Her ne kadar her Müslüman terörist değilse de, her terörist Müslüman’dır’
[Danimarka’da ders kitabından bir ifade]
“Batı Dünyasında İslamofobi ve Anti-İslamizm” konusu, Kadir Canatan ve Özcan Hıdır’ın editörlüğünü üstlendiği bir çalışmaya da ismini vererek Eskiyeni yayınlarınca kitaplaştırıldı. Kitabın yayınını müteakiben kasım ayının ilk cumartesi günü Ankara’da bir panelde tartışıldı. Paneldeki konuşmacılar, aynı zamanda edisyona da katkıda bulunan isimlerdi. Editörler; K.Canatan ve Ö.Hıdır’ın yanı sıra söz alan Ejder Okumuş, Fatih Okumuş, M. Zeki Aydın ve Türkiye’deki İslamofobi’yi “irtica” kavramı üzerinden anlatan Ali Bulaç’tı. Panelistleri dinlediğinizde, İslam’ın ilk ortaya çıktığı 6. asırdan itibaren insanlık bakiyesine bıraktığı katkıyı ihmal etme gayretinde bir Batı ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyoruz.
İlk konuşmacı Canatan kitaptaki, “İslamofobi ve Anti-İslamizm: Kavramsal ve Tarihsel Bir Yaklaşım” konusunu panelde genişleterek dillendirdi. Edisyonda, Hollanda örneğini de ele alan bir makalesi daha var. Canatan, İslamofobi ve Anti-Semitizm kavramlarının ayrı şeylere tekabül ettiğini, dolayısıyla içeriklerinin farklı tanımlanması gerektiğini ifade etmiştir. İslamofobi kavramı, sosyolojik bir temelde Batı toplumunun Müslümanlardan korkusuyken, Anti-İslamizmin de ideolojik ve politik bir alt yapının ürünü olarak nitelendirmemizin gerekliliği üzerinde durmuştur.
Canatan, son otuz kırk yıllık süreci mercek altına alarak, yetmişli yıllarda uyuyan İslamofobi’ye, seksenli yıllarda kaynaklık eden üç kırılma noktasını tesbit etmiştir: İran- İslam Devrimi [1979], Berlin Duvarının yıkılması [1989] ve 9/11 [2001] olayları.
Diğer editör Özcan Hıdır’da “Anti-İslamizm ve Anti-Semitizm: Tarihsel ve Kavramsal Farklılıklar ve Benzerlikler” makalesi ile edisyona ve panale katkı sağlamıştır. Edisyonda, bunun dışında Luther ile ilgili bir çalışması daha bulunmaktadır. K.Canatan’ın günümüz vurgusuna karşın Ö. Hıdır, tarihsel perspektiften yakın zamanlara kadarki tartışmayı ele almıştır. İslam karşıtlığı ve İslam korkusu kavramlarına yol açacak sürecin tarihi köklerine inmeye çalışmıştır. Diğer semavi dinlerden biri olan Yahudilik ile mukayeseler yapmıştır. Ona göre Müslümanların şu andaki pozisyonları, İslam korkusu ve karşıtlığına cevap vermedeki kifayetsizliği ise sorunudur. Özcan Hıdır “Müslümanlar nasıl cevap vermeli?”sorununu da tahlil etmiştir.
Ejder Okumuş da “ABD’de İslamofobi ve Anti-İslamizm: 11 Eylül Öncesi ve Sonrası” nı makalesinde ve panel sırasında konu edinmiştir. ABD’deki İslamofobi’yi ele alırken 11 Eylül 2001 olayları öncesinde ülkenin izlediği siyasetin de Müslümanlarla arasını açmaya başladığını belirtmektedir. Gerek “Arap-İsrail Savaşları”nda takındığı tutum gerekse de ilk “Körfez Harekatı”ndaki yol haritası, Müslümanlarla olan ilişkilerini bozmaya yetmiştir. Müslümanların yapmadıkları eylemlerin suçlusu olarak gösterilmeleri, yavaş yavaş yaşadıkları eyaletlerde hedef haline getirilmeleri ve arkasından gelen 11 Eylül 2001 olayları ile birlikte “sorunlu topluluk imajı”nı üzerlerine yapışık halde bulmuşlardır. E. Okumuş, bu durumun ABD toplumunun “bize de saldırırlar mı?” sorusunu sormalarına sebebiyet verdiğini diğer güncel olaylarla birlikte anlatarak Birleşik Devletler’deki İslam korkusunun boyutlarını hem Müslüman hem de Amerikan toplumunun geri kalan üyeleri gözü ile ele almıştır.
Fatih Okumuş ise “Avrupa’da İslamofobi ve Mâbâdı” çalışması ile edisyona katıldı. Panelde de sunumu oldu. Hıristiyan şablonuyla İslam dininin anlaşılmasının büyük bir probleme yol açacağı uyarısında bulundu. İslam’ın anlaşılmasını zorlaştıran diğer unsurlardan biri olarak da “özgürlüğe bakıştaki farklılık” olgusu üzerinde durdu. “Avrupa’daki hürriyetlerin gelişmesi ile ilgili ana akım Tanrı’dan özgürleşme”dir diyen F. Okumuş, İslamofobi’yi yenmek için siyasetin başvuracağı ve İslam dinini özgürlüklerden faydalandıracağı alanın seküler bir alan olduğuna dikkat çekmektedir. Modern İslamofobi’nin Müslümanlığın “din” vasfından ziyade “kimlik” vasfına yönelik ve gittikçe kimliğin daha görünür olmasına duyulan bir fobi olduğunu söylemektedir. F. Okumuş, İslam korkusunun gerçekle ilişkisinin azlığından, buna karşılık üretilmiş kısmının fazlalığından şikayet etmektedir. Ona göre, Müslümanların önündeki en büyük tuzak, İslamofobi’nin kendilerini dönüştürerek ilkelerine yabancılaştırması ve ahlaki duruşlarını bozması olacaktır. Ancak, yine de “kabz ve bast” teorisinin gereği olarak “kriz ve açılım” dönemlerinin birbirini takip ederken, her krizin ardından bir açılım yakalama fırsatı vardır. Burada da, İslamofobi sonrası dalgalanmalarda “Avrupa’ya özel bir İslam yorumu ve Müslümanlık ortaya çıkabilir” diyerek iyi niyetini muhafaza etmektedir.
Mehmet Zeki Aydın ve Müşerref Yardım birlikte yazdıkları “Belçika’da İslamofobi” adlı makaleyi, ikisi adına M. Zeki Aydın sundu. Belçika toplumunda çoğunluğun Hıristiyanlığın Katolik kolundan meydana geldiğini, Müslümanlığın ise, bu ülkede ikinci sırada yer aldığını ifade etti. Müslümanların, Protestan, Ortadoks ve Yahudi topluluğunun önünde olmasına karşın maruz kaldığı etnik ayrımcılığın (Konut kiralarken ve satın alırken maruz kalınan ayrımcılık, çalışma şartlarındaki ayrımcı uygulamalar, eğitimde yabancı asıllı öğrencilere kayıtlarda güçlük çıkarılması ve öğretmen-öğrenci ilişkililerinde görülen karşılıklı ayrımcı eylemler, komşuluk ilişkilerinde ırkçı ve yabancı düşmanlığına dayalı sözlü taciz, güvenlik güçlerinin Müslümanlara uyguladığı ayrımcılık, medyada terörle kurulan ilişki ve islamofobik deyimler ile kin ve nefret uyandıran konuşma ve yazılarda yapılan ayrımcılık vs) daha fazla olduğunu söyledi.
Diğer bir panelist Ali Bulaç ise, Türkiye’deki İslamofobi’yi “İrtica” kavramı ile yan yana getirerek ilişkilendirdi. “Türkiye Gündemindeki ‘İrtica’ ya da İslamofobi” adlı makalesiyle de edisyonda yer aldı. Halkta İslamofobi’nin olmadığını ve bu korkunun sunî yollardan üretildiğini tarihi olaylardan ve anket sonuçlarından yararlanarak belgelendirdi.
1908’de, İttihatçıların ülke yönetimini kolaylaştırmak ve muhaliflerin direncini kırmak amacıyla kullandığı irtica kavramı, günümüzde de küçük “devletçi seçkin” grupların elinde aynı niyetlerle tutuluyor, dedi. Ali Bulaç, “irtica”yı hiçbir objektif ve gerçeklilik değeri olmayan subjektif, ideolojik bir tanımlama ve siyasi bir suçlama olarak görmektedir. Bu haliyle irtica kavramı hiçbir zaman dinle ilişkilendirilemeyecek kadar siyaset alanına ait olmuştur. İrtica ile mücadele stratejileri, samimi inanç sahibi “mütedeyyin insanlar” ile “irticacılar”ı birbirinden ayırmak isteyenlerin edimleri ve “irtica ihbarcıları”nın katkıları ile giderek toplumsal ve kamusal görünürlüğü yasaklanmış bir dine dönüşmeye başlamıştır. İrticanın bu kadar konuşulmasına ve arkasında ciddi bir “irtica literatür”ü bırakmasına rağmen devlet kurumlarınca tanımlanamamaktadır. Bulaç, irtica yapmakla suçlanan insanların gündelik hayatında sıradan, masum, hatta çoğu siyaset dışı davranışların yani özel hayatın “hedef” gösterildiğini ve insanların baskı altına alındığını çarpıcı örneklerle temellendirmektedir. Bulaç, “Cumhuriyet” öncesi başlayan ucuz menfaatperestliğe toplumsal barışı feda etme alışkanlığının “Cumhuriyet” tarihi boyunca da sürdüğünü edisyondaki çalışmasında ifade etmiştir.
Edisyonda yer alan diğer isimler ve konularını da kısaca vermiş olalım: Ahmet Demirhan “Komşu Komşunun Fobisine Muhtaç: Komşu’nun Psiko-Teolojisi”; Ali Murat Yel “İslam ve Batı’nın Karşılıklı Algılamaları”; Özcan Hıdır “Tarihte Bir “Anti-İslamist olarak Martin Luther”; Ahmet Yükleyen “Amerika’da Evanjeliklerin İslam Algısı”; Johan Meuleaman “İngiltere’de İslamofobi”; İsmail Yavuzcan “Almanya’da İslamofobi”; Hasan Polat “Almanya’da Müslümanlar ve Baden- Württemberg Eyaletinde Alman Vatandaşlığına Geçişte Uygulanan Vicdan Testinin Oluşum Hikayesi”; Farid Hafez “Avusturya Özgürlük Partisi FPÖ’nün Sağcı Popülizmin Bir Aracı Olarak İslamofobi”; İsa Kuyucuoğlu “Danimarka Krizi ve Yankıları”; Kadir Canatan “Hollanda’da Anti-İslamist Bir Hareketin Anotomisi: Pim Fortuyn Hareketi” ile katkı yapmışlardır.
İslamofobi edisyonu, Batı’nın Müslüman dünya üzerinde hegemonya kurma girişimi ve Türkiye dahil dünyadaki serüveni anlatması bakımından iyi örülmüş bir başucu ve başvuru niteliğinde bir eserdir.
Edisyon, “Eskiyeni” yayınlarının ilk kitabı olması hasibiyle de ayrı bir değere sahiptir.







