İSLAMLAŞMANIN DİLİ

İSLAMLAŞMANIN DİLİ
10 Ağustos 2012 - 1:21

İslamcılık düşüncesinin 1850’li yıllardan daha geriye götürülememesinin kökeninde Tanzimat reformları yatıyor. Tanzimat reformları Osmanlı Devlet geleneğinde yeni bir bürokrasi zihniyetinin oluşumu sonucunu doğurdu; etkisi iki alanda oldu. Bunlardan biri gayrımüslim tebaanın bürokraside yükselmesidir. İkincisi ise klasik Osmanlı bürokratik yapısının merkezi ve güçlü yeni bir bürokratik zümre tarafından tasfiyesidir. Bu iki...

İslamcılık düşüncesinin 1850’li yıllardan daha geriye götürülememesinin kökeninde Tanzimat reformları yatıyor. Tanzimat reformları Osmanlı Devlet geleneğinde yeni bir bürokrasi zihniyetinin oluşumu sonucunu doğurdu; etkisi iki alanda oldu. Bunlardan biri gayrımüslim tebaanın bürokraside yükselmesidir. İkincisi ise klasik Osmanlı bürokratik yapısının merkezi ve güçlü yeni bir bürokratik zümre tarafından tasfiyesidir. Bu iki değişim vektörü de halk ile bağlantı kuramadığı, tepeden inmeci reformlarla hareket ettiği oranda tepkisellikle karşılaşmıştır. İslamcılık bu tepki dalgasında yükselmekteydi.

Müslüman aydınlar 1839 Tanzimat Fermanı sonrası Osmanlı’nın içine girdiği “devleti kurtarma” refleksini Müslümanlar ile gayrımüslimler arasında eşitlik sağlayarak çözme düşüncesinin getirdiği krizden (buhrandan) doğdular. Bu kriz, Osmanlı’nın yeniden yapılanması sırasında ortaya çıkan kadroların çatışmasını ifade ediyordu. 1839 sonrasında tebaa anlayışından vatandaşlık statüsüne geçilip, zimmilik hukuku terk edilince, gayrimüslimler Müslümanlarla eşit kabul edilmiş oldu. Aslında zimmilik statüsünün kaldırılması ile Osmanlı, uluslararası hukuk karşısında kendi gayrımüslim vatandaşını, hakları sömürge devletlere karşı korunan azınlık statüsüne getirmiş oluyordu. Osmanlı böylece, 1789 sonrası doğan milliyetçi akımlara karşı kendini Osmanlıcılık temelinde yeniden tanımlamış bulunuyordu. 1839 sonrası ferman ve anayasa metinleri vatandaşların kanun önünde eşitliğini, Osmanlı tebaasının cins ve mezhep farkı gözetilmeksizin memur olabileceğini, karma mahkemeler kurulmasını, Hıristiyanların şahitliğinin geçerli sayılmasını ve cizyenin kaldırılmasını Osmanlılık temelinde ele almıştı. Bu zihni değişimin Müslüman aydın nazarında tepkiselliğe neden olması pek tabiidir. Gayrimüslimlerin Osmanlı bürokrasisinde istihdam durumu bundan sonra büyük bir değişime uğramıştır. Bir zamanlar kalemiye çevresinde Tercüman ve diplomat olarak çalışan sadece birkaç Rum varken, 1876’ya gelinceye kadar Hristiyan memurun bulunmadığı devlet dairesi kalmamıştır. Hatta gayrımüslim teb’adan kimi temsilciler Meclis-i Vala’ya atanmıştır (KIRMIZI, 2003). İslamcılar geçmiş bürokratik yapı tasfiye edilirken yeni bürokrasinin “Milleti temsil etmediği”nden muzdariptiler. Namık Kemal “Biz ki Müslümanlarız. Vatanımıza hem paramızla hem canımızla hizmet ederiz. Sair vatandaşlarımız ki edyan-ı saire erbabıdır, bu hususta yalnız para sarfederler. Acaba bize kavaslık onlara köşe sarraflığı divan-ı kudretten tevcih olmuş bir hizmet midir?” diye soruyordu (TÜRKÖNE, 1991: 69). Gayrımüslim vatandaşların eşitlik ile elde ettikleri imtiyaz bir sıkıntı idi: “diğer bir takım kavimler dahi ticaret ve sanat ve ziraatle meşgul olup da yalnız Türklerin daima silah- be- dest olarak hudud-ı memalikin her tarafını devr ile bunlara kavaslık eder gibi bir halde bulunmasından dolayı müsavat-ı hukuk ve itidal-i servetçe pek büyük rahnelere uğranıldığını (…) ukâlâmızdan hiçbiri yoktur ki inkar etsin” (KEMAL, 2005: 187). Said Halim Paşa, “Yabancılaşan Aydınlar”dan bahsinde Frenkleşmiş aydın zümrenin milleti temsil rolüne dair sorgulama yapıyordu. Yargısı şuydu: “Halk aydından mahrum kaldı” (PAŞA, 1991: 86). Paşa’nın “memleket an’anelerinin ve medeni hayatının koruyucusu, milli ahlâk ve yaşayışının düzenleyicisi olan yüksek sınıflardan oluşan” aydın özlemi Mümtaz Turhan’ın Garplılaşmanın Neresindeyiz? kitabındaki aydına vurgusu ile aynı karakterdedir. Kavga 1800’den sonra hep aydınlar arasında idi.

Osmanlı Devleti kurulduğu zaman gaza ve fütüvvet esası üzerine oturtulmuştur. Devletin gelirlerinin artması fetihlerle yeni topraklar ele geçirmekle mümkündür. Kuruluş dönemine hâkim olan bu felsefe devletin Batı karşısında ilerlemesi sürdükçe tartışılmamıştır. Fetih temelinde inşa edilen siyaset felsefesi nedeniyle devlet içinde askerî görevler daha ağır bastığından yönetici sınıfa genel olarak “askerî”ler denmiştir. Askerî terimi yalnızca ordu mensupları için kullanılmamış tüm yönetici sınıfı kapsamıştır. Askerî sınıf dört tabaka ya da şubedir: Seyfiye (Ordu mensupları), ilmiye, kalemiye (kâtipler) ve saray hizmetlileri. Seyfiye Kapıkulu askerleri ve eyalet askerleri (tımarlı sipahiler) ile oluşur. Kapıkulu ordusu devşirme kökenlidir.Yeniçeri Ocağı, Cebeci Ocağı, kapıkulu süvarileri gibi bölümlere ayrılmıştır. Osmanlı ordusunun asıl büyük parçası eyalet askerleridir. Temelinde tımar sistemi bulunan bu askerin halkın geçimi, iktisadî hayatın düzeni ile ilgisi büyüktü.

Zimmiden azınlığa geçişle beraber Müslüman aydınların toplumu anlamlandıracak kavramları Batı’nın siyaset felsefesinin verilerinden devşirdikleri görülüyor. Çünkü İslam sadece bir din olarak değil, siyasal bir toplum olarak doğmuştu. Bu çerçevede Osmanlı Devleti Müslümanlığı da “toplum yapısı” itibariyle dinî olduğu kadar “siyasi toplum”du. Fakat şimdi Islahat ve Tanzimat ile “dinî- siyasî Müslüman Toplum” modelinden ayrılmak gerekmişti. Osmanlılık, Osmanlı Devletindeki toplumunun dinî mahiyetini törpülemekteydi. İslamcılık hem Müslümanların geri kalmasına vurgu yaparak değişim arayışını meşrulaştırmakta ve hem de “dinî- siyasî Müslüman Toplum” modelinden “siyasî toplumda dinîliği belirgin aydın” modeline göre hareket etmekteydi. Bu çerçevede İslamcılık bürokraside yükselen “yeni aydın” tabakanın içinde olmakla yeni bürokrasinin refleksine ortaktı. Eski bürokratik kadronun yetiştiği kurumlardan gelmemişti. Ancak yeni bürokratik şekillenmenin dinin emirlerini yerine getirmek maksadına haiz olarak yapılmasını talep etmekteydi. Bu çerçevede bürokrasideki aydın kadronun Batılılaşmasından, Batı taklitçiliğinden kaygı duymaktaydı. İslamcı aydın hem eski bürokratik yapının değişmesi gereğinin sonucu olarak ortaya çıkıyor ve hem de içinde bulunduğu bürokrasinin aydınları ile çatışıyordu. Ayrıca kanunların Batı’dan eşya alır gibi alınmasına karşı çıkıyordu.

Geleneksel Osmanlı bürokrasisi, İslam’ın iman/ adalet müesseselerinin tesisine adanmış bir toplum yapısı kurmuştu. Batı topraklarında ilerlemiş, cahiliye topraklarını dâr’ül İslam haline getirmişti. Hıristiyan Batı toplumlarıyla cihadı sürekli hayata geçirmekteydi. Osmanlı toplumunda “din u devlet”, siyaset ve İslam iç içe geçmiş durumdaydı. Bu kavram ve müesseselerin modern zamanlar İslamcılığının telaffuzunun çok üstünde dünya kurmuş olduğu tartışmasızdır. İslam Hilafeti, kadı sistemi, Şeyhülislamlık, medrese, vakıf, tekke, mahalle sistemi, tımar, Müslüman pazarı olarak Bedesten, vs. gibi müesseseler Batı’nın sömürgeci politikaları nedeniyle biriktirdiği servet/ kölecilik/ talan uygarlığı yanında “geri kalmışlık” şeklinde değerlendirildi. Müslüman aydının son dönem Osmanlı eleştirisi Osmanlı’nın kapitalizm karşısındaki geri kalmışlığına yönelik bir eleştiri idi. Ancak Batı sömürgeciliği eleştirisi değildi.

Başlangıcı hakkında Ali Bulaç’ın 1856, Mümtaz’er Türköne’nin 1867 tarihini verdiği İslamcı hareketin bir İslam Devleti olan Osmanlı İmparatorluğunun başkentinde ortaya çıktığı unutulmamalıdır. İslamcılık tartışmalarında zikredilen “her Müslümanın bizzarure İslamcı olduğu” önermesi, Osmanlı perspektifinde izah edilemez bir alan oluşturuyor. Zira İslamcılar “İslam Devleti”nin eleştirisi ile ortaya çıktılar ve Müslümanlığın Batı karşısında yenildiğini ifade ettiler. Yeni bürokratik oluşumun dinamiklerinden doğan İslamcılar, aydınların milleti temsil kabiliyetini vurgulayan bir dil geliştirmek zorunda kaldılar. Bu dil hem eski bürokrasinin işlevsiz dünyasını eleştirmekte ve hem de oluşmakta bulunan yeni bürokrasinin Müslümanların mukaddes davasına hizmet etmesi gereğinden bahsetmekteydi. Said Halim Paşa, “O halde Müslümanların millet meclisinde ne komünist, ne sosyalist fertler görülecek; ne cumhuriyet ve ne de saltanat taraftarı bulunacaktır” (PAŞA, 1991: 273) ifadesiyle bu dili kullanıyordu.

Said Halim Paşa’nın İslamcılık değil de “İslamlaşmak” tabirini kullanarak “Müslüman milletlerin kurtuluşu ve saadeti onların tam olarak İslamlaşmalarına bağlıdır” sözüyle kastettiği, İslam’ı tenzih ediyoruz ama Müslümanlar geri kaldılar, mealindeydi. İslamlaşmak gerekmekteydi. Paşa, “kendisinin Müslüman olduğunu söyleyen bir adamın, kabul etmiş bulunduğu dinin esaslarına göre hissetmesi ve hareket etmesi gerekir. Bunu yapmadıkça, yani İslamiyet’in ahlâk ve hayat siyasetine kendini tamamıyla uydurmadıkça, yalnız müslüman olduğunu söylemek, insana birşey kazandırmaz ve hiç bir mutluluk sağlamaz” ifadesiyle (PAŞA, 1991: 185) Müslümanlığa dair ikrarın tek başına yetersizliğini beyan etmiş bulunuyor. Böylece Kur’an’da müslim/ mü’min (49: 14) şeklinde yapılan ayrıştırmadan başka bir kavramlaştırma ortaya çıkıyor. Çünkü Bedeviler “amenna” (iman ettik) dediklerinde Allah onlara “kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ/ amenu olmadınız fakat teslim olduk diye söyleyin” diye mukabele etmiştir. Kur’an’da mü’minlerin vasıfları hakkındaki tasvirlere bakılınca bunun Said Halim Paşa’nın İslamlaşma tabirini izah ederken “İslamiyet’in ahlâk ve hayat siyasetine kendini tamamıyla uydurmadıkça, yalnız müslüman olduğunu söylemek, insana birşey kazandırmaz” şeklindeki cümlesindeki vurgudan ayrık bir durumu ifade ettiği görülecektir. Çünkü Said Halim Paşa, İslamlaşmadan, Müslümanların geriliğinden kurtulmaya dair neticeler beklemektedir. “İslam dünyasının gerilemesi, maddi şartlarının bozulmasından ileri gelmiştir” (1991: 248), “Bu gerileme ahlâkî ve içtimaî değildir, sadece iktisadî yani maddidir ve telafisi mümkündür” (1991: 249), “İslam âleminin derdinin çaresi, kendisinde bulunmayan ve geriliğine sebep olan ilim ve fenleri hiç vakit geçirmeden elde etmesidir” (1991: 255) cümlelerinde İslamlaşma gerilemenin çözümüne yönelik bir politik söylem kazanmıştır. Said Halim Paşa, Müslümanların İslamlaşmalarını adil ve refah bir toplum inşasına yönelik olarak okumaktadır: “İslam esaslarına daha samimi bir bağ ile bağlanırlarsa, bugünkü gerilik çukurundan yükselerek, şimdiki medeniyetin de üstünde yeni bir medeniyet kuracaklardır” (1991: 180). İslamlaşmanın gerilikten kurtulma ile irtibatına vurgu yapılmaktadır. Tarihsel anlamda İslam’a samimi bağlarla bağlanmanın maddi anlamda refahı tekeffül etmediği ise unutulmaktadır.

Paşa’nın kullandığı bu dilin Cumhuriyet Türkiyesi boyunca İslamcılık politizasyonunun retoriği olarak yinelendiği artık söylenebilir. Paşa, “Sınıflar arasındaki rekabetlerin bilinmediği, sosyal gâye ve meyillerin herkes için aynı olup, ayrılık göstermediği İslam toplumunda, ‘milleti temsil’ usûlünün Batı’dakinden tamamen farklı olması gerekmektedir” (1991: 272) ifadesiyle bir tür siyasal korporatizm önermekteydi. “Dolayısıyla milletin vekilleri, üstünlük sağlamak veya hükm etmek maksadıyla birbirlerine girmeyecekler; ortak gayelerine hizmet için yekdiğerine yardıma koşacaklardır” (1991: 273) sözü toplumun sınıflardan oluştuğuna dair kabulle bağdaşmayan bir iyimserliği gösteriyor. İslamlaşmadan beklenti, sınıflar arası çekişmenin manevî değerlerle aşılmasına yönelmektedir. Fetih devleti yapılaşması işlevsiz kalan Osmanlı’nın çalışma/iş/sanayii devletine tahavvül edilmesi sürecinde bu uhuvvetin (siyasi korporatizmin) refahı, saadeti, adalet ve kalkınmayı iktisab edeceğine dair tahayyülle beslenmesi boşuna değildir. Batılılaşma çözüm önerisiydi, İslamlaşma ile aynı saiklerle hareket etmekteydi. Kurumsal, düşünsel, iktisadî hedefleri birbirine benzeşti. Farklılık kadronun kimliğindeydi. Dil bununla ilgilidir.

-KEMAL Namık, Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri- Bütün Makaleleri, Hz: Nermin Yılmaz Aydoğdu- İsmail Kara, Dergâh Yayınları, 2005

-KIRMIZI Abdülhamit, Son Dönem Osmanlı Bürokrasisinde Akraba Ermeniler, Ermeni Araştırmaları Dergisi, sayı 8, 2003

-PAŞA Said Halim, Buhranlarımız, İz Yayıncılık, 1991

-TÜRKÖNE Mümtaz’er, Siyasal İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu, İletişim yayınları, 1991