HASİBE ÇERKO İLE SÖYLEŞİ

HASİBE ÇERKO İLE SÖYLEŞİ
27 Ocak 2018 - 10:59

Leyla Arsal: Bir söyleşinizde sempati duyduğunuz yazarlar arasında Ahmet Hamdi Tanpınar’dan söz ediyorsunuz. Ben daha çok Rasim Özdenören’den etkilendiğinizi düşünüyorum. Ayrıca Foucault, Blanchot, Adorno, Roland Barthes vb. gibi birçok yabancı yazardan da beslendiğinizi düşünüyorum. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Hasibe Çerko: Merhaba öncelikle. Tanpınar’ın, edebiyat dilinin derin varlığını kavramış bir sanatçı olarak imrenilesi...

Leyla Arsal: Bir söyleşinizde sempati duyduğunuz yazarlar arasında Ahmet Hamdi Tanpınar’dan söz ediyorsunuz. Ben daha çok Rasim Özdenören’den etkilendiğinizi düşünüyorum. Ayrıca Foucault, Blanchot, Adorno, Roland Barthes vb. gibi birçok yabancı yazardan da beslendiğinizi düşünüyorum. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Hasibe Çerko: Merhaba öncelikle. Tanpınar’ın, edebiyat dilinin derin varlığını kavramış bir sanatçı olarak imrenilesi bir seviyeyi yakaladığına kuşku duymuyorum. İmgelemin özgür oyununu içtenlikle kullanma biçimini, geniş kültürel evrenini takdir etmemem mümkün değil. Sözcüğün-konuşmanın ne anlama geldiğini bilen bir sanatçıydı Tanpınar. Fakat o dönemin edebiyat ruhuna baktığımızda Ahmet Haşim ile Peyami Safa’nın anlatımındaki giriftliği ve coşkuyu kendime yakın buluyorum. Haşim şiirinin biçimsel zenginliği, derinliği, bilgiyi özümseme hedefi ve müthiş renk imgesi bana farklı gelmiştir.

Günümüz edebiyatına gelirsek; pek çok söyleşide Özdenören’in öykü dilinin sınır tanımazlığına, ele avuca gelmezliğine hayran oluşumu dillendirmişimdir. Modern toplumun dayandığı sınırı, açmazlarını kavraması ve bu açmazları öykülerine taşıyış biçimiyle öykücülüğümüzde Özdenören, ileri bir yerde duruyor.

Ayrıntının, hıncın, çok hoş imgesel doku içinde açımlanan savruluşların, incelikli tasvir atmosferinin ustası olarak; öykülerinde bağımsızlığın ve hakikatin, dindışı savruluşların ve bağlanışların, yüksek insani duyarlıkların ve tuhafın en güzel biçimlerini okudum onda. İdeal ve olgunluk kaygısı taşıyan bir tabiilik ve kendiliğindenlikle bir kültür, tecrübe birikiminin atmosferini sezdirmesi, geleneği yorumlayış gücü, içine hapseden yoğun kıvrımlı, anlamlı, zarif tasvirlerle yarattığı hareket benzersizdi.

Onda, tutku gibi, duyumların derinliğini de sezinlemiş bir anlatım çeşitliliğini fark etmesem yazık olurdu.

Bunlar, başta da belirttiğim gibi çeşitli söyleşilerde dile getirdiklerim. İlave olarak; Özdenören’in, dilin ve toplumsalın sınırlarına hapsolmayan gizemli, absürd, derin bir varoluşsal hissedişle gerçekleştirdiği uç örnekleri, ustanın ifade biçimlerindeki örtük varoluşsal çizgiyi, cesaretini, kişisel deneyiminin doruğundaki canlı öykülerini hayranlıkla izliyorum. Okurken, Wagnervarî coşkusuna, derinliğine bütünüyle katılırım mesela. Ayrıca, öykülerinde öznenin parçalanışı ve nesnenin kişisel bir değer alışını, tekrarcı yapaylığa karşı geliştirdiği tarzları-tarzcılığı özgün buluyorum. Hastalar ve Işıklar’ı, Toz’u, Kuyu’yu, Hışırtı’yı okuyup da çarpılmayan var mıdır ki? Uyumsuzlar’daki genç anlatımı -kitabın yayımlanma zamanına bakarak söylüyorum- benzersizdir.

Tek başına Hastalar ve Işıklar’daki o çok diri kelimelerle ördüğü düşsel öykülerine imrenmemek mümkün müdür?

Rasim Özdenören’in Türk öykücülüğünde öncü kalem olduğunu söyleyerek hiçbir şey anlatmış olmam belki. Sıkı dil işçiliğinden, anlatım biçimlerinden, özgün karakterlerinin çatışkılarından, eğretilemelerinden (metafor), alegorilerinden, dolambaçlardan, tüm insan anlayışı üzerinde izini bırakmış olan örtük dilinden, kelimelerindeki acı veren sevinçten kısaca sanatının giz dolu doğasından yola çıkarak bütün öykülerini tek tek değerlendirirsem ancak bir şeyler anlatmış olurum.

Vurgu yaptığın yazarlara gelince; metinlerinden beslenmek bir yana hayran olmak için okuduklarımdır. Kelimelerinin derin anlamında farklı bir yabansılık içeren ezgiler sezinlerim. Bazen şiir okuyormuşum gibi sözcüklerinin gizine kapılıp gittiğim yazın düşünürleridirler. Mesela Blanchot’un, ölümü ve zamanı kendine özgü talepler içeren kavrayış derinliği, zorunluluklar dünyasına bağlılığı aşan ahlaki duyuşu, ıssızlığı özgün; anlamdan yola çıkarak insan varoluşunu değerlendirmesi pratik bir aklın vecdi gibi geliyor bana. Ve gerçek bir yalnızlık içinde yazması saygı uyandırıyor. Her metni birbirini aşma çabasındaki bir mistik deneyim gibi geliyor bana. Barthes’ın da etkileyici zihinsel bütünlükler (entites) yaratmayı başardığını düşünüyorum. Boşluğu kavrama biçimi ve kendine özgü boşluk anlatımı müthiş. Göstergeleri yorumlama biçimi farklı bir sanat deneyimini açıklıyor. İnsanın destansı varlığını kuru, soğuk bir felsefe diline hapsolmayarak sözcüğün büyülü anlamı içersinde yorumlamaları, edebiyat hakkında heyecanla düşünmüş olmaları, yaratı ve değere kıymet vermiş olmaları güzel. Foucault’da yazmak, geri dönmekti. Kökene geri dönmek, ilk ânı yeniden yakalamaktı; yeniden sabahta olmaktı örneğin.

Metinleri, temelinde dil ve edebiyat gibi insanbiçimseldir bu düşünürlerin. Klasik felsefenin soğuk nesnelliği yerine sanat/edebiyatın dönüştürücü öznelliğini hedeflediği açıktır. Düşüncelerinin özgül doğası insana yöneliktir. Küçücük bir ilave yaparsak; Poe, Kafka, Faulkner, Virginia Woolf, Bachmann, Baudelaire, Borges, Zarifoğlu, Bilge Karasu, Alaeddin Özdenören.

Bir de yepyeni, büyük bir şiirle karşılaşmak için çok yorulduğum zamanlarda dönüp dolaşıp okuduğum ve bazen de yeni karşılaştığım metinler mevcut.

– Özellikle son yazdıklarınızda üslubunuzun oturmuşluğu aşikar. Bir izlek olarak Tanpınar ve Haşim’den gelen bir damar da var sizde. Ayrıca sanat anlayışı olarak da Cenap Şahabettin, Abdülhak Hamit, Halit Ziya gibi isimlere bir yakınlığınız olduğunu düşünüyorum. Bu konuda neler söylersiniz? Onlar Doğu ve Batı arasında çatışan, Araf’ta kalan yapılarıyla sanatı bir dekor gibi işlediler. Oysa Hasibe Çerko, kalbî bir coşkunun gerçekliğinde, bunu maneviyat ve ruhla işleyerek bir üst dil kurdu. Yanılıyor muyum?

– Doğru söylemem gerekirse onların dünyasına şu anda yeterince yakın değilim.   Kendimi oradan bakarak değerlendirmem ne derece tabii olur, bilmiyorum. Fakat yazdıklarımı kolay beğenmediğimi, otantikliği yakalayıncaya dek kendimi iyi hissetmediğimi biliyorum. Leyla daki coşkulu sesi kolaylıkla bulmadığımı da. Sanat için sanat veya halk için sanat diye bir tavır gözetmeksizin yazıyorum. Gayem, sayıklamalarımla yüreğimin içini dökeceğim canlı biçimlerin doğasına atılmaktır.

Edebiyata matematiksel soğukluğun ve kuruluğun hâkim olması acımasızca ve haksızca. Zekânın verilerine indirgenemez inceliklerin mahkûm edilmesi yani, çok hüzünlü. Bana öyle geliyor ki; nesne ve durumların, olayların gerisinde bütün bir doğanın kendine özgü bir yorumunu ortaya koymazsam tortulaşmış bir uzlaşımın ötesine uzanamayacak, yazının altüst ediciliğinin gücünden yararlanamayacaktım. O zaman öykünmeci realizmin suyuna bırakırdım sözcüklerimi. Ve kendiliğinde olmayan ödünç kavramlarla ne doğanın ne de insanın ayırıcı karakterini hiçbir zaman belirleyemezdim. Öykücü, kendi kelimelerini ve imgesini yaratmadığı sürece nesnel matematiksel düzlüklerin verdiğinden fazla bir şey var edebilir mi? Bu sualin yanıtını vermeksizin yazın uğraşına koyulmaktan kendimi daima geri çekmişimdir.

Sevgili Leyla, kalbî coşkunun gerçekliğine değinmen burada hakikat arayışından, bilgi arayışından bahsedebilme cesareti verdi bana.

İlkin şu: Akıl ve zekânın dokunuşlarına gönül indirmeyerek, öykünün şafağında kalbimin hakikatlerinin mevsimini duyumsamak isterim. İç çatışmalarımın ortasında o parıltılı atmosferin belirmesi renginin ve tonunun akışında mesken tutmam için cezbeder beni. Tutku ile hüznün kaotik uyumundan doğan çiğler damlar durur atmosferden. Damarlarıma sızanla sakatlandığımı duyumsarım. Ve kelimelerin yarattığı boşluğa iç yaşantımla saplanıp kalırım. Nesnel-fiziksel alanla bireysel alan karışır, dolaysız bir bilgiye, dolaysız gerçeğe hamle yapmak üzere uğraş başlar. Her bir imgenin kavranılışına garip bir vecd duygusu hâkim olur.

Diyelim, anlamın belirlenmesiyle biçimlerin yerinde oluşan boşluk yaralayıcıdır. Kavrayışa gelmeyenin verdiği huzursuzluk matem değildir. Yanlış anlaşılmasın. Hüzün, anlamın belirmesiyle yoğunlaşır. Bilinmezin, doğacak olanın ön bahçesiyle kuşatıldığımda beni etkileyen sağır çağrıların yumuşayıp ezgili bir hâle bürünmeye başlamasıyla nesnel çevre saçmalaşır, yaşanan her şey boşuna yaşanıyormuş gibi gelmeye başlar. Varoluşumun sakıncalıymış gibi görünmeye başladığı sınırdır burası. Damla damla öykünün ezgili mekânına, renk atmosferine girmek, yayılmak işte bu yürek uzayının talebidir.

– Us lekesi, Diana’nın Kanlı Kavakları, Leyla ve son dönem metinlerinizi sırasıyla okuduğumuzda, üslubunuzda ve dilinizde giderek kapalılaşan, soyutlaşan bir farklılık, bir işçilik gözlemleniyor. Bununla birlikte ilk kitabınız Us Lekesi, tamamıyla felsefenin ve filozofların anlatıldığı kurmaca öykülerden oluşuyor. Bir emek ve araştırma gerektiren bu öykülerin, nasıl bir süreçten geçerek oluştuğunu merak ediyorum. Öykü yöneliminizi de dikkate alarak neler söylersiniz?

– Güvercin, nereyeydi böyle? dememi anlamıştın sen. Kelimelerin giderek şeyleri nasıl çıplak hâle getirdiğini her kavrayışın bir kopmaya ve yanıt yokluğuna götürdüğünü, kim bilir, bu yanıt yokluğunun ucundaki berraklığın o cismanilikle bağdaşmaz gözyaşı varlıklarının parçalanış uzayı olduğunu anlamıştın.

Öyle zannediyorum ki can nesnelerinin koşuşturmaları ontik (olgusal varlığımın) mevcudiyetimin ötesinde ama bu mevcudiyeti de kayda alarak devam ettiği sürece arayışım bitmeyecek.

Kusursuzluğa gelirsek, aslında en yetkin kusursuzluk, eserin kendine özgü kusurlarındadır. Varsın kusurlu olsun. Bana ait, benim saplantılarımı içerleyen kusurlar bulunsun. Hem bugün fikirlerimin ulaştığı noktada yazının büyük hedefi kusursuzluksa bile bunun bir tatmin membaı olacağından kuşkuluyum. Olgun kelimesini kullansak daha doğru.

Us Lekesi’nin yazılması uzun bir zaman kesitini kapsayan sebat ve yoğunlaşmanın ürünüdür.

– İkinci kitabınız Diana’nın Kanlı Kavakları, ilk kitabınıza kıyasla modern ve postmodern öykü tekniklerinin daha çok uygulandığı öykülerden oluşuyor. Hemen tamamında gerçeküstü, iç içe anlatılar, üst kurmaca, ucu açık sonlar, anlatıcının değişkenliği, kapalılık, çok seslilik, paradokslar, bölünmüşlük, gerçek-hayal karşıtlığı, bilinç akışı ve düşsel çağrışımlar hâkim. Hedefiniz neydi?

– Evvela şu: Kendi zihinsel temayüllerimin, algımın kişiselliğinde ayak direyişimin haklılığını anlamaya uğraşmak, Us Lekesi’ne bütünüyle yabancılaşmak ve yeni bir söyleme biçimi bulmak. Yani ilk elde bunlar.

Diana’nın Kanlı Kavakları’nda keza, karakterlerimin gündelik yaşamda kendini gizleyen tipler olduğunu anımsıyorum. Bütünüyle insanın hassasiyetlerini yansıtan ama bu yansıtmayı kendine döndüren karakterler. Uyku ve yorulmak bilmeyen faaliyetlerinde ifşa olurlar, aşırı heveslilik ardından hemen bir umursamazlık sergilerler. Diğerleriyle konuşmamanın dehşeti içindedirler. Mahrumiyet ve boşluk içinde kimseye yük olmak istemeden dünyayı bulgularlar. Parlayan gözler, buğulu tipler… Eşikler, yürünen yollar, mekâna bulaşan bedenler, yalnızlığın dibini bulan buğulu kadınlar, çizgiyi çizen ve kendini çizenler… Tamı tamına görünmez olmak için yaşayanlar, renkler, hayvansal varoluşlar, doğa… Bütün bu çeşitliliğin hakkından gelebilmem biçimsel deneyimlerden yararlanmamı gerektirdi; evet, kitapta tek bir eşya yoktu ki makul ya da absürd hassasiyetlere bürünmüş olmasın. Senin tespitinle çoksesli çağrışımların mümkün olan en uzak, en yabansı biçimlerine açılmaktı hedefim. Fakat unutmamalı ki aslolan evvela öykünün iç dinamiğidir. Teknik ve biçem içerinin yoğunluğuna ayak uydurmak durumunda. O, yani içerisi belirleyicidir.

Bu kitabınızın hemen bütün öykülerinde “ölüm” teması işleniyor. Bir de sıklıkla kullandığınız kelimeler var. Bunlar Leyla’da da gözleniyor; “kavak, ak ak, beyaz, nur, kelebek, nar” bunlardan bazıları. Ayrıca “rüzgâr”, “bulut”, “geçmişe dönüş” hemen her öykünüzde geçiyor. Ak ve berrak oluşa, saflığa bu kadar meftun bir kalem, neden ısrarla “ölüm” temasını işliyor? Bunu nasıl açıklarsınız?

– Ah, bütün bu yaşamın renkleri değil midir ölümü skandallaştıran! Doğa bir yandan devinip duran biçimlerinin parıltısıyla varoluşumu yaralarken öte yandan mutlak soyut, dolayımsız basitliğinin karanlığına çağırıyorsa bu absürde kayıtsız kalmam nasıl mümkün olabilir? Bir renkler ve ezgiler sağanağının yarattığı varlık doluluğu, tohumların fışkırması gibi önümü kestiğinde kendi boşluklarının üzüncünü açıklarken sağırlaşabilir miyim, bilmiyorum.

Bizden olanın geçip gitmesi gibi, bütün o berraklıklar da kaybolur gider. Hoş biçimler tespit edildikçe -mesela öyküdeki bir kelebeğin bir yeri vardı- imgesel mekânını ve zamanını kaybetti. Artık dışarıda bir kelebek, dışarıda bir nar, beyazlık, şeyler, renkler… Biçimler uzayındaki oluşumun devamlılığından dışlandılar. Bu kopartılıştan bir tek öykücü huzursuzluk duymaz, serbest kalan biçimler, renkler de garip bir tedirginlik duyar. Öykücü ne yapsın, işi gücü bir tuhaf büyüyle uğraşmak. Ve uyandırdığı şeylerin oralarda mesken tutmak.

Hafızayla mesken tutmak. En korkunç yaradır hafıza. Bir hedefe yoğunlaştıkça açılır, genişler ve derinleşir, kanar durur. Kelimeyle belirlenime gelmiş, yerinden edilmiş biçimlerin hiç acıması yoktur.

Mekânın ve zamanın değdiği çokluğun bedenine erişmek edebiyat yazınının dişilliğine ulaşması ile mümkündür. O hâlde çatışkıdan kaçınmamam lazım. Meftun olduğum bütün bu berrak biçimlerin doğadaki derin anlamlarıyla kuşatıldığım zaman duyduğum coşku nasıl eziyet vericidir, aynı şekilde onları kavramamın boşluğu nasıl can yakıcıdır. Gerçekdışılığın sarhoşluğu ile kendi içimde yaşadığım çatışmaların arasında dolaşmaya başlamamla transandantal mı artık nasılsa, o geçiş hareketini yaşıyorumdur. Yakalanırım desem belki daha yerindedir.

-“Bir Sonbaharda Koleksiyoncu”da İstanbul’da Darülaceze’de Mısırlı bir prensesin öyküsünü anlatıyorsunuz. Milli Mücadele sonrasında konaklarda kalan mülk sahibi, dadı ve kalfaların bir zaman ortalarda kaldığı, sıkıntı çektiği, sığındıkları ailelerin yanında şehrin sosyal hayatı ve kültürüne son dönemde de etki ettikleri biliniyor. Bu öyküyü okuyunca bu bilgilerle bir bağlılık olduğunu fark ettim. Bu öykünün oluşum süreci hakkında neler söylersiniz?

– Darülacezede önceleri yöneticilik yapmış bir büyüğümle sohbetimiz sırasında doğdu bu öykü. Uzun bir konuşmanın içerisinde Mısırlı prensesin de bulunduğu birkaç orijinal karakter vardı. Evet, belirttiğin gibi o dönemlerin atmosferinden esinlendim. Her şeye rağmen etrafta kendini dışlanmış hisseden yalnız bir yabancının buhran nöbetlerinden sen de etkilenirdin. Öyküde de yansıtmaya çalıştığım gibi. Yalnızlığının hüznüyle kendine kapanan ve yitirdiklerini öteki kendiyle buluşarak telafi etmeye uğraşan gizemli bir kadın.

– Diana’nın Kanlı Kavakları’ndan başlayarak sıklıkla insanbiçimciliğe başvuruyorsunuz. Leyla ile lirik bir “senfoni pastoral” duyuşa evriliyorsunuz. Tabiatı, adeta bir orkestra eşliğinde, müziğin tüm nota ve vuruşlarını okura hissettirerek, evrenin ruhu ile vals yapıyorsunuz. Bu dil ve üslubu nasıl bir duyuşla kurduğunuzu öğrenmek isterdim?

– Burada bir şeye vurgu yapmak istiyorum. Pastoral eğer katı gerçekçilik yani doğayı görünür nesnel gerçekliği ile yansıtmaksa Leyla ve sonrasındaki metinler pastoral değil. En tedirgin edici, aynı anda en coşkulu kelimelerin nesnesi zamandışılıkta algılanmaya başlanıyor zira.

Orada her şey canlıdır, kırılgan varoluşlardır. Bir çiğ damlası nasıl kederlidir, çakıl kum toz zerreleri, tahtalar, renkler, nehirler, ezgiler, ağaçlar… Her şey kederli. Dışarıda olan şeylerle ilişki sıradanlıktan çıkmıştır. Dünya alt üst olmuştur. Bu kaotik yapıda birlikli bir işleyişin mevcudiyetini aramak için evrenin kurucu güçleriyle birleşmeyi göze almam gerekir. Bütün biçimler, ezgiler, renkler muazzam bir birlikliliğe gönderme yapar. Bu zamandışılıkta güneş, ayın ve yıldızların parıltısını asla örtmez bir kırmızılıktadır. Denizin beyaz parıltısı içersinde incilerin aklığı seçilir. Ve deniz minik bir çiçek yaprağının ortasından geçer, yaprağın ipek yeşili denizleşir. Olağanüstüleşir.

Sevgili Leyla, zamana ilişkin bilincimiz etkin güçlerimizi sakatlayacak denli sarsıcı olabiliyor. Hafızanın bu devingen yapının temelini oluşturması var tabii.

Üsluba, inşaya dair her şey o gerilim aralığında kendi kıvamına kavuşur. Nasıl desem, meyve iyice olgunlaşınca kaçacak yerin yoktur. Yoğunlaşmak ister, artık ürün düşsün istersin. Hiç sakinleşmeyecek, ayrışmayacak zannettiğim karmaşa, katılaşma nasıl duyulur, yumuşar bilmem ama yumuşar. Şeyler ele gelmeye, dizginlenmeye başlar.

Neler olup biteceğine dair merak heyecanı içersinde, gerilim içersindeyimdir. Yüreğimin kızgınlığını duyarım. Ama en çok arayışsız geçen, hakikatsiz geçen zamana kızarım. Kelimelerimin asıl itici gücü varlığa, insan varoluşuna, doğaya, evrene dair araştırmalarla yeni anlamlar bulma, yeni biçimlere kavuşma tutkumdur. Bir kâşif merakı aranmamalı burada. İnsanın özüyle ilgili yönelmedir. Kökenseldir. Yeri gelmişken, seyahat ettiğim kentlerle kurduğum ilişki de böyle bir ilişkidir.

Belli belirsiz bir mutlulukla dünyadaki en güzel renk özüne dalıp gitmek.. kayboluş sezgisi, coşku, gürül gürül akıp gitme arzusu, acı.. beni kavrayan bütün o tuhaflıklar için ne desem eksik.

Derin doğa algısı ve duyuşunuzdan şüphe yok. Yalnız etkileşimli bir hissî derinlikten söz etmiyorum; sizde biriken doğayı bütün berraklığı ve saydamlığıyla söze dökebilmenizin tabiiliğine vurgu yapmak istiyorum. Sizin kullanımınızla kendine has oluşturucu bir özellik bu.

-Sizi anladığımı düşünmeye başladım.

– O hâlde bu uzlaşının sevinciyle devam edebilirim. Kuşlar var öykülerinizde; Leyla’da ise öyküden öyküye geçen, birine konarken diğerinden havalanan bir süreğenlikle. Bunu öylece geçemeyiz. Öyküden öyküye geçen bu kuşlar sonraki metinlerinizde de süreğen çünkü. Fakat Hece’de yayımlanan Güvercin Yangınları’nda bambaşka bir boyutla karşımıza çıkıyor. İki şey öne çıkıyor Güvercin Yangınları’nda: Hüzün ve imgesel ifade biçimi. Öyle ki bir güvercin bedeninde can bulan ruhlar gibi hüznün kıvrımlarını ta iliklerimizde hissediyoruz. Şimdi bu meteor yağmurları gibi hüzün ve güvercinler ne anlama geliyor?

“İlk alçalmadaki güvercin kokusu, emeğin, o baştan çıkartıcı doğumun gölgelerini kamaştıran bir kesinlikte belirmişti. Bulutsuzluğun altında tohumlardan oluk oluk saçılan laleler belirmişti.

Ah, görülmez yüksekliklerdeki güvercin, kendi alevini, gene kendi ak çekirdekliğini kazıyarak büyülten, Tanrılığın en acı gölgesiydi. Alev incilerini avucunda tutuyor, avucunda tuttuğu o şey, o ipek ipliğinden örülü alevler kendi oluyor, kendi boşluklarını sarmalayıp bezeyerek dolduruyordu.

– Bunu niçin aldım şimdi buraya. Hafızaya dikkat çekmiştim. Kalp demiştim. İkisini birbirine bağlayan iplikler alev tabiatlı. Yani esas tabiatında bir alev olsa gerek. Yalnız, özdeşlik imgesiyle iç içe geçmiş farklı yüzleri göz ardı edilmemeli. Persona demiştin bir yerde. Yaratma ve yaratılışın acısı, yaratılış öncesinin tozları, tuzları.. tözler.. gene iç içe. Yaratmanın ve yaratılışın uğrakları iç içe. Mertebeler iç içe. İnsanın var olma tarzları, varlık serüveni, varlığın fiil hâlinde varolmasında kendini tüketmesi (insan varoluşunda açığa çıkan fiil anlamı) ile insanda ruh ve benlik gözü olarak gösterilebilecek şey, isim hâlini almış/tözselleşmiş anlamı iç içe. Güvercin.. gramer anlamında da isimleşen, töz kazanmış olan; burada, yazının gösterisinin meselesi; tek başınalık, kendilik için değil, bütün bir insanlık destanının gösterileşmiş tutkusu. Bir karışıklık veya bir antropoloji meselesi yok bu gösteride. İç içe yapılar var. Birbirine karışma değil yani.

Aynı anda güvercin, saf varlığında güvercindir. Gösterinin dışındaki otantik büyüsüyle harika varoluşlar. Havada uçup duran mübarek beyaz kanatlar yani.

Annem ölmüştü. Hatırladığım, çok başka bir kederdi. İçimden kim bilir kaç yüzüncü kez annemin yüzünü sayıklarken işte, Güvercin Yangınları. Bu gecelerden birinde dışlaştı, taşlaştı, damgalandı.

Kitabın kapağına dair izleniminde haklısın. Kimileri inci, kimileri göktaşları gibi yorumladı. İmgesel yoğunluğu zedelemeyecek bir tasarım yapmaya uğraştık.

Öteki öykülerde atmosfere içkin bir yönelimsellik söz konusuydu zannederim. Örneğin Leyla adlı öykümde atmosferin sertliğini, soğukluğunu, hastalık durumunu tamamlayıcıdır kuşlar. Gerçeküstü ve gerçek ölüme hazırlayıcıdır. Acının vurgusudur.

Oysa Güvercin Yangınları bir yönelimsellikten çok izleyen, duygulanan ve yazıda gösteren olarak özümün rehin alınmasıdır. Yani her bir aşamasında rehin alınma hissiyle kuşatıldım.

– Leyla’ya özel bir yer ayırmak istiyordum doğrusu. Burada ve buradan sonrasında üsluba şiir sökün ediyor. Bilinç akışı sağanak hâlinde şiirleşiyor ve imgelere umulmadık bir coşkuyla yapışıveriyor. Trans hâli geçişkenliği iki yakayı birbirine bağlıyor. Bir nevi kaos kozmosu hâli bu. Bunu neye bağlayabiliriz? “Senfoni pastoral” duyuşa mı acaba? Yoksa karanlık hüzünlerin hâkim olduğu varoluşsal gizeme mi ?

– Doğa, tek başına kalın bir gece kabuğuyla kuşatılmıştır. İnsanın öznelliğine karşıtlık içeren bir yapıdadır doğa, bu yapıyı bana bakan yönüyle bu şekilde görüyorum yani. Düğüm belki doğada değildir de eserin henüz doğmamışlığında iç aynama düşen bilincin karanlığındadır. Bu yüzden, ne kadar kendimden uzaklaşırsam o kadar özgürleşeceğimi hissederim. Tekilliğimden sıyrılıp kişiliksizleştikçe bu karanlık iki ucundan -doğa ve bilinç iki uç- ağır ağır yarılır; tatlı, aydınlık bir hava hissedilir. Işık da bu kabuğun içinden taşar, ele avuca gelmez, yakalanamaz bir keder gibi. Yani aklık, renk idealleri, belki bilincime karşılık gelen o karanlığın dibinde de olsa hep vardır, her an açığa çıkarlar. Bir umut olarak dünya gerçekliğine ait zamanın çok ilerisine atılırlar. Parıltılar, bir atlas gibi biçimleri kuşandırırlar kendi yüzeylerine. Tamama ermişlik, insanlaşma, dünyanın zamanını tamamladığı, gerçekleştiği hissi ile dolarım. Öte yandan hüzün o ezgisel renk özlerinin içersinde bir imkân hâlinde vardır. Yazın atmosferi içersinde her bir duyuşu şaşkınlık anına çeviren zira bu imkândır. Taşkınlık, umut doluluğu, coşku.. bu hüznün nüfuz ettiği, kendi sazını bir mesken olarak onlara sunması ile onları ekinleştirmesi, aidiyet heveslerini kabul etmesi ile serpilirler, olgunlaşırlar. Daima ekinlerini içerliyen bir söz denizi orada, doğada -insan yüzünü ayırmıyorum- beni karşılar.

İnsanın dünyadaki masalsı varlığını doğadan ayırmam mümkün değil. Doğal biçimler, öyle fıtri, öyle insansı bir sevinçle ve acıyla deviniyor ki onları göz ardı etmem olanaksız. Hem ıssız yanıma çok iyi geliyor. Sükûnetimi büyütüyor. Konuşmak hevesinden, çevremi saran manevi gürültülerden yalıtıyor. Hassas durumlar yani. Edebiyat kuramlarının gerçeküstü dediği durumlar ki; gerçeklik dediğimiz şey nedir? Bana göre gerçeklik, saklanandır. Açığa çıkarmadığım sürece edebiyat eyleminde bulunmuş sayılmam. Yazının belirlemesiyle şeylerin açığa çıktığı an, asıl gerçekle karşılaşmış hissediyorum. Zaten bu açığa çıkanda gerçeklikle karşılaşmasam yatıştırılabilirdim. Kendi kendimi teskin edebilir, hiçbir şey değişmemiş gibi yaşantıma devam edebilirdim.

Çıkışsızlık. Bu his en başından hep vardı. Çocukluğumdan beridir ölümle ilişki kurduğum duygulanmanın temelinde, doğayla ilişki kurduğum duygulanmanın temelinde hep vardı. Devasa umutlanmalarımın ucunda asılı kalan bir hüzün hep vardı. Bunu söyleyebilirim şimdilik.

– Leyla isminin şairane bir tarafı var. Kitabın ismini de Leyla koydunuz. Belli bir nedeni var mı?

Leyla adlı öyküde zekânın kavrayışını aşan saydam bir karanlıkla kuşatılmıştım. Bir süredir öykümü resimleyecek renkleri, kokuları, biçimleri doğanın derin sessizlikteki müziği içerisinde bir kaotik atmosfer içerisinde, diyebilirim ki biçimsiz bir kamaşma hâlinde duyumsardım. Gülümseyen ama davetine icabet etmeye korktuğum biçimler orada durmaksızın yanan parıltılarını sürdürürdüler. Öyle bir an gelmişti ki öykünün üstüne gitmem ve mahkûmiyetten kurtulmam kaçınılmaz bir hâl almıştı. Anladım.

Bu öykünün içimde dönüp duran bariz bir ritimle kafamda biçimlenmeye başladığını ve kök saldığını söylemek isterim.

Ritim yahut bana ritimmiş gibi gelen şey şu tümce idi: “Biz bu mavi çiçeklere öyle hayran olmuşuz ki.”

İşte birdenbire bu tümce o gece atmosferini bir büyüyle aydınlatmaya başladı. Küçücük mavi yaprakları olan ve sarp kayalarda yetişen bir çiçektir bu. Diyebilirim ki bu öyküyü yazdığım ve bitirdiğim zaman öykümde gerçekleştirmek istediklerimin çok büyük bir kısmını bitirmiş olacaktım. Bunu derinden hissediyordum. Çünkü ilk kez bir öykünün ilk birkaç cümlesi için üç gecedir sabahlıyordum. Dördüncü geceye girmiştim. İlk kez bir öyküde böylesine gecelerim parçalanıyordu.

Uykusuzluk saf bir sarhoşluk hâli vermiştir hep. Bu öyküde dozun üç katı arttığını düşünürüm. Zihnin yoğun renk ve biçimler sağanağı altında ışımaya başlamasıyla müthiş bir rahatlama duyduğumda artık öykünün içine doğacağımı anlamıştım. Ve beni çağırdığı şeylere uzanmamda bir mahzur olmadığını iyice anlayıp rahatlamıştım. Hafif bir tedirginlikle ve heyecanla birlikte devam edebilirdim. Garip biçimde yaralanmış hissediyordum. Fakat bütün bunların rağmına belki de değiştiririm ileride bu adı.

-Batıya özgü modern öykü teknikleri, mitoloji ve alegorinin yanında, Doğu’nun masalsı atmosferi ve fantastiği, doğaüstü anlatımları da var öykülerinizde. Hatta Diana’nın Kanlı Kavakları’nda çoğul kişiliğin işlendiği birkaç öykü de var. Basitçe kurgulanmış, işlenmemiş, ruh karışmamış tek öykü yok kitaplarınızda. Öykü teknikleri ve kurgu açısından yelpazeniz bir hayli geniş. Ve mutlaka hüzün hepsine hâkim. Sizce de aşırı mükemmeliyetçilik midir bu, yoksa felsefi kimliğinizin de payı var mı?

– İnancım odur ki; bir edebiyat eseri uyum ve karşıtlıkları kendine has bir tarzda kaynaştırmalı. Sevinci ve trajediyi kelimeler düzleminde aynı anda yansıtabilmeli.

Tabii, bir mühendislik hesabıyla ölçüp biçmekle değil.

Ritim duyuşu, kelimelerin birbiriyle çarpışma seslerinin sezgisi, renklerin hareketinin özümsenmiş olması bir edebiyat metninin yetkinliği açısından çok kıymetlidir. İç yaşantıya vurulmadan herhangi bir nesne, renk, ad, ritim kullanılmadığı, özümsemenin tam olduğu metinler hemen fark edilir.

Bunlar, öykülerimde gerçekleştirmeye uğraştığım, titizlendiğim şeylerdendir. Mükemmeliyetçilik değil bence. Kişisel tecrübeyi genişletme, karşıtlıkları zihinde birebir yaşayarak, tecrübe ederek öğrenme tutkusu belki.

Lirik bir şiirden, derin insani duyuşlarla yazılan bir öyküden bambaşka bir heyecana kapılırım. Felsefe okurken de aynı vecdi yaşamak isterim. Şiir okuyormuşçasına etkilenirim de. Fakat şunu diyebilirim ki; sanatın coşkun biçimleri yürek mabedinin en karanlık, en vecdli iç odasını, merkezini oluşturuyor. Felsefe, edebiyatın derinliğine az da olsa ulaşır fakat kuru ve soğuktur. Sonsuzca biçimlere dokunabilme sadece sanatın imkân dairesindedir.

Her türlü felsefi söylemi ciddiye almam gerekmiyor elbette. Hatta felsefeyi ciddiye almalı mıyım diye sorduğum olmuştur.

Bütün bunlarla birlikte örneğin Hölderlin şiirlerinin gücünü büyük oranda derin felsefi algısına borçludur.

Bana gelince, zannediyorum derinleşmemi ve düşünce renklerimin kelimelerde çeşitlenmesini etkileyen bir felsefe zevkini benimsedim.

– Önceki kitaplarda da yer yer bilinç akışını kullanıyorsunuz. Oysa Leyla’nın tamamına bilinç akışı, kalbî ve sıcak bir soyutlukla hâkim. Burada öncelediğiniz nedir?

-Tek cümle söylesem. Dua hâli içerisinde sabrettim, ayıkladım…yüreğimi hareke geçirmeyen, yazının etkin sürecine katmayan şeyleri yazmamak için çok beklediğim oldu.

Leyla’yı okuduğumda etkilenmiştim ama ondan sonra yazdığınız metinlerden daha fazla etkilendim. Kendinizle yarışıyor gibisiniz? En iyiyi bulma çabası mı? Ne dersiniz?

– Evvela samimi cümlelerinizi, etkilenmelerinizi, fikirlerinizi birer tespit olarak kabul etmek istiyorum. Teşekkür ederim.

İlerlemenin anlamı eserin inşasıyla başlamaz. Bu, bizi ilerlemeyi, ilerlemenin anlamının bir anı olarak düşünmeye iter. İlerlemeden taşan bir anlam bu. İndirgemecilik yok, hayır. Yani her ilerlemeyi aşmak değil. İlerlemeden daha güçlü bir şey var. Kaygı dedin. Bunu açıklamak zorundayız. Neden kaygı duyuyorum. Korkunç melankoliyi benliğimden hiç mi söküp atamam. Bunu istediğim zamanlar oldu. Eşyanın sessizliğinin dibini bulduğum, hayatın, dünyanın beyhûdeliğinin dibini bulduğum yani. Ölümün keza. Ölüm de hiçbir şey anlatmadı o zamanlar.

Diyeceğim odur ki; yalnızca sezgimi güçlendirmek istiyorum. Olgunlaşmış dünyanın, tamamına ermişliğini tecrübeme katmak istiyorum. Bu duruma, kendi karanlık yanımdaki umut taşkınlığını yaşamak diyelim istersen. Varlığımdaki biçimsel zamanın sonsuzluğunu yeniden yaşama. Bu anlamda biçimlerin çoğaltımında sebat etme.

Bir sona ulaşmış olan eser belirlenmiştir. Olumsuzlamadır. Anlaşılır kılınmaları adına kaotik zeminden koparılanların birliği yani. O hâlde olumsuzlamanın melankolisinden kurtuluş yepyeni bir praksise yönelme ile mümkündür. Emeğin arındırıcı yönü çeker insanı. Gizil gücü açığa çıkaracak pratikler yazının düğümü ve entrikası içersinde açığa çıkar sanki. Henüz ele avuca gelmemişin tedirginliğini yaşarken düğümü çözmek için yerleştiğim mekânlar değişiyor. Evren de daima oluşum geçiriyor. Demirleyeceğim bir liman bulur muyum bilmiyorum. Belki o liman beni bulur, yakalar bir gün.

Bildiğim, her öykünün kendi yoğunluğu, tamama erdirme melankolisiyle at başı gelişir. İster iyiyi bulma kaygısı ve ideali, ister mükemmeliyetçilik diyelim, bunlar özel ve belirli türden bir bilgiye -sanatsal bilgi- tek başına götürmez.

– Marie Louise Prott, Dr. Stefan Colibaba, Todorov, Ferguson, Brander Matheus, T.S. Eliot vb. gibi birçok kuramcının öykü tariflerine mukabil, Hasibe Çerko’nun kendine özgü bir öykü dili olduğunu düşünüyorum. Aslında sizin hissedişiniz yanında kuram kelimesinin soğukluğuna müracaat etmek istemiyorum. Duyuştan, hissedişten, ruhtan, müzikten ve hüzünden müteşekkil bu dil; “felsefi bir senfoni pastoral lirik” olarak tanımlanabilir mi? Tekrar sorma gereği duyuyorum bunu?

– Biçimsel farklılığın rağmına Horace’in “resim gibi şiir” tanımından etkilenmemiş bir poetika tarihinden söz etmek güçtür. Öykünmeci sanat-edebiyat açısından baktığımda bu sözün doğruluğundan kuşku duymuyorum. Ancak gerçeküstü veya ikircikli biçimler açısından baktığımda tatmin etmiyor açıkçası.

Pastoral biraz da yansıtmanın katı gerçekçiliğini açıklıyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Rousseau’da, Wordsworth’daki gibi tabiat sevgisini dile getirme, tabiatta ebedi güzellikle iyiliğin görünmez mevcudiyetini sezmek gibi bir gidişatı düşünüyorum örneğin. Dile ait eğilimlerimin karakteristiği sanırım fazlasıyla öznellik içeriyor.

Açıklamalarımın nedenlerinin makul olduğuna inanıyorum. Benim yazınsal deneyimimde hiçbir şeye kendi kalbimin içersindeki yaşam akışını doldurmaksızın dokunmadığımı vurgulama ihtiyacı duyuyorum. Yazınsallık salt öykünme veya eşlem (kopya) ile çeşitlendirilemez. Örneğin metinlerimin detayını oluşturan her doğal biçime, aya ve yıldızlara, kuşlara, meyvelere, giderek hafızamda daha bir yer edinmeye başlayan bir taşa bile içimdeki yaşam sıcaklığının hüznü ve coşkusuyla yaklaşıyorum. Belirli bir yoğunlaşmanın içersinde onların kendiliklerinin doğallığı, çıplaklığı beni davet ediyor.

Senin de vurgu yaptığın güvercinler gerçek beyaz güvercinlerin biçimleriydi mesela. Derin anlamında onlardan etkilendim. Fakat o metindeki pek çok hakikatin simgesiydi de. Kaldı ki kendine has yazının simgeleri, yazının genel dilbilimsel terimlerinden ayrı düşünülmelidir. Gerçekliğin salt öykünülmesinden düşüncenin, kalbin ve imgenin özel bir yönüne ulaşamayız. Bunun üzerinde ısrarla duruyorum; keza imgesel olan, katı gerçekçilikle bir arada düşünülmemeli. Katı gerçekçilikte imgelerin yeni bir oluşumunu ve orientasyonunu göremeyiz. Sonsuzu, umudu algılayamayız.

Senin bu şekilde tanımlaman kulağa oldukça hoş geliyor; fakat tam olarak ifadelerimin anlaşılmasını diliyorum. Bütün bu bağlamlar içersinde muradımız ve pastorallik çelişmiyor ise peki, bu şekilde tanımlayabilirsiniz.

Teşekkür ederim.

(Hece dergisinden)

 

Anahtar Kelimeler: ,