AYHAN KURT SÖYLEŞİ

AYHAN KURT SÖYLEŞİ
1 Mart 2008 - 1:02

-M.K: Şiir sizin için ne ifade ediyor? -A.K: Şiir benim için, anonim-dil’in cenderesinden sıyrılıp derunî-dil’de söyleşebilmeyi ifade ediyor. Ruhumuzun en dip bucak bölgelerinden, en belirsiz, en tanımsız, en ürkütücü coğrafyalarından tınılar getiriyor bize şiir. Bu tınılar bize aşina geliyor, ama tam da kavrayamıyoruz neredendir bu tanışıklık. Şiir fâş olduğunda şairini...

-M.K: Şiir sizin için ne ifade ediyor?
-A.K: Şiir benim için, anonim-dil’in cenderesinden sıyrılıp derunî-dil’de söyleşebilmeyi ifade ediyor. Ruhumuzun en dip bucak bölgelerinden, en belirsiz, en tanımsız, en ürkütücü coğrafyalarından tınılar getiriyor bize şiir. Bu tınılar bize aşina geliyor, ama tam da kavrayamıyoruz neredendir bu tanışıklık. Şiir fâş olduğunda şairini bile hayrete düşüren bir şeydir. Kendi tecrübeme dayanarak söylüyorum tabii bunları. Kimi şiirlerim bitip de onları tekrar okuduğumda hayrete, dehşete düştüğüm anlar vardır: Yani nereden çıktı şimdi bunlar? Bütün buları ben yazmış olamam!
Şiir (kelimenin hakkını vererek söylersek) ”olağanüstü” bir tecrübedir. Eskilerin ilham dedikleri, herkesin meşrebine göre bir ad verebileceği ”o şey” şairi şiir yazmaya yönlendirdiğinde, tekinsiz ve harikulade bir alana adım atmış oluyor şair.
Şiir bir esinle, esintiyle ”geliyor”, şair ”gelen”i misafir edebileceği uygun ortamı hazırlamışsa, benliğini ”gelen”e yaraşır bir ortam haline getirebilmişse, algının kapılarını sonuna kadar açabilmişse onu içeri buyur edebiliyor.
Buradan itibaren ”yeryüzünde buluş derdimiz”e dair bir söyleşiye kulak misafiri oluyoruz.

-Şiirle ilk yakın ilişkileriniz ne zaman ve nasıl oldu? Sizi şiire çeken/sürükleyen faktörler nelerdi ve bu süreçte neler yaşadınız? Özce anlatabilir misiniz?
-Şiirle 18 yaşındayken gerçekten nedensiz yere tanıştım. Ece Ayhan’ın ve İsmet Özel’in kitaplarını alıp okumaya başladım. Neden? Bilmiyorum. Bol kitaplı bir ilkgençlik ve gençlik dönemim oldu. Beni okuma maceramda yönlendiren hiç kimse yoktu. Birtakım etkilerde kalarak başlamadım okumaya ve bu da çok özgür bir alan açtı zihnimde. Çok geniş ufuklu ve önyargılardan mümkün olduğunca azade bir okuma programı uygulayabildim gençliğimde. İlk iki şairden sonra Edip Cansever’i, Turgut Uyar’ı, Ülkü Tamer’i okudum. Daha sonra da gerisi geldi zaten. Kısa sürede çok iyi bir şiir okuru oldum. Ama Garipçilerden, Nâzım Hikmet’ten hiç hoşlanmadım mesela. Bu da çok ilginç bir şey aslında. Farkında
olmadan bir şiir beğenisi oluşuyor içinizde. Her zaman yoğun, sıkıştırılmış, imgeci şiiri sevdim. ”Narrative” şiirden köşe bucak kaçtım. Ama ”imgeci” denebilecek şairlerden de Cemal Süreya ve İlhan Berk’i hiç sevemedim. Neden?
Bilmiyorum.
İyi bir şiir okuruydum ama aklımda hiç şiir yazmak yoktu. (Hatta illa şiirle ilgileniyorum diye şiir yazmaya kalkmanın saçma olduğunu düşünüyordum. İyi bir sanat takipçisi de sanatçıdır. Yalnızca safı farklıdır, o kadar.) Bir sabah kalktım, yüzümü yıkarken kan tükürdüm lavobaya. Dehşete düştüm. Çok çok kısa bir sürede ”Yara” adlı şiiri yazdım. Sonra yazdığımı okudum ve ”galiba buna şiir deniyor,” dedim kendime. Gittim, şiiri K. Celal Gözütok’a gösterdim. Söylediği cümleyi hiç unutmam: ”Bu tarz şiir şairini ölüm döşeğinde bile yalnız bırakmaz!” O şiir Sombahar şiir dergisinde yayımlandı. (Bu arada, o dehşet anı konusunda sizi rahatlatayım: Dişim kanıyormuş!)
Daha sonra da önce bana yardım edebilecek bir şiirin peşinde oldum. Biten her şiirimin ardından, ”Şimdi bu şiir benim neyim oluyor?” sorusunu sordum.

-Şiirlerinizde biraz ümitsizlik, isyan, kabuğunu kırma eğilimi var (ben uğraştım, didindim, kirimi gömdüm, bırakın peşimi). Şiirlerinizdeki özne, neden bu ruh hallerinde?
Sanat alelâde olandan kaçma arzusunu her zaman nüvesinde barındırır. Verili olanla yetinemeyenlerin, ”bir başka”nın bâkir topraklarında gezinmek isteyenlerin uğraşıdır sanat. Örgütlü bir canavarlık teşkilatı olan toplum, ”bir başka”nın sezgisiyle dolu insanlara eziyet eder. ”Gerçek olan bizim kabul ettiğimizdir,” der toplum, ”gerçek olana itaat et!” Sanat ise bize hakikati vermez, bizi hakiki olana açar. Ruhumuzun erişilmez bölgelerine ulaştırmaz bizi ama ruhumuzun erişilmez bölgeleri olduğu bilgisini verir. Rahmaninof dinlerken beni buralardan alıp götüren ”o şey” nedir? Bunu bilseydim tekrar tekrar Rahmaninof dinlemeye ihtiyacım olmazdı. Ama Rahmaninof dinlerken ruhumda gezinen o muhteşem dokunuş bana insan olarak haddimi gösteriyor. Daha fazlası var, diyor, hayal bile edemeyeğin kadar fazlası var! ”Bir başka”nın tadını almış olanlar toplumun ufuksuz, kör haz mekanizmalarıyla niye yetinsinler ki? Kaçmak, kurtulmak, evet. En büyük hayalim, insanlardan uzak bir dağ kulübesinde köpeğim ve kuşlarımla yaşayabilmek. İnsanoğlunun her milimetkerekareyi parsellediği bir zamanda hayalimdeki kulübeye ulaşabilir miyim, bilmiyorum. Ama niyet önemlidir. Maalesef metropolün göbeğinde bir işte çalışıyor, metropülün göbeğinde bir semtte oturuyorum. Ancak, bana ”karnaval” diye sunulan bu hayatta ben bir yeryüzü cehenneminden başka bir şey görmüyorum. Şiirlerimdeki, sizin tabirinizle, ”umutsuzluk, isyan, kabuğunu kırma eğilimi” bundan kaynaklanıyor olsa gerek. Ama bu saydıklarınızı hissettirmeyen kaç sanat eseri vardır sizce?

-‘Öteki’nden kurtulmayı, özgür kalmayı ve kendini kendine emanet etmeyi istiyor şiirlerinizdeki ben.(Ezilecek, düzülecek serçe yavrusuydum, korkardım / Korkarım ben’i bana emanet ediniz diyemem) Etkilerden kurtulmaya çalışan ben’inize benzer ben’leri günümüzdeki bazı şairlerde de görüyoruz ve bu şairlerin felsefeye yatkın olduklarını. Ssizdeki bu isteğin sizin ruhunuza etkileri nelerdir?
”Öteki” gibi moda kavramları kullanma yanlısı değilim. Daha ”ben”in nemenem bir şey olduğunu, kaç kişiden oluştuğunu, ”ben”i inşa eden unsurların neler olduğunu bilmezken, bir de ”öteki” kavramıyla uğraşamam doğrusu. Ben tasavvufî bir kavramdan, ”perde”lerden söz edebilirim bu sorunuza cevap vermeye çalışırken. Dünya, ”burada bulunuş derdimiz’e bigane kalmamıza neden olabilecek sayısız perdeyle örtülü. Perdelerin varlığından bile bihaber insan kalabalığı, tekboyutlu bir algının forsasıdır. Küçüklü büyüklü zalimler onlardan çıkar, yeryüzünde efendilik iddiasında olanlar, dünyaya kazık çakmaya çalışanlar da onlardır. Üzerimden silkelemeye çabaladığım ”etkiler” onların etkileri.
Felsefeye yatkınlık meselesine gelince… Felsefe ”burada bulunuş derdimiz”le hemhal olduğu sürece şiirle dostluk ilişkisi içinde olmuştur, olacaktır. Ancak, ikisi farklı disiplinlerdir. Şiirsel felsefe olamayacağı gibi, felsefi şiir de olmaz. Şiir sadece şiirdir.

-Şiirlerinizde çocukluğunuza gidiş-gelişlere sıkça rastlıyoruz. Sizdeki bu geri-bakışlar sizde nereye tekabül eder ve şair niçin geriye bakma ihtiyacı hissetmektedir, orada ne aramaktadır veya neyini yitirmiş/kazanmıştır?
Çocukluk… Benim çocukluğum Sultanahmet’te geçti. Sokağımız Topkapı Sarayı’na komşu sayılırdı. Topkapı Sarayı’nın dış avlusunda çok vakit geçirdim çocukken, tek başıma. Bilmiyorum, kitabımdaki ”şehzade” oradan mı sirayet etti bana. Çok uzun zaman peşimi bırakmadı.
Şair çocukluğuna bakma ihtiyacını neden hisseder? Geçmiş şimdide içkin olduğu için mi? Çocukluğundaki yekpareliği özlediği için mi? Yoksa tam tersi, geçmişte bütünlenmemiş olanın sancısı mı yüzeye vurmaktadır? Belki de Otto Rank haklıdır, biz ”doğum travması”yla malul mahluklarızdır. Bilmiyorum.

-Doğulu bir tutumunuz/tutkunuz var. Şiirlerinizde doğu motiflerine, imgelerine yer veriyorsunuz. Sizde doğu ve batı denince hangi hisler uyanıyor, doğuya bu meyliniz ve masalların illa ki doğulu olması isteğiniz neden?
-Bir zamana ve bir coğrafyaya ve bir dilin içine doğuyoruz. Bulunduğunuz zamanı ve mekânı göz önünde bulundurmadan şiir yazmanız mümkün değildir. Şiir hiçbir şekilde zamandan ve mekândan münezzeh olamaz. Ben Frenklerin ”Ortadoğu” diye adlandırdıkları, imparatorluk artığı bir coğrafyada yaşıyorum. Elbette Doğulu bir tutumum/tutkum olacak, bundan daha doğal bir şey olamaz. Dilimiz bu coğrafyanın iki kadim diliyle (Arapça ve Farsça) harmanlanarak engin bir dil haline gelebilmiştir, bunu hiç unutmayalım. Dil ırkçılığı yapanlar Türkçeyi zavallılaştırdı, zavallılaştırıyor.
Camus’nün ”absurd”ünü ”uyumsuz” diye, ”nihilizm” kelimesini ”yoksayıcılık” diye ”Türkçeleştiren” tuhaf insanlar çıkıyor ortaya.
Bugün Türkçe şiirde yaşanan tıkanmaların pek çok nedeni olabilir. Ama hep göz ardı edilen bir neden var: Bir zamandan sonra Türkçe şiirin Arap ve İran şiiriyle olan bağı kasten koparılmıştır. Oysa, bunlar mevcudiyetleri birbirleriyle organik ilişkilerine bağlı şiir kollarıdır. Sütkardeşlerdir, aynı çınarın dallarıdır. Arap ve İran şiiri olmadan Türkçe şiir yetim sayılır. Bugün kaçımızın koskoca Arap coğrafyasında ve İran’da yazılan şiirden haberi var? Şam’da, Bağdat’ta, Kudüs’te, Isfehan’da, Tebriz’de, Kahire’de, İskenderiye’de, Marekeş’te, Trablus’ta bugün şiir yazılmıyor mu? Oralarda şairler yaşamıyor mu? Neden bizi hiç ilgilendirmiyor oralarda üretilen sanat? Kıbrıslıtürk şiiri gibi olmayan bir şey üzerine şiir dergilerinde dosyalar hazırlarken, dibimizdeki İran şiiri neden bize hiç dokunmaz? Bu kör bakışımızın ideolojik nedenlerini konuşmak çok uzun sürer. Ancak, kasten önümüze konulan bariyerler bir zaman gelecek aşılacak. Bu coğrafyadaki üç büyük dilin özgürce söyleşisi taptaze bir atılım yaratacak.

-Türk şiirinin geçmişten günümüze tartşılagelen sorunlarından biri de şekil-mana ilişkisidir. Bazı şairler şekil üzerinde durup manayı geri plana almış, kimi şairlerimiz manayı öne çıkarıp şekli umursamamış, bazı şairlerimizde şekli bir çerçeve olarak görüp onun içini manayla doldurmak gerektiğini dile getirmişlerdi. Sizin, şiirdeki bu şekil-mana ilişkisi hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyoruz.
-Size katılmıyorum. Şiir için şekil-mana ya da öz-biçim ya da parça-bütün gibi ayrımlar sözkonusu değildir. Şiir yekpare bir şeydir. Varlığını yekpare olarak faş eder. Birtakım unsurların ustalıkla kotarılmasıyla inşa edilen bir şey değildir şiir.
Birisi bana, ”Şiirlerinde tekniğe hiç önem vermiyorsun,” derse benim algı sınırlarımın dışından konuşuyordur. Şiirin ne olduğuna dair hiçbir ittifak kuramam böyle söyleyen birisiyle. Çünkü şiirde şekil de yoktur, mana da. Şiiri okursunuz, dinlersiniz; sizin ruhunuza bir tını bırakır ya da bırakmaz. Bu kadar.
Şiirdeki açıklık-kapalılık, anlamlılık-anlamsızlık tartışmalarını da hiçbir zaman anlayamamışımdır. 90’larda çok anlamsız şiirler yazıldığını iddia eden bir şair benim bir şiirimden de birkaç mısra alıntılamıştı bir yazısında anlamsız şiirlere örnek diye. Çok şaşırmıştım. Halbuki o şiir, kendini çok açık saçık bir biçimde elaleme gösterdiğini düşünüp telaşlandığım bir şiirdi! Demek ki onun için öyle değilmiş.

-Şairlik sürecinizde size etki eden, sizin şokunuz olan isimler var mıdır? Bu isimler sizin için ne ifade ediyor şiir alanında?
-İsmet Özel çok kızdırmıştır beni. ”Bakmaklar” şiirini okuyunca kudurmuştum mesela, nasıl olur da benim yazacağım şiiri benden şu kadar yıl önce yazar diye!
Her iyi şair bir şoka sebep olur aslında. İyi şiir mevcut konumunuzu sarsar, rahatsız eder sizi. Bir şeyler yapma ihtiyacıyla dolarsınız. Buzlu sulara atlamak, deli bir atın üstüne çıkıp dörtnala koşturmak, korkunç bir yağmurun altında böğürerek ağlamak ya da kalabalığın ortasına dalıp makineli tüfekle ateş açmak istersiniz. Dünya, bu dünya yetersiz gelir artık size. Şiir, okuyanda (Jaspers’ten aşırarak söyleyeyim) ”sınır durum” yaratır.

-Şiirlerinizde gürültülü bir hava var sanki -nedense bu hava bana İsmet Özel okurken de geliyor- şiirinizdeki bu gürültülü ortamın sebebi nedir?
-İnsanın gürültülü bir mahluk olmasındandır belki bu gürültü. Şimdiye kadar hiç dingin bir şiir yazamadım galiba. Ben de oturup şöyle sakin, munis şiirler yazsam keşke dediğim zamanlar oldu. Ama beni heyecanlandırmayan, yerimden zıplatmayan bir şeyi yazabilmem mümkün değil. Aman şöyle bir şey yazayım diye niyet ederek, tasarlayarak şiir yazmış değilim. Tasarlayarak yazmaya kalktığım şiirleri bitiremedim, kendi kendilerini imha ettiler. Şiir kendini yazdırır; bana da böyle yazdırıyor, böyle tecelli ediyor deyim yerindeyse.
”Hoyrattır bu akşamüstleri daima” diyen şairle, ”toplanacak her şey cenin gırtlağında toplanacak” diyen şair arasında sadece haletiruhiye farkı mı vardır?
Çok çetrefil bir mesele bu.

-Siz, şiirinizi oluştururken hangi durumları yaşarsınız, bu yaşamlar şiirinize aniden mi şekil verir, yoksa şiirlerinizin üzerinde hayli çalışarak onları şiirinize eklemler misiniz?
-Söylediğim gibi, ben hayatımda hiç şiir çalışmadım, şiir çalışmak nasıl bir şeydir, hiçbir fikrim yok. Yaptığım, ruhumu şiir için uygun bir ortam haline getirmekten ibaret. Bu da fazlaca zor bir uğraş. Çok nadiren nasip oluyor bunu başarabilmek. Çok da yıpratıcı bir süreç üstelik. Bir şiiri bitirip, ”Tamam, şimdi en az iki sene dinlenmem lazım,” dediğim olmuştur. (Belki de sadece tembellikten oluyordur bu haller!)

-Bir yazınızda: “Benim dargınlığım, ‘Varlığın unutuluşu’ ile ilgili. Varlığın dünyaya dargınlığı benim dargınlığımı perçinliyor; neşe uzak, çok uzak bir ülke benim için.” demiştiniz. Sizin şiirinizde sanki bir karamsarlık ve şizofreni hali var(-ki siz bu durumdan memnunsunuz sanırım) ve ne yalan söyleyeyim, kimi zaman bu karamsarlık okurun nefesini daraltıyor, en azından benim için öyle. Varlığa duyulan bu hissin sizdeki yeri neresidir?
-Yazdıklarım okurun ”nefesini daraltıyor”sa bu benim için sevindirici bir şey.
”Benin nefesimi daraltıyor,” diyorsanız bunu bir iltifat sayar, size teşekkür ederim. Pek gülümser şeyler yazmadığımın elbette farkındayım. Bu hale getirdiğimiz dünya da pek gülümserlik salgılayan bir yer değil artık. Nietzsche’nin çok sevdiğim bir sözü var. ”İnsan gerçeğin ne kadarına katlanabilir?” Eh işte, çok çok azına katlanabilir! İnsanlık tarihi gerçek olandan kaçmanın tarihi olmasın sakın? Acı gerçekten kaçmak için uydurmuş olmayalım o öğretileri, o değer sistemlerini, fiyakalı felsefi ekolleri… ”Burada bulunuş derdimiz”i unutabilmek için meta yığınları içinde boğuluyor olmayalım?..

-Şiirde edebiyat görmenin sizi rahatsız ettiğini biliyoruz. Oysa her şiirde şiirin doğası gereği “edebiyat” kısmen bulunur. Sizin şiirde görmekten hazzetmediğiniz bu “edebiyat” nasıldır, bu edebiyatı betimleyip örnekleyebilir misiniz?
-Şiir müzik ve resimle birlikte- temel sanatlardan biridir. Edebiyat ayrı bir ekol. Şiir asla edebiyatın bir alt kolu değildir. Bu ayrımı yapabilmek çok önemli.
Şiirde edebiyat yapmak nasıl oluyor? Ortalıkta şiir diye adlandırılan, şiir diye yayımlanan pek çok metin var, örneklerini bulmakta hiç zorlanmazsınız. Siz, ben, bu işe kıyısından köşesinden bulaşmış herkes, inanın bu metinlerden her akşam beşer tane yazabiliriz. Kolay formüller vardır, onları uygulayarak edebiyat yaparsınız ve şiir diye yayımlarsınız. Buna birtakım okurlar da inanabilir. Ama yazdığınız ruhunuza dokunmadıktan sonra şiir diye yayımlansa ne olur? Meşhur mu olursunuz? Şiir yoluyla şöhret aramak çok beyhude bir uğraştır. Zaten kaç kişi şiir okuyor bu ülkede?
Bu nedenle, Türkiye’de son yıllardaki roman patlamasını çok hayırlı buluyorum. Şiirin soluk almasına, ortalığın derlenip toparlanmasına, gereksiz unsurların ayıklanmasına yardımı olacaktır bu patlamanın.

-Bir dönem, şiir ortamını hayli sorgulamış, birçok kişiden de eleştiri almış ve birçok kişiyi eleştirmiştiniz. Bence bu eleştirileriniz dikkate şayan düşüncelerdi; ama uzun sayılabilecek bir süreden bu yana şiir ortamında görünmüyor ya da görünmek istemiyorsunuz, bu geri çekilişinizi bizler merak ediyoruz(belki de sadece bir dinlenme arasıdır, bilmiyorum), sizi bu ortamdan soğutan durumlar nelerdi ve neden geri çekilmesi gerekenler, yani iktidarlar geri çekilmedi de siz kendinizi çektiniz?
-90’larda ”arkadaşarası şair” modası başgöstermişti. Bazı ”şair arkadaşlar” birbirlerine şiir yazarak geçinip gidiyorlardı. Çünkü gerçek şiir okurunun varolabileceğine inançları kalmamıştı. Ama işte unutulan şey, şiir okurunun da bir şair olduğudur. Buna inanmazsanız şiir okuruna saygı da göstermezsiniz. Ortaya laubalilik çıkar.
Herkes şiir yazıyordu zaten, o toz duman arasına kimsenin şiir okumaya, şiir takip etmeye vakti kalmıyordu. Böylece, üçerli beşerli şair çeteleri, kendi aralarında, ”ben senin şiirini çok severim; ben de senin şiirine bayılırım” kapalı devre sisteminde bir ortam oluşturmuşlardı. Kendi çıkardıkları derginin düzenlediği yarışmada kendi yayın kurulu üyelerine ödül verecek kadar parodiyi abartanlar gördük. Sert bir çıkış yaptıktan sonra abilerinden azar işitince hemen kağıda kaleme sarılıp özür yazıları yazan genç şairler gördük. Şairler hurra ödüllere saldırıyor, ödül kulis çalışmaları yapılıyor, çirkefin boyutları magazin ortamlarını aratmıyordu. E, buna birilerinin de itirazı oldu. Birileri de çıkıp, ”Tamah çürütücü bir insani zaaftır, kendinize geliniz!” demeliydi, dedi.
Düzyazıyla aram hiç iyi olmadı. Birkaç yazı yazdıysam da bunları hep angarya olarak gördüm. Türkiye’de tuhaf bir inanış var: Şiir yazıyorsan düzyazıya da yatkınsındır. Niye? İkisi de kelimelerle yazılıyor da ondan mı? Şiirdeki kelimeyle düzyazıdaki kelimenin hiç alakası yoktur oysa. Bir müzisyen düzyazıya ne kadar yatkınsa şair de o kadar yatkındır.
Şiirden nasibini almamış insanların sorduğu asap bozucu soru da bu yanlış inanıştan kaynaklanıyor: ”Bu mısrada ne anlatmak istediniz? Ben bir şey anlamadım da!” Sanki aynı anadilini konuşuyoruz diye okur okumaz o şiiri ”anlaması” gerekiyor!
O zamanlar belki de Sombahar ve Ludingirra şiir dergilerinin mutfağında çalışıyor olmamdan dolayı daha bir ortalarda görünüyordum. Uzun bir zamandır ortalarda görünme ihtiyacı hissetmiyorum. ”Arkadaşarası şairler” riyakar yazılarını rahatça yazsınlar, umurumda değil. (Ama mesela Yücel Kayıran’ın eleştiri yazılarını okumak yüreğime su serpiyor. Yücel Kayıran hem şiiri hem eleştiriyi hakkıyla başarabilmiş bir şairdir. Benim öyle bir yeteneğim yok.)

-Yazdığı tek bir şiirle her şeyi değiştirme halüsilasyonu görmeyen şair, şair değil alçaktır, demiştiniz. Sizin bu Rimbaud tarzı söyleminiz, bir dönem, sanırım sendrom olarak görülmüştü. Günümüz şairleri niçin birer Rimbaud olmalı veya bir şiiriyle her şeyi değiştirebileceğini düşünmeli?
-Alıntıladığınız cümle bir cevap yazısından. ”Hocalarının” nezaretinde ”şiir çalışan”, ”hocalarına” mısralarını düzelttiren birilerine şiirin başka bir şey olduğunu anlatmak için Rimbaud’yu örnekleyerek bir yazı yazmıştım. Rimbaud yıkıcı bir şairdir. Böyle şairler yeyüzüne yüz yılda bir geliyor olabilirler. Ama bir şimşek çakımı gibi kısa da sürse varlıkları, eserleri yüz yıl konuşabiliyor bizimle.
Önemli olan sadece budur. Yoksa gündelik olanın içinde yer kapabilmek için hocanıza mısra da düzelttirirsiniz, övgü yazıları da düzersiniz. Meşrebinize bağlı.
Ama hiçbir deha, hocasının dizi dibinde oturanlardan çıkmamıştır. Şiir şahsi bir uğraştır nihayetinde, şahsiyet sahibi olabilmeyi gerektirir.

-Şairlerin yaşlandıkça değerlenmesinin Türkçe Şiir’in bütün dinamiklerini ortadan kaldırdığını söylüyorsunuz, yaşlanan kişilerin değerlenmesinin şiirimize ne tür bir zararı olabilir ki?
-Türkçe şiirde memuriyet kıdem ve katsayı sistemi yürürlükte. Çocukça bir pozitivist ilerlemeci zaman anlayışı var. Bir şair ilk kitabıyla acemi oluyor, ikinci kitabıyla kendi dilini kurma çabaları gösteriyor, üçüncü kitabıyla kendi dilini buluyor falan… Bu klişeyle yazılmış yüzlerce şiir değerlendirme yazısı bulabilirsiniz. Böylece, kitap çıkardıkça kıdeminiz artıyor, usta oluyorsunuz, duayen oluyorsunuz… Deli saçması şeyler! İsim vermeyecektim ama, dayanamayacağım: Özdemir İnce’nin kaç kitabı vardır? Şiirimizde neye karşılık gelir bu kitaplar, Türkçe şiiri nereden alıp nereye götürmüştür?
Peki, Yahya Kemal’in kaç kitabı vardır?

-80 şiirinin sentezci bir şiir olduğunu söylemiştiniz. 80 dönemi siz de biliyorsunuz ki son birkaç yıldır tartışılıyor ve daha da tartışılacak gibi. Sizin 80 şiirine karşı bu tabiriniz, neye dayanılarak ortaya atılıyor?
-Ölmüş olanın arkasından konuşmak günahtır!

(İtaki dergisi, Sayı: 3-4)