<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebistan.com - Edebiyat &#187; Edebistan Söyleşileri</title>
	<atom:link href="http://www.edebistan.com/index.php/kategori/soylesi/edebistan-soylesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebistan.com</link>
	<description>Öykü, Şiir, Deneme, Eleştiri, Polemik, Söyleşi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Feb 2012 22:09:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.4</generator>
		<item>
		<title>ADALET AĞAOĞLU İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/adalet-agaoglu-ile-soylesi/2011/09/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/adalet-agaoglu-ile-soylesi/2011/09/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Sep 2011 13:24:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HAYRİYE ÜNAL</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebistan Söyleşileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11709</guid>
		<description><![CDATA[ADA­LET AĞA­OĞ­LU’YLA RO­MAN­LA­RI, ÖY­KÜ­LE­Rİ VE Tİ­YAT­RO­LA­RI ÜZE­Rİ­NE: “HİÇ­BİR ŞEY­DEN ÖĞ­REN­ME­DİM YA­ZA­RAK  ÖĞ­REN­Dİ­ĞİM KA­DAR.” — Ya­zar­lı­ğa ti­yat­ro eleş­ti­ri­si ve şi­ir ya­za­rak baş­la­dı­nız. Son­ra oyun yaz­dı­nız. Oyun­la­rı­nız­da top­lu­mun so­run­la­rı­nı, gün­cel ge­liş­me­le­ri ve bi­re­yin dra­mı­nı top­lum­sal bağ­lam­da iş­le­di­niz. Oyun­la­rı­nız ti­yat­ro­lar­da oy­nan­dı. Rad­yo oyun­la­rı­nız­dan ba­zı­la­rı ya­ban­cı rad­yo­lar­da ses­len­di­ril­di. Da­ha son­ra ro­man­lar ve öy­kü­ler yaz­dı­nız. Bir Dü­ğün Ge­ce­si önem­li ödül­ler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ADA­LET AĞA­OĞ­LU’YLA RO­MAN­LA­RI, <span id="more-11709"></span>ÖY­KÜ­LE­Rİ VE Tİ­YAT­RO­LA­RI ÜZE­Rİ­NE: “HİÇ­BİR ŞEY­DEN ÖĞ­REN­ME­DİM YA­ZA­RAK  ÖĞ­REN­Dİ­ĞİM KA­DAR.” </strong></p>
<p><em>— Ya­zar­lı­ğa ti­yat­ro eleş­ti­ri­si ve şi­ir ya­za­rak baş­la­dı­nız. Son­ra oyun yaz­dı­nız. Oyun­la­rı­nız­da top­lu­mun so­run­la­rı­nı, gün­cel ge­liş­me­le­ri ve bi­re­yin dra­mı­nı top­lum­sal bağ­lam­da iş­le­di­niz. Oyun­la­rı­nız ti­yat­ro­lar­da oy­nan­dı. Rad­yo oyun­la­rı­nız­dan ba­zı­la­rı ya­ban­cı rad­yo­lar­da ses­len­di­ril­di. Da­ha son­ra ro­man­lar ve öy­kü­ler yaz­dı­nız. Bir Dü­ğün Ge­ce­si önem­li ödül­ler al­dı. Ça­lış­ma­la­rı­nız üze­ri­ne bir­çok ya­zı ve ki­tap ya­zıl­dı. Bu­gün­den ge­ri­ye bak­tı­ğı­nız­da; “yap­mak is­te­dik­le­ri­mi ya­pa­bil­dim, tat­min ol­dum” di­ye­bi­lir mi­si­niz? </em></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/09/adalet1.jpeg"><img class="alignleft size-full wp-image-11718" title="adalet1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/09/adalet1.jpeg" alt="" width="200" height="200" /></a>— Ya­zar­lık se­rü­ve­ni­mi özet­le­me­niz be­ni ede­bi­yat tür­le­ri ala­nın­da ucu so­nu be­lir­siz ara­yış­la­rı­ma al­dı gö­tür­dü. Ara­dık­la­rı­mı bu­la­bil­dim mi, yap­mak is­te­dik­le­ri­mi ya­pa­bil­dim mi? Bu so­ru­nuz kar­şı­sın­da dü­şü­nüp kal­mak­ta­yım. “Evet, bul­dum” ya da “ha­yır, hiç” di­ye kes­ti­rip at­mak­ta da­ra düş­mek­te­yim. Çün­kü, önün­de so­nun­da her ye­ni adı­mı­mı bir ön­ce­ki­ni ye­ter­li bul­ma­dı­ğım için at­mış bir ya­za­rım. Ti­yat­ro oyun­la­rın­dan ro­ma­na, ro­man­dan hi­kâ­ye­ye ge­çiş­le­rim­de de de­ne­me­ler, değ­ini­ler der­ken yıl­lar son­ra bir sah­ne oyu­nu da­ha ya­zı­şım­da ay­nı yet­mez­lik duy­gum bas­kın ol­muş­tur. Ha­ya­tın so­mut­luk­la akı­şı çer­çe­ve­sin­de da­ha fark­lı kış­kır­tı­lar da var ta­bi­i. Ör­nek­se ruh­sal bu­na­lım, da­ral­ma, kay­gı ya da ânî bir ay­dın­lan­ma­ya uğ­ra­mış­lık ha­li gi­bi&#8230; Özel­lik­le, bir tra­fik sal­dı­sı­na uğ­ra­mam ne­de­niy­le ta­nış­mak zo­run­da kal­dı­ğım ça­re­siz­lik, bu­nun ya­nı­sı­ra mah­cu­bi­yet hal­le­riy­le ya­tıp kalk­ma­ya baş­la­mam gi­bi.</p>
<p>As­lo­lan bü­tün bun­la­rın na­sıl kur­gu­lan­ma­sı ge­rek­ti­ği­nin pe­şi­ni ko­va­la­mak. Bu ara­yış­la­rım hâ­lâ da­ha sür­mek­te. Onun için: “Evet ta­mam, yap­mak is­te­dik­le­ri­mi yap­tım bit­ti,” de­mem epey güç. An­cak şöy­le bir doy­gun­lu­ğum ol­du­ğu­nu his­se­de­bi­li­yo­rum: “Be­nim ya­zar­lı­ğa baş­la­dı­ğım sı­ra­lar­da, şi­ir­le­rim ara­da bir şur­da bur­da çı­kar­ken ol­du­ğu gi­bi oyun­la­rım oy­na­nır­ken, ro­man­la­rım, hikâye­le­rim ya­yın­la­nır­ken de hem ya­zı­lı hem gör­sel plan­da ge­niş bir ta­nı­tım ağı söz­ko­nu­su de­ğil­di. Bir iki ‘kül­yut­maz’ ede­bi­yat eleş­tir­me­ni var­dı ama on­lar da ka­le­mi el­le­ri­ne; ‘ben sev­dim, her­kes sev­sin, bu eser yay­gın­laş­sın, sa­tı­şı art­sın, ya­za­rı da da­ha iyi­ye doğ­ru ce­sa­ret bul­sun,’ di­ye de­ğil, san­ki he­men he­men ya­zar­da bir ku­sur ‘ya­ka­la­mak’ için alır­lar; ara­ya ta­ra­ya bu­lur­lar­dı da&#8230; Fa­kaa­at, bu­na kar­şı­lık ‘okur’ de­ni­le­bi­le­cek, oku­duk­la­rı üs­tü­ne tar­tış­ma­ya açık bir okur ‘ka­bi­le­si’ de var­dı. Ar­tık bu ka­bi­le üye­le­ri­nin ku­lak­tan ku­la­ğa fı­sıl­da­nış­la­rı­nın et­ki­si­ne gö­re ya var­dı­nız, ya yok­tu­nuz. İş­te ben, bel­ki de ye­ri ve za­ma­nı­na uy­gun düş­tü­ğün­den bu oku­run be­nim­se­di­ği, hat­tâ gi­de­rek sa­hip­len­di­ği ya­zar­lar­dan bi­ri­yim san­ki.”</p>
<p>Za­ma­nın akı­şıy­la okur sa­yı­sı, ka­li­te­si, tu­tu­mu de­ğiş­miş ol­sa da, ni­ha­ye­tin­de ben onun­la hep ele­le yü­rü­müş, de­ği­şip dö­nüş­mü­şüm duy­gu­su için­de­yim. Kı­sa­ca­sı ga­li­ba ken­di oku­ru­mun ya­za­rı­yım. Bu­nun böy­le al­tı­nı çi­zi­yo­rum, çün­kü her­hal­de bi­li­yor­su­nuz, il­kin­den so­nu­na ka­dar bü­tün eser­le­ri­min iç­le­rin­den parça­l­ar eş­li­ğin­de ele alın­dı­ğı Seç­me­ler ki­ta­bı­mın ye­ni ba­sı­mı İş Kül­tür Ya­yın­la­rı ta­ra­fın­dan Oku­ru­nun Ya­za­rı di­ye ya­pıl­mış­tır. Bir ba­kı­ma ay­nı okur ede­bi­yat in­ce­le­me­le­ri­ni, eleş­ti­rmen­le­ri­ni de ken­di­ne kat­tı­ğı­na gö­re, ona olan bor­cu­mu çe­şit­li en­gel­le­me­le­re rağ­men sab­rım ve ener­jim ora­nın­da öde­miş bu­lun­du­ğu­mu dü­şü­nü­yo­rum. Bu an­lam­da içim ol­duk­ça ra­hat.</p>
<p><em>— “Kı­rıl­ma ânı” de­di­ği­niz bi­linç­li­lik du­rum­la­rı­nı önem­si­yor­su­nuz. Bü­tün ro­man­la­rı­nız­da böy­le top­lum­sal kı­rıl­ma an­la­rı­na yö­ne­lik bir za­man çer­çe­ve­si kur­du­nuz. Kı­rıl­ma an­la­rı bi­rey­ler üze­rin­de de kök­ten­ci de­ği­şik­lik­le­re yol açı­yor. Ro­man­lar­da­ki bi­rey­le­rin özel­lik­le bu de­ği­şik­lik­le­ri üze­rin­de iz­le­me­mi­zi sağ­la­yan gös­ter­ge­ler ol­du­ğu söy­le­ne­bi­lir mi? Eğer böy­ley­se bi­rey­le­re nis­be­ten edil­gen bir kim­lik de yük­len­miş ol­maz mı? </em></p>
<p>— ‘Kı­rıl­ma ânı’nı ‘Ay­dın­lan­ma ânı’ ile eş­de­ğer­de tut­mu­şum­dur. So­ru­nuz da za­ten bu­nu böy­le içer­mek­te. Ha­ni bir şey için eli­mi­zi al­nı­mı­za vu­ra­rak: “Hay Al­lah ya­hu!.” de­di­ği­miz bi­lin­ce çık­ma ânı&#8230; ‘Kı­rıl­ma’ ise yük­se­lip ge­len bir dal­ga­nın te­pe nok­ta­sın­dan kı­rı­la­rak par­ça par­ça da­ğıl­ma­sı ânı ol­du­ğu ka­dar, in­sa­nın ânî bir düş­kı­rık­lı­ğı­na uğ­ra­ya­rak yı­kı­ma uğ­ra­ma ha­li&#8230;</p>
<p>Söy­le­mek faz­la ama, top­lum­la­rı bi­rey­ler yap­tı­ğı gi­bi bi­rey­le­ri de ta­rih­sel, si­ya­sal ve eko­no­mik ko­şul­la­rıy­la top­lum­lar ya­par. Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti Dev­le­ti’nin ana slo­gan­la­rın­dan bi­ri de: “Ta­ri­hi ya­pan el se­ni de ya­par” gi­bi bir şey­di. Ben bu slo­ga­nı Öl­me­ye Yat­mak ro­ma­nım­da bir hay­li de­for­me ede­rek açık­ca­sı ter­sin­den ba­ka­rak kul­lan­dım. ‘Kı­rıl­ma ân­la­rı’ ay­nı za­man­da da bi­lin­ci ha­re­kete ge­çir­me ân­la­rı­dır. Ro­man­la­rı­mın ki­şi­le­rin­de böy­le sar­sı­lış­la­rı, sar­sı­la­rak uya­nış­la­rı âni­den olup bit­miş sa­nı­lan ay­rın­tı­lar­la ver­di­ği­mi sa­nı­yo­rum. Kı­rıl­ma­lar, düş kı­rık­lı­ğı­na uğ­ra­ma­lar ka­rar­ma­ya, umut­suz­lu­ğa mı yo­la­çar? Ha­yır, tam ter­si­ne! Ya­ban­cı ya­zar­lar­dan Rol­lo May’ın de­di­ği gi­bi: “İn­sa­noğ­lu­nun en ha­yır­lı lâ­ne­ti kı­rıl­ma, da­ral­ma, ça­re­siz­lik duy­gu­su­dur. Üs­tü­nü­ze dar ge­len göm­le­ği yırt­mak, düğ­me­le­ri­ni ko­pa­rıp ko­pa­rıp at­mak is­te­mez mi­si­niz? İş­te tam böy­le bir şey. Kı­rıl­ma ve da­ral­ma­nın te­mel kış­kır­tı­sı ne ola­bi­lir? Öz­gür­lük ara­yı­şı! Ba­ğım­sız­laş­mak, tam ken­di­si ol­mak öz­le­mi, hır­sı&#8230; Kur­tul­ma­ya, ha­re­ket­len­me­ye ne ka­dar esas­lı bir çağ­rı­dır bu. Öy­le de­ğil mi?</p>
<p>Ame­ri­ka­lı psi­ki­yatr ve fel­se­fe­ci ya­zar Rol­lo May’ın Ya­rat­ma Ce­sa­re­ti ki­ta­bı­nı okur­ken ba­kın iş­te şu sa­tır­la­rı­nın da al­tı­nı çiz­mi­şim: “Sa­nat­çı için ‘baş­kal­dı­ran’ sö­zü­nü kul­lan­dı­ğım­da ‘ih­ti­lal­ci­lik’ ya da de­ka­nın, rek­tö­rün bü­ro­su­nu ele ge­çir­mek gi­bi şey­ler­den bah­set­mi­yo­rum. Bu bam­baş­ka bir me­se­le. Sa­nat­çı­lar (ya­zar­lar) ge­nel­lik­le ken­di iç im­ge­le­ri ve hül­ya­la­rı­na dal­mış yu­mu­şak huy­lu in­san­lar­dır. Ama tam da iş­te bu on­la­rı bas­kı­cı bir top­lum için kor­ku­lu kı­lar. (Kay­gı­ya so­kar.) Çün­kü sa­nat­çı­lar (ya­zar­lar) in­sa­noğ­lu­nun ka­fa­ tut­ma gü­cü­nün ta­şı­yı­cı­la­rı­dır. Ken­di­le­ri­ni ‘Tan­rı­nın Ya­ra­dı­lış’ sı­ra­sın­da­ki ka­os­tan bi­çi­mi, (kar­ga­şa­dan dü­ze­ni) ya­rat­ma­sı gi­bi kao­sun içi­ne ona bi­çim ver­mek için gö­mül­me­yi se­ver­ler. Gün­de­lik, duy­gu­suz, alı­şı­la­gel­dik olan­dan hiç­bir za­man haz­zet­me­ye­rek de­vam­lı ye­ni dün­ya­la­ra doğ­ru ile­ri atı­lır­lar. Böy­le­ce ‘so­yun ya­ra­tıl­ma­mış vic­da­nı­nın’ ya­ra­tı­cı­la­rı olur­lar.”</p>
<p>R. May’ın “in­sa­nın en ha­yır­lı lâ­ne­ti da­ral­ma­dır,” de­di­ği şe­yi açık­la­ma­sı iş­te böy­le: Ka­os’un için­den in­sa­nın in­san gi­bi ya­şa­ma hak­kı­nı çı­kar­mak. Bir yer­de de: “Ge­çiş ve de­ği­şim dö­nem­le­ri psi­ko­lo­ji­si­nin bü­tün olum­suz­luk­la­rı da­ha iyi, da­ha gü­zel bir ge­le­ce­ğin gös­ter­ge­le­ri­dir” de­mek­te. Ben de bu­na kar­şı: “Çok iyi, ama teş­hi­se dik­kat!” uya­rı­sı yap­ma­dan ge­çe­mi­ye­ce­ğim.</p>
<p><em>— Baş­ka ro­man­lar­dan par­ça par­ça top­la­ya­bi­le­ce­ği­miz, ya­ni bir et­ki­si­ni ve­ya izi­ni gör­dü­ğü­müz, ya­kın ta­ri­hi de kap­sa­yan gü­nün ger­çek­li­ği ro­man­la­rı­nız­da özel­lik­le “Dar Za­man­lar” üç­le­me­sin­de so­mut bir ze­min ola­rak be­li­ri­yor. İn­san, ya­şa­ma­dı­ğı bir za­ma­nın psi­ko­lo­ji­si­ni bu ro­man ara­cı­lı­ğıy­la ya­şa­mış gi­bi iç­sel­leş­ti­re­bi­lir. Bir ro­ma­nın top­lum­sal ve si­ya­si ko­şul­lar­la âde­ta za­man­la ba­ğım­lı di­ye­bi­le­ce­ği­miz şe­kil­de bi­çim­len­me­si et­ki­le­yi­ci ol­mak­la bir­lik­te, za­man iler­le­dik­çe ro­ma­nın ba­zı yön­ler­den es­ki­me­si­ne yol aça­bi­lir mi? Okur ya­kın ta­rih bil­gi­sin­den uzak­laş­tık­ça ro­man­da­ki ba­zı ale­go­ri­le­ri an­lam­lan­dır­mak­ta zor­la­na­bi­lir mi? Si­zin ifa­de­niz­le “ta­rih­le oy­na­mak” bir ede­bi­yat­çı için “ateş­le oy­na­mak”a dö­nü­şe­bi­lir mi? </em></p>
<p>— Za­man aşı­mı ya da anak­ro­nizm bağ­la­mın­da­ki en­di­şe­le­ri­niz­de bir hak­lı­lık pa­yı var. An­cak, –hay­li gü­le­sim gel­mek­te ama– özel­lik­le için­de bu­lun­du­ğu­muz bu za­man par­ça­sın­da şu­na da dik­kat ede­lim: Ha­liy­le tav­rıy­la gü­nü­müz­de ner­dey­se her şe­yi işgal et­miş bu­lu­nan post­mo­dern eti­ket­li ede­bi­yat, ro­man ‘her za­man her şey ola­bi­lir, ta­rih de, top­lum­sal ya­pı­lar da de­ği­şe­bi­lir; de­ğer­ler sis­te­mi gö­re­ce­li­dir, ya­pı­lan ya­pıl­mış, ya­zı­lan ya­zıl­mış­tır, an­la­tıl­acak olan çok­tan an­la­tıl­mış­tır; ya­ni ar­tık za­man za­man­sız­dır; yer­kü­re­nin dı­şın­da­dır’ vbg. ken­di­ne has ‘il­ke­ler­le’ ya­zıl­mak­ta, ha­ni san­ki bun­lar yep­ye­ni bir ya­ra­tıy­mış gi­bi su­nul­mak is­ten­mek­tey­se de onu bu­ra­ya ge­ti­re­nin dün­ler­de, uzak­lar­da kal­mış, ‘unu­tul­ma­ya mah­kûm’ sa­yı­lan bi­ri­ki­min ‘öz­gür­ce’ kul­la­nıl­ma­sın­dan iba­ret bu­lun­du­ğu­dur. De­ğil mi? Ay­dın­lan­ma dö­ne­mi­nin baş­la­rın­da, he­men he­men ay­nı ‘ta­ri­hi’ za­man­lar­da, Or­ta­çağ’dan Rö­ne­sans’a ge­çi­şin, öy­le­ki bir gün­den er­te­si gü­ne ol­ma­yan bir ge­çi­şin sı­nır­la­rın­da or­ta­ya çık­mış Ra­be­la­is ile Mon­ta­ig­ne’in, yet­me­di, Cer­van­tes’le Sha­kes­pea­re’in ağ­lar­ken gü­len, gü­ler­ken ağ­la­yan in­san­la­rı­nın ru­hun­dan esin­le­ne­me­miş bi­rin­den bu­gü­nün sa­hi­ci an­la­mın­da­ki post­mo­der­ni de çık­maz. Çün­kü ne ol­sa, ha­zı­rı­na kon­mak da bu­run de­lik­le­ri­nin şöy­le şöy­le oy­na­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir. Olup bit­mi­şin ko­ku­su­nu al­ma­yı&#8230; ‘Ta­rih olup bit­miş bir şey­dir’ di­ye bak­ma­mak la­zım.</p>
<p>Bu­gün ben, hat­tâ ye­ni­den bes­len­mek için dö­nüp dö­nüp Tols­toy’un Sa­vaş ve Ba­rış’ını, Stend­hal’in Kır­mı­zı ve Si­yah’ını, na­sıl de­sem me­se­lâ Gün­ter Grass’ın Te­ne­ke Tram­pet’ini Or­le­ans Dü­kü’nün özel sek­re­te­ri su­bay­dan ya­zar Cho­der­los de Lac­los’un Teh­li­ke­li Alâ­ka­lar’ını oku­yor, oku­mak is­ti­yor­sam bu her­hal­de ya­şa­dık­la­rı dö­ne­mi, gü­nü­bir­lik olup bi­ten­le­ri es­te­tik bo­yut­lar­la ru­hu­ma ve bey­ni­me nak­şet­tik­le­ri için olu­yor. Ale­go­ri­le­ri bu­gün­kü göz­lü­ğüm­le uf­ku da­ha ge­niş bi­çim­de an­lam­lan­dı­ra­bi­li­yo­rum. İçin­de ya­şa­dı­ğım za­ma­nın zih­ni­ye­ti­ni da­ha de­rin­li­ği­ne kav­ra­ya­bi­li­yo­rum. Hat­tâ “Aa­a, Stend­hal bi­zim çı­kar­cı-dö­nek Şe­fik be­yi ta­nı­mış mıy­dı ki Ju­li­en So­rel’i böy­le ya­za­bil­di!” gi­bi bir şey­ler de­di­ğim de olu­yor. Hat­tâ du­rup du­rur­ken Ta­rık Buğ­ra’nın ro­man­la­rın­dan ‘Fi­ra­vun İman’ın­da­ki ru­hu­nu şey­ta­na sat­mış Yu­suf ‘bey’ ak­lı­ma dü­şü­ver­mek­te&#8230;</p>
<p>Yok ca­nım, za­ma­nın iler­le­me­si gün­ce­li an­la­tan eser­le­rin mut­la­ka es­ki­me­si­ne, yo­ko­lup git­me­si­ne yo­laç­maz. Taş de­ğer­liy­se de­ğer­li­dir. Za­man iler­le­dik­çe de­ğe­ri de ar­tar. ‘Ta­rih­le oy­na­ma­yı’ gö­ze al­mak ge­re­kir; ‘Ateş­le oy­na­ma’ teh­li­ke­si­ni içer­se de ge­le­ce­ği ha­yal et­mek­te çok işe ya­ra­ya­bi­lir&#8230;</p>
<p><em>— Si­ya­sal tu­tum ile ya­şam­sal/sa­nat­sal ger­çek­ler ara­sın­da bir çe­li­şik du­rum ya­şa­dı­ğı­nız ol­du mu? Dö­ne­mi­ni­zin ka­dın ya­zar­la­rın­da gö­rü­len te­mel çe­liş­ki (dev­rim­ci tu­tum ve bur­ju­va du­yar­lı­ğı&#8230; çe­liş­ki­le­ri) si­zin öy­kü­nü­ze de yan­sı­dı mı? Bu ya­zar­lar si­ya­si an­la­yış/tu­tum adı­na yok­sul­la­rın ya­nın­da yer al­mak is­te­se­ler de bi­rey­sel se­çim­le­ri bur­ju­va du­yar­lı­ğı­dır&#8230; </em></p>
<p>— Ha­yat­la sa­nat ara­sın­da­ki asıl bü­yük çe­liş­ki­yi üni­ver­si­te­yi bi­tir­dik­ten son­ra ça­lış­ma­ya baş­la­dı­ğım An­ka­ra Rad­yo­su’nda ve bu­nun sü­re­ği ola­rak TRT’de ge­çir­di­ğim yıl­lar­da ya­şa­dım. Hem ka­dı­nın ikin­ci sı­nıf­lık­tan kur­tu­lu­şu­nun her şey­den ön­ce eko­no­mik ba­ğım­sız­lı­ğa ka­vuş­ma­sıy­la müm­kün ola­ca­ğı dü­şün­ce­si ta­şı­yor hem de “aca­ba ben top­lu­mu ay­dın­lat­ma­ya rad­yo ya­yın­la­rı yo­luy­la mı kat­kı­da bu­lu­na­bi­li­rim, yok­sa yaz­dı­ğım ki­tap­la­rın ya­yın­lan­ma­sı yo­luy­la mı” di­ye dü­şü­ne­rek. Ne ol­sa bir ka­dı­nın hem ya­za­rak ki­tap­la­rın ge­li­riy­le ge­çin­me­si ola­nak­sız hem de ge­nel­de okur/ya­za­rı çok az olan bir top­lum­da in­sa­nı­mı­za pa­ray­la sa­tı­n a­la­ca­ğı ki­tap ye­ri­ne her ev­de bu­lu­nan rad­yo­nun se­siy­le ulaş­mak da­ha iyi, gi­bi bir iki­lem için­de –bir yan­dan evi çe­kip çe­vi­rir­ken– ge­ce­le­ri sa­bah­la­ra ka­dar rad­yo me­tin­le­ri ya­zı­yor, rad­yo, sah­ne oyun­la­rı yaz­ma­ya ça­lı­şa­rak gün­lük­ler dol­du­rup du­ru­yor­dum&#8230; Ben­de­ki bu iki­le­min or­ta­dan kalk­ma­sı sa­nı­rım ‘de­mok­ra­tik so­la’ yat­kın ve ya­kın­lı­ğım ne­de­niy­le, ya­ni si­ya­sal bağ­lam­da ol­du. TRT’den is­ti­fa etmek zo­run­da bı­ra­kıl­dım. As­lî ya­zar­lı­ğı­ma da böy­le­ce ka­vuş­muş bu­lun­dum.</p>
<p>Açık­ça söy­le­ye­yim, Tür­ki­ye Cumhuriyeti Dev­le­ti’nin ilk ku­şak üye­le­rin­den ol­ma­say­dım, (Os­man­lı Tanzimatı’nın ışı­ğın­da ço­ğu de­fa Ba­tı­lı uz­man­lar, mü­reb­bi­ye­ler ta­ra­fın­dan ev­de eği­ti­len pa­şa kız­la­rı, to­run­la­rı ara­sın­da da bu­lun­ma­dı­ğı­ma gö­re) yaz­ma­yı bu ka­dar is­tek­le sür­dü­re­mez­dim. Ne de ol­sa, Cum­hu­ri­yet’in Ba­tı­lı­laş­ma ide­olo­ji­si kar­şı­sın­da es­ki­nin yü­kü­nü he­nüz için­den çı­ka­rıp ata­ma­mış­la­rın kız­la­rın­dan bi­ri­yim. Fa­kat ga­rip­tir, ‘Kü­çük bur­ju­va hü­ma­niz­ma­sı­nı’ sa­de­ce duy­gu­sal bir gü­dü di­ye al­gı­la­dı­ğım­dan ola­cak, dev­let için halk de­ğil, halk için dev­let dü­şün­ce­me, ge­nel­de bu yön­den iş­le­yen mu­ha­le­fe­ti­me rağ­men hiç­bir za­man po­pü­list bir du­yar­lık­la yaz­ma­dım. Ka­dın­lık du­ru­mum ba­kı­mın­dan ise ezen er­kek-ezi­len ka­dın for­mü­lü­nün ke­sin­li­ği de be­nim te­mel çe­liş­ki­le­rim­den bi­ri ol­ma­dı. ‘Er­ke­ği bu er­kek ya­pan’ bü­tün ko­şul­la­ra gö­zü­mü dik­mek, in­sa­nı ken­di var­lık ko­şul­la­rı­nın be­lir­le­di­ği in­san ma­ka­mın­da an­la­ma­ya ça­lış­mak­tan bü­yük he­ye­can duy­dum. Ya­ra­tı­cı ya­zar­la­ra, ede­bi­yat­çı­la­ra ‘ka­dın’, ‘er­kek’ di­ye cins ay­rı­mı kul­lan­mak ye­ri­ne ‘ya­zar cin­si’ den­me­si ba­na tam an­la­mıy­la bü­tün­leş­ti­ri­ci ge­li­yor. Ta­bi­i be­nim bu yak­la­şı­mı­ma eği­len ra­di­kal fe­mi­nist ‘ka­dın’ in­ce­le­me­ci­ler­den bi­ri­nin ya­zı­sın­da “ya­ni siz cin­si­yet­siz mi­si­niz?” so­ru­su­na gö­ğüs ge­re­rek&#8230; Ken­di­si de ya­ra­tı­cı ya­zar­lar­dan bi­ri ol­say­dı: “Bi­yo­lo­jik ola­rak ka­dın­sı­nız, ama ga­li­ba çok cins­li bir ka­dın­sı­nız” da di­ye­bi­lir­di pe­kâ­lâ. Yi­ne de ‘ya­zar cin­si’ gi­bi bir kav­ra­mın ya­nı­na şu ka­dar­cık yak­la­şa­ma­mış olur­du doğ­ru­su&#8230;</p>
<p><em>— Ner­dey­se ay­nı za­man­da ilk ro­ma­nı­nız ve ilk öy­kü ki­ta­bı­nız ya­yım­lan­dı. En çok da iki­si­nin içe­ri­ği­ne yas­la­na­rak öz­nel bir göz­le­mi ak­tar­ma­ma izin ve­rir­se­niz; ge­nel­de öy­kü­ler­de yok­sul, mah­pus bi­rey­ler ve­ya on­la­rın ya­kın­la­rı­nın (ama ge­nel­de top­lum­sal ola­rak alt kat­man­lar­da­ki ki­şi­le­rin) dram ve çe­liş­ki­le­ri, on­lar üze­rin­de ha­ya­tın/ka­pi­ta­liz­min/sos­yal dü­ze­nin ezi­ci­li­ği ve edil­gen­leş­ti­ri­ci ağır­lı­ğı iş­le­nir­ken, ro­man­lar­da da­ha ge­liş­miş bi­rey­le­rin iç dün­ya­sı, ya­şa­mı ve se­çim­le­ri ir­de­le­ni­yor. Me­rak et­ti­ğim şu: Ede­bî tür ola­rak ro­ma­nın im­kan­la­rı nis­pe­ten ge­liş­miş bi­re­yi ve­ya ay­dı­nı iş­le­me­ye öy­kü­ye oran­la da­ha uy­gun mu gö­rü­nür si­ze? Ve­ya ha­ya­tın/sos­yal ni­za­mın ki­şi üze­rin­de­ki ezi­ci­li­ği yok­sul­lar üze­rin­de da­ha kes­kin et­ki­ler (do­la­yı­sıy­la kı­sa sü­re­li göz­le­me da­ha uy­gun et­ki­ler) bı­rak­tı­ğı için öy­kü­ye da­ha uy­gun mu­dur siz­ce? Fik­ri­min İn­ce Gü­lü’nü dı­şa­rı­da tu­ta­rak so­ru­yo­rum. </em></p>
<p>— Göz­le­mi­niz, hi­kâ­ye­le­rim­le ro­man­la­rım ara­sın­da­ki far­ka ba­kı­şı­nız bü­tü­nüy­le ge­çer­li. Bun­la­ra şu­nu da ek­le­ye­bi­li­rim: Emi­nim bi­li­yor­su­nuz­dur; ben alı­şıl­mı­şın dı­şın­da kal­dım. Ro­ma­na hi­kâ­ye­den son­ra geç­miş de­ği­lim. Ol­duk­ça ta­nın­mış bir oyun ya­za­rıy­ken bir­den ro­ma­na ku­cak aç­tım; bur­dan da tek hi­kâ­ye ya­yın­lat­mak­sı­zın ye­di hi­kâ­ye­lik bir ki­tap olan Yük­sek Ge­ri­lim’i ya­yın­lat­tım. O sı­ra­lar­da ede­bi­yat ala­nın­da çok tar­tı­şı­lan ko­nu ‘top­lum­sal ger­çek­çi­lik’ idi. Hi­kâ­ye ola­rak so­mut ör­nek­le­ri or­ta­da pek gö­rül­me­yen bu tar­tış­ma­lar ba­na sü­rek­li Gram­ci’in ha­pis­ha­ne­de yaz­dı­ğı sa­tır­lar ara­sın­da bu­lu­nan ‘Ger­çek her za­man dev­rim­ci­dir’ sö­zü­nü ha­tır­la­tı­yor­du. İçim­de ‘top­lum­sal ger­çek­çi­lik’, ‘ede­bi­yat/ide­olo­ji’ tar­tış­ma­la­rı­na bir ce­vap ha­zır­la­ma he­ve­si uyan­dı. So­ru­nuz­da hi­kâ­ye­ler (ya­ni iş­te öy­kü­ler) bağ­la­mın­da de­ğin­di­ği­niz sı­nıf­sal du­rum­la­rın, bur­da­ki ol­gu ve olay­la­rın her­bi­ri­nin ken­di­le­ri­ne öz­gü an­la­tı­mı­na, içe­ri­ği­ne uy­gun bir üs­lûp bir bi­çim ya­rat­ma de­ne­yi­ne gi­riş­tim. Bu ki­tap­ta­ki öy­kü­le­rin her bi­ri­nin an­la­tı­mı bir­bi­rin­den he­men he­men fark­lı­dır. Bu de­ney­le­ri ye­di ay­rı ör­nek­le ro­man­da ya­pa­maz­dım. He­men gö­ze alı­na­ma­ya­cak ka­dar uzun iş&#8230; Bu­nu da­ha son­ra­ki yıl­la­ra bı­rak­tım, der­ken kuşku­suz, ge­le ge­le Fik­ri­min İn­ce Gü­lü’ne tos­la­mam da bir an­lam­da ka­çı­nıl­maz ol­du. Bir “ka­dın ya­zar” ta­ra­fın­dan ya­zıl­mış ve ya­zar­la sı­nıf­sal, dü­şün­sel, kül­tü­rel hiç­bir ya­kın­lı­ğı bu­lun­ma­yan bir ‘er­kek’ kah­ra­man­la kar­şı­laş­mak okur ka­tın­da bir şaş­kın­lık ya­rat­tı ya­rat­ma­sı­na.</p>
<p>Ka­pi­ta­list sis­te­min ken­di­ne ya­ban­cı­laş­tır­dı­ğı in­sa­nı Bay­ram’la za­ma­nın en göz­de mar­ka­la­rın­dan ara­ba­sı ara­sın­da­ki tut­ku­lu aşk bağ­la­mın­da GÖS­TER­MEK ya işi­me gel­di, ya ko­la­yı­ma git­ti. Her­hal­de ko­la­yı­ma git­ti, çün­kü so­ru­nuz­da par­mak bas­tı­ğı­nız gi­bi ye­tim, ök­süz, pa­ra­sız pul­suz köy­lü­den iş­çi bir yurt­ta­şa ‘üst kül­tür’ sa­hi­bi bir ‘ay­dın kim­lik’ göm­le­ği giy­di­re­mez­dim. Bay­ram’a üst­ten bir göm­lek giy­dir­mek ye­ri­ne ken­di­si gi­bi ol­ma­sı ge­rek­ti­ği gi­bi bı­rak­tım. İti­raf ede­yim, bu da ya­za­rın dü­şün­sel kurt­la­rı­nı dök­mek­ten fe­da­kâr­lık et­ti­ği an­la­mı­na gel­me­li­dir.</p>
<p><em>— Yi­ne öy­kü ve ro­man­la­rı­nız ara­sın­da gör­dü­ğüm bir fark var: Ro­man­lar­da ıs­rar­la pe­şi­ne düş­tü­ğüm hal­de ne­şe ve­ya bu­nun çe­şit­le­me­si, ör­ne­ğin iro­ni, alay, her­han­gi bir gül­me­ce un­su­ru ya yok ya da ola­bil­di­ğin­ce zi­hin­sel­leş­ti­ril­miş. Oy­sa öy­kü­le­re ba­kın­ca, ör­ne­ğin “Adi Suç­lu”, “Bi­le­yi­ci”, “Te­şek­kür Ede­rim” ve­ya “Muz” öy­kü­le­ri ak­lı­ma ge­li­yor. Bü­tü­nüy­le ka­ra mi­za­hın öy­kü­yü bi­çim­le­di­ği gö­rü­lü­yor. İro­ni ile da­ha çok yay­gın/bas­kın an­la­yış­la­ra kar­şı eleş­ti­rel ba­kı­şı­nı­zı ifa­de edi­yor­su­nuz. Gün­de­lik ha­yat­ta ya­şa­dı­ğı­mız pek çok gü­lünç ama acı­na­sı hâl­le­ri iro­ni di­liy­le izah edi­yor­su­nuz. Yük­sek Ge­ri­lim’de­ki “Yol”, “Öz­gür­lük­çü”, “Gün Üç Da­ki­ka”; Ses­siz­li­ğin İlk Se­si’nde­ki “Yan Ka­pı”, “Ku­lak Tı­kaç­la­rı”; Ha­di Gi­de­lim’de­ki, “Ki­mi Za­man da&#8230;”, “Şi­ir ve Si­nek”; Ha­ya­tı Sa­vun­ma Bi­çim­le­ri’nde­ki “Çın­la­ma”, “Tan­rı’nın So­nun­cu Teb­li­ği” gi­bi. Ro­man­lar­da acı, ça­tış­ma ve ger­gin­lik bü­tün kes­kin­li­ğiy­le omuz­la­ra çö­ker­ken, öy­kü­ler­de in­sa­nı bir neb­ze ha­fif­le­ten, “dün­ya iş­le­ri iş­te böy­le­dir” yar­gı­sı­na gö­tü­ren bir sü­reç var âde­ta. Üçün­cü bir fark da ro­man­lar­da bi­rey­ler ölü­mü is­ter gi­bi; in­ti­har ro­man­la­rın et­kin bir iz­le­ği; oy­sa öy­kü­ler­de ölüm bi­rey­le­ri âde­ta ga­fil av­lı­yor. Hep­si ya­şa­mak için mü­ca­de­le eden ki­şi­ler, ölü­me ne­re­dey­se bir has­ta­lık gi­bi ya­ka­la­nı­yor. </em><em>Ne der­si­niz? Bir de iro­ni, öy­kü­le­ri­niz­de si­ze na­sıl, han­gi ola­nak­la­rı sağ­lı­yor?</em></p>
<p>— Aa­a ba­kın, bu çok tu­haf&#8230; Be­nim ro­man­la­rı­mın iro­ni yük­lü ol­du­ğu çok söy­len­miş, ya­zıl­mış­tır da, hi­kâ­ye­le­ri­min ne­şe do­lu ol­du­ğun­dan söz açan pek ol­ma­mış­tır. An­cak ro­man­la­rı­mın ‘ağır’ ol­du­ğu, an­la­yıp an­lam­lan­dır­ma­nın her oku­run har­cı ol­ma­ya­ca­ğı ba­na epey­ce his­set­ti­ril­miş­tir. Si­zin de­di­ği­niz ‘öy­kü­ler’in ro­man­la­rı­ma gö­re, ha­di di­ye­lim ki iça­çı­cı­lı­ğı, umut aşı­la­yı­cı­lı­ğı şun­dan ile­ri gel­miş ola­bi­lir. Hi­kâ­ye’yi ba­şın­dan be­ri hep kü­çük bir ol­gu­yu, bir ola­yı, bir ba­kı­şı, bir du­ru­şu, bir ân­lık iç­çe­ki­şi, bir ut se­si­ni, pa­ro­dik bir ha­li AN­LAT­MAK di­ye an­la­mı­şım­dır. Hi­kâ­ye ke­li­me­si­nin ye­ri­ni ‘öy­kü’ye bı­rak­ma­sı­na da bu ne­den­le bir tür­lü ısı­na­ma­mı­şım­dır. ‘Öy­kü’nün fii­li yok. Ha­re­ket­siz. Kar­şı­mız­da­ki bi­ri­ne; “Dur sa­na bir hi­kâ­ye an­la­ta­yım da gör.” de­ni­lip du­rul­ma­sı her şe­yi açık­lar sa­nı­yo­rum. Bi­ri bi­ri­ne ‘öy­kü’ de­ğil bir ‘hi­kâ­ye an­la­tır­ken’ din­le­ye­ni de ken­di­ne kat­mak is­ter. An­la­ta­ca­ğı­nı da­ha çe­ki­ci kıl­mak için mi­mik­ler, jest­ler ya­par, işin ağ­la­na­cak yön­le­rin­den çok gü­lü­ne­cek yan­la­rı­nı or­ta­ya  çı­kar­ma­ya ça­lı­şır. Ki­şi­ler ara­sın­da­ki huy fark­la­rı­nı or­ta­ya çı­kar­mak da, bi­ri­ni öte­kiy­le kar­şı­laş­tır­mak da bu­nun en iş­lek yan­la­rın­dan bi­ri­dir. Cim­riy­le cö­mer­tin bir di­len­ci kar­şı­sın­da­ki fark­lı tu­tum­la­rı­nı gös­ter­mek, me­se­le­yi acı­yı unut­tu­ra­cak ka­dar gü­lünç kıl­ma­ya ye­ter de ar­tar bi­le. Ta­bii bu ara­da ya­za­rın için­de­ki mu­zip­lik ya­nı da he­sa­ba ka­tıl­ma­lı. Ben üç er­kek kar­deş ara­sın­da tek kız ço­cu­ğu­yum. Biz dört kar­deş ba­ba­mı­zı açık açık eleş­tir­me­di­ği­miz için onun otu­rup kalk­ma­sı­na ka­dar her şe­yi­ni gü­lünç­leş­ti­rir­dik; bü­tün söy­le­yip et­tik­le­ri­nin bir gü­lünç ya­nı­nı bu­la­rak kı­kır­da­şır­dık. Hi­kâ­ye­le­rim­de gö­rü­nen acı­lı ne­şe böy­le bir alış­kan­lık­tan da ile­ri ge­le­bi­lir ve her­hal­de ga­yet iyi bi­lir­si­niz, ro­man­lar pek çok hi­kâ­ye­nin ada­bın­ca yan ya­na do­kun­ma­sıy­la bü­tün­le­nir; bu do­ku­nuş­lar ro­man­la­rın çok bo­yut­lu­lu­ğu­nu, dü­şün­sel de­rin­li­ği­ni sağ­la­mak için ‘işe ya­rar.’ Kı­sa­ca şöy­le de di­ye­bi­lir­dim: Hi­kâ­ye­ler an­la­tı­lır, ro­man­lar oku­nur. Ro­man­la­rım­da­ki ‘in­ti­har’ iz­le­ği­nin öne çık­ma­sı üs­tü­ne gö­rü­şü­nüz­de hak­lı­sı­nız. Bu ki­tap­la­rı­mın he­men hep­sin­de za­man­la, me­kân­la he­sap­laş­ma­nın ya­nı­sı­ra kim­lik­le­rin ka­rak­ter­leş­me­si, bi­rer ki­şi olu­na­bil­me­si/olu­na­ma­ma­sı ile he­sap­la­şıl­ma­sı da söz ko­nu­su­dur.</p>
<p>Küt­le ve bi­rey ara­sın­da­ki uçu­rum de­rin­leş­tik­çe yal­nız­la­şan ‘ki­şi’ye ken­di ken­di­ni or­ta­dan kal­dır­mak­tan baş­ka çı­kar yol kal­ma­ya­bi­lir. Dik­kat et­miş­si­niz­dir; ro­man­la­rım­da­ki ‘in­ti­har’ iz­le­ği hep ‘ay­dın he­sap­laş­ma­la­rı’ üs­tü­ne­dir. Ar­tık için­de ya­şa­dı­ğı­mız ‘nük­le­er çağ’ın de­ğer­le­riy­le he­sap­la­şan Ha­yır&#8230; ro­ma­nım da du­rum dö­nüp do­la­şıp Ay­dın İn­ti­har­la­rı ve Ge­le­ce­ğin Baş­kal­dı­rı­sı he­sap­laş­ma­sı­na ka­dar da­yan­mış­tır. Mec­bu­ren!</p>
<p>İz­ni­niz­le si­ze bu ro­man­da­ki şöy­le bir çığ­lı­ğı ha­tır­la­ta­yım da bu so­ru­nuz bu­ra­da bu ka­dar­la kal­sın: Her du­rum­da öz­gür kim­li­ği­mi­zi ko­ru­ya­bil­mek an­cak edim­le söy­le­ne­bi­le­cek şu tek ve son sö­ze bağ­lı: Ha­yır&#8230;</p>
<p><em>— Ül­ke­miz­de öy­kü ya­zar­la­rı­nın son­ra­dan ro­man yaz­ma­sı sık rast­la­nan bir du­rum. Her iki tü­rün de hak­kı­nı ver­dik­ten son­ra tar­tı­şı­la­cak bir du­rum yok el­bet­te ama il­gi çe­ki­ci olan şu: Ro­man yaz­dık­tan (üs­te­lik çok emek ve­ril­miş bir ro­man­dan) son­ra öy­kü ya­zan ilk siz­si­niz. İki şe­yi me­rak edi­yo­rum: Bu tek­nik bir ter­cih miy­di? Bi­linç­li bir se­çim mi? Ro­man bit­tik­ten son­ra içi­niz­de bit­me­miş olan ve da­ha kes­kin an­lat­mak is­te­di­ği­niz te­ma­lar ta­ra­fın­dan bir bas­kı mı his­set­ti­niz? Si­zi ro­man ya da öy­kü yaz­ma­ya iten ne­den­ler na­sıl fark­lı­la­şı­yor?</em></p>
<p>— Hay Al­lah, böy­le bir so­ru­nuz ol­du­ğu­nu ön­ce­den bil­sey­dim, bun­dan ön­ce­ki­ler­de o ka­dar uzun­boy­lu ko­nuş­maz­dım. An­lat­ma­ya ça­lış­tı­ğım gi­bi iş­te, bir tür­den öte­ki­ne ge­çiş­ler el­bet­te bi­linç­li bir se­çi­mim­di. Oyun ya­zar­lı­ğın­dan Öl­me­ye Yat­mak’la ro­ma­na ge­çi­şim gi­bi: Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti’nin do­ğu-ba­tı gi­bi iki kül­tür ara­sın­da sı­kı­şıp kal­ma­sı­nı, Cum­hu­ri­yet top­lu­mu­nun he­men bü­tün kat­man­la­rın­da his­se­di­len ra­hat­sız­lı­ğı teş­his edip ame­li­yat ma­sa­sı­na ya­tır­ma­yı sah­ne oyu­nu ola­rak ya­za­maz­dım. Ti­yat­ro sa­na­tı top­lu ya­pı­lan bir iş ve ya­za­rın met­ni da­ha or­ta­ya çık­ma­dan san­sü­re uğ­ra­ma ih­ti­ma­li bi­le çok faz­la. Ro­man ise ya­za­rı ta­ra­fın­dan tek ba­şı­na ya­ra­tı­lır. Ye­ter ki vir­gü­lü­ne ka­dar tam ola­rak ba­sıl­sın. Ba­sıl­dık­tan son­ra ar­tık o, o’dur. Ya­za­rın de­di­ği de­dik, öt­tür­dü­ğü dü­dük­tür&#8230;</p>
<p>Ben bir de Göç Te­miz­li­ği ile ‘anı-ro­man’ tü­rü icat et­mi­şim­dir. Bi­linç­le ara­nıp bu­lun­muş­tur. Çün­kü bur­da söz­ko­nu­su olan ço­cuk­luk anı­la­rı­nı, ha­yat hi­kâ­ye­si­ni fa­lan yaz­mak de­ğil­dir; için­de yir­mi beş yı­la ya­kın ça­lı­şıl­mış bir oda­nın ‘ha­fı­za­sın­dan’ dö­kü­len­le­rin kur­gu­la­nıp Ruh Üşü­me­si’ne ‘oda ro­ma­nı’ de­me­yi seç­mem de böy­le: Bu ro­man çok çal­gı­lı or­kes­tral bir ro­man de­ğil, az çal­gı­lı, olup ola­bi­le­ce­ği ka­dar in­tim bir oda mü­zi­ği kı­va­mın­da ol­sun is­ten­miş­tir ta­ra­fım­dan&#8230;</p>
<p><em>— Dar Za­man­lar’da Ay­sel’in du­yar­lı ki­şi­li­ği so­run­la­rı pa­ra­to­ner gi­bi üze­ri­ne çe­ki­yor. Ko­ca bir top­lu­mun ağır­lı­ğı san­ki onun üze­rin­de. Dur­mak­sı­zın dü­şü­nen bir ki­şi­li­ği var. Bu­na rağ­men çö­zü­me yö­ne­lik bir dü­şün­me bi­çi­mi yok. Ah­met Ok­tay’ın Üç Beş Ki­şi üze­ri­ne bir de­ğer­len­dir­me­si var. O ya­zı­da Fe­rit Sa­kar­ya’nın fi­kir­le­ri­ne kar­şı di­ğer ro­man ki­şi­le­ri­nin al­ter­na­tif üre­te­me­di­ği­ni söy­lü­yor Ok­tay. Bu­nu, si­zin ede­bi eser­de son­la­rı ve fi­kir­le­ri “ucu açık” bı­rak­ma­ya düş­kün­lü­ğü­nü­zün bir so­nu­cu mu say­ma­lı­yız? Yok­sa ede­bi ese­rin iş­lev­le­ri ara­sın­da top­lum­sal/si­ya­sal so­run­la­ra ve­ya sı­nıf çe­liş­ki­le­ri­ne ha­ya­li bir çö­züm ya da yak­la­şım ge­tir­mek ol­ma­dı­ğı söy­le­ne­bi­lir mi? </em></p>
<p>— Üç Beş Ki­şi’nin Fe­rit Sa­kar­ya ki­şi­si hak­kın­da­ki de­ğer­len­dir­me­le­ri­ni ne Ah­met Ok­tay’a ne de Fe­thi Na­ci’ye ya­kış­tır­mı­şım­dır. Çün­kü her iki­si de Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti top­lu­mu­nun sos­yal, si­ya­sal, eko­no­mik dö­nü­şüm ve de­ği­şim­le­ri­nin olum­lu yön­de sey­ret­me­di­ği­ni bal gi­bi bil­mek­te­dir­ler. Fe­rit Sa­kar­ya için “ro­ma­nın se­vi­len, en gü­ve­ni­len, çok öz­le­nen, is­te­nen tek ki­şi­si bu adam,” de­ni­lip çı­kıl­dı. Es­naf­lık­tan iş adam­lı­ğı­na geç­me gay­re­ti için­dey­ken ai­le­nin ge­le­ce­ği önü­ne çı­kan bir ka­dın ‘en­ge­li­ni’ bir otel oda­sı ya­ta­ğın­da se­vi­şip kul­la­na­rak önü­ne iki kâ­ğıt pa­pel at­mak su­re­tiy­le or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sı&#8230; İş­te bu­nun gi­bi ‘pa­ra ah­lâ­kı­na yat­kın­lık işa­re­ti’ gör­mez­den ge­li­ne­rek&#8230; Her­ke­sin öz­le­di­ği, hu­zur­lu gün­le­ri adı­na umut­lar bes­le­di­ği adam Fe­rit Sa­kar­ya! Evet öy­le. Es­ki­şe­hir Cer atöl­ye­si iş­çi­le­rin­den bi­ri­nin dos­doğ­ru, düp­dü­rüst ana­sız ba­ba­sız ve er­kek kar­de­şi­ne bak­mak zo­run­da kal­mış kı­zı Kıs­met’e bir ‘iş ka­pı­sı’ aç­mış, ayak­ta kal­ma­sı­nı sağ­la­mış tek kim­se ‘bü­yük umut’ Fe­rit Sa­kar­ya!&#8230; Her şey ol­ma­sı ge­rek­ti­ği gi­bi ol­mak­ta­dır. (Bakz.: Yaz­so­nu ro­ma­nı, ilk cüm­le.)</p>
<p>Kur­tu­luş sa­va­şı­nın ilk ha­ber­leş­me mer­ke­zi olup Cum­hu­ri­yet’in ilk fab­ri­ka­sı ‘Şe­ker’in sa­hi­bi, de­mir­yo­lu­nun ilk is­tas­yon­la­rın­dan bi­riy­le ilk mo­tor atöl­ye­si­nin ye­ri olan Es­ki­şe­hir’in taş­ra es­naf­lı­ğın­dan fab­ri­kas­yo­na geç­me he­ve­si ta­şı­yan Fe­rit Sa­kar­ya’sı&#8230; Mem­le­ke­tin kal­kın­ma ça­re­si­nin ulu­sal eko­no­miy­le ken­di­ne yet­mek­te yat­tı­ğı gö­rü­şü­ne bağ­lı. Bu­nun ya­rat­tı­ğı he­ye­can ken­di­si­ni ne ka­dar ace­le­ci­li­ğe it­miş­se, 1980 dar­be­si­nin ya­rat­tı­ğı kao­tik or­tam­da ro­ma­nın bu kah­ra­ma­nı­nı not­la­mak da sev­gi­li Ah­met Ok­tay ile –ede­bi­ya­tı­mı­zın ba­şı sağ ol­sun– de­ğer­li Fet­hi Na­ci’nin de o ka­dar ace­le­si­ne gel­miş­tir. Önün­de so­nun­da kal­kın­ma yo­lun­da­ki atı­lım­cı­lar­dan Fe­rit Sa­kar­ya hiç de­ğil­se şim­di­ki ‘la­ik ve ulu­sal’, AB dı­şın­da ka­lıp ke­ndi içi­ne ka­pa­lı eko­no­mi kal­kın­ma­cı­la­rı­na’ bir ib­ret ışı­ğı ye­ri­ne ge­çe­bil­se ba­ri. Ro­man ya­za­rı­nı böy­le böy­le şey­le­ri iş­le­me­ye iten umut, bu umut ola­bi­lir&#8230; ama di­şi cins­ten ya­zar­la­rın ‘ro­man­la­rıy­la fa­lan’ böy­le cid­di cid­di me­se­le­le­re bu­run­la­rı­nı sok­ma­la­rı­nı kim ta­kar!!! Yi­ne de şu­na bi­le de­ği­ne­yim: Üç Beş Ki­şi’nin fi­gür­le­ri ara­sın­da­ki ko­lej-üni­ver­si­te me­zu­nu, aka­de­mis­yen, bi­lim adam­la­rı­mı­zın yan­la­rı­na öğ­ren­ci­lik yıl­la­rın­dan o gü­ne ka­dar ya­kın dost­la­rı olan Fe­rit Sa­kar­ya’yı da kat­mak farz ol­muş­tur!</p>
<p>Hal­kın in­sa­nî hak­la­rı­nın he­men he­men hiç­bi­ri­ni sağ­la­ya­ma­mış ka­mu hiz­met­le­ri kar­şı­sın­da göç­ler­le bir­lik­te ABD’ye si­lah gü­cü eşit­tir pa­ra gü­cü borç­lan­ma­la­rı gi­bi bir ba­ğım­lı­lı­ğın çık­tı­ğı bi­li­nip dur­mak­ta. En­düs­tri dev­ri­mi ger­çek­leş­miş bu­lun­mak­ta. Ge­liş­miş dev­let­ler se­ri üre­tim­le ge­niş pa­zar­la­ra yö­nel­miş­tir. Ar­tık taş­ka kent­le­ri­miz­de es­naf ya da tar­la­sı ta­ba­nı olan ki­şi­ler (ai­le­ler) ala­cak ve­re­cek­le­ri­ni ka­sa ba­şın­da­ki kü­çük he­sap def­ter­le­ri­ne mor ka­le­mi du­dak­la­rı ara­sın­da ıs­la­ta­rak kar­ga­cık bur­ga­cık kay­det­me za­ma­nın geç­ti­ği­nin de far­kın­da­dır. Ço­cuk­la­rı­nı üni­ver­si­te­ler­de okut­ma güç­le­ri olan­lar, ka­pa­lı eko­no­mi­ye kar­şı bir ye­ni­leş­me is­te­ği ta­şı­ma­ya baş­la­yan oğul­la­rı­nı ya­ban­cı üni­ver­si­te­le­re ka­pi­ta­list sis­te­min yollarını yön­tem­le­ri­ni, kı­sa­ca­sı ‘eko­no­mi po­li­ti­ği’ öğ­ren­me­ye gön­der­mek­te­dir­ler. Koç, bu an­lam­da­ki ele­ma­na duy­du­ğu ih­ti­ya­cı genç­le­re burs ve­rip ken­di işi­ne gö­re ye­tiş­ti­re­rek gi­der­me­ye ça­lış­mış de­ğil mi­dir?</p>
<p>Cum­hu­ri­yet dö­ne­mi­nin ilk es­naf ku­şa­ğı ken­di­si­ne ye­ter­li de­ğil de ka­mu üre­ti­mi ‘mil­le­ti­ni’ sağ­lık­lı, in­san­ca ya­şa­ma şart­la­rı­nı ye­ri­ne ge­tir­mek­te ye­ter­li mi? Sıt­ma ile mü­ca­de­le ba­şa­rıl­mış, ‘de­mir­yol­la­rı yur­du bir uç­tan bir uca sa­ra­cak’ken Ba­tı mo­tor­lu araç­lar­la, trak­tör, oto­mo­bil, oto­büs­ler­le dün­ya­yı bir uç­tan bir uca sar­ma­ya baş­la­mış­tır. Sar­mış­tır. Eh bu­yur­sun ar­tık üç beş tar­la­nın sa­hi­bi ve Cum­hu­ri­yet mil­let­ve­kil­le­rin­den bi­ri­nin oğ­lu Fe­rit Sa­kar­ya! İn­san­lar ‘ha­di gel, ha­di gel!’ de­yip dur­mak­ta. Aran­mak­ta. Bek­le­mek­te&#8230;</p>
<p>Fet­hi Na­ci bir ya­zı­sın­da: “Bu ro­ma­nın An­ka­ra’da­ki bir evin te­ra­sın­da top­lan­mış ‘ay­dın ta­kı­mı’ sah­ne­sin­de bun­la­rın ara­sın­da ne­den Ke­nan So­mer yok ki?” di­ye sor­muş­tu.   Ona: “Sev­gi­li Fet­hi Na­ci, Ke­nan bey her­hal­de ‘o ta­kı­mın’ ulu­sal­cı Fe­rit Sa­kar­ya’ya ya­kın du­ran ‘sol­cu­luk­la­rı­nı’ be­ğen­mi­yor­du ki top­lan­tı­ya ka­tıl­ma­dı,” di­ye­bil­sey­dim, en­se to­kat gü­le gü­le ba­rı­şır­dık her­hal­de. İçim­de kal­mış­tır.</p>
<p>Hiç de­ğil­se ka­tı fe­mi­nist­le­ri­miz Çağ­daş Ya­şa­mı Des­tek­le­me Der­ne­ği’nin ‘Her­kes Oku­la’ kam­pan­ya­sı des­te­ğin­de­ki ki­tap ad­la­rıy­la bü­tün çi­çekçi ve ma­nav ad­la­rı­nın an­sı­zın ner­den na­sıl ‘Kar­de­len’ler ke­sil­di­ği­ne mim koy­muş ola­bil­se­ler­di ro­man­da­ki Kar­de­len ka­rak­te­ri­nin es­te­tik bo­yu­tu­na say­gıy­la&#8230;</p>
<p>So­ru­nu­zun ilk bö­lü­mü çok kış­kır­tı­cı idi; ya­nı­tı da çok uzun sür­dü. Ar­tık olan ol­muş­tur. Eser­le­ri­mi son­la­rı­nı hep ucu açık bı­rak­tı­ğım göz­le­mi­ni­ze ge­lin­ce. Doğ­ru. Ke­sin çö­züm­ler­den hep ka­çın­mı­şım­dır. Ders ve­rir gi­bi ya­zıl­mış ro­man ve hi­kâ­ye­ler pek il­gi­mi çek­me­miş­tir. Ha­yal­le­ri bes­le­mek kes­ti­rip at­mak­tan çok da­ha üre­ti­ci de­ğil mi?</p>
<p>Üç Beş Ki­şi’yi oku­muş bu­lun­du­ğu­nu­za gö­re far­kın­da ol­muş­su­nuz­dur: Ben bu­ra­da ol­ma­sı çok is­te­nen, öz­le­nen bir şe­yi o ân olu­yor­muş gi­bi de yaz­dım, ol­ma­sın­dan çok kor­ku­lan bir şe­yi, sır­tı­nı­zı ter ba­sar­mış­ça­sı­na ora­cık­ta olu­yor­muş gi­bi de&#8230; Ha­va­da ası­lı ka­lan boş­luk­lar okur du­yar­lı­ğı­na do­ku­nuş­lar­dır.</p>
<p><em>— Ruh Üşü­me­si sırf bu­nu ko­nu edin­di­ği hal­de ora­da fan­te­zi­ye gir­me­di­ği­ni­zi, cin­sel­li­ğin bi­le dai­ma ho­şa git­me­yen ger­çek­ler­le göl­ge­len­di­ği­ni, oy­sa Ha­yır’da ol­du­ğu gi­bi ölü­mün/in­ti­ha­rın fan­te­zi­si­ni ya­par­ken (Ay­sel’in fark­lı ha­ya­lî ölüm şe­kil­le­ri) çok ra­hat ol­du­ğu­nu­zu dü­şü­nü­yo­rum. Ka­çı­nıl­maz ola­na kar­şı bir ace­le­ci­lik var mı bu­ra­da? “Ne ola­cak­sa bir an ön­ce ol­sun” ve­ya “na­sıl­sa ge­le­cek, ba­ri he­men gel­sin” gi­bi. Baş­ka tür­lü so­ra­cak olur­sak Ada­let Ağa­oğ­lu “ölüm” (bi­yo­lo­jik bir son ola­rak, bir in­san ey­le­mi –in­ti­har- ve­ya in­sa­nın in­sa­na yö­nelt­ti­ği bir zu­lüm bi­çi­mi –öl­dür­me- ola­rak) kar­şı­sın­da na­sıl bir ta­vır ta­kın­dı­ğı­nı dü­şü­nü­yor? Me­se­la “Bi­le­yi­ci” öy­kü­sün­de öl­dür­me­yi âde­ta “hak­lı” gös­te­ren bir son var. </em></p>
<p>— Be­şir Fu­ad gi­bi ölü­mün fel­se­fe­si­ni ön­ce­den, ner­dey­se tem­rin­le­ri­ni ya­pa­rak ölü­mü se­çen­le­rin­ki­ne in­ti­har di­ye­bi­li­rim ben. Ölü­me bi­yo­lo­jik bir ge­rek­li­lik di­ye se­rin­kan­lı, ‘akıl­cı’ bir yak­la­şım­la bak­mak da var, ya­kın­la­rı­nız­dan bi­ri­nin can çe­ki­şe çe­ki­şe öte­ya­na doğ­ru ka­yı­şı kar­şı­sın­da­ki bü­yük ça­re­siz­li­ği ya­şa­ya­rak ölüm­le duy­gu­sal an­lam­da ta­nış­mak da&#8230; Ben cen­ne­te, ce­hen­ne­me ina­nan bi­ri de­ği­lim. Öl­mek kor­kum yok, ama sü­rü­ne­rek git­mek­ten kor­kum her kor­ku­mun üs­tün­de; o da ba­şu­cu­nuz­da­ki ya­kın­lar şu bü­yük ça­re­siz­lik çi­le­si­ni çe­ke­cek­le­ri için. Ye­ri ve za­ma­nı­nı doğ­ru seç­ti­ği­mi san­dı­ğım in­ti­ha­ra ya­kın­lı­ğım ya da yat­kın­lı­ğım var. Çe­kin­di­ğim de “ya tut­tu­ra­maz­sam” di­ye&#8230;</p>
<p>Bi­ley­ci adın­da­ki hi­kâ­yem­de bas­kı­cı, soy­suz, fa­şist ‘mülk sa­hi­bi’nin in­sa­noğ­lu­nu kı­yı­ma sev­ket­ti­ği­ni, ken­di me­za­rı­nı ken­di­si­nin kaz­dı­ğı­nı söy­le­mek is­te­mi­şim­dir. Yok­sa ba­na ola­bi­le­cek en bü­yük kö­tü­lü­ğü do­kun­muş bi­ri­ni yok et­mek üze­re ki­ra­lık ka­til tu­ta­bi­le­cek­ler­den de­ği­lim. Tar­tış­ma­ya çok açık ol­sa da kur­ban eti yi­ye­mem; ye­me­dim. Gö­zü­nü can­lıy­ken ıpıl ıpıl gör­dü­ğüm ba­lı­ğın eti­ni hâ­ke­zaa­a.</p>
<p>Dep­rem­de yı­kın­tı­lar al­tın­da kal­mış olan­lar­la bir­lik­te ya­şa­dı­ğı­mı söy­ler­sem, lüt­fen ina­nın. Ha­yır&#8230;’da­ki yaş­lı şa­ir ya­za­rın Ay­sel’in ölüm bi­çim­le­ri­ni ha­yal­le­me­le­ri­ni ya­zar­ken­se ina­nın pek ke­yif­len­miş, hat­tâ gü­lüp dur­mu­şum­dur. Eh, önün­de so­nun­da fan­te­zi fan­te­zi­dir. Bu ro­ma­nın so­nu da be­lir­siz­dir ya? Ay­sel’in ba­şı­na ne gel­di­ği­ni, ne­re­ye kal­kıp git­ti­ği­ni so­ran okur­lar ol­muş­tur. Üni­ver­si­te­ler­de­ki kon­fe­rans­la­rım da­hil. “Val­la ben de bil­mi­yo­rum.” de­mi­şim­dir. Kim­bi­lir, be­ki de bir ân’ın ro­ma­nı­nı yaz­ma­yı is­te­yip dur­muş, bir tür­lü de ya­za­ma­mış yaş­lı şa­ir ya­zar bi­li­yor­dur. Ay­sel’in ölüm sah­ne­le­ri­ni o ha­yal edip dur­du­ğu­na gö­re?..</p>
<p><em>— Bir ro­man gü­cü­nü ba­zen ver­di­ği haz­dan, ba­zen de ya­rat­tı­ğı tip­le­rin ruh­la­rın­da­ki ça­tış­ma­dan, de­rin­lik­ten ala­bi­lir. Ba­zen­se, ha­ya­ta ver­di­ği ce­vap­lar­da­ki kap­sa­yı­cı­lık­tan. Dos­to­yevs­ki gi­bi ro­man­cı­la­rın ça­tış­ma­yı ve şid­de­ti, Or­han Pa­muk gi­bi ro­man­cı­la­rın haz­zı he­def­le­di­ği, Or­han Ke­mal gi­bi ro­man­cı­la­rın ha­ya­ta ce­vap üret­me te­la­şın­da ol­du­ğu söy­le­ne­bi­lir. Mu­hak­kak ki her bi­ri iyi­ce ay­rış­mış ol­ma­dı­ğı gi­bi ya­zar­la­rın dün­ya gö­rüş­le­ri ve yat­kın ol­duk­la­rı tek­nik­ler de bu­nu be­lir­le­me­de esas­tır. </em><em>Bel­ki si­zin için de bu­nu bi­zim tes­pit et­me­miz ve in­ce­le­me­miz ge­re­kir ay­rı­ca ama si­zin yo­ru­mu­nu­zu me­rak edi­yo­rum. Bir ese­re baş­la­dı­ğı­nız­da si­zin he­def­le­ri­niz­den han­gi­si ağır ba­sar? </em></p>
<p>— Ya­za­rın yaz­dık­la­rı­nı be­lir­le­yen hiç kuş­ku­suz dü­şün­ce­le­ri, hat­tâ inanç­la­rı bağ­la­mın­da ha­yat­ta du­ruş bi­çi­mi­dir. İn­san hak­la­rı­na te­ca­vüz­de bu­lu­nan her tu­tu­ma kar­şı dur­mak, görüyorum, bi­li­yo­rum çığ­lı­ğı at­mak, bun­la­rı in­sa­nî ba­kım­dan inan­dı­rı­cı kıl­mak be­nim hiç üs­tüm­den ata­ma­dı­ğım bir so­rum­lu­luk duy­gum­dur. Or­ta­lık­ta bo­şu bo­şu­na ka­la­ba­lık ede­rek do­la­şıp dur­mak ye­ri­ne ha­yat­ta ol­ma­nın bor­cu­mu öde­mek gi­bi bir şey.</p>
<p>Dar Za­man­lar’la uğ­raş­mak, dar­lı­ğın, da­ral­ma­nın ana da­ma­rı­na in­me­ye ça­lış­mak ba­na ik­ti­dar, par­ti, der­nek, hüc­re, çe­te me­te’ler ta­ra­fın­dan ve­ril­miş bir gö­rev de­ğil. Bu da Dos­to’nun çe­liş­ki­le­rin kö­tü mey­ve­si olan şid­de­te kar­şı dur­ma­sı an­la­mı­na ge­le­bi­lir. Or­han Ke­mal ‘ka­çış’ mec­bu­ri­ye­ti­ne dü­şen, Je­an Val­jan gi­bi ça­lıp çır­pan in­san­lar için de­rin­le­me­si­ne an­la­yış­lı­dır. On­da­ki bu em­pa­ti hep yer­li ye­rin­de­dir, ama as­la şid­det öğüt­le­mez. Or­han Pa­muk ya­za­rak ke­yif­le­ni­yor, bun­dan haz al­mış olu­yor­sa; bu da onun tek ih­ti­ya­cı­nın içi­ni dö­ke­rek fe­rah­la­ma­sı an­la­mı­na ge­le­bi­lir. Ca­nım iş­te önün­de so­nun­da he­pi­miz ‘va­rız’ de­me­ye, var­lığ­mız­dan se­vinç duy­ma­ya ge­tir­mek­te­yiz (!) Bu da kuş­ku­suz el ve kol kuv­ve­tiy­le beş ço­cuk bes­le­me­ye ça­lı­şan­la­ra gö­re bir ke­yif de­ğil. An­cak sa­yı­sı on­lar­dan çok da­ha az fi­kir emek­çi­le­ri­ne lâ­yık bir te­sel­li ne­şe­si&#8230;</p>
<p>Be­nim için bir ro­ma­na baş­lar­ken ağır ba­san ney­se, ya­zar­ken de odur. İn­san­la­rı eğit­mek gi­bi di­dak­tik bir fi­kir­le baş­la­mam işe; çok sat­sın, çok oku­na­yım; öy­ley­se şun­dan şu ka­dar, bun­dan bu ka­dar ko­ya­yım di­ye de sı­va­mam kol­la­rı. Ak­lım­dan bi­le geç­mez. Bü­tün me­se­le içi­me dü­şe­ni na­sıl in­şa ede­ce­ğim, bi­li­nir kı­la­ca­ğım me­se­le­si. Di­ye­lim ki, hız­la ya­vaş­lı­ğın bir kö­şe­ba­şın­da çarp­tı­ğı ânın bi­lin­ci be­ni tam şu­ram­dan ya­ka­la­dı; iş­te ar­tık bu bi­linç ânı gir­di­si çık­tı­sıy­la bir po­li­si­ye ya­zı­yor­mu­şum gi­bi ko­va­lar du­rur be­ni. Bu da za­man de­nen şey­le he­sap­laş­mak de­me­ye ge­lir. Baş­lar­da de­di­ği­niz ‘ta­rih­le oy­na­ma’nın ya­za­ra bah­şet­ti­ği bir  ke­yif de yok de­ğil­dir. Bir an­lam­da şöy­le: Ne­re­de san­ki du­rup du­rur­ken bir çar­pış­ma, bir ça­tış­ma, iş­te ora­da ateş ba­sar­ca­sı­na mu­ha­lif bir sil­ki­ni­şin se­si&#8230; Bu se­sin yan­kı­la­nış­la­rı­na ku­lak ver­me­den du­ra­mam. İçi­ne düş­tü­ğüm hal­ler bun­la­ra ben­zer şey­ler iş­te&#8230;</p>
<p><em>— Ro­man­la­rı­nı­za baş­la­ma­dan ön­ce pek çok oyun ya­za­rak ya­zı de­ne­yi­mi­ni­zi art­tır­dı­nız. Bu­nun ro­man­la­rı­nı­za za­man ve söz­cük eko­no­mi­si açı­sın­dan çok olum­lu kat­kı­sı ol­du­ğu­nu sa­nı­yo­rum. Oyun ya­zar­ken sa­nı­rım ko­nu­şan­la­rın bir­bi­ri­ni duy­du­ğu­nu ve bu­na gö­re ya­nıt­la­dı­ğı­nı gö­zet­mek zo­run­da­sı­nız. Ya­ni her ko­nu­şan öz­ne di­ğe­ri­ne gö­re ko­num­lan­mak zo­run­da. Her­kes öz­ne. Me­se­le­yi dra­ma­ti­ze edip so­nuç­la­rı ve yar­gı­la­rı oku­yu­cu­ya bı­rak­mak, bu­nu se­vi­yor­su­nuz. Za­ten “Akıl ver­mek ba­na düş­mez” de­yi­şi­niz de bu­nu doğ­ru­lu­yor. Bu yön­te­min ro­man­la­rı­nız­da­ki açık uç­lu­lu­ğu/bir­den faz­la so­nu­cu ima eden so­nuç­suz­lu­ğu be­lir­le­di­ği söy­le­ne­bi­lir mi? </em></p>
<p>— Ya­za­rın ki­tap­la­rı­nı oku­muş, bun­lar üs­tün­de olum­lu olum­suz fi­kir­le­ri olan­lar­la, ge­nel an­lam­da ede­bi­yat, sa­nat, kül­tür üs­tü­ne gö­rüş­le­ri bu­lu­nan ki­şi­ler­le ko­nu­şup tar­tış­mak şim­di ol­du­ğu gi­bi zevk­li, gü­zel bir şey ay­nı za­man­da da soh­be­ti ko­yul­tu­cu. Bu şim­di­ki so­ru­nu­za bir ya­nıt ola­bi­lir bel­ki. Ro­man­lar­da­ki za­man ve ke­li­me eko­no­mi­si­ne bir ka­pı ara­la­ma açı­sın­dan, de­mek is­ti­yo­rum.</p>
<p>Baş­ka söy­le­şi­ler­de de be­lirt­tim sa­nı­yo­rum: Ti­yat­ro oyu­nu yaz­mak de­mek, za­man­la sı­nır­lı­lık de­mek; bu­nu gö­zö­nün­de tut­mak. İz­le­yi­ci­yi bir ti­yat­ro sa­lo­nun­da üç sa­at­ten faz­la otur­ta­maz­sı­nız. Mü­zi­kal­ler, şi­ir­ler, dans­lar, film/kuk­la gi­bi gör­sel av­la­yış­lar­la bel­ki, ama me­tin­le, di­ya­log­lar, ya­ni söz­ler, ke­li­me­ler­le as­la&#8230; Ba­zı ro­man ya­zar­la­rı ken­di dü­şün­ce­le­ri­ni kah­ra­man­la­rın­dan bi­ri­nin ağ­zı­na ve­rir, an­lat­tı­rır du­rur­lar. Sah­ne oyu­nun­da bu ola­maz. Bur­da ‘evet” ve ‘ha­yır’lar bi­le bo­şu­na söy­len­me­me­li. Öy­le bir ‘pe­ki’ de­dirt­me­li­si­niz ki, bu­nun al­tın­da se­kiz on cüm­le­lik bir an­lam yat­ma­lı. Çe­hov’un de­di­ği gi­bi: Eğer oyun­da bir ta­ban­ca­dan bah­se­dil­miş­se, o ta­ban­ca mut­la­ka pat­la­ma­lı­dır. Ben ba­zı ro­man­lar­da­ki; şu bu­na de­di ki:&#8230;. O da ona de­di ki:&#8230;.. Bu se­fer öte­ki de:&#8230;.. di­yor­su­nuz ama:&#8230;&#8230; di­ye ce­vap ver­di vb. za­ma­nın ge­rek­li akı­şı­na ve an­la­mı­na tek kat­kı­sı bu­lun­ma­yan di­ya­loğ­la­rı okur­ken şöy­le bir baş ha­re­ke­tiy­le bun­la­rı ki­tap­tan si­lip çı­kar­dı­ğı­mı far­ket­mi­şim­dir. Bu ba­na ro­man­da­ki di­ya­loğ­la­rı ola­bil­di­ğin­ce azalt­ma uya­rı­sı ye­ri­ne geç­miş­tir. Ro­man oku­ru­nu zo­ra koş­mak için de­ğil bu­nun böy­le olu­şu. Onu bu nok­ta­ya ge­le­ne ka­dar leb den­me­den leb­le­bi­yi an­la­ma­sı­na ha­zır­la­mak.</p>
<p>Es­ki­den ro­man­la­rın son say­fa­sı­na ‘Son’ ve­ya ‘bit­ti’ di­ye ya­zı­lır­dı. San­ki ro­ma­nın na­ma­zı kı­lın­mış, me­za­rı­na gö­mül­müş gi­bi. Böy­le­ce ya­zar oku­ra apa­çık el koy­muş­tur. Ha­be­ri­niz ol­sun, bu iş bu­ra­da böy­le­ce bit­miş­tir, de­mek­te; onun ta­sav­vur et­me öz­gür­lü­ğü­ne el koy­mak­ta­dır. Ben ‘fi­nal’in açık uç­lu­lu­ğu­na ilk ro­ma­nım­la baş­la­mı­şım­dır. Fa­kat ya­yın­cı oku­ra bir yar­dım­da bu­lun­mak is­te­miş ola­cak ki, son say­fa­nın so­nu­na bir ‘Bit­ti’ ke­li­me­si at­tır­mış­tır. Ayıp­tır söy­le­me­si; kah­rol­muş­tum. Doğ­ru­su ha­ya­tım ro­man de­ğil ama, ro­ma­nım ha­yat­tır.</p>
<p><em>— Ka­dın, öy­kü­le­ri­ni­zin ve oyun­la­rı­nı­zın ana öz­ne­le­rin­den bi­ri. Ki­mi öy­kü­le­ri­niz­de Do­ğu-Ba­tı kar­şıt­lı­ğın­dan yo­la çı­ka­rak ka­dı­nı­nın ezil­miş­li­ği­ni, top­lum­sal bas­kı­la­rı, çev­re ve inanç bas­kı­sı­nı an­lat­tı­nız. Bu­ra­da da si­zi ay­rı­ca­lık­lı kı­lan fark­lı ke­sim­le­rin (ile­ri­ci-ay­dın) ka­dın al­gı­sı­nı da eleş­tir­me­niz ol­du. Yük­sek Ge­ri­lim’de­ki “Öz­gür­lük­çü” öy­kü­sün­de ile­ri­ci bir po­li­ti­ka­cı­nın iki­yüz­lü­lü­ğü­nü an­lat­tı­nız. Ka­dı­na gün­de­lik ha­ya­tın­da in­san gi­bi bak­ma­yan, ama la­fa ge­lin­ce on­la­rı öz­gür­leş­tir­me­ye ça­lı­şan (po­li­tik söy­lev­le­riy­le) bir po­li­ti­ka­cı ti­pi­ni eleş­tir­di­niz. </em><em>Ben­zer bir yak­la­şı­mı da Ha­di Gi­de­lim’de­ki “Ki­mi Za­man da&#8230;” öy­kü­sün­de ser­gi­le­di­niz. Köy ede­bi­ya­tı­nı, po­pü­ler ede­bi­ya­tı gün­de­me ge­tir­di­ği­niz öy­kü­de, ile­ri­ci bir ya­za­rın ka­dı­na ge­le­nek­sel “er­kek­si” ba­kı­şı­nı eleş­tir­di­niz. So­rum şu: Ül­ke­miz­de ka­dı­nın yaz­gı­sı de­ğiş­mi­yor mu ya da de­ği­şik­lik­ler yü­zey­sel mi? Bu yan­lış ka­dın al­gı­sı­nı, er­kek­si ba­kı­şı ne­ye bağ­lı­yor­su­nuz?</em></p>
<p>— ‘Er­kek Ya­zar’la­rın ki­tap­la­rın­da­ki ka­dı­na ba­kış­la­rı, ha­yat­ta ol­du­ğu gi­bi hep ufa­la­yı­cı, cin­sel ob­je açı­sı­na odak­lan­mış­tır; ka­dın hak­la­rı­na say­gı­lı, fe­mi­nist ko­ca­lar, sev­gi­li­ler­miş gi­bi yap­ma­ya ça­lış­tı­lar­sa da bu ya­lan­cık­tan öy­le­dir. Ben hep sert fe­mi­nist ka­dın ya­zar­la­rın ikin­ci sı­nıf­lık­tan sü­rek­li şi­kâ­yet et­me­le­ri­nin, ya­ni ken­di­le­ri­nin ya­nı­ba­şı­na ‘er­kek ya­zar­lar’ın bir­den asıl on­la­rın ikin­ci sı­nıf ol­duk­la­rı­nı, ken­di­le­ri­ney­se ra­hat­ça bi­rin­ci sı­nıf­lık pa­yı­nın dü­şe­ce­ği­ni dü­şün­mü­şüm­dür. Şim­di bu­ra­da is­ta­tis­tik ve­ri­ler, iki cins ara­sın­da­ki fark­lı­lık­la­rı aş­ma gi­ri­şim­le­ri­nin il­mi­ne bi­li­mi­ne dal­mak­sı­zın şu ka­dar­cı­ğı­nı söy­le­ye­yim ki; er­kek cins hep ‘er­kek­li­ği­ne tut­sak’ bir cins bü­yü­ye­me­miş ço­cuk, ço­cuk­tur. Öy­le­ce de ka­la­kal­mış­tır. Açık­ca­sı, önü­müz­de du­ran asıl so­run er­ke­ğin er­kek­lik so­ru­nu­dur. Ka­dın­lar de­ği­şim­le­re kar­şı da­ha açık­lar, bu­na da­ha yat­kın­lar çün­kü du­rum­la­rın­dan hoş­nut de­ğil­ler. Ken­di­le­rin­den kur­tul­mak is­ti­yor­lar. Ne ka­dar ezi­lir­sen o ka­dar baş­kal­dı­rır, di­re­nir­sin. Fa­kat na­sıl?</p>
<p>Sa­nı­rım so­ru­nu­zun ya­nı­tı iş­te bu ‘na­sıl?’da yat­mak­ta. Ka­pi­ta­list de­ğer­ler bas­kı­nı so­nu­cu top­lu­mu­muz­da pek çok şey ‘de­ğiş­ti­ği’ gi­bi ‘ka­dı­nın yaz­gı­sı da ‘de­ğiş­mek­te&#8230; Bü­tün dün­ya­da böy­le bu.</p>
<p>Ka­dın­lar es­ki­si­ne oran­la ya­vaş ya­vaş ‘ev ka­dı­nı’ ol­mak­tan çık­mış, dı­şar­da ça­lış­ma­ya baş­la­mış, bir an­lam­da ‘eko­no­mik öz­gür­lük­le­ri­ni’ ka­zan­ma­ya baş­la­mış­lar­dır. Ka­dın er­kek ara­sın­da­ki iliş­ki­yi bü­yük öl­çü­de be­lir­le­yen şey­le­rin önem­li­le­rin­den bi­ri bu. İkin­ci el­den ge­lir sağ­la­ma, da­ya­nış­ma iliş­ki­le­ri de de­ğiş­mek­te. İyi. Pe­ki ama na­sıl? Ne yön­de? İş­te bu­ra­sı iyi de­ğil. Ka­dı­nlar ken­di­le­ri­ni oto­ri­te­ye aday gör­me­ye, ‘er­kek gi­bi ol­ma­ya’ baş­la­mak­ta. Bas­kı ve şid­de­ti ele ge­çir­me eği­lim­le­ri git­tik­çe art­mak­ta. Na­sıl ya­ni?</p>
<p>Biz­de da­ha ya­kın­dan göz­lem­le­yip gö­re­bil­di­ğim ka­da­rıy­la şu oto­ri­te sa­hi­bi ol­ma eği­lim­le­ri ya­nı­sı­ra ‘öz­gür­leş­me’ hal­le­ri de yü­zey­sel. Ya­ni bi­çim­sel.</p>
<p>Gü­nü­müz de­ğer­ler sis­te­mi­ne ba­ka­rak söy­le­ne­bi­lir ki, ner­dey­se ge­nel an­lam­da ka­dın­lar şöy­le nok­ta­lar çev­re­sin­de dö­nen­mek­te, dö­ne dö­ne öle­si­ye yo­ru­lup düş­mek­te­ler: Eros, Aşk adı­na Gö­ze gir­mek, do­la­yı­sıy­la Tü­ke­tim, Tü­ke­tim do­la­yı­sıy­la Lüks, Lüks do­la­yı­sıy­la Ka­zanç, Ka­zanç do­la­yı­sıy­la dü­şün­ce ürün­le­ri­nin üs­tü­nü ör­ten bi­yo­lo­jik ser­ma­ye­nin, açık­ca­sı Be­den’in pa­za­ra sü­rül­me­si: Hay­dan ge­len hu­ya git­mek­de&#8230; Bu da bir tür­lü bü­yü­ye­me­miş, ken­din­den kur­tu­la­ma­mış er­kek cin­sin hâ­lâ da­ha cin­sel ob­je­ye ba­ğım­lı­lı­ğı­nın ya­rat­tı­ğı bir pi­ya­sa. Ezil­miş­li­ğin en ezil­mi­şi olan ka­dı­nın ‘öz­gür­leş­mek­ten’, ya­ni kur­tu­luş­tan an­la­dı­ğı ya­zık ki ge­ce­kon­du­da­ki kom­şu­su­na fi­lan­ca fir­ma­da man­ken­lik ‘ka­zan­dı­ğı’nı, fa­lan­ca ya­rış­ma­da gü­zel gö­ğüs yıl­dı­zı se­çil­di­ği­ni muş­tu­la­ya­bil­mek&#8230; Pi­ya­sa­nın ma­lı.</p>
<p>Ay­dın­lan­mış, fe­mi­nist bi­linç edin­miş er­kek­le­ri­miz de ka­dın­lar­la tü­ke­tim ye­ri­ne da­ha ya­ra­tı­cı ilişki­le­rin­de sık sık ya­ya kal­mak­ta; çün­kü ka­dın­lar da on­la­ra sık sık ana ku­ca­ğı ik­ram edip epey­ce de on­la­rın çağ­daş kah­ra­man­lık­la­rı­na âşık ol­mak­ta: Hay­di bu­na da eşit­lik pe­şin­de­ki ay­dın­lan­mış biz­le­rin za­fe­ri, di­ye­lim! Es­ki des­tan­la­rın Gi­yom Tel aş­kı­na, Or­ta­çağ­la­rın Kül­ke­di­si ma­sa­lı­na ka­vuş­ma­nın (!) za­fe­ri. Te­vek­ke­li Mi­lan Kun­de­ra za­ma­nı­mı­zın Or­ta­ça­ğa dö­nüş za­ma­nı ol­du­ğu dü­şün­ce­si üs­tün­de öy­le uzun­boy­lu dur­mak­ta&#8230;</p>
<p><em>— Ro­man­lar­da çev­re­ye da­ir tas­vir­le­ri ay­rın­tı­la­rıy­la gör­mek müm­kün. Ya­ni ola­bil­di­ğin­ce so­mut ola­rak be­tim­li­yor­su­nuz or­ta­mı. Hat­ta tas­vir­le­ri­niz­de ta­san­nu’a va­ran bir süs­le­me­ci­lik ol­du­ğu söy­le­ne­bi­lir. Yaz­so­nu’nda me­se­la. Bu­na rağ­men ben­de olu­şan bir ka­na­at var. San­ki yok­luk­la var­lık ara­sın­da kay­gan bir ze­min­de var olu­yor ki­şi­le­ri­niz. Bu­nu düş­sel an­la­tı­mı­nız­la özel­lik­le sağ­lı­yor­su­nuz. İki ay­rı kod­la­ma var ço­ğu ese­ri­niz­de. Bal­zac has­ta­lan­dı­ğı za­man ken­di ya­rat­tı­ğı köy he­ki­mi­ni is­te­miş ya ba­şın­da. Siz hiç­bir du­rum­da ya­rat­tı­ğı­nız ki­şi­le­ri ça­ğır­ma­ya­cak ka­dar bi­li­yor­su­nuz on­la­rın bi­rer ya­zın­sal fi­gür ol­du­ğu­nu. Bu­nu inan­dı­rı­cı­lı­ğın ye­ter­siz­li­ği bağ­la­mın­da söy­le­mi­yo­rum. Mah­sus böy­le ol­sun­lar is­te­miş­si­niz san­ki; ya­şam­la-ölüm, ger­çek­le-ger­çek­dı­şı­lık, ger­çek­le-düş­ler, so­mut­la-so­yut ara­sın­da, vb. Ne der­si­niz? </em></p>
<p>— Doğ­ru­dur. ‘Nük­le­er ça­ğın de­ğer­le­ri’ni ‘tü­fek icat ol­du, mertlik bo­zul­du’yu bil­me­den an­la­ya­ma­yız. Sa­na­yi dev­ri­mi, tek­no­lo­jik gi­ri­şim­ler çev­re­yi de ya­şan­maz, so­luk alı­na­maz ha­le ge­tir­mek­te. Yaz­so­nu’nda­ki be­tim­le­me­le­ri özel­lik­le bu­nun için öy­le in­ce­den in­ce­ye uzun uzun yaz­mı­şım­dır. As­lın­da bu ro­ma­nı salt bu amaç­la yaz­dım. Bâ­kir, ter­te­miz kum­sal­la­rın üs­tün­de­ki TİT (Türk İn­ti­kam Tu­ga­yı) şif­re­si­ni bi­le göz­den ka­çır­ma­ma­ya ça­lı­şa­rak.</p>
<p>“Bi­lin­sin ki dün­ya de­nen yer­de bir za­man­lar böy­le cen­net mi­sa­li yer­ler de var­dı ya­aaa­a, lâ­kin iş­te&#8230;” de­miş ola­bil­mek için; yer­kü­re­mi­ze bir çe­şit şah­sî ta­nık­lık. Kuş­ku­suz, her şey bi­ter, ama ya­zı bit­mez, gi­bi saf sa­fa­lak, ço­cuk­su bir hayale bel­bağ­la­ya­rak&#8230;</p>
<p>Var­lık­la yok­luk ara­sın­da­ki kay­gan bir za­man­da­yız. De­ği­şim­le­rin hı­zı­nın ya­rat­tı­ğı be­lir­siz­lik. Dü­şün­se­ni­ze or­ta­lık­ta da­ha post­mo­dern ede­bi­ya­tın P’si bi­le yok­ken ya­yın­lan­mış bu ro­ma­nın Av­ru­pa üni­ver­si­te­le­rin­den bi­rin­de in­ce­le­ne­rek bir ‘Pre Post­mo­dern’ ro­man ol­du­ğu­nun or­ta­ya çı­ka­rıl­mış bu­lun­ma­sı ak­lı­mı­za ge­lir miy­di? Yaz­so­nu’nun İn­gi­liz­ce­si bu yı­lın Ni­san ayın­da New York’da ya­yın­lan­mış bu­lu­nu­yor. Ba­kar­sı­nız elin oku­ru bu be­tim­le­me­le­rin tu­za­ğı­na düş­müş de ta­til­le­ri­ni ora­lar­da ge­çir­me­ye he­ves­le­ni­ver­miş! Aman sa­kın yi­ne ır­za geç­me ola­yı­nın kur­ban­la­rın­dan bi­ri ol­ma­sın da.</p>
<p><em>— Mo­dern ede­bi­ya­tı­mı­zın ge­li­şi­mi­ni, si­zin baş­la­dı­ğı­nız gün­ler­den bu­gün ilk ki­ta­bı­nı çı­ka­ran ya­zar­la­ra ge­le­ne ka­dar na­sıl bu­lu­yor­su­nuz? Özel­lik­le de ro­man­da&#8230; </em></p>
<p>— Ge­nel­lik­le bu ko­nu­da sus­kun kal­ma­yı yeğ­le­dim. Genç ya­zar­la­rın yaz­ma ve ya­yın­lan­ma hı­zı­na ye­ti­şe­me­mek­te­yim. Si­zin­ki­ne ben­zer bir so­ru ba­na ya­zar­lı­ğı­mın 55. yı­lı­nı kut­la­ma top­lan­tı­sın­da da so­rul­muş­tu. Top­tan: “Bun­la­rı he­men he­men hor­mon­lu mey­ve­ler, mo­ra bo­yan­mış ka­ran­fil­ler, erik ye­şi­li, gül­ler gi­bi bu­lu­yo­rum,” de­yip çık­mış­tım. Vit­rin­le­re ba­kın­ca öy­le ça­ğır­gan­lar ki, do­lap­ta yer kal­ma­dı­ğı hal­de, ca­zip gö­rü­nüş­le­ri­ne da­ya­na­ma­ya­rak uza­nıp alı­yor­su­nuz; ama vah vah, el­ma­lar­dan el­ma ta­dı ala­mı­yor, ka­ran­fil­ler­de ka­ran­fil ko­ku­su du­ya­mı­yor­su­nuz. Be­li bü­kül­müş­le­ri ba­ğış­la­ma­sı ge­re­ken­ler bu­nu da mo­dern son­ra­sı ye­ni­lik­çi­li­ğin­de ya­ya kal­mış­lı­ğa ve­re­rek omuz sil­kip geç­sin­ler. Za­ten öy­le ol­mak­ta. New York’lar­da ro­man yaz­ma okul­la­rı bi­ti­rip dön­müş ‘post­mo­dern’lik­ler­den mü­te­şek­kil bir ka­bi­le: “Bı­ra­kın ar­tık şu 1960-70’ler ya­zar­la­rı­nı. İş biz­de. Ken­di po­po­la­rı­mı­zı biz ken­di­miz si­le­lim,” de­yip çık­mış­lar­dır ya?</p>
<p>Şim­di­lik iş­te böy­le böy­le si­lin­me dö­ne­min­de­yiz. Ba­ka­lım ar­tık te­mel­siz mi­ma­ri­nin ne­ye ya­ra­rı do­ku­na­cak&#8230;</p>
<p><em>— Post­mo­der­niz­min ge­tir­di­ği çok­ses­li, çok renk­li, ede­bi­yat dı­şı gös­ter­ge­le­rin de ede­bi­ya­ta da­hil edil­di­ği or­ta­mın ko­la­ya kaç­ma­yı sağ­la­yan bir es­nek­li­ği var. Tür­ler ara­sı sı­nır­lar ya­za­rı sı­nır­la­mı­yor. Tür­le­rin bu de­re­ce iç içe ge­çi­şi­ni ve sı­nır­la­rı­nın be­lir­siz­leş­me­si­ni na­sıl de­ğer­len­di­ri­yor­su­nuz? </em></p>
<p>— Bu me­se­le­nin ya­nı­tı so­ru­nu­zun için­de. Ka­pi­ta­liz­min ya­rat­tı­ğı ken­di­ne da­hi ya­ban­cı­laş­mış in­san, be­lir­siz­lik za­ma­nı­nın bir ya­nı­tı de­ğil mi?</p>
<p><em>— Son ola­rak siz­den “ye­ni baş­la­yan­lar için bir mot­to” is­te­sek, ne der­di­niz?</em></p>
<p>— Hiç­bir şey­den öğ­ren­me­dim ya­za­rak öğ­ren­di­ğim ka­dar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/adalet-agaoglu-ile-soylesi/2011/09/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CEM SANCAR&#8217;LA &#8220;İNDİRAGANDİ&#8221; ROMANI ÜZERİNE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/cem-sancarla-indiragandi-ustune-soylesi/2011/07/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/cem-sancarla-indiragandi-ustune-soylesi/2011/07/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Jul 2011 19:56:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebistan Söyleşileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=11111</guid>
		<description><![CDATA[-Size “indiragandi”yi yazdıran düşünce ve ruh iklimi nasıl tanımlarsınız? Cem Sancar’ı “toplumsal bir indiragandi”yi düşünmeye, anlatmaya sevkeden siyasi, toplumsal ve felsefi arkaplanın satır başları neler olabilir? -Tâbii birçok başka etken arasında, bana bu romanı yazdıran iklim, aslında, yaşadığım yılların tam bir yüzleşme çağı olduğunu sezişimdir. Beklenen büyük Marmara depremini, yaşaya durduğumuz manevî depremler silsilesi olarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>-Size “indiragandi”yi yazdıran düşünce ve ruh iklimi nasıl tanımlarsınız? Cem Sancar’ı “toplumsal bir indiragandi”yi düşünmeye, anlatmaya sevkeden siyasi, toplumsal ve felsefi arkaplanın satır başları neler olabilir?</p>
<p><strong>-Tâbii birçok başka etken arasında, bana bu romanı yazdıran iklim, aslında, yaşadığım yılların tam bir yüzleşme çağı olduğunu sezişimdir. Beklenen büyük Marmara depremini, yaşaya durduğumuz manevî depremler silsilesi olarak anladım. Mecaz, mistik bir sürekli devrim hali! <span id="more-11111"></span>Allahın işleri bitmez deniyor ya!  Mütemadiyen sallanmaktayız. Sistemin dipsiz riyakârlığı ve tarihin ezelinden beri ezilip duran baldırıçıplakları, gariban ahaliyi düşününce… Özellikle de son Gölcük Depremi sırasında toplanan yardım paralarının nasıl indiragandi yapıldığını filan. O seçkin kurbağaların, o beyaz efendilerin ihtiraslarının hangi kalpsiz ufuklara uzandığını&#8230; Sonra şu paraya, pula, gösterişe, mal mülk biriktirmeye duyulan tapınma… Parasız adam lüzumsuz adam teranesi! Allah zengini sever hırtlığı filân&#8230; Felsefî olarak da elbette; “hakikat yoksulun, marjinalin, itelenmişin, küçümsenmiş ve aşağılanmışın kapısındadır”, felsefesinin peşine düştüm diyebilirim. Başka da bir felsefe var mı bilmiyorum… </strong></p>
<p>-İlk plânda okura optik-kayma gibi görünen potansiyel gerçekliğin düzeyini belirleyen şey sizin reel öngörüleriniz midir, yoksa açık bir zihinle gördüğünüz bir rüyanın tabiri midir?</p>
<p><strong>-Buna gündüz rüyası desek daha yerinde olur. Rüya görmeyi de, dinlemeyi de severim. Zihnime gelince bir süredir fazlasıyla açık desem ayıp olmaz inşallah.</strong></p>
<p>-“İndiragandi”deki belirleyici renk “kara”&#8230; Romanınızdaki iyilerin, onlar arasında işleyen mizahın ve onların yönelttikleri eleştirinin de tonu bu aynı zamanda&#8230; Kara&#8217;nın yüklendiği metaforik değeri biraz açar mısınız? Asıl doğruyu göstermek için araladığınız bir perde midir, yoksa doğruyu içinde sakladığınız bir örtü mü?</p>
<p><strong><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/cs21.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-11134" title="cs2" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/cs21-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a>-Siyah benim sevdiğim bir renktir. Esmere yakışır. Ayrıca eşit bir dünya ütopyasına en çok yaklaşan bir 19. Yüzyıl isyanı olarak anarşistlerin rengidir. O rengin ve o toplumsal başkaldırının da önünde düğmelerimi iliklerim ben. Saygın bir renktir anlayacağınız. Metafor olarak bakarsak, gerçeği, olan biteni bilmenin; bilgeliğin zeki hüznünün, kıvandırıcı, diriltici rengidir. Şemsi Tebrizi’nin, Hz Şems taassup ehli tarafından kuyuya atıldıktan sonra da Hz Mevlâna’nın rengi duhanîdir, mor-siyahtır. Bakmasını bilene bir işaret vardır siyahta. </strong></p>
<p>-“indiragandi” tamı tamına bir ütopya olamayacak kadar gerçek bir “romanütopya”&#8230; Ancak dil ve olay örgüsündeki kıvraklık onu polisiye türüne çok yaklaştırıyor. Anlatılan temanın bunu zorunlu kılmasının ötesinde sizin polisiyeye özel bir yatkınlığınız mı var; onu zihninizden kovmayışınız ya da kovmak istemeyişiniz söz konusu olabilir mi?</p>
<p><strong>-Sinemaya aşığım ben. Sinema manyağı bir çocuk olarak büyüdüm desem yeridir. İlkokul ikinci sınıfta okuldan kaçıp sinemalara gittiğim için çok azar yedim. Hatta bir ara ruh hastası muamelesi bile yaptılar bana… Kurguya duyduğum yakınlık oradan. Tempo ve ritim duygusu hep üzerine düşündüğüm şeylerdi. Polisiye ise ayrı bir ilgi alanım. Merakı kışkırtma isteği, oyun, -ben buna cilveleşme diyorum- şaşırtıcı finaller, şok edici bağlantılar, tüy ürperten ruh çözümlemeleri filân çok zevk aldığım lâtif durumlar. </strong></p>
<p>-“İndiragandi”deki esaslı konulardan biri: Mistisizm! Toplumsal dibe vuruşlarda kurtuluşun yegane can simidi neden mistisizmdir? Marks’a “din afyondur” dedirten mantığı ruhaniyetle buluşturmanız bir paradoksla değilse, neyle açıklanabilir?</p>
<p><strong>-Hayal kurmayı, hayal âleminde yaşamayı, idealist ve romantik olmayı severim. Metafizik olmadan hayat kuru bir kütüğe benziyor. Realizmi, mekanizmi, kaba determinizmi, ekonomizmi filân hiçbir zaman kendime yakın bulmadım. Hayatın kendisi bir macera… Her türlü dibe vuruş, manevî bir dünyanın varlığını keşfedebileceğimiz kriz ya da düğümün çözüldüğü anlar. Şer-hayır meselesi. Med-cezir durumları. Hepsi hayırlı elbette ama krizler de çeşitli; büyük bir tecrübe, bir aşk, haşin bir hastalık da vesile olabiliyor kalbi olana. İnsanın maskelerinin, kalkanlarının berhava olduğu fırtınalı zamanlarda açılıyor gönül gözleri. O gözün baktığı yerdeyse ilâhî olandan, hadi daha insana yakın konuşalım; her şeyi kapsayan ebedi bir merhametten başka bir şey gözükmüyor. </strong></p>
<p><strong><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/cs31.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11135" title="cs3" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/cs31-199x300.jpg" alt="" width="199" height="300" /></a>Marksa gelince o; Ali Şeriati adındaki güzel insanın zamanında isabetle çözümlediği gibi zenginlerin yalandan dinlerine, mesajın özünü boşaltarak bir şekle indirgedikleri dolandırıcı mabet dinine afyon demiştir, ki öyledir. Bir indiragandici dinidir o. Biz neyse ki kitabın ve mesajın özünün konuşulduğu bir zamanda yaşıyoruz. </strong><strong> Lailaheillallah</strong><strong> diye sokaklara dökülen gençler tarafından din tüccarı despotların yıkıldığı bir çağın tanıklarıyız… Ne mutlu bize!</strong></p>
<p>-İlahi esasların parçalandığı, maddeci yaşam biçiminin başatlaştığı bir dünyada, “heterodoksi”yi yitik İlahi hafızanın ayak izlerinin sürülebildiği bir yer olarak mı görüyorsunuz?</p>
<p><strong>-Güzel bir cümle oldu, evet ilâhî hafızanın yitik ayak izleri oradadır, irfandadır, İslâm’ın ruhundadır,bâtındadır. Bundan da korkmaya gerek yok. Ortodokslar sakin olsunlar! Herkes zahir olmadan batın, batın olmadan zahir olmayacağını bilmekte. Zahire, şekle bakıp durmuşuz ama! Kabukta kalmışız, kabuk bağlamışız. Yeşil sarıklı muhteremler de buna artık kızmasınlar yani! Yunus Emre de, Suhreverdi de, Gazali kadar mühimdir kavlimizce. Hallac ile Nesimi canımız ciğerimizdir bizim. Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri, altında huzur bulduğumuz bir çınar gölgesidir, Şeyh Bedreddin amcamızın oğludur. Baba İshak’ın ellerinden öperiz, Abdal Musa ile nice rüyada oturmuş kalkmışlığımız vardır. Böyledir bu işler artık bu çağda. Perdeler kalkmaktadır yani! Oralara bakacağız. Yeni bir kafayla, vaktin evlâtları olaraktan yeni bir şarkı söyleyeceğiz. Bu şarkı diriltici, özgürleştirici ve eşitlikçi olacak. Bundan kaçış yok…</strong></p>
<p>-İki kadın Nuray ve Aslı,  geleceğin dünyasında gerçekleştirilecek devrimin feminist bir karakter yükleneceğini mi gösteriyor? Ve aşkın yeni yüzü neden “onanmamış” bir tutku olarak yansıyor İndiragandi’nin aynasına?</p>
<p><strong>-Ben geçmişin en büyük ayıbının rahîm olana, bilgelerin deyimiyle, mahlûktan daha çok Halik olana, yaratıcı olana, hâsılı kelam kadına büyük bir haksızlık yapıldığına inanan insanların neslindenim. Dinimiz, üslûbumuz, usturubumuz hatta daha da ileriye gideyim, geleceğimiz kadınlıktaki hikmeti anlayacaktır. Batı’dan en büyük farkımız dualarımızdaki yanık, erkeksi olarak kabul edilemeyecek yumuşaklıktır. Kilise ilâhîlerine bakarsanız beni anlarsınız. Ama bakın Doğu Roma İmparatorluğu kutsal metinleriyle ilgili bir çalışma, bir müzik dinledim, Kalan Müzik yapmış, bizim mevlitlerimize benziyor. Yani, doğu, iddia edilenin aksine kadın sesidir bence. Kadın varoluşundan, o ontolojiden çok şey öğreneceğiz. </strong></p>
<p><strong>Nikâh meselesine gelince, iki insanın herkesin duyacağı şekilde “Biz birbirimi seviyoruz, birlikte yaşıyoruz<a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/cs4.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11136" title="cs4" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/cs4-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a>kardeşim” diye bağırışıdır benim anladığım. Gizli kapaklı, kapı arkası ilişkileri lânetleyelim, evet. Tek gecelik et saldırılarından kendimizi, insanları koruyalım. Konuşalım, yazalım, evet. Çürümesin hiç kimse! Birliktelik, devlet memuruna olur, ermiş bir kişiye olur, sevilen bir mürşide olur, cümle âleme ya da sokağa bir biçimde söylenebilir diye düşünüyorum. Bunun da ortak, kabul edilmiş anayasasını yazabiliriz. Bu işlere, iki insanın fizikî ve ruhî olaraktan birbirine sarılmasına, birlikte yol almasına fazla karışmasak iyi olur diyorum. Ahlâkı söyleyelim, anlık hayvanî şehveti değil muhabbeti, dostluğu, aşkı kutsayalım yeter…</strong></p>
<p>-Sizin İndiragandi’deki Cavlaklar’ınızla, Kemal Tahir’in Devlet Ana’sındaki Cavlaklar’ın kan birliği yoksa da ilginç bir ruh, ahlak ve eylem birliği var. Bununla Cavlaklar’daki değişmeyen bir öz’e mi işaret ediyorsunuz yoksa Kemal Tahir’e bir sanatçı selamı göndermeyi mi hedefliyorsunuz?</p>
<p><strong>-Ya Kemal Tahir hürmet ettiğim bir şahsiyet. Ama hem Cavlaklar hem de Hassan Sabah konusunda Batı menşeli olduğunu düşünüyorum. Bu konuda yazan herkes Marco Polo’nun yalanları üstünden kaymakta. Amin Maalouf’tur odur budur. Herkes. Bir tek Umberto Eco pop-tarihin ezberini kırmakta. Ben gayri resmi tarihe bakıyorum. Evraklara, kayıtlara bakıyorum. Ahmet Yaşar Ocak&#8217;ın Kalenderiler’ini öneririm meraklısına. Arabî’nin, Mevlâna’nın çok saygı duyduğu Kalenderi dervişlerine, o melâmet ehline karşı biraz saygılı olmalıyız. Melâmet bilindiği gibi kendini kınayan demektir. Cavlaklar da bir Kalenderi zümresidir. Biraz dikkat etmek lâzım yani. Bir destur çekmek lâzım. Oryantalist bakış tam da budur işte. Bir kere ne Hassan Sabah ne de Kalenderiler, ne Horasan Erenleri öyle afyon mafyon taşımıyorlardı. Hatta bazı tarihçiler o yıllarda o bölgelerde esrar yapımı için gerekli olan kenevirin bile olmadığını söylerler. Kızılbaşlara, Alevîlere yapılan haksızlığın aynen Hassan Sabah’a, yani İsmailiyye’ye ve Kalenderilere yapıldığını düşünüyorum. Anadolu insanı onlara “Işıklar” demiştir. İnsanlar nedense bunu es geçmiş. Cahillik böyle bir şey.</strong></p>
<p>-İlk soruma dönerek son sorumu sormak istiyorum: İbn Arabî, değişmeyen dünyanın değişen yüzlerini sanatla keşfinizde ve romanla anlatmanızda size rehberlik etti mi?</p>
<p><strong>-İbn Arabî dediniz de, yani işte onun talebesiyim. Fakat anaokulunda talim terbiyedeyim halen… Büyük bir ışık bence söz konusu zat. O, muazzam Muhammedî hikmeti anlamak için aralanmış bir yıldız kapısı… Ben romandan son anda çıkardığım bir şiirini söyleyeyim size. Ne derler bilirsiniz: Hu mânâdır, mânâ tanrıdır. Biz o mânâya müptelâyız işte. Şiir şöyle:</strong></p>
<p><strong><em>Benim kalbim ceylânlar için bir pınar,</em></strong><br />
<strong><em>Keşişler için manastır, putlar için bir mabet,</em></strong><br />
<strong><em>Hacılar için bir Kâbe, Tevrat levhaları ve Kuran kitabıdır.</em></strong><br />
<strong><em>Ben aşk dinini vazediyorum</em></strong><br />
<strong><em>Ve hangi yöne yönelirse yönelsin</em></strong><br />
<strong><em>Vallahi de billâhi de benim dinim de imanım da budur…</em></strong><br />
<strong><em>İbn Arabî</em></strong></p>
<p><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/indiragandi.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-11120" title="indiragandi" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2011/06/indiragandi-193x300.jpg" alt="" width="193" height="300" /></a></p>
<p><strong><em><span style="font-style: normal; font-weight: normal;">(CEM SANCAR, İNDİRAGANDİ / PROFİL YAYINCILIK, İSTANBUL 2011)</span></em></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/cem-sancarla-indiragandi-ustune-soylesi/2011/07/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>hayriye&#8217;nin sesi ve ilkler</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/huzeymeyesim/hayriyenin-sesi-ve-ilkler/2009/12/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/huzeymeyesim/hayriyenin-sesi-ve-ilkler/2009/12/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Dec 2009 00:43:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HÜZEYME YEŞİM KOÇAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebistan Söyleşileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=7001</guid>
		<description><![CDATA[Öyküler önce yüreğinizde yazılır. Her öykünün sesi, rengi farklıdır. Her yazı sevinç uyandırır. Fakat kimileri özeldir; talihlidir. Hayat, hikâye içinde hikâyeyse; “hikâyenin de hikâyesi” olması gerektir. Tesiri, belki ilk öykülerime karışmasındandır bilemem. Ruhumda çağlayışı, köpürüp, akışıyla; bambaşka hisler meydana getirmiş ve doğuşuyla müthiş bir güç hissettirmişti. Metin âdeta benliğimi istila etmişti. Bunlar yıllar sonra, öyküye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Öyküler önce yüreğinizde yazılır. Her öykünün sesi, rengi farklıdır. <span id="more-7001"></span>Her yazı sevinç uyandırır. Fakat kimileri özeldir; talihlidir. Hayat, hikâye içinde hikâyeyse; “hikâyenin de hikâyesi” olması gerektir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Tesiri, belki ilk öykülerime karışmasındandır bilemem. Ruhumda çağlayışı, köpürüp, akışıyla; bambaşka hisler meydana getirmiş ve doğuşuyla müthiş bir güç hissettirmişti. Metin âdeta benliğimi istila etmişti. Bunlar yıllar sonra, öyküye yaptığım ekleme ve yakıştırmalar mıydı, zannetmem. Niçin böyleydi, sebebini de izah edemem.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Bir gençlik öyküsüydü “Hayriye’nin Düğünü”&#8230; Yaşı yaklaşık 30. Dairelerin, “iki milyona satıldığı” zamanlardan kalma. “Son Düş” adıyla “Konya Postası” gazetesinde yayınlanmış, “Hüzeyme Bolay” imzasıyla. Yazarı, çatık kaşla, ciddi yazı denemeleri yapıyor o sıra.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> 1997 senesinde; uzun yıllar kalemi elime almamış bir yazar olarak, kendimi sınamak isteyip Türk Edebiyatı Vakfı’nın düzenlediği “Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’na” gönderdiğimde; öyküdeki daire fiyatını, “dört milyar” yapmışım.  2003’deyse “40 milyar”.. Emlak fiyatları almış yürümüş.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Türk Edebiyatı Dergisi’nde, Temmuz 1997’de öykü yayınlanmış. Pakistanlı yazar, Masudh Akhtar Shaikh, öyküyü beğenmiş ve “Türkiye’nin En Güzel Hikâyeleri” isimli Urduca öykü seçkisinde yer vermiş… Yalnız, âdeta dilsiz Hayriye, hiç tahmin edilmedik, bilinmedik yerlerden ses getiriyordu. İnanması zor bir ilk.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Ahmet Köseoğlu başkanlığında; İbrahim Demirci, Abdullah Harmancı, Mehmet Harmancı, Prof. Dr. Mehmet Tekin gibi kıymetlerin destek verdiği TYB Konya Şubesi’nin hazırladığı; 24-25 Ekim 2003 tarihli “Öykü Sempozyumu” da benim ve herhalde Konya için de bir başka güzel ilkti…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Genel Başkan Nazif Öztürk’den, Rasim Özdenören, Ömer Lekesiz, Hüseyin Su’ya, Necati Mert’e ve Cemal Şakar’a kadar pek çok değerli edebiyat adamı Konya’ya gelmişti. Kadın yazarlardan Gönül Utku ve Selvigül Kandoğmuş Şahin’i hatırlıyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Öykülü bir akşamda, Akça Konak’ta toplanılmıştı. İlk kitabım “Saklı Değerler” yeni yayınlanmıştı ve ben önümü görmeye çalışan, sonsuza dek sürmesini istediğim bir rüyaya uyanan, yaşça değilse de edebî tecrübe olarak genç bir yazardım.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Misafirlerimizin huzurunda, yazarlık hayatımda önemli katkılarda bulunan edebiyatçılarımızdan Mustafa Miyasoğlu, kitaptan bu öyküyü okumamda ısrar etti. Son derece sıkılmıştım ama titrek, ürkek bir sesle olsa da, okumayı başardım. Hayriye seslenmişti.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Taşrada edebiyat yapmak zordur. Dolayısıyla ödüller, edebî haberler, iletişimin ve sahiplenmelerin sizin için anlamı, yansımaları ve etkisi büyüktür. İpuçları, işaretler, güzergâhlar görürsünüz; bağlarınız sıkılaşır, yürür gidersiniz. Uzaklık aleyhinize gözükse de, bazen uyarıcı, çarpıcı ve tazeleyici bir etki yaratabilir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Öyküdekinin aksine, yazısı, hayat hikâyesi güzel olan bir karakterdi Hayriye.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Öykünün izlediği yol, çıkışı beni şaşırtmıştı. “Saklı Değerler” sonuçta, taşrada tanınmamış bir yazar ve yayınevinden çıkmış kitaptı. Kitabın dağıtımı bile mesele olmuştu. İçindeki bazı öykülerin, nereye uzanacağını kim keşfedebilirdi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Hayriye, kitapta gizlenip kalmadı; anlaşılan yazarından bağımsız bir kimlik, şahsiyet kazanmıştı. Şimdi de yolculuğunu Deniz’de sürdürecek, hatta -temennim odur ki- deniz aşırı ülkelere gidecekti.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Öykücü  Aslı Tohumcu, “Nüve Kültür Merkezi” kanalıyla bana ulaştığında devasa bir mutluluk tattım. Hayriye’nin Düğünü’yle bir ilk daha yaşıyordum.“DenizBank’ın “Öyküler Sesleniyor” projesine, öykülerimin içinden bu hüzünlü öykü seçilmişti. “Daha iyi öyküleriniz olabilir” diyordu Aslı Hanım. “Fakat biz seslendirmeye ve bazı şartlara uygun olduğu için tercih ettik.”</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> DenizKültür ve Sesli Yapım’ın ortaklaşa hazırladığı “Öyküler ‘Ses’leniyor”; edebiyat, müzik ve tiyatronun iç içe geçtiği, Türkiye’de türünde ilk olan bir çalışmaydı; bir çeşit “Sesli Öykü Antolojisi’ydi”. İki setten oluşmuş çalışmada, her birinde 100 olmak üzere, toplam 200 öykücümüz ve 42 CD’deki öyküleri yer alıyordu. “Hayriye’nin Düğünü”,  1952’den sonra doğmuş olan yazarların dahil olduğu, 22 CD’den teşekkül eden ikinci setteydi. Eserler için özgün müzikler bestelenmiş, seçkin tiyatro sanatçıları tarafından seslendirilmişti.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Burada hemen sayısızca; DenizKültür yetkililerine, Proje Genel Koordinatörü Orhun Şemin’e; Yapım ve Yönetimi üstlenen Göksenin Göksel’e, Sesli Yapım ekibine; projede emeği geçen sanatçılara, arka plandaki mütevazı sessiz kahramanlara ve öncelikle yol gösterici öncü ustalarımıza teşekkür etmek istiyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Yolun başında..çok başındaydım. Fakat heyecanımı, mutluluğumu da saklayamazdım.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Bir fikir vermesi açısından; “Sesli Edebiyat Dizisi 2’de” yer alan bazı kadın yazarlarımızın isimlerini sıralayayım: Ayşe Sarısayın, Ayfer Tunç, Buket Uzuner, Cihan Aktaş, Fatma K. Barbarosoğlu, Feryal Tilmaç, Hatice Meryem, Münire Daniş, Nalan Barbarosoğlu, Nihan Kaya, Selma Fındıklı, Sibel Eraslan, Yıldız Ramazanoğlu, Zeynep Aliye…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Düşündüm ki: Hazin sonuna rağmen Hayriye yaşıyordu. Artık o, yaşsız bir kadındı. Temel sorusu, kim sonsuzca sever ve sevilebilirdi, aşkın hakikatiydi. Pekiyi hâlâ aşkı arıyor muydu? Bana kalırsa herhalde bulmuştu.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> “Arkası Yarın”, “Radyo Tiyatrolarıyla” büyümüş bir nesildik biz… İçimde radyo hatıraları hep sıcacık, konuşur durur, çalar söylerdi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Seti aldım. Bedia Ener’in buğulu sesinden, nefis bir müzik eşliğinde “Hayriye’nin Düğünü’nü” dinledim. Olağanüstü bir deneyimdi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Bittiğinde biraz ıslaktım. Bu sefer minnetle ve hararetle, öykünün romantik, genç yazarına, teşekkürle dua ettim. Sıkı çalışmasını, gayretini arttırmasını diledim.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"> Süsü  pek sevmem ama nedense o gün gururla, “Hayriye’yi” bir kisve gibi üzerime geçirip, dışarı gittim. </span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/huzeymeyesim/hayriyenin-sesi-ve-ilkler/2009/12/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İffet Oral ile söyleşi&#8230;</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/yilmaz-yilmaz/iffet-oral-ile-soylesi/2009/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/yilmaz-yilmaz/iffet-oral-ile-soylesi/2009/11/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Nov 2009 21:33:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>YILMAZ YILMAZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebistan Söyleşileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=6904</guid>
		<description><![CDATA[SON DİLEK Hüzün satarım, var mı alan? İffet Hanım ile hem kitabı hakkında hem hüzün hakkında hem öykü evreni hakkında konuştuk. İffet Oral ilk kitabı Son Dilek ile okurlarının huzuruna çıktı. Hüznü teneffüs etmiş, hüzünle dolu öyküler var bu kitapta. Elbette ki öykülerin ana konusu hüzün değil ama tıpkı hayatta olduğu gibi yanımızdan bucağımızdan bulaşıveriyorsak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">SON DİLEK </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Hüzün satarım, var mı alan?<span id="more-6904"></span><br />
</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">İffet Hanım ile hem kitabı hakkında </span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">hem hüzün hakkında hem öykü evreni hakkında konuştuk.</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">İffet Oral ilk kitabı Son Dilek ile okurlarının huzuruna çıktı. Hüznü teneffüs etmiş, hüzünle dolu öyküler var bu kitapta. Elbette ki öykülerin ana konusu hüzün değil ama tıpkı hayatta olduğu gibi yanımızdan bucağımızdan bulaşıveriyorsak hüzne ya da her defasından o gelip buluyorsa bizi… İffet Oral öykülerini en güzel ifade edecek kelime bu olsa gerektir: Hüzün…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">İffet Hanım ile hem kitabı hakkında hem hüzün hakkında hem öykü evreni hakkında konuştuk.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; color: red; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">-İffet Hanım kısaca kendinizi tanıtabilir misinizDünya Bizim okurlarına? Kimdir İffet Oral?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/11/sondilek.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-6906" title="sondilek" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/11/sondilek.jpg" alt="sondilek" width="125" height="200" /></a>-Edebiyatla ilgisi yönüyle tanımlarsak yazmaya geç başlamanın burukluğunu yaşayan biri. Onun dışında iki gencin annesi, eş, öğretmen.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; color: red; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">-İlk öykü kitabı biraz geç mi geldi? Neden daha önce kitaplaştırmadınız öykülerinizi?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">-Kitabım “Son Dilek” 2009 Mart’ta çıktı. Aslında yazıyla aktif olarak ilgilenmemden iki sene sonra çıkması göz önüne alınırsa geç değil. Fakat benim zaten yazıya geç başlamamdan kitap da geç geldi.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; color: red; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">-Ne zamandır öykü yazıyorsunuz?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">-Öykü içten içe hep vardı. Çocukluğumdan beri. İnsanları hayvanları daha doğrusu varlığı gözlemeyi adeta huy edinmişimdir. Etrafta olanları seyretmek, dinlemek, koklamak&#8230; Başkalarının göremediklerini görmek… Onlardaki detayları keşfetmek, benim için vazgeçilmezdir. Bütün bunları yazıya dökmeye başlayınca öykü ortaya çıkıyor. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Yazdıklarımın elle tutulur hâle gelmesi. 2007’de Libadiye Öğretmenler Derneğinde Yazarlık kursuna gitmemle başladı. Orada “yazma sebebimiz, yazdıklarımızın okunabileceği, yayımlanabileceği ” konusunda ümit açıcı çalışmalar, seminerlerde tanıştığımız yazar çevresi bizi yazıya ısındırdı. Ardından ilk Serinselvi –e dergide ve Edebistan’da öykülerin yayımlanması cesaretimi artırdı. Daha sonra Yağmur, Ay Vakti ve Dergâh’ta öykülerim yayımlandı. Yazılı basında öykülerimin çıkması beni inanılmaz ölçüde yazmaya heveslendirdi. Ardından da kitap geldi.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">-<span style="color: red;">Öyküleriniz farklı konularda olsa da ortak nokta hep aynı: hüzün… Neden hüzün? Hayat bu kadar hüznü kaldırır mı?</span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">-Ben öykülere hüzün hâkim olduğu fikrinde değilim. İlk anda hüzün öne çıkıyor olabilir. Ama öykünün kıyısında köşesinde bölük pörçük de olsa sevinçler, mutluluklar gizli. Bunu biraz da okuyanın irdeleyip bulması gerekiyor. Tıpkı hayatta olduğu gibi mutluluğu yakalamak için herkesin kendi çapına göre bir gayreti gerekiyor. Bazen bizi günlerce yakıp kavuran bir olay ardında beklenmedik güzellikleri gizleyebiliyor. Bu yönüyle bakarsak hayat tam bir denge üzerine kurulu. Ne hep hüzün ne de mutluluk. Benim öykülerde de böyle. Hüzün kaplı sandığımız bir olaya biraz daha geniş açıdan baktığımızda aslında sürpriz sevinçlerin kapısının açıldığı görülüyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">-<strong><span style="color: red;">Yurtdışında bir üniversitede ders verdiniz. Oralarda da böyle hüzünlü mü hayat?</span></strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">-Yurtdışı benim için büyük tecrübeye sebep oldu. İnsana bakışım daha bir genişledi, renklendi. İnsan her yerde<span style="mso-spacerun: yes;"> </span>insan. Hüzün de insana ait bir özellik olunca yer pek fark etmiyor. Aynı dili konuşmasanız da yaratanın verdiği ortak dili –gönül dilinizi konuşturunca girilmeyecek kalp kalmıyor.İnsanları kabuklarından sıyırıp salt insan olması hasebiyle gördüğünüz de ummadığınız muhabbetlerin kapısı açılıveriyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; color: red; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">-<strong>Öyküleriniz Dergâh, Ay Vakti gibi dergilerde yayınlandı; ancak siz aynı zamanda internet üzerinden de öykülerinizi yayınlıyorsunuz. İnternette yayınlanan öykülerin okura ulaşılır olduğunu düşünüyor musunuz? İnternet edebiyatı hakkında ne söylerisiniz?</strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">-İnternet ve edebiyatı tabi seyrinde ilerliyor. Bence olsun mu olmasın mı diye tartışmak gereksiz. Aksine yazıyla ilgilenenler açısından, hemen ulaşmak bakımından avantaj. Fakat internet ortamının genişliği ve denetimsizliği düşünülürse internet edebiyatını takip etmek için kişinin epey bir donanımlı olması gerekiyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Okura, daha çok okura ulaştığına inanıyorum. Tabi Yazılı basına alternatif olduğu anlamına gelmez. Onun yeri başka. Yazımızın –e dergide değil de yazılı basında çıkması çok daha önemlidir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; color: red; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;"><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/11/sondilek1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-6908" title="sondilek1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/11/sondilek1.jpg" alt="sondilek1" width="125" height="200" /></a>-Başucu kitaplarınız nelerdir?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">-Başucumda, yanımda, çantamda, mutfakta kitaplarım hep hazırdır. Hepsinin arasında muhakkak bir kâğıt, bir kurşun kalem… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Kırık Mızrap, Gurbet Hikâyeleri, Elif Şafak, Sadık Yalsızuçanlar&#8230; Bazılarını danışmak için bazılarından öğrenmek, zihnen beslenmek için döne döne okurum.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">Ayrıca ruhen ihtiyaç hissettiğim vakitlerde hadisleri, Mesneviyi, Yunus’u sindirerek okurum. Sözlük okumaları yaparım. Bu çalışmalar yazıya hiç umulmadık yerde aksediyor. Zihin neyle doldurulursa kâğıda da onlar yansıyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">-<span style="color: red;">Bir öykünün yazıya dökülmesi başından itibaren nasıl bir seyir takip ediyor?</span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Verdana&quot;,&quot;sans-serif&quot;;">-İnsanın ya da varlığın olduğu her yerde bir öykü muhakkak vardır. Ancak bakıp görülmeyi, duyulmayı bekler. Etrafınıza bakarken yaratanın bir eserine baktığımızı unutmadığımızda baktığımız her şey apayrı bir değer kazanıyor. Bir taş, bir deniz kabuğu, ağaçtan düşen kurumuş bir yaprak her şeyin size fısıldayacakları vardır. Etkilendiğiniz bir söz, bakış peşinize takılır sizle gelir. Sonunda kendini yazdırmak için sizi zorlar. İlk anda çalakalem her şey kâğıda dökülür. Kişiler, mekân yazdıkça sizden birer parça haline gelir. Günlerce aylarca yazıyla gizli gizli buluşursunuz. O kadar ki her gittiğiniz her yerde sizinledir. Konuştuğunuz kişilerde, gezdiğiniz yerlerde kendini gösterir. Bir zaman sonra sizinle dolaşmaktan vazgeçer. Burada öykü sonuç bölümünü yazdırır. Artık sizden ayrılır dosyada yerini alır.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/yilmaz-yilmaz/iffet-oral-ile-soylesi/2009/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MEHMET SOLAK&#8217;LA SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/haticesaka/mehmet-solakla-soylesi-2/2009/07/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/haticesaka/mehmet-solakla-soylesi-2/2009/07/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Jul 2009 21:01:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>HATİCE SAKA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebistan Söyleşileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=5692</guid>
		<description><![CDATA[-“Onu kendim kıldığım bir koku/sun derince bir kâse: NUN”  “ Bir MİM koyalım sonra olduğumuz yere  iki manâ bir sûret”. Hayal İçre, Mim ve Nun adını taşıyan iki bölümden oluşuyor. Kitaptaki şiirlerinizin bu harfler üzerine kurulmasının özel bir nedeni var mı? - Kitaptaki şiirlerin tamamı  bu harfler üzerine mi kuruluyor? İki-üç şiirden bahsedebiliriz yoğunluk açısından. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>-“Onu kendim kıldığım bir koku/sun derince bir kâse: NUN”  “ Bir MİM koyalım sonra olduğumuz yere  iki manâ bir sûret”. Hayal İçre, Mim ve Nun adını taşıyan iki bölümden oluşuyor. Kitaptaki şiirlerinizin <span id="more-5692"></span>bu harfler üzerine kurulmasının özel bir nedeni var mı? </span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>-</span></strong><span> Kitaptaki şiirlerin tamamı  bu harfler üzerine mi kuruluyor? İki-üç şiirden bahsedebiliriz yoğunluk açısından. Ama şunu da söyleyebiliriz; evet, pek çok şiirin arka plânında Nun ve Mim’insimgesel anlamı vardır. Bu iki harfe elif’i de eklemek gerek aslında; zira asıl esrar elif’te. Elif, nun ve mim tek başlarına olduğu <a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/06/msolak31.jpeg"><img class="alignleft size-full wp-image-5705" title="msolak31" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/06/msolak31.jpeg" alt="msolak31" width="221" height="166" /></a>kadar, birlikte oluşturdukları yapılarla da oldukça s/imgeseldir. Bir düşünün, değişik hallerde yan yana gelişlerini. ‘Muhteşem üçlü’den bahsediyoruz yani, fakat uzun uzadıya bu harflerin anlamını açıklamam mümkün değil. Ancak kimi ip uçları vermekle yetinmek istiyorum. Her şeyden önce, İbn Arabî’nin deşifre ettiği Harflerin İlmi’nden haberdar olmak gerek.Şeyhül Ekber; “Elif’in makamı cem makamıdır, onun ismi Allah’tır.” der. Ayrıca mertebelerden bahseder; “Nun, Hak tealâ’nın mertebesidir.” ona göre. İkinci mertebe ise, mükelleflerin en mükemmeli, en evrenseli, yaratılış açısından  en tam ve en dengeli olan insana aittir; o da mim’dir. İnsan, Allah’ı ancak kendinden yola çıkarak bilebilir. <strong>Seyr</strong>in güzergâhı budur. Bu aleme (Nun, alemin zahirî yanıdır aynı zamanda), yani <strong>ol</strong>duğumuz yere, bir mim koymak lâzım. Mim koymak, diye bir deyimimiz vardır, biliyorsunuz. Nereye mi mim konur,  önemli bulduğumuz, unutulmasını istemediğimiz yere. Bir işaretlemedir yani mim koymak. Nun’da bir nokta bile değiliz ama yine de  o nun’un bir yerlerine ufacık da olsa bir mim – bir koku, bir sûret -  koyma  cehdimiz olmalı. Üstelik yükümlüyüz bununla. Kısacası, varoluş derdimle hemhal olmak çabasındayım; yoksa kuru bir hurûfîlik ya da letrizm peşinde değilim.</span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>-Diğer şiir kitaplarınızda olduğu gibi bu kitabınızda da aşk var. Ancak aşkın boyutunu, kime veya neye yönelik olduğunu keskin sınırlarla çizmiyorsunuz. Aşkı bu kuşatıcılığıyla görmeye çalışırken zorlandığınız oluyor mu? </span></strong><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>-</span></strong><span>Kesinlikle hayır, hiç zorlanmıyorum. Olması gereken bu aslında. Aşkı en kuşatkan haliyle görmek ve yaşamak gerek. Aşkın indirgenmesinden ve ayrıştırılmasından müthiş rahatsızlık duyuyorum. Daha önce sorulmuş bir soruya verdiğim cevaba gönderme yapmak zorundayım: “Bir’leme ve bir’leşme iştiyakıdır aşk.” demiştim. Yaratılış’ın özünden bahsediyoruz burada. Özü ayrıştıramazsınız, çünkü özdür. Herhangi bir şey’e de indirgeyemezsiniz. İndirgenebilecek bir şey yoktur gerçekte. Ayrıştırma ve tasnif etme kolaycılığı çoğu zaman yanıltıyor insanı. Peki yapılan ayrıştırma ve indirgeme neyin nesidir o  halde?  Tamamen sanal. Zihinsel bir yanılsama. Sadece aşk için mi yaşanıyor bu zihinsel yanılsama? Hayır ? O kadar çok yanılsama var ki gerçekmiş gibi algılanan. Biz, konuyu fazla dallandırıp budaklandırmadan aşka dönelim: Aşk boyutsuzdur. Boyutsuz olan bir şeyin sınırlarından bahsetmek abestir. Aşk, tecellîdir. Birleme ve birleşme iştiyakı oluşu bundandır. Gerisi lâf kalabalığı sadece.</span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>-Kuran-ı Kerim’de, Allah’ın Hz. Adem’e isimleri öğrettiği tebliğ edilir. Hayal İçre’deki şiirlerin çoğunda adlandırmalara ve kelimelere atıf var. Şairler için Hz. Adem ile başlayan ve her şeye mana veren adlandırmanın en güzelinin peşinde diyebilir miyiz?</span></strong><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>-</span></strong><span>Her şey adlandırmakla başlamıştır. Adlandırma, anlamlandırmanın eşiğidir. Adlandırarak o eşikten öteye geçmiş oluruz.<a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/06/msolak1.jpeg"><img class="alignright size-full wp-image-5697" title="msolak1" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/06/msolak1.jpeg" alt="msolak1" width="121" height="166" /></a>Anlama vakıf olma hali yani. Her halükârda vardır anlam. Anlama vakıf olmak, hayata dahil olmaktır. Aksi halde, zaman doldurmuş oluruz bir ömür. İnsan olarak, önce kendi adımızı ve anlamımızı idrâk etmemiz gerek. Böylelikle ‘kendimiz’ olabiliriz. Kendi olmak, nasibine sahip çıkmayı zorunlu kılar. Nasibine sahip çıkan da hayata dahil olur, sıradan bir dolgu malzemesi olamaz o. Şairlik, her bakımdan daha duyarlı olmayı gerektirir. Sıradanlığı kaldırmaz. O halde, en farklının  peşinde olmalıdır şair. Lütfen dikkât: Sıradanlık karşıtı bir farklılıktan bahsediyorum, marjinallik hevesinden değil. Evet, en güzel adlandırmanın peşinde olmalı şair. Her türlü çirkinlikten kaçınmalı. Adlandırma güzel olursa gerisi de güzel gelir; çirkin başlarsa çirkin sürer. Bir de yaşanılan halin kanıksanması meselesi var. O vakit, yanlışlar da doğruymuş gibi algılanmaya başlar. Tehlike büyüdükçe büyür.  Denilebilir ki; bu iş, kısmet meselesi. Kimileri Adem’in peşindedir, kimileri başkalarının…Herkesin bir ‘önden giden’i vardır vesselam.</span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>-“Zahir ve batın, ne tekil ne çoğul, ne ezel ne ebed,  hem aşikar hem gizli…” Şiiriniz zıtlıkların çekim alanına giriyor. Şiiriniz zıtlıklardan besleniyor diyebilir miyiz? </span></strong><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>-</span></strong><span>Her şey zıtlıklar alanında değil mi? Öyle  ki,  her şey zıddıyla kaim. Ama bir ‘bütün’ olarak aynı zamanda. Zahir-batın, tekil-çoğul, erkek-dişi, ezel-ebed, güzel-çirkin… Çirkin yoksa güzel de yoktur. Neye göre güzel? Bir çirkin tasavvuru ve tanımlaması olmalı ki, güzel tasavvuru ve tanımlaması da olabilsin. Aynı durum bütün karşıtlıklar için geçerlidir; ancak, görüntünün ötesine geçemeyen yalınkat bir karşıtlık aldatmacasına sap(lan)madan. O halde; hayat, karşıtlıklar bütünü  ise,  biz de arada kalmışsak, karşıtlıklar arasında, oradan beslenmemek mümkün mü? Yine de, beslenmek ifadesine  bir şerh koymak isterim.  Bu kelimeler, yaşanılan hal’in  ifşasıdır bir bakıma. Özümsenmiş bütüncüllüğün söze bürünmesi yani. Ara yerde kalmanın yangısıdır şairin kaderi. Bu kader, anlam katmanları  hediye eder şaire. Daha ne istenir ki…</span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/06/kit.jpeg"><img class="alignleft size-full wp-image-5700" title="kit" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/06/kit.jpeg" alt="kit" width="221" height="166" /></a>-Bir şiirinizde,  ‘yandı kelimeler prensim maçinde / içim yandı eksik kaldı sözüm’ diyorsunuz. Burada kastettiğiniz ilham ise, onun çıktığı yolculuklardan dönmesini beklediğiniz oluyor mu, ya da siz mi gidip buluyorsunuz ilham prensini?</span></strong><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>-</span></strong><span>Sözün başkalığına ve eksikliğine bir gönderme var orada. Söz, emsalsiz bir başkalaştırma gücüdür. Bir o kadar da eksik ama. Hem de her zaman ve her daim eksik. Öte yandan, standardı ve sonu yoktur sözün. Herkese, her zamana, her mekana göre bir söz, mutlaka vardır. Alıntıladığınız dizeler öncesinde;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>“Kaç kelime kurtardım / kaç şiir bu mücellâ hayattan / diline düştümse yıllarca yine dilimden / sözledikçe sürer ya mesel içinde mesel / ödünç heveslerle bir ömür.” derim. Söyledikçe sürüp giden bir meseldir söz. Yanmışsa kelimeler prensim, üstelik maçinde, kimi bekleyebilirim ki! Ne prens, ne peri…Değil mi ki; “gece başka ben / ben başka gece  (ise) söyleyince” şairin halleriyle ilgilidir bütün olup biten. Ve sözün gücüyle. O başkalaştıran güç, kimileyin kaf dağından, kimileyin gündelik hayatın içinden seslenir. Ne beklenen vardır ne gelen yani. En azından benim için böyle.</span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>- Şiir eleştirisi, şiir teorisi üzerine yazan ve şiirin felsefesine kafa yoran bir şair olarak şiirinizi nereye koyarsınız, hangi akıma yakın bulursunuz? </span></strong><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/06/msolak21.jpeg"><img class="alignright size-full wp-image-5699" title="msolak21" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/06/msolak21.jpeg" alt="msolak21" width="221" height="166" /></a>-</span></strong><span>Bir kategorize zorunluluğu daha mı? Bir şeyleri illâki bir yerlere yerleştirmek güdüsünden mümkün olduğunca kaçınırım. Şiiri, hem içeriden hem dışarıdan yakînen takip eden biri olarak; kendi şiirimi herhangi bir akıma bağlı görmüyorum. Ayrıca akım modasının geçtiğine inanıyorum. Gerçi şimdilerde manifesto modası var; ama o da, hoş bir macera olarak kalacak hafızalarda. Çoğu şair macerayı sever. Ben macera sevenlerden değilim. Akımcılardan ise hiç olmadım. Şiirimin yapısı (modern anlamda yapıdan bahsediyorum, bütünlüklü yapıdan) açısından bakarsak, imge yoğunluklu bir şiirdir benimkisi, tabiri caizse, imgeyle var olur; fakat sesi de hiç mi hiç göz ardı etmem. Anlam ve ses bütünleşmesidir aradığım. Sesle bezenmiş anlam katmanları sunarım okuyucuya. Bu ses-anlam bütünleşmenin tacı, imgedir. Depreşen bir imge vardır benim şiirimde. Hayata ilişkin hallerden neşet etmesinden, yani yapıştırma olmamasındandır depreşmesi. Bu yüzden iğreti değildir, şiirde var olan hiçbir şey. Bazen mûnis bazen isyankâr – hatta çokça isyankâr – da olsa, sahici ve sahihdir. Yeri gelmişken bir not düşelim: İmge denince hemen II. Yeni gelir akla. Oysa ne II. Yeniyle sınırlıdır imge ne de onunla girmiştir şiire. Böyle bir sınırlama, şiiri bilmemek demektir.</span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><em><span>-“Aşka Yüzün Var” 1999,  “Hüzünara</span></em></strong><span> ve <strong><em>Arada Bir Yerde” 2006 yılında yayımlandı. Üçüncü kitabınızı  da epey bekledi okuyucular. Ufukta yeni bir kitap çalışması var mı? </em></strong></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>-</span></strong><span>Bir şiir kitabı daha var aklımda. Şiir kitaplarımın sonunda yer verdiğim ve kitaplarıma oradan ad aldığım dizelerim vardır, hayat felsefemi de  ele veren.  Şöyle derim: “Aşka yüzüm var / arada bir yerde, bu yerde / yabancı olsam da / mosmor sürgün / hayal içre / adına hazırım.” Sıradaki şiir kitabımın adı, ‘adına hazırım’ olacak. Niyetim bu. Lâkin ne zaman vücut bulur, okuyucuyla buluşur bilemiyorum. En azından yakında değil. Yayımlanmış şiir inceleme-eleştiri yazılarım var. Denemelerim var hayat ve edebiyat bağlamında. Poetik kıyılarda soluklanan şiir yazılarım bir de… Önce bunlar kitaplaşır sanırım. Kısmet, diyorum. Acelem yok, hiç olmadı. Allahtan, beni sık boğaz edecek yayıncı dostlarım yahut ağabeylerim yok. Gerisi can sağlığı.</span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İlginize yürekten teşekkür ederim.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong>(01 TEMMUZ 2009 TARİHLİ YENİ ŞAFAK KİTAP EKİ&#8217;NDEKİ SÖYLEŞİNİN TAM METNİDİR)</strong></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/haticesaka/mehmet-solakla-soylesi-2/2009/07/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>NİMET YILDIRIM&#8217;LA SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/nimet-yildirimla-soylesi/2009/05/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/nimet-yildirimla-soylesi/2009/05/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 22:22:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebistan Söyleşileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=5033</guid>
		<description><![CDATA[-Hocam, Yves Bonnefoy, “Antik Dünya ve Geleneksel Toplumlarda Dinler ve Mitoloji Sözlüğü”nde, “din” ve “mitoloji” sözüklerini yanyana kullanmasının nedenini açıklarken “Bütün insan topluluklarında mitik anlatılarla dinsel uygulamalar sıkı sıkıya birbirine bağlıdır, bu yüzden de her yerde ya da hemen hemen her yerde dinler tarihçisi ya da araştırmacısı aynı zamanda mitolojileri de inceler” belirlemesini yapar. Sizin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="TR">-Hocam, Yves Bonnefoy, “Antik Dünya ve Geleneksel Toplumlarda Dinler ve Mitoloji Sözlüğü”nde, “din” ve “mitoloji” sözüklerini yanyana kullanmasının <span id="more-5033"></span>nedenini açıklarken “Bütün insan topluluklarında mitik anlatılarla dinsel uygulamalar sıkı sıkıya birbirine bağlıdır, bu yüzden de her yerde ya da hemen hemen her yerde dinler tarihçisi ya da araştırmacısı aynı zamanda mitolojileri de inceler” belirlemesini yapar. Sizin öncelikle bir filolog olduğunuzu bilmekle birlikte “Fars Mitolojisi Sözlüğü”nüzde zaman zaman “Fars” tanımlamasını aşan ve Hint’ten Endülüs’e kadar İslam başta olmak üzere diğer semavi dinlerin kültürlerini de içeren bir çalışmayı gerçekleştirdiğinizi görüyoruz. Mitoloji kavramına nasıl bir anlam yüklediniz, ya da Fars Mitolojisi’ne nasıl yaklaştınız ki sözlüğünüz bunca geniş bir dini ve kültürel yelpazeyi de kuşattı?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/05/nyildirim.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-5035" title="nyildirim" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/05/nyildirim.jpg" alt="nyildirim" width="260" height="300" /></a>-Efendim, öncelikle Fars Mitolojisi Sözlüğü’ne gösterdiğiniz yakın ilgiden dolayı sizlere teşekkür ederim. Alanında ülkemizde yapılmış ilk çalışma olan kaynak eser niteliğindeki bu eserden dolayı edebiyat çevrelerinden çok güzel mesajlar, tebrikler ve teşvik edici yazılar alıyorum. Bu da beni son derece sevindiriyor ve yeni çalışmalara yöneltiyor. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">İfade ettiğiniz gibi Fars Mitolojisi Sözlüğü, birtakım “Semavi dinlerin kültürlerini de içine alan, geniş bir dinsel-kültürel yelpazeyi kapsayan çalışma” olarak kabul edilebilir. Mitoloji sözcüğüne nasıl bir anlam yükleyerek böyle bir sonuca vardığımızı ortaya koyabilmek için sanırım önce İranlıların kökenlerinden “Aryalar”dan, en eski dönemlerden bu yana tarihlerinden ve kültürel birikimlerinden çok kısa olarak söz etmek yerinde olur: </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Tarihin başlangıcı belli olmayan çok eski dönemlerinde Arya ırkının bir kolu, yaşadığı toprakları terk ederek Soğd/Semerkant, Buhara ve Merv bölgesine yerleşmiş, ancak olayların akışına ayak uyduramayınca Belh ve Horasan ta­rafına, oradan da İran’ın değişik bölgelerine göç etmiştir. Tarihî verilere dayanılarak bu hareketlerin MÖ. X. ve VIII. yüzyıllarda gerçekleştiği tahmin edil­ir. İran platosunda yerleşik hayat kuran ilk Arya kavimleri de Medler ve Persler’dir. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">İran mitolojisi, kahramanlık anlatıları ve efsanelerinin tarihi, Aryaların İran topraklarına gelip yerleşmiş oldukları günlerden başlar. Bilindiği gibi İran milleti, İndo-Europeenne/Hind-Avrupa kavimlerinden biridir. Bu ırkın kollarından biri, tarihin çok eski dönemlerinden beri diğerlerine oranla çok daha fazla önem kazanmış, oluşturduğu medeniyet, edebiyat ve kültür, Hind-Avrupa ırkının diğer kollarından daha etkili olmuştur. “İndo-İranienne/Hind-İran” adlı bu kol, MÖ. 3000’lerde Hind-Avrupa grubundan kopup “Hint” ve “İran” adlarıyla<span>  </span>iki ayrı kola ayrılıncaya dek, Orta Asya bölgesinde yaşamakta; ortak din, dil, inanç ve mitolojileri paylaşmakta, kendisini “Arya: şerefli” adıyla nitelemektedir. Daha sonraki dönemlerde birbirlerinden ayrılarak Hindistan ve İran adlı ülkelerine yerleştiklerinde bu ismi her biri kendisi için kullanmıştır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Fars Mitolojisi Sözlüğü’nün, geniş boyutlu bir çalışma olmasının önemli nedenleri olarak şunları sıralayabiliriz: </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Mitoloji bir bakıma eski dünyada yaşamış insanların, sosyal ilişkileri ve doğa olaylarını algılayış tarzları ile dinsel inanışlarına bakış açılarının yorumlanmasını konu alır. Bir ulusa, bir dine ve bir uygarlığa ait mitleri ele alır. Belirttiğiniz gibi mitoloji, “dinlerin kültürlerini de içerir”. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Mitoloji, ilkel çağlardaki insanların ayinleri, inanışları, ve medeniyetlerinin teorik yönleri, bir başka deyişle de yaratılışın başlangıcı ve kaynağına götüren aktarımlardır. İlkel insanların inanışları, mitolojilerle başlar ve daha sonralarda ad dinsel inanışlar ve büyük dinler yapılanır. Buradan hareketle mitoloji; çok uzak zamanlarda yaşamış insanların dinsel inanışları ve dünyaya ait görüşleridir. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">M. Eliade mitolojiyi şöyle tanımlar: “Mitoloji, fizikötesi evrene ait serüvenleri, ilk başlangıç dönemlerinde gerçekleşen olayları aktaran bir anlatıdır. Mitoloji, genellikle yaratılışla ilgili gelişmeleri aktarır. Yani varlıkların nasıl meydana geldikleri, nasıl var oldukları, hangi ortamlarda ve nasıl varlık evrenine adım attıklarını ele alır.”</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Gerçekte günümüzde “kültür” adı altında topladığımız değerler eski dünyada “mitoloji” ve “din” adlarıyla anılan olgulardır. Eliade’ye göre; “İlkel toplumlarda “mitoloji” ve “din”, ait oldukları toplumların kültürel birikimlerinden oluşmaktadır.” Çünkü o zamanlar hiçbir düşünce ve tavır bu bütünden ayrı bir şey olarak düşünülemez, insanın bütün yaptıkları ve düşündükleri mitoloji ve din çerçevesinde yer alırdı. Mitlerle özel anlamda kastedilen değerler, gerçek hayatla örtüşen, yöresel özellikleriyle eski dünyanın gelenek ve göreneklerinden oluşur. Mitoloji de bu anlamda; “toplumun ilk ve manevî tarihi”dir.<span>  </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Mitleri yaşamak, gerçek anlamda “din­sel” bir yaşantıyı kapsar. Çünkü mit, sıradan, gündelik yaşamdan farklılık gösterir. Bu yaşantının “dinselliği”, mitolojiye özgü, coşturucu, anlamlı olayla­rın yeniden gerçekleşme aşamasına getirilmesi, doğaüstü varlıkların yaratıcı eylemlerine yeniden tanık olunması olgusundan ileri gelir. Mitolojiye değişik mitoloji uzmanları tarafından yüklenen böylesine geniş bir anlamdan, bir bakıma “mitlerin önemli ölçüde dinlerin sözlü şekilleri olmasından”<span>  </span>hareketle<span>  </span>Fars Mitolojisi Sözlüğü’nde dinsel kapsamı geniş tutmaya çalıştık. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Fars edebiyatının temellerinden birini oluşturan dinsel inançlar, tarihin en eski devirlerinden başlayarak, mitolojik dönemler, kahramanlık çağları, daha sonra ilk İran devleti Med İmparatorluğu’ndan, İslâm öncesi son yönetim Sasaniler’in tarih sahnesinden çekilmelerine kadar İranlıların egemen oldukları bölgelerde geliştirdikleri kültürler, gelenek ve görenekler, değişik dönemlerde inanmış oldukları Zerdüşt öncesi ve sonrası birbirinden farklı dinler, bu dinleri eksen alarak oluşan dinsel kültürler, gelenek ve görenekler ve bütün bunlara bağlı olarak gelişen mitolojik anlatılar geniş bir alan üzerinde çalışmamızı gerektirdi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Eski İran’daki dinsel yaşayışı ve ayinleri de içeren yaşanmış birtakım efsaneler vardır. Zerdüşt</span><!--[if supportFields]><span lang=TR style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana" mce_style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana"><span style="mso-element:field-begin" mce_style="mso-element:field-begin"></span> XE &quot;Zerdüşt&quot; </span><![endif]--><!--[if supportFields]><span lang=TR style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana" mce_style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana"><span style="mso-element:field-end" mce_style="mso-element:field-end"></span></span><![endif]--><span lang="TR">’ün ortaya çıkmasından sonra bu rivayetler eski İranlıların dinî efsaneleri olarak daha sonraki dönemlere aktarılmıştır. Bazen de bu rivayetler, millî tarihî destanlar ve efsanelerle birlikte kahramanların maceraları, İranlı komutanların ordu sevkiyatları ile mücadelelerini en güzel şekliyle yansıtmaktadır. İran-Yunan savaşları, İskender’in İran’dan çekilmesinden sonra onun İran’daki derin ve etkin nüfuzuyla mücadeleleri, Bizanslılara ve diğer güçlerden gelen saldırılara karşı savunma faaliyetleri, birtakım hatıraların yaşanmasına ortam hazırlamış ve efsanevî destanlara hamâsî bir renk kazandırmıştır. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Çalışmamızın geniş bir bakış açısına sahip oluşu; söz konusu coğrafyanın inançları, tanrıları, kutsalları, kültürleri ve mitolojilerinin yanı sıra bölge halklarının köken birliği, ortak dinsel inanışlar ve ortak kültürleriyle çok zengin ve derin bir kültürel birikimin merkezinde bulunmasından kaynaklanmaktadır.<span>  </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="TR">-Bir mitolojik malzemenin ait olduğu ülke içinde bile çok farklı çeşitleriyle anlatıldığı bilinen bir durumdur. Diğer taraftan Babil’den ve özellikle Hz. Musa’dan itibaren İsrailoğulları’na mahsus bir çok mitolojinin Fars mitolojilerini, onun da İsrailoğulları’nın mitolojisini etkilediğini düşünürsek<span>  </span>bunun çalışmanız sırasında önemli bir güçlük oluşturduğuna hükmetmemiz gerekir. Bir tür samanlıkta iğne aramak diye özetleyebileceğimiz bu güçlüğün üstesinden nasıl geldiniz?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">- Evet dediğiniz gibi gerçekten samanlıkta iğne aramak kadar geniş araştırma gerektiren, bir okadar da zor olan ve çok sabır isteyen; değişik dillerde kaleme alınmış birçok kaynağa erişmeği, onlardaki dağınık bilgileri bir araya toplamayı, sonra bütün bunları Türkçemize aktarmayı ve ardından da birtakım sonuçlara ulaşmayı zorunlu kılan böylesine bir çalışmayı yapmak yıllar istiyor. Birikim ve özveri istiyor. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bu tür edebiyat araştırmalarının olmazsa olmazları arasında bilindiği gibi araştırma konusu milletlerin dilleri, dinleri, dinsel kaynakları ve kültürleri, mitolojileri… gibi konularda belli düzeyde bilgi birikimi, derinlikli uğraş ve sabır en başta yer alır. Ancak bütün bunlara erişmemi, orta okul ve lise yıllarında içimde var olan yabancı dil, Fransızca sevgisi, daha sonra özel Arapça öğrenimi almam, ardından fakülte yıllarında bu iki dilin yanı sıra yoğun Farsça ve İngilizceye öğrenimime bu dillere karşı ilgime borçluyum.<span>  </span>Bütün bu gayretler söz konusu dillerde yazılmış Fars mitolojisiyle ilgili kaynakları Türkçe’ye aktarmam açısından bana son derece yardımcı oldu. Tabi bunların yanı sıra en önemli destekçilerimden ve çalışmanın gereklerinden biri de Arapça, Farsça ve İngilizce kaynakları rahatlıkla kullanabilmektir. Gerçekte İslâm öncesi/İslam sonrası İran tarihi, başta Mazdeizm olmak üzere İran dinleri, mitolojisi ve edebiyatı konusunda belli düzeyde bilgi birikimi Kur’ân ve tefsir bilimleri, semavi dinler…. gibi konularda kapsamlı bilgiye sahip olmadan bu tür çalışmaları yapma imkanı yoktur. Bu açıdan kendimi şanslı kabul ediyorum. Böylece çalışmanın gerektirdiği şartlar, kaynaklar ve uygun ortam hazır olunca sanırım önemli ölçüde başarılı oldum. Aldığım çok güzel tepkilerden de bunu anlıyorum. </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="TR">-Esatir= history; mythos= anlatı / hikaye sözcüklerinden bakılarak tarih yazımında mitolojik malzemelerin bir temel oluşturduğu hep iddia edilegelmiştir ama son tahlilde mitoloji de tarih de kendi başlarına bir disiplindir. Siz çalışmanız sırasında mitolojik malzemelerin maruf tarihi bilgilerle uyumunu gözetmek gibi bir zorunluluk duydunuz mu?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">- Mitolojik malzemelerin bilinen tarihi bilgilerle uyumu konusunda daha çok başta Zerdüşt’ün kutsal kitabı Avesta, Avesta tefsirleri ve Şahnâme’de aktarılan bilgilerle değerlendirmeğe çalıştım. Gerçekte mitoloji ile tarih iç içedir. Örneğin tarih sonrası çağlara ait birer tarihsel gerçek olan Makedonyalı İskender, Sultan Mahmûd, Şâh Abbâs ve Napolyon dilden dile dolaşan halk rivayetlerinde birer efsaneler çemberinin içerisinde kalmaktadırlar. Tarih öncesi dönemlerde efsaneler ile tarihî gerçekleri birbirinden ayırmak çok daha güçtür. Ancak efsanelerin tarih sonrası dönemde de ortaya çıkışlarını kanıtlayan birtakım faktörler gözlenebilmektedir. Mitolojik efsaneler gerçekte gelenekler adı altında korunup sonraki nesillere aktarılan birtakım zincirleme rivayetlerdir. Normal hikayelerle farkları ise, başta ilk aktarıcıları olmak üzere rivayet edenler tarafından doğru olduklarının sanılmasıdır. İşte gerçekte efsaneleri birer sembol, hikaye ya da simge olmaktan çıkarıp da tarihî rivayetler kategorisine çeken incelik de burada merkezlenmektedir. Bu gerekçeyle de efsaneler, ilk dinler, dinî ibadetler ve kurallar, aynı zamanda da ulusal tarihlerle ilişki kurmakta, halk kesimlerinde yaygın inançların birtakım hurafeler ve efsanelere dayanması gerçeğinin yanında eski birtakım felsefi görüşlerin de mitolojik etki altında kalması, hatta efsaneleri temel alması dolayısıyla ulusların tarihleriyle efsanelerinin yer yer birbirine karışmasına ortam hazırlarlar.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Dünya medeniyetinin yapılanmasında önemli ve temel rolleri bulunan eski dünyanın Hint, İran ve Yunan milletlerinin gerçek ve doğal özellikler taşıyan kahramanlık anlatıları, söz konusu milletlerin, daha hayatlarının başladığı ilk çağlarda ya da tarih öncesi dönemlerde tarih sahnesinde yer almış halklarının geniş hayal güçleriyle oluşturdukları kültürel birikimleri içerisinde yer alan mitolojik değerlerinden doğmuş ve şekillenmiştir. Aşamalı olarak ve gelişen olaylar sürecinde tarihî gelişmelerle de iç içe girmiş, ilk zamanlar dilden dile sonraki kuşaklara aktarılırken daha sonra Şâhnâme, İlyad ve Odessa gibi ölümsüz yapıtlar ortaya çıkmıştır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Mitolojide ideal gelişmeler ve metafizik olayların kahramanları, arzularına ve ideal dünyalarına gerçek hayatta erişmeği imkânsız olarak algıladıklarından hayal gücünün de yardımıyla gerçek dünya dışında, olağanüstü özellikler gibi metafizik konuları ve ideallerini fizik ötesi dünyada tasavvur ederler. Bu olağanüstü arzuları gerçekleştirmek için de “Sîmorğ”, “Surûş”, “cinler”, “büyü”, “büyücülük”… gibi fizik ötesi evrenin araçlarını kullanıp onlardan yardım alırlar. Hayal dünyalarındaki serüvenleri gerçeklerle ilişkilendirip erişilmesi çok daha kolay ve sıkıntısız hayal dünyasında arzularına ulaşır, orada ütopik, gizemli şehirler kurarlar. Tarih; gerçek olayların yaşandığı bir alan iken mitolojide; bir milletin gerçekleşmemiş millî arzularına, mutlaka gerçekleşmesi arzulanan ideallerine yer verilir. Bu açıdan mitoloji, gerçek dünyanın kendilerini mutlu edemediği, ideallerine eriştiremediği durumlarda insanların kaybettiklerini hayallerinde aradıkları anlatımlara yer verir. </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="TR">-Mitoloji sözlükleri, simgelerin özellikle de kutsal simgelerin bir tür şerhi, açımlaması olarak okunagelmiştir. Siz mitoloji ve simge ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? </span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">- İlk olarak “Simgeler ve sembollerin mitlerin dili olduğu, çoğu zaman mitlerle iç içe olduğu” gerçeğini belirteyim. Simgelerin arkasındaki gerçeklikler ve sembollerin dilleri iyi anlaşıldığında mitlerin de etkin bir şekilde kavranacağı göz ardı edilemez bir olgudur. Bu yüzden bazı mitoloji uzmanlarınca simgebilim mitolojinin temel gereklerinden biri olarak kabul edilir. Bir bakıma simgeler, birtakım şifreleri de barındıran semboller oluşum aşamasındaki evrenin manzarasını, aşamalarını gösteren unsurlardır. Mitik bir kısım ögelerde de semboller ve şifreler birbirinden ayrılamayacak derecede iç içedir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Olağan dışı, fizik ötesi, öteki alemlere ait rivayetlerden oluşan mitolojilerin ana temaları yaratılışla ilgili gelişmelerdir. Mitlerin ana temaları, daha çok sembolik tiplemeler, fizik ötesi aleme ait simgesel ögelerdir. Mitolojide kahramanlar bu dünyaya ait ögeler de olsalar nitelikleri fizik ötesi dünyaya aittir. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Genel tanımlamalarda ve birtakım sözlüklerdeki açıklamalarda mitoloji: “Hayalî, olan, gerçek dışı ve bütünüyle efsane olan gelişmeler”dir şeklinde ifadelerine de rastlanır. Ancak mitolojinin; “göksel, fizik ötesi evrene ait, dokunulmayan, ancak metafizik evrenin algılanabilen hikayesi ve gelişmeleri olarak kabul edilmelidir. Bu değerlerin çok önemli bir kısmı mitolojide son derece etkin ve alabildiğine zengin sembollerle ifade edilir. Mitolojide zaman ve mekan kavramları yer almaz. Bu kavramların bulunmaması ya da belirgin olmaması mitolojik anlatının hayalî ve kurgusal atmosferini son derece genişletir, onu daha gizemli ve daha çekici olarak yansıtır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Örneğin: Îzed Mihr: Tanrı Mihr, ruhaniyyet, savaşçılık ve bereket dağıtan sembol tanrı olarak büyük bir güç kazanmıştır. Halkın bu inançlarının üst tabakalara etkisi Zerdüşt inanışında ve ondan sonralarda da görülmektedir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="TR">-Çalışmanızın adı “Fars Mitoloji Sözlüğü” olmasına rağmen, ona büyük oranda etimolojik bir değer de yüklemişsiniz. Bu yanıyla sözlüğünüzü “köken bilgisi sözlüğü” olarak da okumak mümkün. Bu bağlamda mitoloji ve dil ilişkisine nasıl baktığınızı öğrenebilir miyiz?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/05/mitsozlugu.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-5036" title="mitsozlugu" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/05/mitsozlugu.jpg" alt="mitsozlugu" width="200" height="300" /></a>- İran dilleri en eski devirlerden günümüze birbirinden farklı dinler, kültürler ve geleneklerin etkisinde kalarak değişim ve gelişim aşamalarından geçmiştir. Eldeki belgeler; alfabe, dilbilgisi kuralları ve içerik ba­kımından İran dillerini, “Eski İran Dilleri”, “Orta İran Dilleri” ve “Yeni İran Dilleri” gibi birbirinden farklı üç devreye ayırma imkanı vermek­tedir. Bu süreçte birçok sözcük birçok etkenle zamanla değişim geçirmiştir. Kelimeler, kavramlar, ifadeler farklı etkileşimlerle farklı şekiller almışlardır. Bu tarihsel gerçeği göz önünde bulundurarak kelimeler ve kavramların zaman yolculuğundaki şekil ve anlam farklılaşımını da izleyerek her kavramın eski, orta ve yeni dildeki şekillerini ve bunların anlamlarıyla neleri sembolize ettiklerini de vermeği son derece yararlı gördük. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bir başka açıdan mitoloji; “bir milletin ya da bir toplumun ilk ve manevi tarihi”dir. Bu yüzden de o toplumun ya da milletin diliyle uyum içerisindedir. Bu kuramdan da dil ve mitoloji, birlikte ortak bir işleve sahip olarak edebî metinler çerçevesinde çok uzak geçmişlere ait gerçekleri ve o gerçekler etrafında oluşturulmuş mitolojik değerleri sonraki kuşaklara aktarır. Mitolojik anlatımlarda kullanılan dil de sembolik ve alabildiğine gizemlidir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">İranlıların ırkdaşları olan Hintlilerin rivayetlerinde sözün büyüleyici bir etkisi vardır. Söz bu gücüyle düşünceyi eyleme dönüştürme özelliğine sahiptir. “Mantra” adı verilen bu büyülü güç, Vedalar’da ve Hint edebiyatında kutsanmakta, kutsal sözleri simgelemekte, söz ile büyü yapılması da buradan kaynaklanmaktadır. Bu yüzden “söz”, her şeydir. Yine Hint rivayetlerinde ilk insan örneği ve aynı zamanda İranlıların ilk ataları Keyûmers gibi özellikler taşıyan insan, her varlığın adını söylemekte, insanlara öğretmekte, böylece ilk dili ortaya çıkarmaktadır. Bu ilk ve son dil de bütün dillerin kaynağıdır. Hint rivayetlerine göre bu dilden ilk türeyen Sanskrit Dili’dir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="TR">-Hocam, sözlüğünüze bakarak özellikle Fars ve Farsça kaynaklı çalışmalarınızın burada kalmayacağını, daha ileri boyutlara taşınacağını bir okur örgörüsü olarak iletmek istiyorum. “Nimet Yıldırım, şimdi hangi büyük projelerin izinde yürüyor? diye sorsam, ne dersiniz?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">- Son derece haklısınız. Bu yolda daha ileri menzillere yürümemek mümkün değil. Bir sevda bu. Elbette genişleyerek derinleşerek devam edecek bu çalışmalar. Şu anda devam eden çalışmalarım şunlar:</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">İran millî şairi, Fars edebiyatında bütün dönemlerinin en büyük söz ustalarından Firdevsî’nin Şahnâme’si yeniden düzenlenen şekliyle, daha önce yayınlanmamış 5.000 dizesinin tarafımdan yapılan tashih ve tekmil, Firdevsî ve Şahnâme ile ilgili kaleme aldığım bir girişle birlikte Kabalcı Yayınları arasında çıkmak üzere. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/05/sahname.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-5044" title="sahname" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2009/05/sahname.jpg" alt="sahname" width="100" height="141" /></a>Açıklamalar ve notlarla Türkçeye çevirdiğim yine Kabalcı Yayanevi’nde baskıya hazırlanan Ardavirafname (Cennet, A’raf ve Cehennem). Bazı araştırmacılarca ünlü İtalyan şair Dante</span><!--[if supportFields]><span lang=TR style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana" mce_style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana"><span style="mso-element:field-begin" mce_style="mso-element:field-begin"></span> XE &quot;Dante&quot; </span><![endif]--><!--[if supportFields]><span lang=TR style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana" mce_style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana"><span style="mso-element:field-end" mce_style="mso-element:field-end"></span></span><![endif]--><span lang="TR">’nin, İlahi Komedya</span><!--[if supportFields]><span lang=TR style="font-size:10.0pt; mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana" mce_style="font-size:10.0pt; mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana"><span style="mso-element:field-begin" mce_style="mso-element:field-begin"></span> XE &quot;İlahi Komedya&quot; </span><![endif]--><!--[if supportFields]><span lang=TR style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana" mce_style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana"><span style="mso-element:field-end" mce_style="mso-element:field-end"></span></span><![endif]--><span lang="TR">/La Divina Commedia</span><!--[if supportFields]><span lang=TR style="font-size: 10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana" mce_style="font-size: 10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana"><span style="mso-element: field-begin" mce_style="mso-element: field-begin"></span> XE &quot;La Divina Commedia&quot; </span><![endif]--><!--[if supportFields]><span lang=TR style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana" mce_style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana"><span style="mso-element:field-end" mce_style="mso-element:field-end"></span></span><![endif]--><span lang="TR"><span> </span>adlı eserini kaleme alırken yararlanmış olduğu ifade edilen bu eser; J. A. Pope (Londra 1816) ve</span><!--[if supportFields]><span lang=TR style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana" mce_style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana"><span style="mso-element:field-begin" mce_style="mso-element:field-begin"></span> XE &quot;J. A. Pope&quot; </span><![endif]--><!--[if supportFields]><span lang=TR style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana" mce_style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana"><span style="mso-element:field-end" mce_style="mso-element:field-end"></span></span><![endif]--><span lang="TR"><span> </span>Martin Haug (London 1866),</span><!--[if supportFields]><span lang=TR style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana" mce_style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana"><span style="mso-element:field-begin" mce_style="mso-element:field-begin"></span> XE &quot;Martin Haug&quot; </span><![endif]--><!--[if supportFields]><span lang=TR style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana" mce_style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana"><span style="mso-element:field-end" mce_style="mso-element:field-end"></span></span><![endif]--><span lang="TR"><span> </span>tarafından İngilizce’ye; M. A. Barthélemy (Paris 1887)</span><!--[if supportFields]><span lang=TR style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana" mce_style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana"><span style="mso-element:field-begin" mce_style="mso-element:field-begin"></span> XE &quot;M. A. Barthélemy&quot; </span><![endif]--><!--[if supportFields]><span lang=TR style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana" mce_style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana"><span style="mso-element:field-end" mce_style="mso-element:field-end"></span></span><![endif]--><span lang="TR"><span>  </span>ve Philippe Gignoux</span><!--[if supportFields]><span lang=TR style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana" mce_style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana"><span style="mso-element:field-begin" mce_style="mso-element:field-begin"></span> XE &quot;Philippe Gignoux&quot; </span><![endif]--><!--[if supportFields]><span lang=TR style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana" mce_style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:12.0pt;font-family:Verdana"><span style="mso-element:field-end" mce_style="mso-element:field-end"></span></span><![endif]--><span lang="TR"><span> </span>(Tahran-Paris 1984) tarafından Fransızca’ya aktarılarak yayınlanmış, Mazeist edebiyatın en önemli kaynaklarından biridir. Ülkemizde ilk kez yayınlanacaktır.<span>  </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">İran Edebiyatı (İslâm Öncesi). İslâm öncesi dönem İran Dilleri, edebiyatları, kültürel, bilimsel ve edebi birikimini Türk okuruna derli toplu bir biçimde aktaracak olan bu çalışma da yine alanında ilk olacaktır. (yaklaşık 500 sayfa hacmindeki bu çalışma son okuma aşamasındadır).</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Kabalcı Yayanevi tarafından benim de katkılarımla yeniden düzenlenerek yayınlanan ancak 25.000 beyitlik kısmını kapsayan Şahnâme çevirisinin kalan ve şimdiye kadar çevrilmemiş 28.000-30.000 beytinin son yıllarda alanında otoriter bilim adamlarınca yayınlanan versiyonları da değerlendirilerek Türkçe’ye aktarılması. (Çeviri aşamasında)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">İran Mitolojisi, Mitoloji, İran mitolojisinin kökenleri, oluşum evreleri, kahramanlık anlatıları, diğer mitolojilerle etkileşimi, İran mitolojisinin edebiyat üzerindeki yoğun etkisi ve örnekleri. İran mitolojisinin temel ögeleri gibi ana bölümlere yer veren kapsamlı bir çalışma.<span>  </span>(yaklaşık 600 sayfa hacmindeki bu çalışma da son okuma aşamasındadır).</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Efendim. Fars Mitolojisi Sözlüğü’ne göstermiş olduğunuz yakın ilgi ve edebiyat çevrelerine tanıtımı için yapacağınız bu katkıdan dolayı sizlere ve derginiz çalışanlarına teşekkür ederim. Bu arada Fars Mitolojisi Sözlüğü ve diğer çalışmalarımın okurlarına ulaşmasını sağlayan Kabalcı Yayınevi’ne, sayın Mustafa Küpüşoğlu ve ekibine de sonsuz şükranlarımı sunuyorum. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">(<strong>Prof Dr. Nimet YILDIRIM</strong>; Atatürk Üniversitesi; Edebiyat Fakültesi Fars Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi)</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/nimet-yildirimla-soylesi/2009/05/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TEMEL KARATAŞ&#8217;LA SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/recepsukrugungor/temel-karatasla-soylesi/2009/01/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/recepsukrugungor/temel-karatasla-soylesi/2009/01/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Dec 2008 21:16:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>RECEP ŞÜKRÜ GÜNGÖR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebistan Söyleşileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3617</guid>
		<description><![CDATA[ -Öyküleriniz hakkında kısa bir değerlendirmede bulunur musunuz? -Bir yazarın kendi öyküleri hakkında değerlendirme yapması bana prospektüs ya da kullanma kılavuzunu çağrıştırır. Bu nedenle hiçbir zaman öykülerimi yeniden anlatamam. Değerlendiremem. Nasıl okunması gerektiğini söyleyemem. Zaten değeri de değersizliği de öykünün içinde.    -Öykü anlayışınız nedir, nasıldır? -Ben, renkleri kelimelerden oluşan tek bir fotoğraf olarak görürüm öyküyü. Yaşayan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><strong><span>-Öyküleriniz hakkında kısa bir değerlendirmede bulunur musunuz?</span></strong></p>
<p class="ecmsonormal"><span>-Bir yazarın kendi öyküleri hakkında değerlendirme yapması bana prospektüs ya da <span id="more-3617"></span>kullanma kılavuzunu çağrıştırır. Bu nedenle hiçbir zaman öykülerimi yeniden anlatamam. Değerlendiremem. Nasıl okunması gerektiğini söyleyemem. Zaten değeri de değersizliği de öykünün içinde.   </span></p>
<p class="ecmsonormal"><span> <strong>-Öykü anlayışınız nedir, nasıldır?</strong><br />
-Ben, renkleri kelimelerden oluşan tek bir fotoğraf olarak görürüm öyküyü. Yaşayan ya da yaşamayan her insanın bir öyküsü, öyküleri vardır. Eğer insan kendi öyküsünü yazmaz, yazamazsa birileri onun yerine, kendi adıyla yazar. Bu da artık yazanın öyküsüdür. O öykünün ruhu yazarındadır artık, yaşayanda değil. Bir atımlık kurşun gibidir öykü. Hedefi ya etkiler, ya etkilemez. Bazı öyküler vurur geçer. Bazıları bir yere saplanır kalır. Bazıları da ıskalar. En derine giren en iyi öyküdür. </span></p>
<p class="ecmsonormal"><span> <strong>-Dil işçiliğini öykülerinizde öncelikle olarak hissedilen bir durum. Öykü dili/öyküde dil hakkında ne söylersiniz?</strong></span></p>
<p class="ecmsonormal"><span>-Dili ciddiye almadan edebiyat olmaz. Öykü hiç olmaz. Düşünün ki, bir bina yapıyorsunuz ama demirin çapını, harcın çimento oranını ciddiye almıyorsunuz. Ya kafanıza çöker, ya da başkalarının kafasına. Her durumda siz de yanarsınız. Öykü söz konusu olunca, birçok yazınsal alanda sıkça görüldüğü gibi iskeleti çatıp bir editöre teslim etmek ve yeniden yazılmasını kabullenmek söz konusu değil. Mesela romandan daha öte dil işçiliği ister öykü. Çünkü yayma değil yoğunlaştırma vardır. Yani bir tasvir yapacaksınız mesela ve o tasvirle bir kasvet yaratmak istiyorsunuz… Romanda bunun için sayfalarca yeriniz var. Okuru o havaya sokmak zor değil. Ama romanda bu sayfalarca yazıyla verdiğiniz duyguyu öyküde bir cümle ile verme gayesi vardır. Hatta bazen iki kelime ile. Bunu başarınca mutlu olursunuz. Hal böyle olunca kelimeler çok daha önem kazanıyor. Ben, dilin en kıymetli halinin öyküde bulunacağını düşünüyorum. Ve dilin öyküyle geliştiğine, gelişeceğine inancım tam.      </span></p>
<p class="ecmsonormal"><span> <strong>-Yerel söyleyişler, sözler, deyimler kullanmışsınız. çok da yerinde kullanmışsınız. Bu ihtiyaç nereden doğdu?</strong></span></p>
<p class="ecmsonormal"><span>-İşin aslı bu mesele, özellikle de argo, ilk kitapta da (Yol Ağrısı, Varlık, 2004) gündeme gelmişti. Bu benim özel çabam değil. Yani yerel söyleyişler, deyimler diye bir ayrı kulvar yok benim anlayışımda. Bir öykünün mekanı Orta Anadolu ise o ağzı kullanacaksın. Kurtuluşun yok. Bilmiyorsan, yazamazsın. Eğer bir Doğu Anadolu Ermeni’sini İstanbul Türkçesiyle konuşturursan olmaz. Kurgu, mekan, zaman hepsi birden sallanır. Bunların örneklerini çokça görebilirsiniz. Televizyon dizilerinden çok farklı olmayan edebiyat metinleri var. Yani cümleleri –mişik, -mışık’la bitirerek Doğu Anadolu ağzını başardığını sanıyorsan, her şeyin çok kolay olduğuna inancın tamdır ve her şeyi yazarsın!  </span></p>
<p class="ecmsonormal"><span> <strong>-Öykülerinizde ağırlıklı olarak sosyal konuları işliyorsunuz. baba, dayı ve ölüm konusu bu kitabınızda öne çıkıyor; buna göre kendinizi Türk öyküçülüğü içinde hangi akıma yakın görüyorsunuz?</strong> </span></p>
<p class="ecmsonormal"><span>-O dayı, ilginç bir şeydir bende. Amcaya yakıştıramıyorum mesela o hikâyelerin konularını. İlk kitapta vardır aynı kahramanlarla geçen bir öykü. Ama bunun öyle irdelenesi bir yanı yok. Toplumculuğa gelince… Öyküler size bunun yanıtını vermiş olmalı. İlk kitaptan sonra Nursel Duruel benim için “yeni bir Orhan Kemal” demişti. Cumhuriyet’in kültür-sanat manşeti de bu yöndeydi.   </span></p>
<p class="ecmsonormal"><span> Ölüm… Kopamadığım bir tema. Ölüyoruz ya! Yani bir gün yok oluyoruz. Öyle ki, bu cümle bile anlamsız ölüm için. Yani ölene ölüm yok, gibi bir şey. Öyle anlar olmuştur ki, şunu da demişimdir kendi kendime: Ölüm gibisi var mı? Şimdi ölmek vardı anasını satayım! Böyle bir şey varken kainatta, adam birkaç kahramanı öldürmekten kaçınır mı (?) Ben ölemedikçe onları öldürüyorum! Yani ağzımdan bunlar çıkıverdi işte. Konu o kadar ciddi ki, ciddi olamıyoruz. Ölüm işte… Ben birkaç kişiyi kaybetmekten çok korkuyorum. O hikayelerde sayın ki ben de musallanın arkasında saf’tayım. Bu acıyı hissediyorum. Kendimi çelikliyorum!  </span></p>
<p class="ecmsobodytext"><strong><span> </span></strong><span><br />
</span><strong><span>-İstanbul öykülerinizde ana unsurlardan biri. istanbul tutkunluğu nedir, biraz açar mısınız?</span></strong></p>
<p class="ecmsobodytext"><span>-Bana “yaz” diyen şehir… Öyküde de geçiyor ya bu. Bir önsöz gibi okunabilir aslında ilk öykü. Bu nedenle onu başa aldım. Aslında dil ve kurgu olarak da diğer öykülere pek benzemez, onlar hakkında ipucu vermez Ufka Bakan Gemiler. Ama bir şey anlatıyorum orada. Sanki, “bunları kim yazdı?”nın ipucu mu ne? Bilemiyorum. Ama öyle şairane bir İstanbul tutkum yok benim. Herkesin bir yaşam alanı var, yaşama alanı daha doğrusu. Benimki de burası. Ama bir İstanbul öykücüsü olmadığım kesin. Bir ara üç yıl başka bir ilde yaşadım. 3 yılda anca iki öykü yazabildim. Ama bana öykü yazdıramayan o şehirde 40 yıldır öykü yazanlar da var. Hatta o şehir ki Sait Faik’in, Faik Baysal’ın, Necati Mert’in memleketi!    </span></p>
<p class="ecmsonormal"><strong><span>-&#8217;Şehir İçi Yolcuları&#8217; öyküsünde siyasal eleştiri yapıyorsunuz. diğer öykülerinizde bu tavır yok. öyküde veya diğer edebi metinlerde siyasi eleştiri konusunda ne düşünüyorsunuz?  </span></strong></p>
<p class="ecmsonormal"><span>-Vallahi bana sorarsan doz falan diye bir şey yok. Dozun olduğu yerden edebiyat çıkmaz. Ben bütün öykülerimde siyaset görüyorum oysa! Yani nereden yazdığım, nasıl baktığım belli. Vagon fabrikasında iş yavaşlatmada (Ağır Sanayi) siyaset yok mu? Ya da “İstanbul da Memleket” öyküsünde ve daha birçoğunda… Yani doz değil mesele, üslup. “Milleti üç kuruşa çalıştırıyorsunuz. Üçü de iki yapmanın yolunu arıyorsunuz!” dersek daha mı siyasi olacak mesela. Bu pek yavandır benim öyküm için. Anca bir kahvehane diyaloğu olur. Köşe yazısında iyi yoldur, tutar.   </span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/recepsukrugungor/temel-karatasla-soylesi/2009/01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İBRAHİM YILDIRIM&#8217;LA SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/ibrahim-yildirimla-soylesi/2008/11/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/ibrahim-yildirimla-soylesi/2008/11/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 31 Oct 2008 22:56:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDEBİSTAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebistan Söyleşileri]]></category>
		<category><![CDATA[Hal ve Zaman Mektupları]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[Ölü Bir Zamana Ağıt]]></category>
		<category><![CDATA[Yıldırım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3120</guid>
		<description><![CDATA[Ölü Bir Zaman’a Ağıt, Vatan Dersleri’nin ikinci kitabı. Daha dar bir zamanı, daha derin analiz ediyor. Bu romanın üçleme arasında durduğu yeri siz nasıl tanımlıyorsunuz? İlk başlarda Vatan Dersleri’ni iki roman olarak düşünmüş; ancak, bir söyleşi sırasında “Bir üçüncüsünü de yazabilirim” diye vurgulamıştım. Karar vereli epey oldu,  üçüncüsünü de bitireceğim.  Öte yandan, zaman içinde, ( [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Ölü Bir Zaman’a Ağıt, Vatan Dersleri’nin ikinci kitabı. Daha dar bir zamanı, daha derin analiz ediyor. Bu romanın üçleme arasında durduğu yeri siz nasıl tanımlıyorsunuz?<span id="more-3120"></span><br />
</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span><span style="font-weight: normal;">İlk başlarda Vatan Dersleri’ni iki roman olarak düşünmüş; ancak, bir söyleşi sırasında “Bir üçüncüsünü de yazabilirim” diye vurgulamıştım. Karar vereli epey oldu,<span>  </span>üçüncüsünü de bitireceğim.<span>  </span>Öte yandan, zaman içinde, ( -üçüncü Vatan Dersleri okura ulaştıktan sonra- ) üç romanı bir arada, tek bir kitap halinde yayınlamayı da istiyorum. Bunun içindir ki, her şeyi yeniden düzenledim, yapıyı üç romanı düşünerek baştan ele aldım. Dolayısıyla ikinci kitap olan “Ölü Bir Zamana Ağıt” ister istemez bir köprü roman haline geldi… Evet, söylediğiniz gibi bu romanda sadece bir döneme yoğunlaştım. Ama ilk romanın çok geniş olan açılımını unutmadan.</span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Bu kitapta 30 yıllık bir süreç var.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Hal ve Zaman Mektupları, 1900’lerin başından 20. yüzyılın sonuna kadar geçen bir süreci içeriyordu. Ölü Bir Zamana Ağıt,<span>  </span>bu geniş zamanın; hassas, belirleyici önemli bir noktasında duruyor,<span>  </span>orada yoğunlaşıyor… Ama Türkiye’nin yüzyıllık serüvenini unutmadan.<span>  </span>Az önce sözünü ettiğim ve önemli nokta diye vurguladığım hassas zaman aralığı ise 1970 ve 1971 yılları… Bu yoğunlaşmaya karşın, farklı zamanlara da açılıyor roman. Bugüne de geliyor, geriye de gidiyor… Açılmazsa zaten derinleşemez, 20. yüzyılı anlamaya, kavramaya çalışan bir roman olamazdı.<span>  </span>Kısacası Ölü Bir Zamana Ağıt, Türkiye’nin belirli bir dönemini, sıkıntılarını, bireylerini anlatan;<span>  </span>geçen y yüzyılı anlayabildiği kadar anlamaya çalışan ve artık 20. yüzyıla veda etmek isteyen bir yazarın kaleme aldığı, bir <strong>“köprü roman”.</strong></span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>“Ölü Bir Zamana Ağıt” çok katmanlı olmasından dolayı en başta anlaşılması güç gibi görünüyor. Ama okuma bittiğinde çok ciddi bir netleşme yaşanıyor. Çünkü çok ince işçilikli bir eser. Romanı, mektubu, anıyı, şiiri, öyküyü hep bir arada yoğuruyorsunuz. Mozart müzikte çok sesliliği “Tanrı bütün insanları aynı anda dinler.” diyerek açıklamış. Sizin de bu romanınız bir edebiyat korosu gibi.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Romanının tam da söylediğiniz gibi olması gerektiğini düşünüyorum: Evet roman – bence- çok sesli bir koro gibi olmalı. Yoksa romancı kendi düşüncesinden uzaklaşamaz, olaylara,<span>  </span>kişilere mesafeli davranamaz. Böyle düşünüyorum. Dahası romancının içine doğduğu çağı, ülkeyi, dünyayı anlaması, kavraması tartışması için iyi ve serinkanlı bir yöntem bu… Aynı zamanda, çokseslilik Vatan Dersleri için kaçınılmaz bir durumdu, teknik gereklilikti. <span> </span><span> </span><span> </span><span> </span><span> </span>Çünkü 1950’ye kadar olan dönemi, <span> </span><span>  </span>2000’in,1980’in ve 1970’in yaşam, düşünce koşullarına göre anlatmaya karar vermiştim. <span> </span>Daha açık söyleyeyim: 20.yüzyılın başlarındaki Türkiye’yi değişen zamanın, çeşitli dönemlerin ruhunu hissederek bir kavrama çabasıydı benimki… <span> </span><span> </span>Bunu yapmaya çalıştım. Ne kadar başardım bilemiyorum. Ama denedim.<span> </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Bu riskli bir durum değil mi? Türk okuru böylesi bir yazına çok da hazırlıklı değil.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span><span> </span><span> </span>“Okuyamadım, zorlandım” <span> </span>diyen, dolayısıyla yazış ve biçim kolaylığı arayan ortalama okura tabii ki saygı duyuyorum. Ama onlar için bir şey yapamam.<span>  </span>Anlayışımdan ödün vermem/veremem çünkü… Öte yandan ülkemizde çeşitli okur kümeleri için her boydan, her türden o kadar çok roman yayınlanıyor ki, bu verimliliğin zaman içinde, hazırlıklı, <span> </span>okurlar yetiştireceğini sanıyorum. Dahası bunu umuyor, <span> </span><span> </span>özlemle, iyi niyetle bekliyorum. Ama şu an benim için, hazırlıklı olanların eleştirmesi, hatta beğenmemesi. Çok daha önemli. Bunu birilerinin “anlamadım, zorlandım ama yine de okudum” demesine yeğ tutarım… Ben romanın, roman kurgulamanın,<span>  </span>onu biçimlendirmenin,<span> </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Seslendirmenin eylem halindeki akıl olduğunu düşünüyorum.<span>  </span>Romanlarımı,<span>  </span>kıyasıya eleştirecek hazırlıklı okurlarla bu eylemi paylaşmak beni mutlu eder. Ama çeşitli riskleri düşünerek üretilen romanlara da saygı duyuyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Kitabın katmanlılığını Türkiye’ye benzetmişsiniz. Ben öyle düşünmüyorum. Türkiye’deki bir karmaşa, kaos. Sizin kitabınızın üzerine emek verilmiş bir sistemi var.<span>  </span>Bir anlamda Türkiye’yi anlamak, anlatmak için emek vermişsiniz… Bu bir şeyleri,<span>  </span>ülkeyi değiştirmek ihtiyacından kaynaklanıyor olabilir mi? <span> </span><span> </span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Evet, belirttiğiniz gibi ben de Türkiye’nin bir kaos, kargaşa, olduğunu düşünüyorum. Ama çok güzel bir kaos veya kargaşa!<span>   </span>Belki de bu durumu,<span>  </span>hem sevindiren, hem üzen hem neşeli, hem acılar veren karnaval ortamı olarak tanımlamalıyız… Ben, yalnızca bu ülkeyi, anlamaya, anlatmaya çalışan biriyim.<span>  </span>Evet, yalnızca bu! Çünkü romanın ülkeyi, toplumu değiştirebileceğine kuşkuyla bakıyorum. Ancak,<span>    </span><span> </span>Türkiye için değişim isteği soyut bir şey değil, kendini öncelikle öne süren, neredeyse elle tutulacak somut bir şey. Bence romancı bu isteğe yabancı kalmamalı, değişime katkılar vermeli, düzenlemeye yardımcı olmalı.<span>  </span>Bu da önce anlamakla, hissetmekle olur. <span> </span>Kısacası bu romanlarda karmaşayı ve bu karmaşa içerisinde yaşayan sıradan insanları ve aydınları anlamaya çalışıyorum. Aydınlara önceki romanda daha çok yer ayrılmıştı… Bu romanda da onun izleri var. 1970&#8242;lerden önce “geri kalmış ülke” denirdi Türkiye için. Sonraları “az gelişmiş ülke” Daha sonraları iktisatçılarımız, aydınlarımız “gelişmekte olan ülke” demeye başladılar&#8230; <span> </span>Romanın kahramanı Neşet İlhan ise <span> </span>“tamamlanmamış ülke” diyor Türkiye için. Bu bir imge. Tamamlanmamış ülke ve tamamlanmamış aydınlar… Kaosun, kargaşanın nedeni bu… <span> </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Galip Işık’ın adım adım ilerleyen bir öyküsü var kitapta. Neşet İlhan aslında çok sabrediyor Galip Işık’a.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Neşet İlhan için “sabır” sözcüğü yerine belki<span>  </span>“meraklı” yı kullanmalıyız… Daha doğrusu onun meraklı olduğu için sabrettiği de söylenebilir. Neşet İlhan, aynı zamanda mükemmeliyetçi biri. Bundan dolayı hiçbir şeyi tamamlayamıyor, eksik bırakıyor, ama sonuna kadar direniyor… <span> </span>İşte mesele buradan kaynaklanıyor. Galip Işık’ın öyküsü onun vehimleriyle ilerliyor. Neşet İlhan bu arada sadece Galip Işık’ı değil kendisinin dışındaki insanları, daha doğrusu bambaşka bir Türkiye’yi tanıyor… Çünkü o bir kentte doğmuş, bir burjuva… Galip Işık ise köy enstitüsü mezunu bir öğretmen. İstanbul’un çok anlatılmamış Kocamustafapaşa- Şehremini çizgisinde bulunan bir semtinde yaşıyor ve Neşet İlhan İstanbul’un çok anlatılmış semtlerinden, Nişantaşı, Feriköy, Kurtuluş hattından gelip onu anlamaya çalışıyor. Bu durum romanda pek su yüzüne çıkmıyor; okurun algısına bıraktım bunu.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Kitabın okurunun Neşet İlhan’a benzemesi gerektiğini düşündüm. Sanki yazar Neşet İlhan’ın Galip Işık’a gösterdiği sabrı, anlayışı bizden de bekliyor.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Roman Neşet İlhan’ın kendisinin dışındaki Türkiye’yi Galip Işık üzerinden anlaması noktasından hareket ediyor. Okurdan beklenen bu olmalı mı, bilmiyorum. Neşet İlhan, Galip Işık’ın evine gittiği zaman daha önce bambaşka bir hayata tanık oluyor, hiç karşılaşmadığı davranış ve alışkanlık biçimleriyle tanışıyor. Hatta hiç yemediği yemekleri yiyor. Bana gelince surdibindeki bir semtte yaşayan köy enstitüsü mezunu öğretmenin evinde neler olduğunu, nasıl bir yaşam sürdürdüğünü öğrenmek için çok çalıştım…</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Bir köy enstitüsü mezunu öğretmen namaz kılıyor örneğin. Bu bilindik şablona zıt gibi görünüyor.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Söylediğiniz gibi bu bir şablon ve ben bundan dolayı oluşan, bilindik ama haksız zıtlık algısına hiç şaşırmıyorum. Çünkü ülkemde birçok şey, bu tür ön belirlemelerle olup bitiyor. Oysa köy enstitüsü mezunu hacılar, çok zengin iş adamları var. Üstelik köy enstitüsü mezunlarını tek tipleştiren, şablonlaştıran her şeyi kendi dünya görüşüne göre biçimlendirmeye çalışan, başkasının ne dediğine önem vermeyen (-sağdan soldan-) toplum önderliğine soyunmuş kişiler… Bu tür kişilerin,<span>  </span>inançlarından, kanaatlerinden, ideolojik kanışlarından daha doğrusu ön yargılarından kaynaklanan bu durum, bu haksız şablon nasıl değişir bilemem ama nedeni hakkında bir düşüncem var: Başkalarını anlamak istemeyen ve kendi bakış açısının en doğru olduğunu sanan içe kapanan gruplar, tek tek insanları belirliyor, zihinlerinde şablonlar oluşturuyor. Yani bir tür otistik bir durum bu! Kısacası bir tür yarım kalmış aydın hastalığı…</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Neşet İlhan enginara benzemesini istemiş romanın. Elleri kararsın istiyor. Neden?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Enginar kolay pişirilmeyen ama bence çok lezzetli bir yemek. Yaprakları biraz dikenlidir ve ayıklarken elleri kararır insanın. Ama sonunda diğerlerinden daha büyük emek vererek,<span>  </span>yemek yapacağınız çiçek tablasına ulaşırsınız. Üzüm salkımı gibi bir roman da yazılabilir ama üzümü, pek emek harcamadan kolayca yedikten sonra elinizde atmanız gereken çöpü kalır. Neticede bu Neşet İlhan’ın Galip Işık’ın öyküsü için harcadığı emeğin metaforu…</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Siz neye benzetirdiniz romanı?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span><span> </span>Neşet İlhan’dan vazgeçmeyeyim. Ben de enginara benzetirdim.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Bu romanın renginin Sümbülî olacağını söylemiştiniz. Evet, yağmur öncesi sıkıntısını taşıyan roman, dönemin sancılarına işaret ediyor. Ama bu kitaba hâkim bir koku da var. Felsefenin önemli bahislerinden biridir kokunun düşünmeye etkisi. Galip Işık hafızasıyla mücadele ederken sürekli bir koku duyuyor. Yanmış nemli kâğıt, kasaba eczanesi kokusu ve kireçle inceltilmiş hayvan leşi karışımı bir koku.<span>  </span>Siz de roman boyunca o kokuyu izlemişsiniz.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>1970 yılında İstanbul&#8217;da bir kolera salgını vardı ve aylarca saklandı. Bunun bir kokusu vardı ve okura duyurmak gerekiyordu. Tabi sadece bu da değil. Neşet İlhan’ın Galip Işık’ın evine gittiğinde aldığı kokular var. Üzerlik tütsüsü kokusu, karabiber ve kaynamış süt kokusu gibi. Bunlar Neşet İlhan’ın kendi evinde pek algılamadığı, yabancı olduğu başka bir hayatın kokusu… Kokular benim romanlarımda epey önemli ve özellikli… Ölü Bir Zamana Ağıt bu kokuları izleyerek de okunabilir…</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Diğer duyulardan çok daha öne çıktığı fark ediliyor.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Evet, çünkü kokuyla bir başka zamana gidebiliyorsunuz. Bıçkın ve Orta Halli’de yoğun bir ağdalanış çilek reçeli kokusu vardı. Hal ve Zaman Mektupları’ndaki koku ise kekremsiydi, hava ince ince barut salgılıyordu.. Ölü Bir Zamana Ağıt’ın Sümbülî havası ise o döneme ait koku karışımın rengi…<span>  </span>Sümbülî, sözcüğü aynı zamanda Tevfik Fikret’e bir gönderme. <span> </span>Bir de uzun süre yağmur yağmıyor. Hava her şeyi biriktiriyor, şişiyor… Her şey tufan öncesi gibi; sası, sessiz ve kirli</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Bir sonraki romanda yağmur artık uzun uzun yağacak gibi görünüyor.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Evet, yağacak. Umarım bereketli olur.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Peki, gökyüzü o çiğ yumurta sarısı rengine ne zaman bürünecek?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Üçüncü kitapta o da olacak mutlaka. Bu arada şunu da belirtmeliyim:<span>  </span>Ben Vatan Dersleri’ni kum saati gibi düşündüm. Ölü Bir Zamana Ağıt, <span> </span>kum saatinin ince bölümü, <span> </span><span> </span>Üçüncü roman o altta kalan bölüme benzeyen, büyük bir ihtimalle de o daha yoğun, kalabalık ve uzun bir roman olacak.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Yazmaya başladınız mı Vatan Dersleri’nin üçüncü romanını?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>O zaten yazılmakta olan bir roman. Ama şu sıralar üzerinde çalıştığım iki kitap daha var: “Her Cumartesi bir Rüya” ismini vereceğim bir roman ve üç uzun hikâyeden oluşan “Üç Uzun Karabasan” . Onlar bittikten sonra Vatan Dersleri’nin üçüncü kitabını toparlayacağım. Kısacası önce biraz teneffüse çıkmak, başka şeyler yazmak, yayınlamak istiyorum.</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/edebistan/ibrahim-yildirimla-soylesi/2008/11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SİBEL ERASLAN&#8217;LA SİRET-İ MERYEM ÜSTÜNE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/sibel-eraslanla-siret-i-meryem-ustune-soylesi/2008/10/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/sibel-eraslanla-siret-i-meryem-ustune-soylesi/2008/10/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Oct 2008 18:38:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ÖMER LEKESİZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebistan Söyleşileri]]></category>
		<category><![CDATA[ömer lekesiz]]></category>
		<category><![CDATA[Sibel Eraslan]]></category>
		<category><![CDATA[Siret-i Meryem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=3244</guid>
		<description><![CDATA[Edebiyatın üç temel kaynağından biri olan &#8220;Din&#8221;, kutlu kişiler, onların mucizeleri, göçleri, sürgünleri, savaşları üstünden kadim zamanlardan beri işlenile gelmiştir. Bu doğrultuda dilden dile aktarılan halk hikayeleri, sergüzeştler, ağıtlar, övgüler yazılı edebiyatı da büyük oranda beslemiş, siyerler, siretler, mesneviler, ilahi-nameler, nat-ı şerifler&#8230; de bütün edebiyatları süslemiş, renklendirmiştir. Ancak, öyle kutsal kişilikler var ki gerek ait [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Edebiyatın üç temel kaynağından biri olan &#8220;Din&#8221;, kutlu kişiler, onların mucizeleri, göçleri, sürgünleri, savaşları üstünden kadim zamanlardan beri işlenile gelmiştir. <span id="more-3244"></span>Bu doğrultuda dilden dile aktarılan halk hikayeleri, sergüzeştler, ağıtlar, övgüler yazılı edebiyatı da büyük oranda beslemiş, siyerler, siretler, mesneviler, ilahi-nameler, nat-ı şerifler&#8230; de bütün edebiyatları süslemiş, renklendirmiştir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US"><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2008/10/sibeler.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5670" title="sibeler" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2008/10/sibeler-143x300.jpg" alt="sibeler" width="143" height="300" /></a>Ancak, öyle kutsal kişilikler var ki gerek ait oldukları, gerekse eklemlendikleri ilahiyatlar ve edebiyatlar tarafından suskunlukla karşılanmışlardır. Hz. Meryem bunun en tipik örneklerindendir; kanonik dört İncil&#8217;den ikisi Hz. Meryem&#8217;den neredeyse hiç bahsetmezken, diger ikisi Hz. İsa&#8217;nın hikayesini temellendirmek için 20, 30 ayetle ona yer vermektedir. Kur&#8217;an&#8217;da ise Hz. Meryem 34 ayette anılırken, İncil&#8217;deki karşılıklarına göre onu dışa iten değil, aksine içe çeken bir tutum gösterir. Yine de bu Kur&#8217;ani tutum, aynıyla İslami edebiyatlara yansımaz: Hz. Meryem, Kur&#8217;an&#8217;da adı hiç geçmeyen Züleyha&#8217;nın yarısı kadar bile İslami edebiyatlarda yer tutmaz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Elbette edebiyattaki bu eksiklik teolojik dillerle, din psikolojisiyle ve siyasetle doğrudan ilişkilidir. Ancak, tüm bunların fevkinde Hz. Meryem&#8217;in Allah tarafından seçilmiş bir çiçek gibi yetiştirilmesi ve peygamber olarak seçilmiş babasız bir çocuğu doğurmaya yazgılanması verili dilin kolayca anlatabileceği şeylerden de değildir. Bunun için batı da doğu da Hz. Meryem&#8217;i anlatmada ve edebiyata aktarmada mütereddit davranmış; tıpkı Hz. Meryem&#8217;e buyurulan &#8220;susma&#8221; emrini, sanki edeben onun için izlemişlerdir. Oysa ki tüm bu nedenlerin, gerekçelerin ötesinde Hz. Meryem&#8217;in, kendisinden sonraki herkesin annesi olarak edebi planda yaşatılması gerekirdi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Daha önce &#8220;Can Parçası Hz. Fatıma&#8221; adıyla, cennetin sultanlarından birini metne taşıyan Sibel Eraslan, şimdi de Hz. Meryem&#8217;in hikayesine sahip çıktı. Müslüman ve edebiyatçı bir kadın yazar olmasıyla Hz. Meryem&#8217;in hikayesinin de onun kalemine yakışacağı belliydi. Elest Yayınları arasından geçtiğimiz günlerde &#8220;Siret-i Meryem Cennet Kadınlarının Sultanı&#8221; adıyla çıkan yeni kitabını, yukarıda zikrettiğimiz hususlar çevresinde yazarıyla konuştuk:</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="EN-US">-Edebiyatımızda, kutlu kişilerle ilgili çok sayıda mesneviler üretilmiştir. Yusuf ile Züleyha mesnevileri bunlardan biri. Ama Hz. Meryem söz konusu olunca edebiyatımızda garip bir suskunluk görülüyor. Siz, Hz. Meryem&#8217;i, yazmakla bu suskunluğu gidermiş oldunuz; bu büyük bir sorumluluk da yüklemiş olmalı size; ne dersiniz?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-İnsan yere basarken emin olmak istiyor değil mi? Sözü yeryüzüne indirmek elbette kolay değil. Hele edebiyatın konusu kılmaya çalıştığınız kişi kutsal bir kadınsa, bu daha da zor. Geleneksel mesnevi hafızamız içinde bahsettiğiniz güzel örnekler var, Mevlidler, siyer-i nebiler, Yusuf ile Zuleyha, Leyla vü Mecnun gibi aşk klasikleri var, Hz. Musa ile Hz. Hızır&#8217;ın yolculuğu veya Kerbela Maktelleri gibi hemen aklıma gelen şahikalar var. Ama dediğiniz gibi Hz.Meryem hakkında söz&#8217;ü bulabilmek çok kolay değil. Gökteki bir şimşeği tutmak gibi&#8230; Evet, çok zor Meryem&#8217;den söz etmek. Ama o hem insanlığın hem de kadınlığın içtikçe hayat bulacağı bir sonsuzluk çeşmesi. Hz. Meryem&#8217;in susma orucu üzerinden masumiyeti, bekareti ve yine suskunluğu üzerinden çağrısını çığıra dönüştürücü kişiliği de etkilidir belki bizim onu yeryüzüne söz üzerinden tam olarak indirememişliğimizde. Bu, Hz. Meryem&#8217;e dair bir sırdır da diyebiliriz. Sorumluluğum da onun hakikatinin sırrıyla ilgili şeylerin benden önce fazlaca yazılamamış olmasından kaynaklanıyor zaten.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="EN-US"><a href="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2008/10/siretimeryem.jpeg"><img class="alignleft size-full wp-image-5672" title="siretimeryem" src="http://www.edebistan.com/wp-content/uploads/2008/10/siretimeryem.jpeg" alt="siretimeryem" width="74" height="118" /></a>-Sır, yani saklanmışı saklamak gibi mi?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Evet. Allah&#8217;ın, adeta kendisine ayırdığı, kendine sakladığı kişiler, Hz. Meryem ve Hz. İsa. Olağanüstü hayatları var. &#8220;Saklanmışı saklamak&#8221;, aslında sizin elinizde de değil. Yani hiçbir edebiyatçının giremeyeceği odaları vardır Hz. Meryem&#8217;in. Mihrabında yedi kapı vardır mesela, yedinci kapı ki &#8220;sırr&#8221; kapısıdır, onu açabilecek kimse olduğunu düşünemiyorum. O hayatı boyunca iki kere sürgün yaşadı biri Mısır&#8217;a diğeri Şam&#8217;a; ama düşünüyorum da mihrabından hiç çıkmadı, hicabını hiç terk etmedi. Ya da hicab onu bırakmadı diyelim. Hz. Meryem&#8217;i söz üzerinden yeryüzüne indirebilmek çok da kolay değil. Örtüleri, perdeleri var. Hz. Meryem hakkında yazılmış pek çok telif eser olmalıydı oysa. Bu söz kuraklığının bir de politik sebepleri var. Uzun yıllar Hristiyan ve İslam dünyasının rekabet içerisinde olduğunu düşünürsek veya Haçlı seferlerindeki Meryem figürlerini hatırlayın, onun ismi ve sureti bir nevi Hristiyanlığın bayrağı olarak anlaşıldığından, Şark sanatçıları Hz. Meryem&#8217;i anlatmakta biraz çekinceli davranmış olabilirler. Ama biz daha rahat bir dönemdeyiz. Hz. Meryem üstünden bir çekişme yok günümüzde. İnsanların kutsallarına sırt çevirildiği zamanlardayız; kutsalından yalıtılmış seküler bir dünyada yaşadığımızdan Hz. Meryem aynı anda hem sahipsizdir hem de bütün insanlığındır. Bu dönem, Hz.Meryem&#8217;i yeniden düşünmek ve onu çağa yeniden çağırabilmek adına önemli bir imkandır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="EN-US">-Siret-i Meryem&#8217;in &#8220;Girizgah&#8221;ında özetle, &#8220;gökten yere, suskudan dile aktardım; daha doğrusu aktarmak zorunda kaldım&#8221; diyorsunuz. Zorundalık neyi ifade ediyor; sizi &#8220;zorunda&#8221; kalarak yazmaya sevkeden şey neydi?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Bana bu metni yazdıran Sevgili Efendimiz&#8217;in (sav) bir hadisidir. Hz. Meryem&#8217;i, Hz. Asiye&#8217;yi, Hz. Hatice&#8217;yi ve Hz. Fatıma&#8217;yı cennet kadınlarının efendisi olarak zikrettiği hadis&#8230; O sözünde bize bir işareti, bir hatırası, hatta vasiyeti var Efendimiz&#8217;in (sav) diye düşünüyorum. Ayrıca, Müslüman kadın olarak ben de bu tarihi ve dini kişilikleri tanımak, bilmek isterim. Siret-i Meryem, aslında Hikaye-i Meryem&#8217;dir, salt biyografisi değil kaleme aldığım şey. Ben bir defter yazdım diyorum. Hz. Meryem annemizle yaptığım iç yolculuklarımın notlarıdır Siret-i Meryem. Hz. Meryem sözkonusu olduğunda ben ancak seyyahların ayak tozlarını silen küçük bir hizmetkar olabilirim. Ayrıca, Meryem hangi politik, dinsel, hoyrat dışlanmaları yaşamışsa, bizler de günümüzde benzeri dışlanmaları yaşıyoruz. O bizim hem derdimizdir hem de çaremizdir; selametimiz ise onun sabrı, pes etmeyen aşkı ve direncinde gizlidir. Kuran-ı Kerim&#8217;de 34 yerde bahsi geçiyor Hz. Meryem&#8217;in, Kanonik İnciller&#8217;deyse 19 yerde bahsedilmiş, bir de apograf İnciller var, Toma&#8217;ya, Barnabas&#8217;a ait olanlar mesela. Hepsini okudum. İkonalar, gravürler, minyatürler, Rönesans resimleri gibi görsel, mitolojik bilgi ve belgelere kadar; bilgiden rivayete, aytelerden masallara kadar her yeri ziyaret ettim Hz. Meryem için&#8230; 2006&#8242;da Can Parçası Hz. Fatıma&#8217;yı yazdıkta sonra, rotam Hz. Meryem&#8217;e dönmüştü zaten. Çünkü onlar polardır, bir kutup gibi sizi kendilerine çekerler. Hz. Fatıma ile Hz. Meryem birbirlerinin aks&#8217;i gibiydi zaten, yankısı gibi, doğu-batı koordinatı gibi&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="EN-US">-Ama onca doküman arasında dolaşmanıza rağmen sonuçta siz, sizin Meryeminizi anlatıyorsunuz.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Meryem, bir okyanustur. Kıyısına binbir çile ve meşakkatle varabildiysek hamdederiz. Siret-i Meryem, o muhteşem okyanustan zavallı ve kederli maşrapamıza doldurabildiğimizdir. Kadın olup da içinde bir Meryem taşımayan yoktur zaten. Siret-i Meryem, evet benim nasibime düşendir. Kitap, dinsel atıfları içermekle birlikte dini bir kitap değil, ben bir edebiyatçıyım sonuçta.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="EN-US">-O zaman Hz. Meryem&#8217;in portresini oluştururken, kadın yazar olarak onunla empati kurma zorunluluğunu da çokça hissetmiş olmalısınız. Kitabınızda o kadar yoğun duygusal cümleler var ki sanki empati kurulmadan onların yazılması mümkün değilmiş gibi&#8230;</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Hz. Meryem, bir insan, bir kadın, bir anne. Dolayısıyla benim onunla kurabileceğim bağlar ya da daha doğru şekliyle söylersek, ona ilmeklenebileceğim pek çok hayat uçları var. Ben Hz. Meryem&#8217;le sadece düşünsel-edebi anlamda bir empati içerisinde değilim, kulluk bilinci içerisinde olmaya gayret eden bir Müslüman olarak da kendime çok yakın bir kimlik olarak görüyorum Hz. Meryem&#8217;i. Her kız çocuğu doğduğu anda Hz. Meryem olmak, Hz. Fatıma olmak konusunda birer adaydır zaten.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Hz. Meryem belki oğlu gibi ölüleri diriltmedi, kör olan gözleri açmadı, ama o ne yaptı, hakikate karşı körleşmiş gözlere hakkı cesurca söyleyen bir kadın oldu. Kupkuru gönüllere, merhametten yoksun yüreklere, babasız bir çocuğa sahip çıkarak adeta yeniden dirilmeyi teklif olarak getirdi. Yani oğlunun yeryüzünde bedensel olarak yaptığı bütün mucizeleri Hz. Meryem Batıni olarak zaten yapmıştı. Hz. Meryem ana açıdır. Hz. İsa açı ortayı ise, o bu ortayı iki geniş koluyla kucaklayan ve ona sırtını dayayacak duvar olmuş kadındır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="EN-US">-Meryem validemizi billur bir kase olarak tanımlıyor, billur bir kaseyi anlatır gibi de anlatıyorsunuz. Her bir sözcüğünüzü sanki onun kırılganlık hassasiyetine eş değerde seçiyorsunuz; seçilmişliğini pekiştiren sıfatlarla onu donatıyorsunuz. Bunun tam aksine, Hz. Meryem&#8217;in hikayesini anlatma görevini de yüklediğiniz Merzanguş&#8217;a ise eril nitelikler yüklüyorsunuz; ata biniyor, kavga ediyor, savunuyor, saldırıyor&#8230; Acaba burada Hz. Meryem&#8217;in kırılgan yapısını Merzanguş&#8217;un eril yapısıyla dengeleyerek iki kadından ideal bir kadın tipi oluşturmak mı istediniz?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Hz. Meryemin siretine onun hikâyesine bir şekilde sızmam gerekiyordu. Hz. Meryem&#8217;in hikayesine ancak hayali bir kahraman olarak, defter yazıcısı bir kızın sureti üzerinden sızabilirdim. Oradaki Merzanguş benim aslında. Merzanguş bir denge unsuru değil, bir seyyah, yolcu, defter ehlidir, o kadar.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="EN-US">-Sibel Hanım, Hz. Meryem&#8217;in hikâyesinde çok geniş bir coğrafyada geziniyorsunuz. Hatta gidemediğiniz coğrafyadan da kimilerini Filistin&#8217;e ya da Mısır&#8217;a getiriyorsunuz. İbn-i Sirac&#8217;a kadar uzanan bir atıf düzleminiz var. Ama yine de kitabınızda Filistin çok özel bir yer işgal ediyor, Filistin&#8217;i zeytin gözlü bir kız çocuğuna benzetiyorsunuz; zeytinlere özel adlar verdirip Hanne&#8217;yi onlarla konuşturuyorsunuz. Bu Filistin&#8217;i anlatırken, bizim şu an yangın yerimiz olan Filistin&#8217;imizi, oradaki kardeşlerimizin bağımsızlık, yurt ve vatan özlemini mi düşündünüz?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Ben Mescid&#8217;i Aksanın bahçesinde büyümüş bir çocuğum; oranın kızıyım. Doğmadığım halde doğduğum, büyüdüğüm ve öldükten sonra da gömüleceğim yerdir Filistin. Kudüs, bizim aşk şalterimiz gibidir, elimizle tuttuğumuz şimşeğimiz, boynu bükülmez ırmağımız, sevda küheylanımızdır. Hiç tanımadığınız halde her baktığınızda iki gözünün arası öpülesi masum çocuktur Filistin. Filistin dendiğinde benim kalbim daha hızlı atıyor, kalbim kanıyor. Hz. Meryem çocuğuyla birlikte Filistin&#8217;den sürgün ediliyor mesela. Bu Filstinlilerin kaderi gibi. Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya şehit edilen Filistinlilerin pirleri. Ne yazık ki bugün dahi benzer şiddeti benzer sürgünleri görüyoruz. Bugün Filistinde yaşanan dramla Hz. Meryem ve Hz. İsa&#8217;nın yaşadıkları dramlar aslında biribirinden hiç kopmamış hikâyelerdir. Orada, Filistin&#8217;de aynı hikaye devam ediyor. Hz. Meryem, dünyadaki Filistin sorunu için, barış ismidir aslında; hem İslâm dünyasının, hem Yahudi dünyasının, hem de Hıristiyan dünyasının su içtiği bir kadındır; nehir gibi bir kadındır. Hz. Meryem sevgisi dünya barışı için yeni bir çıkış noktası olsun isterim.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="EN-US">-Bana daha çok Borges&#8217;çe düşüyorsunuz gibi geldi. Hani, &#8220;yazınıza siyaset katmaya çalışmayın, yazdığınız şey zaten siyasidir&#8221; diyordu ya Borges. Öykülerinizde de bu Borgesgil tutumu görmüştüm; yanılıyor muyum?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Her yazı siyasidir. Kadın duyarlılığı olan kişilerin önemli bir cümlesidir: &#8220;Kendisi gibi olmak&#8221;. Kendisi olmak kadar muhalif bir cümle daha kurulamaz. &#8220;Apolitika, politakadır&#8221; deriz. Dertsiz, tasasız bir edebiyat algısına karşıyım. Edebiyat, estetik kaygı taşımakla birlikte, tezyinat işçiliği de değildir. Can Parçası Hz. Fatıma da Siret-i Meryem de bu anlamda edebî olduğu kadar meydan okuma anlamlarını da taşıyor. Hz. Fatıma&#8217;dan sonra Hz. Meryem&#8217;i okumak ve çalışmak, beni yepyeni hakikat vadilerine taşıdı. Kutsalın, politikalar üstü hakiki gücüne kulak vermeye başladım&#8230; Kutsalın nazarında politika, okyanusta bata çıka yüzen bir mandalina kabuğu hükmünde olabilir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="EN-US">-Her şey insanda, insanlıkta toplanıyor. Meryem&#8217;in hamilelik belirtileri ortaya çıkınca nişanlısı hükmündeki Yusuf şüpheler içinde bir şeyler sorma ihtiyacı hissediyor, son derece bize ait, insani, yerli bir duyarlılıkla&#8230; Yukarıda empati derken bunları söylemeye çalışmıştım aslında; belki de bunlar empatiyi bile aşan şeylerdir. Peki, sizce Sibel Eraslan&#8217;ın dilini çözen şey neydi o halde?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Çok emin değilim bunun ne olduğundan. Bazen kalbinizin ortadan ikiye yarıldığını hissediyorsunuz. Gözyaşlarıyla yazdım pek çok satırı. Kalbimin yeniden açılarak sükûn ettiğine tanık oldum. Yani ne kadar tanrısal seçkiyle arındırılmış olsalar da neticede insandır hepsi de. Bütünden kopmuş, ayrılığa düçar olmuş parçacıklar&#8230; Fakat Hz. Meryem&#8217;i bu kadar gerilimli bir kimlik olarak ortaya koyan şey de işte bu yer-gök bağlantısıdır. Hem tanrısal bir seçkinin konusudur, hem de yeryüzünde yaşayandır Hz. Meryem. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de &#8220;Ya leyteni&#8221; diyen tek kişidir; &#8220;Keşke&#8221; diyebilendir Hz. Meryem. İşte öyle büyük bir acı ve yapayalnızlık kuşatmıştır Meryem&#8217;i Beytüllehemde&#8230; O kayalıların arasında bir hurma ağacına sırtını dayar ve şiddetli sancılarla çocuğunu doğurur, yalnızdır ama bu yalnızlığı da aşmak zorundadır. &#8220;Keşke bu acıları yaşayacağıma, ölüp de unutulanlardan olsaydım&#8221; der. Neyle karşı karşıyadır o esnada, nasıl büyük bir dışlanmışlık, atılmışlık, damgalanmışlık var ki bunları söylüyor. Üstelik masumiyet kendisini savunamaz ki. Onu suçlayan suç iddiasını ispat etmek zorundadır. Hz. Meryem masum olduğu halde kendini savunmak zorunda bırakılmıştır; susturulması ve onu bir hayat biçimi olarak seçmesi de bu yüzdendir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="EN-US">-Cennetin dört sultanı Meryem, Asiye, Hatice ve Fatıma validelerimiz&#8230; Siz Meryem ve Fatıma&#8217;yı yazdınız; Asiye ve Hatice validemizi sizden ne zaman okuyacağız?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">-Allah, onların hakikatine çıkarsın yollarımızı. Bizler garip yolcularız. Onlarsa ıssız gecelerin karanlığında bize yol gösteren aziz yıldızlarımız. Sadece benim değil, hepimizin yol haritasıdır onlar&#8230; Nasip, diyelim mi? Ya Nasip!</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/omer-lekesiz/sibel-eraslanla-siret-i-meryem-ustune-soylesi/2008/10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ALİ KOZAN&#8217;LA SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.edebistan.com/index.php/alikmetin/ali-kozanla-soylesi/2008/10/</link>
		<comments>http://www.edebistan.com/index.php/alikmetin/ali-kozanla-soylesi/2008/10/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Oct 2008 00:01:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ALİ K. METİN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebistan Söyleşileri]]></category>
		<category><![CDATA[Ali K. Metin]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Kozan]]></category>
		<category><![CDATA[Elbistan]]></category>
		<category><![CDATA[Kapı Aralığından Bakarken]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebistan.com/?p=2862</guid>
		<description><![CDATA[-Şiirinde çocukluğa ait göndermeler önemli yer tutmakta. Ancak kitabındaki çocukluk göndermelerinin geçmişe duyulan özlemle bağlantılı olduğu kanısında değilim.Daha çok bir uyumsuzluk arketipi, daha doğrusu tecrübesi ve iklimi olarak çocukluğunu şiirinin idrak alanına taşıdığın söylenebilir. Soru şu: Sen nasıl bir çocuk idin? Bu çocuk şimdi ne halde, n’apar? -Şairi, hep yaramaz bir çocuk gibi algılarım. Şiiri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><strong>-Şiirinde çocukluğa ait <span id="more-2862"></span>göndermeler önemli yer tutmakta. Ancak kitabındaki çocukluk göndermelerinin geçmişe duyulan özlemle bağlantılı olduğu kanısında değilim.Daha çok bir uyumsuzluk arketipi, daha doğrusu tecrübesi ve iklimi olarak çocukluğunu şiirinin idrak alanına taşıdığın söylenebilir. Soru şu: Sen nasıl bir çocuk idin? Bu çocuk şimdi ne halde, n’apar?</strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>-Şairi, hep yaramaz bir çocuk gibi algılarım. Şiiri de yaramaz çocuğun oyuncağı. Şairin dünyaya bakışı bir yap-boz oyunu gibidir.Dünyayı, verili bilgilerin dışına taşır;hayatı ve hayata dair ne varsa her şeyi yeniden yorumlar. Her şiirde yeni bir dünya inşa eder, bir sonraki şiirde yıkabileceğini düşünerek. Ben de dünyayı ve hayatı, çocuk gözüyle yorumlamayı seviyorum galiba. Böylece dünyayı yıkıp, yeniden yapmak kolaylaşıyor. Belki de bu yüzden, şiirimde sık sık çocuk imgesine, çocukluğa ya da çocuğun imgelediği bir dünyaya göndermeler yapıyorum. Ama hemen belirteyim, şiirimdeki çocuk, hani şu büyümüş de küçülmüş diye sevilen çocuklardan.Dediğin gibi, çocukluğuma bir özlem değil. Ama kendi çocukluğumdan hareketle yazdığım dizeler de elbette mevcut. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Çocukluğum<span>  </span>Elbistan’da geçti. Şimdi o günlere dönünce, sadece büyüdüğüm mahalleyi ve çocukluk arkadaşlıklarımı özlemle anıyorum. Çocukların karakterinin şekillenmesinde mahalle kültürünün önemine, kendi tecrübemden hareketle çok inanırım. Ne yazık ki artık, oralarda da bir mahalle kültüründen bahsetmek mümkün değil.Nasıl bir çocuk olduğuma gelince, hep efendi olmak zorunda kalan bir çocuktum diyebilirim . Efendi ve uslu olmak, bizim toplumumuzda<span>  </span>‘iyi çocuk’ payesinin verilmesinin<span>  </span>koşulu galiba. En iyi çocuk, en az sorun çıkaran çocuktur. Ne gariptir ki ailede ve toplumda haylaz olan çocuğa, gizli bir sevgi ve ilgi beslenir. Belki de çocuklar, bu gizli ilgiyi keşfedince yaramaz oluyorlar. Belki şair de, bu gizli ilgi ve sevgiyi keşfettiği için yaramaz oluyordur.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Elbistan’da büyüdüğü sanılan çocuk , şimdi efendi görünümlü haylaz şiirler yazmaya çalışan bir çocuk olarak Ankara’da.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>- “haylaz bir çocuğum ben / bir tanrıya geçmedi nazım” mısraların, Kapı Aralığından Bakarken’in duygu ve imgelem dünyasını neredeyse bütün olarak yansıtabilecek özsel bir derinlik içinde okunabilir. Bu duygu ve/ya imgelem kökünün, şairi<span>  </span>“varsın bir beden büyük olsun hayat” “varsın bir beden küçük olsun aşk” mısralarıyla karşılaması elbette olağan. Ne ki hayatın şaire büyük geldiği yerde şiir de hayatın gerisine düşme tehlikesi yaşamaz mı? Genelde şiirin, özelde kendi şiirinin hayata naz yapma hakkı olduğunu düşünüyor musun? </span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>-Şiirin hayatın gerisine düşmesi, ancak muhafazakar bir şiir yazıyorsanız mümkündür bence. Sadece bu durumda , hayat şiire de şaire de büyük gelir. Bense şiirin, aynen dil gibi, evren gibi sürekli bir değişim içinde olduğuna inanırım. Bu nedenle de şiirde zaman ve mekânın kullanımına, özellikle dikkat ederim. Zamana ve mekâna mahkûm olmamak adına, insan hallerine dayalı bir şiir yazmaya çalışırım. Biliyorum ki insanlar bu ülkede de, dünyanın öbür ucunda da benzer varoluşsal sorunlarla yaşıyor. Ya da sadece yaşıyor olmanın hüznüyle, pratikleriyle bir dünya örgütleniyor diyebiliriz. Dünyanın her yerinde aşık oluyor insan, öfkeleniyor ,bunalıyor, gülüyor, öldürüyor, sevişiyor, suç üretiyor, suç işliyor; yani benzer tepkiler gösteriyor hayata karşı. Ben de bu tepkileri, mümkün olduğunca en ilkel haliyle ele almaya çalışıyorum. Belki bu nedenle, hayatı ve şiir bulantı ve baş dönmesi olarak görüyorum. Belki bu nedenle güleç sözcüklerim, güler yüzlü şiirim yok; okuyucuya da bir vaadim yok. Okuyucuya çok imgeli, çoktan seçmeli bir dünya sunuyorum; seçeneklerimiz olduğu yanılgısı biraz olsun rahatlatır ve tebessüm ettirir belki diye. Okuyucunun benim gösterdiğim noktanın, anlamların, anlamsızlıkların ötesine geçerek şiirime bir tebessüm katmasını bekliyorum. Çok şey bekliyorum her halde.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ancak bazen şiiri nazlı bir kadın gibi algılamanın hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Ki naz kadının hem hakkı hem de albenisidir. Belki de güler yüzlü kelimelerimi, bu şiirlere saklıyorumdur.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>- Kapı Aralığından Bakarken kitabında, bir yanıyla modernlikle gelenek arasında sıkışmış, bir yanıyla da bu iki var oluşsal referans arasında gelgitler yaşayan özne hallerinden bahsetmemiz mümkün.<span>  </span>Bu aradalık hali biçeme de yansımış gözüküyor. Burada modern ile gelenekselin birbirine karıştığı zihinsel, yaşantısal ve poetik aura’yı kastederek sorarsak, gerek ontolojik gerekse poetik anlamda bir kararsızlık hali yaşadığını düşünüyor musun?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span> -Şiirde ilhamı önemseyenlerdenim. Bir kararsızlık, aradalık hali var gibi görünüyorsa da, şiir kendini öyle kurguladığı içindir. Şiir poetikalarına da aslında şairin kendi şiirini yorumlaması olarak bakarım. Poetikadan önce şiir vardır. Yazdığımız şiir üzerine, bir kurgulamadır aslında poetika. Poetikama uygun bir şiir yazayım deyip, şiir yazılabilir<span>  </span>belki. Böyle yazanlar da vardır herhalde. Ama benim şiirlerin omurgası, genelde tek seferde çıkar. Bu omurga üzerine çalışırım elbette. İşte poetika dediğimiz şey, <span> </span>bu çalışma döneminde kendini gösterir. Şiir üzerine çalışırken omurgayı bozmamaya çalışırım, çünkü benim için önemli olan o ilk haldir Bu çalışma ile varoluş sorunları etrafında kendini var eden, bir insan ya da dünya modeli sunmayan, ideolojik gözlük kullanmayan, okuyucuyu şiir karşısında aktif kılmaya çalışan bir şiir üretmeye çalışıyorum. Bunu yaparken de, tabii ki içinde yoğrulduğum toplum ve coğrafya beni etkiliyor. Eğer bir arada kalmışlık varsa, işte o, kendini bağlı hissettiğim coğrafyanın ve toplumun genel karakteridir. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Benim için şiirin özünde değişim vardır, deney vardır. Bu düşünceyle şiirimde biçemle, özneyle oynarım; deneyler yapmayı da severim. Bu hal dışarıdan kararsızlık gibi de algılanabilir. Sonra üzerinde çalışmayı bitirdiğim şiiri dinlenmeye bırakırım, çünkü bu çalışma sırasında yorulur ve kendine gelmesi zaman alır. Kendini bulduğuna inandığım zaman da yayımlayarak, şiiri öldürürüm. Yeni bir şiir deneyebilmek için, varolanı öldürmek gerekir bence. Yoksa elimizdeki şiir, kendine benzer şiirler doğurur; eğer doğurgan bir şiir ise tabii ki.<span>     </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>- İzleksel düzeyde olmasa bile ‘intihar’ imgesine şiirinde sıkça rastlıyoruz. Şiirine bakarak düşünürsek, intihar imgesinin bilişsel bir bunalımla ilgisi olmadığı, olsa olsa ontolojik yani eylemsel bir çıkmazı imleyebileceği anlaşılmaktadır. “akamadım üzgünüm hak bellediğim yolda” mısrasıyla intihar imgesi arasındaki ilişki konusunda nasıl bir ipucu verebilirsin? </span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>-Aslında bu mısra ile şiirimde betimlediğim intihar arasında sıkı bir ilişki olduğunu söyleyemem. İntihar, yani ölüm iradesi hep insanoğlunun gündeminde olmuştur. Semavi dinler tarafından yasaklanan bir ölüm şeklidir aynı zamanda. Çoğu zaman tanrıya küfür veya şirk olarak görülmüş. Yaratan ve ölümü belirleyenin Tanrı olduğu düşüncesinin bir sonucu tabii ki bu. Şiirimde, intiharı<span>  </span>bir seçenek olarak gördüğüm de oldu. Tavsiye değil tabii ki. İçinde yaşadığımız toplumda bir seçenek haline dönüşmesinden dolayı, intihar şiirime de ilginç bir seçenek olarak girmiştir. Bizi kuşatan zaman<span>  </span>için konuşursak, insanı hayata bağlayan seçeneklerin azaldığı düşüncesi ben de hep canlıdır. Varoluş sıkıntısı ve farkındalığın ağırlığı, bence her zamankinden daha ağır günümüzde. Farkındalık diyorum, ki bu olup bitenler karşısında susabilirsiniz, ama görmezden, duymazdan gelemezsiniz demek. Bu direnmek demek, bu tırnaklarınızı yemenizin bile bir direnme şekli olduğunun kabulü demek. Bu aynı zaman diliminde bir yandan Irak’ta, insanoğlunun yaptığı en gelişmiş silahlarla insanların öldürüldüğüne;<span>  </span>Afrika’da en ilkel silahlarla yapılan katliamlara tanık olmanın ağırlığı demek. Bu hayatı bir çıkmaz sokak olarak algılamak, ana caddeleri sevmeyen bir şiiri betimlemek demek. İnsan hallerinden bahsederken yolunuz mutlaka intihardan da geçer. Ama benim ilgilendiğim iradi ölümden çok diğer intihar çeşitleri. Benim için, bir çocuğun annesini öldürmesi veya çocukluğunu yok sayması da o çocuğun intiharı demek.<span>      </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>- Sevimsiz ama kurcalayıcı bir soru daha: Kitabına neden “Firar Hazırlıkları” adını vermedin ki? Kitap boyunca kendisini hissettiren varoluşsal bir devinim ve teyakkuz söz konusu. Oysa kitabının adından bu çağrışımı edinmek zor. Haksızsak, de ki haksızsınız. </span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kitabın ismi, dosya bitmeden çok önce hazırdı. Kapı aralığından Bakarken ismini, kitapta yer alan şiirlerin ortak ifadesi olarak görüyorum. Çünkü bu kitapla kapı aralığından dünyaya bakarak, bir yandan dünyayı varoluşsal sorunlarla ilişkili olarak yeniden kurguluyor, hayat üzerine yargılarda bulunuyorum, diğer yandan tam da bunların ortasında kendimi bir oyuna dahil ediyorum. Kapı aralığından bakıldığında hayat; kurgular, yargılar ve oyunlardan ibaret kısaca. Ama kitap, kapı aralığından<span>  </span>görünenle yetinmeyen, ötelere gitmeye çalışan şiirlerden oluşuyor benim gözümde. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Firar Hazırlıkları, kapı aralığından gördükleriyle bile firar hayalini hayatın merkezine koyan bir şiir. Aslında yazılan her şiirde, bir firar yaşandığımız yanılgısına olan inancımız, hâlâ şiir yazmamızın, şiiri önemsememizin bir nedeni diyebilirim. Ama gerçekte firar edebilen çok az. Selam olsun firar edebilenlere! </span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebistan.com/index.php/alikmetin/ali-kozanla-soylesi/2008/10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

