GÖKYÜZÜNDE BİR BULUTÇUK

GÖKYÜZÜNDE BİR BULUTÇUK
1 Şubat 2013 - 10:59

Böyle bir bakışa kim hayır diyebilir ki? İstesek de “hiç kimse” diyemiyorsak dile düşen bir ağırlık, sözcükleri seçip sıralamak ne zordur o vakit. Karşımızdakinin yalvarmalarına karışıp yok olurlar. -N’olursun. Söz. Fazla oyalanmam, çabucak dönerim. -Ah be koçum, benim elimde olsa seni bir dakika bile bekletir miyim hiç? Levent kollarını göğsünde...

Böyle bir bakışa kim hayır diyebilir ki? İstesek de “hiç kimse” diyemiyorsak dile düşen bir ağırlık, sözcükleri seçip sıralamak ne zordur o vakit. Karşımızdakinin yalvarmalarına karışıp yok olurlar.

-N’olursun. Söz. Fazla oyalanmam, çabucak dönerim.

-Ah be koçum, benim elimde olsa seni bir dakika bile bekletir miyim hiç?

Levent kollarını göğsünde kenetledi, yüzünü çimlere doğru eğdi.

Avni, bir köşede biriktirdiği çocuk dergilerinden birisini yanına alıp kulübesinden dışarıya çıktı.

-Bak sana ne getirdim.

-İstemem.

-Buzdolabında ne var biliyor musun?

-Ne var?

-Meyveli gazoz.

-Onu da istemem.

Çaresizlik. Sevdiği birisinin isteğini yerine getirmeyi arzulamak fakat yapamamak. Mücadele. Kabul etmek zorunda olmak ve kabul ettirmeye çalışmak.

Avni’nin sandalyeye oturma teklifini de redetti. Direnmenin ağırlığıyla dizleri büküldü, kendini yere bıraktı. Gözlerindeki ifadeninin sabitliği. Kafasına koymuştu bir kere, ne yapıp edip içeriye girecekti. Vazgeçmek mi? Günün sonuna daha çok vardı.

İçerisi görünmeyen siyah bir jip yanaştı. Yavaşça inen camın gerisinden kocaman güneş gözlüklü bir adam belirdi.

-Hoşgeldiniz efendim.

-Hoşbulduk. Bu ufaklık da kim?

Levent kaşlarını iyice çattı:

-Ben ufaklık değilim, diye çıkıştı.

-Bak sen hele yaramaza.

-Kusuruna bakmayın beyim.

Direksiyonun ardındaki adam kapanan camla birlikte kayboldu. Avni, kulübesine girip masasının önündeki düğmeye bastı. Küçüğün yürümeyi hayal ettiği yol açılan bariyerin ardından kendisine, “haydi gelsene” diye seslendi. Bisikletine atlayıp çizgi film kahramanlarının hızıyla karşıya geçmek istedi. Fakat kapanan açıklıktan geriye renksiz bir gerçek kaldı.

-Bu amcanın güzel bir spor arabası da var.

Levent “bana ne” der gibi omuzlarını indirip kaldırdı.

Siyah jipin altına saklandığı, bir devi andıran kuleye başını çevirdi. Çatısına takılıp kalmış tek başına bir bulutcuğu farketti.

“Bana doğru gelse” diye düşündü,  “İçine saklansam”. Sınırı geçip Zeliha Teyze’nin anlattığı yere varınca yavaş yavaş alçalsak. Sonra bir salıncağın iplerine tutunsam, bulutçuk da bir balon gibi tekrar gökyüzüne yükselse.”

Avni, kulübenin duvarına dayalı bisikletin tutacaklarını kavramış bir halde:

-Bisikletin gerçekten çok güzel. Bir ara bakımını beraber yapalım mı, diye sordu.

-Gerek yok. Babam yapar benim.

“Babam” sözcüğü kulağa ne de hoş geliyordu.

-Annenin haberi var değil mi geldiğinden?

Levent tekrar başını öne eğdi, birşey demedi. Bisikletle biraz dolaşacağım diye çıkmıştı. Annesi çok uzaklaşma demişti. Burası, yaşadıkları yere uzak mı sayılırdı acaba?

-Kolay gelsin.

-Sağol canım. Nasıl gidiyor?

-İyi ama daireler pek büyük. Sil, süpür sonu gelmiyor.

Bekçinin karısı küçüğün yanaklarını sevgiyle sıktı, başını okşadı:

-Demek dünyalar tatlısı bir misafirimiz var.

Levent başını öne eğdi.

-Neyin var yakışıklı?

-Birşeyim yok.

-Var, var.

Kadın tatlı tatlı gülümsedi, hamarat elleriyle küçüğü güldürmeyi başardı.

-Yapma ya Zeliha Teyze.

-Anlatacak mısın yoksa devam mı edeyim?

-Tamam, tamam anlatacağım.

Levent, kelimeleri heyecanla bir oyuncak trenin vagonlari gibi birbirine eklemeye başladı.  Zeliha, anlatmasaydım bilmeyecekti, diye geçirdi içinden. Zaman zaman kocasıyla göz göze gelip, çaresizliğin hüznünü paylaştılar. Mümkün olsa mahallelerindeki bütün küçükleri toplayıp çocuk bahçesine doldurmak isterdi. Fakat karı koca ne yapabilirlerdi ki? Sınırlar çoktan çizilmiş, kurallar konmuştu bir kere.

-Bir tanem. Ben şimdi güzel bir sofra hazırlayacağım. Yemeğimizi yedikten sonra da Avni Amcan bize çikolotalı dondurma alır gelir, afiyetle yeriz. Ne dersin?

Zeliha Teyzesi’ne ne istediğini tam anlatamamış mıydı yoksa?

Birden kadının ellerinin arasından kurtulup bisikletine doğru seğirtti.

-Gitmem gerek. Geç kalırsam annem kızar sonra.

“Annem” sözcüğü kulağa ne de hoş geliyordu.

Zeliha, bisikletiyle yola tutunmaya çalışan küçüğün ardından “Dikkatli ol! Yine bekleriz“ diye seslendi. Ardından iki kişilik bir sofra hazırlamak üzere içeriye girdi. Kocası, ufaklık gözden kayboluncaya kadar yerinden ayrılmadı. Hayallerinin üzerinde uzanan masmavi gökyüzüne tutunmuş tek başına bir bulutçuk. Elleriyle ona sımsıkı tutundu. Birer sütun gibi yükselen kulelerin arasında yol almanın zorluğu. Gölgeleri biricik mahallelerinin üzerine düşmüş. Kiremitleri kırık çatıları geçerek toprağı az bahçelerine ulaştı. Açmaları hasretle beklenmiş çiçeklerin arasından Levent çıkıverdi. Ardından da diğer çocuklar. Halka olup yere oturdular. Zeliha “yağ satarım, bal satarım, ustam öldü ben satarım” şarkısını söyleyerek halkanın etrafını adımlamaya başladı. Küçüklerin arasında oturan kocasının sevincinde yansıyan tebessümü.

-Yemek hazır, diye seslendi Zeliha.

Avni, karısının uzattığı mendille alnındaki ter damlacıklarını sildi. Kulübenin gölgesine sığınmış küçük masaya doğru yürüdü ve bir bardağın şeklini almış olan bulutçuktan kana kana içti.