“KARABİBİK” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ
1 Şubat 2008 - 1:29

“KARABİBİK” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ

  Karabibik’in yeni Türk edebiyatı açısından değeri Karabibik’i değerli kılan yazıldığı (yayımlandığı) zamanın hakim tahkiye anlayışında meydana getirdiği yeniliktir. Buna göre: 1-Realist yazın anlayışı esas alınmış ve adaptasyon yerine özgün telif bir çalışma ortaya konmuştur. Bu yanıyla Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi’nin adaptasyona dayalı anlatımından, realist bir bakış açısıyla...

 

Karabibik’in yeni Türk edebiyatı açısından değeri

Karabibik’i değerli kılan yazıldığı (yayımlandığı) zamanın hakim tahkiye anlayışında meydana getirdiği yeniliktir. Buna göre:
1-Realist yazın anlayışı esas alınmış ve adaptasyon yerine özgün telif bir çalışma ortaya konmuştur. Bu yanıyla Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi’nin adaptasyona dayalı anlatımından, realist bir bakış açısıyla yerli ürün ve yerel konuya, bilinçli bir geçiş yapılmıştır.
2-Edebiyatımızda, asıl karşılığını Refik Halid’in Memleket Hikayeleri’nde bulan, memleket hikayeciliğine Karabibik’le ilk kez el atılmış, yani Anadoluya ait yer ve kişiler anlatılmıştır.
3-Herkesçe okunabilir, anlaşılabilir, edebiyat yapma kaygısından uzak bir tahkiye dilinin önemli bir örneği verilmiştir.

Karabibik’in öyküsel değeri:
Mevcut öykü anlayışına göre Karabibik, fazlaca bir edebi değere sahip bulunmamaktadır. Öykü kişilerinin, iç ve dış dünyaları son derece dar tutulmuş, sıradan ilgi ve ilişkileri düz bir mantıkla anlatılmıştır. Şahıs ve çevre tahlilleri son derece zayıf, düz bir çizgi üzerinde süren hayatlar renksiz, heyecansız, soğuk ve durgundur.

Karabibik’te konu, yer ve şahıs kadrosu:
Konu ve yer: Bir çift öküz edinmeye çalışan, tek çocuklu, dul bir çiftçinin hikayesi… Olay, Antalya’nın Kaş İlçesine bağlı Beymelik Köyü’nde geçer. “Beymelik köyünde hiçbir damdan çıt bile işitilmiyordu. Herkes derin bir uykuya varmıştı. Sade civardaki çoban köpekleri tek tük havlamaktaydı…” Matarlı, Temre (Demre), İthal, Köşker, Kadıkum, Kum, Körse, Karabucak (Manavgat), Akdam (Alanya), Çayağzı, Benlikuyu, Dalyan isimleri geçici bir süre için uğranılan ya da şöyle bir zikredilip geçilen civar köyler, beldeler.

Karabibik: Bir tip değil, sadece olayın seyri için gerekli bir başkişi hükmünde olan Karabibik, kızı Huri ile birlikte -ki annesi “vaz’ı hamli müteakip bir hummâ-yı tifoidîden” ölmüştür- Beymelik köyünde oturmaktadır. Karabibik, babadan kalma oniki dönümlük tarlasının dört dönümünü önceden bedel-i nakdi(*)yi vermek üzere satmış, kalan sekiz dönüme (bir çift öküz de edinerek) sahip olmaya, özellikle de Yosturoğlu’na kaptırmamaya çalışmaktadır.
Karabibik, öykünün ilk paragrafında giyim-kuşamıyla bir meczup, göğüs, bağır ve yüz görünümüyle, o “heyet-i acibe”siyle korku uyandıran ve heybetli biri olarak çizilmektedir. Gerçi yırtık-pırtık giysileri, kirli gömleğiyle, kızı Huri’nin tembelliğine şimdiden bir göndermede bulunulduğu dünüşünülebilirse de, yine de onun bu ilk ve son tasviriyle okuyucunun belleğinde hiç de olumlu bir iz bırakmayacağı aşikardır.
Karabibik, o sene, (ki şimdi Şubat başlangıcıdır) etkisi hala devam eden bir hastalığa tutularak, üç ay evinden dışarı çıkamamıştır. Komşu tarlalarda yarım karış ekin varken onun tarlasını otların bürümesi (sapan geçmeden harım etmesi) de bu zorunlu istirahatinden kaynaklanmıştır.
Sıradanlığına (saf, meczup görünümüne) rağmen:
Kâr ve zararını iyi hesap etmekte, hesap konusundaki yetersizliğini de bilmektedir (Bilemem bundan kaç gün evvel yarım okka tuz için Anderya’nın mağazasına gittiği zaman bilmem ne kadar çentik saymıştı. Kırk mı, elli mi bilemiyor gayrı kim. Ah hocalar gibi yazıp okuma bilmemek ne kadar fena. Mah işte ne kadar borç vardır insan bilmez ki; keşke kızan iken mektebe gitseydi! O vaktin behrinde de köyde bir hoca var mıydı ya!).
Huri’nin süt babasından miras ummaktadır.
Yosturoğlu’nun kendi tarlasıyla ilgili kötü niyetlerini iyi sezmekte, tarlasının elinden gitmesi halinde aç kalarak ölmekten korkmaktadır. İvedilikle bir çift öküz (mümkün olduğunca az faizle temin edeceği parayla) satın alıp, tarlanın ekilmesi konusunda -Huri’yi Koca İmam’ın kaynı Sarı Simayil’e vererek, öküzlerden bedava yararlanma ihtimali de ortadan kalkınca- Koca İmam’a bağımlılıktan kurtulmaya çalışmakta ve yaylaya öküzlerle çıkarak köylüye hava atmaya (Ah bir çift, bir çift! Bu hayvanları ne kadar sevecekti. Yazın yaylaya çıkarken eskisi gibi “malsız” olarak gitmeyecek, bir çift güzel öküzü önüne katarak köy halkının arasında sevincinden şarkı ünleye ünleye yürüyecekti. Bu saadetin hülyasına dalmış olduğu cihetle işinde makine gibi habersiz devam etmekteydi.) niyetlenmektedir.
Bu fıtrî (ve pragamatik) tepkilerinin yanısıra, tarla dönüşü evindeki hareketsizliğe (Huri’nin tembelliğine) kızması, Eftalya’yı (Karabibik vücuduna yapışmış olan kurdu çıkarmak için kendisini Linardi’ye göstermeye geldikçe Eftalya’yı görüp hoşlanmaktaydı.) görünce gülümsemesi, Hüseyin’in (ki zengin Yosturoğlu’nun yeğenidir ve evvelemirde bu bakımdan önemlidir) kızına olan ilgisini geriden dikkatle izlemesi (Hey kuzum hey buna gençlik derler… Kendisi de vaktiyle o zaman böyle ihtiyar değildi, sakalı falan yoktu. Canım insan da ne çabuk kocayor. İşte o zaman Huri’nin anası “Sıdka”yı böyle koğalıya koğalıya almıştı…) ve nihayet yine Eftalya karşısında cinsel dürtülerinin depreşmesiyle saldırganlaşması dışında, kahve ve sigara keyfi de dahil önemli bir özelliği bulunmamakta, tecessüsle, hüzünle, sevinçle, heyecanla, içsel problemlerle vb. hiçbir alışverişi bulunmamaktadır.

Huri: Babasının, çıkarları gereğince Koca İmam’ın kaynı Sarı Simayil’le evlendirmek istediği “Huri’nin yaşı otuzu geçmiş olduğu halde henüz kendisine bir koca zuhur etmemişti. Gayet esmer, gözleri patlak ve çipil, sağ bacağı topal, dudakları küçük, vücudu etine dolgun, ayakları hem iri hem nasırlı, elleri küçük ve nazik, saçları kara ve dizlerine kadar uzundu. Ahlâk cihetinden ise bazı fezâiliyle beraber birçok nekaayisi mevcuttu. Meselâ gayet tembel olduğu halde gayet merhametliydi. Kibri epiyce ziyade, cahil, odun gibi kaba ve fakat çocuklara muhabbeti ziyadeydi. Bu hâl ile bir dikkatli valide olmaya müstait ve kabildi.”
Huri, Karabibik’in ilk ve son evlâdıydı. Annesi öldüğünde cılız ve hastalıklı olan Huri’ye “Komşu Halil Hoca’nın karısı Gülsüm Hatun” süt vermiştir.
Huri, babasına karşı oldukça lâkayttır. O geldiği zaman yattığı yerden toparlanmaz bile, babasına bön bön, alık alık bakar. İki kattan ibaret elbisesini toplamadığı gibi, yemek de yapmamıştır, ki aslında yemek yapmayı da bilmez, hamuru acemice açar, pişirirken yakar. Babasına göre: bu tembelliğine karşın ziyadesiyle obur olan “yavız” kız “Teneşire dek böyle tembel tembel yatıp durmalı ya. Hım! Yufkanın üçünü dördünü lüp lüp yutup durur da koca bubasına bir el yırdamı bilem etmez, daha ni vaktacak bu tembel kızı besleyip oturmalı?”
Babasının borçla öküz satın alma fikrine pek katılmasa da erkeklerin daha iyi düşüneceğini var sayarak karşı çıkmaz.
“Baba kız birbirlerine hiçbir lakırdı söyle”mese, “Güya iki yabancıymışlar gibi davran”salar da Huri’ye ilgi duyan Hüseyin’le, öküz temini (alındıktan sonraki sevinç) ikisinin ortak konusudur. Karabibik’e göre: Huri kocayıp dururken, Hüseyin, “Gelecek sene (…) esnâna dahil olacaktı… Kızını bırakıp gidecek demekti. Kim bilir kaç sene kalacak… İhtimal dönüp gelemeyecek… Ni hal itmeli?”ydi. Huri’ye göre ise, “Hüseyin’in şu musallatlığından bizar olmuyordu. Hatta kaç günden beri şu yapışkan âşıkın takibatına alışmıştı. Bu takibattan vakıa hoşlanmakta değildi, lâkin şikâyet edecek derecede müziç de görmüyordu.”
Hüseyin’in ilgisini tahrike çalışan Huri, nihayet amacına erişir ve Hüseyin’le evlenir. Karabibik bu konuda da pragmatik yaklaşım içindedir: “Hem Yosturoğlu zengindi, nasıl koyup atmalı?”
Nabizâde Nâzım, Huri konusunda da “faydacılığı” ön plana çıkarmakta, köydeki kadın-erkek ilişkilerini “menfaat” planına oturtarak, kadınlara mahsus santimental tüm durumları yok saymaktadır.

Yosturoğlu: Yosturoğlu, Karabibik’in tarlasında gözünün bulunması (Şimdiki halde sekiz dönümden ibaret kalan bu toprak parçasına bile tarla komşusu olan Yosturoğlu göz dikmekte ve bu sebeple aralarında ara sıra münazaât vukua gelmekteydi. Otuz iki dönüm tarlası olanların da el ayası kadar toprağa göz dikmesi münasebetsiz değil mi ya? (…) Yosturoğlu’nun babası da bu toprak hırsından ölmemiş miydi?) ve Huriye ilgi duyan Hüseyin’in onun yeğeni olmasıyla öyküde bir yer ediniyor. Tarla konusunda kendisinden beklenen muhtemel düşmanca tutumu sergilemiyor ve Huri’nin evliliği konusunda aktif bir katkıda bulunmuyorsa da bu Karabibik’in potansiyel düşmanı oluşuna bir engel teşkil etmiyor.
Yosturoğlu’nun, yeğeni Hüseyin’i Huri’yle evlendirerek, Karabibik’in tarlasına uzun vadede meşru yolla (miras yoluyla) el koyma düşüncesi taşıdığı “ihsas” zorlamasıyla ileri sürülebilirse de, o, öyküde ölü bir kelebek gibi, edilgen bir şekilde varolmaktan öteye geçmiyor.

Anderya ve Yani: Anderya ve Yani, Hıristiyan köyü olan ve ekserisi ticaretle iştigal eden Temre köyünün birbirleriyle rekabet halindeki iki önemli taciridir. Menfaate dayalı ilişkileri ve çevre köylerini faiz yoluyla haraca kesmeleriyle ünlüdürler.
Karabibik ihtiayaçlarını “çentik” hesabıyla Anderya’dan karşılamaktadır ancak iş Anderya’ya ödenmeyen borçlara ve yüksek faiz konusuna dayanınca Yani’den borç alır.
Gerek Anderya, gerekse Yani, Osmanlı dahili ticaretinde azınlıkların yerini ticari ve sosyal hayata etkilerini (Anderya omuzlarını silkti: Canı isterse, çetele birike birike bir gün fena olacak… “Kaş’a çağrılacak… tarlası satılacak… Damı satılacak… “Kaş”a çağrılmak köylüler için mezara çağrılmaktan beter gelir. Çünkü Kaş’a çağrılmak demek merkez-i kaza olan “Kaş”da mahkemeye davet olunmak demekti… Tüccar alacaklarını istifâda biraz müsamahalı davranırsa mahkeme vazifesini günü gününe ifa eder. Hem de oraya kadar sürüklenmek, hanlarda birçok masraf etmek, günlerce işten güçten kalmak köylülerin gözünü yıldırır. “Kaş” sözünü işitince Karabibik’in ödü koptu…) belirlemek bakımından işlenmeyi bekleyen kıymetli maden hükmündedir. Nabizâde Nâzım ise, konuya şöyle bir dokunup geçivermekle yetinmiş, bunları sosyal bir gerçeğin vurgulanmasında zayıf birer araç olmaktan daha ileriye götürememiştir.

Linardi ve Eftalya: Linardi, Temredeki hekim. Karabibik’in tümüyle geçmemiş olsa da uzun süren hastalığını o tedavi etmiştir. Şakacı ve Karabibik’e karşı naziktir.
Linardi’nin karısı “Eftalya gayet karihalı, terbiyesizce, safderun, gördüğü erkeğe hemen meylediverecek derecede şedîd-üş şehve bir kadındı”r. Linardi onu İzmir’den sokağın birinden çıkarıp getirmiştir. Nabizâde, Etalya’nın kocası ve çevresiyle ilişkileri konusunda şunları söylemektedir: “Üç seneden beri birlikte bulunmaktaysalar da hemen bir günleri dırıltısız geçmiyordu. Linardi karısının pençe-i tahakküm ü tehekkümü altında zebun kalmış ondan izinsiz bir adım bile atmamak derecesine kadar gelmişti… Köy delikanlılarıyle birlikte Akdam’da, Çayağzı’nda, Benlikuyu’da, Dalyan’da falanda bazı serbâzâne muaşakalarından haberdar olduğu halde bile sesini çıkaramamıştı.”
Eftalya, dul bir adamın bastırmaya çalıştığı yoğun cinsel dürtülerin somut karşılığıdır. Öyküdeki yeri de zaten bundan ibarettir: Cinsel gerçekliğin yansıtılması: “Eftalya da Karabibik’e karşı pek serbest davranmakta, onunla açık açık şakalaşmaktaydı. Karabibik’in olanca aşkı şu birkaç dakika içinde mahsur bulunmaktaydı. Bir çirkin tebessüm, bir iki bayağı nükte, içinden doğru gelen kısa bir çığlık: İşte ömrünün romanı bundan ibaretti.” Eftalya’nın ömrünün romanı da bu denli kısa ve sığ tutulmayabilirdi. Yetişme koşulları, geldiği yer, özgür davranışları, kocasını aldatıyor olması üzerinde daha derinlemesine durulabilir, iç tahlillere başvurulabilirdi. Hatta, kent kadınının taşradan görünüşünü vermesi bakımından (sokakta, hafif meşrep vb.) bu konudaki hakim taşra anlayışının sosyal sebeplerine de inilebilirdi. Oysa ki Nabizâde, çok boyutlu takdime müsait bu kadını da tek bir çizgide anlatıp geçiyor.
Linardi ve Eftalya, taşraya şöyle bir uğrayıp, gönülleri fethederek çekip giden kumpanya mensupları gibi öyküye iğreti bir şekilde girip çıkarlar.

Diğerleri: Çetecioğlu Mustafa, Boduroğlu Ahmet, Hatib, Kara Ömer, Koca İmam, Deli Ali, Karakâhyaoğlu Ali çavuş, Sarı Simayil, Köşkârlı Yusuf Aaa, Kızıl Hüseyin, Uzun Mehmet, Zeyneb, Boduroğlu Ahmet, Deli Yusuf, Sarı Ali kızı Ayşe, Durali ve Papazoğlu öyküde bir estantane, soluk bir renk, bir isim, bir çeşni olarak yeralan isimler. Sıradan, sığ, belli belirsiz şahıslar. Yazarın tasvirine mazhar olabilen Hüseyin ve belki borçlanmanın acımasız kurallarına uymayı mantıklı bulmadığından Karabibik’in öküz sahibi olabileceğine bir türlü inanmayışıyla birazcık belirginlik kazanabilen İmamoğlu Yusuf iki küçük istisna.

Çevre, mekan, nesne tanım ve tasvirleri:
Nabizâde Nâzım, dilsel oyunlara, diğer bir ifadeyle edebiyat yapmaya kalkışmadan, Karabibik’in evi başta olmak üzere, öykünün sade diline yakışır çevre, mekan ve nesne belirlemeleri yapmıştır:
—Solda Temre köyünün sakfları satranç haneleri gibi birbirine merbut harımlardan teşekkül eden tarlaların gerisinde lâtîf bir tablonun hudutunu teşkil eylemekteydi. Ön tarafta Kum köyünün yığınları arkasından doğru açık mavi renkli bir sath-ı mâî görünmekte ve bu sathın ortasında gayet enli bir parlak yol enzâr-ı temâşâyı almaktaydı. Sağda râkid, beyaz sathı harımlar ve ağaçlar arasından parça parça görünmekte, arkada Mira silsilesinin yüksek tepeleri üzerine kara kara bulutlar yığılmaktaydı.
—Odanın zemini adi kuru toprak olup şurasına burasına Karabibik’in kim bilir kaçıncı karın akrabasından beri tevarüs edegelen fersûde, renksiz bir iki kilim parçası atılmış, bir köşeye bir iki kırık, murdar toprak çukal, bir iki tahta kaşık, bir iki kırık tabak, diğer bir köşeye içi yayla unu ile dolu bir teneke, darı unuyle dolu bir yayık, bir yufka sacı, bir sacayak, yağ, bulgur gibi bazı erzak kapları falan yığılmıştı.
—Bir ağaç kütüğünden bir kulplu ve emzikli olmak üzere âlî toprak testiler şeklinde yapılıp dip tarafından içi oyularak muahharan bu dibi bir ağaç tıkaçla iyice kapanmış olan şu testiyi omuzlayıp….
—Kalın, vahşi bir köpek sesi kâh uzaklaşıp kâh yaklaşmaktaydı. Dışarıda epiyce kuvvetli bir mehtap bütün ovayı nura boğup denizde sakin bir şecer-i nûrânî peyda eylemekteydi. Beymelek köyünün birbirine onar dakika kadar mesafede bulunan üç kısmının hiçbirisinde dahi güya hayattan eser hissolunmamaktaydı. Fakat Andırâki limanına doğru uzaklarda, sarp tepelerin yamaçlarında tek tük Yörük ateşleri parıldamaktaydı; havâ-yi mesîmînin sair taraflarında el parçası kadar bile buluttan eser olmadığı halde Mira dağlarının yüksek sivri tepelerinde kara kara kar bulutları yığılmakta ve alçaklarda derin bir sükûnet hüküm sürdüğü halde o yükseklerde fırtına, kar, tipi hüküm sürmekteydi. Temre köyünün haneleri semanın açıkça siyah renkli parçası üzerine mürtesem düşerek güzel bir mehtap levhası teşkil eylemekteydi. Ara sıra bazı cihetlerden beş on çakal bir ağızdan bağırmakta ve bu hileli gürültüye civardaki köpekler tarafından uzun uzun mukabele olunmaktaydı.
—Tam bu sırada denizde bir mil kadar açıkta Pirgos kulesi hizasından doğru bir müteharrik nokta-i muzîya peyda oldu. Aheste revişle sahile muvazi yürümekte olan bu nokta İzmir’le Mersin arasındaki iskelelere işlemekte bulunan bir vapurun feneriydi. Gecenin ve denizin sükûtüyle mehtabın revnakı içinde saatta beş buçuk altı mil katetmek üzere yürüyen bu vapur “Hilda” namındaki küçük kabak gibi havuzda bile sallanır, kamaraları pis ve dar bir İngiliz vapuru idi ki saat ikide Fenike iskelesine varacaktı.
—Bu sokak uzayıp gitmekte ve iki tarafında kerpiçten, hep bir tarzda inşa edilmiş birer katlı evler hâlâ uyuşukluğu içinde arz-ı endâm etmekteydi.
Haneler hep kerpiçten veya toprak harcıyla moloz taşından olup cümlesinin de dahilî ve haricî tertibatı hemen birbirinin aynıdır. Altları mağaza, üstleri ikişer oda. Bazen bu odaların ön tarafı bir dehlizden ibarettir. Pencereler hep çerçevesiz ve camsız olacak. Çünkü bu mevkiin havası yazın nihayetsiz derecede sıcak ve kışın gayet mutedildir. Sakfları adi oluklu kiremitlerle örtülüdür. Fakat yeniden yeniye bazı zenginler Marsilya kiremiti kullanmaya başlamışlardır.
Her evin de ayrıca bir küçük bahçesi olmak kaidedendi. Bu bahçelere herkes soğan sarımsak gibi bazı sebze ekerler. Sair sebzevat hep kilise bahçesinde yetiştirilir. Bu kilise Karabibik’in girdiği caddenin nihayetinde bulunmaktadır.
—Köylüler bu kilisenin taa Hazret-i İsa zamanından kalma olmasını iddia ederler. Fakat kulağı delik olan Sarısimyanoğlu bunun daha eski bir bina olduğunu iddia etmekteydi. Bu civarı gezmiş olan bir İngiliz lordunun pederine verdiği malumattan naklen Sarısimyanoğlu bu kilisenin kadim Likya hükümeti zamanından kalma bir Apollon mabedi olduğunu rivayet eylemekteydi. Güya şimdiki Temre köyü ol zaman Mira namiyle meşhur ve cesim bir şehir olup bu mabet de işbu şehrin tam ortasındaydı. Fakat sonradan kim bilir bundan kaç sene evvel “Kaş” tarafına doğru Temre çayı azim bir sel getirerek Mira şehrini kum ile örtmüş de bu suretle Apollon mabedini de gözden nihan eylemiş.
—Akdam’ı geçtiler… Papazoğlu’nun tarlasına bir kayık yanaşmış, beklemekteydi. Soğuk kükürt suyunun keskin kokusu güneşin harareti altında etrafa yayılmaktaydı… Suyun kenardaki sazlara temas ettiği mahaller donuk gümüş renginde bir ince yosun peyda eylemiş bulunmaktaydı. Suyun yüzünde küme küme “Meke”ler yüzmekteydi… Üç dört tane de yabani Macar ördeği oradan oraya konmakta ve şöyle biraz ileride de bir “Yeşilbaş” sazlığın içinde çırpınmaktaydı…

Yazarın konumu:
Nabizâde Nâzım, öyküsüyle kendi arasında belli bir mesafeyi muhafaza etmeyi başarmıştır. Başarmıştır diyoruz çünkü, o günkü şartlarda Ahmet Mithat Efendi’den mülhem yazıcılar, ürünlerinden bağımsızlaşamadıkları gibi, öykünün akışına müdahaleden, kişileri yönlendirme gayretlerinden sıyrılamamışladır. Mezkur açıdan da Nabizâde bir ilke imza atmıştır.
Huri ile Hüseyin’in ilişkileri konusunda köylü aşkı için yaptığı belirleme (Zaten köylülerin muâşakası işte hep bu suretle netice-pezîr olur), Eftalya’nın yaşamıyla ilgili belirlemeleri, köy yaşantısını kentli okurlara daha iyi aktarmak bakımından, kimi sözcük ve yerlerle ilgili (örneğin Kaş ilçesi, kiliseyle ilgili efsane vd.) tafsilata girişmesi ve gereksiz müdahaleleri ve günlük dil ile öykü dili arasındaki denge kuramayışı, gerçekçilik adına kaba konuşma dilini öncelemesi dışarıda bırakılacak olursa Nabizâde’nin, yeni Türk edebiyatına bugün bile güzelliğinden fazla bir şey kaybetmeyen önemli öykü armağan ettiği ileri sürülebilecektir.

(*)Bedel-i Nakdi, Askerlik çağına girenler ve adlarına kura çıkanlar tarafından muvazzaf hizmetlerinden istisna edilmek için verilen para demektir. Bununla ilgili Kanun 1304 (1886) tarihinde çıkmıştır. Bu, yayım tarihiyle (1307/1308(1890/1891)karşılaştırıldığında öykünün zamanı konusunda da bir fikir vermektedir.

(Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 1, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1995)