Türk edebiyatında öykü dışında ürün vermemiş nadir yazarlardan biri olan Tomris Uyar’ın bu tutumumun nedenlerini/arka planını ortaya koymadan onun öykü dünyasını bütünüyle açık etmenin zor hatta olanaksız olduğunu söylemek mümkündür. Şiire yatkın diline, çevresinde hep şairler olmasına (Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Turgut Uyar, Edip Cansever) karşın niçin şiir, olağanüstü kurgu ve düşlem gücüne karşın niçin roman yazmayıp öyküde ısrar etmiş, yazın serüvenini bu türe adamıştır acaba?
Son söyleyeceğimiz sözü en başta söyleyelim. Çünkü o gelir-geçer ışıltıların peşinde değildi ve edebiyat onun hayattaki tek tutamağıydı. “Yazmazsam belki ölmem ama sürünürüm,” diyen Uyar’ın bu edebiyat duruşu, onu piyasanın dayatmalarını yapmaya değil, kendi içinden geleni yapmaya zorluyordu. Gerek söyleşilerinden gerekse günlüklerinden yola çıkarsak Tomris Uyar’ın öyküyü bilinçli bir tercih olarak seçtiğini, bu türün olanaklarını, geleceğini çok iyi tespit ettiğini görürüz. Öncelikle kendisine bir tür tayin etmiş, bu türün kendine uygun bir yapı içerdiğini görerek burada yoğunlaşmıştır. Bir söyleşisinde bunu şöyle ifade eder: “Yalnızca yazar olmaya değil, öykücü olmaya da çok önceden karar vermiştim. Yani bir romancı ya da şair olmak değildi derdim. Doğrudan öykücü olmak istedim ve bu yüzden daha çok öykü sanatı üzerine neler yapıldığına eğildim. Yabancı dillerdeki örneklerle de karşılaştırarak kendi yolumu belirlemeye çalıştım. Bu kadar titizlenmenin altında yatan neden, yapılmış bir şeyi bir daha yapmama isteğimdi.“ (Kaan Özkan, Tomris Uyar ile Söyleşi, Virgül sayı: 50, Nisan 2002). Uyar, aynı konuşmada niçin öyküyü seçtiğini daha da açar: “Bir kere öykü, sanat olarak benim görüşüme çok uygun bir tür. Yani bir insanın hayatındaki bir ânı ele alıp onun ışığında, o kişinin vereceği kararların, yaşayacağı değişimin ve hayatının alacağı yönün işlenmesi sorunu var. Bu beni çok ilgilendiriyor. Bir de klasik, yani böyle başlangıcı, düğümü, serimi ve sonucu olan roman -ki şimdilerde böyle roman artık pek yazılmıyor- eskiden beri çağdaş bir edebiyat dalı gibi gelmemişti bana. (…) Roman, çok iyisi yapılmış bir sanat dalı. Oysa öykü için böyle bir şey söz konusu değil. Öykü, romana göre daha yeni, deneyselliğe daha açık bir tür. Yalnızca roman değil, şiir de bana uygun değil.” Bir başka konuşmasında; “Öykü benim kişisel yapıma daha uygun. Hem de çağdaş, daha az örnek verilmiş bir alan. Öykü, bir andan bir hayat çıkartma, bir andan bir durum yaratma üzerine kurulu bir dal. Yani o anı seçip o andan geriye, ileriye doğru gidip o kişinin yaşadığı anın önemi üzerinde duran bir sanat dalı.” der.
Görüldüğü gibi Uyar, ne yaptığını bilen, neyin peşinde olduğunu önceden tespit eden ve tüm yazın serüvenini buna göre kurgulayan bilinçli bir yazardır. Öykü yazmasının karşılığı oldukça açık ve nettir. Öncelikle çağdaş bir tür olarak öykünün romandan farklılığını ortaya koymuş, öykünün olanaklarını keşfetmiş, modern hayatı yorumlayacak ve yansıtacak en iyi tür olduğuna karar vermiştir. Ona göre insanın hayatındaki bir anını ele almak öncelikli hedeftir. Çünkü böylece gel-gitlerle her şey daha çarpıcı bir şekilde anlatılabilecektir. Bunu da romanla değil öyküyle yapabileceğini düşünmektedir. Öte yandan romanın büyük örnekleri verildiği için burada yeni bir şey yapmanın mümkün olmadığına buna karşın genç bir tür olan öyküde ise yenilikler yapabileceğine inanmıştır. Bu da sonsuz bir özgürlük alanı demektir. Böylece gölgede kalmayacak, kendi duygularını daha rahatça ifade edebilecektir. Ayrıca romanı çağdaş bir tür olarak görmemektedir. Tabii bütün bunlarla bir başka türü (romanı) değersizleştirmemekte, sadece kendi seçimini temellendirmektedir. O, günümüzde, modern hayatın en iyi öyküyle anlatılacağını savunmakta, bunu romanın öykü kadar başaramayacağına inanmaktadır: “Hayat yazılsa gerçekten inanılmaz bir fantastik öykü çıkar ortaya. Hiçbir insanın çocukluğundan ölümüne kadarki sıra içinde bir romandaki sakinlik, bir romandaki belirli bölümlere ayrılma ve ilerleme yoktur. Hepsi iç içedir. Belki öykü, o karmaşanın içindeki an’ı saptadığı için hayata daha yakın”dır. Bir başka deyişle hayatın romanla değil, öyküyle daha iyi yansıtılacağına inanmaktadır.
Tomris Uyar, şiire de mesafelidir. Şiirden uzak durmasını şiirin kendi yapısına uygun bir tür olmaması olarak açıklar. Belki buna başka nedenler de eklenebilir. Örneğin; Uyar’ın yazın hayatına atıldığı dönemde, Türk şiiri İkinci Yeni gibi parlak bir çıkış içerisindedir. Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Turgut Uyar, Edip Cansever’le Türk şiirinin çıtası yükselmiştir. Ama öykü de daha büyük bir boşluk vardır. Gerçi Sait Faik, Sabahattin Ali gibi öncüler kalıcı bir iz bırakmışlardır ama daha yapılacak çok iş vardır. Uyar’ın seçiminde bunun de etkin bir neden olduğu düşünülebilir. Uyar şiire uzak durmakla birlikte İkinci Yeninin ateşinden yararlanmasını da bilmiştir: “Edip’in şiiri beni daha çok etkilemiştir, daha çok malzeme bulup yararlanmışımdır Edip Cansever’in şiirinden.” (Erhan Atlan, Turgut Uyar Üzerine Tomris Uyar’la Söyleşi, Ben Koşarım Aşağılara, Koşarım, Dünya Yayınları, s. 19). Ve neden ne olursa olsun sonuca bakıldığında onun yerinde bir tercih yaptığı söylenebilir.
Bütün bunlardan dolayı Uyar, yazın yaşamı boyunca öyküye hep sadık kalmıştır. Tür değiştirme arzusu duyduğunda bile öykü odaklıdır ve biraz da mahcuptur: “Bir oyun yazmak istiyorum. Ne de olsa kısa öykünün en yakın akrabası oyun.” (Tomris Uyar, Yüzleşmeler, Can Yayınları, s.107).
Hiç kuşkusuz Tomris Uyar’ın öyküdeki başarısının arkasında işte bu bilinçli tercihi ve zihin açıklığı yatmaktadır. Uyar, kendini hep öykücü olarak konumladığı için de çevreyi, eşyayı, insanları bir öykücü olarak algılamış, zihinsel işleyişini öykü formatında kurgulamış, dolayısıyla da gözlemi de, etkilenimi de o yönde olmuştur. Bu oldukça sağlıklı bir bakış açısıdır. Çünkü bir öykücü ile şairin dünyaya bakışlarının aynı olmadığını söylemek mümkündür. Tıpkı romancı ile öykücünün farklı olması gibi. Birbirinden en fazla geçişin olduğu öykü ile roman arasındaki temel farklılaşmalardan biri, bilindiği gibi, bu eserlerin “sanatçıda doğduğu an”dır. Çünkü öyküyü doğuran şey ile romanı doğuran şey çoğunlukla farklıdır. Bir kere romancı ile öykücünün dünyaya, eşyaya bakış açıları farklıdır. Bir olaydan, durumdan, çatışmadan öykücü ve romancı ayrı ayrı etkilendiği için çıkış noktaları farklı olur. Öykücü, birikimi ve öykücü kimliğiyle, öykü biçimiyle öykülemeye değer olanı arar, onu keşfeder. Romancı ise kendi birikimi ve zihnindeki formatla bakar etrafına. Burada seçim gündeme gelir ve her biri etrafında öyküye ya da romana değer olanı arar. Çünkü zihnindeki format bunu gerektirir. Romancı ya da öykücü bir olaydan, izlenimden, kanaatten öykü ya da roman çıkıp çıkmayacağını zihni formatına teyit ettirir. Dolayısıyla öykünün ve romanın doğduğu an farklılaşır. Örnek vermek gerekirse, Sait Faik’in o güzelim “Hişt! Hişt” adlı öyküsü ancak bir öykücü algısı ile yakalanabilirdi. Sonuca bakarak bu etkilenmeden bir romanın çıkamayacağını düşünebiliriz. Bu nedenle “Öykü yazmak için masanın başına geçtim, yazarken öykü olamayacağını anladım, romana çevirdim,” tutumu kelimenin tam anlamıyla kafa karışıklığıdır. Çünkü öykü yazılmak için oturulduğunda ortaya öykü çıkmıyor, başka bir tür çıkıyorsa, dünyayı, eşyayı, olayları bir öykücü olarak algılayışta problem var demektir.
Sanatsal yaratı öncellikle özgün, orijinal ürünler ortaya koymak, olayların, eşyanın bilinmedik bir yanını ortaya çıkarmaktır. Tomris Uyar, öykülerinde yeni, özgün bir üretim sürecini amaçladığı için yaratıcı sanatçı tavrını ortaya koyar. Roman yazarsa bu yaratıcılığını sergileyemeyeceği kanısındadır. Bu, elbette yenilik arayışının bir sonucudur. Öte yandan bakış açısını bir biçimde (öyküde) yoğunlaştırmakta, o da kimi görülmeyeni görme sonucu doğurmaktadır. Taklitten, bilinen kalıplardan uzak durarak bilinçli bir şekilde yeniden üretme çabası içinde olmaktadır.
Rollo May, yaratma sürecinin doğasını araştırırken (Yaratma Cesareti, Metis Yayınları) ilk unsur olarak “karşılaşma”yı anar: “Yaratıcılık bir karşılaşma edimi içinde ortaya çıkar ve karşılaşma merkez olarak alınırsa anlaşılabilir.” (A.g.e. s. 95). Cezeanne bir ağaç görür. O ağacı daha önce de gören olmuştur. Ama o, ağacı kimsenin görmediği biçimde görmüştür.” May, karşılaşma aracılığıyla yapmacık sanat ile has sanatı birbirinden ayırır. Karşılaşmanın “duygulanımsal sağlığın en yüksek derecedeki betimi, normal kişilerin kendilerini gerçekleştirme edimlerinin bir dışavurumu olarak keşfedilmeli”dir. Karşılaşmayı bir sanat eserinin doğum anında sanatçıda tam olarak gerçekleşmesini asgari şart olarak ileri sürer. Karşılaşma eksik kalırsa yaratıcılık gerçekleşmez. Sanatın özü de budur. Yaratıcı edimin ikinci unsuru olarak da karşılaşmanın yoğunluğunu anar. Bu coşkudur, tutkudur. Bu yoğun karşılaşma ise, sanatçının kendi dünyasıyla karşılaşmasıdır. Buna özgür yaratıcılığın gizil güçlerini, bilinçdışını da ekler. Bilinçdışını ise bilincin bir “yükselme durumu” olarak tanımlar. Bilinçdışı hamle öncesi yoğun emek gereklidir. Yaratıcı eserin ortaya çıkışı gelişigüzel bir biçimde olmuyordur, onlar, kendimizi yoğun bir biçimde verdiğimiz, diri ve bilinçle yoğunlaştığımız deneyimlerimizin alanında beliriyorlardır. (A.g.e. s.106).
Bu yaratıcılık ediminin bütün aşamalarını, Uyar’ın gerek açıklamalarından gerekse ürünlerinden çıkarmak mümkündür. Uyar, öncelikle karşılaşma için (öykü bilinci) gerekli donanıma sahiptir. Kendini bir öykücü olarak konumladığı için, hayatı, eşyayı, olayları bu gözle izler, yorumlar. Sanatçı titizliği nedeniyle de coşku, yoğunluk ve tutku hemen yanıbaşındadır. Özellikle yaratıcı sanatın gereklerinden olan yenilik arayışı ve yeniden üretim de onun baştan beri aradığı bir şeydir.
Bu anlamda yaratıcı edimin fonksiyonlarını yerine getirmeyen ve piyasanın gereklerine teslim olan popüler roman üretim çabasını “eksik yaratı” olarak niteleyebiliriz. Bu nedenle Tomris Uyar’ın bu bilinçli tercihi günümüz popüler türü romana âdeta akışta oldukça yol açıcı, öğretici bir olgu olarak önümüzde duruyor. Çünkü günümüzde sadece öykücü olarak anılmak her nedense kimi yazarlara yetmiyor. Öykü ya bizzat bu işe öyküyle başlayan yazarlar tarafından zamanla terk ediliyor, ya da başka bir türde yazan yazarlar tarafından bir soluklanma olarak algılanıyor. Oysa öykünün çıtası gelip geçer yazarlar tarafından değil, ancak onda ısrar eden yazarlar tarafından yükseltilebilir. Öyküdeki yıllardır süren irtifa kaybının öyküye olan yanlış bakıştan kaynaklandığını söylemek mümkündür.
Eser Gürson 1964’de bu konuyu oldukça sağlıklı bir şekilde ortaya koyar: “Yazarlar, her iki türe tek bir açıdan, ortaklaşa gereç açısından bakmak yanılgısına düşüyorlar. Her iki karpuzu da kolayca ve başarıyla bir koltuğa sıkıştırabileceklerini sanıyorlar. (…) Bir bakıyorsunuz ünlü bir romancı, roman yazma rahatlığından gelen bir iç güdüyle, bir alışkanlıkla öykü üstüne öykü yazıyor. Bir bakıyorsunuz ünlü bir şair, ille de bir deneme tutkusuyla öyküler çiziktirivermiş. En acısı da, ünlü bir öykücü, bir bakıyorsunuz romanın büyüsüne kapılıp bırakıvermiş öyküyü (böyle bir eylemde tek tük başarıyı konumuz dışarı tutuyoruz). İşte böyle başlıyor öykünün talihsizliği Edebiyatımızda çoğunca böyle bir karmaşa içinde beliren öykünün başarısız bir çok örnekleri raflarda yatıyor. (…) Tanzimat’tan günümüze değin, savunduğumuz anlamda kendini öyküye adamış yazarımız üçü beşi geçmez. Bu katışıksız öykücülerimize şükran borçluyuz. Hırs kapılarını kapayarak, alçakgönüllülükle, öykünün yazgısındaki talihsizliğe karşı direnen, onunla başa baş çarpışan, giderek alınlarının terini alan mutlu ve saygın kişilerdir onlar.” (Eser Gürson, Evrim, sayı 16, Mart, 1964).
Elbette bir yazarın, sanatçının hangi türde yazacağını dikte etmek doğru değil. Her yazar kendisini, duygularını en iyi ifade ettiği türde yazar. Kaldı ki hem öyküde hem de romanda başarılı olmuş yazarlarımızın sayısı hiç de az değil. Hulki Aktunç, Selim İleri, Vü’sat. O. Bener, Bilge Karasu gibi.
Peki bir yazarın kendisini en iyi ifade ettiği tür apaçık ortadayken ve kimliği bir türle (öykücülük) belirginleşmişken, başka türlere sapması, arayış içerisine girmesi nasıl açıklanabilir?
Memduh Şevket Esendal, 27 Eylül 1936 tarihli bir mektubunda, Danıştay üyesi olan Daniş Beye bir mektup yazdığını, ama Daniş Beyin mektubu uzun bulduğunu belirtir. Cevabında Daniş Beyin “Afedersin daha kısa yazmaya vaktim yoktu” diye yazdığını ekler. Esendal dolaylı yoldan, iyi mektubun kısa mektup olduğunu söyler. Çünkü uzun mektup üzerinde fazla kafa yorulmadan, gerekli gereksiz şeyler ayıklanmadan yazılır. Oysa kısa yazılsaydı laf döndürüp dolaştırılmayacak, gereken şey gerektiği kadar anlatılacaktır. “Daha kısa yazmaya vaktim yoktu” sözü, öykü sanatının bütün özelliklerini izah eden, emsalsiz bir yaklaşımdır. Kısa öykünün olmazsa olmazlarından olan seçme, odaklaşma, rafineleşme, dikkat, özen, sıkı örgü, zaman, fazlalıklardan arınma bu sözde gizlidir.
Öykü, uzun metinlerin aksine bütün bir hayatı temsil eden, simgeleyen, işaret eden bir anı, bir görüntüyü, bir enstantaneyi bulur ve onu anlatır. Yani seçme yapar. Yapısı gereği böyle yapmak zorundadır. Ama seçme yaparken hayatı atlamaz, es geçmez, onu temsil eden işareti tespit eder ve aktarır. Evet, kısa yazmak daha zordur. Çünkü yazardan daha çok dikkat, özen ve çaba ister. Öykünün gerektirdiği ritim, sıkı örgü, dil özeni yazara bu çabayı dayatır. Son günlerde kimi öykücülerin öyküden kaçışlarının arkasında bu vakitsizlik, yeterince yoğunlaşamama, zora katlanamama olabilir mi? Ortaya konan eserlere bakılırsa, romanın ya da uzun yazmanın o gevşek, kolaycı yanının öykücüleri cezbettiğini söyleyebiliriz. Bu tutumun arkasında ayrıca popülerlik ve çok satmanın da etkin olduğu gözden kaçmıyor. Tabi bütün bu yargılara ürünlere bakarak ulaşıyoruz. Değilse bu türlerin hakları verilse söylenecek söz yok.
Oysa Tomris Uyar, daha işin başında hayata bakış ve yorumlayışta öyküyü seçti ve ömrünün sonuna kadar bu seçimine sadık kaldı. İşte Tomris Uyar’ın edebiyatımıza ve kendinden sonraki kuşaklara aktardığı en büyük deneyim, sadece öykücü kalınarak da bir edebiyatçının varolabileceği ve yazın dünyasında etkin bir konumda olabileceği gerçeğidir.
Tomris Uyar edebiyat yaşamında sadece öykü yazdı. Çünkü öykünün gücünü, olanaklarını biliyordu. Dönemsel modalara, kolaycılığa sapıp okur beklentisine denk düşen bir tutum içerisine girmedi. Çünkü bunun hem kendisine hem de yaptığı işe saygısızlık olduğunun bilincindeydi. Sadece öykü yazdı. Çünkü hayatı, eşyayı, olayları bir öykücü olarak gözlemledi. Modern hayatın parçalanmışlığını ancak öykü formatıyla dışlaştırabileceğine inandı. Öyküyü seçti ve bu yüzden biçimsel denemelerin sınırsız özgürlüğünü sergiledi. Sadece öykü yazdı. Çünkü öykücü olarak anılmak ona yetiyordu. Sadece öykü yazdı ve öykücülüğümüzün çıtasını yükseltti. Sonuçta uzun uzun konuşulması gereken küçük öykü estetiğinin parlak örneklerini verdi.


























