ÖYKÜDE BİR İMKÂN OLARAK POSTMODERN AÇILIM

Son yirmi yılın akademik, felsefi ve edebi alanda en çok tartışılan konuların başında gelen postmodernizm, üzerine yazılan pek çok eleştirel ve teorik çalışmaya karşın yine de kavramsal bir netliğe kavuşmuş değil. Kapsadığı alan, örnekleri, iddiaları, kabul ve redleri sürekli tartışılmaktadır. Bazı yorumcular gelip geçici bir moda, bazıları da çağın yepyeni bir izahı olarak değerlendirmektedir. Postmodernizmin bu denli yoğun bir ilgiyle karşılanmasının en önemli nedenlerinden biri hiç kuşkusuz içinde bulunduğumuz dönemi, çağı izaha girişen iddialı, cüretkâr tutumudur. Öyle ki içinde yaşadığımız her şey “postmodern” olarak tarif edilmektedir. Bir başka deyişle postmodernizm yeni bir toplum tanımlaması ve bir dönemselleştirme kavramı olarak karşımıza çıkmaktadır; medya, iletişim, enformasyon, bilgisayar çağının izahı olarak. Postmodern söylemin son yıllarda böylesine kanonlaşma eğilimine girmesinin nedenini araştırmacılar ağırlıklı olarak anti-kapitalist söylemin dünya genelinde yaşadığı yenilgiye ve küreselleşme olgusuna bağlamaktalar. Ama ister geçici bir moda, ister çağın izahı, nasıl yorumlarsak yorumlayalım, tüm bu tartışmalara karşın postmodernizm, edebiyat, mimari, müzik, sinema, tiyatro gibi pek çok alan ve disiplinde temsil edilen son yılların en önemli düşünce ve sanat hareketi olarak, yazın, sanat ve düşün dünyasında yerini almıştır.

Postmodern düşünce öncelikle felsefi bir hareket olarak ortaya çıkmış, edebi ve sanatsal örnekleri daha sonra verilmiştir. Ne var ki her zaman teori ve kuramsal çalışmalar, postmodernizmin sanatsal örneklerinden önde gitmiştir. Birbirinden farklı dünya görüşüne sahip pek çok felsefeci postmodern anlayışın artı hanesine yazılacak düşünceler üretmişlerdir. Öyle ki hem entelektüel sağın hem de entelektüel solun kendilerine ait bir postmodern anlayışları oluşmuştur. Jean-François Lyotard’ın 1979’da yayımlanan Postmodern Durum adlı çalışmasının bu anlayışın manifestosu olarak değerlendirilmesi boşuna değildir. Çünkü Postmodern tartışmalar neredeyse hâlâ bu çalışmanın iddiaları etrafında şekillenmektedir. Lyotard’ın ileri sürdüğü “büyük anlatıların bitişi” görüşü, postmodern anlayışın temel argümanlarından biridir. Lyotard, Marksizm, liberalizm gibi genelleyici üst anlatıları reddeder. Ona göre, kültürel deneyimi, bilgiyi, dili bir üst anlatı etrafında izaha girişmek saçmadır. Oysa o çoğulluğu, çoksesliliği, çok kimlikliliği önemser. Aydınlanmacı-modernist algıya itirazlar getiren Lyotard, “postmodern durum”u bir milat olarak kabul eder: “Postmodern bir yazar ya da sanatçı, bir filozof konumundadır; yazdığı metin, ürettiği yapıt, prensip olarak, önceden yerleşmiş kurallar tarafından yönetilmez ve belirli bir yargı aracılığıyla, bilinen kategorilerin bu metne, bu yapıta uygulanmasıyla yargılanamaz. Bu kurallar ve kategoriler, yapıtın aramakta olduklarıdır. Dolayısıyla sanatçı ve yazar, kuralsız ve yapılmış olacak olan’ın kurallarını oluşturmak için çalışır.” (Postmodernizm, Fredric Jamesson-Jurgen Habermas-Jean-François Lyotard, “Postmodern Nedir Sorusuna Cevap”, Kıyı Yayınları, 2. Basım 1994, s. 58). Lyotard “bilim”e karşı kuşkularını dile getirip, anlatıya dayalı bilginin öne çıkarılmasını önerir: “Lyotard’a göre aydınların artık yapabilecekleri tek şey, (hakikati söylemek, dünyayı kurtarmak, vs. yerine) yeni hamleler bulmak; yeni, küçük öyküler anlatma ve dinlenme gücü edinmek; genelde de, bilimsel bilginin, anlatıya dayalı bilgi karşısındaki ayrıcalıklı, üstün konumunun sona erdiğini kabul etmektir.” (A.g.y., s. 26).

Postmodern yorumculara göre, sanayi toplumu bitmiş yeni bir iletişim toplumu gerçekleşmiştir. Modernitenin ülküleri, ideolojileri iflas etmiştir. İşte postmodernizm bu yeni durumun, toplumsal, kültürel yapının bir yansımasıdır. Modernizmin getirdiklerini sorgulayan ve epistemolojik ilkeleri sorunlaştıran postmodern düşüncenin temel dayanağı “son”lardır. Her şeyin yeniden başladığını düşünen postmodernler her türlü “son”a ilgi duyarlar; tarihin sonuna, insanlığın sonuna, bilimin sonuna. Bu nedenle postmodern tutum bazen kışkırtıcı bir entelektüel çabaya dönüşür. Postmodernist meydan okumanın arkasında modernizme duyulan kuşku yatmaktadır. Akıl, bilim ve ideolojilere kuşku postmodernizmin temelidir. Postmodern yorumcular modernizmin tüm getirdiklerine derin bir şüphe içindedirler ve pek çok argümanlarını “dil” üzerinden izah ederler. Dil konusunda şüpheleri Jacques Derrida üretir. Ferdinand de Saussure’nin genel kabul görmüş dil anlayışını Derrida adeta yerle bir eder, değişmez sanılan dil hakikatlerine derin kuşkular uyandıracak görüşler ileri sürer. “Dil, anlam istikrarsızlığının belirlenmezliğinin silinmez izlerini taşır,” der Derrida.

Jean Baudrillard anlayışa simulakr teorisiyle katkıda bulunur ve her şeyin bir taklit olarak yeniden çoğaltıldığını ileri sürer. Ona göre, günümüzde gerçek, modelle karışmıştır. Hepimiz belli taklitleri kullanırız, yaşadıklarımız sadece bir taklit düzlemidir. Postmodern düşüncenin diğer bir önemli düşünürü olan Michel Faucault ise delilik, rastlantı ve kopukluk peşine düşerek “öznenin ölümü”nü izah eder.

Bir genelleme yapmak gerekirse, postmodern yorumcular dünyayı idealize edilmiş bir ütopya olarak değil, olduğu gibi kabullenme ve tanımlama eğilimindedir. Tüm çeşitleri, renkleri, tonları yorumlarken öncelikle onları var kabul ederler ve bunların gerekçelerini üretirler. Bu nedenle de bir ekol ve hareketten çok, verili olana teslim ve bağlılık sergileyen bir düşünce hareketi görünümündedir. Bir başka deyişle, postmodern düşünce, varolan, somut olarak yaşananları yüceltir ve meşrulaştırır.
Postmodern edebiyat da bu genel tezlerin bir yansımasından oluşur. Eğer yaşanan postmodern durum ise onun ürettiği edebiyat da postmodern edebiyat olacaktır. Artık günümüzde karşıtlıklar ve çelişkiler bir arada yaşanmaktadır. Doğu ve Batı, gelenekle modern koşut bir düzlemde var olmaktadır. Şimdi konuşulması gereken otorite ve tek seslilik değil, çok sesliliktir. Edebiyat da bu gerçeklik üzerine oturur. Modernist edebiyatın tüm ilkeleri neredeyse tersine çevrilir. Modernist sanat yansıtmacı anlayışı reddedip, soyutlamayı öne çıkarmıştı. Çünkü her şeyden önce sanatsal yaratıcılık önemliydi. Postmodernizm ise sanatsal yaratıcılığı kabul etmez. Modernist sanat, seçkinciydi, çünkü sanat yüce bir değerdi. Bu anlamda kitleselleşmesi zordu.

Postmodernizm ise sanat ile kitle kültürü arasındaki mesafenin kapatılmasını hedefler, popüler sanata da kapı aralar. Çünkü bu anlayışa göre edebiyatın hayata yaklaşması gerekir. Modern sanatta özgünlük çok önemli iken postmodern sanat metinler arası ilişkiyi önemser. Önemli olan kitlenin beğenisidir. Modernist sanatçı için şöyle ya da böyle metnin bir iletisi vardır. Postmodern sanatta ise bu hiç de önemli değildir. Modernistler gerçeği yeniden yorumlarken, postmodern sanatçılar için gerçek diye bir şey yoktur, her şey belirsiz ve muammadır. Gerçeklik tek bir kalıba sokulamaz. Bu yüzden bütünlük fikrinden çok, parçalı anlayışları savunurlar. Tam bu arada metinlerarasılık devreye girer. Postmodernistler, metindışı pek çok olguyu metne katarlar. Kolaj ve montajı değerlendirirler. Bu metinlerde kurmaca üstkurmacaya dönüşür. Aslında her şey bir aynadan ibarettir, orijin diye bir şey yoktur, her şey taklittir. Anlatıcı figürün de, kahramanın da konumu değişmiştir. Okur daha etkin bir konuma gelmiştir. Yazar adeta metnini okurla birlikte oluşturmaktadır. Edebiyat artık kendini anlatmaktadır. Yazma serüveni yazının temel sorunudur. Diğer edebiyat ürünleri metnin malzemesi olmuş, yazar ve okur metni birlikte kurgulamaktadır. Bakhtin’in temelini attığı çok seslilik, postmodern anlatıların da çıkış noktaları olur. Postmodern ürünler içlerinde çok sayıda anlam zıtlıklarını barındırırlar. Okurun beklentisini boşa çıkaran bir yabancılaştırma, orijini, kaynağı parodi ve pastişle değersizleştirme ana özellikleridir. Öte yandan postmodern anlayış, konteksi reddeder, parçalanmayı ve azınlıkları savunur.

Modernistler, “düşünce”leri belli bir biçime oturtmaya, kavramlaştırmaya çalışırken postmodernistler dil üzerindeki kuşkuları büyütmeyi, güvenirliğini sarsmayı amaçlarlar. Tek düşünce hakimiyetine karşın çoğulculuğu, çeşitliliği önemserler. Farklılık, çeşitlilik, çoğulculuk, birbirinden farklı anlayışlar kaçınılmazdır ve bir zenginliktir. Bu farklılığın zenginliği, tek düşünce hakimiyetinin sıradanlığına indirgenemez. Bu nedenle “ötekilik”, “başkalık” önemlidir. Postmodernizmin özellikle Batı dışı toplumlarda heyecanla karşılanmasının arkasında bu gerçek yatmaktadır.

Modernistler iç dünyanın, bilincin labirentlerinde dolaşırken, postmodernistler “yüzeysel” dünyalarda dolaşırlar. Bu anlamda postmodern tavır edebiyatı güncel deyimle “light”laştırmanın adıdır. Postmodernizm, modernizmin soyut ve derin sanat anlayışını “yüzeye” çıkarma girişimidir. Kafka, Joyce, Woolf’un modernizme bir savunma olarak geliştirdikleri edebi tutumu yumuşatırlar. Bu yüzden postmodernizm derinlikli bir düşünceden çok yüzeysel, dramatik duygudan çok neşe etrafında gezinir. Postmodern duyarlılıkta “Bilgiden deneyime, kuramdan pratiğe, zihinden bedene doğru bir kayış söz konusudur.” (Post-yapısalcılık ve Postmodernizm, Madan Sarup, Bilim ve Sanat Yayınları, 2. Basım 2004, s. 145).

Modernistler sanat eseriyle yeni bir dünya yaratıp kurmacanın “hissedilmemesini” isterlerken, postmodernistler özellikle yaptıkları işin “kurmaca” olduğunu okurun bilmesini isterler. Okur modern eserlerde etki, çarpılma hâlini yaşarken, postmodern metinlerde kendini bir “oyun”un içinde bulur. Modernist edebiyatçılar modernizmle hesaplaşır, postmodernistler ise postmodern durumla uyum içerisindedirler. Modernizm geleneği tümüyle reddetmiştir ama postmodernizm geçmişin zengin birikiminden yararlanmak ister.

Toparlarsak; çok seslilik, bölünmüşlük, heterojenlik, seçkin sanat ile kitle kültürü arasındaki mesafenin kapatılması, sanatla yaşamın birleştirilmesi, metinlerarasılık, değişik parçaların bir arada kullanılması, yazma sürecine okurun dahil edilmesi, okura okuduğu şeyin gerçek değil kurgu olduğunun sürekli hatırlatılması, türler ayrımına karşı çıkış, ideolojik olmaya çalışmayan, bir mesajı olmayan metinler, bütünlülük ve düzeni reddediş, her şeyin belirsiz ve muamma oluşu, kesinlikten uzaklaşma, paradokslar, rastlantılar ve iç içe geçmiş zaman parçaları, parodi, pastiş, şizofreni, ironi, çoğulculuk, melezleştirme, insansızlaştırma postmodernizmin temel özellikleridir.

Postmodern anlatılarda nedensellik yoktur, her şey boşluktadır, boyutsuzdur, ele avuca gelmez, cisimleşmez. Gerçek ve düş ayırt edilemez, dil bir yanılsama aracı olarak kullanılır, masalsı, karmaşık bir hâle sokularak “giz” duygusu sürekli beslenir. Birden fazla anlatım çeşidi, bakış açısı kullanılır. Postmodern anlatı, bağlılığı, kuralcılığı reddeder. Söylenecek her şey söylenmiştir, bu yüzden de ne yaratımdan ne de orijinallikten sözedilebilir. Metin dışı imkânsızdır. Özgünlük yoktur, her şey kopyadır, taklittir. Bütün yorumlar birbirinden ürer. Güzel, estetik duygusu seçkinciliktir ve reddedilmesi gerekir. Postmodern metin bir “arayış” biçimiyle karakterize olur. Kurama, standartlaştırmaya karşı çıkar, yazar hakimiyetini reddeder.

“Edebiyatta betimleme yoktur sadece kuruluş vardır.”
William Gass

Postmodern yazını temsil eden bir kullanım olan üstkurmacada (metafiction), kurmaca ile gerçeklik arasındaki sınıra dikkat çekilir. Metnin yazılış süreci anlatının ana sorunsalıdır, yazar, okura okuduğu metnin kurgusal olduğunu kabul ettirir, sürekli bakış açısı değişir, okur beklentileri boşa çıkarılır, hikâye içinde hikâye anlatılır, okura okuduğu şeyin bir gerçek değil bir oyun olduğu hatırlatılır, metinde roman/öykünün yapısı, teorisi tartışılır, kısaca kurgu tüm sayfalara nakşedilir.

Metinlerarasılık ise postmodern edebiyatın temel özelliklerinden biridir ve Yıldız Ecevit’in deyişiyle “üstkurmacanın bir türevidir.” (Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodern Eğilimler, İletişim Yayınları, 4. Baskı 2006, s. 110). Kuşkusuz metinlerarası ilişkinin postmodern anlayışla başladığı söylenemez. Postmodern öncesi pek çok eserde bu ilişkiye rastlamak mümkündür. Bu kurama göre bir yazınsal metin daha önce yazılmış olan metinlerden ayrı olarak yazılamaz. Ülkemizde bu alanda yapılan önemli çalışmanın sahibi Kubilay Aktulum’un Metinlerarası İlişkiler kitabından özetlersek, bu kavramı ortaya atan kuramcı Julia Kristeva’dır. Bu görüş, “Hiçbir metnin daha önce yazılmış başka metinlerden bağımsız olarak yazılamayacağı, açık ya da kapalı bir biçimde her metnin daha önce yazılmış metinlerden izler taşıdığı ve önceki metinleri anımsattığı” görüşüne yaslanır. Metinlerarası da bu çerçevede “Her şey daha önce söylenmiştir” sözlerinin benimsettiği düşünceden kaynaklanır ve bu düşünceyi sürdürür. Aktulum, kavramın, kökenlerinin Rus Biçimcilerinin çalışmalarında ve özellikle Mihail Bakhtin’in yapıtlarında yer aldığını belirtir. Roland Barthes, Micheal Riffaterra, Laurent Jenny, Gerard Genette ise metinlerarası kavramını genişletmiş, zenginleştirmişlerdir. Kristava’ya göre “Her metin bir alıntılar mozaiği gibi oluşur, her metin kendi içinde başka bir metnin eritilmesi ve dönüşümüdür.” (Kubilay Aktulum, Metinlerarası İlişkiler, Öteki Yayınları, s. 41).

Metinlerarası yöntemlerin en önemlilerini parodi, pastiş, kolaj olarak sıralayabiliriz. Parodi, bir metni başka metnin ana dayanağı yapmaktır. Ancak burada alaycı bir dönüştürüm, komedileştirme vardır. Ana metnin temel dayanaklarını, içeriğini, biçimini gülünçleştirme, dönüştürme yolu olan parodi, büyük oranda klişeye karşı yürütülen bir deformasyon hareketidir. Pastiş ise bir metnin biçimini taklit etmektir. Pastişte yazar, daha önce kullanılmış, uygulanmış, örnekleri verilmiş bir biçimi aynen kendi anlatımına uygular. Burada yapılan orijinin yeni bir içerikle taklit edilmesidir. Elbette bu sadece biçim değil içerik taklidiyle de mümkündür. Burada parodide olduğu gibi bir ana metni karikatürize etme amacı yoktur. Fredric Jameson, kişisel üslupların yitmesinin pastişi ortaya çıkardığını iddia eder. Kolaj ise farklı metinlerden, nesnelerden, resimlerden yararlanarak yeni bir bütünlük oluşturmaktır. Zaten parçalılık, kopukluk, ayrışıklık postmodern edebiyatın en temel özelliğidir.

Postmodernist tutumun teorik yapısı yaygın bir birikim oluşturmasına karşın, yazınsal örnekleri oldukça tartışmalıdır. Çünkü postmodern edebiyatın kimi özellikleri edebiyatın çok erken dönemlerindeki ürünlerinde bile gözlenen bir anlayıştır. Bu bağlamda örnekler ve temsil konusundaki tartışmalar sürmektedir. Öyle ki yapıtlarında postmodern edebiyatın temel özellikleri görülen kimi yazarlar, kendilerinin postmodern edebiyatçı olmadıklarını ifade etmek zorunda kalmışlardır. Ancak postmodern edebiyat dendiğinde dünya edebiyatında Jorge Luis Borges, İtalio Calvino, Umberto Eco, John Fowles, Paul Auster, Patrick Süskind, bizde ise Orhan Pamuk, Oğuz Atay, İhsan Oktay Anar, Hasan Ali Toptaş, Metin Kaçan, Elif Şafak ilk akla gelen isimler olarak anılmaktadır.

Türk öykücülüğüne baktığımızda postmodern edebiyatın saf, özgün temsilcilerini değil, postmodern edebiyatın temel özelliklerinin yansımalarını buluruz. Özellikle üstkurmaca 1980’den sonra öykücülüğümüzde yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Örneğin Tomris Uyar, Nezihe Meriç, Mustafa Kutlu’yu bir postmodern öykücü sayamazsak da 1980 sonrası yayımladıkları öykülerinde postmodern etkileri görmek mümkündür. 1990’lardan sonra öykü yayımlayan genç kuşakta ise postmodern anlayışın baskın olduğu kimi öykücülerden söz edilebilir. Bunlardan Nazan Bekiroğlu, Murat Gülsoy, Müge İplikçi, Suzan Samancı, Özen Yula, Murat Yalçın öne çıkan isimler olurlar.

Jorge Luis Borges’in öykülerinde görülen çok seslilik, metinlerarasılık, gelenekle kurulan bağ, parodi, ironi, pastiş yaklaşımları postmodern öykülerin en parlak örnekleri arasında sayılır. Borges, kitaplar, metinler, yazarlar arasında gider gelir. Borges’in öykülerinde kahramanlar, yazarlar, görüşler yeniden üretilir. Tarih, mitoloji, teoloji öyküyü kaplar. Öyküler yazarlar, kitaplar galerisi gibidir. Şairler, krallar, gezginler dolaşır öykülerde. Borges, tarihsel olayları, söylenceleri yeniden yorumlar. Gözü hep geçmiştedir. Çünkü ona göre insanlığın bütün bir kaderi aynıdır. Aslında insanlar hep aynı öyküyü anlatırlar ama değiştirerek. Hep aynı acılar yaşanır, aynı trajediler. Her şey daha önce yapılmıştır. Yeni bir şey yaratabileceğimizi sanmak derin bir aldanıştır. “Dört Çevrim” öyküsünde adeta öykü tarihini irdeler: “Öykülerin sayısı dörttür. Biri en eski olanı, yiğit adamların kuşattıkları ve savundukları kale kentin öyküsüdür. (…) İlkine bağlı bir başkası, bir dönüş yolculuğunun öyküsüdür. (…) Üçüncüsü bir arayışın öyküsüdür. (…) Sonuncusu, bir tanrının kurban edilişinin öyküsüdür. (…) Öykülerin sayısı dörttür. Bize kalan zamanda onları anlatmayı sürdüreceğiz, değiştirerek.” (Jorge Luis Borges, Gölgeye Övgü, İletişim Yayınları, 3. Baskı 2004, s. 273-274). O da öyle yapar. Yazıyı yaşayan ve büyüyen bir şey olarak görür. Ona göre insanlara yön veren kitaplardır. Kitaplar insanlığın birikimidir. Dünya edebiyatını bir orman olarak niteler ve burada gezinir. Cesaret, ayna, labirent, zaman etrafında öykülerini kurgularken hep bir düş öykücüsü olduğunu öne çıkarır. Ona göre “yazın güdümlü bir düşten başka bir şey değildir.” Gerçeğin kavranması yüzeyden mümkün değildir. Bu yüzden gerçek dünya ile fantastik dünyanın ayırt edilemeyeceği görüşündedir. Hem gerçek hem düşsel karakterleri aynı öyküde karşı karşıya getirir. Bütün bunlar da postmodern öykü anlayışının önemli özellikleridir.

İtalio Calvino’daki geleneksel hikâye yaklaşımı, kültürel göndermeler, okuyucuyu okuma sürecine dahil etme, oyun ve deneysellik yaklaşımı, masalsı, fantastik öğelere yaslı öyküler, parçalı metinler, bir hikâyenin yazılış sürecinin anlatımı gibi özellikler postmodern yaklaşımla örtüşmektedir.

Tomris Uyar’ın, 1980’den sonra yazdığı öykülerde postmodern eğilimler baskındır. Postmodern anlayışın temel özellikleri olan masallardan yararlanma, metinlerarasılık, öykülerin yazılma serüveni, anlatı içinde bir başka anlatının izinin sürülmesi, iç içe anlatılar, ucu açık sonlar, parçalılık, tamamlanmamışlık, yazarın sürekli kendini belli etmesi, deneyci kurgu bu öykülerde yaygın bir biçimde yer alır. Açıklama, çözümleme, göndermelerle oluşturulur öyküler. Kurgu, öykülerin temel sorunsalıdır. Tomris Uyar bu öykülerde tümüyle yazma serüvenini öyküleştirir, öykünün “anlatılan” bir şey değil, “yazılan” bir şey olduğunu net bir şekilde vurgular. Bir “yazar” arka plânda sürekli kendini hissettirir. Yazar, “bakın yazıyorum,” der sürekli ve öyküyü, okurla birlikte kurgular. (Postmodern edebiyatın en nitelikli yazarlarından biri olan Jorge Luis Borges’in bu dönemde dilimize kazandırıldığı ve bu çevirmenlerden birinin de Tomris Uyar olması dikkat çekicidir.)

Gece Gezen Kızlar’da (1983), masal kahramanlarını günümüze getirip ete kemiğe büründürmeye çalışırken, özellikle kadın kahramanların yaşadıklarının altı çizilir. Onların çağdaş karşılıklarıyla güncel sorunları karşılaştırır. Ormanlar aynı orman, insanlar aynı insandır. Bu kitap onun postmodern eğilimlerinin bir anlamda ilk ana çizgisi olur. Yaza Yolculuk’ta (1986), postmodern yaklaşımı iyice belirginleşir. Yazma serüveni, gerçek ve kurgu arasındaki ilişki kitabın temel sorunsalıdır. Kitapta öncelikle öykü kahramanlarıyla kendi yazarlık tutumu arasındaki ilişkiyi irdeler. Anlatıcı, kendi öykü kahramanlarının peşine düşer. Sekizinci Günah’ta (1990) bir anlatım imkânı olarak “ironi”nin gücünden yararlanır. Aramızdaki Şeyler’i (1998) tümüyle diyaloglara/konuşma cümlelerine yaslayarak “oyun” türüne göz kırpar.

1992’de yayınlanan Otuzların Kadını’nda ise Uyar, evinde yıllardır asılı duran ve Osman Hamdi Bey tarafından yapılmış annesinin portresinden yola çıkarak, o dönemin kadınlarını, yaşam biçimlerini anlatır. Seçtiği biçim ise “bulmaca” yöntemidir. “Otuzların Kadını”nın kişiliğini, bulmaca yöntemiyle çözmeliyim.” (s. 17). Öykünün öznesi yazar ve onun yazma serüvenidir. Yazma serüveni yine öykünün temel belirleyicisidir: “Ne zaman makinenin başına geçsem, sözcüklerle boğuşmaktan, onları bencilleştirmekten inanılmaz bir yorgunluk duyarım: ense çekilmesi, mide yanması, ağız kuruması, göz kapanması: yani kaçış.” (“Pentimento” s. 7). Yazar tasarladığı öyküsünü nasıl yazacağını okurla birlikte oluşturur. Yazdığı öykünün yanlış algılanmasından korkarak, bu yanlış anlaşılmaya yol açacak etkileri yok etmeye çalışır.

Nezihe Meriç’in Bir Kara Derin Kuyu (1989), Yandırma (1998) ve Çisenti (2005) kitaplarında, postmodern öykünün özelliklerini görmek mümkündür. Bu öykülerde ağırlıklı olarak, yazma serüveni öne çıkarılırken, okur, metni oluşturma serüvenine ortak edilir. Öykülerde okunan metnin kurmaca olduğu vurgulanırken, gerçek ile kurmaca arasındaki ilişkiler öykülerde bir sorunsal olarak yer alır. Meriç, Bir Kara Derin Kuyu’daki “Öykücük” adlı öyküye şöyle girer: “Öykücüğümün üç bölümü var, kısa yazmak istediğim.” (s. 62). İlerleyen bölümlerde, “Demek ki (burada bir üç nokta koymalı. Koymak istemiyorum. Nokta da olmaz. Öyle bırakıyorum)” (s. 65) diyerek yazma serüvenini aktarmayı sürdürür. “Çangal” öyküsüne ise şöyle girer: “(Burada, başlangıç tümcesi olarak, bilgece bir söz kullanmayı düşünüyorum. Şimdilik boş kalsın. Bu söz, bitirişi de içermeli)” (s. 68).

Yandırma’daki öykülerin tamamı öykünün yazılış serüvenine ayrılmıştır. Meriç, kitaba da adını veren “Yandırma” öyküsünde, “Şimdi, bu öyküyü yazmak için, masanın başında oturmuş düşünüyorum. Düşünüyorum da, bir öykü ne şaşırtıcı, ne de garip oluşumlarla başlıyor, gelişiyor, kotarılmaya hazırlanıyor” der. (s. 7). “Ünlemleri Kökertmek” öyküsüne aynı yaklaşımla başlar: “Bu öyküde iki ‘ah’, bir ‘eyvah’ kullanmak istiyorum. Bu iki ünlemi de, bu öykü içinde, derinlemesine, iç içe geçmiş, sonu olmayan mağaralar olarak duyumsuyorum. (…) Şimdi öykünün öyküsü: Bir yokuş var. Yokuş yukarı, genişçe bir yol.” (s. 88).
Nezihe Meriç son kitabı Çisenti’de yazma serüvenini anlatmayı sürdürür. Çisenti, usta bir öykücünün, dağınık, çeşitli zaman aralıklarında yazılmış öykü notları gibidir. Bu yüzden tüm kitap boyunca öykü yazma serüveninden söz eder. Bazen tuttuğu notları öyküleştirir bazen yarım bırakır. Yazdığı öyküleri yeniden yazar. Çünkü Meriç’e göre, öyküyü yazmak, yayınlamakla öykü tamamlanmış olmaz. Yazarda öykü hiç tamamlanmaz, yazma serüveni devam eder, zamanla yeni boyutlar kazanır. Kendi deyişiyle öyküler, “uzun bir hikâyedir, orasından burasından yazılmıştır.” “Kimin Kimsesi Kim” öyküsünde öykü yazma serüvenini iyice belirginleştirir: “Asıl yazmak istediğim, beni zorlayan, bu kızın öyküsü. Ama, çevresini, onu, anlatarak bir kez daha görmeden, öyküyü kuramıyorum. Bu, ya, benim iyi bir öykücü oluşumdan, ya da bir eksikliğim var. Var ki, sözümü iyi damıtamıyorum. Dur bakalım.” (s. 24). Ayrıca öyküde gerçek ve kurmaca tartışılır: “Şu: yazacağın çarşı da gerçek. Gerçeklerle kurguları ayırmalı mı? Bunların nerede, nasıl ayrıldıklarını nasıl bileceğiz ki! Ayırmaya hem gerek yok, hem olası değil. Bir de bu gerçek, gerçek denilen nedir ki? Nedir gerçek denilen şey! Sen yazmanı sürdür bakalım, nereye dek gidecek. Kafandaki kabataslak tasarladığın metni hep göz önünde tutmaya çalış. (O seni yönetir nasıl olsa.)” (s. 25).

Mustafa Kutlu da bir postmodern teknik olan üstkurmacayı öykülerinde kullanan yazarlardandır. Kutlu tıpkı postmodern yazarlar gibi anlattıklarının bir kurmaca olduğunu okuyucuya sürekli hissettirerek, öyküyü okurla birlikte oluşturur. Hüzün ve Tesadüf’teki “Mevzu Derin” öyküsünde kahramanla yazar karşılıklı söyleşirken, yazar da öykünün çatısını çatar, kurgusunu yapar, gerekli gereksiz olanı ayıklar. Biraz kahraman anlatır biraz yazar. Mevzuyu yazar da bilmektedir çünkü. Burada yazar, olaya müdahil konumdadır. Nerede ne anlatılacak, nerede ne atlanacak o karar verir. Bir anlamda yazar, kahramana yaşadığı olayı anlatmada, aktarmada yardımcı olur.

“Kambur Hafız ve Minare ” öyküsünde Kambur Hafız minareden aşağı bakar ve bir sürmeli yüzünden kendini aşağı bırakır, intihar eder. Daha sonra öykünün içine bizzat Kambur Hafız girer. Bu öyküyü bir arkadaşı dergiden Kambur Hafıza okumuştur. Bunu dinleyen Kambur Hafız burada anlatılan olayın kendi hayatı olduğunu düşünerek tedirgin olur ve bunun hesabını sormak için yazarıyla görüşmek ister. Çevresindekiler “olur mu” derler, “yeryüzünde bir tek sen misin Kambur Hafız.” O da burada anlatılan benim der; çünkü adam hem kambur, hem hafız, hem de müezzin. Arayıp Mustafa Kutlu’nun izini bulur. “Benim yazımı yazmışsın, yakışıksız bir şey olmuş” der. “Kendini minareden atan bir müezzin olur mu? Haramdır bu, haram.” Yazar, “o bir hikâye,” diye cevaplar, “alın yazısı değil. Yahu sen niye üzerine alınıyorsun arkadaş, bu bir kurgu, yani olabilir de olmayabilir de…” dese de Kambur Hafız diretir: “Olur mu efendi, yazılmış, kayda geçmiş. Ben almasam biri alır üzerine, memlekette tonla Kambur Hafız var ve ortalık sürmeliden geçilmiyor.” (Hüzün ve Tesadüf, s. 50). Sonunda iş tatlıya bağlanır. Kutlu intihar sahnesini düzeltmeye söz verir.

1990 sonrası öykücülerde ise postmodern tutumun daha belirleyici olduğu söylenebilir. Nazan Bekiroğlu, Murat Gülsoy, Müge İplikçi, Suzan Samancı, Özen Yula, Murat Yalçın bu tutumu öykülerinde net bir şekilde yansıtırlar.

Nazan Bekiroğlu’nun Nun Masalları çok katmanlı okumaya uygun, yoğun metinlerarası ilişkilerin gözlendiği tipik bir postmodern metin örneğidir. Bütün bunların yanında kitabın asıl teması, yazı ve yazmanın serüveni üzerine odaklaşır. Kitap boyunca hep bu tema işlenir, öne çıkarılır. Nazan Bekiroğlu Nun Masalları’nda, masalların o doyumsuz büyüsünü, modern öykünün ulaştığı doruklarla birleştirip, günümüz postmodern yaklaşımlarını da değerlendirerek, kendine özgü bir öykü evreni kurar.
Yazar, Nun Masalları’nda tarihin aynasına bakar. Ama oradan bize, bildik tarih bilgilerini, yani olayları, savaşları, galibiyetleri, yenilgileri değil; oradaki insanı, insani hâlleri, duyguları yansıtır. Genç mezarlık bekçisi, genç kalfa, hattat, padişah, nakkaş; yaşayan, soluk alıp veren, seven, acı çeken bir varlık olarak öyküleştirilir. Kısaca Nazan Bekiroğlu, “uzak zamanları, uzak mekanları” yazar. Postmodern tutumun önemli özelliği olan masalların dünyasına eğilir. Öykülerde, okur aktiftir ve okuma sürecinde metninin oluşumuna tanıklık ederken, sanki yazarla birlikte oluşturuyormuş hissi verilmek istenir. Sürekli sorgulama, araştırma ile metin kurgulanır. Yazar, yaratma, biçim, sanat sorunlarını anlatımda tartışmaya açar. Kısaca Nazan Bekiroğlu Nun Masalları’nda “hikâyenin hikâyesini” anlatır. Yazma serüveni, öykü içinde öykü, hayat ve yazının karşılaştırılması, yazı ve yazmak öykülerin ana sorunsalıdır.

Bu arada yazmanın ilkeleri oluşturulur: Yazar kahramana müdahale etmemelidir. Ete kemiğe büründürdüğü kahramanı kendi olmalıdır. Bekiroğlu, öykülerde, yazmanın bizatihi kendini sorgular. Yazarak ruhunun huzura kavuşacağını düşünen kahraman, bu kez de yazdığı için mutsuzdur. “Onların Son Öyküleri”nde birleşme, kavuşma gerçekleşince yazı serüveni de biter. Anlatmasa aşk onu yoketmektedir, anlatsa o aşkını. Genç mezarlık bekçisi kavuşma gerçekleştikten sonra artık şiir yazamamaktadır. Sonunda bir kurgu olduğunun, bir öykü kahramanı olduğunun farkına varır. Yazarına başkaldırır: “Bizi, tümümüzü böyle yazmayacaktın. Çok acımasızsın. Ama neden? Bir an için sen yaşa bakalım bizim yaşadıklarımızı.” (s. 80). Öykülerde gerçek ve kurgu tartışılırken, anlatılan hikâye ile yaşanılan gerçek hikâye arasındaki mesafenin açıklığı vurgulanır. İnsanların içindeki öykülerle dışındaki öyküler çok farklıdır ve bu yüzden hiç anlaşılmazlar: “Benimse içimdeki öyküyle dışımdaki öykü, onlar birbirleriyle hiç uyuşmayacaklar.” (s. 85).

Aslında yazar kimi, neyi yazarsa yazsın kendi ruhunu yazar: “Ne garip, nakkaş. Yazmasam, gözlerinin rengini kimseler bilmeyecek. Kimseler bilmeyecek sabahlara dek çizip çizmediğini. Sussam, yok olacaksın. Yine garip ki nakkaş, seni yazmasam beni de kimseler bilmeyecek.” (s. 98).

Murat Gülsoy’un, öyküleri, postmodern anlayışın neredeyse tüm özelliklerini bünyesinde barındırır. Onun öykülerinin büyük çoğunluğu üstkurmaca özellikleri taşır. Kurgu içinde kurgu, okuru öykünün yazılış sürecine ortak etme, başka metinleri öykülere dayanak yapma (metinlerarasılık) anlayışı öykülerde baskın yaklaşımlardır.

Metinlerarası ilişkiler onun en tipik anlatım özelliklerinden biridir. Kitapları, şairleri, romancıları, öykücüleri öykülerin merkezine oturtur. Orada, bu büyülü dünyada gezintiler yapar. Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken, Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey Nasılım”, Umberto Eco’nun Faucault Sarkacı üç ayrı öykünün temel dayanaklarıdır. O tüm edebiyat serüvenini insanlığın birikimi olarak görür: “Edebiyat, benim uydurduğum bir şey değildi. Orada bir yerde vardı ve birbirinden farklı görünen ama özünde aynı olan bir hikâyeyi anlatan kitaplarda kendini sürdürüp duruyordu. Bedenim, nasıl ki hücrelerimdeki genlerin geleceğe taşmasında aracılık ediyorsa, kalemim de büyük bir hikâyenin sürekliliğine hizmet ediyordu. Hem bu anda, hem de bu ânın dışında var olan o büyük hikâye…” (Âlemlerin Sürekliliği ve Diğer Hikâyeler, “Uzun Yürüyüş”, s. 200). Aynı kitaptaki “Geçmiş Zaman Elbiseleri” öyküsü tipik bir metinlerarası örneğidir. Gülsoy, Tanpınar’ın “Geçmiş Zaman Elbiseleri” öyküsüne kaldığı yerden devam eder. Hem de aynı dil ve biçimle. “Vazgeç” öyküsünde, anlatıcı Kafka’nın “Vazgeç” öyküsünü alıp onun üzerinde değişiklikler yaparak kendi metnine dönüştürür. Bu Kitabı Çalın’daki “Birkaç Dolar İçin” öyküsünde bir senaryo yazarı, Kafka’ya, Borges’e ihanet ettiğini düşünür. Çünkü yapımcının emrine girmiş, onun istekleri doğrultusunda yazmaktadır. Artık karton hikâye kahramanına dönüşmüştür.

Murat Gülsoy’un öykülerindeki baskın anlayışlardan biri de “oyun”dur. Bu oyunun bir tarafında yazar diğer tarafında da okur yer almaktadır. Bu, Gülsoy’un, sık sık ironiye, kara mizaha başvurmasının ve okurla empati anlaşmasının bir parçasıdır. Edebiyatın kendisi de aslında bir oyun ve yanılsamadır. Ayrıca oyun ve yanılsama araçlarıyla gerçeğin görece olduğu, en azından birçok görünümü olduğu öne çıkarılır. Bir başkasının başından geçenlere tanıklık, ancak bir kurmaca/edebiyat aracılığıyla olur. İpler tümüyle yazarın elindedir. Ama son dönemlerdeki postmodern anlayışla okur bu sürece katılır. Yazar, kurgu sürecine okuru dahil eder. Kurgunun niye böyle işlediğini okura aktararak onu bilgilendirir hatta ikna eder. Oyun tam da burada kurgulanır.
Murat Gülsoy’un öykülerine baktığımızda, postmodern yazın anlayışının pek çok özelliğinin onun öykülerinde yer aldığını görürüz. Oysa Gülsoy, öykülerinin postmodern edebiyatın bazı özellikleriyle örtüştüğünü kabul etmekle birlikte, öykü anlayışının postmodern akımıyla ilişkilendirilmesine itiraz eder. Bu örtüşmüşlüğü Gülsoy, postmodern anlayışın uygulanması değil “ilerici edebiyat”ın bir gereği olarak değerlendirmek gerektiğini ileri sürer, yaratıcı yazarlığın bir seçeneği olarak.

Postmodern tutum, edebiyatta bir imkândır kuşkusuz. Yenilikçi arayışların, avangard tutumun bir yansıması. Karşı çıkarken de yanında yer alırken de ona böyle bakılmalı. Ancak bir bitiş/kopuş ve yeniden başlayış/milat olarak nitelemek acelecilik olur. Hele modernizmin ürettiği edebi/sanatsal birikimi hepten yok saymak, toptancı redler derin bir yanılgıdır. Çünkü Nikolay Gogol, Edgar Allan Poe, Guy de Maupassant, Anton Çehov, Dostoyevski, Katherine Mansfield, James Joyce, Franz Kafka, William Faulkner edebiyat dünyasını da postmodernleri de aydınlatmaya devam edecektir.

Paylaşım
  • Print
  • Facebook
  • Live
  • Twitter
  • FriendFeed
  • RSS
  • email
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Google Bookmarks
  • Yahoo! Buzz
  • Digg
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • PDF
  • Technorati
  • Yahoo! Bookmarks
  • Add to favorites

-

NECİP TOSUN

Öykü Yazıları

 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Eser Gnder Hasan Aycın Çizgileri

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

  • En Yeniler
  • Yazarlar
  • RSS
  • Haberler

Göz Kirası

_077.jpg _236.jpg _214.jpg nurela04.JPG 100_0809.JPG ss21.jpg nurela07.JPG dscf2993.jpg

Sosyal Ağlar