Menu
NESİME CEYHAN'LA SÖYLEŞİ
Haberler • NESİME CEYHAN'LA SÖYLEŞİ

NESİME CEYHAN'LA SÖYLEŞİ


-II. Meşrûtiyet dönemi Türk hikâyesi için yaptığınız çalışma, hikâye türünün dönem için önemini göstermesi bakımından dikkat çekici. Modern Türk hikâyesi için bu dönem neyi ifade ediyor?

-Daha önce devrin romanı, tiyatrosu ve tenkîdine dair müstakil çalışmalar yapılmıştı. Ancak şiir ve hikâye çalışılmamıştı. II. Meşrutiyet döneminin hikâye türü için önemi, bizde hikâyenin bağımsız bir tür kimliği kazanmasının bu dönemde oluşuyla ilgilidir. Tanzimat'tan sonra yazılmaya başlanan modern Türk hikâyesi, uzun süre roman mı hikâye mi olduğu netleşemeden varlığını sürdürmüş, Servet-i Fünûn döneminde biraz daha kendine gelmiş; ancak bu dönemde bilhassa Yeni Lisan hareketinin dile getirdiği kıvraklık ve muhtevanın çeşitlenmesiyle usta örneklerine kavuşmuştur.

-O döneme ait hikâyecilerden eserleri bugüne ulaşan isimler kimler?

Ben hep edebiyat tarihlerinin bazı kişileri kollayıp kollamadıklarını merak ederim. Bazı isimler gerçekten talihsizdirler ve sırf yıldızları yüzünden kütüphane raflarında kaybolup giderler. Bazı isimlerse tam tersi. Bu çalışmayı yaparken kitap hâline gelmiş, yahut dergi, gazete sayfalarında unutulmaya terk edilmiş ulaşabildiğim tüm hikâyeleri anmaya gayret ettim. 1200 küsur hikâyeden bahsediyorum. Bugün de hikâyeleri zevkle okunan isimler konusunda edebiyat tarihlerinin hakkı teslim ettiğini görüyorum. Ömer Seyfeddin, Aka Gündüz, Hâlide Edib, Yakup Kadri, Refik Hâlid ve Memduh Şevket devirlerinde de hikâyelerindeki kalite ile ayrılıyorlar, bugün de ilgiyle okunabiliyorlar. Tabii bu isimler aynı zamanda hikâyecilikte sebat ettikleri için de günümüze kadar gelebilmişler.

-Hikâyelerde ağırlıklı olarak işlenen temalar neler?

-Mevcut temaların neredeyse dörtte birlik kısmını yaşanan harpler ortaya çıkarmış. Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı döneme ölüm-kalım psikolojisini, milliyet ve kahramanlık duygularını, mazinin parlak günlerine özlemi, vatan sevgisi ve intikam duygusu gibi temaları taşımıştır. Bu harpleri anlatan hikâyeleri "Osmanlı Dağılırken Ağlayan Hikâyeler" adı altında üç ciltlik seri hâlinde Selis Yayınları'ndan yayımladık. Sürekli Türklerin yaptığı iddia edilen tehcirden söz edilirken Balkan Türklerinin yaşadığı katl ve sürgünün hiç anılmaması, üç kıtadan Anadolu'ya sıkışan imparatorluğun evlatlarının yerlerinden yurtlarından edilişinin bahsinin dahi edilmemesi üzüntü verici. Bu hikâyeler biraz da insanımıza vefa hissinin neticesi olarak gün yüzüne çıkarıldı. Harpten sonra ağırlıklı tema 'kadın' etrafında gelişiyor. Kadınların eğitim hakkı, kıyafetlerin sorgulanması, boşanma hakkını elde etme, çalışma hakkını elde etme, haremlik uygulamalarına eleştiri, hikâyelerde rahatça tartışılır. Aslında yaşanan harplere rağmen modernleşme süreci ile ilgili tartışmaların basında kesintisiz bir şekilde devam etmesi ilginçtir.

-Savaşın hikâyelere tesirini biraz daha açabilir misiniz?

-Savaş temalı hikâyeler, harbe dahil olamayan okuyucuya cepheyi taşımıştır. Millî birlik ve beraberliği tesis etmek, Türklük duygusunu kuvvetlendirmek amacıyla günlük gazetelerde neredeyse her gün yayımlanan bu hikâyelerin moral desteği yadsınamaz. Harp senelerinde devletin, matbuattan ve edebiyatçılardan, Hilâl-i Ahmer'e ve Donanma Cemiyeti'ne yardım gibi bazı meselelerde halkı yönlendirmek ve moral vermek konusunda faydalandığını görüyoruz. Hikâyelerde gönüllü askere gidiş motifinin sıklığı, harpten kaçmanın iki hikâye ile sınırlı kalması dahi bunun bir işareti. Bu eğiliminin Çanakkale Harbi esnasında cepheye bir sanatkârlar heyeti göndermek, yahut şairlere telifler mukabilinde kahramanlık şiirleri yazdırtmak şeklinde somutlaştığını görürüz.

-Dönemin hikâyesi nasıl bir fotoğraf ortaya koyar?

-Tema çalışmaları, kültür tarihine ve sosyal bilimlerin başka disiplinlerine malzeme teşkil etmesi noktasında önem arz eder. Devrin hikâyesine topyekûn baktığımızda modernleşen Türkiye'nin ve dağılan Osmanlı'nın hikâyesiyle karşılaşırız. Cumhuriyet'te devlet teşvikiyle yaşanan birçok yenilik, II. Meşrûtiyet'te halkın içerisinde sınanma imkânı bulmuştur. Hikâyelerde halkı, geleneği muhafazadan yana görürüz. Bu noktada halk ve aydınlar arasında uzlaşmanın sağlanamadığını; aydının bütüncül bakış açılarından uzak, şekilde kalan reformlara talip olduğunu anlarız.

 

(ZAMAN, 28 NİSAN 2009)