Murat Yalçın, öykülerinde, yerleşik, kabul görmüş anlatı kalıplarına mesafeli, deneysel, yenilikçi bir yazınsal tutumu benimser. Bu anlamda öykülerinde, genel okurdan çok, yazmayı, yazıyı mesele edinmiş, daha sınırlı bir okur kitlesini ilgilendirecek bir edebiyat anlayışını gözetir. Anlatarak, izah ederek değil, anlatamayarak, hatta anlatmanın imkânsız olduğunu belirterek ve giderek susarak meselesini aktarmayı seçer. İmalar, çağrışımlar, kısaltmalar ve susmalarla kendine has bir tahkiye oluşturmaya çalışır. Gerilmiş bir dille oluşturulmuş, sıkı dokunmuş, deşifreye muhtaç metinler üretir. Ancak özgünlük ve farklılığın onda suni bir çabadan çok, kendini izahın kaçınılmaz bir sonucu olarak dışlaştığını görürüz.
Onun öykü anlayışını, azaltmak, tüm fazlalıkları atmak ve rafineleşmek olarak formüle edebiliriz. Bu nedenle öykülerinde metaforik söylem ve aforizma yaklaşımları belirgindir. Böylece çağrışımlar, zihni gelgitler, bilinçaltı metinlerde işlevseldir. Söylediklerine değil söylemediklerine dikkat çekmek isterken, yazıda, niyetlerle, varılan yerlerin farklılığını açık etmeye çalışır. Bu yüzden de hep sözcüklerle mücadele eder. Üretilen anlamların neye tekabül ettiğini sorgular.
Özgünlük arayışının doğal bir sonucu olarak öyküler dil, kurgu etrafında döner. Yazmak/anlatmak sorunsalı tüm öykülerinin öznesidir. Yalçın, dil olayına şüphe ile yaklaşır. Pek çok öyküsünde dil ve yazının işlevini tartışır. Öyküler, dilin kullanım olanaklarını araştıran, metnin teknik işçiliklerini sorgulayan tümüyle deneysel çalışmalardır. Okuru, bildik dil anlayışına ve anlamlara yabancılaştırmaya çalışır.
Öyküler, kendi yazma biçimini silerek varolurlar. Giderek metin bir yap-boza, okuma/yazma eskizlerine dönüşür. Oluşturduğu kurguya eleştiri bizzat yazarından gelir. Ortaya çıkan şey hiçbir şekilde yazarını tatmin etmez. Duygu ve düşünceyi ifadedeki yetersizlik dile olan kuşkuyu derinleştirir. Yalçın, farklı biçimler denerken niyetin değil ortaya çıkan şeyin tatminsizliğini sergiler. Yazdıkça, kurgulanan metinlerle, düşünülen/tasarlanan şey arasındaki mesafe açılır. “İndirgenemezlik” onda bir eksiklik, tamamlanmamışlık duygusu yaratır. Yazmış olmakla, yazma ihtiyacı giderilemez. Bu yüzden yazı onda bir huzursuzluk doğurur. Çünkü “düzenleyerek” sahihlik çizgisine ulaşamaz, bilakis ondan uzaklaşır. Yazar da bu anlamda oyunun bir parçası olur, hatta kurbanı. Bu da hayat ve kurgu arasındaki zıtlıktır. Yazar, yazının hayatı yansıtmadaki yetersizliğinin acısını hisseder. Çünkü hayat yazıyla ele geçirilemez. Bu inançsızlık, yazma anında belirginleşince, metin, farklı, daha önce düşünülmemiş kanallarda umutsuzca akmaya başlar. Ama yine de ortaya çıkan şey bir “tamamlanmamış oluş” olarak kalmak istemez. Genişlemek, çoğalmak, yayılmak ister.
Bu anlamda, öyküler, yazının temsil ve yansıtma özelliklerine ilişkin zaaflarını örnekler. Yalçın’daki baskın imge yaklaşımı da bu yargının bir yansımasıdır. Adlandırmaktan, tanımlamaktan hep çekinir. Çünkü sınırlanan hiçbir şey kalıbına sığmaz ve taşar. Yan yana getirilen sözcükler, kurallar, biçimler anlamsızlaşır. Hem ayrıştırmaları hem de bütünlemeleri nafile bir çaba olarak dışlaşır. Ardından gelen şey bellidir: susmak. Ya da yazdıklarını yırtıp atma isteği.
Yazılan metnin bizzat yazı içinde yorumlanması onun öykülerinde hep temel bir çizgi olarak yer alır. Yazar, hem metin içinde kalanları hem de içine alamadıklarını tartışır. Bu bir anlamda yazının, düşüncenin, kurgunun kaderine tanıklıktır. Böylece, yazarken yaşadığı tedirginliğe, güvensizliğe ve kuşkuya okuru ortak eder. Bu, giderek “model anlatılar”a itiraza dönüşür. Böylece yazarken metnin hem “yazılan” hem de “okunan” işlevini gözler önüne serer.
Yaşamın kritik kıyılarında gerilimi yükselttiğinde duygu ve düşünceleri dile sığdıramaz. Bu da onu arayışlara sürükler. Yarım bırakılmış cümleler, ilginç kısaltmalar, hiç rastlanılmamış noktalama işaretleri, yeni imlerle bir çıkış arar. Bunlar da düşüncenin işleyişine bağlı olarak dilin farklı işlevler yüklenebileceğini örnekler. Dilin özellikle araç olarak görülmesine ilişkin şüphelerini öykülerinde sıkça gündeme getirir, dil ve anlamı tartışır: “Kendince sözcük oyunları oynardı, sözgidişi… Bir sözcüğe, heceleri bölerek, heceler ekleyerek başka bir anlam yüklerdi. Bazen, kilitsiz bir kapıyı açar gibi rahatlıkla bahçelere dalardı, bu sözcüklerle.” (Aşkımumya, “Düş Çıkmazı”) Sözcük ve anlamlarına ilişkin kuşkularını metinlerde bol bol dile getirir: “Eylemleri, nesneleri yeniden adlandırmak da, pek anlamlı bir çaba değildi, bir an. Sonra, ‘gerçeği, bir sözcük olmaktan kurtarmalı’ diye bir tümüyle başladı; tıkandı, bu tümceyi belleğinin bir köşesine iterek, su yüzüne fırlayan plastik bir top gibi derinliklere bıraktı zihni.” Bu ve benzeri pek çok yaklaşımla dildeki arayışlarını metnin temel sorunsalı yapar. Sözcüleri böler, parçalar, bildik anlamlarından farklı kanallara sürükler.
“Başka türlü başlasın, bir başka metinden anımsadığı gibi.”
Postmodern edebiyatın temel özelliklerinden olan metinlerarasılık ve üstkurmaca Murat Yalçın’ın öykülerinde belirgindir. O, kitaplar, kahramanlar, yazarlar etrafında kurgular metinlerini. Namık Kemal, Ziya Paşa, Şinasi, Oğuz Atay, Ahmet Güntan, Cevdet Karal, Lale Müldür, Metin Eloğlu, Canetti, Cahit Zarifoğlu, R. M. Rilke, Tarkovski, Paul Valery, Margarite Duras metinlerde bazen sadece isim olarak bazen de metni etkileyen, belirleyen anlayış olarak yer alır. Anlatıcı (çoğunlukla yazar) kendini bir roman/öykü kahramanıyla ifade eder: Raskolnikof, Profesör Kien, Budala Muşkin, Oblomov, Samsa… Okuma eksenli bir yaşantı, hayatı anlamlandırma ve izahta önemli bir kılavuz olarak metinlerde sık sık yer alır: Diriliş, Aziz İstanbul, Yakup ve Ötekiler, Üç Silahşor, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı, Barbarları Beklerken, Kurutulmuş Felsefe Bahçesi, Göçmüş Kediler Bahçesi, Bir Uyurgezerin Gece Notları… Anlatıcı, kitaplar, metinler arasında gezinir, yaşananları bu kitaplar aracılığıyla çözmeye çalışır. En büyük kılavuzu, yazınsal anlayışta kendine yakın bulduğu Bilge Karasu’nun metinleridir.
Murat Yalçın’ın pek çok öyküsü üstkurmaca özellikleri taşır. Üstkurmaca metinlerde görülen, öykülerin yazılış sürecinin okurla paylaşılması, okuduğu anlatının kurgu olduğunun sürekli okura hissettirilmesi özellikleri hemen her metinde yer alır. Yalçın için yazmak bir anlamda hesaplaşma ve yüzleşme alanıdır. Böylece yazının işlevinin sorgulanması yazılan metnin bir parçası olur.
Şen Saat’teki “Kum Saati Olmak İsteyen Kadın” öyküsü tümüyle bir öykünün yazılış sürecini anlatır. Anlatıcı/yazar, defterine yazdığı, “Ölünce cesedinin yakılmasını ve tozlarından kum saati yapılmasını isteyen kadından dinledim bu hikâyeyi” cümlesinin hikâyesini yazmak ister. Ama bu yazma sürecinde pek çok hâl yaşar. Okuduğu kitaplar, duyumlar, duygular öyküyü bir türlü bitirmesine izin vermez. Çay getiren garson, yanındaki boş sandalyeyi isteyen kadın, boğazda yol alan tanker onu sürekli yazmak istediği öyküden koparır, yazara, kendi öykülerini dayatır. Ancak yazar, bunun başka bir öyküye dönüşmesine izin vermeyeceğim dese de o kadının öyküsünü yazamaz. Hayal kırıklığıyla yazdığı öyküye bakar: “Kendini yazmış bu öyküyü okudum sonra. Defteri ceketimin iç cebine soktum.”
Yine postmodern anlatıların bir özelliği olan anlatı içinde bir yazın anlayışı oluşturma yaklaşımı onun öykülerinde de görülür: “Salt betimlemeye dayalı bir yazı nasıl cansızsa, okuru yakalamak için eğilip bükülmelerle yazmayı sürdüren bir yazar da o denli uyuşuk, cansız kalıyordu metinlerarasında, sonunda.” (Aşkımumya, “Adamotu”) “Kısa Camel Tarihi”nde bu kez öyküde bakış açısı sorununu tartışır: “Kendi başından geçenleri, başkasının ağzından anlatır gibi, adı saklı tutulan ‘birinin hikâyesi’ymiş gibi anlatıvermesi, yeni ben’ler katar mıydı benliğine? Hadi, tut ki, biri, ‘palavra bunlar’ dedi; sonra nasıl ağız değiştirip de, hayır, bu benim hikâyemdi dersin? Diyebilir misin? Yoksa, illâ birilerini inandırmak mı gerek, canım deyip susar mısın? Ne dersin?”
“Gecikmiş bir hikâyeydi bu. Okunurken hep yeniden yazılıyordu.”
Murat Yalçın, çoğunlukla, önceden yazılmış küçük öykü metinleri üzerine yeni bir öykü kurgular. Yazılmış bu küçük hikâyeyi öykü hâline getirirken, öykü anlayışını açıklar, okurla söyleşir ve bir üstkurmaca geliştirir. Bazen o küçük metinleri bir türlü öykü katına yükseltemez. Çünkü yazar sürekli çevresel şartlardan etkilenmektedir. Bu küçük metinlerde aslında her şeyi niye azalttığını açık eder. Bir yandan kısa kısa öykünün gerekçeleri ortaya konurken, diğer yandan da postmodern anlayışa göz kırpılır.
Yazar/anlatıcı, defterine yazdığı notlara bakar, oradan anlamlı bir metin üretmeye çalışır: “Nasıl uç vermişti bu yazı? Yazmayı sürdürmüş olsa yazdıkları bir anlam kazanır mıydı? Sayfayı koparıp bir süre durdu. Bir işe yarar mıydı? Saçmalayıp çöpe atsa? Neden? Peki neden yazmıştı?” Nicedir, “Yazılmamış Kitaplar Kütüphanesi” başlıklı bir denemeye başlamış ilerleyememiştir. Zihnine pek çok şey üşüşmektedir: “Yazarak da öldürürsün, yazmadan da. Kâğıtta birikenler kâğıtta, kâğıda düşmeyenler de yoklukta yok ölür (olur mu?).” (Şen Saat, “Hayal-hikâye Hakikiye Sahneleri”)
Yazının/öykünün insan duygularını, hayatı kuşatamayacağı, hiçbir duyguyu temsil edemeyeceği kuşkusu metinlerde işlenir. Yazının/kurgunun hem yazardaki hem de okurdaki karşılığı kurgusal bir dille çözümlenir. Yazı her zaman hayatı yansıtmakta eksiktir. Yazıya ilişkin bu kuşku anlatıcının bildik klasik hikayelere, kurgu anlayışına mesafeli durmasıyla sonuçlanır. Aradığı şey sahihlik duygusudur. Peki ama sahihlik “kurmaca”yla sağlanabilir mi? Bu da onu biçimsel arayışlara, özgünlük arayışlara yöneltir.
Murat Yalçın, yazıya ilişkin güvensizlik taşıdığı için sözü azaltıp rafineleştirmeye çalışır. Bu aynı zamanda öykü anlayışının bir parçasıdır: “Biteviye tümceler kurmak, ‘hikâye etmek’ hiç işime gelmiyor; insan kendini kurban ediyor, kör bıçaklar işliyor. Geride salyangoz izi bile kalmıyor, zaman zaman parlayan.” (İma Kılavuzu, “Kafam Başka Yerde”) Bu yüzden, pek çok öyküde yazdıklarını yırtıp atmak geçer içinden. Ama nedensiz cayar: “Kâğıdı katlayıp özenle yaka cebine soktu. Yarı yolda eli cebine uzanır gibi oldu, yırtmak için. Nedensiz, caydı. Kurutulmuş Felsefe Bahçesi ile Göçmüş Kediler Bahçesi arasında durdu. Parmakları…” Çünkü niyetle, oluşmuş, ortaya çıkmış şey arasındaki mesafe açılmıştır.Yazmış olmakla yazar iç sıkıntısını gidermiş ama ortaya çıkan şeyden tatmin olmamıştır. Bu nedenle bir başkasına aktarmak, saklamak, yayınlamak anlamını yitirmiştir.
“Her sabah uyanmaktan bıktığımı söylüyorum kendime.”
Yalnızlık, melankoli ve nostalji onun öykülerinin en belirgin temalarıdır. İster bir yazar/anlatıcı isterse üçüncü bir kişi anlatılsın, öyküler çoğunlukla içe dönük bir benin hesaplaşmaları ve yüzleşmeleriyle oluşur. Kahramanlar, vefadan, dostluktan uzak kişisel bir yaşantı sürdürmektedir. Dışarıda kaotik bir ortam ve kötülük vardır. Bu da bireyi kaçınılmaz bir yalnızlığa sürüklemektedir. Anıların, zamanın, ilişkilerin künhüne varmak isteyen anlatıcı, bilinçaltı gelgitleriyle yaşanan olumsuzlukları çözmeye çalışır. Gün boyu suskunluğunun yankısı, konuştuğunun, konuşamadıklarının yankısı, yatakta bir yalnızlık anında zihninde dönenip durur. Hikâye, yalnızlığın ipinin iyice gerildiği anda oluşmaya başlar. Geçmiş, yaşananlar, kaçırılmış güzellikler, çocukluk, ilk gençlik günleri ve hayatın gerçekleri metne akar. Dışarıda bakılmaya değer hiçbir şey yoktur, tam bir kaos yaşanmaktadır. Kadın ve erkek birbirlerine yaslanarak bu kaotik ortamdan korunurlar. Yalnızlarını, dışarıdaki kaosu yenebildikleri tek yol cinsellikleridir. Gelip gelip oraya sığınırlar. Yatakta, bir kadın bir erkek, ikili ilişkileri yorumlar. Anlatıcı bazen, bu kaostan ve kötülüklerden korunmak için denizaşırı ülkelere gitmeyi kurar ancak bunu bir türlü gerçekleştiremez.
Aşkımumya ve İma Kılavuzu daha çok yazarın/anlatıcının yalnızlıkları, kişisel benin yalnızlıkları üzerine kurulmuşken, Şen Saat’te anlatıcının dışındaki üçüncü kişilerin yalnızlıkları, dışa vurulmuşlukları işlenir. Çağdaş yaşamın, modernizmin, insan ilişkilerindeki yozlaşmanın, iletişimsizliğin yalnızlaştırdığı insanlar içe gömülmüş bir hayat sürerler. Bu yalnızlıklarının, dışlanmışlıklarının nedeni pek sorgulanmaz, sadece bir gerçeklik olarak ortaya konur. Aslında bu yalnızlık salt çağın getirdikleriyle izah edilemez. Bazen tümüyle kişisel bir tercih olarak dışlaşır. Bu kıyıya vurmuşluğun sayısız nedeni olabilir. Ama önemli olan sonuçtur. Şöyle ya da böyle bir şekilde kıyıya vurmuşlardır. İntihar eden genç (“İnsan Karaltısı”), ölünce cesedinin yakılmasını ve tozlarından kum saati yapılmasını vasiyet eden kadın (“Kum Saati Olmak İsteyen Kadın”), yalnızlık içinde, arabasında kalp krizinden ölen adam (“Kalp Krizi”), kıymeti bilinmediği için saatçilik yapan bestekâr (“Şen Saat”), toplum dışına itilmiş bir sokak delisi (“Köpekli Tagore”), sadece huzurlu bir yıl isteyen kafesçi Sıtkı (“Sıtkı”), ömrünü başkasına vermeye hazır, hayattan kopmuş babaanne (“Kızıl Bayır”), huzur evinde anılarla kendini avutan Mülayim Bey (“Helva”), her şeyi elinden alınmış emekli makinist Erdem Tavukçugil (“Ters Yüz”), savaş atmosferinde edebiyatla varolmaya çalışan Şinasi (“Hayal Meyal”) hayat denizinde kıyıya vurmuşlardır.
Dilsel arayışlarıyla Bilge Karasu, Sevim Burak; çıkışsızlık vurgusu ve düşsel anlatımı ile Ferit Edgü; ironik yaklaşımlarıyla Oğuz Atay; melankoli/nostalji yaklaşımıyla Abdülhak Şinasi Hisar onun öyküleriyle akrabalık kuracağımız yazarlardır. Zamanı öykünün odağına yerleştirmesi, bütünlükten uzak parçalı anlatımı, metni dilsel bir oyuna dönüştürmesi, üstkurmaca ve metinlerarasılık yaklaşımları, onu postmodern edebiyatçılara yaklaştırır. Murat Yalçın, ilk iki kitapta (Aşkımumya, İma Kılavuzu) belirgin olan bu postmodern eğiliminden son kitapta (Şen Saat) klasik anlatıma doğru yönelmiştir. İçerik olarak üç öykü kitabı da benzerlikler taşırken, biçimsel anlamda Şen Saat (postmodern özellikler yine bulunmakla birlikte) klasik anlatıma daha yakındır.
Kaynaklar
Murat Yalçın, Aşkımumya, Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı 1995.
İma Kılavuzu, Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı 2003.
Şen Saat, Defne Yayınları, 1. Baskı 2006.
(EŞİK CİNİ ÖYKÜ KÜLTÜRÜ DERGİSİ, SAYI: 13, OCAK/ŞUBAT 2008)







