KÖYLÜLERİ NİÇİN ÖLDÜRMELİ?

KÖYLÜLERİ NİÇİN ÖLDÜRMELİ?
24 Ekim 2012 - 12:15

Şükrü Erbaş’ın şiiri köylüleri niçin öldürmeliyiz? diye sormaktadır. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türkiye’de bir köylü sorunu vardır. Şimdi artık halkımız kentlidir. Türkiye’nin köylülükle mücadelesi 1923’te iktisadî politikaların planlanması ile başlamıştır. Gazi Paşa, kongrede şöyle demektedir: “Hakimiyet-i Milliye, hakimiyet-i iktisadiye ile tarsin edilmelidir. Siyasi ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun,...

Şükrü Erbaş’ın şiiri köylüleri niçin öldürmeliyiz? diye sormaktadır. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türkiye’de bir köylü sorunu vardır. Şimdi artık halkımız kentlidir. Türkiye’nin köylülükle mücadelesi 1923’te iktisadî politikaların planlanması ile başlamıştır. Gazi Paşa, kongrede şöyle demektedir: “Hakimiyet-i Milliye, hakimiyet-i iktisadiye ile tarsin edilmelidir. Siyasi ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferle tetvic edilemezse semere, netice paydar olmaz. Bence halk devri, iktisat devri mefhumiyle ifade olunur. Öyle bir iktisat devri ki, memleketimiz mamur, milletimiz müreffeh ve zengin olsun. Bu noktada bir felsefeyi hatırlayınız: ‘El kanaa’tu kenzün la-yufna’ (Kanaat tükenmeyen hazinedir). Bu felsefeyi yanlış tefsir yüzünden bu millete büyük fenalık edilmiştir… Eğer vatan kupkuru dağ ve taşlardan, viran köy, kasaba ve şehirlerden ibaret olsaydı onun zindandan farkı olmazdı…Artık bu memleket fakir, millet hakir değil, belki memleketimiz zenginler memleketidir” (İNAN, 1982: 64-65). Karaömerlioğlu, Cumhuriyet’in Halkçılık Programı’nın etkilerinin daha 1921 Anayasası’nın içeriğinde gözlemlenebildiğini ifade eder. Ancak bu “halk” Karaömerlioğlu’na göre “seçkinci bir halkçılık”tır. Karaömerlioğlu’nun yaklaşımına az sonra değineceğiz.

Halk kavramı ile köylülük arasında ilinti iki vechelidir. Bunlardan biri, Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esasları kitabında yer alan “Halka Doğru” söyleminin içeriğindedir. Gökalp için halk, aralarında çıkar çatışması olmayan, birbirlerini tamamlayan, sınıfsız, kaynaşmış grupların tamamını ifade ediyordu. O’nun gözünde halk, güzidelerin, yani eğitimli seçkinlerin dışındaki tüm katmanlar demekti. Eğitimsiz bir toprak ağası da, yoksul bir köylü de halktan birisiydi. “Güzideler medeniyete maliktir. Halkta hars vardır. O halde, güzidelerin halka doğru gitmesi, şu iki maksat için olabilir: 1) Halktan harsî bir terbiye almak için, halka doğru gitmek; 2) Halka medeniyet götürmek için, halka doğru gitmek (…) Bizde dâhi sanatkârların yetişmemesi, sanatkârlarımızın bediî zevklerini halktan almamaları dolayısıyladır (…) Fakat bugün itiraf etmeliyiz ki bu güzideler, halka doğru yalnız bir tek adım atabilmişlerdir. Tamamıyla halka doğru gitmiş olmak için halkın içinde yaşayarak, ondan milli harsı tamamıyla almaları lâzımdır. Bunun için yalnız bir çare vardır ki o da Türkçü gençlerin muallimlikle köylere gitmesidir (…) Halka doğru gitmenin ikinci vazifesi de halka medeniyet götürmektir. Çünkü halkta medeniyet yoktur” (GÖKALP, 1990: 42- 46). Gökalp bu yargılarında halkın bitmez tükenmez savaşlarda telef olduğunu, üretimle iştigal edemediğini, fakirliğin sebebinin siyaset olduğunu hesaba katmaz.

İkinci veche Ayşe Buğra’nın işaret ettiği yeni bir toplumsal ekonomi kurgusu oluşturarak halk tanımını değiştirmekle ilgilidir. Ayşe Buğra, Cumhuriyet’i kuranların ulusal girişimci sınıfın oluşmasını teşvik ederken neden topraktan kaynaklanan bu doğal sermaye birikimine dayanmak istemediklerini sorar. Bu sorunun cevabı: “Büyük toprak sahipliğinin devlet yetkesine bir tehdit oluşturduğu ve yeni Cumhuriyet devletinin yaklaşımıyla çelişmesidir” (BUĞRA, 1995: 93-94). Buğra, Türkiye’de ekonomik programın tatbikinde özel sektör kurumlarında, öncü kuruluşlarda eski İttihat Terakki Fırkası üyelerinin ortak ya da yönetici göründüğünü de zikreder (BUĞRA, 1995: 70-75). Cumhuriyet, toprağa dayanmayan, Türkçe konuşup yazabilen, Müslümanlar arasından seçilen, İTF’de çalışmış ya da politika- bürokraside deneyim kazanmış yöneticilerden “girişimci” bir kesim geliştiriyordu. Yahya S. Tezel’in vurguladığı gibi Gazi ve arkadaşlarının gelişme sorununa bakışları, hızlı sanayileşmeye dönüktü. Cumhuriyet elitleri arasında, “İktisadî zaferlerle taçlandırılmadıkça, siyasal ve askeri zaferlerin uzun süreli olamayacağı” görüşü yaygındı. Ankara Hükümeti’nin Maliye Bakanı Ferit Bey’in 1921 yılında “Bize en lazım şey… fabrika, gine fabrika [dır] … Kırk kuruşa bir okka yün veriyoruz, aynı yünü bin iki yüz kuruşa bir metre kumaş halinde yalvararak geri alıyoruz” diyordu. Ancak asıl saik devlet gücünün kullanılarak kişilerin zenginleştirilmesi idi. Bu da Kemalist kadronun içinde sürdürülmeliydi. “İktisadî gelişmenin, uzun dönemde, devlet desteğiyle yaratılacak bir Türk girişimciler sınıfının itici gücüne dayandırılması, özellikle İzmir İktisat Kongresi’nde belirgin bir içerik kazandı” (TEZEL, 1994: 146- 148). Cumhuriyet elitlerinin burjuva sınıfı yaratma politikaları ile, tarımsal zenginliği uhdesinde bulunduran köylülük arasındaki çelişki modernleşme politikalarının niçin ısrarla uygulandığını açıklamaktadır. Levent Köker’e göre de, başlangıçta Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti yönetimi bir “koalisyon” manzarası gösteriyor. Bu koalisyonun öğeleri de asker-sivil bürokratlar, eşraf- tüccar, büyük toprak sahipleridir. Köker, Kurtuluş Savaşı’nın yürütülmesinde tarihsel beraberliği olan bu unsurların 1930’lara gelindiğinde kendi içinde mücadeleye girdiğini ifade ediyor. Köker’e göre, koalisyonun asker-bürokrat kanadı, kendi hedefleri doğrultusunda belli bir özerklik elde etmeyi başardı. Devletçilik, esas itibariyle kapitalist bir sistem içinde başvurulmuş bir iktisadî politika ilkesidir ve 1923’ten sonra Türk burjuvazisinin sermaye birikiminin ve kapitalist gelişmenin en kolay, en elverişli yollarını arayışının ürünü olarak görülmek gerekir. Bu çerçevede devletçilik, bir yönüyle (asker-bürokrat) kesimin hedeflediği muasır medeniyet seviyesinin asli unsuru olan hızlı sanayileşmenin aracı olarak, diğer yandan da dışarıdan kaynak aktarımının büyük ölçüde olanaksızlaştığı bir dönemde tarımdan sanayileşme için gerekli kaynağı çekmenin bir yolu olarak ortaya çıkmıştır (KÖKER, 1990: 106). Oya Köymen ise 1929 Dünya Ekonomik Buhranı ile hem iç ticaret ve hem de dış ticaret hadlerinin tarım kesiminin aleyhine geliştiğinden bahseder. “Örneğin Adana’da buhrandan önce dönümü 20- 25 lira arasında satılabilen tarlaların fiyatı 3- 5 liraya düştü (…) Buhran yıllarında vergisini çıkarmak ve ailesini geçindirmek için, özellikle Orta Anadolu’da erkekleri boşalmış köyler yaygınlaşmıştır. Köylünün İstanbul’a hammallık yapmaya gelmesinin sebebi bir çift öküzle bir tarlacık alabilmek için para biriktirmek ihtiyacıdır ve bu yüzden köyünden senelerce uzak kalabilmektedir (KÖYMEN, 2008: 122- 123). Karaömerlioğlu’nun 1930’lar Türkiye’sinde halkçı söyleme sıkça başvurulduğunu ifadesi de önceki alıntıları destekler mahiyettedir: “Türkiye nüfusunun çok büyük bir bölümünü oluşturan köylülere halkçı yöneliş, önemlidir. Ancak bunun seçkinci bir halkçılık olduğu, tepeden devletlû bir tavırla yürütüldüğü gözden kaçmaz. Zaten Köy Enstitüleri pratiği bir yana bırakılacak olursa, Türkiye’de köycülük söylemsel düzeyi aşamamış, köylü kitlelere mal olamamıştır (…) Türkiye’de tek- parti dönemi halkçılığı büyük ölçüde seçkinci, tepeden inme, bürokratik, anti- liberal, ve anti- demokratik niteliktedir. En güzel ifadesini de “halka rağmen halk için” sloganında bulan bu anlayışın yerleşmesinde Kurtuluş Savaşı yıllarında kitlelerin, özellikle de köylülerin, aktif biçimde seferber olmaması da önemli bir rol oynamıştır (…) 1910’ların başından beri cephelerde çarpışan bu insanlar bu son savaşı da sanki diğerlerinin bir devamı gibi algılamışlardır. Yakup Kadri karaosmanoğlu’nun Yaban adlı romanında anlatılan da köylünün bu dönemdeki ilgisizliğidir (…) Bu nedenledir ki, Türkiye toplumunu dönüştürülecek bir proje olarak görmüşler, gerektiğinde halkın istek ve özlemlerinden bağımsız olarak bir kültürel ‘süper- Batılılaşma’ programını uygulamayı deneyebilmişlerdir” (KARAÖMERLİOĞLU, 2006: 48- 49).

Şimdi Şükrü Erbaş’ın şiiri olan köylüleri niçin öldürmeliyiz? metnine gelebiliriz. Köylüleri niçin öldürmeliyiz? Şair 1923’te başlayan bir modernleştirme sürecinin muhataplarına bakışı anlatıyor. Bu bakışta Ziya Gökalp’in de Yakup Kadri’nin de zihniyetini okuyabiliyoruz. Yaban adlı romanda Ahmet Celal’in köylüye bakışı hükümet tarafındandır, bir şekilde hükümetin adamıdır. Kendisi hükümet memuru olmadığı iddiasındadır ama köylü için durum böyle değildir. Köylüye göre Ahmet Celal, duruşu, köylüye bakışı, köydeki sefillikten iğrenişi ile “Yabancı” biridir. Yazarın Anadolu’yu “Yaban” görmesine denk bir yabancılık etiketi bu nedenle ‘misafir’e de yapışıp kalır. Yazarın köylünün duygu dünyasından yansıtarak verdiği yargılar, bir ayna misali yazarın köylüye bakışını da yansıtır. “Buraya gelişimin ilk haftaları, etrafıma yalnız korku ve kuşku veriyordum. Beni hükümet tarafından gönderilmiş herhangi bir memur, bir tahsildar, bir öşürcü, bir jandarma yoksa bir askerlik şubesi başkanı mı sandılar bilmem; fakat hepsinin yüzünde korku ve kuşku belirtilerini açıkça görmüştüm” (KARAOSMANOĞLU, 2001: 20). Ahmet Celal’in sadece köylüye değil Anadolu’ya bakışı da benzer duygularla doludur: “Dünyadan elini eteğini çekmiş bir kimse için Anadolu’nun bu ücra köşesinden daha uygun neresi bulunabilir. Ben burada, diri diri bir mezara gömülmüş gibiyim. Hiçbir intihar bu kadar şuurlu bu kadar iradeli, bu kadar sürekli çetin olmamıştı (…) Daha otuz beşimize basmadan her şeyin bittiği” (KARAOSMANOĞLU, 2001: 17). Ahmet Celal’in köylüye dair duyduğu tiksinti modernleşme paradigmasından beslenir, köylüyü “değersizleştirir”: “Köylüler bu halin farkında değildirler. Farkında oldu mu, hepsi bir ağıl yaratıkları gibi başbaşa verip, ses çıkarmadan adeta kafaları ile burunlarıyla konuşuyorlar. Bana bu yabana, bu düşmana uzaktan yan gözle bakıyorlar” (KARAOSMANOĞLU, 2001: 199). Aydın ile halk arasında bir düşmanlık bulunmaktadır: “Bu zavallı insanlardan, sevgi, şefkat ve insanlık namına artık ne bekleyebiliriz. Bu iklimin çoraklığı, ruhlarını kurutmuştur. Bu ıssızlık ve bu gurbet onlara müthiş bir egoizm dersi vermiştir. Onun için her biri kendi yuvasında bir kunduza dönmüştür” (KARAOSMANOĞLU,2001: 212). Romanda hayat tarzları arasında yaşanmakta olan bir kırılmadan bahsedilmiyor sadece; yani köylü ve kentli değerlerin çatışması değil problem: “ama Yaban’da vurgulanan karşıtlık, vatanı kutarmak için savaşan ilerici aydınlarla Kurtuluş Savaşı’na inanmayan köylüler arasında. Ahmet Celal ile köylüleri ayrı dünyanın insanı yapan, okumuş kentli ile cahil köylü arasındaki farktan çok, bu ikisinin Kurtuluş Savaşı karşısındaki farklı tutumlarıdır” (MORAN, 1987: 196).

Yakup Kadri’nin Mehmet Ali’nin dilinden köylüyü “Beyim, Allah vere de, bizi tekrar askere almasalar” şeklinde konuşturması meselenin Kurtuluş Savaşı’na ruhen katılmak- katılmamak şeklinde tartışılmasına sebep olmuş görünmektedir. Oysa köylülük modernleşme projesinin önüne engel olarak çıkmaktadır.

Elitlerin köylünün zenginliğine dair yargıları kesindir: paraları olsa da/ yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.” Bu nedenle modernleşmeye direnirler: “çünkü onlar ağırkanlı adamlardır /değişen bir dünyaya karşı / kerpiç duvarlar gibi katı çakır dikenleri gibi susuz / kayıtsızca direnerek yaşarlar.” Köylülerin modernleşmemekte direnişi elitleri kızdırmaktadır: “temiz giyinmez ve her zaman / bir karış sakalla gezerler /çocuklarını iyi yetiştiremezler/ evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur / birgün olsun dişlerini fırçalamaz / ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.” Bilgisizdirler: “çünkü onlar yanlış partilere oy verirler / kendilerinden olanlarla alay edip / tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.” Devletten korkarlar: “devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir / devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar / yiğittirler askerde subay dövecek kadar / ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır- ezim ezim ezilirler.” Ekonomi ile ilgileri vardır ama rızkı Allah’tan bilirler:“enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler / cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp / onbir ay gökyüzünden bereket beklerler / dindardırlar ahret korkusu içinde.” Elitler onların görgüsüzlüğü hakkında şikayet ederler ve inançları için de kınamaktadırlar: “çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar / ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara / herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden / kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatırlar / yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde / bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.” Sanayileşme düşüncesi nedeniyle tarımın kalkınmada yetersizliği hakkında önyargı sahibi olan aydın kendisi gibi olmayan köylüyü kınamaktadır. Aydın, tarımın yeniliğe açık olmadığını düşünmektedir. Çiftçinin erken yatmasına kızmaktadır. Çiftçi erken yatmasa sabah kalkamayacaktır, hayvanını besleyemeyecektir, toprağına kavuşamayacaktır; bunları fıkhetmez. Köylülüğün bir şekilde dindarlıktan beslendiğini kabul etmez. Kırdaki üretimin ilerleme/ kalkınma sürecinde etkisini sıfırlar: “çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar / yarı gecelerde yıldızlara bakarak / başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur / gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa / ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler (…) dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.” Köylülük bu şekilde konumlanınca, tasfiye edilmesi gerekli bir sınıf şeklinde düşünülür.

Bu şiirin bir ironi olduğunu söyleyenler bulunmuştur. İroni de olsa, köylülüğü aşağıladığını telaffuz edenler de. Şiir, Cumhuriyet rejiminin köylülüğü tanımlamasının sonuçlarına yönelik gibidir.

Son dizede, maksadın “köylüleri öldürmek” değil; kurtarmak olduğu anlaşılmaktadır: “köylüleri, söyleyin nasıl nasıl kurtaralım?”Ancak bakalım köylü kurtarılmaya muhtaç mıdır? Şiirde köylü hakkında yapılmış bazı tespitler vardır: 1. Aptallık, kurnazlık; 2. Kolayca yalan söylemek; 3. Yoksul görünmek, parasını saklamak; 4. Topraklarını büyütmeye çalışmak; 5. Birbirlerinin evlerine düğün ve ölümde gitmek; 6. Birbirlerini aldatmak; 7. Devletten korkmak; 8. Devleti tapu dairesi, banka borcu ve hastaneden ibaret bilmek; 9. Yeniliğe kapalılık; 10. Görgüsüzlük, kaba sabalık. Şiir, köylülüğü içine düştüğü bu çarpıklıktan kurtarmaya yönelmiştir. Ancak köylü üzerindeki çift taraflı baskıyı ele almamıştır. Tımar sistemi dünya kapitalizminin Osmanlı’ya dayatması ile bozulduktan sonra köylü kendini aydınlatan ulema- arif adamdan yoksun kalmıştır. Köylünün mal ve iaşesine yönelik bir tehdit ortaya çıkmıştır. Köylülükten çok köylüyü bu tavra yönelten etkenlerden kurtulmak gerekir. Köylülük tarihin getirdiği bir şart olarak tasfiye edilmemiştir. Avrupa kapitalizmi, kendisini kentte konumladığından ürettiği mamüllerin tüketicisini bulmak için Batı- dışı toplumlarda kentleşmeyi dayatmaktaydı. Köylülüğün öldürülmesi söyleminin temelinde Batı kapitalizminin kolonyal talepleri bulunmaktaydı.

–                 BUĞRA Ayşe, Devlet ve İşadamları, İletişim Yayınları, 1995

–                 GÖKALP Ziya, Türkçülüğün Esasları, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1990

–                 İNAN Afet, İzmir İktisat Kongresi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1982

–                 KARAOSMANOĞLU Yakup Kadri, Yaban, İletişim Yayınları, 2001

–                 KARAÖMERLİOĞLU Asım, Orada Bir Köy Var Uzakta, İletişim Yayınları, 2006

–                 KEYDER Çağlar, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İletişim Yayınları, 1990

–                 KÖKER Levent, Modernleşme Kemalizm Demokrasi, İletişim Yayınları, 1990

–                 KÖYMEN Oya, Kapitalizm ve Köylülük, Yordam Kitap, 2008

–                 MORAN Berna, Türk Romanına Eleştirel Bakış, İletişim Yayınları, c: 1, 1987

–                 TEZEL Yahya S., Cumhuriyet Döneminin İktisadî Tarihi, Tarih Vakfı Yurt yayınları, 1994