1 Eki 2008

ÖMER LEKESİZ | Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri

“GÜLŞEFDELİ YEMENİ” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ

Bildirim cümlesiyle başlayan Gülşefdeli Yemeni’de, ana öykü “Halakız”ın öyküsüdür. Nişanlısının, halakız tarafından armağan edilen bir çift gülşefedeli yemeniyi “Zevksiz ve çok eski şeyler” olarak nitleyerek küçümsemesi üzerine ondan tam “o anda” ayrılıveren genç adamın öyküsü ise halakızın öyküsüne “değen”, onun tarafından “içerilmiş” ikinci öykü niteliğindedir.

Hala, sadece bir kez, o da askere giderken su yolunda gördüğü nişanlısının askerliği esnasında “inceağrıdan” ölmesi üzerine, ona bağlı kalarak hiç evlenmemiş; “Hala-kız”lığı tercih ederek, küçük kardeşinin (benanlatıcının babasının) yanında, bir “hanımsultan”  sıfatıyla kaybolan değerlerin, müteşerri / asil bir yaşama biçiminin temsilcisi olarak hayatını sürdürmüştür.

Kardeşinin üç kızıyla bir oğlunu, kendi çocuklarıymış gibi, eski eşyalarından yaydığı büyülü kokularla, gizemlerle büyütmüş olan Halakız, içinde yer aldığı ailenin tüm fertleri tarafından el üstünde tutulmuş, vefasına saygı gösterilmiş, mahremiyetleri sıkıca korunarak, ermiş bir kadın olarak kutsanmıştır. 

Kur’an’dan ve mevlitten başka bir şey okuyamayan Halakız,

—“…müşfik ve gergin, ağlamaklı ve güleç, zayıf ve dik, sevecen ve sessiz, yaşlı ve diri…”dir.

—“Nişanlısını alıp götüren inceağrı” Halakız’da “anlaşılmaz derecede incelmiş bir sevgi ve sadakate” dönüşmüştür.

—“Onun hayatı, herkes için söze dökülemeyecek kadar manevi bir mahremiyete”  sahiptir.

—“Onu yakıp kavuran hasretini” dile getirdiği tek cümle bile duyulmamıştır.

—O, evin içinde “canlı bir bereket gibi” dolaşmaktadır.

—“Odası” evin en temiz, en huzurlu köşesidir. Yatağını ne zaman açıp topladığının farkına  bile varılmaz. Giysi dolabı bile bulunmayan odası her zaman derli topludur.

—Kapının ardındaki sandığı bir “mucizeler dükkanıdır”.  Nişanlısından kalan tek hatıra kehribar tesbihi, kendi çehiz eşyalarını, eski fotoğraflarını, nişanlısının fotoğrafını koyamadığı fotoğrafsız boş sırmalı çerçeveyi orada muhafaza etmesinin ötesinde, o sandıktaki eşyalar aracılığıyla yaydığı kokuya, vefa duygusuna, geçmişle kurduğu sıkı bağın gerekliliğine çevresindekileri de şartlandırmıştır.

—O bir ermiştir. İbadet delisi, sabır abidesi, sevgi örneğidir. Kanaatkar, mürebbi, işçimen, yardımsever bir insandır. Her işte rızası alınan, başkalarından beklenen rızalara, başkalarınca üretilen umutlara da aracılık eden  (“Kadınlar, genç kızlar rüyalarını yorumlatmak için uzak demez, yakın demez halama gelirlerdi. Onun yorduğu rüyalarından hayır çıkacağına inanırlardı belli ki. Hamile kadınlar, sağ salim doğum yapabilmek için gelip okunurlardı halama. (…)  Doğacak çocuklarının adlarını halama koydururlardı. (…)  Genç kızlar beklentileri, kadınlar kocaları ve çocukları, hastalar sağlıkları, darda olanlar sıkıntıları için halamın duasını alırlardı.”) bir geçim ehli, düzen kurucu ve gerektiğinde düzen koyucudur.

Halakız, çevresindekilerce acınandır da. Ancak onların acımasını boşa çıkaran bir hayati doyuma, ruhsal bir dinginliğe sahiptir (“Halama bakıp yürekleri parçalananlar, onun hasretinde bulduğu huzurdan ve ayaklarının toprağın altındaki suya değişinden habersizdiler.”).

—Tüm bu özellikleriyle, Halakız “has yaşama” biçiminin gerçek temsilcisidir.

 

Halakız, onca sakin, sessiz, asil, vakur ve dengeli yaşantısı içinde önemli bir çatışmanın da tam merkezinde yer alır: Eski ile yeninin, vefa ile vefasızlığın çatışması… Gülşefdeli Yemeni öyküsü “öteki”ler için Halakız’da başlayan ve biten bir çatışmanın öyküsüdür.

Çatışma dört aşamayı içerir:

1—Gözlem, değerlendirme ve tespit aşaması,

2—Davranışların izlenmesi aşaması,

3—Beklentiler aşaması,

4—Sonuçlanma aşaması.

1—Birinci aşamada, benanlatıcı, potansiyel akrabalığa bağlı olarak nişanlısıyla Halakız arasında başlayan ilgi ve ilişkinin hemen ardından gelişiveren çatışmanın nedenini tespit eder: “Nişanlım evimize gelip gittikçe, görüşmeleri arttıkça, halamın ona karşı ilk günlerdeki hevesi ve  yakınlığı kalmaz olmuştu. Beni kırmaktan korkarak belli etmemeğe çalışsa da, bir şeylerin çok iyi gitmediğinin farkına varıyordum, ama bu ilişkinin neresinde ne tür bir  yanlışlık olduğunu göremediğim için yalnızca izliyordum. Halamın gördüğü, benim de görmemem için son derece dikkatli olduğu bir şey vardı. Onu görmeye başlıyordum galiba. Halama yukardan bakıyor, onu evde kalmış bir kız, işçimen, hatta hamarat bir yaşlı kadın olarak görüyordu nişanlım.”

2—İkinci aşamada, benanlatıcı, nişanlısının yukarıdaki nedeni besleyen, büyüten davranışlarını dikkatle izleyerek, kendi üstündeki etkilerini ölçmeye başlar: “İlk önceleri tamı tamına böyle tanımlamasam da, hatta tanımlamaktan eğilimlerim nedeniyle kaçsam da gücüme gitmeye başlamıştı nişanlımın tavırları. Halamın karşısında ayak ayak üstüne atması, halamın elinden su alıp içmesi, hemen her şey için halamdan önce davranmaması, tersine nasıl olsa halamın işiymiş gibi istifini bozmadan beklemesi gibi onca çok doğal görünen davranışları kalbime batıyordu âdeta.”

3—Üçüncü aşamada, nişanlısının nahoş davranışlardan vazgeçeceğini, eğitileceğini / eğileceğini umarken bir yandan da  bu umudunun boşa çıkacağını düşünür: “Halama bakarak mutlaka eğilip büküleceğini, yeniden biçimleneceğini umuyordum. Ama insan, içindeki alasını, en karşı konulmaz durumlarda saklasa bile, kimsenin önemsemeyeceğini sandığı bir ayrıntı karşısında dışarı vuruyordu.”

4—Çatışmanın sonuçlanma aşamasında, benanlatıcının iki yıldır (“İki yıldan beri özenle dokuduğumuz kumaş”) süren bir gönül yakınlığının daha yeni resmileştiği (“Parmağımızdaki yüzüklerimiz daha yerlerini ısıtmamıştı bile.”) günlerde, Halakızın “yarı yıkık duran gönül duvarı”nın daha fazla yıkılmaması için, kendisinin ve nişanlısının gönül evini yıkma eylemi gerçekleşir.

Geçmişi ve geleceği de silerek, zamanı ve dolayısıyla çatışmayı sona erdiren eylem kararlı ve net bir eylem niteliği taşır: “Parmağımdaki yüzükle oynuyorum sandı. Çıkardım, elini tutup avucuna koydum. Aynen filmlerdeki gibi.”

“Film” vurgusu, eylemde mantığın devre dışı kaldığını, bir iç fırtınanın, bir yürek tepkisinin “an”lık olarak dışlaştığını gösterir. Eylemi izleyen “Omuzları düşmüş, kolları sarkmış mıydı bilmiyorum. Düşüncemin ardını kovalamadım. Kendime yenilmekten korktum.” cümlesi ise mantıkla duygu arasındaki “insani” ara çatışmayı tek başına belgeler.

Halakız neden çatışmanın merkezinde yer alır? Şundan: Halakız benanlatıcının nişanlanmasını kendisinin vuslata erişmeyen sevdasının rövanşı olarak görmektedir; kendisi için gerçekleşmeyen bir “mutlu son”u, yeğeninin şahısında bir ritüeli yaşarcasına gerçekleştirmek arzusundadır (“…gülşefdeli bir çift yemeni. (…) Yemenilerin içlerindeki bezleri çıkartıp bana uzattı ve ‘Onun için almıştım ta o zaman, sonra sana sakladım. Kısmet seninmiş’ dedi. Yüzünü allar bastı halamın.”). Altmış yıl boyunca vuslat anında kullanılmak üzere sandıkta bekletilen çeyiz eşyaları benanlatıcının nişanlanmasıyla gün yüzüne çıkacak, gerçek değerine ulaşacak, sembolik anlamda asıl muhatabıyla buluşacaktır.

Halakız’ın “Doğru söylüyor, hepsi de işe yaramaz, kullanılamayacak şeyler” demesi, umutlarının gereksizliğini vurgulaması (“Benimkisi de işte… diye içlendi, elini hafifçe boşlukta salladı.”) çatışma ile ilgili her şeyin tam tamına onun sandığının açılmasıyla başladığına ve bittiğine karinedir. Dolayısıyla Halakız hem sandık sahibi olarak “eski”nin temsilcisi olmakla, hem benanlatıcının tavır ve davranışlarını “eski”nin doğrultusunda beleyip, yönlendirmekle çatışmanın tam merkezinde yer alır. Dolayısıyla, benanlatıcı Halakız’la aynı dünyagörüşünü, aynı yaşama biçimini paylaşmaktadır. Nişanlısının itirazları, eleştirileri, küçümsemeleri ihtiyar bir kadını, eski bir eşyayı değil  bu ortak dünya görüşünü, yaşama biçimini hedef aldığı için o çatışmayı bu şekliyle sürdürmeye ve sonuçlandırmaya bir anlamda mecbur kalmıştır.

Nişanın bozulması, sevilenin ayrı bir dünyaya ait olması, farklı bir hayatın özlemini çekmesi yanında, o altmış yıllık umudu boşa çıkarması nedeniyle  “dayanılmaz bir acı”yı beraberinde getirmiştir: “Altmış yıldan beri, halamın gözünden daha çok koruduğu o değerli şey, sanki bir kristal gibi ellerinden kayıp üçümüzün ortasına düşüvermişti işte. Eğilip toplayamazdık artık onları. Benim ayaklarıma batan kıymıkların, halamın kâlbini nasıl dağladığını, ona nasıl acılar tattırdığını anlayabiliyordum. Çünkü bugüne dek onu hayata bağlayan duygularının, anılarının, kâlbinde, yedi kat muşambaya sarılı bir muska gibi sımsıcak sakladığı sevginin, çocukluğum ve gençliğim süresince tanığı olmuştum. O anıların ve mukaddes bir duyarlık kazanmış o sevginin bana nasıl sirayet ettiğini bizzat yaşayarak görmüştüm. Hiçbir şeyi uzun uzun anlatmadığı hâlde her geçen gün halama daha çok yaklaşmış, onu daha çok sevmiş ve anlamıştım. O da, benim bu hâlimi gördükçe, yarasına merhem sürülmüş gibi rahatlar, durulurdu.”

 

Öyküde nişanlı kızın (gelinkızın) tutum ve eylemleri, Halakız’ın ya da delikanlının tutum ve eylemleri gibi sağlam bir temele, duygusal bir arkaplana oturmaz; ona mahsus olumsuzluklar “öteki”nin bildirdiği, ifşa ettiği olumsuzluklardır. Bu nedenle de nişanlı kız, eleştirilen, her davranışı, her sözü büyüteç altına alınan ve malum sona maruz bırakılandır. 

“Öteki”nin bakış açısıyla nişanlı kız, nişanlısının vaki dünyagörüşüyle,  yaşama biçimiyle  sıkı bağlarını, onun Halakız’a olan derin sevgi ve saygısını hesap edememiştir; “yeni”lik taleplerine rağmen, bir zarafet abidesi olan Halakız’ın karşısında “kaba” kalmış, ondan etkilenmek istememiş, onun inceltici, eğitici terbiyesine tabi olmamıştır.

Freudçuların hınzır tebessümlerine neden olacağımızı da bilerek, bu çatışmada genç kızın “öteki” tarafından “yanlış” kaydıyla sunulan tutum ve davranışlarını gerçekte haklı, en azından makul gösterebilecek kimi “insani” durumları tespit edebiliriz:

1—Nişanlısı (delikanlı / benanlatıcı) Halakız’ın nişanlısının adını taşımaktadır. O adı onun kulağına bin bir utanmalarla Halakız fısıldamıştır. Anlatıcı Halakız için, onun içini yakıp kavuran bir hasretin imgesi, hala da anlatıcı için sadaket, sevgi, zerafet timsali güçlü bir çekim merkezidir. Halakız bir mum anlatıcı ise bir pervanedir (“Öğretmenimden öğrendiklerimin hemen hepsini unuttum ama halamla birlikte yaşadıklarım, halamın hayatı, hâlâ benim hayatıma yön veriyor.”)

Bunu gören, bilen gelinkız, nişanlısını başkalarıyla paylaşmamak, potansiyel ailesinde yetke sahibi olabilmek için ilk tedbirleri şimdiden almak gibi doğal bir tepkiyi şu ya da bu şekilde dışlaştırmak zorundadır. Halakız’la uyumsuzluğu bu tepkinin dışa yansıyan ilk biçimidir. Gelinkız, mevcut tepkileriyle Halakız ve yakınlarının kendisini “melâli anlamayan” nesilden sayılacaklarını bile bile, bu seçime kendi iç zorunlulukları nedeniyle bilinçli olarak yönelmiştir.

2—Gelinkızın, söz konusu tepkisini doğrudan dışa vurması makul değildir. Bunun için ikinci insani tutum olarak “yoksama tepkisi”ni geliştirmiştir: Halakız’ın karşısında “ayak ayak üstüne” atmış, onun “elinden su alıp” içmiş, “hemen her şey için    halamdan önce” davranmamış, olan işi  Halakız’ın “işiymiş gibi istifini bozmadan” beklemiştir.

3—“Yoksama tepkisi”nin bir uzantısı olarak “değersizleştirme”, “hiçseme”, “eskileştirme” tutumunu geliştirmiştir: “…benim için sandığında kalan son bohçasını getirip göstermek için odasına gittiğinde, salonda ikimiz oturuyorduk karşılıklı. Saçlarını geriye atıp, ‘Ne vardı ki, onları nereye koyacağım ben?’ dediğinde dişime taş değmişti. Ama iş işten geçmişti çoktan. Halam salona girdi elindeki sarı nakışlı yeşil bohçayla. Belki de kalbine doğmuştu, yüzünde ürkek bir tebessüm dolaşıyordu. Halamın çıkarıp gösterdiği onca çeyizden yalnızca karyola ve masa takımını eline alıp şöyle bir baktıktan sonra sehpanın üstüne bırakıverdi. Kehribar tespihi bana verdi halam. Acemi parmaklarımın arasında kayan tespih tanelerinin çıkardığı şıkırtı kâlbimin üstüne vurup salonda yankılanıyordu. En sonunda bir çift yemeni çıkardı bohçasından halam, gülşefdeli bir çift yemeni. Yemeniler dillerinden iple birbirine bağlanmış ve topuklarına da basılmıştı. Hiç giyilmemişti. Derisi buruşmasın için olacak içleri de bezle doldurulmuştu. Yemenilerin içlerindeki bezleri çıkartıp bana uzattı ve ‘Onun için almıştım ta o zaman, sonra sana sakladım. Kısmet seninmiş’ dedi. Yüzünü allar bastı halamın. Titreyen ellerini boşalan bohçaya dolayıp gizledi. Yemeniler manevî birer eşya olarak elimdeydi, nutkum tutulmuştu. Deri ve naftalin kokusunu hissediyordum yalnızca. Nişanlıma uzattım. İki parmağıyla yemenileri birbirine bağlayan ipten kaygısızca tuttu ve yan tarafa bırakıverdi. Basit bir gülüşle güldü. O basit gülüş, bir değirmen taşı gibi halamla benim kâlplerimizin üzerine düştü. Sonra da bir cümle ile o değirmen taşını döndürdü: ‘Zevksiz ve çok eski şeyler hepsi de’ dedi. Sesinin bu denli soğuk ve kuru olduğunun farkına nasıl da varmamıştım. Halam da, koynundan çıkardığı beşibiryerde’yi ona uzatıyordu tam o sırada.  Boşalan bohçasını kıskıvrak toplayıp kalktı halam.”

Nişanlısının,  “Nişanlıma baktım. Ne yaptığının, neyi küçümsediğinin farkında bile değildi.” tespitinin aksine, gelinkız  ne yaptığının, neyi küçümsediğinin bilincindedir. Üstelik onun bu bilinçliliğidir zaten o acı sonu hazırlayan; “içindeki alasını”n nişanlısı tarafından tespit edilmiş olmasıdır.

“Bunlar” ortayan çıkan sonuca göre, Halakız’la gelinkız “kendi” açıları, amaçları, eğilimleri ve düşünceleriyle çatışmada “haklı” diğer bir ifadeyle “suçsuz” bir konuma yerleşirler. Halakız’ın 60 yıllık hayallerini, umutlarını, alışkanlıklarını terketmesi, “yeni”leşmesi nasıl beklenemezse, gelinkızın nişanlısını “öteki”yle paylaşması, “yeni bir başlangıcın” eşiğindeyken “eski”yi kollaması, ona yaslanması da beklenemez.

Çatışmada ille de bir suçlu aranacaksa bu suçlu sadece benanlatıcı / nişanlı delikanlıdır; Halakız’la genç kız arasında bir uyumun gerçekleşmesini, onların şahsında “eski-yeni” dengesinin kurulmasını sağlayamamış, her iki kadının kendindeki “yer”lerini gereğince belirleyememiştir.

Benanlatıcının çatışmayı sona erdirmek için sergilediği eylem tam bir “kaçış” eylemidir; Halakız’ın onca olumsuz davranışına rağmen gelinkıza tanıdığı toleransı (“Yalnız bırakmasaydın, dedi.”) ona tanımayacak kadar “erkek” ve “tarafgir”dir. Her ne kadar “Halamın, benim gözümde bu denli saygınlık kazanması, ona, bir manevî  kişiye bağlanır gibi bağlanmam, benim bir pervane, onunsa bir mum kesilmesi, geçmişiyle, geçmişine bağlılığı ve bu bağlılık uğruna evlenmeden, çoluk çocuk sahibi olmadan, ev bark kuramadan, önce baba evinde, sonra da kardeşinin ve gelinin yanında yaşaması, kendisi için genç kızlık düşleriyle süslediği, göz nuru dökerek gece gündüz düzdüğü  çeyizlerini, yüzünden hiç eksik etmediği süzgün tebessümle vere vere, yalnızlaştıkça sevgisinin tümünü en yakınındaki kimse ona yöneltmesi değil; bütün bunların ötesinde, hatta üstünde, hayat karşısındaki mazlûmiyetini, sille yemişliğini, dik bir omuzla, ışıltılı ama dokunaklı bir bakışla, hep sessiz ama hiçbir şeyi de cevapsız bırakmayan bir dille, vakarlı ve razı bir duruşla karşılaması, bu karşılamadaki kararlılığı, bir ayak bile olsa geri çekilmeden, sarsılsa bile düşmeden durmasıydı.” dese de Halakız’a olan ilgisinin belirleyeni kesinlikle “mantık” değil “duygu”dur.

Ama, Gülşefdeli Yemeni asıl Halakız’ın öyküsü olduğuna göre, Halakız’ın her durumda belirginleşmesi, yücelmesi “öteki”lerin (Halakız’a oranla) her durumda silikleşmesi, alçalması normaldir; çatışma olgusu içinde bu “olumlu” kurgusal dengenin ortaya çıkışı Hüseyin Su’nun “kâr hanesine” ayrıca işlenmelidir.

 

***

Hüseyin Su,  Halakız ile ilgili olguları doğrudan yüreğe dokunur cümlelerle vererek, halayla ilgili o gizemli, o müstakhem durumları, anlatıcıyı derinden etkileyen özellikleri bu yolla net bir şekilde sunmuştur. 

Hüseyin Su, son derece ilginç bir konuyu, içeren ve içerilen öyküler olarak söz ilmikleriyle dantela gibi işlemiştir.

Halakız’ın mahfuz dünyasını, çevresindekilerin Halakız’a bakışlarını, aile içi ilişkilerini, çevrenin eğilimlerini hassas cümlelerle derinlemesine vermiştir.

Halakızın anlatıcıya olan sevgisini dışlaştıran  (“Öpmüş, yanağımı yanağına bastırıp kulağıma adımı söylemiş: hayatında bir kez, onu da su yolunda gördüğü nişanlısının adıymış bu. Ben de, yanağıma düşen gözyaşı damlalarıyla ürpererek, gözlerimi açıp çil çil halamın yüzüne bakmışım. Bütün bunları bana anlatırken, hâlâ çil çil yüzüne bakan bir bebeği sever gibi yanağımı okşar, anlıma düşen saçlarımı yukarı kaldırırdı parmaklarıyla.”), hediyenin genç kız tarafından küçümsenmesinden sonra Halakız’la anlatıcının ruh hallerini ele veren (“Yüzüne yaydığı gülümsemeyi, dudakları zor zaptedebiliyordu. Yalnız bırakmasaydın, dedi. Yutkundu. Asıl kendisiydi yalnız kalmak isteyen. Hâliyle beni etkilemek istemiyordu. Doğru söylüyor, hepsi de işe yaramaz, kullanılmayacak şeyler, dedi. Benimkisi de işte… diye içlendi, elini hafifçe boşlukta salladı. Halamın yaşlandığının ilk kez farkına varıyordum. Sonunda kendini tutamadı. Gözyaşları kalbimin üstüne bir sağanak gibi indi.”) cümleler başta olmak üzere daha bir çok cümle çok az sayıda öykücüye nasip olabilecek bir ifade yetkinliğini belgelemektedir.

Hüseyin Su, olayların geçtiği yer ve zamanla, öyküleme zamanı için doğrudan bir belirlemede bulunmamıştır. “Öğretmenimden öğrendiklerimin hemen hepsini unuttum ama halamla birlikte yaşadıklarım, halamın hayatı, hâlâ benim hayatıma yön veriyor.” cümlesindeki  hâlâ” vurgusuna göre öyküleme zamanının, olay zamanından çok sonraki bir vakitte gerçekleştiğine hükmedilebilir. Olay zamanları için bir belirleme yapılmak istenildiğinde de “inceağrı” ve “altmış yaş” vurguları izlenmelidir. “İnceağrı” bizi Birinci Dünya Savaşı’nın son yıllarına, dolayısıyla Ulusal Savaşın da ilk yıllarına götürecektir; bu Halakız’ın öyküsünün oluşma zamanıdır. Halakız’ın o yıllarda onbeş yaşında olduğunu var sayar ve kırkbeşyıllık bir fark ilave edersek ikinci öykünün (benanlatıcı-gelinkız kız öyküsünün) olay zamanı da ‘60’lı yılların sonlarına veya ’70’in ilk yıllarına denk düşecektir. Yer belirlemesi içinse, “gülşefdeli yemeni”, “beşibiryerde” sözcükleri yeterli olmaktadır. Bu sözcükler ve bunlarla nitelenen eşyalar, takılar Orta Anadolu’ya (daha çok da Çorum, Yozgat, Keskin ve Kırşehir yöresine) mahsustur

Hüseyin Su, “Klasik kurgu”yu tercih etmesine rağmen, nostaljik bakış açısıyla, kendi dünya görüşünü işleyişiyle “modern” söylem / anlatım imkanlarına gereğince başvurmuştur. Bu nedenle de “Gülşefdeli Yemeni” öyküsü bir “maziseverlik belgesi” olmak yerine, öyküsel planda dünün dünyasını bugünün dünyasına sağlam hatlarla bağlayan seçkin bir metin olarak intikal etmiştir.   

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn