ÖMER LEKESİZ | Edebistan Söyleşileri
GÖZGÜDEN GÖLGEYE, HAL’DEN DİLE HASAN AYCIN ÇİZGİLERİ
Ömer Lekesiz’in, 29 Aralık 2007 tarihinde BSV tarafından düzenlenen “Hasan Aycın: Bir Garip Yolcu” adlı paneldeki konuşmasının metni:
Andrea Alciatus, Emblemata / Simgeler Kitabı’na, gündelik hayata mahsus remizlerin sanatçıların usta eleriyle nakşedildiğini, bunların ödüllere değer şeyler olduğunu söyleyerek başlar. Biz de bizim altın simgelerimizin nakşedicisi Hasan Aycın’ı konuşmaya, simgelerin en muhteşemi olan “besmele”yi söyleyerek başlayalım.
Benim üzerinde duracağım konu “Hasan Aycın’ın çizgi-anlam dünyasına bir yolculuk” olarak belirlenmiş. Belli ki bu başlığı uygun gören ilgili arkadaşımız benim tıknefesli biri olduğumu, Hasan Aycın’a ve sanatına mahsus o uzun yolu yürümekte zorlanacağımı hesap etmemiş. Bense, bugün, onun ilk üç albümü üstüne var olan üç atımlık bartumu kullandığımı, fıçının dibinde kalanlarla da yeni albümlerinden Gözgü’yü konuşabileceğimi düşünmekteydim.
Madem, sağolsunlar Sibel Eraslan Hanım, Hasan Aycın’ın söz dünyasına mahsus bu kuşatıcı, benim sizlere söyleyeceklerimi de aydınlatacak konuşmayı yaptı ve madem benim için o konu takdir edilmiş ben de ilkin o dünyayı oluşturan çizerin şahsıyla ilgili kimi temel bilgileri sizlere sunarak, yine Gözgü’yü koltuğumun altına alıp yola çıkmalıyım.
Çizerin şahsı önemli mi? Evet önemli.
Çünkü, nesir sanatlarında öyküde, romanda, anlatıda yazarın “metne mesafesini” ölçmek eleştirel adetlerden biri. Metinle arasına uzun bir mesafe koyan yazar, işlediği temayı kendi dışından devşirmiş ya da en azından ötekileştirmiş demektir. Metinle arasına mesafe koymayan yazarsa, handiyse anılarını yazmış demektir.
Çizgi sanatında ise “çizerin çizgisine mesafesi”nden değil, ancak mesafesizliğinden söz edilebilir. Çünkü, çizgi çizerinin ve kendisinin taşıdığı niyetlerin üst üste çakışmasından oluşur. Diğer bir söyleyişle çizer çizgisini, çizgisi çizerini işaret eder. Alegorik bir dille söyleyecek olursak, çizer ile çizgisi aynı çiviye vuran iki çekiç gibidir. Çividen kastımız ise tümüyle bir mesajın kendisidir.
***
Hasan Aycın, 1955’te Balıkesir’in Aslıhantepecik köyünde doğdu. İlkokulu köyünde okudu, Balıkesir İmam-Hatip Lisesi’ni ardından Bursa İstisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. Bursa Merinos Fabrikası’nda grafiker olarak çalışma hayatına başladı. Ardından pazarcılık yapmayı seçti. İktisadi Ticari İlimleri okumasının onun için faydası olumuştur, bir de askerliğini dört ayda yapması… 1984 yılında İstanbul’a yerleşerek grafikerlik işini sürdürdü. Kayıtlar dergisi başta olmak üzere 1985’ten bugüne kadar Müslümanlar tarafından çıkarılmış ne kadar dergi varsa, emeğiyle, çizgisiyle ve duasıyla katkıda bulundu.
Yayın dünyasında Bocurgat adlı albümüyle yerini aldı. Ardından Gece Yürüyüşü, Asa, Kulbar albümleri çıktı. Müşahedat, Esrarname, Alpempecik Gülpembecik, Sahip Kıran adlı nesir çalışmaları ve Güneşin Altında adlı söyleşileri geldi. Gözgü ve Ahzan adlı son albümleri de geçtiğimiz aylarda yayınlandı.
Hasan Aycın’ın hayatıyla ilgili fazla detay vermeyeceğim çünkü en son İz Yayınlarınca geçen yıl yeniden yayınlanan Müşahedat ve Güneşin Altında Söyleşiler adlı kitaplarından ilgi duydugunuz bilgileri edinmeniz mümkündür.
Aycın’ın sanat hayatına gelince, ilk çizgilerini, hemşerisi, akranı, arkadaşı Osman Bayraktar’ın teşvikleriyle 1978’de çizmeye başladı. İlki Yeni Devir gazetesinde 3 Şubat 1978’de yayınlandı. Sonrası işte bugün: 6 albüm, artı halen Hece dergilerinde, Mostar’da ve Milli gazetede yayınlanan çizgiler…
Hasan Aycın’a neden çizgi diye soranlar hep şu cevabı almışlardır: “Yürüyordum, o yolumun üstündeydi, elime aldım, bir süre yadırgadım, sonra onun hangi iklimin, hangi ağacın asaya müsait dalı olduğunun önemi kalmadı. Artık o benim asamdı. Kah ona yükleniyorum, kah omuzlarıma alıyorum. Ona yaslanıyorum; yeryüzünü dolduran itilmiş dışlanmış ana gövdeye yaslandığımı hissediyorum. Onu hiçbir zaman sopa olarak kullanmak istemiyorum. Ya da bir ayrıcalık simgesi olarak.”
Hasan Aycın’ı yakından tanıyanlar, hayatını iş ve sanat hayatı olarak ikiye ayırışıma bir anlam veremeyeceklerdir. Bunda haklılar, Hasan Aycın’ın hayatı hiçbir şekilde bölünemez. Çünkü Hasan Aycın’ı tanıyanlar onun hayatını sanat, sanatını hayat eylerken tanımışlardır.
Hasan Aycın, hayata da sanata da dinin penceresinden bakan bir sanatçıdır. Yolda yürürken kaç hamalı sırtında taşır, yüreğinden kaç güvercin uçurur, kaç hastanın sızlayan yarası olur, kaç insanın geçmişteki seslerini bugüne taşır ya da kaç sahabenin ayak izlerine basar bunu bilemezsiniz.
Ayasofya’ya bakarken Fatih’in oraya ihtişamla girişini gördüğünü, Sultanahmet’e bakarken onun üstüne kurulduğu hipodramdan aç aslanların kükreyişlerini, zavallı kurbanlarının feryatlarını dinlediğini düşünenlerdenim. Müşterek gezmelerimizden de biliyorum, örneğin ben Balat sokaklarındaki rengarenk çamaşırların savruluşuyla dalga geçerken o Müslüman komutanın Bizans kralıyla sulh anlatmaşının şartlarını mırıldanır, o beldeye gömülme izni alınan şehitlerin hangi alanlarda defnedimiş olabileceğin ilişkin ihtimaller yürüterek, hangi alanların hangi şehitlerin bedenleriyle mübarek kılındığını belirlemeye çalışır.
Yukarıdaki “çizerle çizgi arasındaki mesafesizlik” vurgumuza tekrar dönersek, Hasan Aycın’ın her çizgisinin onun bu bakışından, algısından, anlaşıyından doğduğunu da hemen burada söylemem gerekir. Bunun için çizgilerinin imlediği şeyleri (imgelerin karşılığını) tutarlı olarak anlamlandırmak ve çözümleyebilmek için “hayatı sanat, sanatı hayat” olan çizerin tam imgesini çizgiden önce bilmemiz elzemdir.
Peki nedir Hasan Aycın’ın, sanat ortamındaki, dostlarındaki, arkadaşlarındaki imgesi:
İşte şu çizgisindeki gibidir:
Bu çizgi, benim okumaya kalkıştığımda netliğini, sadeliğini, safiyet noktasındaki dilini ve bir kaya gibi ağır mesajını bozmaktan korkacağım bir çizgidir. Bu hassasiyet üzere ve yurakıda belirttiğim tıknefesliliğim nedeniyle onun son albümlerinden olan Gözgü’deki kimi çizgileri üstüne aldığım notlarla yürümeyi seçiyorum.
Sanatçı anlattığımız gibi olunca, çizgileri nasıl olur? Elbette kendisince, kendisiyle, kendisi için ve kendisinden olur.
Bu sözlerime bakıp, benden daha zeki olan sizler Ömer Lekesiz totoloji yapmaya başladı diye düşünebilirsiniz. İnanın, tololoji yapmıyorum. Bunu görmeniz için albüme adını veren kelimeye ve oradaki kimi çizgilerdeki imgelere ve simgelere birlikte bakalım.
Albümün adı: Gözgü yani ayna.
Adını Yunus Emre’nin şu dizelerinden almış:
“Dost sureti gözgü durur,
bakan kendi yüzün görür,
Gelsin o kendisüz gelen
ben razımı ana derem.”
Gözgü, İslam tasavvufunun başat imgelerinden biridir. İbn Arabi, Mevlana, Şebüsteri, Attar… hemen her İslam felsefecisinin ve edebiyatçısının metninde ayna imgesi ve simgesi hakim bir yer tutar.
Çünkü ayna İslami ontolojinin kurcu kavramlarından biridir. Örneğin İbn Arabi Füsus’unda, yaratılış sürecini anlatırken “Alem parlatılmamış bir ayna gibiydi. İlahi Emir, alem aynasının parlatılmasını gerektirmiş, Adem de bu aynanısının cilasının ta kendisi olmuştur.” der. Fatühat’ında ise, “Hak alemin aynasıdır. Bu aynada olanlar, farklı derecelere göre, suretlerinin (ilahi ilimde) bulundukları hale göre görünürler” der.
Hasan Aycın yukarıda da söylediğimiz gibi İslami ontolojinin, felsefenin, tasavvuf düşüncesinin belirlediği bir zihine sahip olduğuna göre, onun Gözgü’sünü de “şeyleri müslüman gözüne görünebilecekleri bir halde göre görme” çabası olarak okumamız gerekir.
Gözgüdeki ayna çizgilerine ve tanıklıklarını, düşündüklerini, eylediklerini kağıt-aynaya yansıtışına baktığımızda da gördüğümüz aynen bu değil midir?
Sonuçta şunu söyleyebiliriz: Hasan Aycın’ın Gözgü’sü, müslüman bir çizerin iyisiyle ve kötüsüyle, hayırlısıyla ve şerlisiyle görebileceklerini çizgi marifetiyle gösterdiği bir kağıt-aynadan ibarettir.
Kağıt-ayna tanımım neleri içeriyor, buna da hemen bir açıklık getireyim isterseniz.
Ayna’ya görünenin gölgesi, sayfaya da kalemin yani (belirtme aracının) gölgesiyle düşer.
Ayna’nın karşısında görüntü, sayfanın üstünde kalem yoksa her ikisi de işlevsizdir.
Ayna eylemsiz düzeydir, varsa yanıyanı göstermek zorundadır; kağıt eylemsiz düzeydir, ancak kendisinde belirtileni gösterebilir.
Aynanın yüzeyi düzdür, kağıdın yüzeyi de düz.
Aynada görünenin kabartılı, derin, eğik görünmesi ışığın bir oyunudur, kağıttaki farklı görünümler ise beyazlığa düşen gölgenin ürünüdür.
Tam burada GÖLGEyi büyük harflerle söylemem gerekir. Çünkü resim ve karikatür, çizgi, figür, desen vb. resimle ilişkili olan her sanatın doğduğu kaynak gölgedir.
Sibel Eraslan Hanım’ın da zikrettiği gibi, milattan önce 285-222 yılları arasında yaşayan Plinius’un Butades ve Kızı ile ilgili efsaneyi yazdığı günden beri gölge resim ve çizgi sanatlarında anne konumuna oturuverdi ve giderek gölgelerin deformasyonu, büyütülmesi, bir kişinin nefatif yönlerini vurgulamak için figüratif sanatlarda en fazla kullanılan tekniklerden birisi oldu.
Öte yandan gölge de en az ayna kadar İslami ontolojiye ait kavramlardan biridir.
Felsefecilerimizin, edebiyatçılarımızın kitaplarından önce, gölge, gerek güçlendirici teşbih, gerekse düşünmeye davet edici bir unsur olarak Kelam-ı Kadim’de yer almıştır.
Örneğin, Furkan Suresi’nin 45. Ve 46. Ayetlerinde “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbette hareketsiz kılardı. Sonra biz güneşi, ona delil kıldık. / Sonra onu (uzayan gölgeyi) yavaş yavaş kendimize çektik (kısalttık)” buyurulmuştur.
Işin doğrusu gölgenin İslam düşünce, felsefe ve edebiyatındaki karşılıklarına, bir dalarsak sabahı burada ederiz. Sizleri bu tehlikeden koruyabilmek için Gözgü’de birebir gölgenin kullanıldığı kimi çizgilere birlikte göz atmayı teklif ediyorum.
Gölge, resim ve resimle ilişkili tüm sanatlarda aydınlık yüzeyin önünde gelir. Çünkü gölgede kalan yüzey bulunmadan aydınlık yüzeyin doğası asla anlaşılamaz.
Her sanatçı gibi gölgenin bu asli özelliğine yaslanan Hasan Aycın da Sünnetullahtan yani gölgenin uzatılması ve kısaltılmasındaki hikmetten beslenerek her biri zaten bir tür gölgeleme eylemi olan çizgilerinde gölgeye farklı işlevler, ek anlamlar ve çağırışımlar da yüklemiştir.
Örneğin, sayfa 27’deki çizgisi, Sezai Karakoç’un Monno Rosa’sındaki bir şu dizelerin karşılığı gibidir:
“Ulur aya karşı kirli çakallar,
Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa,
Monna Rosa bugün sende bir hal var,
Yağmur iğri iğri düşer toprağa,
Ulur aya karşı kirli Çakallar”
Aya karşı uluyan çakal küstahtır. Tıpkı güneşi balçıkla sıvayabileceğini zanneden aptalların denaetini temsil ederler. Çakalların, hiçbir olumluluk hali taşımayan bu halleri abus bir durumun, korkunç, üzünç bir durumun habercisi gibi algılanır. Tıpkı köpek ulumalarının birinin ölümüne yorulması gibi.
Bu çizgideki gölgeleme işlemi çakalların ayın nuru karşısındaki acizliğini belirtme işlevi yüklenmiş gibidir. Çünkü gölglerin yönü onların eylemlerimin aya yetismeyeceğini, toprak tarafından yutulacağını, hiçleşeceğini göstermektedir.
Sayfa 46, 59, 78, 79, 80, 81, 94 ve 110’daki çizgiler Victor Stoichita’dan ödünç alacağım deyimle, “üretici gölge”nin tipik örneklerindendir.
Çünkü gölge, olumlu ya da olumsuz kopyalamaya uygundur.
Gölge, bir figüre çifte hatta çoklu bir işlev kazandırmakla kalmak ona olumlu ya da olumsuz bir kimlik yükler.
Gölge, tahayyül edilebilir olanın tahayyülü olarak tanımlayabilecegimiz imalardan, imgeler üretmemizi sağlar. Örneğin sayfa 110’daki çizgide gölgenin aslını üstüne çekme imasının, mezarın ya da fenanın imgesi olması gibi.
Artık, yukarıdan beri konuştuğumuz ayna ve gölge kavramlarını da düşünerek şu özeti yapabiliriz:
Ayna ve gölge İslami ontolojinin iki önemli kavramıdır.
Zikrettiğimiz çizgilerdeki imgeler:
Nur’a karşı uluyan kirli çakallar,
Kendi Azrailini üreten insan,
Ölüm düşüncesini bir mezar gölgesi gibi taşıyan kul,
Gölgesinin direncine bile direnç göstermeyen aciz,
Gölgesini kendisine merdiven eyleyen kişi,
Gölgesini rehber edinmiş şaşkın,
Ve
Gölgesi varlığından daha etkin olan birey…
Hasan Aycın’ın çizgilerinde çoğunlukla kullandığı simgelerse, materia prima olarak su, Peygamber efendimiz olarak ay ve gül, çehar-yar-i Güzin olarak dört yıldız, medeniyet simgesi olarak hilal, ilahi hakikat olarak güneş, semavi müjdeler ve ruhlar olarak kuşlar, hayırlı ya da şerli kazançlarımızın araçları olarak eller, gözler, zihinler, kutsal sözün simgeleri olarak kitap ve rahle, dünya hayatın akışkanlığı, mühleti içermesi ve taklit düzeni olarak ayak izleri…
Demiştik ki, hayatını sanat, sanatını hayat eyleyen Hasan Aycın, hayata da sanata da dinin penceresinden bakan bir sanatçıdır; çizgileri onu o da çizgilerini işaretler; çizgisiyle onun arasında bir mesafeden değil ancak bir mesafesizlikten söz edilebilir.
Umuyorum ki yukarıda saydığım Hasan Aycın’ın çizgilerinde yer alan imgeler ve simgeler üstünden size bu tezimin doğruluğuna ilişkin kimi ipuçları verebilmiş ve bu uğurda birlikte çıktığımız yolculukta sizleri usandırmamışımdır.















