İSLAM’IN ESTETİK MEDENİYETİ

İSLAM’IN ESTETİK MEDENİYETİ
20 Haziran 2012 - 12:32

Hilmi Yavuz’un İslam’ın estetize edilmesine yönelik düşünce çabaları hakkında dikkatimi çeken bir iki açmaz bulunuyor. İslam nedir, sünnet nedir? Bir inanç olarak İslam, Hz. Peygamber (asv)’e indirilmiş vahiyden ibaret değil. Hz. Adem’den beri gelen nebevî silsilenin irsal ve inzar ettiği ed-Din’in adı. Bu çerçevede “İslam’ın estetik medeniyeti” kavramı ed-Din karşısında...

Hilmi Yavuz’un İslam’ın estetize edilmesine yönelik düşünce çabaları hakkında dikkatimi çeken bir iki açmaz bulunuyor. İslam nedir, sünnet nedir?

Bir inanç olarak İslam, Hz. Peygamber (asv)’e indirilmiş vahiyden ibaret değil. Hz. Adem’den beri gelen nebevî silsilenin irsal ve inzar ettiği ed-Din’in adı. Bu çerçevede “İslam’ın estetik medeniyeti” kavramı ed-Din karşısında tüm zamanları kuşatıcı bir telaffuz olmaktan uzak kalıyor. Bunun nedeni, ed-Din olarak İslam’ın tüm peygamberlerinin, birbirinin aynı olan “maddi dünya” zihniyeti ile davranmamasıdır. Eğer bir “estetik medeniyet” tasavvuru oluşturmak gerekirse sedece Hz. Peygamber ile evvelki peygamberleri değil, salt İsrailoğulları peygamberlerini bile ele almak optimumu bulunan bir “estetik” kavramsallaştırması sağlamayacaktır. Davud ve Süleyman peygamber ile Musa peygamberi “estetik medeniyet” algısında birleştirmek Hilmi Yavuz’un sorunsalında pek olası görülmemektedir. Musa (as)’nın saraydan çöle yönelmiş “estetiği” ile Süleyman (as)’ın konuğu Belkıs’ın suya gireceğini zannederek eteklerini kaldırmaya tevessül edecek kadar hayretengiz “estetiği” tam bir tenakuz oluşturmaktadır.

Hilmi Yavuz, 17 Haziran 2012, Pazar günlü yazısını Kur’an’a getirdiğine göre artık medeniyet meselesini Kur’an bağlamında konuşmaya başlıyoruz demektir. Yavuz, bu kez Cihat Arınç’ın “İslam estetiğini yeniden düşünmek: Oliver Leaman’ın Islamic Aesthetics:An Introduction adlı eseri üzerine” başlıklı makalesinden hareketle bir “estetik medeniyet” yazısı kaleme almış. Ancak bu yazıda bir savrukluk bulunmakta. Hilmi Yavuz, yazısını kaleme alırken alıntı yaptığı metnin asıl meramından uzak bir parçalamaya tabi tutmuş görünüyor. Bunu nereden anlıyoruz?

Hilmi Yavuz’un Yine Estetik Medeniyet Üzerine başlıklı yazısında şöyle bir parça bulunuyor: “Arınç, bu yapıyı Kur’an-ı Kerim’in “bağımsız ayetlerden kurulu bir metin yapısına sahip olduğunu” belirterek açıklamaya koyuluyor. Kur’an’ın ‘kendi başlarına yeterli olan’ suretler ve ayetlere ayrıldığını; bunların her birinin tam olduğunu ve ‘herhangi bir dizi olmayı gerektirecek hiçbir organik bağlantıya yahut belli bir kurala tâbi olduğu izlenimi veren hiç bir standarda sahip’ olmadığını belirttikten sonra Kur’an’ın ‘nesirle şiir arasında duran özgün yapısıyla bizatihi kendisi[nin] bir standart oluşturucu’ oluşuna dikkati çekiyor.”

Bu parçadaki sıkıntıdan ilki  “Kur’an’ın ‘kendi başlarına yeterli olan’ suretler ve ayetlere ayrıldığını” ifadesindeki suretler kelimesinden geliyor. Yavuz sanırım bu kelimeyi sureler kelimesinin yerine sehven kullanmış. Ancak Yavuz’un metninden yaptığım alıntıda daha önemli başka bir sıkıntı var.

Hilmi Yavuz alıntıladığım parçada Cihat Arınç’ın Kur’an’ın ayet ve sure yapısının “her birinin tam olduğunu ve ‘herhangi bir dizi olmayı gerektirecek hiçbir organik bağlantıya yahut belli bir kurala tâbi olduğu izlenimi veren hiç bir standarda sahip’ olmadığını” ifade ettiğine hamledilecek bir “müdahalede” bulunuyor. Bu parçayı okuduğumuzda Kur’an’ın ayet ve sureleri arasında organik bağlantı ya da kurala istinad eden standarda sahip olmadığı ifade edilmiş olunuyor. Ancak cümlenin devamındaki “hiç bir standarda sahip’ olmadığını belirttikten sonra Kur’an’ın ‘nesirle şiir arasında duran özgün yapısıyla bizatihi kendisi[nin] bir standart oluşturucu’ oluşuna dikkati çekiyor” ifadesi okuyucu için çelişkili durum arzediyor. Nasıl oluyor da standart getirmeyen bir kitap “standart oluşturucu” oluyor? Bu karışıklığı düzeltmek için metnin kendisine dönmemiz gerekmektedir.

Cihat Arınç’ın metnindeki ifade farklı. Objektif bir eleştiri için Hilmi Yavuz’un “parçalayarak” iktibas ettiği yeri “bütünüyle” alıyorum:

Kur’an’da bir kıssa anlatılırken alışılmış hikaye etme tarzıyla anlatılmaz. Sanki okuyucu söz konusu kıssalarla ve kişilerle daha evvelden aşinaymış gibi belli olaylara yer yer atıflar ve tekrarlamalar yapılır. Asıl gaye hikaye etmek değil, öğretici ve ahlakî olmaktır. İslam sanatındaki “daha büyük tasarımları meydana getirmek için birleşen ama tek başına da bir bütünlüğe sahip çok sayıda figür ve birimden kurulu modüler yapı”nın kökeni, Kur’an’ın bağımsız ayetlerden kurulu metin yapısıdır. Kur’an, kendi başlarına yeterli olan edebî modüllere (sureler ve ayetler) ayrılır ki, bu modüllerin her biri tamdır ve kendisinden önce yahut sonra gelen modüllere dayalı değildir. Modüller herhangi bir dizi olmayı gerektirecek hiçbir organik bağlantıya yahut belli bir kurala tâbi olduğu izlenimi veren hiçbir standarda sahip değildir, fakat nesir ve şiir arasında duran özgün yapısıyla bizatihi kendisi standart oluşturucudur. Tilavet edilirken durma noktaları (vakfe) ahenkli icranın da ses modüllerine ayrılmasını sağlar. Kur’an’daki bağımsız edebî modüller, farklı kombinasyonlara imkan tanır. Mesela, on ayet bir aşr meydana getirir; bir dizi aşr bir rub‘ (dörtte bir, çeyrek); dört çeyrek bir hizb; iki ahzab (hizbler) bir cüz’ü meydana getirir ve nihayette Kur’an otuz cüz’den müteşekkildir. Fakat aşr okunurken istenilen herhangi bir yerden başlanıp yine istenilen herhangi bir yerde bitirilebilir, çünkü metin giriş-gelişme-sonuç kurgusuna bağımlı değildir. Nitekim metindeki bu bağımsızlık ve konular arası geçişkenlik, İslam edebiyatının önemli bir formu olan mesnevî’nin anlatım dilini ve kuruluş yapısını belirlemiş ve yazılan mesnevîler için bir standart oluşturmuştur. Dolayısıyla bütün bunlardan hareketle İslam sanatının Kur’anî biz “öz”e sahip olduğunu ve asıl itibarıyla Kur’an’dan neşet ettiğini söylemek gerekçelendirilmemiş bir iddia değildir.

Cihat Arınç’ın metnindeki asıl vurgu “Kur’an’da bir kıssa anlatılırken alışılmış hikaye etme tarzıyla anlatılmaz. Sanki okuyucu söz konusu kıssalarla ve kişilerle daha evvelden aşinaymış gibi belli olaylara yer yer atıflar ve tekrarlamalar yapılır. Asıl gaye hikaye etmek değil, öğretici ve ahlakî olmaktır. İslam sanatındaki “daha büyük tasarımları meydana getirmek için birleşen ama tek başına da bir bütünlüğe sahip çok sayıda figür ve birimden kurulu modüler yapı”nın kökeni, Kur’an’ın bağımsız ayetlerden kurulu metin yapısıdır” cümlelerinde bulunuyor. Dolayısıyla Cihat Arınç “standart getirmeyen” ifadesini telaffuz etmiş değil; tam tersine “İslam sanatındaki “daha büyük tasarımları meydana getirmek için birleşen ama tek başına da bir bütünlüğe sahip çok sayıda figür ve birimden kurulu modüler yapı” diyerek bir standarttan bahsetmiş oluyor.

Hilmi Yavuz yazısının son bölümünde Cihat Arınç’a ait makaleden alıntıya devam ediyor ve standartsızlığı tahkim edecek şekilde asıl metindeki anlamı dağıtıyor: “Dahası, yine Arınç’ın ifadesiyle, Aşr okunurken ‘istenilen yerden başlanıp istenilen yerde bitirilebilir, çünkü metin giriş-gelişme-sonuç kurgusuna bağımlı değildir. Nitekim metindeki bu bağımsızlık ve konular arası geçişkenlik, İslam edebiyatının önemli bir formu olan mesnevî’nin anlatım dilini ve kuruluş yapısını belirlemiş ve yazılan mesnevîler için bir standart oluşturmuştur.”

Hilmi Yavuz’un metin okuma metodu hakkında daha fazla bir şey söylemeyeceğiz. Nihayetinde Yavuz’un bu makalesi bundan sonra yazacakları hakkında bir giriş yazısıdır. Ancak burada asıl problem “İslam’ın estetik medeniyeti” başlığı altında Kur’an’ın müzik eserine kaynaklık etmesinden bahsederek medeniyet fikrine varmasıdır: “ ’tilâvet edilirken durma noktaları[nın] [vakfe], âhenkli icrânın da ses modüllerine ayrılmasını sağl[ıyor]’ olması, İslam’ın estetik medeniyetinde müziğin yeniden üretimi için bir referans teşkil edebilir.” Kendi estetik medeniyet fikrinin “Vahiy ve Sünnet”e dayandığı ifadesinin hemen ardından hem de: “ İslam estetiğinin Vahiy ve Sünnet kaynaklı olarak inşa edildiğine ilişkin önesürüşlerimin arkaplanı da buydu!

Hilmi Yavuz’un aşması gereken ilk meselenin İslam’ın ed-Din özelliğinin kendi “estetik medeniyet” fikrinde konumu olduğunu yukarıda ifade etmiştim. İslam’ı yalnızca Hz. Peygamber (asv)’e ait bir vahiy olarak gördüğümüzde Kur’an’ın “Muhakkak ki onlar, Allah’ı ve onun resullerini inkar ederler ve Allah ile O’nun resulleri arasında ayırım yapmak isterler ve bir kısmına inanırız, bir kısmını inkar ederiz, derler” (4 Nisa 150) ile “Yoksa Ya’kub’a ölüm geldiği zaman siz orada mı idiniz? O zaman Ya’kub oğullarına: Benden sonra kime kulluk edeceksiniz? Demişti. Onlar: Senin ve ataların İbrahim, İsmail, ve İshak’ın ilahı olan tek Allah’a kulluk edeceğiz, biz ancak O’na teslim olanlarız/ ve nahnu lehu müslimûn” (2 Bakara 133) ayetleri izah edilemeyecektir. Diğer taraftan eğer İslam, Hz. Peygamber öncesinden beri gelen bir silsile ise “İslam’ın estetik medeniyeti” kavramının tüm peygamberleri kapsayacak bir temellendirmesi olması gerekmektedir. Bu durumda örneğin fakirliği bir övünç meselesi kılan İsa (as) estetiğin neresinde konumlanacaktır. Zira Hilmi Yavuz başka yazılarında İslam’ın estetik medeniyeti projesini “İslam’ın burjuvaları” meselesiyle çözmenin tahlillerini yapmıştır. Nitekim 28.12.2008 tarihli İslam Nasıl Dindir? başlıklı yazısında “Bugün Türkiye’de gelinen nokta itibariyle İslam’ın Şehirli bir Kültür Dini olarak ürettiği Medeniyete sahip çıkacak bir Müslüman burjuvazinin oluşumu süreci yaşanmaktadır. Müslüman burjuvazi, şimdilik bu Medeniyete toplama ve sergileme yoluyla sahip çıkmaktadır ve bu, fevkalade hayırlı bir başlangıçtır. Israrla belirtmeye, altını çizmeye çalıştığım gibi, Müslüman burjuvazi, tıpkı Hıristiyan ticaret oligarşisinin Rönesans’ı, Protestan burjuvazinin Barok’u inşa edişi gibi, İslam Medeniyetini, toplama ve sergileme sürecini aşan, bir yeniden-üretim sürecine taşıyacaktır;-taşımak zorundadır…” diyerek tarihi İslam’ın (Hz. Adem’den gelen din’in) fukara peygamberleri ile kendisinin estetik medeniyet teorisini telif edememiştir.

Hilmi Yavuz’un aşması gereken ikinci mesele, vurgu yaptığı “sünnet” kavramı ile ilgilidir. Öncelikle Protestan burjuva kültürü Vahiy alan İsa’ya ait bir kültür olmadığı için “sünnet” değildir. İkinci olarak İsrailoğullarının ahir devir iki büyük ve kitaplı paygamberi olan Musa ve İsa, Hilmi Yavuz’un tecessüm etmiş estetik medeniyet değerleriyle tenakuz oluşturacak denli şehir-dışı hayat pratiği getirmişlerdir. Musa (as) çöle ve İsa (as) ıssız manastırlara yönelen bir pratiği tesis etmişlerdi. Sünnet kavramı “peygamberin tuttuğu yol” olarak anlaşılıyorsa Hilmi Yavuz’un bu kavramdan estetize bir medeniyet kurgusu çıkarması çok zor. Estetik medeniyet ile ilgili olarak Hz. Peygamber (asv)’e gelecek olursak benzer bir açmaz yine Hilmi Yavuz’u beklemektedir. Medeniyet Şuuru yazısında (15.01.2012- Zaman)“Bir daha yazayım: Vahiy ve Sünnet, biz Müslümanlara güzelliği emrediyor;- o kadar!” diyen Hilmi Yavuz, Hz. Peygamber’in (asv) hasırda yatışını “estetik medeniyet” kavramının içeriğinde nasıl tarif edecektir? Hasırda yatan peygamber ile “büfeci İslam” tabirini belli bir hayat pratiğine yönelten söylem arasında nasıl bir süreklilik sağlanacaktır?

“Hz. Ömer, Hz. Peygamber (sav)’in huzuruna girdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, bir hasırın üzerinde yatıyordu. Hasır, peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yanlarında iz bırakmıştı. Hz. Ömer: Ey Allah’ın Resulü! Bundan daha yumuşak bir yatak edinseydin olmaz mıydı? Dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Dünya ile ne işim var. Dünya ile benim ilişkim, bir yaz günü dinlenmek için bir ağacın gölgesine oturup, biraz sonra bırakıp giden yolcunun haline benzer. (Ahmed bin Hanbel, İbn Hıbban, Beyhaki)”

-ARINÇ Cihat, İslam Estetiğini Yeniden Düşünmek: Oliver Leaman’ın Islamic Aesthetics:An Introduction Adlı Eseri Üzerine, DÎVÂN İlmî Araştırmalar Dergisi, sayı: 21, s: 127-168, 2/ 2006