MİHRİBAN İNAN KARATEPE | Öyküler
BANDIRMA VAPURU
İlçe milli eğitim müdürü koşa koşa kürsüye gelen küçük kızın yanaklarını iki avucunun arasına aldı ve şapadanak öpüverdi. Hem de iki yanağından… Bununla da yetinmeyip neredeyse tombul yanaklarından iki de makas alacaktı. Kısacık boyu, sevimli duruşu ve hayret dolu iri gözleriyle ilkokul öğrencisi izlenimi veriyordu. İster istemez parmakları ucuna yükselmiş olmalıydı yanakları öpülürken. Adam ellerini yüzünden çekince birden düşer gibi topukları üzerinde yalpaladı.
İsmi dalga dalga yayılarak anons edilince sırasından kopup kürsüye kadar koşar adım gelmişti. İmam-Hatip Lisesi orta kısım birinci sınıf öğrencisi, diye başlayan bir anonstu bu ve adını söyleyeceklerine adı kadar emindi. Yine de kalp atışları gittikçe hızlanıyordu. Adını duyduğunda boğulacak gibi oldu. Öne doğru atıldı ve kendini kürsünün önünde buluverdi. Oraya nasıl gelmişti? Sınıf arkadaşlarının gözleri parlayarak, haydi, dediğini hatırlıyordu. Sanki gülen gözleriyle onu arkasından itmişlerdi. Hediyesini uzattılar, aldı. Çocuk gibi öpülmese belki sevinecekti.
Büyük sınıftaki ablaları erkeklerle konuşmuyor aynı kümede oturmuyor hatta teneffüslerde bahçeye bile inmiyorlardı. Küçüktü canım kendisi küçüktü böyle öpüverdiğine göre adam daha küçüktü.
_Kız Zehra, demişti Atatürk Ortaokulu’ndan nakille imam-hatibe gelen bir arkadaşı, biz neden teneffüslerde bahçeye inmiyoruz? Oğlanlar gezip duruyor…
_Bilmiyorum, galiba biz oğlanların arasına pek karışmıyoruz.
_Sınıfta beraberiz ama…
_Kümelerimiz ayrı ve arkadaşlık etmiyoruz farkındaysan.
_Sen bugün Ertuğrul’la konuşup duruyordun…
_?!
Bayrama giderken en uzunlar ilk sıraya dizildi. Kala kala en sona kalmıştı. Sol yanında Ertuğrul… Okulu temsil eden son sıradaki üç kişiden biriydi. Lise kısmındaki kızlar bayrama katılmazdı. Okulda hepsi başını örtüyordu. Bayrama giderken yol boyunca başı açık dolaşmak bayram bitene kadar saçlarında yeller eserek durmak vardı. Bu yüzden orta birleri bayrama gönderirlerdi.
Pazartesi sabahları ve Cuma günü paydosunda İstiklal Marşı okunurken eşarplar sıyrılır rahat komutu kızlar için başını aç anlamı taşır, orta kısımdakiler tümüyle başlarını açarken, büyükler kâküllerini gösterecek kadar eşarplarını geriye doğru sıyırır, utanç içinde başlarını önlerine eğerlerdi. Civar evlerden kızların başı açık İstiklal Marşı’nı okudukları görülmüş olur zaten teneffüste bahçeye inmedikleri için durum kurtarılmış olurdu.
Allah var, derdi Kur’an-ı Kerim dersi öğretmeni ve bizi görüyor. Allah’ın varlığını zaten hepsi biliyordu da birinci sınıflar onun tarafından izleniyor olmanın korkunç ağırlığını zamanla anlıyorlardı. Lavaboda su savaşı yapan, mescitte kıkırdayan, başını bağlamasını bilmeyen, abdest almaya üşenen, namazdan kaçan orta kısım öğrencileri zaman içinde olgunlaşır, civanın kabını sarmamasında bir hikmet olduğunu kavrar, Pisagor bağıntısında kozmik anlamlar keşfederdi. Sonra mescit dolup taşar, koridorlarda koşup duranların artık düşünceli, başı önünde yürüyüşleri dikkat çekerdi.
* * *
Fakat bir rahatsızlık vardı yürüyüşünde. Çorabı mı düşüyordu yoksa annesinin altına giydirdiği paçalı donun bir ucu çorabından mı çıkmıştı? Bakıp da düzeltemiyordu aksilik… Evlerinin önünden geçerken kapıya çıkan kardeşlerine yarım ağız gülümsedi. Aklı çorabındaydı. Düşersin müşersin eteğin açılır, diye annesi kendisine dar gelen çamaşırını ona giydirmişti. Belini ayarlamıştı da paçaları uzundu yahu… Çorabın içine tıkıştırdılar evden çıkmadan ama bak işte yürüdükçe çıkıyor olmalıydı.
Bütün okullar sırayla askeri ve idari ilçe erkanının önünden geçerken başlar o yana dönük, kollar ileri geri gitmeden gövdeye bitişik, asker gibi rap rap yürüdüler. Durumu içler acısı olmalıydı. Tek tesellisi ortada yürüyor olmasıydı. İnşallah kimse bir şey fark etmemişti.
Hediyesini alırken çorabı ne durumdaydı peki? Herkesin önünde artık ne çorabını düzeltebilir ne durumuna bakabilirdi. Zaten herkes ona bakıyordu. Daha fazla göz önünde durmamak için hediyesini alıp teşekkür bile etmeden sırasına koştu. Tıpkı resmi tamamlayıp resim öğretmenine uzattığında olduğu kadar utangaçtı …
Teşekkür ederim, demişti eğilerek, resim öğretmeni… Koyu renk gözlüklerinden gözlerini seçmek mümkün değildi ama hiç beklemediği bir durumla karşılaşmış gibi şaşkındı. Uzattığı resmi özenle almıştı.
Bir yetişkinden teşekkür almaya alışkın değildi hele de bir öğretmenden… Resmi uzatırken bir parça donup kalmış mıydı? Rica ederim, bir şey değil ya da ben teşekkür ederim kabilinden bir karşılık verememişti. Kendisiyle gurur duyarak arkasını dönüp hoplaya zıplaya sınıfa dönmüştü o kadar.
Pastel boyayla kâğıdın tam ortasına bütün ihtişamıyla Bandırma Vapuru’nu çizmişti. Teknesi simsiyahtı. Kâğıdın sol alt köşesinde küçük bir kara parçası görünüyordu. Resmin aslı Türkçe kitabındaydı. Fesli, şalvarlı adamlar ve feraceli kadınlar vapura el sallıyordu. Arada çocuklar da vardı. Onlar da herkese uymuştu. Hiçbirinin yüzü tam olarak görünmese de hallerinden coşkulu bir sevinç içinde oldukları anlaşılıyordu. Resmi ilk çizen böyle çizmişti ve o da aynısını yapmaya çalıştı. Mavi dalgalar arasında yüzen Bandırma Vapuru beyaz köpükler saçarak kıyıya yanaşıyor karşılayanların kalpleri güm güm atıyordu. Böyle olmalıydı.
Hediyesini vermişlerdi ya resmi ne yapmışlardı? Anlaşılan resmi iade etmiyorlardı.
Pakette ne vardı? Tarih öğretmeni mavi gözlerini pörtleterek bakıyordu. Yanına kadar gelip paketi elinden almasıyla açması bir oldu. Uzun bordo renkli bir şeydi bu. Diğer öğrenciler etrafını sarmıştı. Utancından iyice de bakamadı. Herkesin içinde bir ucundan tutup sarkıttıklarında önce uzun bir çorap sandı hediyesini. Uzun güzel bir çorap… İkide bir düşmez, altına paçalı don da giymek gerekmez diye sevindi içten içe. Ama değilmiş.
Yarışmanın hediyeleri sonuçlar belli olduktan sonra alınmamış mıydı acaba? İnsan hiç olmazsa kızı erkeği gözetir hediye alırken. Madem bir giysi, aksesuar tarzı bir şey vereceksin kıza kız hediyesi ver, erkeğe erkek, diye hayıflandı.
Canı fazlasıyla sıkılmıştı ve tören bitene kadar kimseyle konuşmadı.
Bayram dönüşü sıra düzeni gevşemiş olarak, sallana sallana okul yolu tutuldu. Okul bandosu susmuş yer yer davulun tokmağı kalkıyor, düzensiz trampetler tıkırdıyor, zırt fırt düdükler üfleniyordu.
Hediye paketi dağılmıştı, yeniden kâğıda sardı hediyesini ve cebine tıkıştırdı. Çekincesiz eğildi yanına doğru baktı. Çorabı iyiden iyiye kaymış, paçalı donu tümüyle çoraptan çıkmış, etek hizasından en az iki üç parmak aşağıda görünüyordu.
Görünürse görünsün be, dedi içinden, burnunu çekerek… Resmi yaptık, kafayı açtık, bayrama da gittik ama uzun kırmızı bir çorap çıksaydı ne güzel olurdu şu paketten, bordo bir kravat çıkacağına…
(Eylül-2009)














