VAKF, VUKUFİYET, TEVAKKUF

VAKF, VUKUFİYET, TEVAKKUF
21 Haziran 2013 - 11:50

Hayatlarımız çok süratli. Acele/ler ile dolu. Hızlı yaşıyoruz eskilerin aksine. Bugünün herhangi bir insanının bir gün içerisinde yaptıklarını, yolculuklarını, çalışmalarını, görüşmelerini, çok değil bundan iki yüz sene önce yaşamış birine gösterecek olabilseydik, muhtemelen büyük bir şaşkınlıkla karşılardı böyle bir hayatı. Otomobil, metro, uçak gibi toplu taşıma araçları, telefon, internet gibi...

Hayatlarımız çok süratli. Acele/ler ile dolu. Hızlı yaşıyoruz eskilerin aksine. Bugünün herhangi bir insanının bir gün içerisinde yaptıklarını, yolculuklarını, çalışmalarını, görüşmelerini, çok değil bundan iki yüz sene önce yaşamış birine gösterecek olabilseydik, muhtemelen büyük bir şaşkınlıkla karşılardı böyle bir hayatı. Otomobil, metro, uçak gibi toplu taşıma araçları, telefon, internet gibi iletişim vasıtaları ve günün büyük kısmını dolduran ağır çalışma saatleri karşısında eskinin insanı apışıp kalırdı muhtemelen. Aklıma babamın dedesi geliyor. Çocukluklarında çarşıya (Malatya’nın Yeşilyurt ilçesi, eski adıyla Çırmıhtı) bisikletle gelen birini gördükleri zamanki tepkileri oldukça ilginç. Bisiklete “cansız at” diyorlar. İki tekerleği olan, üzerindekine süratle mesafe imkanı veren, her ne kadar yokuş çıkarken yarenlik edebilseler de yokuşun inişinde bir iki pedal darbesiyle gözden kaybolan bir garip alet. Muhtemelen bisikletin arkasından uzun müddet bakakalmıştı Çırmıhtı’nın çocukları. Aynı Mehmed dede sonraları otobüs ve arabaya bindiği gibi, uçak seyahati ile hac farizasını da ifâ etmişti. Kırk seneye sığan bu süratli değişimin insandan neler götürdüğü sorusu önemli kanaatimce…

Yeniden başa dönecek olursak; hızlı yaşıyoruz. Artık hayatlarımızın içerisinde durmak ve duraklamak yok. Burada, İslâm düşüncesinde, özellikle de fıkıh ve hadis sahasında kullanılan bir kavram olan tevakkuf ile izah etmeye çalışacağım bir tavırdan bahsedeceğim. Her ne kadar kelâm ilminde “kef ve imsâk” metodu benzer bir bağlamda kullanılmakta ise de, tevakkufun özellikle kelime kökeninden hareketle günümüz hızlılığına dair alternatif bir okuma yapmaya müsait olacağı düşünülebilir.

Tevakkuf, Arapça’daki vakf masdarından geliyor. Yani durmak. Arafat’ta yapılan vakfe bir tür duruş iken, bir mesele hakkındaki vukûfiyet de, onun üzerinde durulup düşünüldüğünü ihsâs ediyor. Anlaşıldığı kadarıyla tevakkuf etmek -her ne kadar çok fazla örneği olmasa da- bilinçli bir tercih klasik literatürümüzde. Yani durmak veya duraklamak. Her ne kadar duraklamada bir tür tereddüt hissediliyorsa da Türkçe’de daha ziyade aynı durumu ifade için duraksamak fiilinin kullanılıyor oluşu, tevakkufun “durma ve duraklama” şeklindeki tercümesinin iradi yönüne vurgu yapmaya imkân veriyor. Herhangi bir konunun üzerinde durmak, aslına bakılırsa tevakkufu daha iyi ifade ediyor. Tevakkuf İslâmî ilimlerde, hakkında muknî bir sonuca varılamayan mesele ilgili hükmün, yeni deliller ortaya çıkıncaya kadar dondurulması anlamına geliyor. Yani konu hakkındaki vukûfiyeti ile öne çıkan bir âlim, ilgili mesele üzerinde duruyor, onu derinlemesine bir surette ele alıyor ancak eldeki deliller kendisine net bir hükme varma imkânı vermediğinde, yeni bir durum ve/veya deliller ortaya çıkınca kadar mesele hakkındaki hükmünü vermiyor, duraklıyor. Tevakkuf kavramını bu bağlamından biraz çıkarıp günümüz insanının sosyal bağlamına getirecek olursak, onun ciddî bir tevakkuf sürecine ihtiyacı olduğu açık. Şöyle ki; tevakkuf için vukûfiyetin şart. Vukûfiyet için ise durmak, düşünmek gerek. Peki günümüz insanı hangi mesele üzerinde durup düşünecek, vukûfiyet elde edecek ve en sonunda da tevakkuf edecek? Kanaatimizce asıl da soru bu: Günümüz insanı ne üzerine düşünmeli?

Modern dönemde olmanın insana getirdiği en büyük yüklerden biri, düşünmeden yaşama mecburiyeti olsa gerek. Zaten insanın fıtraten aceleci olduğunu Kur’ân’dan öğreniyoruz: İnsan hayra dua eder gibi şerre de dua etmektedir. İnsan acelecidir (İsrâ 17/11). Bu özelliği fıtrî kabul ederek âyete “peki, insanın bu tavrı doğru mu?” sorusunu yönelttiğimizde zımnî bir “hayır” duymamız pekâla mümkün. Yani aslolan teennî ile hareket etmek. Biz ise tıpkı hayatımızın her tarafını sarmalayan alet-edevât gibi otomatik hayatlar sürüyoruz. Öngörülebilir demek yerine “otomatik” tabirinin seçilmesi kesinlikle bilinçli bir tercih. Zira öngörülebilir bir hayat sürmek zorunlu olarak makineleşme sonucunu doğurmaz. İnsan ne üzerine düşünmeli sorusunu tam da bu bağlama indirebiliriz: İnsan sorgulamadan yaşadığı hayatı üzerine düşünmeli evvela. Bu tarz bir düşünüşün, kişinin kendisini, yaratıcısını, kainatı düşünmeye bir kapı olabileceği söylenebilir. Her insan kendi hayatı hakkında bir tür vukûfiyete sahip olmalı. Yani hesabı verilebilir bir hayat sürmeli. Eylem ve sözlerinin, tefekkür ve tereddütlerinin, benimseme ve retlerinin mutlaka ama mutlaka kuvvetli temelleri olmalı. Bu vukûfiyetin insanda bir tavır alış olarak tevakkufu besleyeceğinde şüphe yok.