Kimi yazarlar hareketli, kontrolsüz nehirler gibidir; akışları mevsimlere, dönemlere ayarlıdır, yükselirler alçalırlar, bazen sakin akarlar bazen coşarlar, taşıp yataklarını değiştirerek kendilerini sarp kayalara vururlar. Sanat serüvenleri boyunca ararlar, hep ararlar, risk alırlar. Yara bere içinde kalmaya aldırmadan, hayatın ritmi onları nereye götürürse oraya giderler. Bu yüzden hep gündemde kalırlar, konuşulurlar, iz bırakırlar. Ramp ışıkları hep üzerlerindedir.
Kimi yazarlar ise durgun, dingin nehir gibidir; hiçbir mevsim onları coşturamaz, yataklarını değiştiremez. Dönemler, anlayışlar değişse de, kendi iç dünyalarında yarattıkları zihinsel, kalbî izleklerin peşinden giderler. Hayatın ritmine, edebiyatın ritmine aldırmazlar. O iç seslerinin hep daha önemli olduklarını düşünürler. Israrla o ritimde akmayı sürdürürler. Dış dünyanın gerçekliğini önemsemezler. Edebiyat gündeminde yer almak umurlarında bile değildir. Ramp ışıkları onları teğet geçer.
İşte Selçuk Baran bu ikinci tür yazarlardandır. Sessiz, tezahüratsız, derinden akan bir nehir. Bu yüzden Tomris Uyar, Selçuk Baran’ı, “rejimi düzenli bir ırmak” olarak tanımlar. (Tomris Uyar, Selçuk Baran’ı Anarken, Virgül sayı: 25, Aralık 1999.) Yazarlık serüvenine bakıldığında gerçekten de Baran için bundan iyi tanımlama yapılamaz. Çünkü o büyük bir nehir olmasına rağmen her zaman taşmayan, taşmayı, çağlamayı düşünmeyen, öncelemeyen bir yazar portresi çizmiştir.
Baran, hem Türk Dil Kurumu 1973 Hikâye Ödülünü (Haziran), hem de Sait Faik 1978 Hikâye Ödülünü (Anaların Hakkı) kazanmasına karşın, edebiyat dünyasında sanatı tartışılan, altı çizilen, sıklıkla gündeme gelen bir öykücü olmamıştır. Hep geri planda kalmış, edebiyat kanonundan tasvip görmemiş, çoğunlukla görmezlikten gelinmiştir. Füsun Akatlı’nın deyişiyle “Ramp ışıkları onu hiç aydınlatamamıştır.” (Füsun Akatlı, Kasım Mektubu/Bir Solgun Resim: Selçuk Baran, Varlık Dergisi, Sayı: 1107, Aralık 1999.)
Baran, dergilerde düzenli olarak yazan, yazı kurullarında yer alan, öykü davası güden bir yazar değildi. Ne kendi sanatı hakkında konuştu ne de genel sanat ortamında boy gösterdi. Dergilerden, yayınevlerinden hep uzak durdu. Bir edebiyat mahfilinde yer almadı. Daha çok kitaplarıyla göründü. Önemsenmek için özel gayretleri, çıkışları olmadı. Belki de günümüz yazarlık imgesini beğenmedi, önemsemedi. Ama kıyıcı edebiyat dünyası bu inceliği fark edemedi. Selim İleri’nin aktardıklarına göre, yazarlığının her döneminde kitap yayınlatmak bile onun için sorun oldu. O da git gide kendi içine çekilip yazarlığını unutturmaya çalıştı. Son dönemini edebiyat dünyasına kırgın, küskün geçirdi. Sanki tüm bu kitapları yazmamış gibi sessizce denize döküldü.
Sonrasını Enis Batur’dan dinleyelim:
“Ölümünden birkaç ay önce, Tanzimat’tan Günümüze Yazarlar Ansiklopedisi ekibi tarafından kendisine gönderilen ‘Bilgi Formu’nun, ‘Eklemek istediğiniz başka bilgiler’ bölümüne canalıcı bir bilgi eklemiş Selçuk Baran:
Başarısız bir yazar olduğumu kabullendiğimden, 1994’de yazmamaya karar verdim. O günden beri, herhangi biri olarak hayattan keyif alıyorum.” (Enis Batur, Okuma Lâmbası, Alkım Yayınları, 1. Baskı, İst. 2004, s. 97)
Aşkı bulamamış kadınlar…
Bir genelleme yapmak gerekirse Selçuk Baran öykülerinde, kadın erkek ilişkilerinin aksayan yanlarını öne çıkarır. Büyük bir çoğunlukla kadın penceresinden bakarak bu dünyanın çeşitli sorunlarına eğilir. Yanlış kurgulanmış kadınlık durumlarının bu cinsteki yaralarını irdeler. Umutsuz, acılı kadınların dünyasına bakar. Bir külü yeniden alevlendirmeye çalışan kimi kadınların umutsuz çabalarını anlatır. Hiçbir şeye yetişememiş, geç kalmış kadınlar onun ilgilendiği tipler olur. Gençlik çabuk geçmiştir, hem de hakkı verilmeden, değeri bilinmeden. Şimdi ise vakit bir türlü geçmek bilmemektedir. Çevre boşalmıştır. Her yan ıssız, sessizlik içindedir. Ama kahramanlar bazen yalnızlıklarından korkmadıklarını, ürkmediklerini ispatlamak için yeni yeni girişimlerde bulunur. Ancak yeniden yenilirler, yeniden…
Onun kahramanları durmaksızın sıkılır. Etraflarında onları mutlu edecek hiçbir şey yoktur. Çünkü dışarıda insanı yaşamaya değil ölmeye, yaşamdan koparmaya ayarlı bir düzenek vardır. Mutsuzluğu çoğaltan bir düzenek. Tam bu arada, bu yenilmiş, geçkin kadınların karşısına delikanlılar çıkar. Çevresindeki çürümüş her şeyin, ilişkilerin, eşyaların ortasında delikanlı ışıl ışıl ışıldamakta, onu kaçırdığı hayatı yeniden yaşaması için kışkırtmaktadır. Ama bütün bunlar için artık çok geçtir. Dışarıdaki atmosfer bu sevinci de boğmakta gecikmez. Bu son kıpırtı da başarısız kalınca kopuş daha da derinleşir.
Mevcut toplumsal yapı, yanlış erkek ve kadın algısı kadın yalnızlığının ve mutsuzluğunun temel nedenleridir. Ne erkek ne de kadın yeterince cesur değildir. Aynı zamanda kendi cinslerinin gereklerini yerine getirmezler. Kadınlar dünya karşısında, hayat karşısında, insanlar karşısında hep bir yabancıdır. Sürekli bir aşk, sevgi açlığı çekerler. Ruhlarındaki yangını ancak kendilerini aynı tutkuyla sevebilecek bir erkek söndürebilecektir. Ancak o erkekler ya yoktur ya da onlara ulaşmak imkânsızdır. Evlendikleri erkeklerin hep başka ilgileri vardır. Eşlerine ayıracak vakitleri yoktur. Kısaca onun bütün bir öykü serüveni bir erkeği sevmek ve sevilmek mücadelesi veren kadınların hüzünlü sonları üzerinedir. İşte Baran öykülerinde kadın erkek arasındaki iletişimsizliği giderek dilsizliği anlatır. Ne evli kadınlar aradığı erkeği bularak mutlu olmuş, ne de evlenmemiş geçkinler bu mutluluğa erişmişlerdir. Boşluktaki kadının gözleri artık ölüme bakmaktadır. Yaşamak için gerekçeleri bir bir tükenmektedir.
Şu cümleler onun tüm öykülerindeki kadın erkek yaklaşımının özeti gibidir: “(Erkeklerin) insanlarla sürekli alışverişte olmalarını sağlayan işleri var. Dahası, hayatı onlar kuruyor, dünyayı onlar yönetiyorlar. Erkekler… Köşe başlarını tutmuş ufacık devler. Bize, biz kadınlara onların el yordamıyla kurdukları hayatı kabullenmek, şu tuhaf dünyanın gidişine boyun eğmek düşüyor. Ses geçirmez duvarların ardında ne vaatler ne umutlar!.. Sessizlik her şeyi ağırlaştırıyor, çekilmez yükler oluşturuyor. Biz de birtakım gereksiz düşler kuruyoruz; dünyadan, gerçek hayattan haberimiz yok.” (Selçuk Baran, Yelkovan Yokuşu, Remzi Kitapevi, 1. Baskı, İst. 1989, s. 118).
Öykü Serüveni
Selçuk Baran Türk Dil Kurumu 1973 Hikâye Ödülünü kazanan ilk öykü kitabı Haziran’da (1972; Cem Yayınevi, 2. Baskı, İst. 1974) mutsuz, yalnız kadınları, genç kızları, hayatla bağları kopmuş erkekleri anlatır. Çevre, toplum ve düzen tarafından kuşatılmış insanlar için hiçbir çıkış da gözükmemektedir. Kahramanların hayata yükledikleri anlamla, hayat olarak yaşanan düzeneğin grameri tümüyle farklılaşmıştır. Gençleri aileleri, yaşlıları ise gençler anlamamaktadır. Yaşanan tam bir körleşmedir. Özgürlük tutkunu gençler meçhul bir yola hesapsız koşarken, geçkin, mutluluğu kaçırmış kadınlar, hayattan umutlarını kesmiş bir durumda ölüme doğru sürüklenirler. Artık sadece ölümü arzulamaktadırlar. Ama yine de “yaşanmadan da ölünmez ki?” Baran daha ilk kitabında öne çıkardığı bu izlekleri tüm öykü serüveni boyunca, derinleştirecek, yeni katmanlarla zenginleştirecektir.
İkinci öykü kitabı Anaların Hakkı (Okar Yayınları, 1. Baskı, İst. 1977) bu kez 1978 yılının Sait Faik Hikâye Ödülünü kazanır. İlk kitaptaki benzer temalar işlenmekle birlikte ana tema doğa sevgisi ve modernleşme eleştirisi olarak belirginleşir. Öykülerde ağırlıklı olarak doğa övgüsü yapılır. Doğa, hayatın ve umudun simgesidir. Baran bu öykülerde sokak esnafına, memur bürolarına bakar, oralardaki insanlık durumlarına eğilir. Memur bürolarında çiçeklerden uzak sıkışık hayat mahkum edilir. Kent, çiçeği, doğayı öldürmüştür. İncelik düşkünü kahramanlar doğanın çıldırmasını, her yanın çiçeklerle, sarmaşıklarla dolmasını beklerler. Bu onlar için tek umuttur. Bütün kötülüklerin, haksızlıkların, yanlışlıkların karşıtı bir bahçedir nihayetinde.
Kitaba da adını veren “Anaların Hakkı” onun öykücülüğünün zirve örneklerinden biridir. Bir kaçakçı ile evlenen Saide’nin on beş yaşındaki oğlu da bu yolda öldürülmüştür. Bir kaçakçı olan eşini çok sevdiği için evlenen Saide şimdi mutsuzdur. Kocası zengindir, itibarlıdır. Ama Saide bütün bunların oğlunun kanının bedeli olduğunu düşünmektedir. Bu arada kentte üç gencin öldürüldüğünü öğrenen Saide bundan çok etkilenir. Oğul acısı yedi yıl sonra yeniden depreşmiştir. Öldürülen bu gençlerle kendi oğlu arasında bir örtüşmüşlük hisseder. Ağır bir depresif hâlinde kocasını vurur. Böylece yedi yıl önce öldürülen oğlunun (belki de öldürülen tüm gençlerin) intikamını almıştır. Çünkü o “analar konuşmazsa kötülük sürecektir” demektedir. Ama o konuşmuştur.
Kış Yolculuğu (Tan Yayınları, 1. Baskı, İst. 1984) onun tüm öykücülük serüveninin en başarılı kitabıdır. Anlatımda, dilde kusursuzdur. Kitap “Türkân Hanımın Ölümü”, “Temmuz, Ağustos, Eylül” ve “Kış Yolculuğu” adlı üç öyküden oluşur. Benzer temaların işlendiği öykülerde kahramanlar hayata tutunamamış, hayatın dışına itilmişlerdir. Bu mutsuz kahramanlar hayatta tam bir boşluğa düşmüşlerdir. Öykülerde yenilginin felsefi, duygusal boyutu düzeyli bir şekilde işlenir.
“Türkân Hanımın Ölümü”nde hayat ve ölüm ikilemi tartışılır, intihar olgusunun felsefi arka planı sorgulanır. Sonu intiharla biten Türkân Hanımın bütün bir hayatı bizzat onun hayatına tanıklıklar üzerinden kurgulanır. Böylece onu intihara kadar götüren hayatın değişik çehreleri sergilenmiş olur. Türkân Hanım, ölüm varken başka hiçbir gerçekliğin konuşulamayacağı görüşündedir. Ona göre “kadın yorulunca intihar eder”. O artık yorulmuştur. “Temmuz, Ağustos, Eylül” bir aydın eleştirisidir. Tiyatro oyuncusu Turhan kendini bir kıyı köyüne “atmıştır”. Öykü boyunca aydın mutsuzluğunun nedeni sorgulanır. Köy gerçekliği, dinginliği, huzuru ile İstanbul ve aydın anlayışı karşılaştırılır. “Kış Yolculuğu” tipik bir yüzleşme öyküsüdür. Çaresiz, çözümsüz, anlamsız bir hayatın tam ortasında, yirmi yıldır uğramadığı memleketine dönen Cemil, orada tanıştığı Cezmi sayesinde hayatla incitici/yaralayıcı bir şekilde yüzleşir.
Tortu (Kaynak Yayınları, 1. Baskı, İst. 1984) onun “uzun öykü”südür. Annesiz, babasız Halim’in tek tutkusu ablası Naciye’dir. Tüm hayatını onun üzerine kurgular. Halim sonunda gurbete çalışmaya gider. Hâlâ hayatının öznesi ablasıdır, ablasına bol bol mektup yazar. Ama zamanla hayata bakışı değişmeye başlar. Fabrikada tanıştığı Zekiye sayesinde, kapitalizm, sömürü ve sarı sendika kavramlarını öğrenir. Bu arada Zekiye’ye aşık olur. Artık ablasını unutmuş, hayatının öznesi Zekiye olmuştur.
Yelkovan Yokuşu’unda (1989) kadın erkek ilişkilerindeki iletişim bozukluğunun nedenlerine eğilmeyi sürdürür. Çevre/toplum/ baskısı, yanlış kadın/erkek algısı nedeniyle özgür davranamayan bireyler mutsuz olurlar. İnsanlar tüm bu baskılardan kurtulup kendi istedikleri gibi yaşayamadıkları için psikolojik rahatsızlıklara sürüklenirler. Kadınlar aradıkları erkekleri evliliklerde bulamadıkları için arayış içerisine girerler bu da onları hastalıklı hâllere sürükler. İdeal erkek çoğunlukla koca değildir. Çünkü evlilik sonrası kocalar onları ihmal ederek başka uğraşlara dalarlar. Boşluktaki kadın da arayışlara girer.
Arjantin Tangoları’nda (Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, İst. 1992) aşk arayışı içerisindeki kadınların evlilik kurumundaki yalnızlığı işlenir. Kadınlar hep sevgi ararlar. Sevilmek, kadın olduklarını hissetmek ve tıpkı büyük romanlarda olduğu gibi “büyük aşklar” yaşamak isterler. Ama kadınların bu arzuları hiçbir zaman gerçekleşmez. Öncelikle evlilikler aşkı öldürür. Evlilik kurumu, kadının beklentilerinin, arzularının aksine kendi gerçekliğini dayatır. Çünkü erkeklerin evlilik süresince hep başka ilgileri olur. Kadın unutulur, ihmal edilir. Ya da hiç evlenmemiş bir kadın boşluk içerisindedir. Bu umutsuzluk ve kırılmışlık içerisindeki kadınlar boşluğu ve acıyı son bir hamleyle kapatmak isterler. Ama bu da beyhude bir çabadır. Çünkü bu aşkta da zamanlama yanlıştır. Burada da yeniden ama daha büyük bir kırılma yaşanır. Artık ölmek ve yaşamak arasında bir fark yoktur. Mutsuzluk kadınlar için âdeta bir yazgıdır. Anne, kızının hamile olduğunu öğrenince “umarım oğlun olur,” der. “Acı çekenlerden bıktım. Zincirin halkası sende kopsa bari. Artık acı çeken kadın görmek istemiyorum” (A.g.e., s. 86).
Ölüme yaklaşmış erkekler, çıkışsız kadınlar, arayış içerisindeki genç kızlar…
Selçuk Baran öykülerini, ölüme yaklaşmış yıkıntı içindeki insanlar, çıkışsızlık içindeki kadınlar (mutsuz, aşkı bulamamış, aldatılmış), geleceğini kendi kurmaya çalışan genç kızlar üzerine kurar.
Haziran’daki “Odadaki” öyküsünde, yatağa bağımlı felçli bir adamın yaşadığı evlat acısı etkili bir kurgu ile anlatılır. Bu öykü onun en başarılı öykülerinden biridir. “İhtiyar Adam ve Küçük Kız” öyküsünde, oğlunun evinde istenmeyen yenik, çaresiz ihtiyar, hayata tutunmaya çalışmaktadır. Anaların Hakkı’ndaki “Emekli”de, emekli Saffet’in düştüğü boşluk, bir işe yaramamak ve hayattan kopmak temaları etrafında işlenir. Bu temalar onun öykücülüğünde önemli bir açılım yaratabilecekken Baran her nedense bunları zenginleştirmek yoluna gitmez.
Çıkışsız kadınların öyküleri Baran’ı daha çok cezbeder. Haziran’daki “Anne”de yoksul, arayış içerisindeki kadının çırpınışları işlenir. “Işıklı Pencereler” bir başka kıstırılmışlık öyküsüdür. Kocası uzak bir kente atanan Selime, bu büyük kentte, iki çocukla yapayalnız kalmıştır. “Porto-Riko’lu” öyküsünde, cinselliğini yaşayamamış, tutkularını birbirinden saklayan orta yaşlı kadınlar anlatılır. “Yelkovan Yokuşu’nun aynı adlı öyküsünde mutsuz bir evlilik süren ressam kadın, kocasının tüm iyi davranışlarına karşın onu sevemez. “Başka türlü bir erkek olduğu” inancını hiç yitirmez. “Bakır Çalığı”nda, erkeğin bilim aşkıyla kadını ihmal etmesi gündeme getirilir. Kadın yine kadınlığını yaşayamamıştır. “Eğrelti Yeşili” benzer bir iz üzerinde yürür. Öykü, kadınların evlilik cenderesinde nasıl ezildikleri, erkeksi dünyada nasıl dışlandıklarını anlatır. Burada da erkek annesini önemsemekte, eşini ihmal etmektedir. “Mektup Yazmak” da, kadın erkek arasındaki ilişkinin dilsizliği üzerine bir öyküdür. Baran, “Arjantin Tangoları”nda, ikili ilişkilerdeki engelleri sorgulamayı sürdürür. Bu kez karı koca arasına giren kocasının müzik tutkusu, Arjantin tangolarıdır. Müzik erkeğin bütün dünyasını doldurunca kadın dışarıda kalır.
Genç kızlar da onun öykülerinde sıklıkla gündeme getirdiği tiplerdendir. Bunların üzerinden mevcut kadın algısının eleştirisi yapılır. Haziran’daki; “Leylek Dalları”nda genç kızları eve kapamış aile yapısı eleştirilir. Aile dışarıda akıp duran hayatın akışını, coşkusunu kavrayamamaktadır. Ana babalar eski bir lügatın artık yürürlükten kalkmış sözcükleriyle hayatı kavrayamamaktadır. Anaların Hakkı’ndaki “Mısırlar”da Nuran’ın özlemleri anlatılır. On altı yaşındaki Nuran’ın büyük şehrin ışıltısı karşısında gözleri kamaşır. Bu hayata nasıl karışacaktır? Yelkovan Yokuşu’ndaki “Bozacıda” öyküsünde özgürlük tutkunu Feride’nin dünyasını tanırız. Arjantin Tangoları’ndaki “Ağ”da anne baba baskısı işlenir.
Çiçekler onun öykülerinde güzelliğin, iyiliğin, mutluluğun simgeleridir. Arjantin Tangoları’ndaki “Krizantemler”de, sevgi açlığı içerisindeki bir genç kıza bir erkek krizantem verir. Kız sanki hayata yeniden dönmüştür. Artık ölmek istememektedir. Anaların Hakkı’ndaki “Çardakta”da aldatılan Zehra’nın acısını fesleğenler, sardunyalar dindirir. “Sarmaşıklar” da doğadan, çiçekten, incelikten habersiz kent ve memur hayatının eleştirisi yapılır. Yelkovan Yokuşu’ndaki “Sıcak, Çok Sıcak Bir Yaz” öyküsünde, çiçekler yine güzellik sembolü olarak yerini alır. Kocası tarafından terk edilen Ayşe’nin tek tesellisi çiçeklerdir, onlara sığınır.
Sonuç
Selçuk Baran’ı kuşağındaki benzer “kadın yazarlar”dan ayıran en belirgin farkı, kadın erkek ilişkilerine daha “romantik” bakmasıdır. Onun kahramanları büyük romanlardaki gibi “büyük aşk” arayışı içerisindedir. Öykülerinde erkeksi dünyaya eleştirmekle birlikte, kadınlar erkekler tarafından kabul görme, beğenilme tavrı içerisindedir. Bu özellik de onu edebiyatımızdaki “erken dönem” kadın yazarlara yaklaştırır. “Sevilme arzusu peşindeki kadın” çizgisinin onda da sürdüğünü görürüz. Kuşkusuz daha gelişmiş, yazınsal tutumu incelmiş, rafineleşmiş bir yaklaşımla. Öte yandan kadın ezilmişliğinin, başkaldırısının da örneklerini vermiş, despot, buyurgan erkek egemen dünyanın açmazlarını dile getirmiştir. Çevre, toplum, gelenek kıskacındaki kadınların acılarını öyküleştirmiştir.
Baran, öykülerinde didaktikliğe düşmemiş, toplumsal gerçekleri, sosyal meseleleri estetik bir yaklaşımla sanatın diline dönüştürerek bir hava, bir atmosfer olarak öykülerinde işlemiştir. Dışsal olay ve eylemlerden çok yaşananların sonuçlarını, acılarını, düş kırıklıklarını anlatırken, bu olayların, iç dünyadaki sarsıntılarını daha çok önemsemiştir. İnceliklerin, kadınsal duyarlıkların iz bırakıcı, kalıcı örneklerini kusursuz, duru bir Türkçeyle vermiştir.
Peki böylesine nitelikli, alanında iki önemli ödül de almış bir yazarın, kendini “başarısız bir yazar” olarak tanımlayarak yazmayı bırakması nasıl izah edilebilir?
Kuşkusuz bu, yazar için dramatik bir durum olmasından öte, edebiyat dünyasının kendi kendini sorgulamasını gerektiren öncelikli, hayati bir sorundur. Bu vazgeçişin bir geri çekilme/yenilgi değil, açık bir başkaldırı olduğu ve içinde sert/keskin bir mesaj taşıdığını söylemek bile fazlalık. Çünkü Selçuk Baran’ın tavrı “yazamamak” değil, “yazmamak.” Ayrıca bu mesajın edebiyat ortamı kadar bir de okur cephesi olduğu unutulmamalı.







