zaman komşu kadınların çocuklarına seslenmesini anasının sesi sanır. Mutluluğun perdesini bir yol daha aralardı.</p>
<p>Kovada köpürttüğü arap sabunuyla tahta fırçasını alıp ikinci katın merdiven başına geldi. Üçüncü kat zaten uzaktan misafirler gelince açılırdı. Oranın merdivenlerinin ovulması gerekmezdi. Tıkırtıları duyan Hav’anım ağzına attığı kuru üzüm ve leblebiyi yuttuktan sonra odasından seslendi:</p>
<p>-Bana bak dip doruk temizle, trabzanları, merdiven korkuluklarının aralarını iyi sil, unutma!</p>
<p>-…</p>
<p>- Şöyle gıcır gıcır olsun.</p>
<p>-…</p>
<p>-Kız, duymuyor musun tembihlerimi!</p>
<p>-Tamam Hava’na, sen meraklanma.</p>
<p>Fikriye, yüzüne düşmüş kumral saçlarını tülbentinin içine topladı ve uçlarını tepesinde sıkıca düğümledi. Bu seferde iki örgüsü birer yandan düştü. Örgüleri ne kadar keçelenmişti. Ancak yıkanmadan yıkanmaya saçını tarayabiliyordu. Zaten ne kadar istese de anasının ördüğü gibi öremiyordu.</p>
<p>Akşam namazından sonra çıngırak seslendi. Hava’nım minderinin yanından ipi çekti. Kapı nezaketle geri yaslandı, misafirleri buyur etti. Çıngırak kısa aralıklarla dört defa daha çıngıradı, kapının ipi dört defa çekildi. Çıngırağın her seslenmesinde Fikriye, merdivenleri paldır küldür indi, her seferinde bu eve sanki ilk defa misafir geliyormuşçasına coşarak karşıladı gelenleri.</p>
<p>Fikriye minderleri kabarttı, köşe yastıklarını düzeltti. Hava’nımın kaynanasının yadigarı koca sarı mangalda köz hazırladı. Kahve tepsisine kolalanmış dantel örtüyü serdi. Fincanları dizdi, tepsiyi Hava Hanım’ın yanına sürdü. Kapının yanında başını kollarının arasına almış uyuyan kedinin yanına çöktü. Yorulduğunu hissetti.</p>
<p>Hava Hanım, Bakır cezveye beş fincan su döktü, beş çay kaşığı şeker ve kahve koydu. Cezveyi kor ateşin üzerine sürdü. Gözleri cezvede kulakları anlatılanlarda…</p>
<p>Kadınlar geldiklerinden beri mahallede ortaya atmadıkları komşu bırakmadı. Mahallenin  pasaklısı Kara Hacerin, kolundaki bilezikleri bilerek şıngırdattığını, hasetten dişlerini sıkarak anlattılar. Sidikli Şaziment’in kocasının her gece içip içip geldiğini, karısının onu içeri almayınca zavallı adamın kapının önünde sokak köpekleriyle uyuduğunu taklit ederken  gözlerinden yaş gelene kadar güldüler. Sonra mahalleye yeni taşınan Fitnat’ın kendini bir şey sandığını iki günde bir saten yorganları, koca koca halıları havalandırmasının gösterişten başka bir şey olmadığını sündüre sündüre anlattılar.</p>
<p>Aslında anlatılan her şeyi orada bulunanlar zaten görmüş ve duymuştu. Fakat tuhaf bir hazla ilk defa duyuyormuşçasına şaşarak, kızarak, alayla, fesatlanarak, hasetlenerek anlattılar anlattılar. Odayı dedikodu ve gıybetin mi yoksa mangalın ateşi mi ısıtmıştı; kimse anlayamadı.</p>
<p>Anlatanların yanakları kızardı, ter boğum boğum gerdanlarına doğru inmeye başladı. Tülbentlerinin uçlarını açıp serinlemek için iki yana yellediler. Hava Hanım evden çıkmadığından anlatılanlara pek katılamadı.</p>
<p>Konuşmalara başından beri katılmayan Hacı Fatma Hanım’ın ısrarlı öksürüğü ile sesler kesildi.</p>
<p>Hacı Fatma Hanım genç yaşta dul kalmış, kocasından kalan maaşla iki kızını okutmuştu. Babası, Cumhuriyetin ilk meclisinde vekildi. Dedesinden feyz almış onun yanında hafız olmuştu. Mahallede doğumda, ölümde mevlitler ona okutturulur, büyük küçük, herkes onun sözünü dinlerdi. Zaten Hacı Fatma Hanımın hali tavrıyla mahallenin terazisiydi. Bulunduğu mekanlarda dedikodu gemi azıya aldı mı o, bilindik öksürüğüyle dedikoduyu keser, olmazsa kalkar oradan giderdi.</p>
<p>Onun sesinin güzelliğini takdir etmeyen yoktu. Bir Kuran okur, bir ilahi söyler dinleyeni mest ederdi. Okuduğu ilahilere en çok kendini kaptıranlardan biri de mahallelinin Meryem diye çağırdığı Mari Hanımdı. Mari Hanım çağrıldığı mevlitlerde, diğerlerinin ilk yarım saatten sonra ağızları yırtılırcasına esnemeye, uyuklamaya başlamasına rağmen kendini mevlitin akışına öylesine kaptırırdı ki anlamadığı onca söze rağmen huşu içinde dinler, “ölüm” bölümünde ise Hz İsa’yı  hatırlar, için için ağlardı.</p>
<p>Bazı geceler ayyaş Reşo meyhane dönüşü soluklanmak için sırtını dayadığı duvarın Hacı Fatma Hanım’ın duvarı olduğunu unutur, derinden gelen “Yemen illerinde Veysel Karani” sesiyle irkilerek doğrulurdu. Elindeki şarap şişesini hırsla, pişmanlıkla fırlatır atar: “Hani bir daha içmeyecektin!” diye yanaklarını şamarlar, kendine küfürler yağdırarak evinin yolunu tutardı.</p>
<p>Hacı Fatma Hanım birkaç yudum suyla boğazını ıslattı, oturduğu yerde huzura çıkacak birinin edasıyla toparlandı. Gözlerini yumdu. İlahiye girdi.</p>
<p>Altın tasta incim var.</p>
<p>Sol böğrümde sancım var.</p>
<p>Kadınlar hemen toparlandı, eteklerini, başörtülerini çekiştirdi, yüzlerine ulvi bir görüntü yapıştırmaya yeltendiler. Bazıları biraz önce anlatılanların etkisinden sıyrılamadıklarından ilahiye de intibak etmekte zorlandı.</p>
<p>Fikriye, ilahilerin içinde en çok ”Yemen illerinde Veysel Karani”yi hazzederdi. Sıra ona gelince sözleri kaçırmamak için bütün dikkatini Hacı Fatma Hanım’a yöneltti, sağ gözü dikkatiyle birlikte iyice sola gitti. Hafifçe kaykıldığı bu haliyle anasının diktiği, bir kenara atılıvermiş çaput bebeklerden daha bebeksiydi.</p>
<p>Elinde asası hurma dalından</p>
<p>Eyninde hırkası deve tüyünden</p>
<p>Asla hata gelmez onun dilinden</p>
<p>Yemen illerinde Veysel Karâni</p>
<p>İlahiler sıralandı, kahveler kabardı. Hava’nım Fikriye’ye bir bakış fırlattı ama baktı ki Fikriye’nin  daldığı alemden çıkacağı yok. Misafirlere fark ettirmeden sert bir “Hışt”çekti. Fikriye fırladı, kahveleri misafirlere ikram etti. Hüpürtüler ilahilere karıştı.</p>
<p>Misafirler uğurlandı. Hava Hanım’ın tuvalet ihtiyacı lazımlıkla giderildi. Hava Hanım yatağına yatırıldı. Fikriye yan odaya geçti, odanın köşesinde dürülü yatağını serdi. Sonunda kendiyle hasbıhal vakti gelmişti.</p>
<p>Bir dostun omzuna yaslanır gibi yatağa uzandı. Köyden gelirken anasının verdiği yün yorganı burnuna kadar çekti. Kendi büyüttüğü Hasibe’nin yünlerinden, anasının sırıdığı, kırk yama  işte o yorgan. Yorganın yamalarını camdan vuran ay ışığının altında gözleriyle okşadı.</p>
<p>Herkes buradaydı. Yalnızlık ne mümkün!</p>
<p>Ayaklarıyla yorganı gerdirdi, şimdi daha net görünüyorlardı.</p>
<p>Babaannesinin şalvarı, pembeli, yeşilli, cıvıl cıvıl… Onun hiçbir zaman karalı şalvar giydiğini hatırlamıyordu zaten.</p>
<p>”Oğul, vücut kocar amma gönül kocamaz.” derdi.</p>
<p>Anasının entarisi o da dallı güllüydü. Babasının gömleği, abisinin pantolonu hepsi peşpeşe dizilmiş, sessizce bakıyorlardı. Fikriye yorgunluktan sızıp kalmazsa her gece bu seyr-i sefere çıkar, her biri ancak avuç içi kadar kumaş parçalarıyla gönül sohbetlerine dalar, uykunun koynuna süzülürdü.</p>
<p>Bu gece de aynısı oldu…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/iffetoral/fikriye/2011/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

