KURMACADAN ÜSTKURMACAYA: MURAT GÜLSOY ÖYKÜCÜLÜĞÜ

Murat Gülsoy, sürekli yenilikçi arayışlar içerisinde olan, kelimenin tam anlamıyla bir “atölye öykücüsü”dür. Pek çok öyküsü, özgünlük, biçimsel arayışlarının bir yansımasıdır. Gülsoy, farklı yazınsal tutumları birbiri ardına denemekten çekinmez; Kafka’nın “Yola Çıkış” öyküsünü beş ayrı şekilde yeniden yazmak, Vincent Van Gogh’un “Ekici” adlı tablosunu metne yerleştirip körler için çeşitli açılardan yorumlamak, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Geçmiş Zaman Elbiseleri” öyküsünün devamını yazmak gibi deneysel arayışlara girer. Tüm öykülerinde “kurmaca” olayını tartışan yazarın bu deneysel örneklerini de yeni anlatım olanaklarını zorlama çabası olarak nitelemek gerekir. Çünkü Gülsoy öykülerinin tümünü, yazı, yazmak ve edebiyat temaları üzerine oturtur. Edebiyatın kendisi öykülerin ana sorunsalıdır. Bu nedenle kahramanların/anlatıcıların çoğu yazardır. Yazıyı, hayatla yüzleşmenin bir aracı yapar. Edebiyatı hayatın içine sokup, kurgu ve gerçeği karşılaştırarak, hayatı yazınsal düzlemle, edebiyatı yaşamsal alanlarla test eder. Gülsoy, gerçeğin yazıya aktarılırken nasıl doğal hâlinden kopup başka bir biçime dönüştüğünü gündeme getirir. Zihinsel işleyişlerin yöntemini tartışırken, bu işleyişi de edebiyat algısı üzerinde irdeler. Onun öykülerinin büyük çoğunluğu üstkurmaca özellikleri taşır. Kurgu içinde kurgu, okuru öykünün yazılış sürecine ortak etme, başka metinleri öykülere dayanak yapma (metinlerarasılık) anlayışı öykülerde baskın yaklaşımlardır.

Gülsoy, öykülerini, her şeye bir “hikâye” olarak bakan ve durmaksızın hikâyeler devşirip kurgulamaya çalışan bir anlatıcı etrafında oluşturur. Bir hikâyeler cennetine düşmüş bu kahraman/anlatıcı; neyi, nasıl anlatacağının endişeleri, arayışları içerisindedir. Hikâye her yandadır; rüyalarda, masallarda, kitaplarda. Bütün bu iç içe geçmiş hikâyeleri, nasıl var ve görünür kılacaktır? Anlatıcı hikâyeyi etrafındaki olaylardan, kişisel yaşamından mı, yoksa yaşanmışlıktan mı kuracaktır. Yoksa rüyalardan mı okunmuş kitaplardan mı? Gülsoy bütün bunları öykülerinde tartışır, her birinin örneklerini verir, karşılaştırır.
Murat Gülsoy için öykü, öncelikle “anlatmak” ve “kurgulamak”tır. Ona göre, hikâye önemlidir. Çünkü insan, hayatta, geride bir hikâye bırakmak için yaşar ve hep o hikâyenin kahramanı olmaya çalışır. O da hikâyeyi öykünün merkezine yerleştirir. Okura okuduğu metnin kurgu olduğunu söylerken bile bir olaya, meseleye, hikâyeye ihtiyaç duyar. “Oyun”a dayalı, gariplikler, tuhaflıklar, şaşırtmalardan beslenen öyküleri tercih eder. Farklı bakış açılarıyla, gerçeğin, gerçek sanılan şeyin, nasıl farklı farklı algılanabileceğini, yanılsamanın bile bir gerçek kadar, gerçek bildiğimiz şeyler kadar yanı başımızda olduğunu örnekler.
Gülsoy’un kahramanları belli bir entelektüel donanıma sahip kişilerdir. Hayatı, toplumu, çağı kavramada herhangi bir sorunları yoktur. Buna karşın derin bir yalnızlık çekerler. Bu yalnızlıklarının nedeni bilinç düzeylerinin yüksekliğinden kaynaklanır. Onun kahramanları da tıpkı Kafka’nın kahramanları gibi birden kendilerini yaşadıkları dünyaya yabancılaşmış bulurlar. Etraflarında olup bitenleri anlamaya, yaşadıklarına ilişkin kanıtlar bulmaya çalışırlar. Nöbet tutan asker, kitap okuyan genç kız, yazı yazan yazar gömüldükleri yalnızlıklarında var olduklarının kanıtlarını ararlar.

Murat Gülsoy’un yazın anlayışıyla pek çok yazar arasında akrabalık kurmak olasıdır. Çünkü geniş bir yazar coğrafyasından beslenir. Yanılsama, zaman, gerçeğin göreceliği, çok katmanlı anlatım, geleneğe bakış açılarından Borges, modern insanın bunalımı, çıkışsızlık, kıstırılmışlık yaklaşımları açısından Kafka, fantazya, korku yorumları açısından Poe, endişe, rüya, düş yaklaşımlarında Ahmet Hamdi Tanpınar, karakter yaratma ve psikolojik çözümlemelerde Oğuz Atay, kolaj yaklaşımıyla Orhan Pamuk onun öyküleriyle akrabalık kuracağımız yazarlardır. Kuşkusuz bunlar ağır bir etkiden çok, içselleştirilmiş, yedirilmiş ve bir başka orijinalliğe dönüşmüştür. Kaldı ki bu yazarları öykülerinde bol bol anar. Bir başka deyişle bunları gizlemek yerine altını çizer, açık eder, belirginleştirir.

Öykü Serüveni
Murat Gülsoy ilk öykü kitabı Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul’de (1999), adeta daha sonra bütün bir öykü serüveninde işleyeceği temaların ve yazın anlayışının genel çerçevesini çizer. (Murat Gülsoy, Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul, Can Yayınları, 2. Basım 2001). Öykülerin tümü, yazı, yazmak ve edebiyat üzerine oturur. Edebiyatın kendisi öykülerin temel sorunsalıdır. İkinci kitap Bu Kitabı Çalın (2000) postmodern öykünün neredeyse tüm özelliklerini bünyesinde barındırır. (Bu Kitabı Çalın, Can Yayınları, 4. Basım 2007). Kitap bir üstkurmaca olarak tasarlanmıştır. Özne her zaman kurgunun kendisidir. Anlatım, kurgu ve oyun anlayışı, yazarın klişeleri, hayat ve yazı ilişkileri, yaratım olayı gibi edebiyatın temel sorunları öykü içinde tartışılır. Oyun ve bulmaca öğesi hep öne çıkarılır. Âlemlerin Sürekliliği ve Diğer Hikâyeler’deki (2002) öykülerin kahramanı/anlatıcısı yine yazardır. (Âlemlerin Sürekliliği ve Diğer Hikâyeler, Can Yayınları, 2. Basım 2002). Bir öyküyü kurgularken hem öykünün oluşum serüveni hem de çevrenin bir yazara olan bakışını harmanlayıp yeni bir metne dönüştürür. Yazar bu serüvende kurgusal dünya ile dışsal dünyayı aynı anda yaşarken, kurgu ve gerçek konusunu, edebiyatın biçimsel sorunlarını öyküsünde işler. Bu süreçte sandığı gibi “edebiyatın sentetik bir şey olmadığını” keşfeder. Bunu da bir yakınının ölümünde de test eder. Vedat Enişte’nin ölümünün arkasından bıraktığı mektuptan, insanın dünyada varlığını ispat için bir hikâyeye gereksinim duyduğuna bir kez daha şahit olur. Çünkü geleceğe kalmak, ancak bir hikâye kahramanı olmakla mümkündür. Yazar için ise varolma bir “okur” bulmakla gerçekleşir. Binbir Gece Mektupları (2003), masallar, büyüler, rüyalar evreninde gezinir. (Binbir Gece Mektupları, Can Yayınları, 2. Basım 2003). Öyküler, mektuplardan oluşur. Mektup biçimi, okurla söyleşmeye uygun bir yazış biçimi olduğu için, Gülsoy pek çok öyküsünde bu biçimi tercih eder. Bu An’ı Daha Önce Yaşamıştım (2004) ise, ağırlıklı olarak deja vu kavramı etrafında oluşturulur. (Bu An’ı Daha Önce Yaşamıştım, Can Yayınları, 2004).

Hayat ve Kurgu
Murat Gülsoy’un öykülerindeki temel sorunsallardan biri “hayat-kurgu” ilişkisidir. Kurmacada sonuçlar ve olayların nedeni, yani çözümler edebi eserin yapısı gereği daha temellidir. Örneğin bir tüfek patlarsa bunun nedeni bellidir. Çünkü kurmacada bütünsellik söz konusudur. Oysa gerçek hayatta, her şey bu kadar disipline değildir. Bu yüzden çözümler karmaşıktır. Sonuçların nedenleri geçmişle, gelecekle bağlantılı ve çok katmanlıdır. Bu gerçekten yola çıkan Gülsoy, pek çok öyküsünde kurgu ve hayat karşılaştırması yapar. Hayat kurguya dönüştüğünde ne hâl alır, bir kurgu hayatı nasıl yansıtır? İşte onun öykülerinde yer alan karakter sorgulamalarının nedeni, hayat ve kurgu arasındaki mesafenin açıklığından kaynaklanmaktadır. O da kurgu yaklaşımıyla, edebiyatı sahihlik çizgisine çekmeye çalışır.

Kitaba da adını veren, “Bu Kitabı Çalın” öyküsünde, gerçek-kurgu-hayat konuları tartışılır. Bir öykünün yazılış serüveni yanında, edebiyatın işlevi, “anlatım” sorunsalı ana izlek olarak öne çıkar. Bir öykü yazarı olan anlatıcı, yalan, gerçek ve edebiyat arasındaki ilişki irdeler. Oysa bunları birbirinden ayırt etmek o kadar da kolay değildir: “Belki de uydurduğumu ya da kurguladığımı sandığım öykülerin birçoğu gerçekte yaşayıp da unutmuş olduğum şeyler. Ya da tam tersi… Belki de her şey büyük bir anımsama ânından başka bir şey değil.” (s. 26). Aynı kitaptaki “Yazarın Belleği”nde, bir öykü kahramanı, öyküdeki konumunu sorgular. Kaderinin, varlığının tümüyle, yazarının elinde, zihninde olmasına yazıklanır. O sadece bir hayaldir, ancak yazıldığında, varolabilecektir. Öykü boyunca, edebiyat anlayışları, yazar, kahraman, okur ilişkileri, edebiyata yüklenen anlam gündeme getirilir. Binbir Gece Mektupları’nda, öykücü, hikâyenin fonksiyonunu tartışır: “Önce bir hikâye hayal etsek, hikâye kendi gerçeğini yaratabilir mi?” Aslında her hikâye anlatıcısı bir Şehrazat durumundadır. Kimi ölüm korkusunu yenmek için, kimi ölümsüzlüğe ulaşmak için, kimi hayatın gerçeklerinden kaçmak için, kimi de var olduğunu hatırlamak için yazar. Sonuçta herkes bu büyük hikâyenin içindedir.

Murat Gülsoy sıklıkla, yazmak ve düş kurmak arasındaki ilişkiyi irdeler. Anlatıcı bir “kaçak yolcu”dur. Hiç binmediği gemilerde maceralar yaşayan bir yolcu. Kıstırılmış kahramanlar için tek çıkış yolu hayallerdir. Yazmak, hikâyeler uydurmak da hayal kurmaktan başka nedir ki? Anlatıcı, hayaller, rüyalar ve gerçekleri karşılaştırır ve her zaman hayallerin gerçeklerden daha üstün olduğunu düşünür: “Kimileri gerçekten yaşarlar, kimileriyse yaşanabilecek olanı hayal ederler. Olası hayallerin sayısı, her zaman gerçek yaşam olasılıklarından fazladır. Bu yüzden, kâğıt üzerinde yaşayanlar için yaşam daha zengindir.” (Bu An’ı Daha Önce Yaşamıştım, “Kaçak Yolcular”, s. 151) “Belki de gerçeklerle baş edemediğim için, gerçek duygular ve gerçek durumlarla karşılaşmaktan hep kaçtığım için kurmacanın dünyasında yaşamayı yeğliyorum.” (Âlemlerin Sürekliliği ve Diğer Hikâyeler, “Kasiyer”, S. 41.) Aslında bu rüyalara sığınış, gerçeklerden kaçıştan çok, tümüyle toplumsal olguları fark etmiş bilinçli insanların çıkış için seçeneksiz bırakılmaları sonucu başvurdukları yeni bir başkaldırı biçimidir. Bir başka deyişle yeni bir seçenek arayışıdır.

Murat Gülsoy’un öykülerindeki baskın anlayışlardan biri de “oyun”dur. Bu oyunun bir tarafında yazar diğer tarafında da okur yer almaktadır. Bu, Gülsoy’un, sık sık ironiye, kara mizaha başvurmasının ve okurla empati anlaşmasının bir parçasıdır. Edebiyatın kendisi de aslında bir oyun ve yanılsamadır. Ayrıca oyun ve yanılsama araçlarıyla gerçeğin görece olduğu, en azından birçok görünümü olduğu öne çıkarılır. Bir başkasının başından geçenlere tanıklık, ancak bir kurmaca/edebiyat aracılığıyla olur. İpler tümüyle yazarın elindedir. Ama son dönemlerdeki postmodern anlayışla okur bu sürece katılır. Yazar, kurgu sürecine okuru dahil eder. Kurgunun niye böyle işlediğini okura aktararak onu bilgilendirir hatta ikna eder. Oyun tam da burada kurgulanır.

Metinlerarasılık
Metinlerarası ilişkiler onun en tipik anlatım özelliklerinden biridir. Kitapları, şairleri, romancıları, öykücüleri öykülerin merkezine oturtur. Orada, bu büyülü dünyada gezintiler yapar. Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken, Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey Nasılım”, Umberto Eco’nun Faucault Sarkacı üç ayrı öykünün temel dayanaklarıdır. O tüm edebiyat serüvenini insanlığın birikimi olarak görür: “Edebiyat, benim uydurduğum bir şey değildi. Orada bir yerde vardı ve birbirinden farklı görünen ama özünde aynı olan bir hikâyeyi anlatan kitaplarda kendini sürdürüp duruyordu. Bedenim, nasıl ki hücrelerimdeki genlerin geleceğe taşmasında aracılık ediyorsa, kalemim de büyük bir hikâyenin sürekliliğine hizmet ediyordu. Hem bu anda, hem de bu ânın dışında var olan o büyük hikâye…” (Âlemlerin Sürekliliği ve Diğer Hikâyeler, “Uzun Yürüyüş”, s. 200). Aynı kitaptaki “Geçmiş Zaman Elbiseleri” öyküsü tipik bir metinlerarası örneğidir. Gülsoy, Tanpınar’ın “Geçmiş Zaman Elbiseleri” öyküsüne kaldığı yerden devam eder. Hem de aynı dil ve biçimle. “Vazgeç” öyküsünde, anlatıcı Kafka’nın “Vazgeç” öyküsünü alıp onun üzerinde değişiklikler yaparak kendi metnine dönüştürür. Bu Kitabı Çalın’daki “Birkaç Dolar İçin” öyküsünde bir senaryo yazarı, Kafka’ya, Borges’e ihanet ettiğini düşünür. Çünkü yapımcının emrine girmiş, onun istekleri doğrultusunda yazmaktadır. Artık karton hikâye kahramanına dönüşmüştür.

Bazen de hayatı izah için edebiyat metinlerine başvurur. Onun kahramanları, edebiyata, kurguya gömülmüş olarak yaşarlar. Toplumla aralarında entelektüel bir fark olduğunu düşünen kahramanlar, bekar odalarında, aşk kırgınlıklarından sonra, hayatın anlamını marazi arayışlarla çözmeye çalışırlar. Ancak dönüp dönüp huzurlu yalnızlıklarına, evlerine dönerler. Gencecik yaşlarında tüm bir hayatı tüketirler. Kahramanlar tam bu sıkışmışlık anında, bir edebiyat metnine tutunurlar. Onları harekete geçiren yaşamın gerçekleri değil edebi metinlerdir, kurgulardır. Ama edebiyat onları hiç de tekin yere götürmez. Bu Kitabı Çalın’daki “Kayıp Eşyalar Bürosu” öyküsünde, Kayıp Eşyalar Bürosu’nda çalışan Kemal, bir bayan çantasının içindekilerden yola çıkarak bir düş kurar, çantanın güzel bir kıza ait olduğunu düşünür. Çantanın içinde Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken kitabı vardır. Öyküleri okumaya başlar. Artık kıza yaklaşmak için tek aracı Oğuz Atay ve kitaplarıdır. Kendini, hayatını Korkuyu Beklerken’le özdeşleştirir. Oradaki kahramanları ve kitabı yaşamaktadır artık. Ama kadının evli olduğunu öğrenince yıkılır. Gülsoy, burada hayat ve kurgu arasındaki ilişkiyi bir kez daha gündeme getirir. Âlemlerin Sürekliliği ve Diğer Hikâyeler’deki “Hüthüt Kuşu” çeşitli eserlerden yapılan on bir alıntı üzerine bir öyküdür. Yazar komşusunun oğlunun edebiyat ödevine yardım ederken Türk edebiyatının nitelikli yazarlarını tartışır. Gülsoy burada alttan alta postmodern edebiyatın temel argümanlarını ironize eder. Herkes Kendisiyle Meşgul’deki “Kendini Orhan Pamuk Sanan Adam” yine yazı, yazar, taklit ve edebiyat ortamının gündeme getirildiği bir öyküdür. Çevresine kendisini Orhan Pamuk olarak tanıtan bir yazarın buna insanları inandırabilmek için harcadığı çaba anlatılır.

Postmodern tutum
Üstkurmaca, gerçek ve gerçek dışının iç içe geçmesi, dil oyunları, metinde anlatıcının sürekli devrede olması, birden fazla bakış açısı, tamamlanmamış anlatılar, çoğulcuk, çok katmanlılık postmodern anlayışının özellikleridir. Postmodernizm herkesi ve her şeyi tek tipleştiren, tek bir hikâyeye indirgeyen iddialara karşın, gerçeğin parçalı ve yöresel olduğundan yola çıkarak, herkesin kendi hikâyesi olduğu fikrini ileri sürer. Postmodern metinlerde anlatıcı sürekli devrededir. Bakış açısı değişir, bir başka anlatı metnin sorunsalı olur. Geleneksel anlatıcı, tanrısal bakış kaybolmuştur. Metin adeta okurla birlikte kurgulanır. Yazar, okuduğu metnin bir kurmaca olduğunu sürekli okura hatırlatır ve yazma sürecini metninin temel sorunsalı yapar.

Murat Gülsoy’un öykülerine baktığımızda, yukarıda sıraladığımız postmodern yazın anlayışının pek çok özelliğinin onun öykülerinde yer aldığını görürüz. Oysa Gülsoy, öykülerinin postmodern edebiyatın bazı özellikleriyle örtüştüğünü kabul etmekle birlikte, öykü anlayışının postmodern akımla ilişkilendirilmesine itiraz eder: “Metinlerarasılık, oyunsuluk, kurgunun ön plana çıkması gibi özellikleri yazdıklarımda görenler beni de postmodern bir konuma yerleştiriyorlar. Ancak ben bu anlatım biçimlerini mesele edindiğim şeyleri en iyi bu araçlarla anlatabileceğim için kullanıyorum. Yanılsamalar ve bunların kırılması, okurun alımlamasını sorgulaması bana göre ‘ilerici’ bir edebiyat tavrının ilkeleri. (…) Postmodern edebiyatın bir akım olduğuna inanmıyorum. (…) Bu sıraladığım özelliklerin bir çoğu Don Kişot’ta bilinçli bir şekilde kullanıldığını görüyoruz.” (Filiz Ateş, Murat Gülsoy’la Söyleşi, Düzyazı Defteri, Mayıs-Haziran 2004, Sayı 5).

Postmodern tutum edebiyatta bir imkândır kuşkusuz. Yenilikçi arayışların, avangard yaklaşımların bir yansıması. Ama bu örtüşmüşlüğe Gülsoy’un postmodern anlayışın uygulanması değil “ilerici edebiyat”ın bir gereği olarak baktığı anlaşılıyor, yaratıcı yazarlığın bir seçeneği olarak. Anlatım çeşitliliğini gözeten bir yazar için her birikim elbette bir imkândır. Ama bütün bunlar, Gülsoy’un metinlerinin pek çok özelliğinin postmodern anlayışla örtüştüğü gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu özellikler postmodern anlayıştan önce varolsa bile. Gülsoy’un postmodernizmin yazınsal tutumundan daha çok, dönemi, çağı izaha ilişkin ideolojik tutumuna itiraz ettiği görülür. Çünkü Gülsoy, modernizmin getirdiklerini yok saymaya karşıdır. Özellikle postmodern anlayışın kötü örnekleriyle yan yana, aynı başlık altında anılmaya itiraz eder.

Murat Gülsoy’da gözden kaçırılmaması gereken asıl özellik, “hikaye”ye ve “olay”a verdiği önemdir. Çünkü o, anlatımdan, hikâyenin, olayın dışlandığı bir dönemde biçimsel tutumu ağır basan bir öykücü olmasına karşın, öyküde yeniden tahkiyeye yer vermiştir. Bu anlamda çağının/zamanın dilini gelenekle buluşturmuştur diyebiliriz. Ancak hikâyeye bakışı “nasıl anlatılacağı” sorusuyla ilgilidir. Gülsoy, elinde yığınla hikâyesi olan ama onu en iyi nasıl anlatacağının arayışı içindeki bir yazar görünümündedir. Kuşkusuz bu onun bilinçli seçimidir ve öykü anlayışının karakteristiğidir. Çünkü onun amacı bulmak değil aramaktır. Bir başka deyişle bulamadığı için aramıyor, bulduğu için arıyor. Bu da, açıktır ki poetik bilinci yüksek olan öykücünün yeni anlatım imkânlarını zorlama girişimidir.

Ancak Murat Gülsoy için en büyük tehlike tekrarlardır. Çünkü tüm öyküler bir arada okunduğunda okurda öncelikle bir tekrar duygusu uyandırıyor. Öyle ki neredeyse her öyküde aynı anlatıcı/kahraman prototipi oluşmuş gibidir. Bu anlamda Murat Gülsoy öykücülüğü daha şimdiden klişeleri, şahıs ve kelime kadrosu belli olmuş bir düzeneğe doğru gidiyor. Tomris Uyar bir söyleşisinde bunu şöyle değerlendirir: “Sözgelimi Murat Gülsoy gerçekten ilginç bir öykücü. Ancak bir yerde tıkanabilir çünkü metinden yola çıkan metinler yazıyor. Bir süre sonra yaratıcılığı sekteye uğratabilecek bir tercih.”

Kuşkusuz bütün bunlar 2000’li yılların en yetkin öykücülerinden olan Gülsoy’un sanatçı duruşunu gölgelemeye yetmiyor. Belki de fazlasıyla üretken sanatçı kimliğinin doğal bir sonucu olarak dışlaşıyor, kendine has bir biçim oluşturma ve özgünlük arayışının doğal sonucu olarak. Çünkü Murat Gülsoy, Türk öykücülüğünün Cemil Kavukçu, Ayfer Tunç, Nalan Barbarosoğlu, Özen Yula, Sibel K. Türker, Hüseyin Su, Müge İplikçi ve Faruk Duman’la yaşadığı dönemecin en özgün temsilcilerinden biri.

(EŞİK CİNİ, KASIM ARALIK 2007, SAYI: 12)

Paylaşım
  • Print
  • Facebook
  • Live
  • Twitter
  • FriendFeed
  • RSS
  • email
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Google Bookmarks
  • Yahoo! Buzz
  • Digg
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • PDF
  • Technorati
  • Yahoo! Bookmarks
  • Add to favorites

-

NECİP TOSUN

Öykü Yazıları

 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Eser Gnder Hasan Aycın Çizgileri

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

  • En Yeniler
  • Yazarlar
  • RSS
  • Haberler

Göz Kirası

DSCF0017.JPG _097.jpg 2468727769_e4e7a8864f.jpg 2237kedi.JPG nurela06.JPG HO054801.JPG balat4.jpg dscf3060.jpg

Sosyal Ağlar